ingiliz alfabesinin ilk harfi; birinci kalite veya derece; (müz.) la notası, la perdesi; (A.B.D.) en yüksek not. bir, herhangi bir (ünsüzle başlayan kelimelerden önce kullanılır; (bak.) an); her bir, -de,-ne: twice a year senede iki defa, two lira a dozen düzinesine iki lira. usulünde, tarzında. alâkart, yemek listesine göre, her yemeğin ayrı ayrı fiyatı olan. beyaz sosta pişmiş (Fr.) modaya uygun; dondurmalı. (Lat.), (huk.) sofradan ve yataktan (boşanmanın bir çeşidi) (kıs.) angstrom units. birinci kalite olan. pürüzlü lav Güney Afrika'da bulunan ve karınca yiyen bir hayvan. sığırkuyruğu, (bot.) Verbascum. (önek) -(den.), uzağa: abjure yeminle vazgeçmek; abdicate feragat etmek. (kıs.) Bachelor of Arts üniversite diploması temmuz ortasında başlayan Musevî takvimindeki ay. aba. kenevir muzu, (bot.) Musa textilis. (den.) faça. taken aback şaşırmış. davar hırsızı. hesap tahtası; (mim.) )sütun başlığmdan geçen düz tabla. öIüler diyarı; cehennem, tamu. (den.) kıça doğru, kıç tarafta, kıç tarafında. (zool.) kabuklu bir deniz hayvanı. on amperlik elektrik cereyan birimi. tamamıyle bırakmak, terketmek, başından atmak; kendini tamamıyla vermek; kendini kaptırmak. metruk, terk edilmiş; hayâsız, ahlâksız. terk; metrukiyet, terk edilmiş olma; tam feragat ile kendini teslim etme. (Fr.) kahrolsun. alçaltmak, gururunu kırmak abasement( alçaltma, alçalma. utandırmak, mahcup etmek, bozmak; gururunu kırmak. güneşte ısınarak. azaltmak, indirmek; kısmen yahut tamamıyla kesmek; azalmak, eksilmek, hafiflemek, çekilmek; hükmü kalmamak abatement azaltma, azaltılma, azalış, tenzil; kesilmiş yahut indirilmiş meblâğ. tepe penceresi; panjur. (Fr.) mezbaha, salhane, kasaplık hayvanların kesildiği yer. eksenden uzak. baba; (bazı kiliselerde) piskopos. papaza verilen nezaket unvanı. kadınlar manastırının baş rahibesi. manastır; manastıra ait bina veya binalar; manastır kilisesi. manastırın baş rahibi. kısaltmak, özetlemek, ihtisar etmek abbreviation kısaltma, remiz, bir veya birtakım kelimeleri gösteren harf veya harfler; özetleme, ihtisar; kısaltılmış yazı, özet; (müz.) bir takım notaları gösteren remiz yahut işaret. alfabe; herhangi bir şeyin temel kuralları. -(den.) çekilmek, -(den.) vazgeçmek, feragat etmek: resmen bırakmak veya feragat etmek ; (özellikle hükümdarlıktan)tacını ve tahtını terk etmek abdica'tion tacını ve tahtını terk etme. () karın, batın; (biyol.) haşarat gövdesinin art kısmı abdom'inal karna ait abdominal cavity (anat.) karın boşluğu. zorla almak,(kadın yahut çocuk) kaçırmak. (çocuk) kaçırma; kız kaçırma abductor kaçıran kimse; dışarı çeken kas. (den) omurgaya dikey olarak, bordanın tam ortası hizasında. çok basit; okumayı yeni öğrenen kimse. yatakta, yatağın üstünde. akçakavak (bot.) Populus alba. ,(Al.) batıl itikat. hata, dalâlet, doğru yoldan ayrılma, inhiraf; yan delilik, akıl hastalığı; sapıklık; (astr.) sapınç, sapma; adese veya ayna sisteminde bütün ışınların bir noktaya toplanamaması. söz ve davranışlarla cesaret vermek veya yardım etmek.(gen.) fina anlamda) -tor başkasına kötülük aşılayan kimse, kışkırtan kimse, suç ortağı. askıda oluş, muallakıyet in abeyance kullanılmaz durumda, askıda, muallâkta. hor görmek, iğrenmek abhorrence nefret; nefret edilen veya tiksinilen herhangi bir şey abhorrent nefret uyandıran, iğrenç; (to) ile karşı, muhalif, zıt. , (ibr) nisan ayının eski bir ismi. bir yerde kalmak; sabit durmak; tahammül etmek, dayanmak, çekmek; ikamet etmek, oturmak, sakin olmak, mukim olmak abide by sebat etmek; itaat etmek durmak. iktidar, yetenek, kabiliyet; marifet, hüner; dirayet, zekâ; (huk.) ehliyet, kudret abilities kabiliyetler; hassalar, melekeler. (Lat.) başlangıçtan, aslından. cansızdan canlı oluşumu. sefil, alçak, aşağılık; gurursuz; köle gibi abjectly alçakça, sefilce abjectness alçaklık, adilik, sefillik. yemin ederek vazgeçmek; kesin olarak feragat etmek, inkâr etmek, sapıklıktan dönmek abjura'tion yeminle vazgeçme, feragat etme abjuration of religion inkâr etme, dinden Sıkma, irtidat abjuratory vazgeçme kabilinden. (tlb) bedenden (ur, uzuv) alma; (jeol.) (taşların) zamanla aşınması; (uzay) sürtünme ısısının zarar vermeden dağıtılması. Latince isimlerde ablatif, ismin -(den.) hali; -(den.) halinde olan. (gram.) mana değişikliği ile sesli harfin değişmesi. alevli; hararetli, şevkli; alev alev, hararetle. güçlü, muktedir, kadir; istidadı olan, hünerli, becerikli; yetkili able-bodied vücudu sağlam olan güçlü able-bodied seaman gemici tayfa. çiçekli~ bol çiçekleri olan. temizleyici; deterjan. kızarmış yüzlü. yıkanma, aptes, gusül. hünerle, maharetle. inkâr etmek, reddetmek, feragat etmek abnega'tion inkâr, feragat, mahrumiyete katlanma. anormal, usule veya âdete uygun olmayan; tabii olmayan abnormal'ity anormallik, usule veya âdete uygunsuzluk; bu halde olan kimse veya şey. anormallik. (edat) gemi, tren vb'nin içine veya içinde; (den.) yan yana. ev, oturulan yer, ikametgah, mesken; kalma, ikamet. (bak.) abide. kaldırmak, bozmak; ilga etmek, feshetmek, iptal etmek. kaldırılma, ilga abolitionist herhangi bir şeyin kaldırılması taraftarı. atom bombası. çok kötü, iğrenç, nefret uyandıran abominable snowman (bak.) yeti abominably çok fena bir şekilde, berbat olarak. son derece iğrenç kabul etmek, istikrah etmek, nefret etmek abomina'tion iğrenme, istikrah, nefret; iğrenç veya menfur şey; kötülüğe sebep olan herhangi bir şey. asıl yerli: bir yerin en eski halkından olan (kimse) bir memleketin asıl yerlisi; bir memleketin asıl hayvan ve bitkilerinden biri. çocuk düşürmek; boşa çıkmak; bitirmeden durdurmak; başarısızlıkla bitmek. çocuk düşürme; düşük; olgunlaşmadan kurumuş çiçek, meyve veya ekin; tam başarısızlık. vaktinden evvel doğmuş; boş, beyhude, eksik, akim; (tıb.) çocuk düşürmeye sebebiyet veren abortively akim kalarak. irade yitimi. (gen.) in ile çok olmak, bol olmak, mebzul olmak. (edat.) -(e) dair, hakkında; çevresine, etrafında; yakında, civarında, havalisinde; ötesinde berisinde, her yerinde; ile meşgul; için About facel (ask.), (emir.) Geriye don (I.) about to come gelmek üzere beat about the bush bin dereden su getirmek about-face geriye dönüş. fikir veya karar değişimi.She has a special air about her. Kendine özgü bir havası var. aşağı yukarı, takriben, kadar; her tarafta; etrafa, etrafına; ötede beride, şurada burada; aksi yöne, obur tarafa; sıra ile about half a kilo yarım kilo kadar about 7 o'clock saat yedi sularında Iook about etrafına bakınmak order one about iş yüklemek put the ship about gemiyi aksi yöne çevirmek, tiramola etmek Turn about is fair play Tam karşılığını yapmak hak icabıdır. yukarıda olan; yukarıda zikredilmiş, daha önce gösterilmiş olan; semada olan, gökteki. daha yukarıda olarak, sıraca önce olarak; rütbe veya iktidarca üstün olarak above-board doğru, hilesiz, aşikâr above ground yeryüzünde, toprağa gömülmemiş. (edat) yukarısına, yukarısında, üstüne, üstünde fevkine, fevkinde; -(den.) yukarıya, yukarıda, ustun; daha çok above all hepsinden ziyade, bütün bunlardan başka. (Lat.) başlangıçtan beri. (kıs.) abridged, abridgement. hastalıktan korunmak için üç köşeli muska üzerine yazılan manasız harfler; muska; anlamsız söz. aşındırmak, yemek. aşınma yenme, yıpranma; aşınmış veya aşındırılmış kısım yahut ondan kopan parçalar. aşındırmak ve bilemek veya cilâ yapmak için kullanılan bir madde; aşındırıcı şey, yıprandırıcı madde; aşındıran, bileme veya cilâ işinde kullanılabilen. yan yana, beraber; aynı hizada, aynı seviyede. kısaltmak, özetlemek, kesmek; mahrum etmek abridgement kısaltma, özetleme; azalma, kesilme; bir eser, demeç veya sözün kısaltılmış şekli; özet, hulâsa. ortalıkta, halk arasında; dışarıda; dış memleketlerde, hariçte; şurada burada, her tarafta; memleket dışına. yetkisini kullanarak ilga etmek, iptal etmek, feshetmek; kaldırmak, bir tarafa koymak abroga'tion ilga, iptal, yetkisini kullanarak feshetme. birdenbire olan, ani olan, acele ile olan; ters, haşin; birbirini tutmaz, kesik, pürüzlü; çok dik abruptly birdenbire; terslikle abruptness acele; sertlik, terslik. (tıb.) çıban, apse, cerahat kesesi. (geom.) absis, fasla. kesme, kesilme, ani bitiş;(kon) (san) inkıta, ara, fasıla. kaçmak, firar etmek, kanundan kaçmak, özellikle alacaklıdan kaçmak absconder kaçak, firari, kanundan kaçan kimse. gaybubet, yokluk; (huk.) gaip oluş, gıyap; dalgınlık. çekilmek, hazır bulunmamak için çekilip gitmek absent oneself gitmek, bulunmamak. nâmevcut, yok, gaip absent-minded dalgın absent without leave (ask.) vaktinde dönmek üzere kaçan. vazifesi başında bulunmayan; başka bir memlekette ikamet eden(mal.) sahibi) absenteeism vazifesi başında veya malın olduğu memlekette bulunmama itiyadı. apsent, pelin otu ile yapılan anasonlu yeşil bir içki; (bot.) pelin otu, acı pelin. kâmil, tam; halis, sade, saf; mutlak, sonsuz, nihayetsiz, kayıtsız şartsız; (gram.) soyut, mücerret; ki,sisel değer ölçülerine bağlı olmayan absolute ceiling (hav.) azami yükseliş haddi absolute pitch (müz.) bir notanın frekansı; bir sesin perdesini ezberden tayin etme kabiliyeti. absolute scale mutlak ölçü. absolute temperature mutlak ısı derecesi (mutlak sıfırdan hesap ederek) absolute zero ısıda mutlak sıfır noktası. absolutely tamamen, kesin olarak, kati surette. absoluteness mutlakiyet. suç, günah veya cezayı affetme; Katolik kilisesinde günahlarrn affolunduğunu papazın ilân etmesi. mutlak oluş, mutlakıyet doktrini mutlakçılık; (pol.) mutlak idare, kayıtsız şartsız kral hâkimiyeti. kralların kayıtsız şartsız hakimiyeti taraftarı, mutlakıyetci. suç, günah veya cezayı affetmek yahut bunu ilân etmek. zıt, akla uygun olmayan. içine çekmek, içmek, emmek, massetmek; yutmak; işgal etmek, zapt etmek absorbent içe çekici, alıcı, emici (madde) absorbent cotton hidrofil pamuk. absorption içe çekme, içme, emme, zihin meşguliyeti, dalgınlık. çekinmek, kaçınmak, geri durmak, sakınmak, imtina etmek abstain from (-den) imtina etmek, (-den) kaçınmak. çok yemek ve içmekten sakınan, perhizkâr abstemiously perhiz yaparak, ılımlı bir şekilde, az yiyip içerek. çekinme, kaçınma, sakınma, imtina; çekimser olma. silmek, temizlemek. (yiyecek, zevk v.b. şeylerden) kendini geri tutma; perhiz, imsak abstinent perhizkâr. eşya veya fikirlerden soyut olan; soyut, mücerret; dalgın; ideal, nazari, kuramsal; özet. abstract noun soyut isim abstract number soyut sayı, mücerret adet. in the abstract kuramsal olarak. abstractly soyut olarak. çıkarmak, ayırmak veya tecrit etmek; çalmak, aşırmak; kimyasal usullerle ayırmak, çıkarmak; özetlemek, hulâsa etmek. zihin meşguliyeti, dalgınlık. soyutlama; çıkarma, tecrit, ayırma; münzevi hayat; zihin meşguliyeti, dalgınlık; çalma, aşırma. anlaşılması güç, muğlak abstruseness muğlaklık. anlamsız, manasız, akılsızca, gülünç; birbirine karşıt düştüğü için yanlış; imkansız, olmayacak absurdity anlamsızlık, manasızlık; delilik, maskaralık absurdly esassız olarak; saçma bir şekilde absurdness anlamsızlık, manasızlık, akılsızlık. bolluk, çokluk, bereket; servet. bol, bereketli, mebzul abundantly bol bol. kötüye kullanma, suiistimal; kötü muamele; zarar; fesat, suç; küfür, sövüp sayma; Irza tecavüz. kötüye kullanmak; suiistimal etmek; zarar vermek, incitmek; sövüp saymak, küfür etmek; şerefini lekelemek; Irza tecavüz etmek. ağzı bozuk, küfürbaz; yolsuz, bozuk; fesatçı abusively yolsuz olarak. dayanmak, bitişik olmak. köprünün karada olan ayağı, mesnet; (mim.) kemer veya kubbenin ağırlığını destekleyen kısım. dipsiz, derin; koyu, kesif, çok; hudutsuz. cehennem, tamu, uçurum olan yer; ahlâki veya zihni derinlik; denizin dibi. Habeşistan. Habeş. (kıs.) account. akasya; aksalkım ağacı. eğitimle ilgili; ilmi; soyut, mücerret, pratiğe dayanmayan. akademisyen, terbiyeci. akademi, yüksek okul: ilim adamları cemiyeti. kenger otu, ayı yoncası,(bot.), Acanthus;(mim.) sütun başlıklarında kullanılan akantos yaprağı. (müz.) çalgı eşliği olmadan söylenen (şarkı v.b.) kene, sakırga. iktidara gelmek, iş başına geçmek; razı olmak, muvafakat etmek accede to the throne cülus etmek, tahta çıkmak accede to one' wishes birinin isteklerine razı olmak. (it) , (müz.) tedricen artan hız ile, accelerando. hızlandırmak, süratlendirmek , tacil etmek, hızlanmak, sürat kazanmak accelera'tion hızlandırma, tacil etme, süratin artması accelerator (oto.) gaz pedalı; (fiz.) siklotron veya benzeri. aksan, telâffuzda bir heceye verilen kuvvet ; aksan sareti, vurgu; şive; hisleri belirtmek için cümlede belirli kelime veya hecelerin vurgulandırılması. aksan vermek, telâffuzda bir heceyi vurgulu olarak okumak ; önemle belirtmek. üzerine basarak okumak; önemle belirtmek accentua'tion aksan koyma, vurgulama. kabul etmek, almak; icabet etmek; onaylamak, tasdik etmek, razı olmak; anlamak, mana vermek. kabul olunabilir, makbul be acceptable makbule geçmek. kabul; kabul edilme ; tasdik ve imza olunmuş tahvil, poliçe v,b non-acceptance (huk.) ademi kabul, ret. kabul; anlam, mana. giriş, yol, methal, geçit; artma, Çoğalma; (tıb.) nöbet have access yanına girebilmek, huzura kabul edilmek. yanına girilebilir, içine girilebilir; kolay bulunur; kandırılabilir; alınır, bulunur accessibil'ity yanına gitme imkânı, içine girilebilme imkanı, kolay bulunma imkânı. vasıl olma, ulaşma, varış; artma, Çoğalma; cülus, tahta çıkma; (müzeye, kütüphaneye) yeni gelen şey. yardımcı olan, muavenet eden; suç ortaklığı eden; aksesuar, yardımcı şey; suç ortağı. sarf usul ve prensipleri ; tasrif, çekim. kaza, arıza; (gram) sarf bölüğü; (fels.) ilinek, âraz, accident insurance kaza sigortası acciden'tal kaza eseri olan, arızi; rastlantı eseri olan, tesadüfi; esaslı olmayan; (müz.) armür dö kle'den sonra tesadüfi olarak gelen bemol veya diyez. acciden' tally kazaen,istemiyerek, rasgele, kazara. alkışlamak; bağırarak ilân etmek; bağırmak. alkışlama, alkış, "bravo'' deme; açık oylamada lehte oy verme by acclamation oy birliği ile. bir yerin iklimine alıştırmak acclimatiza'tion bir yerin havasına alışma veya alıştırma. yokuş, bayır. şövalyelik rütbesi verilirken kucaklama, öpme veya kılıç yüzü ile omuza hafifçe vurma töreni; mükâfat; övme; (müz.) rabıta. birbirine uygun hale getirmek; telif etmek, uzlaştırmak; bir başkasının işini görmek; sağlamak, temin etmek; yerleştirmek, yer tedarik etmek accommodate oneself uymak, intibak etmek accommodate oneself to circumstances ayağını yorganına göre uzatmak, şartlara uymak.accommodating iltifatçı, lütufkar. uyma, intibak; birinin işini görmeye razı olma, Iütufkarlık; düzen; yerleşme; telif etme, uzlaştırma ; ödünç, istikraz. accommodations yatacak yer, konfor, rahatı sağlayan şartlar accommodation train (ABD) birçok istasyonda duran yolcu treni. eşlik eden şey, refakat eden şey; (müz.) akompaniman. (müz.) piyanoda eşlik eden kimse, akompanist. bir kimseye arkadaş olmak, yanında bulunmak, beraberinde gitmek veya gelmek, refakat etmek, rehberlik etmek; (müz.) eşlik etmek; maiyetinde bulunmak ; ilâve etmek, eklemek. suç ortağı. başarmak, becermek , üstesinden gelmek; tamamlamak, ikmal etmek accomplished ikmal edilmiş ; hünerli; nezaketli. başarı, muvaffakiyet; icra, tamamlama. uzlaştırmak, telif etmek, uyum sağlamak, ahenk vermek; teslim etmek; uymak, mutabık olmak, ahenkli olmak accord with ahenkli olmak, uygun olmak. anlaşma, uzlaşma, itilâf, birleşme, ittifak, ittihat; uyum, ahenk; uygunluk ; istek; (huk.) mahkeme haricinde uzlaşma, sulh with one accord hep birlikte of one's own accord kendiliğinden, kendi rızası ile. uyum, ahenk, uzlaşma in accordance with (-e) göre, (-e) uygun olarak. uygun olarak, binaen, göre according as göre, tıpkı, aynen according to göre, nazaran accordingly binaen, binaenaleyh. akordeon. yaklaşıp hitap etmek. Loğusalık; doğum. hesap vermek, sebebini belirtmek; cevap vermek; saymak, itibar etmek account for hesap vermek, sebebini izah etmek. hesap; pusula; tarif, beyan; rivayet, hikâye, izahat; önem, ehemmiyet, kıymet, değer; sebep, cihet. account book hesap defteri. accounts payable (tic.) tediye olunacak hesaplar accounts receivable (tic.) tahsil olunacak hesaplar account rendered (tic.) borçlunun inceleyip ödemesi için ibraz edilen hesap. by all accounts herkesin dediğine göre. call to account cevap istemek, sorguya çekmek. cash account cari hesap. give an account of anlatmak, cevabını vermek, hesabını vermek. give an account of oneself nerede olduğunu ve ne yaptığını söylemek,hesap vermek. joint account müşterek hesap. make no account of saymamak, itibar etmemek. on account of için, hasebiyle, (-den) dolayı. on no account asla, katiyen, hiçbir suretle. pay an account hesabı kapatmak. profit and loss account kar ve zarar hesabı. running account açık hesap. settle an account hesabını görmek,hesaplaşmak.take into account göz önünde tutmak, düşünmek, hesaba katmak.turn to account kullanmak, zayi ekmemek.outstanding account tesviye edilmemiş hesap. sorumlu, mesul; tarif edilebilir, anlatılabilir accountabil ity sorumluluk, mesuliyet. muhasebeci, sayman accountancy muhasebecilik accounting muhasebe. askeri giyecek vermek. (çoğ.)asgari giyecekler ve teçhizat. Akra. inanmak, güvenmek, itimat etmek, itibar etmek; itimatname vererek memur etmek accredita'tion (ABD) (bir okul, yüksek okul veya üniversiteye teftişten sonra verilen) muadelet belgesi. büyüyen, (çoğ.)alan. birleşmek, yapışmak; eklenip büyümek; eklemek; ekli; birleşmiş. ilave, ek; gelişme, uzvi büyüme; katılma; yapışma; ilhak. büyüme, artış; artış miktarı. ziyadeleşmek, (çoğ.)almak; hasıl olmak, gelmek; (huk.) hak olarak hissesine düşmek; gerçekleşmek, tahakkuk etmek accrued expense tahakkuk etmiş masraf . accrued interest tahakkuk etmiş faiz. bir kültürün başka bir kültürden aldığı tesir. yığmak; toplamak , biriktirmek; birikmek, (çoğ.)almak, yığılmak. yığma, biriktirme, toplama; toplanma, yığılma; biriktirilmiş veya toplanmış şeyler; biriktirilip sermayeye eklenen faiz. toplayıcı, biriktirici; toplanmış, birikmiş. toplayıcı şey veya kimse; su gücünü toplayan cihaz; (ing) akümülatör, akü . doğruluk, dikkat, titizlik, ihtimam, incelik. doğru, sahi, tam; ince accurately doğru olarak, kusursuz bir şekilde. (bak.) accuracy. ac.curs.ed lanetlenmiş, melun,meşum, nefret uyandıran, menfur.accursedly meşum olarak, uğursuzca. Lânetlenmiş, melun, meşum; nefret uyandıran, menfur. accursedly meşum olarak, uğursuzca. (gram) ) (- halinde; (- hali. suclamak, itham etmek, cürüm isnat etmek accusa'tion cürüm isnadı, suçlama, itham; töhmet accused sanık, maznun. alıştırmak accustom oneself alışmak, âdet edinmek, itiyat peyda etmek be accustomed to itiyadında olmak , alışkın olmak. as, birli iskambil oyununda); zerre; beş düşman uçağı düşüren pilot; (spor) as oyuncu. ace in the hole (ABD) (argo) en son koz, yedek koz. He was within an ace of falling .Az daha düşecekti Düşmesine ramak kaldı. halsizlik, kaygısızlık. merkezsiz, merkez dışı . başsız, reissiz; (zool.) asefala sınıfından; (bot.) başsız. acı, sert. acılaştırmak; sinirlendirmek. ekşilik, acılık; terslik, sertlik, huysuzluk. (anat.) hokka çukuru. teskin edici ve ateş düşürücü bir ilâç, asetanelit. bir nevi sentetik kumaş, rayon; asetik asit tuzu. sirke gibi, ekşi. acetic acid asetik asit, sirke asidi. ekşitmek, ekşimek. aseton. asetilen. Eski Yunanistan'a ait . ağrı, sızı, acı; ağrımak, sızlamak, acımak. (bot.) aken, kapçık meyva, tek tohumlu, açılmaz ve sert kabuklu bir meyve tipi. başarmak, yapabilmek, üstesinden gelmek; kazanmak, meydana getirmek muzaffer olmak achievement başarı, muvaffakiyet; husule getirme, başarma; husule getirilmiş şey. achievement test başarı testi. (biyol.) ökçe veteri, Aşil kirişi. (tıb.) cücelik, bodurluk. renksiz; renkleri tabii haliyle gösteren; (müz.) perdesi değişmeyen; akromatik. (Tıb) renk körlüğü, akromatopsi. iğne ve diken şeklinde olan. asit, ekşi şey, ekşi; asit niteliğinde; asit fazlalığı olan. acid'ity ekşilik , ekşime, asidite. asit etmek, ekşitmek. (tıb.) asidoz, özellikle şeker hastalığında kanın asitli hali. mayhoş etmek, biraz ekşitmek. acidulous mayhoş, eksice. iğne biçiminde. uçaksavar ateşi. doğruluğunu kabul etmek, teslim etmek, onaylamak, tasdik etmek; şükranla tanımak; gerçek veya kanuni olduğunu kabul etmek. acknowledgment teslim, onaylama, tasdik, itiraf, kabul, teşekkür; senet, tasdikname, borç ikrarı. meyilsiz. aclinic line pusula iğnesinin meyilli olmayıp kendiliğinden yatay kaldığı mıknatıslı ekvator çizgisi. doruk, zirve, olgunluk zirvesi; (Tıb) buhran, kriz. sivilce; (Tıb) akne, bir çeşit cilt hastalığı. küstahça; eğri. kilisede rahibe yardım eden memur; yardımcı kimse. kaplan boğan, bıldırcın otu,(bot.) Aconitum napellus. wolfsbane aconite kurtboğan. meşe palamudu. işitme duyusu ile ilgili, ses ilmine ait, işitmeye ait. akustik. akustik ilmi; akustik bina inşa etme ilmi. acoustics bir odanın akustik vasfı. haberdar etmek, bilgi vermek, malumat vermek. be acquainted with tanımak, şahsen bilmek. acquaint oneself with öğrenmek, aşinallk peyda etmek. tanıdık, bildik; iyi bilme; haber, bilgi, malumat; tanış. ahbaplık , tanışıklık, aşinalık. ele geçen şey; (huk.) verasetten başka bir şekilde ele geçen şey. kabul etmek, razı olmak, muvafakat etmek. acquiescence uysallık, razı olma, kabul etme. acquiescently uysallıkla, ele geçirmek, elde etmek, kazanmak, istihsal etmek, tedarik etmek. acquired kazanılmış, müktesep. acquired characteristics doğuştan olmayıp sonradan kazanılan özellikler. kazanç, iktisap; ilim, marifet, hüner. kazanılan şey, iktisap; kütüphaneye yeni gelen kitap; müzeye yeni gelen eşya. açgözlü; elde edilebilen. acquisitive instinct açgözlülük, kespetme eğilimi. suçsuz çıkarmak, beraat ettirmek. acquit oneself görevini yapmak; davranmak hareket etmek. acquit oneself well vazifesini iyi yapmak. be acquitted beraat etmek, temize çıkmak. suçsuzluk hükmü, beraat. zimmetten kurtulma; ibra senedi, makbuz, bir arazi ölçü birimi, 0404 hektar, 0404 dönüm, 430 (eski.) dönüm. God' acre mezarlık. acres (çoğ.) emlak, arazi; (k.dili.) çok miktar. dönüm miktarı, arazi alanı. acı, ekşi, keskin, sert; zihni kurcalayan. acı, ters, haşin, sert. ac'rimony acılık, haşinlik, sertlik. akrobat, cambaz. cambazlık, akrobasi. (anat.) akromyon, omuz çıkıntısı. birkaç kelimenin baş harflerinin veya ilk hecelerinin bir araya gelmesiyle oluşan kelime: NATO, U N ESCO. şehrin en yüksek noktasında bulunan iç kale veya hisar, akropol. (edat.) ortasından, iSinden veya üstünden karşı tarafa geçerek; (edat.) çaprazvari, öbür tarafa, karşı yakada. come across rast gelmek, tesadüf etmek; (k.dili.) görünmek. come across with (k.dili.) istemeyerek vermek. akrostiş. sıcakken yumuşak olan plastik. yapılan şey, iş, fiil, ameliye; kanun; resmi yazı; (tiyatro) perde. act of God (huk.) icbar edici sebep, insan kudretinden üstün afet(yıldırım inmesi gibi) caught in the act suçüstü (cürmü meşhut halinde) yakalanmış. put on an act poz yapmak. rol yapmak, oynamak; taklit etmek; yapmak, işlemek; etkilemek, tesir etmek; hareket etmek, davranmak; temsil etmek, rolünü oynamak. act up yaramazlık etmek, gösteriş yapmak. act as başkasının vazifesini yapmak. act on a suggestion yapılan teklife göre davranmak. yapan, işleyen, temsil eden; vekil olan, vekâlet eden. güneş vb. ışınlarının kimyasal değişiklikler meydana getirme özelliğine ait. actinic rays kimyasal değişiklikler meydana getiren ışınlar. güneş vb ışınlarının kimyasal değişiklikler meydana getirme özelliği. aktinyum. güneş ışınlarının kuvvetini ölçen araç, aktinometre. iş, amel, çalışma, meşguliyet, faaliyet, fiil; (huk.)uk davası; etki, tesir, kuvvet, nüfuz; (tiyatro) bir oyundaki olaylar dizisi; harekete geçme (asker,makina v.b.) actionable dava edilebilir. faal hale getirmek, harekete geçirmek; (fiz.) radyoaktif hale getirmek. faal hale getirme; lâğım sularının hava ve (bakt.)erilerle temas ettirilmesi sonucunda temiz su haline getirilmesi. hareket kuvveti olan, etkin, değiştirebilen, fail; faal, çalışkan; pratik; hareketli, canlı, yerinde duramayan, çevik; (gram) etken, aktif; (tic.) faiz getiren, paraya çabuk çevrilebilen (sermaye) active officer muvazzaf subay. active volcano aktif durumda olan yanardağ. (fels.) aktivizm, etkincilik ; güneş vb ışınlarının kimyasal değişiklikler meydana getirme özelliği; eylemcilik. etkinci; eylemci, özellikle politikada eylemciliğe meyilli olan kimse. faaliyet; fiil, amel; kuvvet; etki, tesir; faal oluş; tez canlılık, tetiklik. artist, aktör, oyuncu; yapan kimse. artist, aktris, kadın oyuncu. gerçek, hakiki, asli, asıl, fiili; şimdiki. actual'ity hakikat ac'tualize gerçekleştirmek, hakiki kılmak, kuvveden fiile çIkarmak. actually hakikatte , gerçekten; bilfiil. hayat (sig.)ortası istatistikleri uzmanı. kuvveden fiile çıkarmak , harekete getirmek; olumlu bir şekilde etkilemek. keskinlik, sivrilik. sivri; iğneli. dirayet, feraset, çabuk kavrayış. açmak; ucu uzun ve sivri. (tıb.) iğne saplamak suretiyle teşhis ve tedavi. sivri, keskin, ince; zeki, zeyrek, açıkgöz; aşırı hassas; tiz, keskin (ses); (Tıb) akut; hâd, vahim, ağır, şiddetli. acute angle dar açı.acutely zekâ ile; şiddetle. acuteness zekâ keskinlik. A.D. AD (kıs.) Anno Domini milâttan sonra. ad ilan, reklam. ilân, reklâm. yapışmak, tutmak; iltihak etmek; bağlanmak, bağlı olmak, merbut olmak. adherence sabit durma: vefa, bağlılık, merbutiyet adherent yapışık, bağlı, merbut; taraftar, taraf tutan kimse, bir parti veya kiliseye mensup olan kimse. (Lat.) anlamsız veya saçma bir hale gelinceye kadar. atasözü, darbımesel, vecize. (müz.) adagio; yavaş çalınan parça Adem; bir erkek adı. Adam' apple (bak.) apple. not to know one from Adam tanıyamamak the old Adam insanların günah işlemeye olan tabii eğilimi. hoşgörüsüz; çok sert; çok sert efsanevi bir taş. sarsılmaz; delinmez ; elmas gibi sert ve parlak. bir şeye uydurmak, uyarlamak; (edeb.) adapte etmek. adapt oneself uymak, intibak etmek, tabi olmak. adaptable uysal, şartlara uyan, intibak edebilen adapter adaptör; intibak eden ve ettiren şey veya kimse. şartlara ve çevreye uyma yeteneği, intibak kabiliyeti, uysallık. uygunluk, imtizaç , intibak, tatbik, uyma; (edeb.) adaptasyon, uyarlama; ışık değişikliklerine gözü alıştırma işlemi; uydurulma, şekil değişmesi. musevi takviminde şubat ortasında başlayan ay. (Lat.) yıldızlara. katmak, ilâve etmek, eklemek; zammetmek, toplamak. adder toplayan şey veya kimse. add up toplamak, yekun çıkarmak; neticelenmek; (k.dili.) anlaşılmak, belli olmak. katılan rakam veya miktar. ilave edilecek şey veya söz. birkaç cins zehirli yılan; engerek, sağır yılan, (zool.) Vipera berus; Amerika'da bulunan birkaç cins zehirsiz yılan. adder' mouth birkaç cins salepçi otu adder'-tongue yılan dili, suoku; turna gagası,(bot.) Geranium robertianum adderwort kurtpençesi, yılan kökü. death adder dikenli yılan, (zool.)Acanthophis. tiryaki, müptelâ kimse, bir şeye düşkün kimse. alıştırmak. be addicted to alışmak, kendini vermek, tiryakisi olmak, müptelâ olmak, düşkün olmak addictive tiryaki eden, alışkanlık husule getiren. hesap makinesi Adis Ababa ilave, ilave edilmiş şey; (mat.) toplama in addition to (-e) ilâveten, ayrıca, fazla olarak. additional biraz daha, ilâve edilen, eklenilen. katkı; katılan kimyasal madde; toplamsal, ilâve olunacak. bozmak, şaşırtmak; çürümek, cılk çıkmak; çürük, cılk addlebrained ahmak addled egg cılk yumurta. adres; söylev, nutuk; konuşurken takınılan tavır, eda; hüner, sanat. söylev vermek, nutuk söylemek, hitap etmek; mektubun adresini yazmak. adresine mektup gönderilen kimse. hitap eden kimse; imza eden kimse; dilekçe sahibi. adres yazma makinesi. getirmek, göstermek (delil) Aden körfezi (anat.) Ienf bezi. (tıb.) lenf bezlerinin şişmesi veya büyümesi, adenoma, genellikle bez dokusu uru. usta, mahir; mütehassıs, uzman. ehliyet, yetenek, kifayet, yeterlilik. uygun, ehven, elverişli, kifayetli, yeterli.adequately layıkıyle adequateness yeterlilik. , (Sanskrit) günahkarlık. yapışma; iltihak, razı olma, bağlı olma; vefa, sabit durma; (tıb.), (bot.) ayrı parçaların birbirine yapışması. yapışkan, yapışıcı; tutkal, zamk, çiriş adhesive plaster, adhesive tape yapışkan şerit, bant, plaster adhesiveness yapışkanlık. koymak, yapıştırmak, vermek (ilaç) (Lat.) bunun için, buna mahsus; bu zamana kadar. ad hoc committee kısa sureli ve tek bir vazife için kurulan komite. (Lat.) bir kimsenin ön yargı ve tutkularına hitap eden. sıcaklık ışınlarını geçirmeyen. (ünlem) Allah'a Ismarladık, elveda , Allah'a emanet olunuz; (gen.) (çoğ.) veda, Allah'a emanet etme. (Lat.) sonu olmayarak, nihayetsiz bir şekilde. (Lat.) geçici, muvakkat. (ünlem) Allah'a Ismarladık. etin yağına ait; yağlı; etin yağlı tarafı. maden ocağına giden yatay geçit. (kıs.) adjective, adjacent, adjustment. bitişik olma, yakınlık. bitişik, yakın, komşu. sıfat cinsinden. sıfat; sıfat cinsinden olan, niteleyici. bitiştirmek, yan yana koymak; bitişik olmak, yan yana olmak adjoining bitişik, yan yana. ertelemek, tehir etmek, başka güne bırakmak; oturuma son vermek; dağılmak adjournment ertelenme; oturuma son verme; iki celse arasındaki müddet. hüküm vermek. hüküm ve karar vermek adjudica'tion hüküm ve karar verme; hüküm. adjudicator hüküm ve karar veren kimse, hakem. ilâve, ek, esası teşkil etmeyen kısım; iş arkadaşı, yardımcı, muavin; (gram) başka kelimeleri tanımlamak veya nitelemek için kullanılan kelime veya kelimeler. Allah rızası için diye rica etmek, istirham etmek adjura'tion ciddi tembih veya dilek; yemin. düzeltmek, uydurmak, alıştırmak , ayar etmek adjustable ayar edilebilir, düzeltilebilir uydurulabilir. adjustment tasfiye; tanzim, düzeltme, tashih, Islah; düzen, nizam; uyma, intibak. yardımcı, muavin; emir subayı, yaver. adjutant general komutana bilgi veren ve emirlerini orduya tebliğ eden general. adjutant stork Hindistan'da bulunan bir çeşit iri leylek. (k.dili.) irticalen söylemek. (Lat.) istenildiği kadar, istenildiği gibi; (müz.) tempo vb hususunda istenildiği gibi çalınabilen notalar;(kıs.) ad lib. ilâncılıkla meşgul olan kimse. yönetmek, idare etmek; vermek, icra etmek, ifa etmek: yemin ettirmek; hizmet etmek, levazımını temin etmek, donatmak. yönetim, idare, hükümet nezaret; başkan ve yardımcıları , idareciler; bakanlar kurulu, vekiller heyeti ; yemin ettirme; ilaç verme. yönetimle ilgili, idari. yönetmen, idareci, mudur, mütevelli; (huk.) vasi, vekil, mirası idare eden kimse. takdire şayan, beğenilecek , çok güzel admirably beğenilecek surette. amiral.vice-admiral tümamiral rear-admiral tuğamiral. admiral butterfly bir cins kelebek. , (b.h) bahriye mahkemesi ; İngiltere'de deniz kuvvetleri kumandanlığı. çok beğenmek, hayran olmak, takdir etmek admira'tion hayranlık , çok beğenme. admir'er takdirkar kimse; âşık. admiringly beğenerek, hayran olarak. kabul olunabilir, kabule şayan. admissibil'ity makul oluş, kabul olunabilme. kabul, girme müsaadesi ; teslim (hakikat); giriş ücreti, duhuliye. admission free duhuliyesiz, giriş ücreti olmayan. kabul etmek, teslim etmek ; içeriye bırakmak, girmesine müsaade etmek: izin vermek, müsaade etmek admit of imkân vermek admittance içeriye kabul; girme müsaadesi , giriş hakkı. No admittance. Girilmez. itiraf edildiği gibi. katıp karıştırılma, ilâve. öğüt vermek, nasihat etmek, tembih etmek, ihtar etmek. tembih, ihtar, nasihat, öğüt. ihtar mahiyetinde, nasihat şeklinde. (Lat.) kusturacak kadar, iğrenç derecede. gürültü, patırtı. make an ado hadise çıkarmak, kıyameti koparmak. without any more ado hemen, ses çıkarmadan. kerpiç. gençlik, büyüme çağı. delikanlı, genç, büyümekte olan.(kimse) kabul etmek, edinmek, benimsemek ; evlât edinmek. adoption kabul , benimseme; evlatlığa kabul etme, evlât edinme adoptive evlâtlığa kabul eden veya edilen. tapınmak, perestiş etmek, aşırı derecede sevmek. adorable tapınılacak, perestişe layık, çok güzel ve sevimli. adora'tion perestiş, tapınma, aşk, aşırı sevgi. süslemek, donatmak, tezyin etmek, çeki düzen vermek. adornment süs, ziynet. (Lat.) sadede, konuya, mevzua. böbrek üstü bezi, bu bezle ilgili.adrenal glantl böbrek ustu bezi. adrenalin. Edirne. Adriya Denizi. başıboş; kendi haline terk edilmiş , serseri; akıntı ve rüzgâr etkisiyle sürüklenmekte olan (Gemi) eli çabuk, usta, becerikli, mahir, hünerli. adroitly hünerle.adroitness hüner, marifet, el çabukluğu. ilâve edilen, katma , ek olan, gereksiz. yaltaklanmak, tabasbus etmek. adula'tion mübalağalı bir şekilde methetme, aşırı övgü, tabasbus, yaltaklanma adulatory aşırı övgü niteliğinde olan, yaltaklanma mahiyetinde. reşit, ergin, erişkin (kimse) karıştırmak, safiyetini bozmak; karışık, mahlut adultera'tion karıştırma, karıştırılmış olma. zina, evli biriyle gayri meşru cinsi münasebet. adulterer zina yapan erkek adulteress zina yapan kadın adulterine gayri meşru (çocuk) adulterous zina eden; caiz olmayan, memnu. ima etmek, anıştırmak ; gölgelemek. adumbra'tion ima, kinaye; gölgeleme. yanmış, kavrulmuş, kurumuş adv (kıs.) adverb. (Lat.) pahasına göre, kıymeti üzerin(den.) ilerleme, ileri gitme, terakki, terfi; fiyat yükselmesi; avans, öndelik. advances (çoğ.) ilerlemeler; (k.dili) açık verme, asılma. advance guard öncü kuvvet. in advance önde, ileride; peşin olarak. ilerletmek, ilerlemek, ileri götürmek, ileri gitmek, terakki etmek, terakki ettirmek, terfi etmek, terfi ettirmek; artmak, yükselmek (fiyat) ; avans vermek, ödünç vermek; teklif etmek. advanced ilerlemiş, ileri advancement terfi; ilerleme, terakki. kârlı, faydalı , istifadeli. advantageously faydalı bir şekilde. gelme, gelip çatma, görünme , olma, vuku. Advent (kil) Hazreti İsa'nın dünyaya gelmesi; Noel'(den.) evvel bir ay müddet. arızi, harici, tesadüfe bağlı. tehlikeye atmak, şansa bırakmak; cesaret etmek, göze almak, atılmak. adventurer maceraperest kimse. adventurous macera seven; cüretli; cesaret isteyen (bir iş), macera, serüven, sergüzeşt; spekülasyon, vurgun sağlayan teşebbüs. (gram) zarf. adverbial zarfa ait adverbially zarf cinsinden olarak. muhalif kimse, düşman , hasım. muhalefet belirten , karşı fikri ifade eden. zıt, muhalif, ters, karşı, aksi. adversely karşı olarak, muhalefet ederek. adverseness terslik, zıtlık, muhalefet. zorlu sıkıntı, üzgü, zorluk, güçlük; çapraşık durum. zikretmek, ima etmek, dokundurmak , hissettirmek. advert to (-dan) bahsetmek. ilân etmek, bildirmek; reklâmını yapmak. advertisement ilân, haber, bildirme, reklâm. advertising agent reklâm ajansı. öğüt, nasihat. tavsiye edilebilir; uygun, münasip, muvafık. advisabil'ity, advisableness uygunluk, muvafık olma, tavsiyeye lâyık olma. tavsiye etmek; öğüt veya nasihat vermek, akıl öğretmek; haber veya bilgi vermek; danışmak, istişare etmek, akıl sormak. ill-advised akılsız, tedbirsiz well-advised tedbirli, akıllı. akıllıca, tedbirli olarak: bilerek, düşünerek. danışma, müşavere , düşünme. under advisement muallâkta ; incelenmekte. danışman, müşavir; danışman öğretmen. tavsiye niteliğinde; akıl öğreten, öğüt veren. taraf tutma, taraftarlık ; savunma. savunan kimse, müdafi kimse, taraftar. devil' advocate tartışma olsun diye zayıf tarafı savunan kimse. savunmak, müdafaa etmek, sahip çıkmak, korumak. (tıb.) kuvvetsizlik. tapınağın en iç odası adz keser, marangoz keseri aedile eski Roma'da Bayındırlık memuru. Ege Denizi, Adalar Denizi kalkan, siper; saye, himaye. (Yu.) (mit.), rüzgar tanrısı Aeolus-a ait; rüzgardan hâsıl olan; rüzgarla çalınan bir çalgıya ait; eski bir Yunan ırkına mensup. aeolian harp rüzgar kuvvetiyle çalınan harp. (bak.) eon. içine hava karıştırmak; havalandırmak, havayla temas ettirmek aerator havalandırıcı. hava aldırma, havalandırma ; havayla temas ettirerek temizleme. telsiz anteni; havaya ait; havada yapılan; havai, görülmez; hava ilmine ait; (bot.) açık havada yetiştirilen (ufak kökler) aerial car hava hattı arabası. yükseklerdeki kuş yuvası (kartal v.b.) hava halinde, gaz halinde; hayali. içine hava karıştırmak, havayla temas ettirmek; gaz haline getirmek. pilotun uçakla havada yaptığı marifet gösterileri. havaalanı, hava limanı; hangar. hareket halinde olan hava veya gaza ait. aerodynamics aerodinamik. telsiz telgraf. zarfsız uçak mektubu. göktaşı: aerolit. hava ilmi, aeroloji. hareket halinde ve sabit olan hava ve gazlar ilmi. hava ölçme aracı, aerometre. balon kullanan pilot. aeronautics havacılık. (ing) uçak, tayyare. aerosol. roket, güdümlü mermi ve uzay gemilerinin çalışması konusunda tek bir tabaka sayılan atmosfer ve onun dışındaki boşluk. aerospace industry uzay gemileri ve bunların teçhizatlarını imal eden sanayi kolu. havaküre. havada sabit durabilen balon. hava kanunları ilmi. (tıb.) hava veya gazlarla tedavi. (bak.) aerie. eski Roma tıp tanrısına ait; tıp mesleğine ait aesthetic, aesthetical (bak.) esthetic, esthetical aestival (bak.) estival aet (kıs.), (Lat.) aetatis yaşında aetiology (bak.) etiology. uzak, uzakta, uzaktan. (kıs.) affectionate, affirmative. nezaket, tatlılık, hatırşinaslık. nazik, tatlı, hatırşinas, sokulgan.affably nezaketle. iş, maslahat; vaka, olay, hadise; hal; ilişki. an affair of honor namus veya şeref meselesi. Foreign Affairs Dışişleri as affairs stand şimdiki halde. Iove affair aşk macerası. (Fr.) gizli ilişki; mesele, hikâye. etkilemek, tesir etmek, değiştirmek ; müteessir etmek, dokunmak; taslamak. affect ignorance cahillik taslamak, bilmezlikten gelmek. My arm is affected. Hastalık koluma yayıldı. yapmacık, taklit; naz. taklitçi, sahte tavırlı, poz yapan; etkilenmiş, tesir altında kalmış, müteessir. affectedly yapmacık tavırlarla. affectedness yapmacık, sahte tavır. taklitçi, sahte tavırlı; etkileyen, tesir eden, müessir. affectingly müessir şekilde, etkileyici bir tarzda. sevgi, muhabbet; etkileme , tesir etme, teessür; hastalık. play on one's affections karşısındakinin hislerine hitap etmek. win one's affection bir kimsenin sevgisini kazanmak. affectionate seven; sevgi gösteren.affectionately sevgi ile. hissi, dokunaklı. (anat.) içeri götüren sinir v.b.) nişanlamak; nişan. (huk.) yemin ederek verilen yazılı ifade, yeminli beyan. draw up an affidavit yeminli beyan yazmak. yakın ilişki kurmak, sıkı münasebette bulunmak; evlât edinmek; (huk.) baba tanımak; aslını ve soyunu tayin etmek; bağlı şirket. affiliate wrth iltihak etmek, katılmak; üye olmak. affilia'tion yakın ilişki, sıkı münasebet; evlâtlığa kabul. eğilim, meyil, eğinim; (kim) çekme; alâka, ilgi, cazibe; dünürlük, hısımlık, nikâhtan hâsıl olan akrabalık. demek, söylemek, beyan etmek, iddia etmek; (gram), (man) tasdik etmek, ispat etmek; teyit etmek; (huk.) tasvip etmek affirmable iddia olunabilir. tasvip, tasdik; müspet ifade; (huk.) yemin yerine geçen söz. olumlu, müspet, tasdik edilen; müspet iddia; tartışmada olumlu tezi savunanları tutan taraf; olumlu cevap a decided affirmative kuvvetli ve olumlu karar. in the affirmative ispat ve tasdik anlamında, olumlu, müspet. The affirmative has it. olumlu taraf kazandı. affirmatively teyit ederek, olumlu olarak. ek, ilâve (kelimenin başına veya sonuna) eklemek, ilâve etmek; takmak; koymak, atmak (imza) ilham; vahiy. keder vermek, üzmek, mahzun etmek, müteessir etmek; müptela etmek, belaya düşürmek. affliction dert, keder, elem, belâ afflictive keder veya elem verici. bolluk, refah, servet; (-e) doğru akış (kan),affluent bol akan; bol, mebzul; zengin. para dayandırmak; işine gelmek ; hâsıl etmek, meydana getirmek, mahsul vermek. (I.) can-t afford this. Buna bütçem müsait değildir. orman haline getirmek, ormanlaştırmak, ağa,clamak. afforesta'tion ormanlaştırma, ağaç dikme. azat etmek, serbest bırakmak, muaf tutmak. affranchisement azatlık, azat etme, af. kavga, gürültü. ani korku. hakaret; kırmak, gücendirmek , saymamak, hakaret etmek. give affront to kızdırmak, gücendirmek. dökülme, dökme. Afganistan. kıra, kırda, evden uzak. far afield sadetten uzak, konu dışında. tutuşmuş, yanmakta, alev alev. alevler içinde, alevlenmiş, tutuşmuş. yüzmekte; su dolmuş; su basmış; havada. Rumors are afloat. Ortalıkta şayialar dolaşıyor. The firm is afloat. şirket masrafım çIkarıyor. titreme halinde; titreyerek. ayakta; yataktan kalkmış; hareket halinde, ilerlemekte. (edat) önce, evvel.aforemen tioned evvelce zikredilen, mezkur. as aforesaid evvelce denildiği gibi. (Lat.) daha kuvvetli bir sebeple, daha ziyade; (fels.) afortiori. bir şeye takılmış, dolaşmış. Afganlı; Afganca, Peştu dili; Afgan cins köpeği; (k.h) bir çeşit yün atkı veya battaniye. korkan, korkmuş. be afraid korkmak. be afraid of (-(den.) korkmak. yeniden, tekrar. Afrika. African Afrikalı; Afrika'ya ait. Güney Afrika'da konuşulan Hollanda lehçesi. Güney Afrika'da doğan Avrupalı. ifrit. uzun ve kıvırcık saç modası. (den) kıçta, kıça doğru fore and aft baştan kıça kadar. (edat.) (bağlaç.) sonra; ardına, ardında; (-dan) sonra; ardı sıra; için; tarzında, üslubunda. a painting after Reubens Rubens'in üslubunda bir resim. at a quarter after four dördü çeyrek geçe. a person after my own heart kalbimi fetheden bir kimse. three months after üç ay sonra. after all bununla beraber, yine de, buna rağmen. yemekten sonra gelen, mesai saatlerinden sonraki saatlerde. (tıb.) plasenta, son, meşime. (hav) art yakıcı. beklenmedik olay. grizu patlamasından kalan zehirli gaz karması. (den) geminin kıç tarafındaki güverte. asıl tesirden sonra görülen tali tesir, tali reaksiyon. güneş battıktan sonraki parlaklık. (den.) geminin kıçında hizmet eden tayfa. ahret, öbür dünya. kötü sonuç; yan tesir; çayır biçildikten sonra biten otlar. en geri, en son. öğleden sonra. (tıb.) doğumdan sonraki ağrılar. (den) kıç taraf. asıl piyesten sonraki oyun. kıç direk yelkenleri. ağızda kalan lezzet . sonradan akla gelen fikir. gelecek, istikbal. sonra,sonradan . ağa tekrar, yine, bir daha; bundan başka. as much again bir misli daha. now and again ara sıra, zaman zaman, bazen. tirne and again tekrar tekrar, defaatle. (edat) karşı, muhalif, aleyhinde, aykırı. He is against reforms. O adam reform düşmanıdır. over against ona karşı, karşılık olarak; karşı karşıya; karşısında, mukabil. ödağacı (bot.) Aquilaria agallocha. (bot.) eşeysiz. hayretten ağzı açık kalmış, şaşırmış, şaşkın. sevgi, muhabbet. bazı deniz yosunlarından elde edilen jelatinimsi bir madde. katran köpüğü, (bot.) Agaricus campestris. akik taşı; bilye; (matb.) 5 1/2 puntoluk harf agateware renkli emay. agav, Amerika'da yeti, sen sabır otu, (bot.) Agave. yaş, çağ, devir, devre. chronological age kronolojik yaş. dark ages karanlık devirler. for ages, for an age uzun bir zaman, senelerce, çoktan beri. mental age (psik.) zekâ yaşı. of age reşit, rüştünü ispat etmiş. under age reşit olmamış, rüştünü ispat etmemiş. ageliss ihtiyarlamaz, kocamaz, eskimez. agelong uzun zaman süren. yaşlanmak, ihtiyarlamak, kocamak: eskitmek aged yaşlı, ihtiyar aged yıllanmış, dinlendirilmiş (içki); yaşındaki . vasıta, fail; iş, faaliyet; acentalık, vekâlet; acente. gündem, görülecek işler. fail, amil; etkili olan kimse veya şey; acente, temsilci; vekil. free agent başkalarına karşı hesap vermek mecburiyetinde olmayan kimse, kendi kendine karar verebilen kimse. (ajan provokatör) bir kimse veya grubu suç işlemeye teşvik edip sonradan cezalandıran gizli ajan. modernleşme, asrileşme. toplamak, bir araya getirmek, yığmak; toplama; (jeol.) volkanik parçaların bir araya toplanması. agglomera'tion toplama; yığın; bir araya toplanmış şeyler. tutkal gibi yapıştıran. agglutina'tion yapıştırma; (gram), bitişkenlik, bitişme; (tıb.) aglütinasyon, ayrı kısımları birleştiren ameliye (yara) agglutinative yapıştırma işlemine ait; (gram) bitişken. büyütmek. aggrandizement büyütme; itibarını yükseltme; değer veya rütbesini yükseltme. ağırlaştırmak, kötüleştirmek , şiddetlendirmek; (k.dili) kızdırmak, darıltmak; tahriş etmek; abartmak, mübalâğa etmek. aggrava,tion kızdırma, darıltma: şiddetlendirme. toplamak, bir araya getirmek, cem etmek. aggrega'tion toplanma , bir araya gelme; hepsi, bütünü. mecmu, toplam, yekün, küme; kum, çakıl; bütün. saldırmak; kavga çıkarmak. tecavüz, hücum, saldırı; saldırganlık. nonaggression saldırmazlık , ademi tecavüz aggressive saldırgan, mütecaviz aggressor mütecaviz , saldırgan kimse veya memleket. rencide etmek, incitmek, kırmak. aggrieved kederli; zarar gören; (huk.) haksız hüküm yemiş olan. şaşırmış, çok korkmuş, donakalmış. çevik, tetik. agility çeviklik, tetiklik. yaşlanma hali veya belirtileri; yıllanma, eskime. para farkı, acyo. sarraflık; borsa oyunu. çalkalamak, sallamak; altüst etmek; kışkırtmak, tahrik etmek. agita'tion çalkalanış, sallanış, dalgalanış; sıkıntı, ıstırap, heyecan; fesat agitator kışkırtan kimse, tahrikçi . (it), (muz) acele ve heyecanlı tarzda çalınan veya söylenen. propaganda ve kışkırtma bürosu. parlak, ışıltılı. ayakkabı bağı vb'nin ucundaki küçük demir. parlak, şaşaalı . (ing) Lakap. baba tarafından akraba, akraba. agna'tion yalnız erkek tarafından akrabalık. (fels.) agnostik. (fels.) agnostisizm , bilinemezcilik. kara ayit, (bot.) Vitex agnus castus. evvel, önce. heyecanlı, arzulu, istekli, şevkli, ümitli; heyecanla, arzulu olarak. münakaşa yoluyla istediğini elde etmeye çalışan. can çekişmek; fazlasıyla eziyet ve ıstırap çekmek; bütün gücüyle mücadele etmek; ıstırap vermek, işkence etmek. can çekişme: şiddetli Istırap; şiddetli heyecan; sert mücadele. eski Yunanistan'da pazar yeri, meclis; toplanma yeri. Güney ve Orta Amerika ile Batı Hint Adaları'na mahsus tavşana 'benzer kemirici bir hayvan. (tıb.) bir beyin hastalığı nedeniyle okuma yazma kabiliyetini kaybetme, tarımsal, zirai; tarlalara ait; (pol.) çiftçilere yardım etmeyi ve tarımsal kâr sağlamayı amaçlayan. razı olmak, muvafakat etmek kabul etmek, anlaşmak, uyuşmak; (gram) uyuşmak. agree to bir konuda mutabık kalmak, anlaşmak, kabul etmek agree with bir kimse ile mutabık kalmak. agreeable hoş, tatlı; münasip, uygun, mutabık, iyi, güzel. agreeableness tatlılık, hoşluk. agreeablly hoş bir şekilde, tatlılıkla. mutabık; kararlaştırılmış olan. Agreed. Kabul Tamam Peki. anlaşma, muvafakat, ittifak, karar; mukavele, itilâf; mukavelename , kontrat, bağıt. come to an agreement bir karara varmak, uyuşmak. gentlemen' agreement karşılıklı anlayışa dayanan ve yazılı metni olmayan anlaşma. tarım ve tarım ticareti. tarım; ziraat, çiftçilik. agricul'tural tarımsal, zirai, çiftçiliğe ait. agricul'turist ziraat uzmanı; çiftçi. kasıkotu, (bot.) Agrimonia ; kızılyaprak, koyun otu, (bot.) Agrimonia eupatoria. hemp agrimony koyun otu, (bot.) Eupatorium cannabinum. toprakları inceleyen ilim. bir memleketin topraklarını iktisadi yönden inceleyen ilim dalı. bilimsel tarım. karaya oturmuş. go aground karaya oturmak. sıtma, malarya; sıtma nöbeti . aguish sıtmalı, sıtma getiren, nöbetli. (ünlem) ey, oh, ah, of, vah, ya; Acayip ! Hayret (I.) (ünlem) ya, oh; Gördün mü (I.) ileri, ileride, başta, önde. get ahead başa geçmek. (ünlem) Hım. (Sanskrit) canlıların hayatına kıymama doktrini. (ünlem) Hey ! Hu ! Yahu ! Ship ahoy (I.) Hey gemi. Güney Amerika'ya mahsus agaç üzerinde yaşayan üç parmaklı bir hayvan . yardım, iane; yardım etmek, iane vermek. first aid ilk yardım. yaver; yardımcı, muavin. yaver, emir subayı. hatırlatıcı niteliği olan not. kuş tepeliği, sorguç. bir nevi Japon güreşi. rahatsız olmak, hasta olmak; sıkıntı vermek, taciz etmek, rahatsız etmek. ailing keyifsiz, rahatsız, hasta ailment rahatsızlık , hastalık. aylandız ağacı. (hav.) kanatçık, goşisman, eleron. aileron controls goşisman kumandaları. maden alaşımı, halita, alaşım; maden alaşımından olan adi maden; değerli bir şeyin kıymetini azaltan unsur; kıymetli madene kıymetsiz maden karıştırmak. maksat, emel, niyet, amaç, gaye; nişan alma; hedef yönü; nişan tahtası, hedef. aimless gayesiz, hedefsiz, maksatsız. take aim nişan almak. hedefe doğru çevirmek mermi, söz veya iş); (gen.) at ile kastetmek, maksadı olmak; nişan almak; niyet etmek. her şeye kadir; (argo) dehşetli, müthiş, çok büyük. the Almighty Kadiri Mutlak, Allah, Tanrı. sadaka verme. (kıs.), (h) dili am not, are not, is not değil. alfa, Yunan alfabesinin ilk harfi; başlangıç. alpha and omega başlangıç ve bitiş, baş ve son, birinci ve sonuncu, bütün. Alpha rays radyumun saçtığı üç ışından pozitif elektrikli birincisi. hava, nefes; (müz.) hava, nağme; tavır. air base hava üssü.air bladder (zool.) baIıklarda hava ile dolu bir kese, hava kesesi. airborne havadan gelen (toz mikrop v.b.); havadan nakledilen; uçmakta. air brake hava freni. air castle hayal edilen şey, hülya.air chamber hava hücresi. air chisel hava basınçlı kalem. air-cooled hava ile soğutulmuş. air-conditioned klima tertibatı bulunan. air-conditioner harareti ayar eden cihaz, klima tertibatı. air coridor hava koridoru.aircraft uçaklar, uçak, hava taşıtı. aircraft carrier uçak gemisi. airdrop havadan yapılan yiyecek v.b. yardımı. airfield havaalanı, iniş pisti. air fleet hava filosu. airflow hava akımı. air force hava kuvvetleri. air gun hava tüfeği.air hammer sıkıştırılmış hava ile çalışan çekiç. air heating hava ile ısıtma. air intake hava almaya mahsus tertibat. air lane hava geçidi. airlift uçaklarla taşıma.airline hava yolu, havada doğru çizgi. airliner dev uçak.air mail uçak postası. airman havacı, tayyareci. airmanship havacılık.air marshal hava mareşali.airplane uçak.air plant (bot.) başka bir bitki üzerinde büyüyen fakat gıdasını ondan almayan salep otu,liken veya yosun gibi bir bitki.air pocket hava boşluğu. airport havaalanı.air post uçak postası. air power hava kuvvetlerinin gücü. airproof hava geçirmez. air pump hava pompası.air raid hava hücumu. air-raid shelter sığınak.air resistance hava mukavemeti. air rifle tek saçma atan havalı tüfek. air route hava yolu. air shaft aydınlık, hava bacası.airship uçak, motorlu balon. airsickness uçak yolculuğunda duyulan rahatsızlık, hava tutması. airspace bir binanın üzerindeki boş yer, hava, bir memleketin (şehrin v.b.) üzerindeki hava. air speed hava sürati, havaya nazaran sürat. air speed indicator sürat saati. airstrip ufak hava meydanı. airtight hava geçmez. air transport hava ulaşımı, hava taşıtı. air trap hava sifonu. air valve hava valfı. air warfare hava çarpışması. airways hava yolları.airworthy uçabilir, havalanabilir. an air of arrogance kendini beğenmiş tavır. compressed air sıkıştırılmış hava. put on airs çalım satmak, poz takınmak. she is on the air. radyoda söylüyor. take the air dışarıya çıkıp dolaşmak.up in the air karar verilmemiş, neticeye bağlanmamış. walk on air ayakları yere değmemek (sevincinden) (t) havalandırmak; güneşe sermek; ateşe göstermek; açmak. air one' views fikirlerini açmak. sert kıllı ve irice teriyer köpeği. havai bir şekilde, hoppaca; hafife alarak. havadar olma; hafiflik. havaya gösterme, hava alma, gezinti; açığa vurma. havai; havadar; hava gibi hafif; hayali; çalım satan, kendine bir hava veren; çevik, canlı, şen; (güz) (san) şeffaf. ara yol, yan taraf, geçit (özellikle kilise ve tiyatroda) sığır budu. aralık, az açık (kapı); ahenksiz. elleri böğründe. benzer, yakın; akraba olan, hısım olan. taze sıva üzerinde yapılan; açık havada; açık hava. su mermeri, kaymak taşı. Oriental alabaster Bektaşi taşı. (ünlem), (eski.) Ah, vah (I.) alackaday (ünlem) Yazık, eyvah!. neşe ve çeviklik, şevk. konuşma kabiliyetinin yok oluşu. tehlikeyi haber vermek; birdenbire korkutmak. alarmist etrafı telaşa veren kimse. alarmingly korku verecek surette. korku, dehşet; tehlike işareti; (ask.) silâh başına çağrı; tehlike işareti veya dikkati çekme tertibatı, alarm. alarm bell bir tehlikeyi veya haberi bildiren çan. alarm clock çalar saat. burglar alarm hırsızı haber veren tertibat, alarm tertibatı. fire alarm yangın işareti. give the alarm tehlike işareti vermek. bir tehlikeyi veya haberi bildiren işaret veya tertibat. (ünlem) Eyvah, yazık. Arnavutluk. Arnavut; Arnavutça . pek iri bir cins deniz kuşu, albatros. (astr.) beyazlık derecesi. (bağlaç.) gerçi, her ne kadar, ise de, fakat, yine. beyazlaşan; akçıl, beyaza çalan. doğuştan beyaz saçlı, albinos, akşın hayvan veya insan. al binism albinizm; abraşlık. (şiir) ingiltere. albüm. albümin, yumurta akı. albuminous albuminil. (bot.) ağaç özü. simya, alşimi.alchemist simyager, alşimist. alkol, ispirto; içki. alcohol'ic alkolik, ispirtoya ait; ayyaş. alcoholism alkolizm, içkiye düşkünlük, içkinin vücutta yaptığı tahribat. denatured alcohol mavi ispirto, karışık ispirto, rubbing alcohol tuvalet ispirtosu. () eski Kur'an ı kerim. odada yatak veya kitap rafları konulması için ayrı yer; kameriye; (jeol.) düz kayanın tabakaları içine nehrin açtığı çukur. (astr.) Eldebaran yıldızı. kızılağaç, Akçaağaç. (bot.) Alnus. belediye meclisi üyesi. aslı Alderney adasından olan bir çeşit inek. bir çeşit bira. şansa bağlı. (den.) rüzgar altında veya altına. meyhane, birahane. imbik. Halep şehri. Aleppo button , Aleppo boil (tıb.) Halep çıbanı, şark çıbanı, yıl çıbanı. Aleppo pine Halep çamı, (bot.) Pinus halepensis. tetik, açıkgöz, atik, uyanık, zeyrek; alarm işareti the alert (ask.) "uyanık ol'' işareti. be on the alert gözünü açmak, uyanık olmak, hazır olmak. alertness tetiklik, açıkgözIük , atiklik. Aleut adaları İskenderun. İskenderiye. mısraları on ikişer heceli şiir; İskenderiyeli. Dedeağaç. okuma kabiliyetinin kayboluşu, aleksi , okuma yitimi. (kaba) yonca, alfalfa, (bot.) Medicago sativa. deniz yosunu. cebir ilmi. algebra'ic cebir ilmine ait, cebirsel. Cezayir. Algiers cezayir (cezayirin başkenti) algerian Cezayirli. Algerine Cezayirli. Cezayirli Algerine Cezayirli. ağrıya hassasiyet. (Lat.) namı diğer, diğer ismi. (huk.) suç işlendiği anda zanlının başka yerde bulunduğunu ispat etmesi; ABD, (k.dili.) özür, mazeret. yabancı, yabancı uyruklu, ecnebi; başka Irktan olan kimse; bazı hak veya imtiyazlardan mahrum olan kimse; hariçte bırakılan kimse; başkasına devretmek (mal v.b.) ; muhabbetini soğutmak. alienable satılabilir, ferağı kabil. undesirable alien memlekette ikameti hükümetçe arzu olmayan yabancı. yabancı uyruklu; yabancı özellikleri olan; yerleşmemiş; uymamış, intibak etmemiş. diğerine feragat ve temlik etmek, ferağ etmek; soğutmak, vazgeçirmek (aşk) aliena,tion aşktan vazgeçirme , soğutma; diğerine feragat ve temlik etme; dini müesseselere ait mülkü ellere verme; akli dengesizlik. alienator diğerine feragat ve temlik eden kimse, aşktan vazgeçiren, soğutan kimse. akıl hastalıkları uzmanı. kanat şeklinde olan. aydınlanmış, ışıl ışıl, ışıkları yanmakta olan. konmak (kuş v.b.); at veya arabadan inmek; on /e birdenbire bulmak. sıraya dizmek, sıraya koymak. alignment sıraya dizme; hiza çizgisi; iki nokta arasında muhayyel bir doğru çizgi çekme; (müh.) aynı hizada olma. benzer, aynı; birbirinin aynı olarak, farksızca. yiyecek, gıda, beslenme; maişet, nafaka. beslenmeye ait, besleyici alimentary canal hazım borusu. beslenme, besleme. şaplı. aluminum, ing nafaka. (mat.), bir sayıyı tam bölen. sağ, canlı, hayatta, diri; şevkli, sevinçli, faal; heyecanlı; hassas, haberdar, uyanık, farkında. alive with bees arı dolu. Man alive (I.) (argo) Hey mübarek (I.) kökboyası, alizarin. (kim) alkali, kalevi. alkales'cent alkalisi biraz fazla. alkaline alkalik, kalevi. (kim) striknin ve morfin gibi kuvvetli ve tehlikeli bir grup ilâçlardan her biri . sığırdili; havacıva, (bot.) Alkanna tinctoria; kızıllık otu, öküzdili, (bot.) Anchusa officinalis mountain alkanet öküzdili, (bot.) Arnica montana. bütün, hep; her. all clear "tehlike geçti" işareti. all fours dört ayak. all hands (den.) herkes. all his life butun ömrünce, hayatı boyunca. all-inclusive herşey dahil. all night bütün gece. all the others ötekilerin hepsi, diğerleri. all the same ne olursa olsun. for all ı know bana kalırsa. for all the world ne pahasına olursa olsun, dünyada, tıpkı, aynen.(I.) am all in.Bitkin bir haldeyim. with all speed bütün hızı ile. (Not; Harf- tarif veya iyelik veyahut da işaret zamiri "all" ile kullanıldığında "all" ile isim arasına konulur; all the rest, all his life, all these days.) herkes, her şey. All went well. Her şey yolunda gitti.above all bilhassa, özellikle, her şeyden fazla. after all nihayet, velhasıl. All aboardl Herkes gemiye ! all in all her şeyi hesaba katarak. at all hiç. in all hepsi, tamamı, yekunu.once for all ilk ve son defa olarak. tamamen, bütün bütün. all along her zaman; daima. all at once hep bir(den.) all but az daha; (-den) başka. all-embracing her şeyi saran. all-fired ABD, (argo) aşırı. All Fool- Day (ing) 1 Nisan günü. all -important çok mihim._all in çor yorgun, bitkin. all of (-den) az olmayan. all of a sudden birdenbire,aniolarak. all out elinden geleni yapma. all over tamamen: bitmiş; tekrar, baştan. all-purpose her işe yarar. all right pek iyi; şöyle böyle.All right. Peki. all-round çok meziyeti olan, çok cepheli. All Saints' Day (ing) bütün ölmüş azizlerin yortusu, 1 kasım. all the better daha iyi. all the same hepsi bir. all there aklı başında. all told yekun olarak. It' all up. Her şey bitti. all too soon pek erken, zamansız. not all there (k.dili.) kaçık, deli. beat all hollow (k.dili.) tamamen yenmek, mehvetmek (oyunda) Allah yatıştırmak, teskin etmek, bastırmak. iddia, söz; (huk.) dava takriri; özür, bahane, mazeret. iddia- etmek, söylemek; delil göstermek, kaynak göstermek. allegedly sözde. vatan veya hükümdara sadakat; sadakat, bağlılık, merbutiyet (gerçeğe, bir partiye v.b.) alegorik, kinayeli , remzi. allegorically kinaye kabilinden , mecazi olarak. remiz ve kinaye yolu ile öğüt verici hikâye haline getirmek; bir hikâyeyi remiz ve kinaye şeklinde yorumlamak. allegorist kinayeli hikâyeler meydana getiren kimse. remiz ve kinayeli hikâye , kinaye. (müz.) allegretto. (müz.) allegro. (ünlem) sevinç if ade eden bir kelime, elhamdülillah. (tıb.) alerji. aller-gic belirli bir şeye karşı aşın derecede hassas, alerjik. allergen alerji meydana getiren madde. hafifletmek, yatıştırmak , teskin etmek. allevia'tion hafifleme; teselli. geçit, dar sokak, pasaj, ara yol; patika; "bowling" oyununa mahsus dar yol. up his alley tam onun işi, biçilmiş kaftan. alley cat sokak kedisi. alleyway binaları birbirine bağlayan geçit. bilye. sarımsak veya soğan gibi olan yahut kokan; sarımsaklı. anlaşma, birleşme, uyuşma , ittifak; evlenme ile hâsıl olan akrabalık, dünürlük; (zool.) birbirine benzeyen bir takım familyalar. müttefik, aralarında anlaşma olan; hısım olan, akraba olan. Müttefikler. Amerika timsahı. alligator pear perse ağacı veya meyvası. bir satır veya cümlecikte aynı sesi tekrar etmek. allitera'tion bir cümlecikte aynı sesi tekrar etme. alliterative : aynı sesin tekrar edildiği par,ca veya cümleciğe ait. Allium familyasından bir çeşit bitki . tahsis etmek, yerini tayin etmek. alloca'tion tahsis etme, yerini tayin etme, tahsisat. söylev, nutuk, hitabe. ((dilb.) alomorf. (zıt.) tedavi usulüne ait. al,lopath, allop'athist bu usulü uygulayan doktor. allopathically bu usule göre. allop'athy (zıt.) tedavi usulü. ((dilb.) alofon. kur'a usulü ile tayin etmek; pay etmek, bölüştürmek; tahsis etmek. allotment hisse, pay; tayin; tahsis; bölüştürme, taksim; tevzi . değişik hal, alotrop. bırakmak, izin vermek, müsaade etmek; tasvip etmek; tasdik etmek; hesaba katmak, saymak; itiraf etmek, kabul etmek, teslim etmek; razı olmak, rıza göstermek; itiraf etmek; hesaplamak. allowable caiz, meşru, hesaba katılabilir. tahsisat, harçlık, aylık, haftalık vb; bırakma; karşılık; müsamaha, göz yumma, müsaade, rıza; itiraf, kabul, teslim; (tic.) fiyat indirimi, tenzilât; tolerans, yedek pay; harçlık bağlamak. yenibahar; baş biber ağacı. ima etmek, kastetmek, kinaye yoluyla söylemek; zikretmek, bahsetmek. alluded to adı geçen, zikredilmiş olan. cezbetmek, çekmek, celbetmek, aklını başından almak, meftun etmek. allurement meftun etme, cezbetme, çekme; meftun eden veya cazip şey; sihir. alluring cazip, akıl çelici, çekici. alluringly cazip surette, aklını başından alarak. ima, kinaye, imleme, bahis, zikir. sel ve ırmak sularının biriktirdiği çamur gibi, alüvyonlu, Iıglı. ırmak veya deniz suyunun kıyıyı basması, sel; sel ve ırmak sularının biriktirdiği toprak, alüvyon, Çığ; bu çeşit topraktan hasıl olan yeni arazi. sel ve ırmak sularının biriktirdiği toprak; bu çeşit topraktan hasıl olan yeni arazi. müttefik; dost, arkadaş; yapısı veya bileşimi itibariyle başka bir şeye benzeyen şey; birleşmek, ittifak etmek; akraba olmak. ally oneself with veya to ile birleşmek. Batlamyos'un astronomi kitabı; Ortaçağda yazılmış fen kitabı. bir kimsenin tahsil gördüğu okul. takvim, yıllık. badem; kargadelen. almond oil bademyağı. almond shaped badem şeklinde.almond tree badem ağacı; acı badem ağacı, (bot.) Prunus amygdalus. Chios almond sakız bademi, dişbademi . yardım dağıtan memur. hemen hemen; az daha, takriben, yaklaşık olarak. (çoğ.), tek sadaka, zekat. darülaceze, düşkünler yurdu, yoksullar evi, imarethane. sarısabır, ödağacı, (bot.) Aloexylon agallocum. aloeswood kartal ağacı, (bot.) Aquilaria agallocha. American aloe agave, sabır ağacı, süreyya, (bot.) Agave americana. yukarı, yukarıya yukarda; (den.) yukarda, armada. (tıb.) konuşamazlık. Hawaii Hoş geldiniz; Allaha ısmarladık. yalnız tek başına. Iet alone kendi haline bırakmak, meşgul olmamak, karışmamak. (edat.) boyunca, müddetince; yanı sıra, yakın. alongside (edat.) yanına , yanında, bordasında, bordasına. alongshore kıyı boyunca. along about esnasında, sularında. be along varmak, vasıl olmak. all along öteden beri; hep böyle, her zaman. Come along. Hadi canım. get along with (-le geçinmek, anlaşmak. Go along. Haydi git. Siz gidiniz. along with ile beraber. soğuk (davranış), uzak, uzakta, ayrı, açıkta. aloofness uzaklık, kendini uzak tutma, araya mesafe koyma. kellik. yüksek sesle. yüksek dağ. Güney Amerika'ya mahsus koyuna benzer bir hayvan, alpaka; alpaka yünü; alpaka yününden yapılmış kumaş. bazı günler güneşin doğuşunda ve batışında dağların tepelerine vuran pembe ışık. dağa tırmanmaya mahsus demir uçlu uzun baston. alfabe; unsurlar, esaslar. alphabet'ical alfabe sırasına göre. alphabet'ically alfabe sırası ile. Alp dağlarına ait; yüksek dağlara ait. Alpinist Alp dağlarına veya yüksek dağlara tırmanan adam. (çoğ.) Alp dağları. evvelce; şimdiden, halen; zaten. Alsas'a ait; Alsas'lı; iri bir çeşit Alsas çoban köpeği. da dahi, hem, hem de, yine, aynı zamanda, keza. ABD, (k.dili) yarışı kaybeden at; başarısızlığa uğrayan politikacı. kurban kesilen yahut buhur yakılan özel yüksek yer, sunak, kurban taşı, mezbaha; altar, mihrap; aşai rabbani sofrası. altar-piece mihrabın arkasındaki veya üstündeki mozaik, heykel veya resim. altar rail mihrabın önündeki parmaklık. Iead to the altar evlenmek. () (astr.) gökcisimlerinin açı ve yüksekliklerini ölçmeye yarayan ve biri yatay diğeri dikey iki tane dereceli dairesi olan bir alet. değiştirmek, tahvil etmek; hadım etmek; değişmek, başka türlü olmak. alter course (den.) rota değiştirmek. alterable değişir, değiştirilebilir. altera'tion değişiklik düzeltme, başkalaşma. alterative değiştirici; (tıb.) bünyenin tabiatını değiştiren ve iyileştiren ilaç. (Lat.) bir kimsenin ikinci şahsiyeti; çok yakın dost. kavga etmek, atışmak , şiddetli münakaşa etmek. alterca'tion kavga, çekişme. münavebe ile birbirini takip etmek veya ettirmek; bir sıra takip etmek, birbiri ardına gelmek. alternating current (elek) dalgalı akım. karşılıklı, almaşık, münavebeli; (bot.) karşılıklı olmayan, almaşık ; icabında başkasının yerini alabilen kimse, vekil. alternately münavebe ile, sıra ile. münavebe, birbirinin yerini alma; birbirini takip etme; değişim , tahavvül. iki şıktan birini seçme imkanını gösteren, diğer, başka, şık, iki şeyden biri, çare, iki şıktan biri . (I.) had no alternative. Başka çarem kalmamıştı. Yapacak başka bir şey yoktu. dalgalı elektrik akımı veren üreteç, alternatör. baçlaç gerçi, her ne kadar, ise de, olmakla beraber, olduğu halde. yükseltiyi gösteren alet, altimetre. yükseklik, yükselti, irtifa. (müz.) alto, en pes kadın veya çocuk sesi. (güz) (san) yüksek kabartma. bütün bütün, tamamen. in the altogether (k.dili.) çıplak, anadan dogma. diğerkâmlık, başkalarını düşünme, fedakârlık. altruist digerkâm, fedakâr, başkalarını düşünen kimse. altruistic digerkâm, fedakâr, başkalarını düşünür. şap. alüminyum oksit. alüminyum ABD bir okul veya üniversiteden mezun olan kız. ABD bir okul veya üniversite mezunu erkek; eski öğrenci. (anat.), (zool.) küçük çukur; diş çukuru; akciğer alveolu. alveolar diş yuvasına ait. barsaktan olan, barsağa ait. daima, her zaman, her vakit; her defa, muntazam; evvelden beri, mütemadiyen, boyuna. deliotu, (bot.) Alyssum. -im. (kıs.) Artium Magister, Master of Arts. AM (kıs.) Anno Mundi, dünya yaratıldığı sene(den.) am (kıs.) ante meridiem, öğleden evvel. Am, (kıs.) America, American. kav, mantar kavı. Uzak Doğu'da çocuk dadısı. şiddetle, tam kuvvetle. malgama, cıva ile başka bir madenin karışımı; karışım, mahlut; iki şeyin birbirine karışması. cıva ile başka bir madeni birbirine karıştırmak: karıştırmak; karışmak, bileşmek. amalgama'tion cıva ile bir madeni birbirine karıştırma; karışma; millet, firma, ırk veya ailelerin karışması; halita, karışım, alaşım, imtizaçtan hasıl olan cisim veya toplum. kâtip, yazıcı, sekreter. mercanköşk otu, (bot.) Majorana hortensis. (şiir) hayali bir solmaz çiçek; horozibiği çiçeği, yabani kadife çiçeği, (bot.) Amaranthus tricolor. horozibiğine ait; solmaz, ölmez, ebedi; rengi mora çalan. renkli nergis zambağı. yığmak, toplamak, biriktirmek. amatör, meraklı, hevesli kimse; (spor) amatör sporcu. amateur'ish acemi veya amatör işi gibi. aşka eğilimli; aşkla ilgili. amativeness aşk eğilimi. amonyum nitrattan yapılmış patlayıcı bir madde. âşıkane; ateşli, şehvetle ilgili. (tıb.) amoroz, harici bir değişiklik olmadan göze arız olan körlük. hayran bırakmak, şaşırtmak, hayrete düşürmek. amazement hayret, şaşkınlık. amazing şaşırtıcı, hayret verici, garip, acayip amazingly şaşılacak surette. (mit.) eski zamanda yalnız kadın savaşçılardan ibaret bir kabile; kadın savaşçı; erkeğe benzer kadın, kavgacı kadın; (coğr.) Amazon Nehri. erkek tavırlı (kadın) ; (bh) Amazon Nehrine ait. dolambaçlı yol; dolaylı davranış. bir cins ebegümeci,(bot.) Hibiscus cannabis; bu bitkinin elyafı. büyükelçi, sefir; büyük yetki sahibi siyasi delege; büyük bir davanın temsilci veya savunucusu. ambassador plenipotentiary büyükelçi. ambassadress sefire. ambassador'ial büyükelçi ile ilgili, sefareti ilgilendiren. ambassador -at-large belirli bir memlekette devamlı görevli olmayan büyükelçi. kehribar; kehribar rengi . esmeramber. iki elini aynı şekilde kullanabilen kimse; iki yüzlü kimse. ambidexter'ity iki elini aynı şekilde kullanabilme hüneri; iki yüzlülük. ambidextrous iki elini aynı şekilde kullanabilen; çok cepheli, usta; iki yüzlü. muhit, çevre, ortam. dolaşan; kuşatan, çevreleyen , ihata eden. belirsizlik, muğlâklık , müphemiyet, şüpheli oluş. belirsiz, müphem , iki anlamlı, muğlak. ambiguously muğlak olarak. ambiguousness muğlâklık. çevre, muhit, etraf. hırs, ihtiras (iyi şeyler için olunca makbul sayılır); heves; şiddetle arzu olunan şey. ambitious haris, hırslı; çok istekli, tutkun; başarma isteği olan; büyük işler peşinde koşan. ambitiously ihtirasla, hırsla, hevesle. ambitiousness ihtiras, hırs, heves. kararsız, karışık hisler besleyen. eşkin gidiş; binek hayvanlannın eşkin ve rahvan yürüyüşü; eşkin gitmek; avare avare gezinmek. (tıb.) göz donukluğu hastalığı, görme bozukluğu. amblyopic görme bozukluğuna ait. (mit.) Yunan tanrılarının ölümsüzlük veren yemekleri; çok lezzetli yiyecek veya içki. hepyek ; talihsizlik , şanssızlık. cankurtaran, ambulans : gezici hastane. gezmek, yürümek. ambulant seyyar, gezici; (tıb.) vücudun bir tarafından başka tarafına geçen; (tıb.) hastayı yatırmaya lüzum göstermeyen. ambula'tion gezme, gezinme, gezicilik. am'bulatory (mim.) gezilecek yer; gezmeye ait, gezilebilir. pusu, tuzak. pusu, tuzak; tuzak kurmak, pusuya düşürmek. Iay an ambush pusu kurmak. Iie in ambush pusuya yatmak. (zool.) amip. amebic amiplerle ilgili; amiplerin sebep olduğu. amebic dysentery (tıb.) amipli dizanteri. biraz ıslah etmek, iyileştirmek, düzeltmek; iyileşmek,; düzelmek, biraz ıslah olmak. ameliora'tion iyileşme, düzelme. (ünlem) âmin; (argo) Haklısınız (I.) uysallık, yumuşak başlılık, boyun eğme; yükümlülük, mükellefiyet ; sorumluluk, mesuliyet. uysal, yumuşak başlı; yükümlü, mükellef, sorumlu. amenableness (bak.) amenability amenably uysalca, boyun eğerek, yumuşak başlılıkla. ıslah etmek, düzeltmek, tashih etmek; (huk.) bir tasarı vb'ni tadil etmek; tamir etmek; değişiklik yapmak; iyileşmek , düzelmek; iyileşmeye yüz tutmak., amendable tadil edilebilir, düzeltilebilir. amendatory ıslah edici, düzeltici. tashih, ıslah; bir kanunu değiştirme; değişiklik; (huk.) mahkemenin rızası ile davadaki yanlışlığı düzeltme ; toprağı ıslah etme. (çoğ.) tazminat. make amends for özür dilemek; af dilemek; kusurunu düzeltmek. tatlılık, letafet; (çoğ.) hoş tavırlar; hayatın hoş ve konforlu yönleri. (tıb.) âdetin anormal zamanda kesilmesi. para cezasına çarptırmak, ceza vermek. Amerika; Güney ve Kuzey Amerika. Amerika kıtalarına mensup; Amerika Birleşik Devletlerine ait; Amerika kıtalarının yerlisi; Amerika Birleşik Devletleri tebaasına ait olan kimse. Amerikalılara mahsus âdet, kelime veya deyim; Amerika Birleşik Devletlerine bağlılık. Amerikalılaştırmak. Amerikalı Kızılderili veya Eskimo'larla ilgili. mor renkte bir çeşit kuvars, ametist. Habeşistan'ın resmi lisanı. yumuşak huyluluk , sevimlilik, tatlılık. hoş, sevimli, tatlı. amiably hoş surette, tatlılıkla. bir çeşit ince pamuk taşı bir çeşit ince asbest, amyant. dostane, dostça amicably dostçasına (Lat.), (huk.) mahkemenin fahri müşaviri . (edat.) ortasına, ortasında, arasına, arasında geminin ortasında. arkadaş, dost, yoldaş, (kim) amino asidi. fena, yanlış; kusurlu. come amiss zarar vermek. go amiss yolunu şaşırmak , yanılmak. not amiss isabetli, münasip. take amiss gücenmek. dostluk, ahbaplık, sevgi, hayırseverlik. Amman, Ürdün-ün başkenti. (elek) elektrik akımını amperle ölçen alet, ampermetre. alüminyumla amonyum nitrat bileşiminden meydana gelen patlayıcı bir madde. amonyak amonyak ile ilgili. uşak ağacından elde edilen sakız. bir kafadanbacaklı kabuğunun fosili. amonyum. ammonium chloride nışadır. ammonium nitrate amonyum nitrat. mühimmat, cephane. (tıb.). hafıza kaybı, unutkanlık, (psik.) amnezi. genel af: genel af yoluyla serbest bırakmak. rahimde cenini çevreleyen zar, meşime. amoeba (bak.) ameba (bak.) amuck. (bot.) kakule. (edat.) arasına, arasında , içinde; sınıfında, memleketinde, zamanında.(Among daha çok (A.B.D.)'de amongst ise ingilterede kullanılır) ahlâkdışı, ahlâk ile ilgisi olmayan, ahlâk çerçevesi dışında kalan. aşka meyilli, aşk izhar eden, aşktan ileri gelen: of ile aşık. amorous disposition aşka meyilli karakter. amorously aşıkane. amorousness âşıklık. Sekişsiz, özelliği olmayan. amorphism Şekilsizlik. (-ing) (-tise) (tic.) bir borcun anaparasını taksitlerle ödemek, amortize etmek. amortiza'tion itfa, masrafın imhası amortisman, bir borcun anaparasını taksitlerle ödeme. to ile , olmak, etmek, varmak , baliğ olmak. It doesn't amount to much. Fazla kıymeti yoktur. He will amount to something. Başarılı bir adam olacak. meblâğ, miktar, yekun, tutar; faizle beraber anaparanın yekunu; hulasa. amount brought forward (tic.) nakli yekun. (Fr.) aşk, aşk macerası. amourpropre izzetinefis, onur, haysiyet. elektrik akımının amperle ölçülen kuvveti; amper miktarı. elektrik akımının kuvvet birimi, amper. (matb.) 've anlamına gelen işaret: &. amfetamin. hem suda hem karada yaşayan hayvan; hem suya hem karaya inip kalkabilen uçak; böyle hayvanlarla ilgili. hem suda hem karada yaşayabilir, iki yaşayışlı; hem su hem kara ile ilişkisi olan; iki tabiatlı, iki sınıfa mensup. (min.) amfibol kimya ve fizik bakımından piroksenlerden farklı olan bir silikat familyası. bir cümlenin iki anlama gelmesi; belirsiz anlam, belirsizlik. (-ing) -tre amfiteatr, amfiteatr Seklinde herhangi bir şey; spor sahası, arena. iki kulplu eski bir cins küp, amfor. her iki cinsten; her iki yönden etkili. geniş, büyük; bol, mebzul; kâfi, çok; etraflı, mufassal. ampleness bolluk, genişlik. amplifikasyon , ses hacmini artırma; genişletme, büyütme ; (kon) (san) tafsilâtlı izahat; ilâve; abartma, mübalâğa; görülen noktayı büyütme. bollaştırmak, genişletmek , büyütmek; sesini kuvvetlendirmek; ayrıntıları ile söylemek veya yazmak; mübalâğa etmek. amplifier amplifikator; büyüten, büyültücü veya genişleten alet. bolluk, genişlik. bol bol, kâfi miktarda, fazlasıyla. (tıb.) ampul. şişe; (biyol.) kabarcık. bir uzvunu kaybetmiş olan kimse. Amsterdam. Malayalılarda görülen ve ruhsal bir bunalımı takip ederek şiddetli öldürme arzusu Seklinde beliren hastalık. run amuck öldürme arzusuyla sağa sola saldırmak ; cinnet getirerek etrafa hücum etmek. muska, nazarlık, tılsım. eğlendirmek, avutmak. amusement eğlence, zevk. amusement park luna park. amusing hoş, eğlendirici. amusingly hoş ve eğlendirici bir şekilde. badem gibi, bademe ait yahut bademden yapılmış; (tıb.) badem sütü. amygdal'ic bademden yapılmış. amygdalic acid badem asidi. badem gibi, bademe ait yahut bademden yapılan. (jeol.) badem gibi tanelerle dolu bir çeşit taS; badem Seklinde. nişastaya benzer, nişastalı. bir ünlü ile başlayan kelimelerden evvel kullanılan belgesiz sıfat; bir. - ana- (önek) yukarı; tekrar (ecza) her cinsten aynı miktarda (reçete) (sonek) (-e) ait olan koleksiyon: Americana, Shakespeareana. (kil) çocukların vaftizini reddeden bir Hıristiyan mezhebine mensup kimse. (tar.) bir ordunun deniz kıyısından içeriye doğru girişi (özellikle ksenofon'un katıldığı Fars seferi, M.Ö.401); (tıb.) ateşin yükselmesi (biyol.) yapıcı metabolizma. tarih hatası, bir şâhıs veya olayı gerçek devrinden başka bir tarihte gösterme. (gram) bir cümle içinde anlam uyuşmazlığı. (zool.) Güney Amerika'ya mahsus bir ,çeşit büyük boa yılanı; herhangi bir çeşit boa yılanı. eski bir Yunan lirik sairi, Anakrion. Anacreon'(tic.) ,(şiir) Anakrion'un lirik üslubuyla ilgili. (bak.) anemia (tıb.) kansızlık, anemi. anemic kansız, anemik. (biyol.) oksijensiz yaşayabilen; oksijenin yokluğu ile ilgili veya oksijen yokluğuna ait. (bak.) anesthesia. bâtıni tefsir. harflerin sırası değiştirilerek elde edilen yeni kelime. (anat.) anusa ait, anal, makatla ilgili. seçme, seçilmiş. an'alects (çoğ.) seçme eserler veya parçalar. (tıb.) analjezi, ağrı duymazlığı. analgesic (tıb.) ağrı kesen ilâç; analjeziye ait, analjezi hâsıl eden. mukayese edilebilen herhangi bir şey, benzeyen herhangi bir şey. analog computer aralıksız olarak, ortaya konulan problemin değerlerine benzer nicelikler (gerilim, direnç v.b.) veren elektronik hesap makinesi. kıyaslanabilen,münasebeti olan. benzer, paralel, muvazi; (biyol.) kuş ve böcek kanatları gibi aynı vazifeyi gören analogously benzer şekilde. benzerlik, benzeşme; karşılaştırma, mukayese, kıyas; benzeyen şey. analogous benzer, paralel, muvazi; (biyol.) kuş ve böcek kanatları gibi aynı vazifeyi gören. analogously benzer şekilde. okuması yazması olmayan, ummi. (tıb.) psikanalize tabi tutulan hasta. analiz, tahlil, çözümleme. chemical analysis kimyasal tahlil. electrolytic analysis elektrolitik tahlil. qualitative analysis nitel çözümleme. quantitative analysis nicel çözümleme. spectrum analysis spektral analiz. tahlilci, tahlil eden tahlil kabiliyeti olan kimse; psikoanalist. çözümsel tahlili. analytic geometry çözümsel geometri. analytically tahlil yolu ile. (ing) analyse tahlil etmek, analiz etmek: psikanalize tabi tutmak ; çözümlemek, incelemek, tetkik etmek. analyzable tahlil olunabilir, çözümlenebilir. hatırlama, hatıra getirme: hastanın geçmişi. özel bir açıdan bakılınca muntazam görülen şekilsiz resim; bir resmin şekilsiz yapılması; bu şekilde resim yapma metodu. (şiir) iki kısa ve bir uzun heceden meydana gelen vezin tefilesi, feilun. şehvet teskin edici (ilaç) anarşiye ait; kanun tanımayan anarchist anarşist. anarşi; kargaşalık, ihtilâl. anar'chic anarşiye ait; kanun tanımıyan. anarchist anarşist. (anat.) anastomoz vasıtasıyle birleşmek, ağızlaşmak, yekvucut olmak. anastomo'sis ağızlaşma, anastomoz , iki damarın birleşmesi. anastomot'ic damar birleşmesine ait. kelimelerin olağan tertibinin değiştirilmesi. (kıs.) anatomy. aforoz, Lânetleme (özellikle katoliklerde) ; aforoz edilmiş veya lânetlenmiş kimse; yasak edilmiş şey. anathematize (ing) (-tise) afaroz etmek, lanetlemek. Anadolu. Anatolian Anadolulu. anatomik, anatomi ile ilgili. anatomically anatomik olarak. teşrih,ci, anatomi bilgini. (-ing) -mise teşrih etmek, açımlamak, dikkatle tahlil veya tetkik etmek. anatomi, hayvan (özellikle insan) yapısı, teşrih; teşrih edilecek şey; iskelet; inceden inceye tetkik. cet, ata, soy sop, dede. ancestor'ial, ances'tral ecdada ait, ecdattan kalmış, geçmiş zamanlara ait. an'cestry ecdat, nesep; iyi aileden gelme, asalet, soyluluk. demirlemek, lenger atmak. anchorable demirlenebilir. anchoringplace demirleme yeri. (den) demir, çapa, lenger; iki duvarı birbirine tutturan demir; halat çekişme oyununda en arkada duran adam; çıkar yol, dayanak noktası. anchor ground gemi demirleyecek yer, demir yeri. anchorhold demirin tutması; emniyet. at anchor demirli, demir atmış. cast anchor, drop anchor demir atmak, demirlemek.drag the anchor demir taramak. kedge anchor tonaz demiri, ufak lenger, ocaklık demiri. weigh anchor demir almak. demirleme yeri, liman; demirleme, demirlenmiş olma; güven, emniyet ; demirleme harcı. bir köşeye çekilmiş olan kimse, münzevi hayat yaşayan kimse. hamsi balığı, tirhos balığı, (zool.) Engraulis encrasicholus; ançüez . anchovy pear Batı Hint Adalarında yetişen bir ağacın meyvası; bu ağaç. sığırdili. eski, kadim, eski zamandan kalma; yaşlı adam, ata, baba. yardımcı. (tıb.) kancalı kurt hastalığı. (bağlaç.) ve, de, ile And howl (k.dili) Hem de nasıl and so forth ve saire. Endülüs. Andaman Denizi. (müz.) andante. (müz.) andantino. (çog). And dağları. ocağın demir ayaklığı. and/or ve ya da, veya. Andorra. hem erkek hem dişi; (bot.) iki eşeyli, çifte cinsiyetli çiçek veren. insan şeklinde; insan şeklinde robot. bir Yunan tanrıçası ; (astr.) Andromeda takımyıldızı. anekdot, kısa hikâye, menkıbe, fıkra. an'ecdotal fıkra tarzında. yankısız. (meteor.) rüzgârın şiddet ve yönünü otomatik olarak tayin etme tekniği. (meteor.) rüzgâr bilgisi. rüzgârın şiddet ve hızını tayin eden araç. anemon çiçeği, (bot.) Anemone. garden anemone yıldızlı numan çiçeği. (meteor.) yelkovan , rüzgar pusulası, rüzgârın yönünü veya varlığını gösteren araç. (edat) ötürü, dair, ilgili; bitişik. sıvısız aneroid barometre aneroid, kadranlı barometre. aneroid aItimeter (hav.) aneroid altimetre, aneroid yükselti saati. narkozcu. (tıb.) anestezi, hislerin iptal edilmesi veya ölmesi, duyum yitimi. anestetik, eter, kloroform vb gibi hissi iptal eden ilâç; uyuşturucu. (tıb.) uyutmak. , (tıb.) anevrizma, atardamar cidarlarının (çeperlerinin) zayıflamış noktalarında meydana gelen şişlik. yeniden, tekrar, baştan, bir daha. iğribüğrü, girintili çıkıntılı. anfractuos'ity iğribüğrülük , girintili çıkıntılı olma. (huk.) harp halinde tarafsız bir ülkenin emlâkını kullanma ve tahrip etme hakkı; (den.) (huk.) bir geminin müsaderesi. melek; ölmüş bir kimsenin ruhu; melek gibi adam, melek huylu kimse; (k.dili.) bir piyes vb'nin masrafını üzerine alan kimse. angelfish maymunbalığı, (zool.) Squatina vulgaris. angel food cake beyaz ve hafif bir çeşit pasta. angelic melek gibi. melekotu, (bot.) Angelica, Katoliklerin sabah, öğle ve akşam okudukları ''tecessüdü isa" duası; bu duanın okunacağı zaman haber veren çan sesleri. öfke, hiddet, gazap, dargınlık ; darıltmak, kızdırmak, öfkelendirmek. anjin, boğaz iltihabı , boğak. (tıb.) damarlar bilgisi. olta ile balık avlamak. angler olta ile balık tutan kimse; başka balıkları yutan büyük ağızlı ve boynuzlu bir çeşit balık, fenerbalığı, (zool.) Lophius piscatorius. açı, zaviye; sivri köşe; görüş açısı; vecih, cihet, safha; (argo) kâr. angle of incidence gelme açısı. angle of reflection yansıma açısı. angle of vision görüş açısı. acute angle dar açı. adjacent angles bitişik açılar. aIternate angles iç veya dış ters açılar. critical angle en küçük kırılma açısı; (hav.) zor iniş açısı. drift angle (den.) (hav.) akıntı açısı. abtuse angle geniş açı. plane angle düzlem açı. right angle dik açı. spherical angle küresel açı. angled açılı, zaviyeli, köşeli. köşeler yaparak dönmek, viraj almak; (k.dili) ima yoluyla bir şeyi veya fikri öne sürmek; el altından soruşturmak. angle iron köşebent demiri. (çog) beşinci yüzyılda İngiltere'yi istilâ eden bir Cermen kabilesi, Anglo'lar (ingiliz ve ingiltere kelimeleri bu kelimeden türemiştir) solucan. ingiliz kilisesine mensup kimse, Anglikan; İngiliz kilisesine ait. İngiliz diline mahsus deyim; ingiliz özelliği. İngilizleştirmek, İngilizleşmek. olta ile balık avlama. ecdadı ingiliz ve kendisi Amerikalı olan; Anglo-Amerikan. ingiliz kilisesine mensup olup Katolikliğe meyleden (kimse) Hindistan -da oturan İngilizlere ait; anası babası ingiliz olup Hindistan'da doğan veya uzun süre ikamet eden kimse. İrlanda-da oturan ingiliz. İngiltere'nin Normanların egemenliğinde olduğu devreyle ilgili; aslen Normandiyalı olup İngiltere'de yaşayan kimse; Normandiyalıların İngiltere'de konuştuğu Fransızca. Anglosakson. aşın derecede ingiliz ve ingillere hayranlığı. ingiliz hayranı ve taraftarı. ingiliz düşmanı; ingiliz aleyhtarı. Anglopho'bia ingiliz aleyhtarlığı, ingiliz düşmanlığı. İngilizce konuşan (Afrikada devlet veya şahıs) Ankara. Angora cat Ankara kedisi. Angora goat Ankara keçisi. Angora wool tiftik, moher. öfkeli, hiddetli, kızgın, gücenmiş , darılmış; (tıb.) kızarmış, kabarmış; sinirli, titiz. angry about a thing bir meseleden dolayı darılmış. angry with a person bir kimseye gücenmiş. angrily hiddetle, gazapla, öfkeyle. (fiz.) radyo kısa dalga ölçülerinde kullanılan santimin yüz milyonda biri. Şiddetli ıstırap, acı, keder, elem yeis. köşeli, zaviyeli, açısal; zaviye ile ölçülen; sivri; bir deri bir kemik (insan) ; davranışları rahat olmayan zarafetten yoksun. angular measure açı ölçüsü angular motion deveran dönme. angular velocity (dönüş sırasında) açısal sürat. açılı veya köşeli olma. nefes darlığı. (kim) anidrid. (kim) susuz. benzetmesiz. çivitotu, (bot.) Indigofera suffruticosa. kocakarı gibi bunamış. anilin. hayat kaynağı, ruh can. eleştirici bir şey söylemek, tenkit edercesine söz söylemek. animadversion eleştirme, tenkit, kınama, sitem. hayvan; hayvanlara ait hayvani diriksel. animal breeding hayvan besleme. animal heat vücut sıcaklığı. animal husbandry hayvancılık. animal kingdom hayvanlar âlemi. animal magnetism çekicilik. animal nature insandaki hayvansal tabiat. animal psychology hayvan psikolojisi. animal spirits canlılık, hayatiyet. animal worship hayvana tapma, hayvanperestlik. domestic animal ehli hayvan, evcil hayvan. wild animal vahşi hayvan, yabani hayvan. mikroskopla görülebilen hayvancık. hayvanilik, hayvan oluş. hayvanlaştırmak: hazım yoluyla besinleri hayvani madde haline getirmek. animaliza'tion hayvanlaştırma. hayat vermek, hayatiyet kazandırmak, ihya etmek, canlandırmak Şevklendirmek. animate canlı; neşeli, hayat dolu. animated cartoon canlı resimlerden ibaret kısa filim, miki filmi. canlılık, hayatiyet şevk. (müz.) canlı olarak, animato. canlılık veren, canlandıran , hayatiyet veren şey veya kimse. () animizm, butun varlıkların ve evrenin bir ruh taşıdığına inanan doktrin; varlıkların bedenlerinden ayrı olarak ruh sahibi oldukları inancı; ruhun hayat ve sağlığın temel varlığı olduğuna inanma doktrini ; ruhların varlığına inanış. animizmle ilgili. husumet, kin düşmanlık. kötü niyet, ters mizac; gaye, hedef, maksat. negatif iyon. anason (bot.) Pimpinella anisum. anasonlu içki, rakı. Ankara. eski Mısır'da hayat sembolü olan tepesi halka şeklinde hac. ayak bileği. ankle bone (anat.) aşık kemiği, astragalus. ayak bileğine takılan bilezik , halhal; kısa çorap. (tıb.) oynakların yapışması, eklem katılaşması, ankiloz. Hindistan'da para birimi olan rupinin on altıda biri. tarihi olayları kaydeden kimse tarihçi . (çoğ.) tarihi olaylar; vakayiname , tarihi olayları tarih sırasıyla kaydeden eser . tavlamak, kızdırdıktan sonra yavaş yavaş soğutarak yumuşatmak: sertleştirmek. annealing oven tavlama fırım. (zool.) halkalı; halkalılara ait. ilâve; ek bina, müştemilat. ilhak etmek, ilâve etmek, eklemek. ilhak (arazi); mülhak arazi; (huk.) müsadere. imha etmek yok etmek; bozmak; iptal etmek, feshetmek. annihilable imha edilebilir, fesh ve iptal edilebilir. annihila'tion imha, yok etme; iptal; tüketme; fena. yıl dönümü, senei devriye; yıl dönümünü kutlama. (Lat.) (Rabbin senesinde) Milâdi sene, Milâttan sonra, MS. (Lat.) Hicri sene, H. (Lat.) dünyanın yaratılış tarihinden itibaren hesap edilen yılda. şerh etmek, haşiyeler ilâve etmek, notlarla izah etmek. annota'tion not, şerh annotator müfessir, notlar ilâve eden, yorumlayan kimse. bildirmek, beyan etmek, haber vermek, ilân etmek. announcer spiker. announcement tebliğ, ilân, bildiri. tâciz etmek, usandırmak, sıkmak, başını ağrıtmak, canını sıkmak; kızdırmak. annoyance sıkıntı, üzüntü, rahatsızlık. annoying sinirlendirici, can sıkıcı. yıllık, salname; (bot.) bir yıl ömrü olan bitki; senelik, yıllık, her sene. annually her sene, yılda bir. yıllık taksit veya tahsisat alan kimse. yıllık taksit; tahsisat, her yıl tahsil edilen belirli bir gelir; hizmete bedel olmayarak bir yerden verilen yıllık maaş.contingent annuity şarta bağlı yıllık maaş. deferred annuity ilerde belirli bir zamanda verilecek yıllık maaş. joint annuity belirli birkaç şahsın veya bu şahıslardan birinin yaşadığı müddetçe aldığı maaş. lifi annuity kaydı hayat şartıyla gelir. perpetual annuity daimi yıllık taksit. reversionary annuity belirli bir vakadan ve (çoğ.)unlukla bir şahsın ölümünden sonra bağlanan maaş. survivorship annuity belirli iki veya şahıstan sağ kalana bağlanan maaş(Bazen reversionary annuity anlamında kullanılır.) bozmak, ilga etmek, kaldırmak, iptal etmek, feshetmek. halka şeklinde, yuvarlak, dairesel. annular eclipse (astr.) dairesel tutulma. annular tube (bot.) halkalı damar. halkalı, halkalardan meydana gelmiş. halka Sekli, halka. halkacık. ilga, kaldırma, iptal, fesih, bozma; evliliğin butlanı. halka, halka Seklinde olan şey. annulose halka Seklinde, halka halka olan. ilan etmek, tebliğ etmek, bildirmek. haber, tebliğ etme, bildirme, ilân; (bh) Cebrail vasıtasıyla Hazreti Meryem'e ulaştırılan haber. (elek) pozitif kutup , anot. uyuşturucu, yatıştırıcı , müsekkin (ilaç), ağrı kesici. yağlamak, meshetmek; sıvamak. anointing, anointment yağlama , yağlanma. kural dışı, kaidelere uymayan, istisna teşkil eden; tabiR olmayan , anormal. kural dışı oluş, kaide dışı olan şey, sapıklık, anomali, anormallik; (gram) kural dışı kelime. true anomaly (astr.) gerçek anomali, elipste radyus vektörü ile büyük eksen arasındaki açı . ümitsizlik, gayesizlik, toplumsal düzensizlikten ileri gelen bunalım. (eski) şimdi, hemen, derhal, çok geçmeden; başka bir zaman. ever and anon arasıra, zaman zaman. ismi bilinmeyen yazar; takma isim. yazarı bilinmeyiş, gerçek ismini saklama . isimsiz, anonim, ismi meçhul. anonymously imza koymadan, imzasız olarak. sıtma sivrisineği, anofel. (tıb.) iştahsızlık. (tıb.) koku almazlık, koku duyusu eksikliği, anozmi. (zam.) başka, ayrı, diğer, sair, öbür; (zam.) bir daha, başka, aynı. one after another birbiri arkasından , sıra ile. one another birbirini, yekdiğerini.You're anotherl Sen del (tıb.) kanda oksijen azlığı. (kıs.) answer. kaza ait, kaz gibi; aptal. cevap, karşılık, mukabele; (müz.) bir çalgının başka bir çalgıya cevap vermesi; hesabın doğru sonucu. answerless cevapsız. cevap vermek, gelmek (çağrılınca) , gitmek; halletmek; mukabele etmek, karşılamak; ihtiyacı karşılamak; ödemek , hesap görmek; to /e tekabül etmek, uymak. answer back karşılık vermek. answer for that ondan sorumlu olmak. answer the doorbell kapı zili çalınca açmak. answerable sorumlu, mesul; cevap verilebilir. karınca, (zool.) Formica. flying ant kanatlı karınca. red ant kızıl karınca, (zool.) Formica sanguinea. stinging ant karaiğne. white ant divik. mide ekşimesini tedavi eden, asitleri giderici. husumet, kin; zıddiyet. muhasım, karşı çIkan, muhalif kimse. antagonis'(tic.) muhasım, zıt, muhalif. antagonis'tically muhalefet ederek, karşı çIkarak. zıtlık yaratmak, aleyhine çevirmek, husumeti tahrik etmek, kışkırtmak. ağrı kesici. Güney Kutbu ve civarı; Güney Kutbuna ve o civara ait. Antarctic Circle Güney Kutup dairesi. Antarktika. (tıb.) eklem ağrısını teskin e(den.) (tıb.) astımı teskin eden, antiazmatik. pokerde oyuna başlamadan evvel her oyuncu tarafından ortaya konulan para, bop. (zool.) Myrmccophaga cinsinden karınca yiyen bir takım hayvanlardan biri. (Lat.) harpten evvel (özellikle Amerikan iç harbinden evvel) evvellik, öncelik, takaddüm. önce gelen, evvel, mukaddem; önerti; geçmişte vaki olay; geçmiş, mazi; ,(cog) ced, soy; (gram) zamirin yerini aldığı isim veya tümleç; (mat.) bir denklemin ilk ünitesi. bir mektuba veya senede geçmiş bir tarih atmak; daha evvel gelmek, takaddüm etmek. Tufandan evvelki. antediluvian Tufandan evvelki devre ait; eski kafalı kimse; çok yaşlı adam. antilop; ceylan, gazal, ahu. öğleden evvel, sabah; (kıs.) AM. doğumdan evvel olan. (zool.) anten; böcek boynuzu, duyarga; anten (radyo v.b.) nikahtan evvel olan. gözlerin önünde olan. sondan üçüncü hece. evvelki, önceki, mukaddem , eski; ilerde, önde; (biyol.) ön, öndeki, ön tarafta bulunan. bekleme odası. güneşin ışığında bulut üzerinde görülen renkli halka. solucanları bağırsaktan defeden; solucan ilâcı, solucan düşürücü ilâç. şükran ve sevinç ilâhisi. national anthem milli marş. (bot.) çiceklerde ercik başı, enter, haşefe, başçık. tümsek şeklinde olan karınca yuvası. seçme edebi parçalardan derlenmiş eser, antoloji. antholog'ical antolojiye ait. anthologist antoloji düzenleyen kimse. (çoğ.), (zool.) mercan familyasından olan deniz hayvanları. çok sert bir çeşit maden kömürü, antrasit. koyun ve davarlara anz olan bir hastalık, antraks, şarbon; şirpençe. insanı evrenin merkezi olarak kabul eden. antropolojinin bir dalı, etnoloji. insana benzeyen , insanımsı; insana benzeyen maymun. antropoloji, beşeriyet, insanbilim. anthropolog'ical antropolojiye ait. anthropologist antropoloji bilgini veya uzmanı, antropolog. insan vücudunun muhtelif uzuvlarını ölçme ilmi. anthropomet'ric bu ilme ait. insanbiçimcilik, antropomorfizm. anthropomorphous insan şeklinde. çog. yamyamlar. anthropophagous insan eti yiyen. anthropophagy yamyamlık, insan yeme adeti. (önek) Karşı, zıt, ters, aksi. Yahudi aleyhtarı. anti-Semit'ic Yahudilerin aleyhinde olan. anti-Sem'itism Yahudi aleyhtarlığı. uçaksavar. antiaircraft gun uçaksavar topu. antibiyotik. kana dışarıdan giren yabancı cisimlere karşı koyan madde, antikor. soytarılık, maskaralık, tuhaflık. Deccal, Sahte Mesih; Mesih düşmanı. Hıristiyan dinine karşı gelen veya çIkan; Deccal'e ait. beklemek, ummak; önceden tahmin etmek sezinlemek, geleceği görmek; önce davranmak. güvenle bekleme ; önceden yapma; evvelden farketme, sezinleme; evvelden yaşama; (müz.) sonra çalmacak notalann birkaçmln evvelden çalmması. ilerde vaki olacak hali içine alan. papaz sınıfına muhalif, papazların siyasete karışmalarına karşı. (kon) (san) ani bir değişiklikle daha az etkili bir hale gelen ifade ile ilgili; daha önemli bir olayın etkisiyle gölgelenen vaka ile ilgili. (kon) (san) ifadenin ani bir değişiklikle daha az etkili bir şekil alması; daha önemli bir olayın etkisiyle gölgelenen vaka. (jeol.) bir eksenden zıt yönlere giden tabakaların bükülmesi veya kemeri, yukaç. anticli,nal yukaça ait. kanın pıhtılaşmasına engel olan ilaç. çırpınmayı önleyen ilaç. yüksek basınç alanı, karşı- döngü. panzehir, hastalık etkisini giderici madde, ilâç, deva, çare; herhangi bir (bedeni veya akli) bozukluğun etkisini giderici madde. antidotal panzehire ait. Lübnan Suriye sınırında ve Lübnan dağlarının doğrultusunda bir dağ silsilesi. kusmayı önleyen (ilaç) ateş düşürücü. bir sıvının donmasını önleyen alaşım, antifriz. sürtünmeye karşı. (tıb.) antijen. kibarlık ve Şereften uzak olan baş kahraman. (tıb.) antıhistamin. (oto.) vuruntu kesici yakıt ilâvesi. (mat.) Logaritma oranında olan sayı. karşıtlık, tezat. yüksek arkalıklı sandalyede oturulunca başın geldiği kısmı örten bez parçası; koltuk örtüsü. sıtmaya karşı kullanılan. (fiz.) zıt zerrelerden oluşmuş madde. antimon, rastık taşı. millet veya milletçiliğe karşı. böbrek hastalıklarına karşı faydalı. antinotrino. antinotron, ahlâk kurallarına karşı gelen (kimse) antinomianism ahlâk kurallarına karşı gelme, iki kanun veya iki felsefe prensibi arasındaki zıtlık. plan ve karakterlere önem vermeyip konuyu duygusal yönden ele alan roman. Antakya. (fiz.) (zıt.) zerre. meze. tabiatça zıt olan, nefret, tiksinme, istikrah, karşıt duygu, antipati, tabiat zıtlığı. insan öldürücü (silahlar) ter kesici ilâç. (tıb.) iltihabı azaltan. karşılıklı ilâhi okuma usulü; karşılıklı okunan ilâhi, dua vb,, antifoni antiphonal, antiphon'ic karşılıklı okuma usulüne ait. (kon) (san) bir kelimenin aksi anlamda kullanılması. yeryüzünün aksi tarafında olan; bir şeyin taban tabana zıddı. (çog). yeryüzünün aksi tarafında bulunan yer; yeryüzünün aksi taraflarında oturanlar; tabiat, mizaç ve ahlâkça bir başkasına taban tabana zıt olan kimse yahut şey; birbirine zıt iki kimse yahut iki şey. zıt. kanunlar gereğince seçilmiş Papaya muhalefet eden kanun dışı Papa. (tıb.) harareti teskin eden, ateş düşürücü. antika meraklısı, eski eserler uzmanı; antika şeylere ait. an'tiquary antika meraklısı. eskitmek. çok eski; modası geçmiş. eski zamanlara ait; eski devirlerden kalma, antika; antika; sanatta eski Yunan ve Roma uslubu; bir çeşit matbaa harfi. antiqueness antikalık, eskilik, eski zaman işi. eskilik, antikalık; eski zamanlar, eski zaman adamları, eski zaman medeniyeti; (gen.) (çog). eski zaman kalıntıları; çok ihtiyar kimse, çok eski şey. raşitizme karşı. sıracaotları familyası (aslanağzı, kurt ağzı v.b.) iskorbüt hastalığını önleyen (ilaç) antiseptik. antiseptically antiseptik suretiyle. antisepsis antisepsi. aşı, antiserum. köleliğe karşı, kölelik aleyhtarı. toplumsal örgüt ve yararlara karşı. (tıb.) sinir krizlerini teskin eden veya önleyen (ilaç), kulunç giderici, kasınç giderici (ilaç) eski Yunan tiyatrosunda koronun "strophe"(den.) sonraki dönüş hareketinde okuduğu satırlar; dansta ters hareketler yapma. denizaltı avcı gemisi. tanksavar top. antitez, karşı tez, karşı sav; zıtlık. karşıt olan, tezatlı;tezat mahiyetinde .antithetically tezat teşkil ederek. (biyol.) antitoksik.antitoxin antitoksin (ekon) tröstlerin teşekkül etmesine karşı olan. meydana geleceğine önceden işaret veya ima edilen olay. geyik ve karaca boynuzu veya boynuzunun dalı. antlered boynuzlu , boynuzlarla süslenmiş. (zool.) Karınca aslanı. (kon)(san) bir kimsenin bir lakap veya unvanla teşhis edilmesi ;bir özel ismin benzer nitelikteki diğer şahıslar için genel olarak kullanılması. antonomastical sıfatla tesmiye usulü ile yapılan. zıt anlama yelen kelime. (anat.) oyuk. anus, şerç, makat. örs. ucu sivri fırtına bulutu. endişe, kuruntu, vesvese , korku, huzursuzluk; büyük arzu. endişeli, mustarip, sıkıntılı , vesveseli, üzüntülü; to veya for ile çok arzulu, istekli, hevesli. anxiously endişe ile, istekle. anxiousness endişe , ıstırap, huzursuzluk sit in the anxious seat ABD, (k.dili) endişeli olmak, diken üzerinde oturmak. (zam.) bir herhangi, her ne kadar, her, her bir, bazı, birkaç, biraz, hiçbir, hiç; daha. (zam.) kimse, herhangi bir kimse, hiç kimse, herkes, her kim. He isn't just anybody. O herhangi bir kimse değil. her nasılsa, ne olursa olsun, hiç bir surette her halde; dikkatsizce. artık; daha fazla. (-den) daha fazla. (zam) herhangi bir kimse. herhangi bir yer. (zam.) bir şey, herhangi bir şey, her şey hiç bir şey. anything but... olmasın da ne olursa olsun. zaten, her halükârda, hangi şartlar altında olursa olsun; ne ise; dikkatsizce, dalgacı bir şekilde. herhangi bir yere veya yerde, her yere, hiç bir yere. her nasıl olursa. Birinci Dünya Savaşında Avustralya ve Yeni Zelanda askeri, Anzak. geniş zaman, muzari, bazı dillerde kesinlikle zaman bildirmeyen zaman; özellikle Yunanca'da haber kipinin geniş zamanı. (anat.) kanı yürekten vücuda nakleden şahdamar, büyük ortadamar, (aort) aortal, aortic aortla ilgili. . (kıs.) April, Apostle. çabuk, süratle. ABD' nin güneybatısında bulunan Kızılderili kabile gruplarından biri; (k.h.) pariste gece soyguncusu,külhanbeyi, apaş. ayrı, bir tarafa, bir yana, bir tarafta; münferit olarak, birbirinden ayrı; bağımsız olarak, müstakil bir şekilde; parça parça; ayrı, farklı. drift apart sürüklenmek ; uzaklaşmak; tedricen ayrı düşmek.,set apart ayırmak, bir tarafa koymak, tahsis etmek. take apart sökmek, parçalara ayırmak. tell apart birbirinden ayırmak. tefrik etmek. Güney Afrika'da ırk ayırımı. apartman dairesi. apartment house apartman. duygusuz, hissiz, Iâkayt, kayıtsız, ilgisiz; soğuk, cansız. duygusuzluk, duyumsamazlık , hissizlik, kayıtsızlık; soğukluk, cansızlık. b kuyruksuz veya kısa kuyruklu maymun; maymun; mukallit kimse, taklitçi; taklit etmek. (den.) dikey olarak, amudi olarak, apiko. insana benzeyen primat. bakış, nazar; özet, hulâsa, plan. (tıb.) müshil, laksatif; müshil tesiri yapan ilaç veya yiyecek. aperitif, yemekten evvel içilen iştah açıcı içki. delik, gedik, menfez; fotoğraf makinesinde merceklere giren ışığı ayarlamak için genişletilip daraltılabilen delik; (geom.) birbirini çapraz kesen iki doğrunun arası. taklitçilik. yapraksız (çiçek) doruk, zirve, tepe, uç; (geom.) açının tepesi; (astr.) apeks, güneş hareketinin hedef noktası. (tıb.) afazi, söz yitimi. auditory aphasia söz sağırlığı. (astr.) bir gezegen veya bir kuyruklu yıldız yörüngesinin güneşten en uzak olan ucu, afel, evc, yeröte. (zool.) yaprak biti. (tıb.) afoni, ses kısılması. vecize, darbımesel. aphoristic darbımesel kabilinden. darbımesel kabilinden. Işıksız. cinsel arzu uyandıran; cinsel arzu uyandıran ilaç veya gıda maddesi. (tıb.) pamukçuk. aft, aft humması. yapraksız. arılarla ilgili. arı yetiştiren kimse. arı kovanlarının bulunduğu yer, arı kovanı. (bak.) apex. arıcılık. parça başına, her biri, her birine, tane olarak. maymun gibi, maymunumsu; aşırı taklitçi apishly maymun gibi; taklit ederek. apishness taklitçilik. sapmasız (mercek) (fıb) bir uzvun tam gelişmemesi. kendine aşırı güven, nefsine itimat. soluk almanın dinmesi. vahiy; keşif; ifşa olunma. apoc'alyp'(tic.) vahye ait. apocalyptically vahiy şeklinde, vahiy ifade ederek. kelime sonundan bir veya birkaç harfi kaldırmak. apocopate son harfi veya sesi kaldırılmış (kelime) apocope kelime sonundan bir veya birkaç harfi kaldırma. kelime sonundan bir veya birkaç harfi kaldırma. Eski Ahit'e bağlı olup İbranice metinleri bulunmadığı için herkesSe Kitabı Mukaddes'in metnine dahil edilmeyen ve bazı kiliselerce mukaddes kabul edilen bir takım kitaplar, apokrifa. apocryphal apokrifaya ait; doğruluğu kabul edilmeyen; sahte, uydurma, sonradan uydurulmuş. ayaksız hayvanlarla ilgili. sabit, belli, itiraz kaldırmaz, müsellem. (gram) şart cümlesinin ikinci kısmı, ceza. (astr.) bir gök cisminin (özellikle ayın) yörüngesinin yeryüzünden en uzak noktası, apoje; doruk, zirve. (bot.) bitkinin topraktan yükseğe büyüme eğilimi. Apollo; çok yakışıklı genç adam. cehennemin en derin çukuru Gayya-nın bekçisi, zebani. özür dileme. apologetic özür dileyen, af talep eden, itizar beyan eden; savunma şeklinde olan. apologetically özür diler gibi; mazeret beyan ederek. apologetics dini inançları savunan ilahiyat dalı. kendini mazur göstermek için yazılan yazı, savunma, müdafaa. yazılı veya sözlü olarak bir şahıs veya fikri savunan kimse, müdafi, apolojist. özür dilemek, tarziye vermek, itizar etmek, mazeret beyan etmek; yazılı veya sözlü olarak savunmak. ahlâki hikâye, içinden kıssadan hisse çıkarılan hikâye; alegori. özür, tarziye, itizar; mazeret; savunma, müdafaa; yetersiz bir örnek veya taklit. (anat.) vücudun bazı yerlerinde bulunan mukavim bir deri, akderi, akortü. (kon) san bir konu hakkında konuşmayı inkâr ederek bahsetme. (bak.) apothegm. inme veya felce ait; felce meyilli. an apoplectic fit inme gelmesi, felç inmesi. inme, nüzul, felç. (den) sol tarafa, sol tarafta, iskeleye, iskelede. (kon) (san) sözünü birdenbire yarıda bırakma. irtidat, din değiştirme; bir partiden başka bir partiye geçme; esas doktrinden cayma, prensip ve inançlarında değişiklik yapma. din değiştiren kimse; siyasi parti veya inancını değiştiren kimse; din değiştiren, mürtet. irtidat etmek, dininden dönmek; fikir veya prensiplerinde değişiklik yapmak. (Lat.) (man.) aposteriori, sonsal . (not), haşiye, derkenar. oniki havariden biri, apostol; herhangi bir ahlaki reform hareketinin öncüsü; Mormon kilisesi idare heyeti üyelerinden biri. havarilik. havarilik makamı ve görevi. oniki havariden birine ait; havarilerin özelliğini taşıyan; Papa'ya ait. apostolically havarilere has bir şekilde. tepeden virgül, kesme, apostrof; (kon) (san) nutuk esnasında appeal orada bulunmayan belirli bir şahsa hitaben söylenen sözler. bir söylevde hazır bulunmayan bir şahsa hitap etmek. eczacı. apothecaries' measure eczacı ölçüsü. apothecaries' weight eczacı tartısı. vecize. (geom.) iç yarıçap, yanal yükseklik. ilâhlaştırma, tanrılaştırma; bir şahsı veya prensibi aşırı derecede yükseltme; kutsal kabul edilen fikir veya ideal. kötülüğe karşı koruyucu. Appalaş dağları (ing) appal dehşete düşürmek , korkutmak, yeise düşürmek. appalling korkunç, müthiş. appallingly dehşete düşürecek kadar. kral tarafından hanedana mensup olanlara irat ve maaş olarak tahsis olunan arazi veya para; has, tımar; bir kimsede yaradılıştan mevcut olan kabiliyetler , fıtri istidat. takım, aletler, cihaz, makine, levazım, aygıt; politik bir örgütün bir kısmı. apparatus criticus (Lat.) edebi çalışmalarda kullanılan kitaplar vb; bir eserin derkenarı. esvap, elbise, kıyafet, kılık, kisve: giydirmek, donatmak, teçhiz etmek. kolay anlaşılır, idrak edilir; açık, vazıh; gözle görülebilir, meydanda olan, ortada olan; zahiri, görünüşte olan. heir apparent taht, unvan vb'nin vârisi. apparent time mahalli saat. apparently görünüşte, galiba; güya. apparentness açıklık, vazıh oluş; meydanda oluş. hayalet, görüntü, tayf; gözle görülen şey, vaka, olay, hadise; acayip bir cismin görünmesi. münacat, yalvarış, yakarış; cazibe, çekicilik; daha yüksek bir makama baş vurma; (huk.) temyiz, davayı daha yüksek bir mahkemeye devretme. rica etmek, istirham etmek, yalvarmak; yardım talebinde bulunmak; (huk.) davayı daha yüksek bir mahkemeye devretmek ; müracaat etmek, istida etmek; hoşuna gitmek, hitap etmek; baş vurmak. appeal from the chair meclis başkanının kararına karşı gelerek meclise baş vurmak. appeal to the country (ing) halkın oyuna baş vurmak. ıt appeals to the eye.Göze güzel görünür. Göze hitap eder. Göz doldurur. hoş görünen, hitap eden, cazip, çekici, albenisi olan. gözükmek, görünmek; belirmek ; meydana çıkmak, zuhur etmek; aşikâr olmak, belli olmak; bizzat veya vekil vasıtasıyla mahkeme huzuruna çıkmak, ispatı vücut etmek. görünüş, gösteriş; dış görünüş, zevahir; meydana çıkma, zuhur etme; hadise, olay; (huk.) davalı veya davacının mahkeme huzuruna çıkması. for the sake of appearances ele güne karşı, gösteriş olsun diye, zevahiri kurtarmak için. keep up appearances zevahiri kurtarmak, durumu idare etmek. nonappearance ispatı vücut etmeyeş, hazır bulunmayış. teskin etmek, yatıştırmak; tatmin etmek; bastırmak, susturmak. appeasable teskin olunabilir, yatıştırılabilir, bastırılabilir. appeasement yatıştırma; (pol.) harp tehdidinde karşı tarafa taviz verme. (huk.) davayı daha yüksek bir mahkemeye temyiz eden kimse, davanın yeniden görülmesini talep eden taraf. (huk.) davaların yeniden görülmesine ait.appellate court temyiz mahkemesi. ad, isim, nam, lakap, unvan, mahlas; isimlendirme, ad verme. cins isim; lakap, mahlâs, unvan; cins isme ait; tanımlayıcı, tavsif edici. (huk.) dava temyizinde davalı. ilave etmek, eklemek; iliştirmek. ilâve, katkı, ek, zeyil, mülhakat; (biyol.) uzantı. asılı, takılı, muallakta ; ait olan, müteallik, mülhak, bağlı, merbut; eklenen veya ilave edilen kimse veya şey. apandis ameliyatı. b apandisit körbağırsağın iltihaplanması. ilave, ek, zeyil, lahika; (tıb.) apandis, körbağırsağın solucanımsı uzantısı. kavramak, idrak etmek. idrak, kavrama, intikal kabiliyeti. ait olmak, bağlı olmak, merbut olmak appertaining ait olan, ilgili, alâkadar, mensup, bağlı, merbut. iştiha, şiddetli arzu; tabii eğilim, temayül, istidat. appetens after veya of ile arzulu, istekli, iştahlı. iştah; istek, arzu, şehvet. Iose one's appetite iştahı kesilmek. ravenous appetite aç kurt iştahı, azgın istek. sharpen one's appetite whet one's appetite iştah açmak. iştah açan şey, çerez, meze, iştah açıcı içki, aperitif, açar. iştah verici, iştah açıcı. alkışlamak; takdir etmek, beğenmek, tasvip etmek. applause alkış. elma. apple blossom elma baharı. apple butter elma marmelâdı. apple green elma yaprağı renginde. applejack elma rakısı. apple juice elma suyu. apple of discord (mit) kavga tanrıçası tarafından tanrılara atılan ve Paris tarafından Venüs e hediye edilen elma. apple of the eve gözbebeği, çok değer verilen bir şey. in apple-pie order çok düzenli. apple polisher (A.B.D.), (argo) dalkavak, (slang) yağcı. applesauce elma püresi; k dili saçma, boş laf. Adam' apple (anat.) Ademelması, gırtlak çıkıntısı. bitter apple hanzal, ithiyarı, (bot.) Citrullus colocynthis. upset the apple cart pişmiş aşa soğuk su katmak, bir işi bozmak. alet. uygulanabilir , tatbik edilebilir; uygun, münasip. applicabil'ity uygulanabilme, tatbik edilebilme. başvuran kimse, müracaat eden kimse, talip kimse, aday, namzet. uygulama, tatbik; ilâç, merhem; itina, özen, dikkat; istida, dilekçe , müracaat, başvurma, talep. aplikator. tatbiki, uygulamalı; denenmiş. aplike, bir kumaşın üzerine diğer bir kumaştan tatbik edilmiş (motif v.b.) ; aplike etmek. yaklaştırmak; uygulamak, tatbik etmek; atfetmek, vermek; tahsis etmek, hasretmek, (-e) ayırmak; mahsus olmak, ait olmak, taalluk etmek; müracaat etmek, başvurmak apply a match kibritle tutuşturmak. apply oneself to something kendini bir şeye vermek. (it), (müz.) adi notanın yanına ilâve edilen ufak nota,. atamak, tayin etmek, tahsis etmek, memur etmek; tesis etmek, vaz'etmek, koymak; kararlaştırmak, tayin etmek (zaman v.b.); donatmak, teçhiz etmek. atanan kimse, tayin edilmiş kimse. tayine bağlı, tayinle doldurulan. atama, tayin; memuriyet, hizmet, görev, iş; randevu; emir; (çoğ.). donatım, teçhizat (gemi, otel v.b.) eşit olarak bölmek, paylaştırmak, taksim etmek. apportionment pay; paylaştırma, bölme, taksim, hisselere ayırma. diğer parmakların uçlarına dokunabilen (baş parmak) yan yana koymak; yapıştırmak. uygun, münasip, yerinde. appositely uygun bir şekilde. appositeness uygunluk, yerinde oluş. (gram) aynı şeyi açıklayan iki kelimenin yan yana konması; bir araya koyma, ekleme, ilave etme. aynı şeyi açıklayan ve yan yana bulunan kelimelerin ikincisi. değer biçme, kıymet takdir etme, tahmin. değer biçmek, kıymet takdir etmek, keşfini yapmak; tahmin etmek. appraisement değer biçme, kıymet takdir etme; tahmin appraiser muhammin. sezilebilir, tefrik edilebilir; değer biçilebilir, takdir edilebilir. paha biçmek, kıymet takdir etmek, değerlemek; kadrini bilmek, kıymet bilmek; fiyatı yükseltmek, değerlendirmek ; ayırt etmek, tefrik etmek; fiyatı yükselmek , kıymeti artmak, değerlenmek. takdir, değerlendirme , kıymet bilme; tenkit, özellikle lehte tenkit; (tic.) kıymet artışı . kıymet bilen, takdir ettiğini gösteren, takdirkar. vesayet altına almak ; tutuklamak, tevkif etmek; anlamak, idrak etmek, kavramak; korkmak, endişe etmek. anlaşılabilir, idrak olunabilir, fark olunabilir. korku, endişe, kuruntu, vesvese; (psik.) ilk sezi; anlayış, kavrayış, idrak; zan, tahayyül; akıl, zihin; tevkif, tutuklama. endişeli, vesveseli ; anlayışlı, müdrik; hassas, duygulu. apprehensively vesveseli olarak. apprehensiveness endişe, vesvese. çırak; (den.) miço; usta yanına çırak olarak vermek, usta yanına koymak. apprenticqship çıraklık. haber vermek, bilgi vermek; paha biçmek, kıymet takdir etmek. apprizer muhammin. apprizement paha biçme; haber verme. yaklaştırmak, yakına getirmek, yaklaşmak, yanaşmak, yakına gelmek ; baş vurmak, müracaat etmek; başlamak, işe koyulmak; yaklaşma, yanaşma; methal; başlangıç; (spor) golf topunu yeşil meydana sokan vuruş. approachable müracaat edilebilir, yanına varılabilir, yaklaşılabilir, cana yakın. resmen tasvip etmek, onaylamak. beğenme, tensip , tasdik. istimlâk edilebilir , (mal.) edilmesi mümkün veya caiz olan. almak, kendine mal etmek; tahsis etmek, ayırmak. münasip, uygun, yerinde; mahsus, has. appropriately uygun bir şekilde. appropriateness uygunluk , yerinde oluş. tahsisat; ayırma, tahsis etme; mal etme. uygun bulma, onama, onaylama, tasvip, razı olma, resmi izin. on approval muhayyer olarak, beğenilmediği takdirde geri verilmek şartıyla. uygun bulmak, tasvip etmek, onaylamak, tasdik etmek, beğenmek, münasip görmek, tensip etmek; denemek, yoklamak. approvingly beğenerek, tasvip ve tasdik ederek. (kıs.) approximate, -Iy. yaklaşık olarak, takribi, tahmini, yakın. approximately yaklaşık olarak, tahminen, takriben. yaklaşmak, yaklaştırmak, yakın olmak, yakına gelmek, yakına getirmek. approxima'tion tahmin; yaklaşma, yakın olma. bağlı olan şey veya kimse; ilâve, ek, müştemilat. bağlı, merbut, tabi, ait. (kıs.) April. (tıb.) apraksi, işlev yitimi. güneşte ısınmak. kayısı, zerdali, (bot.) Prunus armeniaca. Nisan. April fool Nisan birde aldatılan kimse. (Lat.) apriori, önsel. önlük, göğüslük, önlük gibi kullanılan şey, peştamal; tiyatro sahnesinin ön kısmı; (hav.) hangarın önündeki beton saha; makinelerin üzerindeki koruyucu metal kapaklar; kayışlı taşıyıcı; buzul eteği; örtü. tied to her apron strings aşırı derecede annesine veya karısına bağlı. aproned önlüklü. of veya to ile vaktinde olan, yerinde olan, uygun, münasip; bu münasebetle, sırası gelmişken (söz veya fikir) (mim.) bir binada ve bilhassa bir kilisede ekseriyetle yarım daire şeklindeki çıkıntılı kısım. (astr.) gezegenin yerçekimi merkezine en uzak ve en yakın noktaları; elipsin tepeleri; (mim.), (bak.) apse. ...eğiliminde olan, muhtemel, mümkün; çabuk kavrayan, zeki, anlayışlı; uygun, yerinde, münasip. apt to believe inanmak eğiliminde. aptly uygun bir şekilde yerinde. aptness uygun oluş; çabuk kavrayış, yatkınlık. eğiliminde olan, muhtemel, mümkün ; çabuk kavrayan, zeki, anlayışlı; uygun, yerinde, münasip. apt to believe inanmak eğiliminde. aptly uygun bir şekilde, yerinde., aptness uygun oluş, münasip oluş; çabuk kavrayış, yatkınlık. (çoğ.) kanatsız böcekler, (zool.) Apterygota. apteral, apterous kanatsız. (zool.) apteriks. istidat, yetenek, kabiliyet , meyil, anıklık. (Lat.) su. aqua fortis kezzap, nitrik asit. aqua regia kezzap ile tuz ruhu bileşiminden meydana gelen altın eritmeye mahsus bir sıvı. aqua vitae alkol, ispirto, sert içki. müzik eşliğinde su revüsü. su altında kullanılan oksijen tüpü, skuba. akuamarin, mavimsi yeşil renkte olan bir ziynet taşı; mavimsi yeşil renk, su altında yaşayarak araştırma yapan bilgin. su kayağı, deniz surat motorlarının arkasına takılıp üstüne binilen tahta. suluboya resim. akvaryum. (astr.) Kova Burcu, Saka takımyıldızı. suda yaşar; suya ait, (güz) (san) bakır levhaları kezzap ile özel bir şekilde işleyip suluboya resim gibi resim yapma metodu; bu şekilde yapılmış resim. su yolu kemeri, kemerli su yolu. sudan meydana gelen, su ile yapılan, sulu olan. aqueous humor gözde bulunan bir sıvı. madensel sularda bitki yetiştirme usulü. (astr.) Kartal takım yıldızı. kartal gibi; kartal gagası gibi kıvrık (özellikle burun için kullanılır), gaga burunlu. Arap, Arabistanlı; Arap atı. street Arab köprü altı çocuğu. arabesk, çiçekli ve yapraklı süsleme; arabesk tarzında olan. Arabistan. Arabia Felix Yemen. Arap, Arabistanlı; Arabistan a ait. Arabian Nights Binbir Gece Masalları. Arabian Sea Umman Denizi. Arapça; Arabistan-a veya Araplara ait. Arabic League Arap Birligi. Arabic numerals Arap rakamları, bugün kullandığımız rakamlar. Arap terimi. Arap dil ve edebiyatı âlimi, sürülüp ekilebilir, işlenebilir. ,(şiir) Arabistan. (coğ) (zool.) eklembacaklıların örümcek ve akrep sınıfı. (zool.) örümcek ve akrep cinsinden hayvan; bu hayvanlara ait. (anat.) araknoid, beyin zarlarından biri; (bot.) örümceksi, ağımsı. Aral Denizi Aram veya eski Suriye'ye ait; Arami dili. Ağrı Dağı. (ar), 100 m 2 'lik bir alan ölçü birimi. eski zamanda ok atmak için kullanılan bir çeşit zemberekli yay. hakem, iki taraf arasındaki bir mesele hakkında kesin karar verme yetkisi olan tarafsız kimse: son söz sahibi. (tic.) bir borsada satın alınan tahvilatı aynı zamanda diğer bir borsada kâr ile satma; arbitraj; hakem vasıtası ile bir davayı halletme. karar verme hakkı veya yetkisi; hakem sıfatıyla karar verme; hüküm, karar. indi, kendince, ihtiyari , keyfi. arbitrarily keyfi olarak. arbitrariness keyfi hareket. hakem sıfatıyla dinleyip karar vermek; karar vermek; hakem kararıyla halletmek.arbitra'tion hakem kararıyla halletme. arbitration court (huk.) hakem mahkemesi. arbitrator hakem, iki taraf arasındaki bir meselede kesin karar verebilme yetkisi olan tarafsız kimse. (ing) arbour çardak, kameriye; (mak.) mil, dingil. Arbor Day ABD'de ağaç dikmeye tahsis edilen bir ilkbahar günü. arborvitae ömür ağacı, dirim ağacı, mazi ağacı, (bot.) Thuya orientalis. arbored kameriyeli. ağaca ait veya ağaç gibi olan; agaçsyl; ağaçlarda yaşayan veya gezen. ağaç gibi; ağaçlı ağaçlık, ağaca benzeme, ağaç şekli. şekil ve büyüklük bakımından ağaca benzeyen. bilimsel amaçlarla ağaç yetiştirilen alan. ağaç ve fidan yetiştirme. ağaç şeklinde. maden veya fosillerde bulunan ağaç gibi şekil; (anat.) dallanma. (bak.) arbor mayıs çiçeği; kocayemiş, (bot.) Arbutus unedo. kavis; kemer, (ark.), yay; yay eklinde olan herhangi bir şey. arc lamp, arc light (ark.) lâmbası. (mim.) sıra kemerler; kemer altı, üstü kapalı çarşı. eski Yunanistan da sade ve mesut bir ırkın oturduğu rivayet edilen dağlık bir ülke; cennet hayatı yaşatan kırlar. Arcadian bu ülkeye ait; sakin, asude; sade, basit; pastoral. sırri, gizli, saklı, herkesçe bilinmesi caiz olmayan. sır, muamma; eski simyacıların çözmeye çalıştıkları doğal sırlar; kuvvetli ve niteliği meçhul ilaç. nazlı, cilveli, çapkın. archly cilveli bir eda ile. archness cilvelilik. (kıs.) archaic, archaism, architect. kemer, tak; ayak kemeri; kavis arch stone kemerin kilidi makamında olan taş. arch supporter ayak kemerine destek, kavis. arch of triumph zafer takı. kemer yapmak veya kemerlerle kapatmak, kemer ekline koymak, kemer eklini almak; (sırt veya kaş) kabartmak. (önek) baş, en büyük. (bak.) archeology. kadim, eski; artık kullanılmayan , modası geçmiş. artık kullanılmayan söz veya terim. baş melek; melek otu, (bot.) Archangelica officinalis archangelic baş meleğe ait. başpiskopos. archbishopric başpiskoposluk makamı veya bölgesi. başdiyakoz. başpiskoposun idaresi altındaki bölge. arşidük. archducal arşidüke ait. archduchess ariduşes. archduch'y arşidükün idaresi altındaki bölge. archduke'dom arşidüklük. baş düşman; şeytan. arkeoloji. archeological arkeoloji ile ilgili. archeolog-ically arkeoloji ile ilgili olarak. archeol'ogist arkeolog. okçu, kemankeş. archery okçuluk. asıl numune, ilk örnek, orijinal model veya numune. şeytan. bir veya birkaç manastırı idare eden rahip, yüksek rütbeli papaz. ünlü Yunan matematikçisi Arşimed'e ait. üzerinde irili ufaklı çok sayıda ada bulunan deniz; takımadalar ; adalar grubu. the Archipelago Adalar Denizi, Ege Denizi. mimar. mimarlığa ait, yapı veya plan Çizmeye ait; teknik yönden mimarlığı andıran; bir sistemin organizasyon kurallarını belirten (ilim v.b.) mimarlık; inşaat, yapı. architec-tural mimari, mimarlığa ait. (mim.) sütunlar üzerine konulan ve üst kiriş makamında olan taban, taban. (çoğ.) arşiv, devletin evrak hazinesi. archival arşive ait. ar'chivist arşiv müdürü veya bu işlerle meşgul olan kimse, arşivci. eski Atina'da dokuz hâkimden biri; hükümdar. başpapaz. kemer altı yolu. arktik, Kuzey Kutbuyla ilgili veya o bölgede bulunan; çok soğuk. Arctic Circle Kuzey Kutup dairesi. Arctic Current Kuzey Buz Denizinden gelen akıntı. arctic fox kutup tilkisi. Arctic Ocean Kuzey Buz Denizi. Arctic Zone Kuzey Kutbu ile Kuzey Kutup dairesi arasındaki bölge. (astr.) Arkturus. kavisli, bükümlü, eğri. arcua-tion eğme, eğrilik, kavis: (mim.) kemerli inşaat. ateşli, gayretli, şevkli, hararetli. ardently gayretle, şevkle, istekle. ardency ateşlilik; şevk. gayret, şevk, ateş. güç, çetin, müşkül, gayret isteyen; dik. arduously gayretle, güçlükle. arduousness güç oluş, çetinlik. -sin, -iz, -siniz, -dirler. are (bak.) ar. alan, saha, mesaha, yüzölçümü. bir mahzen veya bodrumun girişi; geçit. birkaç çeşit hurma ağacı. (kıs.) are not. arena, oyun meydanı, amfiteatrın ortasında bulunan meydan; mücadele alanı. kumlu, kum gibi. meme başı etrafındaki renkli halka. eski Atina-da Akropol'ün yanında bulunan bir tepe; o tepede toplanan yüksek (huk.)uk meclisi. Areopagite Aeropagus meclisi üyesi. dağın bir tepesinden diğerine uzanan dar ve sarp geçit. Erciyas Dağı. helezon gibi dışarıya kıvrık boynuzları olan bir cins yabani koyun. (hane.) gümüş gümüş renginde, parlak, beyaz. Arjantin. Argentine Arjantinli. Balık pullarından elde edilen ve sahte inci yapımında kullanılan gümüşümsü bir madde; gümüş gibi, gümüşle ilgili. kil, balçık. argilla'ceous kil gibi; killi.argillif-erous içinde kil ve balçık bulunan, kil ve balçık hasıl e(den.) argillo-arena'ceous kil ve kum karışımından meydana gelen (toprak) argil'lous kil ve balçığa ait, kil gibi. içinde gümüş bulunan. (kim) argon. (mit) Argonot, "Altın Pösteki''yi elde etmek için Argo gemisinde Yason'un idaresi altında seyahat eden kahramanlardan biri; (k.h.) sedefli deniz helezonu. büyük gemi, bilhassa en büyük eski tip ticaret gemisi. (argo), herhangi bir zümrenin kullandığı özel dil, özellikle külhanbeyleri veya hırsızlar arasında parola olarak kullanılan dil. tartışmak, münakaşa etmek; ispat etmek, delil göstermek; out of ile caydırmak; for ile delil göstererek lehte söz söylemek; savunmak, müdafaa etmek; against ile itiraz etmek, karşı gelmek.argue one into going bir kimseyi gitmeye razı etmek. tartışma, münakaşa; karşısındakileri ikna etmek için öne sürülen delil veya hususlar; bir kitabın savunduğu fikirlerin özeti. argumen'tal münakaşa veya delil göstermeye ait. argumenta'tion tartışma, münakaşa; yargılama, muhakeme. argumen'tative tartışmacı, munakaşacı; zıtlık ifade eden, münakaşa götürür. (Lat.) tartışmada karşı tarafın söz ve hareketlerini kendi görüşünü savunmada delil olarak kullanma. (mit.) Zeus'un yüz gözlü oğlu; uyanık adam, açıkgöz kimse. Arguseyed uyanık, tetikte olan, açıkgöz. (müz.) arya, şan solosu. kuru, sıcaktan çatlamış, kıraç; tatsız, yavan. arid'ity, aridness kuraklık, kıraçlık; yavanlık; kuru şey. (astr.) Koç Burcu, Koç takımyıldızı. doğru olarak, hatasız bir şekilde. (bot.) bazı tohumların etrafında bulunan kese şeklinde ince zar. (müz.) arya tarzında. kalkmak, yerinden kalkmak, doğrulmak; zuhur etmek; ortaya çıkmak, doğmak. aristokratlık, aristokrasi. aristokrat; asilzade, kibar kimse, hâkim sınıftan biri; aristokrasi taraftarı. aristocrat'ic aristokrasiye ait, asil, çok kibar. aristocrat'ically aristokratça. Yunan filozofu Aristo'ya ait; Aristo nazariyeleri taraftarı. Aristotelianism Aristoculuk. Aristotelic Aristo'ya veya felsefesine ait. Aristo. aritmetik, hesap, hesap ilmi.arithmet'ical aritmetikle ilgili. arithmet'ically aritmetik yoluyla. arithmetician aritmetikçi. altı düz mavna, duba; sandık, kutu. Noah' (ark.) Nuh'un gemisi. Ark of the Covenant üzerinde on emir yazılı olan taş tabletlerin bulunduğu sandık. silahlandırmak,donatmak,teçhiz etmek, savaşa hazırlamak; silahlanmak, silaha sarılmak; zırh giydirmek; silah; askeri kuvvetlerin bir kolu. arming silahlanma; silahlandırma; silah, donatım teçhizat,teçhiz. kol; dal; mil: şube; pazı; koy, küçük körfez; kuvvet, güç, otorite. armchair koltuk.armful kucak dolusu. armhole (terz.) kolevi.armlet kısa kol (elbise) ; pazıbent; halis, koy. arm of the law güvenlik kuvvetleri. armpit koltuk altı. arm' length kol boyu. arm' reach elin yetişeceği mesafe. be within arm' reach yakın olmak, elinin altında olmak. keep one at arm' length bir kimseyi uzak tutmak, yüz vermemek. donanma. the Armada 1588'de İngiltere'ye hücum edip mağlup olan İspanyol donanması. (zool.) Güney Amerika'da bulunan ve zırh gibi kabuğu olan, kertenkele cinsinden iri hayvan. kıyamet gününde iyilik ve kötülük orduları arasında sıkacak savaşa sahne olacak meydan, mahşer; ölüm kalım savaşı. silahlandırma, donatım, teçhizat. (tıb.) tedavi usul ve araçlarının tümü. zırh; hayvan ve bitkilerde zırh; (elek) armatür, mıknatısın iki kutbu arasına yerleştirilen demir parçası; bobin endüvisi. pazıbent. silahlı. armed forces silahlı kuvvetler. Ermenistan. Armenian Ermeni, Ermenice. (eski.) şovalyenin silâhtarı. bileziğe benzer yahut bileziğe ait; halka halka olan. mütareke, ateşkes. (ing) armour zırh; silâh. armor-bearer silâhtar. armor-piercing zırh delen. armor plate zırhlı levha. armored zırhlı. armored car zırhlı otomobil, zırhlı vagon. zırh ve silâh yapan veya tamir eden kimse. silâh veya hanedanIık armasına ait. cephane ve talimhane; silıh deposu; ABD silıh fabrikası, tophane. (bak.) armor. silâhlar, cephane; arma.To arms ! Silâh başına ! bear arms silahlı olmak. under arms silâhlanmış, harbe hazır. up in arms ateş püskürmeye hazır ; ayaklanmış; of kelenmiş. Iay down arms sulh yapmak; teslim olmak. kara ordusu, ordu. army commander orgeneral. army worm sürü halinde yürüyen ve her şeyi yiyip bitiren bir çeşit tırtıl. arnika, dağtütünü, öküzotu, (bot.) Arnica montana; bu bitkiden elde edilen ilaç. koku, güzel koku, rayiha. güzel kokulu, rayihalı, baharat gibi kokan. kokulandırmak, baharat kokusu vermek. (edat.) etrafına, etrafında, yakında, civarda; (edat.) etrafına, etrafında, dört bir yanına, dört bir yanında; şuraya buraya; şurada burada. get around ayakta ve sihhatte olmak; atlatmak; yayılmak, get around to fırsat bulmak, (fig.) eli değmek. to have been around hayat tecrübesi olmak, bir yerde bulunmuş olmak. uyandırmak, canlandırmak, ayaklandırmak, kaldırmak, tahrik etmek, harekete geçirmek; uyanmak, canlanmak, harekete geçmek, gözünü açmak. arousal uyandırma, canlandırma. (müz.) çalgıda notaları hızlı ve kesik çalma; bu şekilde çalınan notaların toplamı; arpej. eskiden kullanılan bir çeşit çakmaklı tüfek. ha (kıs.) arranged, arrival, arrived. rakı. (huk.) mahkeme huzuruna çağırıp cürüm isnat etmek, suçlamak, itham etmek; kusur bulmak. arraigning, arraignment (huk.) mahkemede davayı resmen sanığa tebliğ etme; kusur veya kabahat yükleme. düzenlemek, tertip etmek, tanzim etmek, düzeltmek, sıraya koymak, tesviye etmek, dizmek; bir konuda anlaşmaya varmak; kararlaştırmak, planlamak; islah etmek, bertaraf etmek, bitirmek; hazırlanmak , hazırlamak; (müz.) aranjman yapmak. arrangement düzenlemi, tanzim, tesviye, düzen, nizam, tertip, sıra, dizme; hazırlık; anlaşma, mukavele; tertip edilmiş şey; (müz.) aranjman. çok kötü, kötü şohret sahibi olan, ady çıkmış. arrantly kötü bir şekilde; baştan aşağı. nakışlı duvar veya kapı halısı; halı dokuması. saf, sıra, tertip, tanzim, düzen, nizam; ordu; debdebe, tantana; muhteşem kıyafet. dizmek, saf çekmek, tertip etmek, düzenlemek, tanzim etmek; giydirip kuşatmak, donatmak. arrayal dizme, tertip etme; giydirip kuşatma. arka kısım; arkada kalma; (gen.) ,(çoğ.) ödenmemiş borç, bakaya. be in arrears borcu vaktinde ödeyememek. arrearage geri kalma; vaktinde ödenmemiş borcun bakyyesi. tutuklama, tevkif, hapis; durdurma; kesme; durdurmak, kesmek; (huk.) tutuklamak, tevkif etmek, tutmak; çekmek, celbetmek (dikkat) under arrest tutuklu, mevkuf; durdurulmuş. art fikir, gizli düşünce veya maksat. gelmek, vâsıl olmak, varmak, ulaşmak, yetişmek. arrival geliş, varış; gelen kimse. kibir, kendini beğenme , kibirlilik, gurur; küstahlık, haddini bilmezlik. arrogant kibirli, marur, azametli; küstah. arrogantly kibirle; küstahça. iddia etmek, haksız yere iddia etmek veya benimsemek; bir diğerinin üzerine atmak. arroga'tion haksız iddia. ok. arrowhead ok başı, temren. ararot. ok gibi; süratli; okla dolu. kuru vadi. tophane, askeri teçhizat deposu. (kim) arsenik asidinden bir tuz. arsenik, sıçanotu. arsenic , -al arsenige ait, arsenikli.white arsenic sıçanotu, beyaz zırnık. yellow arsenic sarı zırnık. arsenicated arsenikle karışmış olan. arsenous arseniğe ait, arsenikli. arsenic acid arsenik asidi. arsenite bu asidin tuzu. arsine (arsin) renksiz ve çabuk alevlenen zehirli bir gaz. kundakçılık, kasten yangın çıkarma. (eski.) (sen) -sin (kıs.) article. hüner, sanat, marifet, ustalık, maharet ; ilim dalı, fen. arts and crafts el işleri. Bachelor of Arts degree edebiyat fakültesi diploması, başölyelik derecesi; (kıs.) AB, BA black art sihir, sihirbazlık, büyü, büyücülük. fine arts güzel sanatlar. Iiberal arts edebiyat ve beşeri ilimler.Master of Arts edebiyat fakültesi diploması ile doktora arasında bir derece. mechanical arts endüstriyel sanatlar. the arts edebiyat, fen ve beşeri ilimler. (bak.) artifact. (bot.) Artemisia familyasyndan bir tür. (tıb.) atardamarlardaki temiz kanla ilgili; atardamarlarla ilgili; atardamarlara benzer. arterial blood temiz kan. arterial highway ana şose, anayol, büyük yol. (tıb.) oksijen vasıtasıyla ciğerlerdeki pis kanı temiz kan haline getirmek. (tıb.) damar sertliği, arterioskıleroz. arter, kırmızı kan damarı, nabız damarı, atardamar; büyük cadde, anayol; büyük nehir artesian ustalıklı, sanatlı, maharet isteyen; kurnaz artfully maharetle, ustaca artfulness maharet, ustalık (tlb) arterit; mafsala ait; mafsal iltihabına ait (tlb) mafsal iltihabı, arterit (anat.) düz yüzlü eklem (coğ), (zool.) eklembacaklylar (anat.) eklem, mafsal enginar, (bot.) Cynara scolymus Jerusalem artichoke beyaz yerelması, yıldız kökü prickly artichoke kenger, yaban enginarı, (bot.) Cynara cardunculus wild artichoke yabani deve dikeni makale, yazı; bent, madde, fıkra, fasıl, bahis; ey, nesne, madde; kısım; (gram.) harfi tarif ve harfi tenkir : (zool.) boum, bitki boumu articles of apprenticeship usta ile çırak arasında anlama articles of association şirket mukavelesi maddeler halinde tertip etmek; madde madde şikayetleri içine alan bir dilekçe vasıtasyyla bir kimseyi dava etmek; usta yanyna mukavele ile çırak vermek mafsallara ait articularly mafsallara ait olarak mafsal ile birletirmek ; mafsallarla bitişmek. mafsallı; düzenli bir şekilde birbirine bağlı. açıkça beyan etmek, ifade etmek; telaffuz etmek, söylemek. düşüncelerini rahatça ifade edebilen; konuşkan. articulately açıkça ifade ederek, kolay anlaşılır bir şekilde. articulateness açıkça ifade etme kabiliyeti, belagat. mafsal, eklem, oynak yeri; bitiştirme; telâffuz; telâffuz şekli. insan eliyle yapılan şey, bilhassa ilk insanlann meydana getirdigi sanat eseri; yapı; (biyol.) dokuda suni olarak meydana getirilen şey. oyun, hile, desise; hüner, sanat; hunerli iş; ustalık. sanatkâr, sanat erbabı; icat eden kimse; askeri teknisyen. yapma, suni, taklit; yalan, yalancy, sahte, zoraki. artificially sahte olarak, suni olarak, yapmacıkla.artificial horizon (hav) suni ufuk. artificial insemination suni ilkahç yapmacık tavırlar; sunilik; taklit şey. top gibi büyük harp siIâhları , ağır silâhlar; topçu sınıfı; topçuluk. artilleryman topçu neferi esnaf, zanaatçı, endüstri işçisi. sanatçı, sanatkâr, ressam, heykeltıraş; sahne sanatçısı; (argo) düzenbaz kimse. sahne sanatçısı, dansöz, şantöz, aktör. sanat yönü olan, estetik güzellie sahip, sanatkârane, güzel sanatlara ait. artistically sanatkârca, sanatkârane bir şekilde. sanatkârlık, sanat kabiliyeti , sanat eserleri; güzel sanatlarla meşgul olma. hilesiz, saf, açık sözlü; hünersiz, sanatsız, kaba; tabii, doğal. artlessly hilesizce, saflıkla. artlessness hilesiz oluş, saflık. (k.dili.) gösterişli, iddialı.(sanat eseri) (bot.) yılanyastığı, danaayağı. kamış cinsinden , kamışa benzer. (bak.) haruspex. Ari, Hint-Avrupalı, HintAvrupa dilini konuşan tarih öncesi kavim; bu kavme veya Hint-Avrupa diline ait. gibi, veçhile, suretle; iken as... so oldugu gibi, dahi, o veçhile. as well as gibi. as you were going siz giderken. so as gibi, suretle, veçhile; için; ki as...as kadar. so as to see görecek surette, görmek için. This is as good as that.Bu da diğeri kadar iyidir. He bought the farm as well as the house.Hem evi hem de çiftliği aldı. As we have finished, we may go. Mademki işimiz bitti, gidebiliriz. ıt gets better as you go along. iş ilerledikçe daha iyi oluyor. Do as (I.) do. Sen de benim yaptığımı yap. Expensive as it was, (I.) bought it. Çok pahalı olduğu halde aldım. as is şimdiki durumuyla. (I.)'II buy it as is. Olduğu gibi satın alırım. baglaç çünkü, mademki, nitekim. as if, as though, as it were sanki, güya. as to, as for gelince, hakkynda,... sorarsanız AS (kıs.) Anglo-Saxon. şeytantersi, çadıruşağı otu, kötü kokulu bir sinir ilâcı. amyant,asbest, yanmaz taş dağ keteni, taş keten, yeşil taş pamuğu. asbestos packing asbest salmastrası. (kıs.) American Society of Composers, Authors and Publishers. askarid, (zool.) Ascaris. çıkmak, yukarı çıkmak, yükselmek , muzikte pesten tize geçmek; akarsu boyunca akıntıya karşı gitmek; artmak, (çoğ.)almak , ziyadeleşmek; üzerine çıkmak, tırmanmak. ascendable çıkılır, çıkılabilir. hüküm, nüfuz, itibar, üstünlük, faiklyet. hüküm, nüfuz, itibar; yükselen; üstün, faik, hâkim; ufukta görünmeye başlayan. be in the ascendant galip olmak, nufuz sahibi olmaya başlamak. (matb.) satırın tepesine kadar uzantısı olan harf. yukarı çıkış, yükselme, miraç; (astr.) ufuktan yükseklik derecesi; (bak.) right ascension. çıkış, yükseliş; çıkacak yol, yokuş, bayır. doğrusunu anlamak, tahkik etmek, araştırmak, soruşturmak. ascertainable soruşturulabilir, tahkik edilebilir , anlaşılabilir. ascertainment soruşturma , tahkik, anlama. din urğuna dünya zevklerini feda eden kimse, zahit kimse, münzevi kimse, riyazetçi, sofu kimse, derviş. ascetic zahit, sofu; kendi zevkini çok düşünmeyen. asceticism koyu sofuluk, aşırı riyazet, çilecilik, zahitlik; sade bir hayat sürme. (tıb.) sıskalık, karında istiska, karına su dolması, karında sıvı toplanması. Yunanlıların tıp ilâhı. C vitamini bir çeşit enli boyunbağı. atfetmek, hamletmek, vermek, yüklemek, isnat etmek. ascribable atfolunabilir, isnat olunabilir, yüklenebilir. yükleme, isnat, atıf. ascription of praise Tannya övgü sunma, hamt, tesbih, tehlil. kendiliğinden meydana gelme. (tıb.) mikropsuzluk, asepsi. aseptic mikropsuz, aseptik. (biyol.) cinsiyetsiz, erkekliği ve dişiliği olmayan, eşeysiz. dibudak ağacı veya kerestesi, (bot.) Fraxinus mountain ash yabani üvez ağacı, alıç, (bot.) Sorbus ancuparia. kül. ash can kaloriferden alınan küllerin konulduğu varil. ash hole kül yeri, külhan ashpan sobadaki ateşten düşen külü tutan kap veya çekme, küllük. ashpit kül veya çöp çukuru, külhan. ash tray (sig.)ara tablası, kül tablası. Ash Wednesday Paskalyadan evvelki perhizin ilk çarşambası. utanmış, mahcup olmuş. kül gibi; kül rengi, soluk renkli; dişbudak ağacına ait veya ondan yapılmış. (çoğ.) Polonya, Rus ve Alman Yahudileri. inşaatlarda kullanılan kesme veya yontma kare taş; böyle taşlarla yapılmış veya kaplanmış yapı. karaya, karada, kıyıya, kıyıda, karaya oturmuş (gemi) Hindistan'da tekke. küllü, kül serpilmiş, külle kaplı; kül rengi. Asya. Asia Minor Anadolu. Asyalı. Asyalı; Asya kıtasına veya halkına ait. bir yana, bir tarafa, bir kenara, ayrı, kendi kendine. aside from ABD -(den.) başka. call aside bir tarafa çağırmak. draw aside bir tarafa almak, bir tarafa çekmek. Iay aside bir tarafa koymak, saklamak. stand aside bir yana çekilmek. turn aside bir yana sapmak, bir yana saptırmak, baştan çıkarmak. bir oyuncunun sahnede kendi kendine söyledii sözler. aptal, inatçı , (eşek gibi) eşeğe ait, eşekçe. asinin'ity eşeklik, aptallık. sormak; talep etmek; davet etmek, teklif etmek; icap ettirmek, istemek, ihtiyaç göstermek; yalvarmak, rica etmek, niyaz etmek. (ask.) for sormak, aramak, talep etmek, istemek. (ask.) for it hak etmek. (ask.) in içeriye davet etmek. (ask.) one to davet etmek. (ask.) one rica etmek. göz ucuyla, yan yan (bakış); güvensizlikle; beğenmeyerek. Iook askance göz ucuyla bakmak, yan bakmak. eğri olarak, çarpık bir şekilde. (edat) eğri olan, yan, meyilli ; (edat) üzerinden meyilli olarak; meyilli olarak. uykuda olan, uyuşmuş; uyurken, uykuya. fall asleep uykuya dalmak. fast asleep derin uykuda. My foot is asleep. Ayağım uyuşmuş. meyilli, yatyk, eğri; meyilli olarak. Asmara nehri. toplumdan kaçan, merdümgiriz ; toplumun yararını düşünmeyen, egoist, menfaatperest. engerek yılanı. kuşkonmaz, (bot.) Asparagus officinalis. asparagus fern perçemli kuşkonmaz. wild asparagus dişi kuşkonmaz, (bot.) Asparagus acutifolius. kuşkonmaz otu ve pancardan çıkarılan özel bir asit, asparagin asidi. görünüş, gösteriş, veçhe, suret; yüz, çehre, sima; bakış, görüş, nazar; safha, hal, durum, vaziyet; (astrol.) gezegenlerin birbirine oranla durumları. yaprakları çok titreyen bir çeşit kavak ağacı, toz ağacı, (bot.) Populus tremuloides. akçe, pul. ''h'' sesi. pürüz, sertlik; kabalık, şiddet; zorluk, güçlük. (bot.) tohumsuz, aslı tohumsuz olan. iftira etmek, lekelemek, çamur atmak; serpmek. aspersion iftira, leke. cast aspersions taş atmak, laf sokuşturmak, dokundurmak. aspersive iftira kabilinden. maden zifti; asfalt, maden zifti ile kum veya çakıl taşını karıştırarak yol yapımında kullanılan malzeme; asfalt yol. çirişotu, (bot.) Asphodelus. (tıb.) asfeksi, oksijen yokluğundan ileri gelen boğulma, nefes kesilmesi. (havagazından boğulma gibi) boğmak, oksijensiz bırakmak; boğulmak.asphyxia'tion oksijen yokluğundan boğulmaya sebep olma, boğulma, nefes kesilmesi. (ahçı.) et vb'nin yanında garnitür olarak servis yapılan iştah açıcı bir çeit jelatin. (bot.) aspidistra, zambak familyasından çok güzel yaprakll bir salon bitkisi. istekli, arzulu, talip (kimse) "h" sesi ve ''h" harfi; "h', gibi ses çIkarma; "h" sesiyle telâffuz etmek; ''h" sesiyle telâffuz olunan. arzu, istek, iştiyak; yüksek bir gaye edinme; teneffüs etme, nefes alıp verme; (gram) "h" harfini telâffuz. aspiratör, emici alet; (tıb.) emerek vücuttan sıvıları çeken alet. yüksek bir gaye edinmek, arzu etmek, talip olmak, göz dikmek. )aspirin gözü ilerde olan, bir gayesi olan aspiringly yüksek emeller peşinde koşarak. gözunün ucuyla bakan; gözünün ucuyla bakarak, yan yan bakarak. eşek, merkep: ahmak, aptal veya budala kimse; (argo) but, kaba et wild ass dağ kulanı, yaban eşeği, (zool.) Asinus onager. Güney Afrika'da kullanılan hafif bir mızrak. saldırmak, üzerine atılmak, üzerine varmak, hücum etmek, hamle etmek; tecavüz etmek, dil uzatmak assailable tecavüz edilebilir. assailant saldırgan kimse, mütecaviz kimse. suikastçı, katil, gizlice adam öIdüren kimse; (bh) ismaili mezhebinin Haşşâşin denilen koluna mensup olan kimse. suikast yapmak, alçakçasına adam öldürmek (özellikle siyasi kişileri);bir kimsenin şöhretini mahvetmek assassina'tion suikast, adam öIdürme. saldırı, şiddetli hucum, hamle, tecavüz; saldırmak, hücum etmek, tecavüz etmek. assault and battery (huk.) muessir fiil. tahlil; tecrübe, deneme; tartma, ayarlama; ayar için alınan madde. denemek, tecrübe etmek, yoklamak ; tahlil etmek, ayar etmek; değer biçmek , kıymet takdir etmek. toplantı, meclis; takım, kalabalık; montaj; bir araya toplama veya toplanma. toplamak, birleştirmek, bir araya getirmek, kısımlan birbirine uydurmak ; parçaları yerli yerine takmak; toplanmak , birleşmek, bir araya gelmek, toplantı yapmak, içtima etmek. toplantı, meclis, kongre assembly line montaj fabrikası. assembly room toplantı salonu. right of assembly toplanma hakkı. assemblyman meclis üyesi, özellikle eyalet meclisi üyesi. rıza, muvafakat, tasdik, onay, kabul teslim; razl olmak, muvafakat etmek, tasdik etmek, kabul etmek. ispat ve iddia ile beyan etmek; üzerinde durmak, teyit etmek; demek, öne sürmek, söylemek, iddia etmek assert one' rights hakkını öne sürmek. assertive iddiacı. assertively öne sürerek. assertion iddia, teyit, hakkını ispat etme. assertory iddia eden. tayin etmek (vergi, para cezası v.b.) , kıymet takdir etmek, tarh etmek, -e bağlamak assessable vergi tayini için kıymeti takdir olunabilen. takdir edilen kıymet; kıymet takdir etme; vergi; ödenecek veya toplanacak meblâğ . vergi tahakkuk memuru; yargıç muavini veya muşaviri. assessor'ial bu memura ait. (mal.), kıymetli şey, kıymetli vasıf. (çog), (tic.) emval, servet, mevcudat, aktif, varlık. assets and liabilities varlıklar ve borçlar asset and liability statement bilanço. current assets döner varlıklar. fixed assets sabit kıymetler, duran varlıklar. personal sssets menkul mallar. real assets taşınmazlar, gayri menkul mallar. Iiquid assets derhal paraya çevrilebilen kıymetler. beyan ve iddia etmek, katiyetle bildirmek. assevera'tion iddia, soyleme, beyan, söz. çaIışkan, yorulmaz, yılmaz, bezmez, usanmaz; devamlı, surekli; dikkatli assidu'ity, assid'uousness çalışkanlık, gayret; devam , süreklilik assiduously kendini vererek, gayretle; sürekli olarak. atamak, tayin etmek; aylrmak , tahsis etmek; kararlaştırmak; atfetmek , hamletmek; (huk.) devretmek as(sig.)nable tayini mümkun, tahsisi mümkün; feragat edilmesi mümkün. randevu, gizli aşk randevusu. (huk.) kendisine mal, hak ve yetki devredilen kimse. atama, tayin etme; tayin edilen şey; (huk.) feragat etme, feragat senedi, havale senedi; davanın görulmesi için gün tayin edilmesi; müflisin malınl bir vekile emaneten teslim ve havale; temlik; okul ödevi, evde hazırlanacak ders as(sig.)nment clause bir (sig.)orta poliçesinde sahibine ciro hakkını veren madde. benzetmek, uydurmak , tesbih etmek, bagdaştırmak; özumsemek , hazmetmek, emmek assimila'tion benzeyis, tesbih; benzesme, temsil; hazım, emme, ozumseme, asimilasyon assim'ilative benzeten, teşbih eden; hazmedici, özümseyici. yardım etmek, muavenet etmek, iane vermek, desteklemek; yardım assist at hazır bulunmak assistance yardım, muavenet, imdat, iane assistant muavin, yardımcı assistant professor asistan . kurulda alınan karar, (huk.)um; (çog), (ing) geçici mahkeme celsesi. arkadaş, dost; serik, ortak; uye,aza; arkadaşlık etmek; ortak etmek, birleştirmek; benzetmek, yakıştırmak, aralannda iliski kurmak; ortakllk kurmak, ,serik olmak; arkadas olan, ortak çıkar ve ilişkileri olan; tam üyelik haklanndan yararlanamayan, üye olarak tam yetki sahibi olmayan. associate professor (doçent) associable baglantısı olabilen. associateship arkadaslık; şeriklik, ortaklık. Assosiated Press haber ajansı kurum, cemiyet; arkadaşlık, birlik; şirket association football (ing) futbol. association of ideas çagrışım. birliğe ait. associative faculty çağrışım yeteneği. telaffuz benzerliği; asonans, yarım kafiye, seci. assonant telaffuzu benzer olan; yarım kafiyeli. tasnif etmek, sınıflandırmak, cinslerine göre ayırmak; uymak, uygun olmak, yakışmak. assorted çesitli assortment tasnif, sınıflandırma; çesitle (kıs.)assistant. azaltmak, hafifletmek, yatıştırmak, teskin etmek, kesmek; tatmin etmek. hafifletici, dindirici, teskin edici. üzerine almak, deruhte etmek ; farzetmek, var olduğunu kabul etmek; var gibi göstermek, yakıştırmak; yetkisi olmadan bir vazifeyi üstüne almak. assumed farzolunan; hayali; takma, müstear (isim) ; gasbedilmiş assuming kibirli, mağrur, amirane tavırlar takınan. (huk.) bir vaat uzerine yapılan sözlesme; akdin bozulması halinde zarar ziyan davası. farz, tahmin, zan; tavır, poz, amirlik taslama; kendine is edinme, ustune alma; kibir, gurur, kustahlık; semaya yukselme, uruç, bilhassa Hazreti Meryem'in semaya urucu. Feast of the Assumption 15 Ağustosta kutlanan Meryem'in urucu yortusu. farzolunan, zannedilen ; kibirli, magrur. assumptively farzederek , zannederek; kibirle, gururla. güven, itimat; inanç, itikat; nefsine itimat, kendine güvenme, cesaret ; söz, yemin, teminat; arsızlık, yüzsüzlük; (ing) (sig.)orta. temin etmek , temin edici söz söylemek;ikna etmek; söz vermek;(sig.)orta etmek.assured önceden belli olan (ışur'idli) elbette, her halde, mutlaka, muhakkak assuring emniyet veren, inandıncı (şey veya kimse) assuringly inandlncı bir şekilde. (bot.) yükselen, yukarı dogru kıvrılan. Asur. Assyrian Asuri, Asurca. Assyriol'ogist Asur uygarlıgl bilgini. Assyriol'ogy Asur uygarllğı(tarih, dil ve arkeoloji) ilmi. Fenikelilerin aşk ilâhesi, Kibele. (fiz.) tesirsiz denkligi olan; sabit olmayan, belirli bir yeri veya yönu olmayan. ylldız çiçegi, pat çiçeği China aster saray patı. yıldız şeklinde yansıtan. yıldız işareti. (astr.) yıldız kümesi; (matb.) uç yıldız işareti; bazı kristalleşmiş madenlerin çinde yıldız şeklinin belirmesi özelligi. den geriye, gerisinde, arkaya, geminin gerisinde kalmak, geride bulunmak.go astern geri gitmek (gemi), tornistan etmek;geminin kıç tarafına gitmek. (astr.) küçük gezegen, asteroid, planetoit; (zool.) deniz yıldızı familyası; yıldız gibi. asteroi'dal küçük gezegenle ilgili; yıldıza benzer. tıp.kuvvetsizlik,dermansızlık, kuvvetten düşme. asthen'ic (tıb.) kuvvetsizlige ait, kuvvetsiz. (tıb.) nefes darlıgı, astım. asthmat'ic astımla ilgili, astımlı, nefes darlıgına ait. (tıb.) astigmatizm. astigmat'ic astigmatik astigmometer astigmatın derecesini olçmeye mahsus alet. hareket halinde, harekette; yataktan kalkmış, etrafta dolaşan. agızsız. şaşırtmak, hayrete dusurmek. be astonished at hayret etmek, şaşmak, şaşakalmak. şasırtıcı, hayret verici, şaşılacak. astonishingly şaşılacak surette. ( hayret, şaskınlık, şaşırma.be filled,(seized,struck) with astonishment şaşmak, şaşakalmak, donakalmak. aşırı derecede şaşırtmak, bütüun bütün hayret ettirmek. astoundingly hayret ettirecek surette, Saşırtıcı bir şekilde. ata binmiş gibi bacaklan birbirinden ayn olarak, eyere binmiş olarak. (mim.) )dlşbukey pervaz . topuk kemigi. astragan, yeni dogmuş kuzunun postu; karagülün kürkü. yıldızlı, ylldız gibi, yıldızlarla ilgili;(biyol.) yıldlz biçiminde. . kıyıda, karaya oturmuş. (Ing) ylldlnm ve gök gürültüsünden aşım korku. yolundan çıkmış, yanlış yol tutmuş, sapıtmış, sapmış,go ü astray kötü yola sapmak; yanlış yere gitmek. Iead astray ayartmak azdırmak,.baştan çıkartmak ;kötü yola sevketmek. ata binmis gibi bacaklan birbirinden ayn olarak. sıkmak, sıkıştırmak, teksif etmek. astrin'gency sıkıştırıcılık, sıkıcılık,kabız, kasılma astringent Iokal olarak doku ve damarlan büzen ilaç; sıkıştırıcı büzücü. ( astrobiyoloji. uçağın üst kısmında gökcisimlerini gözlemek için yuvarlak pencere. yıldızların hareketleriyle ilgili bilim dalı. uzay aracında yön tayin etmek. astrografi, yıldızların haritasını çıkarma veya yıldızları tarif etme ilmi. eskiden gökcisimlerinin yüksekliğini tayin etmede kullamlan bir gözlem aracı, usturlap. gökcisimlerine tapma. muneccim. astroloji, muneccimlik ; yıldız falcılığı; (eski zamanda)yıldızlar ilmi. astrolog'ical astrolojiye ait, astrologically astrolojik olarak. astronot. fezada yolculuk ilmi. astronom. ( ),çok fazla, muazzam, aşırı astronomik; astronomi ile ilqili. astronomi, yıldızlar ilmi. fotografçılığın astronomiye uygulanması. as'trophotograph'ic gökcisimlerinin (foto.) ğraflannln allnmasma ait. gökcisimlerinin fiziksel ve kimyasal yapılarını inceleyen ilim, astrofizik. astrophysical astrofizikle ilgili. dirayetli, akıllı, zeki, kurnaz, zeyrek, aldanmaz. astutely dirayetle; kurnazcasına. astuteness dirayet, feraset; kurnazlık. Asunsion, Paraguay ,ın başkenti, ayrılmış olarak, parçalanm ış bir şekilde; parçalar halinde; birbirinden ayrı veya uzak. sığınak barinak, melce; himaye, koruma, muhafaza; kimsesiz veya düşkünleri barındıran kurum, yetimhane, düşkünler evi. give asylum to barındırmak. insane asylum akıl hastanesi, şifa yurdu. orphan asylum yetimhane, oksüzler yurdu political asylum siyasi iltica take asylum in barınmak, sığınmak, iltica etmek. simetrisizlik, bakıışımszlık.asymmetrıc simetrik olmayan, simetriz, bakışımsız. (mat.)asimptot, sonuşmaz.asymptotic asimptotik, sonuşmazla ilgili veya ona ait. aynı zamanda vaki olmayan, eşzamanlı olmayan. cümlenin bolümleri arasında (bağlaç.) kullanmama: (I.) came, (I.) saw, (I.) conquered. gramer kurallarına uymayan, biçimsiz. kalpteki kasılma yetmezliği .As you were !Ask. (emir) Eski vaziyetinizi alınl (edat.) tarafında, -de, -da; -e, -a; üzere, halinde; başına, her birine, beherine; nezdinde ; yanında, evinde; ile meşgul; hususunda at all hiç, hiç bir suretle at and from (den.) (sig.) gerek limarda ve gerekse yolda(sigorta) at best nihayet, olsa olsa. at call talep edildiginde. at ease rahat. at first önce, evvela. at home evde; kabul günü. at large serbest. at last nihayet. at least hiç olmazsa. at most en çok. atoncederhal, hemen. at one aynl fikirde mutablk; saat birde. at par resmi değerinde. at sight göruldüğünde, ibrazında at that oldugu gibi; haliyle; hatta, bile. all at once hepsi birden, hep bir(den.) all at sea şaşırmış, ne yapacağını bilmez bir halde. sick at heart kederli, uzgun, muteessir. (kıs.) atomic weight. samimi ev toplantısı, kabul günü. davul atabey (tıb.) kinin gibi bir ilâç, atebri n. Kazak reisi, hetman. (tıb.) sakinleştirici, yatıştırıcı, huzur verici. ataraksiya; huzur, sukun, rahat oluş. eski atalarla ilgili. atacılık, atavizm, eski nesillerin bir özelliginin birkaç kuşak sonra tekrar belirmesi. atavis'(tic.) atalara ait, ataç. (tıb.) beden faaliyetlerinde düzensizlik, adalelerin koordinasyon bozuklugu. (bak.) eat. eski Yunan fikrine göre insanı kör edip cinayete sürükleyen kuvvet. -ate (sonek) -miş: desolate terkedilmiş; ile: caudate kuyruklu; etken fiil: enumerate saymak; sonuç: mandate emir; (kim.) oksijenli tuz: chlorate klorat. At easel! (ask.) emir Rahatl (Fr.) imalâthane, atölye. (it), (müz.) evvelki tempoya dönüş. zamanla ilişkisi olmayan. Allahın varlığını inkâr; Allahsızlık. atheist Tanrının varlıgını kabul etmeyen kimse, ateist. atheistic, -al Allahsız. (tar.) asil kimse; kral naibi (mit.) Atena. fen ve edebiyat kulübü; genel kitaplık, okuma odası. atina şehri.athenian atinalı. ( (tıp)damarlar ın tıkanması. hevesli; istekli; (eski.) susam ış, susuz. athlete;athletics. atlet, sporcu, pehlivan. athlete' foot madura ayağı, (tıb.) mantar. atletik, atletlere ait. athletically atletik bir şekilde.athleticism atletizim sporculuk.athletics ) atletizm. çarpan; çarparak. (edat) çapraz; aykırı, tersine, karşı; (edat) bir taraftan karşı tarafa; karşı, zıt. athwartship (den.), alabandadan alabandaya. eğilmiş olarak, yan yatmış bir şekilde; hücuma geçme pozisyonunda; eğilmiş, yan yatmış. sızlayan, titreyen. (çoğ.)(mim.) erkek heykel şeklindeki sütunlar. Atlas Okyanusu; Atlas Okyanusu ile ilgili. eski zamanlarda Cebelitar ık'ın batısında var oldugu ve sonradan zelzeleden battığı söylenen efsanevi bir ada. (mit.) göklere destek olduğu söylenen bir yarı-tanrı. Atlas Mountains Atlas Dağları. atlas (harita kitabı);(tıb.) boyun fıkra kemiklerinin birincisi, atlas, birinci omur; bir çeşit ipekli kumaş, atlas; buyük boy kâğıt. (kıs.)atmosphere, atmospheric. (Hindu dininde) can, ruh, nefes. atmometre, buhar ölçer. havaküre, atmosfer; çevre, muhit; (fiz.) havaküre (basınç birimi) atmospher'ic, -al havaya ait, atmosferik. atmospher'ics (çoğ.) radyoda parazit. atol, mercanada. atom, zerre, cevher; çok küçük miktar. atomik, atomal: çok küçük atomic bomb atom bombası. atomic energy atom enerjisi. atomic heat (kim.) atomal ısı. atomic number (fiz.) atomal sayı. atomic weight atomal ağırlık. atomics nükleer fizik. atomculuk. atomist atomculuğu kabul eden kimse. (ing)-ise atomlara ayırmak. (müz.) atonal, ton ve makam temeline dayanmayan (beste) atonal'ity (müz.)atonalite. telâfi etmek, (bir suç, kabahat v.b.'ni) affettirecek harekette bulunmak, kefaret etmek. atonement kefaret, tazminat , özür dileme, tarziye. (tıb.) dermansız takatsız, zayıf; (gram.) aksansız; vurgusuz. (tıb.) zafiyet, dermansızlık, kuvvetsizlik. (edat), üstte, üstünde, üzerine, üzerinde; üstündeki. -ator (sonek) -ici: narrator hikâyeci. -atory (sonek) netice veren, netice olan: mandatory zorunlu. (ar) ( kara sevdalı, hüzünlü, melankolik. titreyen, korkan. (den) tırnağı denizin dibinden az yükselmiş (çapa) (mim.) (eski) Roma evlerinde avlu veya giriş yeri; Orta Çağ'da kilisenin etrafı sütunlarla çevrili avlusu; (anat.) atriyum, kalpteki kulakçıklardan biri. çok fena, pek çirkin, iğrenç, menfur; gaddar, zalim, kalpsiz atrociously zalimlikle, gaddarcasına; korkunç bir şekilde. atrociousness zulüm gaddarlık, iğrençlik, menfur oluş. gaddarlık, kütülük şenaat , canavarlık. atrocities (çoğ.) mezalirn. (Fr.) üç kişilik. (tıb.) gıdasızlıktan zayıflama, bedenin zayıflayıp kuruması; dumur,atrofi körelme. atropin, güzelavrato1undan çıkarılan ve hekimlikte kullanılan zehirli bir madde. (kıs.)attention, for the attention of dikkatine; attorney. takmak, raptetmek, iliştirmek, tutturmak; bitiştirmek, bağlamak; (huk.) haczetmek , müsadere etmek; maiyete tayin etmek; vermek, hamletmek, isnat etmek; sevdirmek attached bağlı, merbut, ilgili; ilişik; tutkun. ataşe attache case genellikle deriden yapılan, dik dörtgen ve menteşeli evrak koyacağı, çanta. naval attache deniz atasesi. bağlılık, merbutiyet; ilgi, alaka; sevgi, muhabbet, dostluk; (huk.) zapt ve müsadere, haciz; zapt ve müsadere ilamı; ek parça. hücum etmek, saldırmak, vurmak, basmak, tecavüz etmek; laf atmak, aleyhinde söylemek; işe koyulmak; tutmak, isabet etmek; saldırı, hücum; (tıb.) yakalanma , tutulma, nöbet; birbirinin aleyhinde söyleme; işe koyulma; (müz.) bir notaya başlama tarzı. varmak, ulaşmak, ermek, erişmek, vâsıl olmak, yetişmek; kazanmak, bulmak, kespetmek. attainable ulaşılabilir, erişilebilir, kazanılabilir, ele geçirilebilir, istihsali mümkün. (huk.) idam hükmü verilmesi veya kanun dışı ilân edilmesi hallerinde bir kimsenin bütün vatandaşlık haklarını kaybetmesi; (eski) leke, şerefsizlik. hüner, marifet; elde etme, erişme, edinme. (huk.) idam hükmü verilmesi üzerine bir kimsenin vatandaşlık haklarını kaldırmak; lekelemek, rezil etmek; Ieke, ayıp; medeni hakların kaldırılması. ıtır attar of roses gülyağı. mülayimleştirmek, yumu şatmak, sertligini gidermek;(içine bir şey katarak) ısıyı ayarlamak veya düzenli bir hale koymak; adapte etmek, uydurmak, intibakını sağ1amak. kalkışmak, yeltenmek , teşebbüş etmek; çalışmak, gayret etmek, denemek, tecrübe etmek; hayatına kastetmek, suikast teşebbüsünde bulunmak; teşebbüs, yeltenme, kalkışma; deneme, tecrübe attempt on one's life suikast teşebbüsü. (toplantıya) iştirak etmek, katılmak; kulak vermek, laf dinlemek; bakmak, mukayyet olmak; eşlik etmek, refakat etmek, maiyetinde bulunmak; hazır bulunmak; beklemek ; on ile hazır bulunmak; to ile bakmak, üzerine almak; ilgilenmek; meşgul olmak; kulak kesilmek, dikkat etmek. devam, gitme; refakat; hazır bulunanlar, maiyet. dance in attendance on üzerine titremek. hizmetçi, hizmetkar; refakat eden kimse, eşlik eden kimse; beraberinde olan şey; bir kimsenin maiyetinde çalışan memur; netice, akıbet dikkat, ihtimam, üzerine titreme, meşgul olma; teveccuh, iltifat,nezaket; (çoğ.) aşığın sevgilisine gösterdiği ilgi. Attention (I.) Hazır ol (I.) attention span (psik.) bir kimsenin konu degiştirmeden aynı şeye dikkat edebildiği müddet. dikkatli, hizmete hazır; kibar, ince, nazik attentively dikkatle, hizmete hazır olarak; nezaketle attentiveness dikkat; nezaket, incelik hafifletici, sulandırıcı. ince, zayıf, azalmış, dar. inceltmek, hafifletmek , azaltmak, daraltmak, zayıflatmak; değerini düşürmek attenua'tion inceltme, zayıflatma, azaltma; incelme, daraltmak, azalma, zayıflama. ( resmen ve açıkça söylemek, iddia etmek; şahadet etmek, tasdik etmek, ispat etmek, delil göstermek, beyan etmek; şahadet, tasdik. şahadet, tasdik; yemin. tavan arası; tavan arasındaki oda veya odalar; (mim.) klasik mimari tarzda cephe üzerindeki kat veya süslu duvar. )Atinalı; ince, doğru; sade; )Atina lehçesi. Atik Yunanca'sına has dil özelliği; güzel ve ince ibare; Atinalılara baglılık. süslu veya gösterişli elbise , esvap, kıyafet, kisve; giydirmek, donatmak attirement giyim kuşam, esvap; tezyinat. tutum, davranış, tavır; vaziyet alış; (hav.) dünya ve ufka göre meyil tutumla tutumla ilgili, vaziyete ait. attitudinize tavır takınmak, vaziyet almak, çalım satmak. (huk.) başkasının kiracısı olmaya razı olmak; devretmek. vekil, dava vekili attorney at law avukat attorney general devletin en yüksek (huk.)uk memuru (adalet bakanı gibi) ; başsavcı, baş müddeiumumi power of attorney vekâlet, temsil yetkisi; vekaletname attorneyship vekâlet, avukatlık çekmek, cezbetmek attractile çekici, cazip attractive cazibeli, cazip, ,cekici, alımlı. attractively güzel, alımlı surette attractiveness çekicilik, cazibe. çekicilik, cezbetme kabiliyeti attractable cezbedilir, cezbedilebilir. cazibe, çekici oluş, alımlılık; buyüleyici şey; eglence programı, atraksiyon; (fiz.) çekim. (kis)attribute, attributive. vermek, yüklemek, isnat etmek, atfetmek, hamletmek. attributable isnat olunabilir, atfolunabilir. attribu'tion isnat, verme, hamletme, atfetme; sıfat, nitelik; ozellik, hassa; yetki, salâhiyet attributive verici, hamledici; (gram) niteleyici. sıfat, nitelik, vasıf; (man.) yüklem, mahmul; (gram) yüklem; sıfat veya benzeri. sürtünmeyle aşınmış. sürtüşme, yıpranma, aşınma. akort etmek; ahenk kazandırmak, uyum sağlamak. (kıs.) attorney. (kıs.) Attorney General. (eski.) ikiye ayrılarak. heyecanlı; cıvıltılı. tipik olmayan. ograten. (Fr.) sabah şarkısı. patlıcan. kumral. (kıs.)ab urbe condita (Lat.) şehrin kuruluş tarihinden itibaren (hesaplanan yıl) (Fr.) aksine. (Fr.) zamana uygun, çağdaş, modern. mezat, müzayede ile satış; bir çesit iskambil oyunu; miizayede ile satmak, haraç mezat satmak. auction bridge okşın (briç.) public auction açık artırma. put up to auction mezada çıkarmak. sell by auction açık artırma ile satmak auctioneer mezatçı, tellal. (kıs.) auditor. cüretli, cüretkâr; küstah, arsız. audaciously küstahça, cüretle. audaciousness küstahlık, cüretkârlık. cüret; küstahlık. işitileilir, duyulabilir. audibil'ity, audibleness işitilebilme duyulabilme. audibly işitilebilecek surette, duyulacak şekilde. bir toplantıda hazır bulunanlar, dinleyiciler; resmi göruşme, huzura kabul. audience chamber kabul salonu. give an audience to huzura kabul etmek. have an audience with huzura kabul olunmak, mülakat yapmak, gürüşmek. işiten, duyan. ses yoluyla kafasında kavramlar oluşmuş kimse. kulağa hitap eden, müzik reprodüksiyonuyla ilgili. audio frequency ses dalgalarının frekansı. kulak ve göze aynı anda hitap eden sistem, öğretimde kullanılan yardımcı araç; kitaptan başka ögretim araçları (radyo, resim, fonograf, televizyon) ile ilgili. işitme duyusunu inceleyen bilim dalı. işitme kuvvetini ölçme aleti. aslına uygun müzik çalan elektronik araçlar (radyo, teyp, fonograf v.b. ) meraklısı kimse. (tıb.) üst dişlere dayama suretiyle işitmeye yardım eden bir alet. hesapların gözden geçirilmesi, hesapların kontrolu, kesin hesap; hesapları kontrol etmek. auditor hesap kontrolörlüğü. dinlemek; ABD dinleyici talebe olarak bir dersi takip etmek. auditive işitmeyle ilgili (şey) auditory işitme duyusu ve organları ile ilgili; (çog) dinleyiciler. auditory canal (anat.) kulak yolu. (opera, koro, v.b.'ne girmek için yapılan) ses imtihanı; işitme hassası, işitme kuvveti, işitme. toplantı salonu. (ünlem), (Al.) Allaha ısmarladlk; güle güle. (Fr.) usta, mahir. (Al.) irfan; 18 yüzyılda bilimsel akım. (Fr.) esasen, aslında. (kıs.) August, Augustan, Augustus. çok pis. Augean stables otuz sene pis kaldıktan sonra Herkül'ün bir günde temizlediği ahırlar. (mat.) toplama işleminde birinci rakam, ekleme ile büyüyen miktar. burgu, matkap, delgi. shell auger kaşık matkabı. sıfır. şey, nesne, zerre; hiç bir şey; hiç; hiç bir şekilde For aught (I.) carel Umurumda deği.l Vız gelir tırıs gider. Bana ne ! zam, ilâve; ilâve harf veya hece (Yunan, sanskritçe v.b. gibi dillerde) büyütmek, artırmak, (çoğ.)altmak; uzatmak; büyümek, artmak, (çoğ.)almak ; uzatmak; augmentable artırılması mümkün olan, (çoğ.)altı!abilir. augmenta'tion artırma, büyütme, (çoğ.)altma, uzatma. augmentative artma yahut artırma kuvveti olan; (gram.) kelimenin anlamını büyüten (ek) augmented artmış, (çoğ.)almış. augmented interval (müz.) yarım ton artırılmış mesafe. Augmented Roman okuma öğretmek için kullanılan 43 harfli Latin alfabe: ITA, Initial Teaching Alphabet. augmenter artıran kimse veya şey. eski Roma'da kuşlara bakarak kehanet etmekle görevli bir çeşit falcı; kâhin; kehanet etmek, önceden haber vermek;yormak. augural kahinliğe ait. augury kehanet; fal, alâmet; kehanet ayini. Ağustos ayı. muhterem, aziz. Roma imparatoru Ogüst'e veya onun devrine ait; Roma imparatorluğunun veya herhangi bir memleketin edebiyatının altın çağına ait; üstün zevke sahip, klasik nitelikte. azamet, ululuk, yücelik. (Fr.) kendi suyuyla, kendi sosuyla. (zool.) soğuk memleketlerde yaşayan bir çeşit deniz kuşu. (fr)sütlü. iskoç. eski, kadim; ihtiyar. for auld lang syne eski günlerin hatırasına hürmeten. saraya ait, divana ait. terbiye edilmeden hazırlanmış yemek; çıplak. teyze, hala, yenge. aun'tie teyzecik v.b. (ing) (Fr.) hizmetçi kız. bir cismin saçtığı buhar, koku vb; ruh, hava, atmosfer. kulağa veya işitme duyusuna ait. kulaklı. altln renginde, yaldlzlı; parlak, mükemmel. hale, agıl, ayla. (Fr.) Allaha ısmarladık; güle güle. altınlı; (kim) üç valanslı altınla (bileşik) (anat.) sayvan, kulak kepçesi; kulakçık; (bot.), (zool.) kulağa benzeyen şey, kulacık, kulakçık. auricled kulaklı. çuha çiçeğinin bir çeşidi, ayı kulağı, (bot.) Primula auricula. kulağa ve işitme duyusuna ait; kulağa söylenmiş, mahrem olarak söylenmiş; kulaktan kulağa; (anat.) kulak kepçesine ait. kulaklı veya kulak gibi kısımları olan. içinde altın bulunan, altınlı (toprak, maden) insan kulağı biçiminde olan. (astr.) Arabacı takımyıldızı. kulak uzmanı. güneşteki fırtınalar sonucu meydana gelip kutuplarda geceleri görülen renkli ve hareket eden ışıklar; tan, doğuş, fecir, tulu, seher; (b.h), (mit) seher tanrıçası. aurora australis güney yarımkürede geceleri gökyüzünde görülen renkli ışıklar. aurora borealis kuzey yarımkürede geceleri gökyüzünde görülen renkli ışıklar. auroral güneşin doğuşuna ait; kutupsal ışıklara ait. içinde altın bulunan; (kim.) tek valanslı altından oluşmuş. altın. (kıs.) Australasia, Australia, Austria. (tıb.) stetoskop ile dinlemek. (tıb.) stetoskop ile dinleme; dinleme, kulak verme. (Al.) antlaşma, anlaşma, bilhassa Avusturya ile Macaristan arasında 1867'de imzalanan birleşme anlaşması. eski Roma'da kâhin. uğur getireceğine inanılan törenlerle açmak, açış töreni yapmak, başlamak. kuşların hareketine bakıp kahinlik etme; fal, alâmet.auspices himaye, nezaret .under the auspices of himayesinde. kehanetle ilgili; uğurlu, hayırlı. uğurlu, hayırlı. auspiciously hayırlı bir şekilde, uğurlu olarak. auspiciousness uğur, hayır. (kıs.) Austria, Austrian. sertlik, haşinlik; parasızlıktan dolayl masraftan kaçınma. güney; sıcak. Asya kıtasının güneydoğusundaki büyüklü küçüklü adaların tümü. Avustralya. Australian Avustralyalı; Avustralya'ya ait. Australian ballot üzerinde bütün adayların isimleri basılmış gizli oy pusulası. Australian crawl kulaclama yüzüş. Avustralya'nın asıl yerlilerine ait veya benzeyen. Avusturya. AustriaHungary Avusturya-Macaristanimparatorluğu Austrian Avusturyalı; Avusturya'ya ait. hormon. mutlak hâkimiyet; muhtariyet , özerklik. bağımsız ekonomi politikası. güvenilir, inanılır, sahih, hakiki. authentic'ity güvenilir olma, sıhhat, salâhiyet. authen'tically güvenilir şekilde. doğru olduğunu ispat etmek, sıhhatini tevsik etmek. authentica'tion doğru olduğunu ispatlama , sıhhatini tevsik etme. yazar, müellif, muharrir; yaratıcı, müsebbip; yazarın eserleri; yazmak , eser yazmak authoress kadın yazar. serbestlige imkan vermeden yöneten; sıkı idare taraftarı. yetki, salâhiyet, hâkimiyet , otorite; hükümet; itibar, nüfuz; bilirkişi, ehli vukuf, erbap; şahadet, şahit; yetkili sayılan kitap veya yazar. the authorities yetkili olanlar; polis ve hakimler author'itative yetkili, salahiyettar; itimada lâyık, itibar olunur, amirane. author'itatively yetkili olarak; güvenilebilecek şekilde. author'itativeness yetkili oluş, salâhiyet sahibi oluş; güvenilir olma. izin, ruhsat, cevaz; tensip, uygun görme. yetki vermek, saIâhiyet vermek; yetkili olarak kurmak; izin vermek; ruhsat vermek; müsaade etmek; caiz görmek; teyit etmek, tasdik etmek. Authorized Version Kitabı Mukaddes'in 1611'de yapılan ingilizce tercümesi. yazarlık, muharrirlik, müelliflik; kaynak. (tıb.) anormal derecede hayale dalma, içe kapanış. autistic hayale dalmaktan kurtulamayan. ABD otomobil. (önek) kendi kendine, kendiliğinden hareket eden. Almanya'da geniş ve düzgun araba yolu, otoban. otobiyografi , bir yazarın kendi hal tercümesi. autobiograph'ical kendihayatından bahseden yazarın biyografisine ait. autobiographically kendi hayat hikâyesi ile ilgili olarak. otobüs. (kil) kendi kendini idare eden, müstakil, başına buyruk. esas yerli, bir yerin kadim insanı (hayvanı, bitkisi) yerli, kadim. otoklav, sterilizator. otokrasi, bir hükumdarın mutlak hâkimiyeti, istibdat. diktator, müstebit kimse, otokrat.autocratic müstebit. autocratically müstebit bir şekilde. engizisyon devrinde ateşe atma cezası. (tıb.) kendi hastalığını teşhis. kendi kuvvetini üreten. özünerosçuluk. (bot.) kendi tozu ile tozaklanan. autogamy kendi tozu ile tozaklanma; (biyol.) birbirine benzer hücre veya özlerin birleşmesi. (biyol.) kendiliğinden vücut bulma, kendi kendine peyda olma. autogenet'ic kendi kendine peyda olan; (jeol.) suyun tesiri ile peyda olan. kendi kendine hâsıl olan. autogenous welding kendiliginden ve ek maden kullanmadan kaynama (maden parçaları) otojir. (tıb.) aynı vücuttan alınıp vücudun başka bir yerine yapıştırılan ekleme parça. bir kimsenin kendi el yazısı; muharririn kendi eliyle yazılmış yazı veya müsvedde; bir kimsenin kendi el yazısı ile imzası; kendi el yazısı ile imza atmak. (müz.) akort çalan bir çeşit kanun. kendi kendini hipnotize etme. yaradılıştan bir hastalığa karşı bağışıklığı olma. (tıb.) vücutta hâsıl olan mikroplarla iltihaplanma. (tıb.) kendi vücudundan alınan bir madde ile aşılanma. (tıb.) kendi vücudunda hâsıl olan zehirli maddeden zehirlenme. kendiliğinden hareket e(den.) ABD içinde otomatik tertibatla yemek verilen lokanta. otomatikleştirmek, makineleştirmek. kendiliğinden hareket eden, otomatik; otomatik tabanca. automatic pilot uçağı idare eden otomatik tertibat. automatically otomatik olarak, otomatikman. makinelerin veya bir fabrikanın otomatik tertibatla idare edilmesi. otomatik oluş; isteğe baglı olmadan yapılan hareket; (psik.), (fels.) otomatizm, özdevim, munsakiyet. kendiliğinden hareket eden şey; isteğe bağ1ı olmadan veya mihaniki surette hareket eden kimse. otomobıl. başkalarını da kendi gibi farze(den.) automorphism başkalarını da kendisi gibi farzetme. otomobillerle ilgili; kendiliğinden hareket edebilen. özerk, muhtar, muhtariyetle idare edilen, otonom. özerk, muhtar; özerklige ait; müstakil, kendi kendini idare eden. özerklik, muhtariyet, kendi kendini idare etme hakkı. (tıb.) sebepsiz gibi görünen hastalıga ait. (tıb.) sebepsiz gibi görünen hastalık. (tıb.) otoplasti. autoplastic otoplastiye ait. hava basıncı ile kendiliğinden hareket e(den.) otopsi. (tıb.) kendi kendine telkin. (tıb.) kendi kendine tedavi; hastanın kendi vücudundan alınan bir madde ile tedavi edilmesi. ( (tıb.) kendi vücudunda hâsıl olan mikroplarla iltihaplanma. (kim) havada oksitlenme; ikinci bir maddenin de bulunmasıyla oksitlenme. sonbahar, güz, hazan. autum'nal sonbahara ait. autumnal equinox (astr.) sonbahar ekinoksu. yardımcı, muavin; (gram.) yardımcı fiil; yedek; yedek motorlu (yelkenli) (kıs.) Authorized Version. (kıs.) average, avoirdupois. yarar, fayda, kâr; yaramak, ise yaramak, faydası olmak. of no avail beyhude, boşuna. to avail oneself of yararlanmak, -den istifade etmek. kullanışlı, hazır, elde mevcut; piyasada bulunan. availabil'ity, avail'ableness hazır bulunma; muteber olma. (çığ) dağ1ardan yuvarlanan kar kümesi; heyelân. yenilik getirenler yeni moda yaratan, yenilik getiren. (hırs), tamah. avaricious haris, tamahkâr avariciously hırsla, tamahkarlıkla. avariciousness harislik, tamahkârlık. (ünlem), (den) Dur ! Agantal Abosa ! Hindu mitolojisinde bir tanrının insan veya hayvan şeklinde yeryüzüne inmesi. (ünlem), (eski) Defol ! (ünlem), (Lat.) selâm, merhaba; bir selam duası.Ave Maria Selam, ey Meryem ! Ave. (kıs.)avenue, Avenue. yulaf veya yulaf cinsinden otlara benzer veya onlara ait. intikam almak, öç almak. avenge oneself on -(den.) intikam almak, -(den.) öç almak. yıldıztaşı. cadde, geniş yol, sokak; girilecek veya çıkılacak yol; iki tarafı ağaçlıklı yol. iddia etmek, kuvvetle söylemek, ispat etmek, tahkik etmek. ortasını bulmak, vasatisini alrnak; vasati olarak yapmak veya almak; vasati yekun tutmak. vasati hesap, ortalama, vasat, orta; cari olan fiyat, derece veya miktar; adi ölçü; (den) hasar, avarya; muhammin , avarya duzenleyen eksper. average clause sigortada verilecek tazminatın miktar ını sınırlayan madde. above the average vasattan yukarı. an average family orta derecede bir aile.on an average vasati olarak, ortalama olarak. ibni Rüşt. to ile karşı, aksi fikirde olan, muhalif; çekinen, içtinap eden. averse to going gitmek istemeyen, gitmekten çekinen. averseness çekingenlik çekinme, içtinap. nefret, iğrenme, tiksinme, istikrah; tiksinti veren şey, menfur şey. have an aversion to sevmemek, hoşlanmamak, tiksinmek, yıldızı barışmamak. başka tarafa çevirmek, yön değiştirtmek; önlemek, menetmek, defetmek, bırakmamak. kuşlara ait. kuşhane. uçak kullanmak. havacılık, tayyarecilik; uçuş. pilot, tayyareci, havacı. ibni Sina. kuş besleme. arzulu, hırslı, haris. be avid for -e arzulu olmak, haris olmak. avidity istek, arzu, hırs. (zool.) belirli bir bölgedeki kuşlar veya kuş türleri. uçak kullanma tekniği , pilotluk. haber, bilgi, malumat; muhabere gemisi, avizo. (tıb.) vitaminsizlikten ileri gelen hastalık. avocado pear perse ağacınn meyvası. amatörce meşgale, iş, meşguliyet, hobi. avoset, (zool.) Recurvirostra. sakınmak, çekinmek, kaçınmak , uzak durmak, içtinap etmek; (huk.) bertaraf etmek, feshetmek, iptal etmek. avoidable kaçınılır, sakınılır, içtinap olunur ; bertaraf edilir, fesholunur avoidance sakınma, içtinap; (huk.) iptal. (kıs.) avoirdupois. İngiltere ve Amerika'da kullanllan tartı usulu; (k.dili) şişmanlık. onaylamak, teyit ve tasdik etmek, kuvvetle söylemek, iddia etmek, garanti etmek, itiraf etmek, açıkça söylemek. açıkça söylemek, beyan etmek, ilân etmek, ikrar etmek, itiraf etmek, kabul ve tasdik etmek.avowal beyan, ilân, ikrar, itiraf, kabul, tasdik. avowedly açıkça, sarahaten, alenen. koparma, sökme; kopmuş, parça; (huk.) bir ırmagın yolunu değiştirmesi gibi tabii bir sebepten dolayı bir mülkün başka bir mülk sahibinin tarafına geçmesi. amca veya dayı gibi veya onlara mensup. beklemek, intizar etmek, gözlemek, hazır olmak. uyanık, tetikte, (sak) be awake to -e karşı uyanık olmak. awakening uykudan uyanış; uyandırıcı. uyandırmak; uyarmak, ikaz etmek; kışkırtmak, tahrik etmek; uyanmak; farkına varmak, gözü açllmak; harekete geçmek, canlanmak, dirilmek. ödül müküfat; olarak vermek;hükmen vermek, hükmetmek, verilmesini emretmek. haberdar, farkında, vakıf, uyanık. be awere of farkında olmak, farkına varmak. awareness farkında olama. su seviyesi ile beraber; suyla örtülü; dalgalarla yıkanan; suda yüzen, dalgaların sağa sola attığı. uzağa, uzakta; bir yana; -den, -dan be away bulunmamak, başka yere gitmişolmak. becarriedaway sürüklenrnek; kapılmak. carry away alıp götürmek, sürüklemek . come away bırakıp gelmek. cut away kesmek, kesip atmak. do away with yok etmek, öldurmek, ortadan kaldırmak. drive away uzaklaşmak; kovmak, defetmek. eat away aşındırmak; yiyip bitirmek. far away uzağa, çok uzakta, uzaklarda. fire away hemen ateş etmek; durmadan konuşmak.fly away uçup gitmek, kaçmak. give away bir kimseye hediye etmek; nikahta gelini güveye vermek; ihbar etmek, ele vermek. go away gitmek, ayrılmak. hide away saklamak, saklanmak. make away with aşırmak, çalmak yürütmek. put away kaldlrmak. right away hemen, derhal. send away başka bir yere göndermek, kovmak. send away for mektupla ısmarlamak. snatch away kapmak take away alıp götürmek. waste away erimek, sararıp solmak. (ünlem) Defol ! Haydi ! korkutmak, dehşete düşürmek huşu vermek. korku, huşu, haşyet. awesome korku veren, korku veya huşu ifade e(den.) awestricken, awestruck huşu içinde, hayran kalmış. (den) rüzgâr üstüne, rüzgâr üstünde. (den.) dipten ayrılmış (çapa) korkunç, dehşet verici; müthiş, berbat, çok kötü; (k.dili.) heybetli, iri awfully (k.dili.) çok; çok fena. biraz, kısa bir zaman için, bir müddet. telaşlı; telaşla. eli işe yakışmaz, sakar, hantal, biçimsiz, yakışık almayan, münasebetsiz , kaba; idaresi güç. awkwardly acemicesine. awkwardness beceriksizlik, acemilik. biz, saraç ve kunduracı bizi. (bot.) diken, kılçık, sorguç. awns of barley arpa dikenleri, arpa kılçıkları. awned, awny dikenli, kılçıklı, sakallı. awnless kılçıksız, sorguçsuz. tente, güneşlik, sayvan. (bak.) awake. (kıs.) absent without leave asker kaçağı. çarpık, yan, ters, yanlış. balta; balta ile budamak; baltalamak. eksen ile ilgili; eksen teşkil eden, mihveri. axial pressure (fiz.) eksensel basınç. axial turbine (mak.) dik türbin. (bot.) koltuk, ağaç dalı ile sapı yahut yaprak sapı ile dal arasında olan köşe veya koltuk. (anat.) koltuk altı. (anat.), (bot.) koltuk altına ait. (fels.) moral, estetik, (din) gibi değer sistemlerinin incelenmesi, değer kuramı. aksiyom, belit, kabul edilmiş gerçek. axiomat'ic kendiliğinden belli; aksiyomla ilgili olan axiomatically kendiliğinden belli olarak; aksiyom olarak. eksen, mihver, kutup; (mak.) dingil; (tar.) itilâf, anlaşma, uyuşma. axis bearing (mak.) dingil yatağı. axis friction (mak.) mihver sürtünmesi. axis pressure dingil basıncı. axis of rotation deveran mihveri; (mat.) dönüm ekseni magnetic axis manyetik eksen. dingil, mil. axle box dingil kutusu. araba dingili. evvelce İngiltere'nin Axminster şehrinde yapılmış olan bir çeşit Türk halısı. (zool.) bir çeşit salamandra. (zool.) bir hayvanın vücut ekseni; akson. evet, muhakkak, hay, hay.Aye aye, Sir! Baş üstüne efendim ! (gemicinin cevabı); Tamam anlaşıldı! (şiir) hep, daima. for aye ilelebet. kabul oyu, olumlu oy, evet: olumlu oy veren seçmen. yerli hizmetçi veya dadı. (zool.) yalnız Madagaskar'da buluhan kedi büyüklüğunde sincaba benzer bir hayvan. genellikle kahverengi ile karışık beyaz renkte bir çeşit iskoçya sığırı. Amerikan hanımeli, açalya, (bot.) Rhododendron. Azerbaycan. (astr.) azimut, gök küresinin herhangi bir noktası ile güney yönü arasmdaki açı. azimuth compass bir gök cisminin mıknatıssal başucunu tayin için kullanılan pusula, semt pusulasu. azimuth tables semt cetvelleri. (jeol.) azoik devir, hayat olmayan çağ; azoik, hayat olmayan jeolojik devre ait. Asor adaları. Azak Denizi. Aztek, Meksika'da yaşayan Kızılderili kabilesi; bu kabileye mensup veya ait. gökyüzü, sema; gök mavisi; gökmavisi renkte. (jeol.) bir çeşit bakır cevheri; fazla değeri olmayan bir taş. (zool.), (bot.) tek, çift olmayan. mayasız ekmek azymous mayasız. tüfeğinin saçması. hava tüfeği. (kıs.) bachelor of divinity. İlahiyat fakültesi. ingiliz alfabesinin ikinci harfi; musikide si'ye karşılık olan yedinci nota; ABD sınavlarda "iyi" karşılığı olan not. (kıs.) Bachelor of Architecture universite mimarlık diploması. (kıs.)British Broadcasting Corporation. (kıs.) before chrıst.milattan önce. (kıs.) Bachelor of Education, Bacheloor of English,Bill of Exchange. (kıs.) brought over. (kıs.) below proof, boiling point. (kıs.) Bachelor of Arts edebiyat fakültesi diploması; Buenos Aires. koyun melemesi; melemek. eski Sami ırkların tanrılarından biri; Fenikelilerin baş tanrısı olan güneş ilâhı; sahte ilâh. vaytmetal, mil yataklarında kullanılan bir alaşım; buna benzer herhangi bir alaşım. babbitt bearings bu maden ile yapılan mil yatağı. anlaşılmaz sözler söylemek; gevezelik etmek, saçmalamak; çağlama; manasız ve saçma bir şekilde if ade etmek; boşboğazlık etmek, ağzından kaçırmak ; boş laf, manasız söz; gevezelik, mırıltı babbler geveze kimse, boşboğaz kimse, durmadan konuşan kimse; çağlayan (ırmak) bebek; saf ve tecrübesiz kimse; ABD, (argo) kız, (slang) piliç. Babil şehri ve kulesi; yüksek bina; (kh) kargaşalık, ana baba günü. Babilik. Hintli veya Bengalli efendi; ingilizce bilen yerli kâtip; sathi bir ingiliz kültürüne sahip olan yerli. ağzı köpeğinkine benzeyen kısa kuyruklu bir maymun türü, Habeş maymunu. pabuç Hindistan ve Arabistana mahsus birkaç cins ağaç, (bot.) Acacia arabica; bu ağaçların zamkı, tohum zarfı veya kabukları. eşarp. bebek çocuk; bir ailenin en küçüğü; çocukça halleri olan kimse; (argo) bir kimsenin ovunmesine sebep olan icat veya eser; (argo) kız; bebek gibi; bebeğe ait; bebeğe yakışan; (k.dili.) küçük nispeten küçük; küçük çocuk muamelesi yapmak; şımartmak baby blue süt mavisi baby'sbreath bir cins uzun saplı, hafif kokulu pembe ve beyaz çiçekleri olan bitki, (bot.) Gypsophila paniculata baby bottle biberon, emzik. baby carriage ABD çocuk arabası. baby farm çocuk ve bebekler için ücretli bakımevi, kreş. baby grand kısa kuyruklu piyano babyhood bebeklik devresi babyish çocuksu, bebeksi, bebek gibi. ABD ana babanın evde olmadıgı zaman çocuğa (çoğ.)u zaman birgece için) bakmak. baby sitter çocuk bakıcısı. Babil şehri; herhangi büyük ve tantanalı bir şehir; günahkârlar şehri. Babil imparatorluğu. Babil şehrine veya imparatorluğuna ait; günahkâr; Babil imparatorluğunda oturan kimse; Babil dili. bakalorya; mezuniyet törenlerinde yapılan dini ayin. iskambil kâgıdı ile oynanan bir Fransız kumarı, bakara. (bot.) çileğe benzeyen etli ve çekirdeksiz meyva gibi; böyle meyva veren. şarap tanrısı Baküs'e tapınan kimse; zevkine düşkün kimse; ayyaş kimse; (çoğ.) Baküs şenliği, içki âlemi; Baküs'e ait. Baküs şenliği; k.(h) içki âlemi, içki meclisi. bacchanalian içki eğlencesi kabilin(den.) Baküs rahibi; ayyaş kimse. Baküs rahibesi; Baküs'e tapan kadın; içki seven kadın Baküs'e veya Baküs ayinlerine ait; k.(h) şen, neşeli, keyif ehli; sarhoş. Baküs, eski Yunan şarap tanrısı. (bot.) çileğe benzer küçük ve etli meyva veren. (bot.) çileğe benzer küçük ve etli meyva şeklinde. çubuk şeklinde, küçük çubuklardan ibaret; (tıb.) basile ait, sebebi basil olan. (zool.)çileğe benzer küçük ve etli meyva ile beslenen. (k.dili.) bekâr hayatı yaşamak. bekâr erkek, evlenmemiş erkek; fen veya edebiyat fakültesi mezunu; bir başkasının bayrağı altında hizmet eden genç şövalye. bachelor'sbutton (bot.) peygamber çiçeği. bachelordom, bachelorhood bachelorship bekârlık. Bachelor of Arts degree edebiyat fakültesi diploması; (kıs.) BA., A.B. Bachelor of Science degree fen fakültesi diploması; (kıs.) B. (tıb.) çubuk seklinde mikroskobik (bakt.)eri, basil; herhangi bir mikrop. bir şeye destek olmak, arka olmak, yardım etmek; tarafını tutmak, üzerine bahse girmek (at v.b.); ; geriye sürmek; sırtına binmek ; (den.) güneşin aksi yönüne dönmek, dirise etmek (rüzgar) back down back out caymak, sözünden dönmek. back the oars, back water (den.) siya etmek. back the sails (den.) yelkenleri faça etmek back up geri sürmek, geri gitmek; desteklemek. arka, sırt, geri; belkemigi; futbolda bek, müdafi. back to back arka arkaya, sırt sırta. be at one' back bir kimseye arka çıkmak. behind one' back birisinin arkasından, gıyabında. flat on one' back hasta, yatakta. get one' back up öfkeli veya dik başlı olmak. have one' back to the wall çıkmazda kalmak. turn one' back on a person veya a thing bir kimseye veya bir şeye sırt çevirmek; vazgeçmek; ihmal etmek.back scratcher kasağı. geri, geriye; yine, tekrar. back and forth ileri geri. fall back upon a thing güvenmek sığınmak give back geri vermek; gerilemek, geri geri gitmek. keep back saklamak, gizlemek. look back geçmişi düşünmek, hayal etmek. back talk küstahça karşılaık verme.go back on inkar etmek, yerine getirmemek. tekne, küçük havuz. arkadaki, arkasında olan; arkaya doğru olan, evvelki; eski. back country taşra, memleketin uzak köşeleri; geri kalmış bölgeler. back formation ((dilb.) benzetme yolu ile bir kelimeden geriye gidilerek türetilen yeni kelime. back issue eski tarihli mecmua. back number günü geçmiş gazete, eski dergi; itibardan düşmüş şey veya kimse back taxes vergi borcu. küstahlık; küstahça karşılık. bisiklette ayak frenine basmak; sözünü geri almak, söyledigini değiştirmek. şöförün hareketlerine müdahale eden kimse. sırt ağrısı; (tıb.) bel romatizması Iumbaqo. parlamento üyesi. gıyabındaçekiştirmek, arkasından konuşmak, iftira etmek. backbiter dedikoducu kimse. arka tahtası, arkalık; (den.) filikada kıç aynalık tahtası, aynalık; basketbolde sepetin üzerine tespit edilmiş dikey tahta. (anat.) omurga, belkemiği; görünüm veya görev itibariyle belkemiğine benzeyen herhangi bir ,şey; karakter kuvveti, metanet. bedenen yorucu , yıpratıcı. gizli, el altından yapılan. cayma; (fig.) yelkenleri indirme; tam teslimiyet sahnede arka perde. arkası olan, yardım edilmiş, himaye edilmiş; arkalıklı (iskemle v.b.); çifte dokunmuş. arka, yardım eden kimse, tarafını tutan kimse; yarışta bir ata para koyan kimse. orman yangınını söndürmek için aksi yönde çıkartılan yangın; (mak.) geri tepme; bunsen lambasında fitil yanmadan gazın tutuşması; aksi yönde kasten yangın çıkarmak; geri tepmek. tavla oyunu; tavla oyununda yenmek, özellikle mars etmek. arka plan, zemin; (güz) (san) (fon); bir kimsenin geçmişteki görgü, muhit ve tahsili. in the background gözden uzak; muğlak, belirsiz. keep in the background arka planda kalmak, kendini göstermemek. elin tersi öne gelecek şekilde yapllan vuruş; geriye doğru veya sola yatık olan el yazısı; elin tersi öne doğru olarak yapllan ; dolayısıyle, dolaylı olarak. elin tersi öne doğru olduğu halde vurulan; samimi olmayan , sinsice, zıt anlamı ima e(den.) backhanded compliment tenkit niteliğinde olan kompliman. binanın dışında olan apteshane, tuvalet. yardım, müzaheret; tasdik; arka, arkalık, destek. şiddetli geri itme; makinede boşluk veya salgı; yeniliğe karşı umumun aksi tepkisi. ABD ocakta arka tarafa konan iri kütük; destek veya yedek vazifesi gören herhangi bir şey. arkalık. gizli, el altından yapılan. ) sırtı madeni bir çubukla kuvvetlendirilmiş ince dişli bir çeşit testere. birbirini yağlamak back-scratcher sırt kaşıyıcısı; yagcılık yapan kimse. back-scratching birbirini yağlama. sekte, aksilik, işin ters gitmesi; ters akıntı. arka taraf; insan veya hayvan kıçı. fena yola sapmak; doğru yoldan tekrar günaha dönmek. backslider fena yola sapan kimse; tekrar günaha dönen kimse. daktiloda geri gitmek. kulis, soyunma odaları, perde arkası; perde arkasında olan, kuliste bulunan; kuliste, perde arkasmda. arka merdiven; gizli yol; dolaylı, gizlice yapılan, el altından olan. (den) patrise; (mak.) bir mekanizmada destek veya kontrol vazifesi gören parça. iğneardl dikiş; iğneardı dikiş dikmek. (A.B.D.) topun kaçmasnı önlemek için arka plana gerilen ağ veya parmaklık. küskün, atın eyerine bağlı ve kuyruğunun altından geçirilen kayış. ters akıntı anafor. ters vuruş, geri tepme; sırt üstü yüzüş. tek yüzlü kılıç; bu çeşit kılıcı kullanan eskrimci. backswordsman kılıç kullanan eskrimci. back talk küstahça konuşma, karşllık verme. geriye dönüş yapmak; söylediğini değiştirmek veya sözünü geri almak. geriye doğru, tersine, geri geri; geçmiş zamanlara doğru, geri; geç kavrayan , geç ve yavaş öğrenen; isteksiz, çekingen ; geç backwardly geriye doğru olarak backwardness geriye doğru olma; geç kavrama. kayık küreklerinin veya gemi pervanesinin geriye attlğı su, serpinti; kendisini yaratan olayın bitiminden sonra da devam eden durum. bir set vasltaslyle geri çevrilen su; dümen suyu, gemi pervanesinin geriye attlğı su; durgun su; durgunluk , ilgisizlik; (den.) siya etmek, tersine kürek çekmek. (çoğ.) meskun yerlerden uzak veya ağaçlardan yarı temizlenmiş yerler; kaba, basit, incelikten uzak. backwoodsman böyle bir mıntıkada yaşayan kimse; kaba ve basit adam. evin arkasındaki bahçe in his own backyard kendi çevresinde beykin, hayvanın yan ve sırt tarafından elde edilen tuzlanmış veya tütsülenmiş domuz eti, domuz pastırması. bring home the bacon istediğini elde etmek, bir şeyde muvaffak olmak İngiliz âlim ve filozofu Francis Bacon'a veya doktrinlerine ait; Bacon felsefesine bağlı olan kimse. Baconian theory Shakespeare'in eserlerini yazanın Bacon olduğunu ileri süren kuram (çoğ.) (bakt.)eriler. bacterial (bakt.)eriye ait, ondan ibaret olan veya ondan ileri gelen bacterially (bakt.)eriyle ilgili olarak (bakt.)erileri yok eden bir madde, (bakt.)erisid. bacterici'dal (bakt.)erileri yok eden maddeye ait (bakt.)eriyoloji, (bakt.)erileri tetkik ilmi, mikrop ilmi, (bakt.)eri bilgisi. bacteriolog'ical (bakt.)eriyoloji ilmine ait. bacteriolog'ically (bakt.)eriyolojiyle ilgili olarak. bacteriol'ogist (bakt.)eriyoloji uzmanı, (bakt.)eriyolog (bakt.)eriler vasıtasıyla meydana getirilen kimyasal ayrışma; (bakt.)eri hücrelerinin imhası (bakt.)erileri yok eden küçücük cisimler (bakt.)eri yoskopi, mikroskopla (bakt.)erileri inceleme (bakt.)eri. (bakt.)eri şeklinde, (bakt.)eri biçim, (bakt.)erimsi. bacteroi'dal (bakt.)eriye ait. Batı Asya'da Amu Derya nehri ile Hindukuş dağları arasında bulunan eski bir ülke. Bactrian bu ülkeye ait. Bactrian camel iki hörgüçlü deve değneğe veya değnekle cezalandırmaya ait (worse,worst) kötü, nahoş; değersiz; kifayetsiz; yanlış, kusurlu; geçersiz; bozuk, zararlı; keyifsiz, hasta; pişman, müteessir; şiddetli, sert; çürük. in bad (k.dili.) güç durumda. be bad at something bir şeyi becerememek. bad debt şüpheli alacak, tahsili mümkün olmayan alacak. bad money kalp para. feel bad kendini iyi hissetmemek. go from bad to worse gittikçe fenalaşmak, daha beter olmak. go to the bad fena yola sapmak, baştan çıkmak. have bad blood between arada husumet olmak denizkadayıfı, (zool.) Alaria esculenta (argo) (filimde) kötü adam (bak.) bid nişan, alâmet, işaret, rozet porsuk; porsuk kürkü; porsuk kılından yapılma fırça ve olta; kızdırmak, gücendirmek; taciz etmek, canını sıkmak, (fig.) başının etini yemek. takılma, latife, şaka; istihza içinde birçok vadi bulunan çorak arazi fena halde; (k.dili.) çok . eşkıya . tüylü toplarla ve küçük raketlerle oynanan bir çeşit oyun. aksi, huysuz, ters. Baffin arazisi. şaşırtmak; engel olmak; boşa çıkarmak, aciz bırakmak; beyhude yere mücadele etmek, bocalamak (gemi v.b.) ; su, hava veya ses hareketlerini kontrol eden bir levha; hoparlör ekranı. be baffled şaşırmak. şaşırtıcı, aldatıcı, durmadan değişen. baffling winds (den.) kararsız rüzgarlar. bafflingly şaşırtıcı durumda . golf topunu havaya atmaya mahsus kısa değnek. (-ged,-ging) torba, çanta; kese, çuval; bir çanta muhtevası, çantanın içindekiler; inek memesi; (argo) bir paket esrar; torbaya veya çuvala koymak; torba gibi şişmek, torba gibi sarkmak; şişirmek, germek; yakalamak, avlamak. bag and baggage pılı pırtıyı toplayarak, butun eşya ile. hold the bag kabak başında patlamak; avucunu yalamak. in the bag ABD (argo) emin, garantili; (colloq.) çantada keklik. suyu çıkarılmış şeker kamışı (kağıt v.b.imalinde kullanılır); üzüm veya pancar posası. önemsiz şey; bilardoya benzer bir oyun; (çoğ.)unlukla piyano için bestelenmiş kısa ve hafif parça. Bağdat şehri; Irak'ın başşehri. bir cins tatlı küçük ekmek. ABD bagaj, yolcu eşyası; ordu ağırlığı; hafifmeşrep kadın; işvebaz kız, canlı genç kadın. baggage master bagaj memuru. kenevir veya jütten dokunmuş olan çuval bezi. torba gibi, gevşek, sarkık. umumhane, genelev, hamam; eski doğu memleketlerinde esirlerin konduğu zindan . gayda, İskoçlarım tulum çalgısı (ünlem) hakaret ifadesi, Tu ! Hindistan'da hürmet ifade eden ve bey kelimesinin karşılığı olan unvan Bahai; Bahai mezhebine mensup olan Bahailik. (huk.) kefil; kefalet; kefalete bağlanma; kefaletle tahliye; tahliye için kefalet, teminat; bir kimseye kefalet ederek tahliyesini temin etmek; mevkufu kefile teslim etmek; emanet etmek, tevdi etmek, sorumlu olmak. bail bond kefaletname. bail out kefalet ödeyerek tahliye ettirmek. go bail ABD, (argo) kefalet etmek. kayıktan su boşaltmaya mahsus tas; çember kulp, halka; tente desteği; ahır bölmesi; (kriket) oyununda kullanılan çubuk; kayığın suyunu boşaltmak. bail out tayyareden paraşütle atlamak. bailer kayığın suyunu boşaltan kimse; (kriket) sipere vuran top; (huk.) bir kimseye emanet para veren kimse. (huk.) kefil olunabilir, teminat olarak verilmiş. (huk.) emanetçi, kendisine saklamak için verilen malı kabul eden kimse. bir derebeyi şatosunun etrafını çeviren dış duvar; şatonun dış avlusu. Old Bailey Londra ağır ceza mahkemesi. İskoçya'da belediye yüksek memuru; nahiye müdürü. mübaşir; icra memuru; muhafız; kazalarda "Sheriff" denilen baş icra memurunun vekili; çiftlik veya şato kâhyası; ing. sınırlı görevleri olan hâkim. (huk.) "bailiff" denilen yetki bölgesi; (A.B.D.) ihtisas sahası (huk.) kefalet, malları teminat olarak verme. (huk.) teminatı veren mudi, iade edilmek üzere mal veren kimse. (çoğ.) -men) (huk.) kefil. (fr.) (çoğ.)bainsmaire) benmari, iki katlı tencere. bayram, özellikle Kurban ve şeker bayramları. (İskoç.) çocuk, kız veya oğlan çocuk. olta veya kapan için yem; aldatma, cezbetme; mola, konak; oltaya veya kapana yem koymak; olta veya tuzak yemi ile cezbetmek; üzerine köpek saldırtmak (hayvan) ; eziyet etmek, taciz etmek. (çoğ.)unlukla yeşil renk olan ve özellikle bilardo masalarında kullanılan yumuşak, kaba, keçeye benzer bir kumaş; bu kumaştan yapılmış eşya. fırında pişirmek, kızartmak; ateşte kurutmak. baking fırında pişirme; bir pişim. baking powder krem tartar ve karbonat karışımı kabartıcı toz, baking powder. baking soda sodyum bikarbonat, karbonat. fırın, ekmekçi dükkânı. (tic.) mark. bakalit; telefon ahizeleri v.b. yapımında ve elektrik veya hararet tecridi için kullanılan bir çeşit plastik. ekmekçi, fırıncı; portatif fırın. baker' dozen on üç. fırın, ekmekçi dukkânı.. bahşiş İsraillileri lanetlemesi emrolunduğu halde, bindiği eşek tarafından azarlanınca onları takdis eden Mezopotamya lı aziz; k.h., (argo) gazete sütunlarını icabında doldurmak için hazır bulundurulan havai yazılar. balalayka, gövdesi üç köşe olan Rus mandolini. balance of trade ticaret dengesi, ithalât ve ihracat arasındaki para kıymeti farkı balance sheet bilanço balance wheel nâzım çark credit balance alacak bakiyesi, matlup bakiyesi debit balance zimmet bakiyesi, borç bakiyesi hang in the balance muallâkta olmak, nazik bir vaziyette olmak strike a balance uzlaşmak trial balance muvakkat mizan, küçük mizan tartmak, dengelemek, muvazene sağlamak; eşit olmak, dengeli olmak; tereddüt etmek, dansta aksi istikametlerde hareket etmek. dengeli, muvazeneli. be well balanced denk gelmek, muvazeneli olmak. lal yakut, açık pembe yakut. nar, kurutulmuş nar çiçekleri, nar ağacı kabuğu. aslen İrlanda'nım Balbriggan şehrinde imal edilip çorap ve iç çamaşırları yapımında kullanılan ince pamuklu kumaş. balkon. balconied balkonlu. dazlak, kel, saçları kısmen veya tamamen dökülmüş; çıplak, çorak; sade, süssüz (üslup v.b.); gizli olmayan, açık, aşikar, besbelli; (zool.) başında ak tüyler olan (hayvan) balding saçları dökülen. baldhead, baldpate kel kimse, dazlak başlı adam. baldly kel olarak; aşikâr olarak. baldness kellik; açıklık. baldfaced beyaz yüzlü (hayvan); yüzsüz, küstah. tente, gölgelik, sayvan; ağır brokar, diba. saçma sapan söz, boş laf. kılıç kayışı, omuzdan kalçaya çaprazlama tutturulan üstü fizen süslü ve kılıç taşımaya mahsus kayış. özellikle (A.B.D.)'nin kuzeydoğusunda yetişen bir cins sarılı kırmızılı kış elması. balya, denk; balya yapmak, denk bağlamak. Balear adaları (zool.) balinanın ağızında oluşan elastiki bir madde, balina açık havada yakılan büyük ateş, şenlik ateşi; işaret vermek için yakılan ateş. meşum, ugursuz; sahte; zararlı. balefully sahte ifade ile. balefulness sahte yüz ifadesi. bir engel karşısında duraklamak; yürümemekte ısrar etmek, direnmek (at); mani olmak, engel olmak, muhalefet etmek; kaçınmak, imtina etmek; mania, engel; hata, başarısızlık; tarlada sürülmemiş kısım; kiriş;( beysbol) topu atanın zamansız olarak topa vuruyor gibi davranarak yaptığı hata; bilardo masasının bir kısmı. balk line bilardo masasındaki çizgi. Balkan, Balkan devletlerine veya bu memleketlerde oturanlara ait; Balkan yarımadasına veya dağlarına ait. the Balkans Balkan Devletleri; Balkan Dağları. ing. -ise Balkanlaştırmak; birbirlerine düşman olan muhtelif ufak devletlere bölmek. Belh şehri. (A.B.D.) yürümemekte direnen, inat eden (at v.b.) top, küre; bilye; yumak; top oyunu; (beysbol) istenilen şekilde ve yönde atılmayan top; (ask.) gülle; yumak haline koymak; yumak haline gelmek, top top olmak. be on the ball (A.B.D.), (argo) uyanık olmak, açıkgöz olmak. play ball top oynamak; (A.B.D.), (k.dili.) beraber çalışmak. ball up (argo) şaşırtmak, (işi) bozmak. ball-and- socket joint kalça eklemi tipindeki eklem. ball bearing bilye; bilyeli yatak. ball cock yüzen top ile işleyen kapama valfı. ball of the foot ayak parmaklarının kökü. ball peen hammer bir ucu yarım küre biçiminde olan çekiç. ball valve toplu valf. ball and chain ayak kösteği, pranga. ballpoint ballpoint pen tükenmez, tükenmez kalem. balls (argo) husyeler. balo. have a ball (argo) eğlenmek. balad, türkü, güftesi hisli olan halk şarkısı. balladry balad tarzında şiirler. üç bentten ve bir de ağırlama mısraından meydana gelen bir nazım şekli. şarkı satan kimse; kotü şair. kikla, (zool.) Labrus bergylta (den.) safra, balast; safra koymak, muvazene temin etmek; çakıl döşemek. in ballast yüksüz, safralı. ballastage (huk.) safra hakkı, safra resmi. balerin. bale, danslı oyun; bale trupu. (çoğ.)-tae) mancınık. balistik ilmi, askerlikte atış ilmi. ballistic atılan gülleyle ilgili. ballistic curve bir güllenin çizdiği eğri. ballistic missile (ask.) roket. balon; (kim) balon şişe; karikatür serilerinde şahısların sözlerini içine alan balon şeklindeki çizgi; balon ile uçmak; balon gibi şişip kabarmak; şişirmek. balloon foresail (den.) (çoğ.)unlukla yatlarda kullanılan bir cins balon yelkeni; balon gibi şişen ve fazladan kullanılan yelken. balloon sickness (tıb.) çok yüksek irtifalarda hası1 olan hastalık, dağ hastalığı. balloon tire otomobil veya bisiklet için büyük lastik, balon lastik. trial balloon kamuoyunu ve yabancı devletlerin fikirlerini yoklamak maksadıyle ortaya atılan fikir veya havadis oy pusulası; bir seçimde oyların toplamı; gizli oy usulu ile yapılan seçim; oy vermek; kura çekmek (yer için) ballot box oy sandığı. ballot paper oy pusulası. dans salonu, balo salonu. ing, (argo) yaman, çok (ifadeyi kuvvetlendirmek için iyi veya kötü anlamında kullanılan söz) (k.dili) heyecanlı ve göze batan propaganda veya yazı; gürultü, velvele. ilâç olarak kullanılan birkaç çeşit yağ; belesan yağı; (bot.) melisa, oğulotu, güzel koku, rayiha; kokulu merhem; ağrı veya sızıyı dindiren, tedavi eden merhem. balm of Gilead belesan, belsen, pelesenk yağı; merhem; bir cins Kuzey Amerika kavağı. balm honey kötü kokulu oğulotu. eskiden giyilen bir seşit renkli yünlü kumaştan yapılmış iç etekliği; (k. h.) bir çeşit bağlı ayakkabı; bir çesit iskoç kasketi. sakin, dinlendirici, huzur verici; ağır kokulu, rayihalı; belesan yağı veren: şifa veren; ing., (argo) deli, çatlak. banyoya veya banyo yapmaya ait. (tıb.) banyo ile tedavi etme ilmi. (argo) saçma sey; bir cins salam. tahtası çok hafif olup, cankurtaran salı v.b. yapımında kullanılan bir tropikal Amerikan ağacı; bu ağacın tahtası; bu tahtadan yapılmış olan cankurtaran salı. belesan; pelesenkağacı, (bot.) Commiphora opobalsamum; kınaçiçeği, (bot.) Impatiens. balsam apple kudret narı. balsam fir Kuzey Amerika'ya mahsus bir cins pelesenkağacı; bu ağacın tahtası sweet scented balsam yabani nane. balsamıc belesan gibiüzel koku verici,teskim edici. Baltık. siyah ve portakal renginde Kuzey Amerika'ya mahsus sarıasmagiller familyasından bir kuş, (zool.) Icterus galbula. merdiven veya taraçanın kenarındaki tırabzanı meydana getiren küçük direklerden her biri. balustered parmakIıklı, korkuluklu. . korkuluk, parmaklık, tırabzan parmaklığı. Bamako, Mali'nin başkenti. bebek, çocuk; sanat eserlerinde isa'yı temsil eden çocuk tasviri. hintkamışı, bambu, (bot.) Bambusa arundinacea; bambudan yapılmış. (k.dili) aldatmak, dolandlrmak; şaşırtmak. beyanname, tebliğ, bildiri; ortaçağda seferberlik ilanı. banns (çoğ.) nikâh ilânı, evlenme beyannamesi. publish the banns nikâh kâğıtlarını asmak, nikâhı ilân etmek. Hırvat ve Slovanya valisi. yasaklamak, menetmek; (eski) lânetlemek, aforoz etmek; yasak, aforoz. adi, bayağı; umumi (fikir,ifade) banality adilik. muz, (bot.) Musa paradisiaca sapientum. takım, zümre; bando; dans müziği çalan orkestra; toplamak, bir kamp v.b.'nde bir araya gelmek, birleşmek; bağlamak, bir araya toplamak. beat the band (argo) mükemmel olmak; şaşırtıcı olmak. şerit, bant, kordele; sargı; kemer; kayış; çizgi; çizgilerle süslemek. (mak.) şerit testere. açık havada çalan müzik topluluklarını koruyan yarım küre şeklindeki önü açık duvar. sargı, bağ; sarmak, bağlamak (yara veya göz) (çoğ.)unlukla kırmızı veya mavi zemin üzerine beyaz benek veya desenleri olan büyük mendil; herhangi bir büyük mendil. şapka muhafaza etmede kullanılan mukavva veya ince tahtadan yapılmış kutu. (çoğ.) -deaux) saç bağı veya şeridi, saç filesi. ince ve uzun bayrak; bandrol; (den.) flandıra; (mim.) üzerine kitabe yazılan kordele şeklindeki tezyinat. Hindistan'da bulunan bir cins büyük fare. haydut, eşklya, yol kesen kimse. banditry haydutluk. bandits, banditti (çoğ.) eşklya takımı, haydut çetesi. (müz.) bando sefi. fişeklik; omuz kayışı. bir çeşit saç yağı. (çoğ.) -men) mızıkacı, bando çalgıcısı. açık havada çalan muzik topluluklarına mahsus (çoğ.)u zaman üstü kapalı platform. bir geçit töreninde bandoyu taşıyan araba; (A.B.D.), (k.dili.) gözde olan taraf. topa vurur gibi sağa sola vurmak; mukabele etmek, atışmak; çarpık, dışarı doğru meyilli (bacak); ing. hokey oyunu; hokey kulubü. bandylegged çarpık bacaklı. zehir; afet, felâket, dert; öIüm. öldürucü, zehirli; mahvedici, muzır. banefully zehirli bir şekilde. banefulness zehirlilik. gürültü, patlama; bir vuruş neticesinde çıkan ses; patırtı; enerji, bir şeyi yapma gayreti, şevk; (A.B.D.), (argo) heyecan, sevinç; (argo) uyuşturucu madde içitimi, morfin; çarpmak, gürültü ile kapatmak; hızla vurmak; gürültü yapmak; (argo) morfin yapmak; gürültülü bir şekilde, ansızın. Bangkok Bangladeş halka, bilezik, halhal. (çoğ.) perçem, kâkul, kırkma. Bengi. Hindistan'da giyilen bir çeşit bol gömlek, ceket veya entari; Hindistan'da et yemeyen bir tüccar slnıfı; banyan ağacı. banyan ağacı, Hint inciri, (bot.) Ficus benghalensis (gen.) (çoğ.) merdiven parmaklığı, tırabzan. sürgün etmek; kovmak, uzaklaştırmak. banisher sürgüne gönderen kimse. banishment sürgün. (müz.) banco, bir çeşit telli saz banjoist banco çalan kimse. yığın, küme; bayır; kıyı, kenar (nehir,göl); kıyıdan açık kısımlarda deniz dibinin sığ olduğu bölge; (mad.) ocak agzı; bilardo masasının kenarı; kısa kürekçi sırası; piyano veya orgda tuş sıralanndan her biri; (matb.) küçük manşet; (matb.) gale yatağı; (hav.) yatış; yığmak, set yapmak; (hav.) dönerken yan yatmak; ateşin yavaş yanmasnı temin için küllemek; kümelenmek, yığınlar meydana getirmek. bank of keys piyanoda tuşlar; orgda klavyelerden her bir bank of lights (tiyatro) grup ,ışıkları. banking banket. banka; (iskambil) banko; banka veya bankacılık vazifesini yapmak; bankaya para yatırmak; (k.dili) dayanmak, güvenmek. bank acceptance banka kabulü, banka akseptansı, kabul kredisi. bank account banka hesabı. bank bill banknot; bir banka tarafmdan diğer bir banka üzerine çekilen poliçe. bankbook banka defteri, banka cüzdanı. bank discount banka iskontosu, bir senedin banka tarafmdan kınlması. bank holiday bankalann resmi tatil günü. bank note banknot, kağlt para. bank paper piyasada geçerli olan tahvil ve senetler. bank rate banka iskonto haddi, faiz oranı. bank statement banka hesap durumu; müşterilere gönderilen hesap hulasası. blood bank kan bankası. savings bank tasarruf sandığı tasarruf bankası. bankable bankaca muteber. banking bankacılık. bankacı; kumar oyununda bankocu; özellikle morina balığl avmda Newfoundland kıyılarında kullanılan balıkçı gemisi; duvarcı veya taşçıların üzerinde çaIıştıkları taş veya tahta set. müflis (kimse), iflas etmiş olan (kimse); iflas ettirmek, mahvetmek, tüketmek. go bankrupt iflas etmek. iflas. declare bankruptcy iflas etmek. fraudulent bankruptcy hileli iflas. (bot.) Avustralyada bulunan ve oradan Avrupaya getirilmiş olan san çiçekli bir cins çalı, banksiya. bayrak, sancak, alem; (gazet.) manşet. iskoç. yassı yulaf veya arpa ekmeği, pide. (bak.) ban (ask.) seğirdim yolu; yaya kaldırımı; büfe arkalığı; tek kollu sedir. ziyafet, resmi ziyafet; ziyafet çekmek. Galler üIkesinde haykırmasının o evden bir öIü çıkacağma işaret ettiğine inanılan hayali bir peri. ufak cins tavuk, ispenç, çin tavuğu; ufak tefek kavgacı insan; küçük, ufak. bantamweight (spor) filiz siklet. şaka, latife, takılma, alay; şaka etmek, takılmak, latife etmek. banterer şaka eden kimse. çocuk, bebek, yumurcak. (çoğ.) bantu,bantus) Orta ve Güney Afrika'da yaşayan zenci kabile grubu; Bantu; bu gruba mensup kimse; Bantu dil grubu. , (ünlem) Japonya'ya mahsus hürmet ifade eden bir selamlama şekli olup "uzun ömür" ve askerlikte ''ileri hücum" manalarını taşır. baobap ağacı, (bot.) Adansonia digitata. vaftiz, vaftiz ayini. baptismal vaftizle ilgili. baptism of fire bir askerin katıldığı ilk savaş; çetin bir imtihan veya tecrübe. "Baptist" denilen Protestan mezhebi mensubu; vaftiz eden kimse. John the Baptist Yahya peygamber. kilisenin vaftiz ayini için ayrılmış kısmı. vaftiz etmek; ad koymak vaftiz ayini ifa etmek; ilk defa kullanmak. hintçe mürşit kimse. çubuk, sırık, kol, kol demiri; mania, engel; bir nehir ağzında veya kıyıya paralel olan uzun kum ve cakıl seti; avukatlık mesleği, baro; mahkemede dinleyicileri hakim, jüri ve avukatlardan ayıran parmaklık; mahkemede sanık kürsüsü; içki satılan veya içilen yer, bar, meyhane, (huk.) men' muhakeme; (müz.) ölçü çizgisi; (hane.) armada birbirine paralel iki serit. bar line (müz.) öIçü çizgisi. bar of soap sabun kalıbı. admit to the bar baroya kabul etmek. behind bars hapiste, mahpus. kol demiri ile kapamak, sürgülemek; parmaklığln arkasında tutmak; mani olmak, önlemek; hariç tutmak, dahil etmemek; kumaş üzerine çizgi veya yollar yapmak. (fiz.) bar, basınç öIçü birimi. (edat.) maada, -den baska bar none istisnasız, ayrıksız. (kıs.) barometer, barometric, barrel. (argo), (bak.) barbiturate. olta çengeli; ok ucu; kanca; kuş tüyünün bir kılı; (bot.), (zool.) sakala benzer kısım; kısa ve kalın gagalı güvercin; rahibelerin kullandığı boynu ve göğsü örten keten örtü; (eski.) sakal; Mağrip atı; ok, mızrak vb,ne uç takmak. Barbados, Batı Hint adalarından biri. kaba kimse, vahşi kimse, medeniyet görmemiş bir kimse; barbar; zalim; gaddar; yabancı; medeni olmayan. medeniyetsiz, uygar olmayan; barbar; vahşi. barbarically barbarca. munevverlerce makbul olmayan ifade tarzı; edebiyatta ve sanatta bazılarınca alışılmış şekil ve yazıların haricinde kalan tarzda eserler; vahşilik, kabalık, barbarlık. gaddarlık, zalimlik, medeniyetsizlik, sanat ve edebiyatta zevksizlik, kabalık. ing. rise vahşileştirmek, vahşileşmek. Barbaros; Roma imparatoru (I.) Frederick'in lakabı. medeni olmayan; haşin, kaba; klasik ölçüler dışında olan; yabancı, ecnebi. barbarously ilkel bir şekilde. barbrousness ilkellik. (eski) Berberistan. Barbary ape Kuzey Afrika ile Cebelitarık'ta yaşayan bir cins maymun. Barbary Coast San Fransisko'nun eskiden kumarhanelerin bulunduğu sahil kısmı. barbary ragwort yılanbaşı, (bot.) Othonna cheirifolia (zool.), (bot.) kıllı sakallı. kuzu v.b.'nin bütün olarak çevrildiği açık hava toplantısı; bütün çevrilmiş koyun, kuzu ve oğlak gibi hayvan; bu işe mahsus portatif ızgara; baharatlı ve salçalı bir et yemeği; açık havada bütün hayvan çevirmek. dikenli, kancalı. barbed wire dikenli tel. bir nevi sakallı tatlı su balığı; karakeçi, (zool.) Barbus fluviatilis; balığın dudağındaki sakal. halter. berber; tlraş etmek. barbers itch birkaç cins parazit mantarın yüzde ve boyunda meydana getirdiği bir deri hastalığı. barbershop berber dükkanı. diken üzümü; kadıntuzluğu, amberbaris, sarıçalı, (bot.) Berberis vulgaris uzun ve kıvırcık tüylü köpek, kaniş; tropikal bölgelerde yaşayan kıllı ve kalın gagalı bir kuş, (zool.) Capito veya Bucco (ask.) top için hazırlanmış mahfuz yer, barbet, top kulesi; (den.) taret, top siperi. bir hisar veya şatonun damında bulunan müdafaa kulesi; gözleme kulesi. (ecza.) barbiturat, uyku hapı. büyük tüy kenarındaki küçük tüy. (müz.) Venedik gondolcularının şarkısı; bu tarzda yazılmış parça. saz şairi, şair, ozan. bardic sairane. ing. fırında pişerken kurumasın diye rostonun üstüne konulan yağlı et. at zırhını meydana getiren parçalardan biri; ata zırh giydirmek; donatmak. çıplak, açık,yalın;sade,süssüz,mübalağasız,basit;havı dökülmüş,parlamış(kumaş);ancak yetecek kadar,.bareback eyersiz (at)bare change zayıf vir ihtimal. bare faced yüzü açık, peçesiz;yüzsüz, arsız,hayasız. barefoot yalınayak. barehanded silahsız,elleri açıkta.bareheaded başı açık.barelegged çorapsız,çıplak bacaklı. bare living ancak geçinme,kıt kanaat geçinme. soymak, açmak. ancak, güçbelâ; açıkça, gizleme(den.) Barents Denizi. eski iskandinav kahramanı; zırhsız asker. (argo) zamanını barda geçiren kimse. pazarlık, anlaşma; muamele; işlem; kelepir; pazarlık etmek, pazarIığa girişmek, uyuşmak; kayıt ve şarta bağlamak, taahhüt etmek. bargain counter tenzilâtlı eşya tezgâhı. bargain day tenzilâtlı satış günü. bargain price ucuz fiyat, tenzilâtlı fiyat. bargainer pazarlık eden kimse. into the bargain üstelik, caba. strike a bargain uzlaşmak. That is not what he bargained for Bu, umduğu netice değildi. mavna, salapurya; saltanat kayığı; mavna ile taşımak; mavna gibi ağır hareket etmek; (k.dili), (gen.) in, into ile paldır küldür girmek; işe karışmak (mim.) saçak mavnacılardan biri; kumanda eden mavnacı. (kim) baryumlu; atmosfer basıncına ait. yanınca çok kül bırakan bir deniz yosunu; bu yosunun küllerinden elde edilen alkali, yosun sodası. (müz.) tenor ile bas arasındaki erkek sesi, bariton; bu sese sahip olan kimse; bandolarda kullanılan bir çalgı aleti, bariton. (kim) baryum. havlama, köpek havlamasına benzer ses; (k.dili) öksürük; havlamak; havlamaya benzer sesler çıkarmak; yüksek sesle konuşmak veya bağırmak; (argo) bir eğlence yerinin kapısında çığırtkanlık etmek; öksürmek. bark up the wrong tree yanlış kapı çalmak. His bark is worse than his bite Ne varsa dilindedir. (bot.) kabuk; ağaç kabuğu; kabuğunu soymak; tabaklamak. (den.) üç direkli yelkenli gemi, barka. barmen. havlayan, bağıran insan veya köpek; (k.dili.) dükkân veya eğlence yeri önünde bağıran adam, çığırtkan. kabuğu olan, kabuklu; kabuğa benzeyen. arpa, (bot.) Hordeum vulgare. barleycorn arpa, arpa tanesi. barley meal arpa unu. barley sugar arpa özü ile yapılan bir şekerleme. pearl barley frenk arpası. wall barley duvar arpası, (bot.) Hordeum murinum. biranın üstündeki köpük. ing. meyhane tezgâhında hizmet eden kız veya kadın. meyhane tezgâhında hizmet eden garson, barmen. "Binbir Gece Masallan''nda dilenciye boş tabaklarla hayali bir ziyafet çeken Bağdat'lı prens. Barmecide feast çok kıt yemek. dini görevleri yüklenebilecek yaşa gelmiş Musevi erkek çocuk; ergenlik töreni. mayalı, köpüklü; ing., (argo) havai, boş kafalı. ahır, çiftlik ambarı; ambara koymak. barn dance bir çiftlikte ambarda yapılan danslı toplantı. barn owl peçeli baykuş, ambarlarda fareleri yiyen baykuş. barnful ambar dolusu. barnyard çiftlikte ahır veya ambann yanındaki avlu. gemi diplerine veya kayalara yapışan midyeye benzer birkaç cins kabuklu deniz hayvanı; bir cins yabani kaz; (mec.) yapıskan huylu sırnaşık adam (fig.) çamsakızı. acorn barnacle beyaz kurt, (zool.) Bolanus. (gen.) (çoğ.) at nallanırken burnuna takılan kıskaç, nalbant yavaşası (A.B.D.) (k.dili.) taşrada temsil vermek; taşra halkını uçakla gezdirip para kazanmak. barograf aletinin tespit ettiği kayıtlar. otomatik olarak hava basıncını kaydeden barometre barograph'ic otomatik barometreyle ilgili. barometre, hava basıncını öIçen alet. (avrupada bir asalet ünvanı) baron; (A.B.D.) kudretli iş adamı, kral. baroness baronun karısı; kadın baron, barones. ingiliz baronlar slnıfı; baronluk. barondan bir derece aşağı olan asalet rütbesi, baronet; bu payenin sahibi. baronetage baronet payesi; baronet sınıfı. baronetcy baronet payesi. barona ait, baronlar smıfına ait; barona yakışan. baronun payesi veya malikânesi. barok; bu usluba ait, barok; şatafatlı, çok süslü. hava basıncında meydana gelen değişiklikleri kaydeden alet, baroskop üstü körüklü dört kişilik at arabası, fayton. (bak.) bark. kışlada oturtmak. Avustralya ve ing., (argo) bir takım veya oyuncu lehine veya aleyhine tezahürat yapmak; bağlrarak tezahürat yapmak. kışla. eti yenen birkaç cins deniz balığı, (zool.) Sphyraena. sulama işlerinde hendekteki suların yönünü veya seviyesini değiştirmek için hendeğe konulan geçici mânia. (ask.)top ateşi ile yapılan mania;şiddetli hücum.barrage balloon uçak hücumuna karşı savunmada kullanılan ve yere bağlı olan balon. (huk.) baratarya, kaptan veya mürettebat tarafından gemiye veya eşyaya kasten yapılan zarar veya kaza; (sık sık) kavga veya (huk.)uki ihtilâflara sebebiyet verme suçu, dava veya kavgaları teşvik itiyadı; kilise veya devlet dairelerinde bir mevkii satma veya satm alma. barrator baratarya suçunu işleyen kimse. barratrous baratarya cinsinden olan. barratrously baratarya suçunu işleyecek şekilde. demir çubuklarla kapatlımış; yasaklanmış; çizgili, yollu (kumaş) varil, fıçı; bir varilin içine alacağı miktar; top veya tüfek namlusu; fıçıya koymak; (A.B.D.) arabayı hlzlı kullanmak. barrel buoy fıçı şamandıra. barrel organ latarna. barrel roll uçuşta uçağın ekseni üzerinde tam bir devir yapması. barrel vault (mim.) beşik kemer, yarım silindir şeklinde kemer, tonos. kısır;meyvasız; kıraç, verimsiz (toprak); yavan, anlamsız; budala, boş kafalı; (gen.)(çoğ.) düz veya hafif meyilli, toprağı kumlu, nispeten çorak arazi. barrenly kısır bir şekilde. barrenness kısırlık. bere, küçük bir çeşit sapka. saç tokası. barikat, siper; mânia, engel; siper yapmak; barikatla önünü kesip müdafaa etmek. barricader barikat yapan kimse. herhangi bir yolu kapamak için yapılan mania, engel; doğal mânia (sıradağlar v.b.); çit, korkuluk. barrier reef sahile yakın sığ mercan kayalığı. (edat.) maada, -den gayri, olmadığı takdirde. ing. dava vekili, mahkemede dava görebilen avukat, avukat (A.B.D.) meyhane, bar. el arabası; ing. seyyar sebze ve meyva satıcılarının kullandığı itilerek yürütülen araba; Büyük Britanyada tarihten evvelki devirlerde yaşamış olan kimselerin mezarlarının bulunduğu tepe; tepe (bu gün özellikle yer isimlerinde kullanılır) (kıs.) Baronet. meyhanede içki veren kimse, barmen. mübadele usulü ile alışveriş etmek, trampa etmek; takas yapmak; mübadele, trampa. (mim.) eski zaman kale bedenlerinden dışarı çıkmalı olan kulecik. (fiz.) (atom dan ufak) ağır tanecik. ağırküre. (kim) baryum monoksit. barytic baryum monoksit ile ilgili. (bak.)baritone. esasa ait, temele ait; kaidevi. basal metabolism (tıb.) bazal metabolizma. bazalt, volkanik karataş, siyah mermer. basaltic bazalta ait. icabında kaldırılacak bir ağırlığa denk ağırlık koymakla meydana gelen sistem. kaide, temel, esas, taban, dip; (bot.) sap dibi; (zool.) bir uzvun gövdeye bitiştiği noktaya en yakın kısmı; (spor) depart; (ask.) üs; (kim.) alkali, (baz) baseball beysbol. baseboard süpürgelik, döşemenin kenar tahtalan. baseburner yakıtı otomatik olarak dolan soba. base hospital askeri hastane (gezici olmayan) base line öIçmek için esas tutulan çizgi veya miktar; (spor) saha kenarı. base of a column (mim.) pabuç (sütun)base of operations hareket üssü. off base (A.B.D.), (argo) yanlış yolda. temel atmak, kurmak, tesis etmek; on veya upon ile bir esas üzerine bina ettirmek; dayandırmak. alçak, adi, rezil; korkak; değersiz; sahte, kalp. baseborn soylu aileden gelmeyen; nikahsız doğmuş, piç; alçak, zalim. basely alçakça. baseness alçaklık. asılsız, temelsiz, esası olmayan. basielessly asılsızca. baselessness asılsızlık. bodrum katı, zemin kat; herhangi bir yapnın kaidesi. (k.dili.) kuvvetle vurmak, hızla vurmak; şiddetli vuruş; kuvvetli darbe; ing., (argo) cümbüş. paşa; azametli kimse. utangaç, sıkılgan, mahcup, çekingen. bashfully utangaçlıkla bashfulness utangaçlık. (t) başıbozuk. esas, temel, esas teşkil eden; (kim) bazal; (ask.) acemi basic English ingilizce oğretiminde kullamlan kelime bilgisi sınırlı basit ingilizce basic slag çelik imalatında elde edilen fosfatlı bir cins gübre. basically temel olarak, esasmda. fesleğen, reyhan, (bot.) Ocimum. bir kilise mimarisi üslübuna ait; (anat.) bazilik, kolun üst tarafmln yüzeysel venlerinden iç yanda olanı; bilek damarıyla ilgili. (mim.) dik dörtgen şeklinde bina veya kilise; Romamn belli başlı yedi kilisesinden biri veya aynı imtiyazlara sahip diğer bir Katolik kilisesi. (mit.) şahmaran, nefes veya bakışında öIdürme gücü olduğuna inanılan ejderha; kertenkele gibi sürüngen; bir cins tropikal Amerikan kertenkelesi. çelik migfer. kaide, temel; menşe, kaynak; ana prensip. güneşlenmek, tatlı bir slcaklığın karşısında uzanmak; zevk verici bir durumun tadınl çıkarmak; bir şeyi güneşe veya ateşe tutmak. sepet, küfe, zembil; sepet dolusu; (spor) sayı, basket. basketball basketbol; basketbol topu.basket fern eğreltiotu, (bot.) Sarhasia basket hilt eli muhafaza etmeye yarayan yarım küre şeklinde kafesli kılıç kabzası. basket weave iki veya daha fazla iplikle örülen örgü. basket woman seyyar satıcı kadın. basketwork sepet örgüsü. sepetçilik, sepet örgüsü işler. güneslenmek için su yüzüne çıkan çok iri cüsseli fakat zararsız bir cins köpek balığı. legen; legen dolusu; havuz; havza. Fransa ve ispanya'nın Batı Pireneler bölgesinde oturan Bask kabilesinden biri; Baskça; (k. h.) kadınların kalçaya kadar inen korsası; belden aşağı sarkan kumaş parçası veya kısa eteklik; Basklara veya onlann diline ait. heyketıraşçılıkta yarım kabartma. levrek, (zool.) Labrax lupus; hani, (zool.) Serranus cabrilla. sea bass levrek. (müz.) alçak perdeden, kalın sesli; pest; basso, bas. bass clef fa anahtarı. bass drum kalın ses veren en büyük davul. bass horn bir nefesli çalgı. bass viol kontrbas. bass voice bas, basso. sepet, beşik; sepet işi çocuk arabası. (it), (müz.) basso, bas; pes perdeli ses. (müz.) çifte kamışlı bir nefesli saz. (it), (bak.) basrelief. ıhlamur ağacı (bot.) bazı ağaçların hasır yapmak için kullanılan iç kabuğu. piç, nikahsız doğan çocuk; (argo) alçak herif, kepaze kimse; gayri meşru (çocuk); sahte, hakiki olmayan, kalp; alışılmışın dışında; (matb.) normal boyda olmayan. bastardy piçlik. bastardly gayri meşru olarak doğan; hileli; bayağı. ing. -ise piç olduğunu ispat etmek; alçaltmak; şerefi lekelenmek, alçaltılmak; değiştirip kıymetini bozmak. teyellemek, eğreti dikmek; (ahçı.) eti pişerken tereyağı v.b. ile yağlayarak yumuşatmak; (k.dili.) dayak atmak; dövmek. basting teyelleme; azarlama. Paris'teki Bastil hapishanesi; (k. h.) hapishane olarak kullanılan herhangi bir kale. dayak, falaka; sopa, falaka değneği; falakaya yatırmak; dayak atmak, dövmek. kale burcu; tabya; sağlamlaştlrılmış yer. (spor) beysbol, (kriket) vb oyunlarda topa vurmak için kullanllan sopa; pingpong ve tenis raketi; tokmak, değnek. go on a bat bütün gece kafayı çekmek. go to bat for yardımına koşmak, müdafaa etmek. (spor) beysbol sopası veya diğer bir değnekle vurmak; beysbol v.b. oyunlarda sopa ile vurma sırası gelince oynamak; kırpmak (göz) bat around (argo) dolaşmak, gezmek; münakaşa etmek, tartışmak. without batting an eye şaşkınlığını belli etmeden; şaşmadan. yarasa, (zool.) Chiroptera blind as a bat tamamen kör. have bats in the belfry (A.B.D.), (argo) delirmiş olmak. horseshoe bat seytan kuşu bir fırın dolusu ekmek; bir defada alman miktar; takım, (alay.); yığın. nefesini tutmak; azaltmak, indirmek, tenzil etmek, kesmek. with bated breath nefesi kesilerek, soluk soluğa. banyo, hamam, banyo küveti, banyo dairesi, sıcak; kaplıca; fotoğraf, filim v.b. banyosu; ing. banyo etmek, yıkamak. bathhouse hamam. bathrobe bornoz. bathroom banyo dairesi; tuvalet. bathtub banyo kuveti. ibranilerde eskiden kullanılan bir sıvı öIçü birimi, takriben 40 litre. yıkamak, banyo etmek; ıslatmak, suya batırmak; banyo yapmak, yıkanmak; deniz banyosu almak; etrafı su veya diğer bir sıvıyla çevrili olmak bathing beach plaj. (jeol.) derinde bulunan bir çeşit volkanik kaya. deniz derinlik ölçeği, iskandil aleti, batometre. orduda yük beygiri üslüpta gülünç bir şekilde yüksekten düşme; herkesce söylenmiş ve adi konulan işleme. Bathurst, Gambia'mn başkenti. deniz dibi tetkiklerinde kullanılan küre biçiminde dalgıç aleti . batik, kuma51 boyama iSi batist, ince ve renkli patiska. ing. emir eri. (fr.) rütbe veya mevki alameti olan asa; değnek, sopa, baston; (müz.) orkestra şefinin değneği, baton. kurbağalara ait; kurbağa (kriket)te topa vurma sırası kendisinde olan oyuncu. (ask.) tabur, müfreze, kıta. ince tahta parçası, tiriz, takoz: (den.) tiriz, yelkenleri düz tutmak için içine geçirilen ince tahta parçası. batten down (den.) ambar muşambalarını çekip tirizini vurmak. semirmek, iyi beslenme sonucunda şişmanlamak; başkalarının sırtından geçinerek lüks bir hayat sürmek; semirtmek, Sişmanlatmak. sert darbelerle vurmak, hırpalamak; dövmek; eskitmek tahrip etmek; hamle yapmak. battered baby büyükleri tarafından hırpalanmış küçük çocuk. sulu hamur; (matb.) bağlanmış sayfa halindeki dizilmiş harflerde bozukluk; bu bozukluğun meydana getirdiği yanlış; (spor) topa vuran oyuncu. (mim.) temelden yukarı doğru meyletmek; bu şekilde meyilli duvar. eskiden kale duvarlarını ve kapılarını yıkmak için kullanılan kalın kütük. (elek.) pil, elektrik bataryası; akümülatör, akü; (ask.) batarya; (beysbol) atıcı ve tutucu; vuruş, dövme; (huk.) kötü davranış; müessir fiil; bir şahsın haksız yere dövülmesi veya bedeni ezaya maruz bırakılması; dizi, seri, takım. tabaka halinde pamuk (yorgan veya şiltede kullanılır); (spor) bazı top oyunlannda vuruş. muharebe, savaş; dövüş; savaşa katılmak; mücadele etmek, savaşmak. battle array harp safı. battle-ax cenk baltası, teber; (argo) huysuz kocakarı. battle cruiser ağır kruvazör. battle cry savaş narası; herhangi bir kampanyada kullanılan mücadele sloganı. battle fatigue harp görmüş kimselerde görülen ruhsal çöküntü. battlefield savaş meydanı. battle royal birkaç kişinin katıldığı kavga; büyük ve hararetli münakaşa. battleship zırhlı harp gemisi. join battle savaşmak, savaşa başlamak. offer battle savaşa meydan vermek; meydan okumak. pitched battle iki tarafm da bütün güçlerini seferber ettiği savaş. battlescarred savaşta alınmış yara izleri taşıyan. ucuna tüy takılmış mantarla oynanan bir oyun; bu oyunda kullanılan raket. kale burcundaki mazgallı siper. ing. sürgün avı, sürek avı; katliam. (argo) çatlak kaçık. ucuz ve adi süs eşyası, biblo. (bak.) balk. bir çeşit alüminyum oksit veya hidroksit. (eski) genelev patronu. müstehcen söz veya davranış. açık saçık, müstehcen; müstehcen söz. bawdily açık saçık bir şekilde. bawdiness açık saçık oluş genelev. haykırmak, bağırmak, feryat etmek; bağırarak satış yapmak (işportacı); yüksek sesle ağlamak; haykırış, feryat. bawl out (A.B.D.), (argo) azarlamak, haşlamak. defne, defneye benzer birkaç cins ağaç; zafer nişanesi olarak verilen defneden yapılmış taç; (çoğ.) şöhret, ün. bay leaf defne yaprağı. bay rum bir çeşit güzel kokulu losyon, defne ispirtosu bay tree defne ağacı. wild bay tree fil burnu, yaban defnesi, (bot.) Viburnum tinus. doru rengi; doru at; doru, kızıl doru, kızıl kahverengi. bay horse doru at. uzun havlama sesi, uluma; havlamak, ulumak. at bay av köpekleri tarafından kıstırılmış; sıkışık durumda. koy, küçük körfez; pencere çıkması, cumba; duvar bölmesi; bölüm. bay window cumba. cesur ve namuslu adam.(15.,16.yüzyıllarda yaşamış kahraman vir fransız şovalyesinin ismi. ortaçağ kahramanlık destanlarında adı geçen efsanevi at; kahramanlık göstermiş herhangi bir ata verilen isim; (k. h.) doru at. defne v.b. ağaçların meyvası; mum ağacı, (bot.) Myrica cerifera. süngü, kasatura; süngülemek. bayonet clutch bayonet kavramı. spade bayonet kazma şeklinde süngü. trowel bayonet mala şeklinde ufak süngü. (A.B.D.) bir nehir veya gölün bataklıklı kolu veya çıkış noktası. pazar, çarşı, içinde çeşitli mallann satıldığı çarşı; kermes. (ask.) bazuka, bir çeşit tanksavar top. (kıs.) band, board, bond, bound, bundle bir çeşit kokulu reçine; bu reçinenin elde edildiği ağaç; Mekke pelesenk ağacı (kıs.) Bachelor of Dental Surgery (kıs.), (kim) berylium berilyum. (önek) hakkında, etrafında veya tamamen anlamlarını veren ve (çoğ.)u zaman geçissiz fiillerden, isimlerden ve bazen de sıfatlardan geçişli fiiller yapan bir ek: begrudge, befriend, belittle. olmak, vaki olmak; varlığını göstermek, mevcut olmak. yardımcı fiil -dır edilgen fiil yapmaya yarayan yardımcı fiil. (msl.)to see görmek;to be seen görünmek) be at bulunmak, olmak. be about üzere olmak; meşgul olmak. be after peşinde olmak. be from -(den.) gelmek, -li olmak. be oneself kendisi gibi davranmak, normal bir şekilde hareket etmek. Let it be bırak öyle olsun. as it were gibi, sanki, güya. So be it olsun öyle olsun. to be sure muhakkak. Be kls, (kim.) beryllium berilyum BE kls Bachelor of Education, Bachelor of Engineerinsl, bill of exchange kumsal, plaj, sahil; (den.) karaya çekmek, sahile çekmek (gemiyi) beach buggy (A.B.D.) kum üzerinde sürülmeye elverişli çok büyük lastikli spor araba. beachcomber hayatını sahillerden topladığı enkaz ile kazanan kimse; okyanustan sahile vuran büyük dalga. beach flea kumsallarda rastlanan birkaç çeşit sıçrayan yengeç cinsi küçük hayvan. beachhead (ask.) çıkarma yapılan sahil. beach wagon (A.B.D.), (bak.) station wagon on the beach işsiz; karada vazifeli (denizci); kızağa çekilmiş. fener; işaret vermek için yüksek yerlerde yakılan ateş; işaret kulesi; (hav.) yol ve mevkii gösteren ışık veya radyo sinyali, ikaz edici veya yol gösterici herhangi bir şey; yol göstermek; işaret koymak; işaret vermek . boncuk, tane (tespih); coğ tespih, kolye; hava kabarcığı; arpacık; boncukla süslemek; boncuk dizmek. bead tree tespihağacı, (bot.) Melia azedarach. say, tell veya count ones beads tespih çekmek, dua etmek. draw a bead on nişan almak beading bead work boncuktan yapılmış kenar süsü beaded boncuklu. ing. mübaşir; bir kilise görevlisi. ruhlanna dua edilecek ölülerin listesi; liste, katalog. boncuk gibi, boncuklu; köpüklü. beady-eyed ufak gözlü ve şeytanca bakışlı. bir seşit küçük av köpeği. gaga; kaplumbağa ve diğer bazı hayvanların baş kısımlarında bulunan sert kısım; (argo) burun; ibrik ağzı; eski tip harp gemilerinde düşman gemisini tahrip etmede kullanılan sivri madeni burun; ing., (argo) polis, hâkim, öğretmen. beaked gagalı. beakless gagasız .beaklike gagamsı. geniş ağızlı büyük bardak; geniş şişe.(kimya labratuarında) kiriş, hatıl, putrel; direk, mertek; terazi kolu; araba veya saban oku; şua, Işın (radyo,güneş); (den.) kemere; geyigin boynuz. kökü be on her beam ends (gemi) alabora olurcasına yana yatmak. on the beam doğru yönde; doğru, tam. off the beam doğru yönde olmayan; yanlış. yaymak, neşretmek; parlamak; yayılmak, intişar etmek; sevinç göstermek (yüz ifadesiyle) beaming parlak, 1şıl 1şıl, sevinçle parlayan (yüz) beamish sevinç gösteren beamy Isık saçan; (den.) orta kısmı geniş olan. fasulye; diğer bitkilerde tane (kahve v.b.); fasulyeye benzeyen şey. vanilla bean; (argo) baş, kafa. beanbag oyuncak olarak kullanılan fasulye torbası. beanpole fasulye sırığı; (k.dili.) çok uzun boylu kimse. broad bean, fava bean, horse bean bakla .green bean taze fasulye. haricot bean kuru fasulye. Iocust bean deve kemigi .Tonka bean çin baklası, Hint baklası, (bot.) Dipteryx odorata. ayı; ayıya benzer hayvan: ant bear; hantal kimse, kaba kimse; (tic.) borsada fiyatlar düşecek ümidiyle ilerde alacağı tahvil ve senetleri evvelden satan kimse. the Bear Rusya. bearberry ayı üzümü, (bot.) Arctostaphylos uvaursi. bear garden hayvanat bahçesi; kargaşalık. bears-breech ayı pençesi, (bot.) Acanthus mollis. bear'-ear ayı kulağı, (bot.) Primula auriculata. bearskin ayı postu. brown bear boz ayı, (zool.) Ursus arctos. Great Bear Büyük Ayı . Little Bear Küçük Ayı. taşımak, kaldırmak; tahammül etmek, dayanmak; üstüne almak; lâyık olmak; etrafa yaymak; aklında tutmak; (meyva) vermek (ağaç) ; doğurmak. bear down çabalamak; sıkıstırmak. bear on alakası olmak. bear out desteklemek, teyit etmek. bear up dayanmak, cesareti elden bırakmamak bear with sablrlı olmak, sabırla tahammül etmek. bearable dayanılabilir. bearably dayanılabilir şekilde born doğmuş. sakal; (bot.), (zool.) püskül, püskül sakal; sakalını yolmak; sakalına yapışmak; siddetle karşı koymak; sakal yapıştırmak. beard grass (bot.) sıçan kuyruğu. bearded sakallı. beardless sakalsız. taşıyan kimse, hamil kimse; götüren kimse; tabut taşıyan kimse; rutbe veya makam sahibi; hamal. to the bearer hamiline. hal, tavır, davranış; mahsul, ürün; verme, hasıl etme; taşıma, tahammül etme; ilgi, irtibat, alâka; kiriş ve eşik gibi şeylerin dayandığı destek; (mak.) yatak, mil yatağı; ayak; (den.) kerteriz .bearing body yatak gövdesi. lose ones bearings şaşırmak, pusulayı şaşırmak. take a bearing kerteriz etmek. ayı gibi kaba ve sert; yontulmamış; borsada fiyat indirimine sebep olacak sekilde; fiyat indirmeye meyilli. bearishness fiyatlar düşecek düşüncesi. hayvan, bilhassa dört ayaklı iri hayvan; hayvanca davranan kaba kimse beast of burden yük hayvanı. beast of prey yırtıcı hayvan, canavar. beastie iskoç. hayvancık. beastly hayvan gibi; (k.dili) çok fena; ing., (argo) çok.beastliness hayvan gibi davramış. vuruş, darbe; darbeden ileri gelen ses; (müz.) tempo; ses; polis devriyesi; ilginç bir haberin rakip gazeteden evvel neşri; (fiz.) birbirine yakın iki sesin meydana getirdigi ritmik çatlşma sesi. beaten dövülmüş; mağlup, yenilmiş; çok kullanılmış beater ,cırpma makinası. (A.B.D.), (k.dili.) yorgun, yıpranmış, asi gençlerden olan. Beat Generation asi gençlik. dövmek; defalarca vurmak, çırpmak, çarpmak; çalmak (davul); yenmek, galip gelmek; sürgün avında avı çıkarmak için çalılara vurmak; üstün olmak, zor gelmek; (A.B.D.), (argo) önüne geçmek; (ask.) davul çalarak işaret vermek; atmak (kalp) beat about the bush bin dereden su getirmek. beat all hollow tamamen yenmek. beat a retreat geri çekilmek, ricat etmek. beat down pazarlıkta fiyat kırmak. Beat it ! (A.B.D.), (argo) Defol. (I.) beat off bertaraf etmek. beat the air boşuna uğraşmak; havanda su dövmekş beat the bushes aramak. beat time tempo tutmak. beat to windward (den.) orsasına seyretmek. beat up (k.dili) dövmek, dövüşte galip gelmek. beat up recruits acemi asker toplamak . takdis eden; mesut eden; neşe ifade e(den.) beatifically mutluluk belirterek. saadete ulaştırmak; (Kat.) öImüş bir kimseyi azizlik mertebesine çıkarmak. beatification (Kat.) öImüş birkimsenin ilk azizlik derecesine çıkarıldığının Papa tarafından ilân edilmesi. dövme, vuruş; dayak; yenilgi, mağlubiyet; atış (kalp) mutlak saadet, uhrevi saadet. the Beatitudes Hz isa'nın Matta incilinde geçen sözleri. (k.dili.) bitnik. aşık; sevgili; kavalye; züppe erkek; şık giyinen adam. ideal güzellik, kusursuz güzellik örneği. (fr.) bir kimseyi memnun etmek için yapılan hareket veya söylenen söz. (fr.) kibarlar zümresi. (A.B.D.), (argo) muazzam şey; büyük hata. güzel, (dilb.)er. beauteously .güzel bir şekilde. beauteousness güzellik. güzellik uzmanı. güzel, latif, hoş, zarif. beautifully güzel bir şekilde. güzellestirmek, süslemek; güzelleşmek, süslenmek. güzellik; güzel bir kimse, güzel kadın. beauty shop, beauty parlor güzellik enstitüsü, kuaför salonu. beauty sleep güzellik uykusu. beauty spot yüzdeki ben; güzel manzaralı yer. (çoğ.), (fr.) guzel sanatlar. kunduz, (zool.) Castor fiber; kunduz kürkü, kastor; kastor Sapka; kalın yünlü kumaş; miğferin yüzün alt kısmını örten parçası bir cins suni tahta. bir çeşit dans ve bunun müziği. teskin etmek, yatıştırmak; (den.) rüzgarsızlıktan yelkenliyi kımıldatamamak. becalmed yatışmış. (bak.) become. ( (bağlaç.) çünkü, zira, -den dolayı, sebebiyle, için. because of -den dolayı italyada eti çok sevilen birkaç cins küçük kuştan biri; bir çeşit ötleğen. (fr.), (ahçı.) beyaz sos, beşamel. vaki olmak, başa gelmek; zuhur etmek. başla yapılan işaret; birisini işaretle çağırmak. at one's beck and call birisinin emrinde, daima karşısındakinin arzusunu yerine getirmeye hazır. (den.) küçük ip halkası, ilmek, ilik, sancak veya iskota bağı. baş veya el işareti ile çağırmak. bulutlandırmak, karartmak; kaplamak; içinden çıkılması zor hale getirmek. olmak: yakışmak, yaraşmak, gitmek What became of ? ne oldu ? nereye gitti ? ne yaplyor? become due vadesi gelmek. cazip, çekici; uygun, münasip; oluş, gelişim becomingly uygun bir şekilde. becomingness uygun oluş. yatak, karyola; çiçeklik, tarh; yığın; evlenme; nehir yatağı; tabaka, kat (kaya,arazi); mezar. bed linen yatak takımları. bed and board yiyecek ve yatacak yer, iaşe ve ibateş confined to bed yatağa düşmüş. go to bed yatmak. make a bed yatak yapmak. marriage bed. gelin yatağı. put to bed yatırmak. railroad bed demiryolu yatağı. separate from bed and board yatak ve sofradan ayırmak (karı,koca) yatak temin etmek, yatırmak; misafir etmek; dikmek (çiçek); gömmek; tabakalar halinde dizmek; yatmak. bed down at ve inek gibi hayvanlara samandan yatak yapmak. bulaştırmak. bulaştırmak, sürmek, kirletmek, karalamak; aşırı derecede süslemek. gözünü kamaştırmak, şaşırtmak. tahtakurusu, (zool.) Cimex lectularius yatak odası. coğ. yatak örtüsü, battaniye gibi yatak takımları. yatak takımı; samandan yapılmış hayvan yatağı, gelembe. süslemek, tezyin etmek; donatmak. (bak.) beadsman. başkalarına dua etmekle hayatını kazanan kimse, duahan. çileden çıkartmak, azap vermek, eziyet etmek; cinnet getirtmek; bozmak, ifsat etmek. bedevilment çileden çıkartma. çiğ taneleri ile ıslatmak, nemlendirmek. yatak arkadaşı, yakın dost. (eski) donatmak, süslemek, tezyin etmek. karartmak, donuklaştırmak. (eski.) gösterişli ve kaba bir şekilde süslemek, donatmak. büyük karışıklık ve gürültü, şamata; akıl hastanesi, tımarhane; b.h. Londra'da bulunan St Mary of Bethlehem adlı akıl hastanesi. Bedlam broke loose Kızılca kıyamet koptu. akıl hastası, deli kimse. yataksız, karyolasız. yatak gibi. bedevi, çölde yaşayan göçebe Arap; bedevilere ait, bedevilerle ilgili. yatak lâzımlığı; yatak ısıtacak kap. karyola direği. kirletmek bulaştırmak, ıslatmak. sırılsıklam etmek yatalak. yüzeydeki tabakalar altındaki asıl kaya; en alt seviye; temel ilkeler. sırtta taşınabilen tomar şeklinde bağlanmış yatak. yatak odası. yatak başucu, hastaya bakan kimsenin veri; yatak başucunda olan. bedside manner doktorun hastaya karşı tutumu. (tıb.) yatak yarası, uzun zaman yatmaktan ileri gelen yatak çıbanı. yatak örtusü. karyola. eskiden şilte yapmak için kullanılan bir çeşit saman. yatma vakti. (kıs.)Bachelor of Electrical Engineering elektrik mühendisine verilen üniversite diploması. arı, bal arısı, (zool.) Apis mellifera; (A.B.D.) eğlenceli toplu çalışma toplantısı. busy as a bee çok meşgul. have a bee in one's bonnet bir işten dolayı endişeli olmak. put a bee in one's bonnet başkasının kafasına bir fikir veya plan sokmak. bee balm bir çeşit nane, botş Monarda didymaş bee beetle arı kovanlarında yaşayan bir bocek, (zool.) Trichodes apiariusş bee eater arıkuşu, (zool.) Merops apiaster .bee killer arı yiyen bir karasinek, (zool.) Asilus. bee tree içinde bal olan içi boş ağaç: ıhlamur ağacı. bee wolf an kovanında yaşayan bir böcek kurdu. anların yavrulan için hazlrladıkları, çiçeklerin sarı tozu ve proteininden meydana gelen bir gıda karışımı. kayın ağacı, (bot.) Fagus sylvatica, akgürgen (kereste) .beechen kayın gibi; akgürgenden yapılmış. kayın ağacının sertkabuklu meyvesi. sığır eti; sığır; (k.dili.) adale kuvveti, ağlrlık; (A.B.D.) (argo) şikâyet; (argo) şikâyet etmek. beef up (argo) kuvvetlendirmek. beef extract et suyu hulâsasu. beef tea sığır eti suyu. ingiltere'de kraliyet muhafız alayının askeri; sığır eti yiyen kimse; (argo) ingiliz. biftek. etli, adaleli, iriyarı. beefiness adaleli oluş; şişmanlık. arı kovanı. arı yetiştiricisi. kestirme yol; düz çizgi, düz hat. make a beeline for something bir şeye en kestirme yol ile ulaşmak. şeytan, şeytanların başı, iblis. (bak.) be. bira; alkollü veya alkolsüz olarak bitki kökleri, pekmez, şeker veya maya ile hazlrlanmlş herhangi bir içki. beer barrel bira fıçısı. beer garden bira icilen açık hava lokantası. small beer hafif bira; ing. önemsiz kimse, değersiz şey. bira türünden, bira gibi; bira etkisiyle sarhoş. ineğin doğum yapmasından sonraki ilk sütü, ağız. balmumu; balmumu sürmek, balmumu ile cilalamak. bekletilmiş şaraplann üzerinde meydana gelen ince tabaka halindeki kaymak. pancar, (bot.) Beta vulgaris. beet greens, beet tops pancar yaprağı, beet sugar pancar şekeri, sakaroz white beet şeker pancarı wild beet yaban pancarı, (bot.) Oenothera fruticosa. tokmak, çomak; ağır çekiç, sahmerdan; tokmaklamak, çakmak, kakmak. sarkık, taşan; sarkmak, dışarı doğru çıkıntı yapmak; taşmak. beetlebrowed sarkık kaşlı; çatık kaşlı. kınkanatlılar familyasından herhangi bir böcek. black beetle ing. hamamböceği, (zool.) Blatta orientalis bombardier. beetle fanfan böceği, domuzlan böceği, (zool.) Brachinus crepitans dung beetle bokböceği reed beetle kamış böceği, (zool.) Donanica rove beetle kalkık kuyruk, (zool.) Ocypus olens. (çoğ.) sıdırlar, kocabaş. olmak, vaki olmak, zuhur etmek; başına gelmek. uygun olmak, münasip olmak, denk gelmek. befitting uygun. sisle kapamak, karartmak; şaşırtmak, zihnini karıştırmak. aldatmak, kandırmak, yanıltmak aptal verine koymak. (edat), (bağlaç.) önde, önden, önce, evvel, daha önce; önünde, cephesinde; (edat) tercihen, yerine; huzurunda; (bağlaç) -(den.) önce before-cited, before-mentioned yukarıda bahsi geçen before Christ (b.c) milattan önce (m.ö.) beforehand önce, önceden. before the wind rüzgar yönünde. beforetime (eski) vaktiyle, eskiden. kirletmek, pisletmek, lekelemek. dostça davranmak, yardım etmek. sarhoş etmek, sersemletmek; şaşırtmak. dilenmek, sadaka istemek; dilemek, rica etmek. beg off mazeret beyan etmek. beg the uestion dava veya iddiayı ispat olunmuş farzetmek. (bak.) begin. babasl olmak, vücuda getirmek; sebep olmak, tevlit etmek. begetter vücuda getiren kimse, baba. dilenci, meteliksiz kimse; saka çapkın kimse; dilenciye çevirmek, sefalete düşürmek; eksik bırakmak, kifayetsiz olmak. It beggars description Tarif edilemez Tarifinde kelimeler kifayetsiz kalır. beggardom, beggarhood dilencilik, dilenciler sınıfı. beggarly dilenciye uygun. beggary aşırı yoksulluk. başlamak, ilk adımı atmak (bir işte); meydana gelmek, vücut bulmak, zuhur etmek; başlatmak, önayak olmak, ihdas etmek. herhangi bir işe yeni başlayan kimse, başlayıcı. başlangıç; menşe; baş, esas, mebde. kuşatmak, çevirmek, ihata etmek. (ünlem) (eski) Defol! Yıkıl karşımdan ! (bot.) begonya. (bak.) beget. kirletmek, pisletmek; isletmek. çok görmek, gözü kalmak, haset etmek; vermek istememek. be grudging kıskanan. begrudgingly kıskanarak. aklını çelmek, ayartmak, aldatmak; cezbetmek, saptırmak; hoşça vakit geçirmek. kandırarak elinden almak. beguilement aklını çelme. bolero ritminde Güney Amerika dansı; bununla ilgili modern dans; bu dansların müziği (Fr.) 12. yüzyllda Hollanda,da kurulan layik hemşirelik teşkilâtı üyesi; bugün Katolik kilisesine bağlı ve kendini dine vakfetmiş kadınlar teşkilâtı üyesi. Hindistan'da Müslüman kadm lider; soylu Müslüman kadını, begüm. (bak.) begin. yan, taraf. on behalf of (birisinin) namına, adına. davranmak, hareket etmek; görgü kurallanna göre hareket etmek. behave oneself terbiyesini takınmak, iyi hareket etmek. well-behaved uslu, terbiyeli. behavior, ing. hal ve hareket, tavlr, davranış. (psik.) davranışçılık kuramı. boynunu vurmak, kafasını kesmek. (bak.) behold. Kitabl Mukaddes'te bahsi geçen suaygırına benzer bir hayvan; (A.B.D.), (k.dili) iri ve kuvvetli insan veya hayvan. emir, buyruk, irade. (edat), arkada, arkasında, ardında, gerisinde; (edat) geri, arka planda, geride; geri kalmış (saat v.b.); (k.dili) kıç. behindhand geç; geri kalmış; borçlu, borca batmış. be behind the times geri kafalı olmak, zamana ayak uyduramamak. (ünlem) bakmak, müsahede etmek; gözlemlemek; görmek; (ünlem) işte! Hah ! borçlu, medyun; minnettar. fayda, yarar, menfaat, çıkar yakısık almak; lazım gelmek, icap etmek, gerekmek. bej; bej renk, boyanmamış yün rengi, saz rengi. oluş, varoluş, mevcudiyet; varlık; var olan şey; insan, beser. Supreme Being Allah, Tanrı, Cenabı Hak. call into being yaratmak, halketmek. Beyrut, Lübnan'ın baskenti. mücevherle donatmak; ziynet eşyasıyla süslemek. kls Belgium. (Fr.) nüktedan insan, zarif kimse. siddetle dövmek; ağır darbelerle vurmak; dil uzatmak, alaya almak. gecikmiş, geç kalmış. belatedly gecikerek, vaktinden sonra. (den.) halatı volta etmek; bağlamak. belaying pin (den.) armadora çeliği, bağlama direği. geğirmek; püskürtmek, fırlatmak; geğirme; fırlatma, püskürtme. kocakarı, acuze; (eski) nine, büyükanne. muhasara etmek, kuşatmak, etrafını çevirmek. koni biçiminde olan bir çeşit fosil. çan kulesi, çan kulesi sahanlığı; çanın üzerine asıldığı tahta iskele (kıs.) Belyium. 1926'da kullanılmaya baslanan beş Belçika frangı degerindeki para birimi. Belçikalı; Belçika'ya ait. Belgian hare büyük bir çeşit evcil tavşan. Belçika. Belgrad, Yugoslavya'nın başkenti. şeytan, iblis; kötülük, şeytanet yalancı çıkarmak, tekzip etmek, yalanlamak; iftira etmek. inanç, itikat, iman, kanaat, akide, doktrin. inanmak, güvenmek, itimat etmek; iman etmek; zannetmek; "in" ile güvenmek, itimat etmek Believe me! Sözüme inan ! believable inanılır believer iman eden kimse. küçültmek, küçümsemek; alçaltmak. çıngırak veya zil takmak; böğürmek, bağırmak (geyik v.b.); çan şekline girmek; kösnüme devresinde geyiklerin çıkardlığı ses, böğürme. bell the cat tehlikeli bir işi başarmak. çan, kampana; çan şeklinde herhangi bir şey; zil, sıngırak; (den.) gemide saati belirtmek için çanın vuruş sayısı. bell buoy çanlı samandıra. bell jar çan şeklindeki kavanoz. bell metal çan yapımında kullanılan bakır ve teneke karışımı bir metal. bell pull, bell rope çan ipi. bell tower çan kulesi. diving be!l dalgıç hücresi. yayvan ağızlı. güzelavratotu, belladon, (bot.) Atropa belladonna; bu bitkiden çıkarılan zehirli ilaç. belladonna lily nergis zambağı, (bot.) Amaryllis belladonna. (A.B.D.) otellerde oda hizmetçisi çocuk. güzellidiyle tanınan kadın veya kız, (dilb.)er; salon kadını (çoğ.), (Fr.) edebiyat, gökçe yazın; güzel sanatların bir kolu olarak edebiyat; edebiyatın seçme örnekleri. dergi. bulletin board ilân tahtası. çançiçeği, (bot.) Campanula. kavgacı, dövüşken, mücadeleci; savaşmayı seven. bellicosely dövüşkence. dövüşkenlik. münakaşaya meyilli oluş, münakaşacılık; harpçilik, muhariplik, harp hali, harp etme. belligerency kavgacılık eğilimi, dövüşkenlik; harp hali. münakaşacı, kavgacı, dövüşken; cenkçi, harbe meyilli; muharip, harbe girmiş; harbe ait; harpte taraflardan birini teşkil eden devlet veya millet; bu devlet ordusunun mensubu. bekçi gibi çan çalan kimse. böğürmek; kükremek; yüksek sesle konuşmak; bağırmak; böğürme, kükreme, bağırma. (tek.), (çoğ.) körük; akciğer. kösemen, boynunda çan asılı olan koç; ne yaptığını bilmeyen bir topluluga önderlik eden kimse. karın; oburluk; rahim; herhangi bir şeyin içi veya Sişkin olan kısmı; (anat.) adalenin yumuşak (etli) kısmı; (müz.) keman veya benzeri bir sazın ön kısmı; şişmek, şişirmek. bellyache kann ağrısı; (argo) sızlanış; (argo) şikayet etmek, sızlanmak, dert yanmak. bellyband karın kuşağı, kolan. bellybutton (k.dili) göbek. bellyflop suya karın üstü düşerek dalış; böyle dalmak. bellyful karın doyuracak bir miktar. belly laugh gürültülü kahkahalarla gülme. bellied karınlı. ait olmak, mensup olmak. It belongs to me Benimdir. belongings (çoğ.) (bir kimsenin) şahsi eşyası. sevgili, aziz; sevgili. sevilen. (edat) aşağı, aşağıda, alt katta; dünya yüzünde; cehennemde; altında; (edat) -(den.) aşağı. below par (ikt.) başabaştan aşağı, paritenin altında. watch below (den.) palavra nöbetsisi, rahatçı vardiya. kemer bağlamak; kuşatmak; etrafını çevirmek; kayışla dövmek. belted kuşaklı, çemberlenmiş. belting kayış; kayış tertibatı. kuşak, kemer, bel kayışı; kayış (argo) darbe. belt buckle toka, kayış bağlaması. belt line çevre yolu; şehrin etrafımı dolaşan demiryolu, tramvay v.b. hattı. belt pulley kayış kasnağı. belt saw şerit şeklinde sonsuz çelik testere. hit below the belt boksta kemerden aşağı usulsüz olarak vurmak; (mec.) kahpece hareket etmek. cartridge belt fişeklik. cotton belt pamuk istihsal bölgesi. shoulder belt omuz kayışı. sword belt kılıç kayışı. tighten one' belt kemerleri sıkmak. it., (mim.) tepe köşkü, binaların özellikle üst kat taraçaları; manzara seyredilmesi için yapılmış bina. the Belvedere Roma'daki Vatikan sanat galerisi. Ortodoks kiliselerinde mihrabm etrafındaki çevrili kısım. çamura batırmak, çamura bulamak. birşeyden ağlayıp sızlayarak şikayet etmek, inleyerek yakınmak; üzüntüsünü belirtmek. aklını karıştırmak. bemused şaşkın; dalgın. banağacı, sorkun ağacı, (bot.) Moringa aptera; bu ağacm tohumu, bu tohumdan çıkanlan ince yağ; iskoç iç oda; içinde. sıra, bank; peyke; yargıçlık mevkii ve rütbesi; yargıçlar heyeti; tezgâh; üzerinde hayvanların teşhir edildiği platform; sıraya oturtmak; sıralar koymak (bir yere), sıralarla donatmak; (spor) oyun harici etmek, oyundan çıkartmak. on the bench (spor) oyun dışı, hariç. bench mark sabit nokta, bir ölçüyü sonradan hatırlayabilmek için kullanllan işaret. ing., (huk.) avukatlar barosunun idare meclisi üyesi. kıvlrmak, bükmek, eğmek; yola getirmek (birisini), razı etmek; (den.) bağlamak; kıvrılmak, bükülmek, edilmek; kuvvetini bir tarafa yöneltmek bend to veya towards aklı yatmak (bir şeye)on bended knee yalvararak, diz çökmüş durumda. bendable eğilir, eğrilir, bükülür. kıvtılma, kıvrılış, kıvrım; dirsek; kavis; inhina; dönemeç, viraj; (den.) bağ, düğüm. kerpeten gibi eğme ve bükme işlerinde kullanılan araç; (A.B.D.) (argo) içki âlemi; ing, (argo) altı penilik para. eğme, bükme, kıvırma, inhina, meyil. bending claw kıskaç. bending iron eğme demiri. bending machine eğme makinas. (çoğ.), (k.dili) "the" ile dalglçlann su yüzüne fazla süratle çıkmalanndan ileri gelen tehlikeli bir hastalık. (edat.) altına, altında, altta; (edat.) aşağıda, -den aşağıda; rütbece altında; yakışık almaz. beneath one's dignity -e yakışmaz, yakışık almaz. (ünlem) şükretme;(ünlem) Hamd olsun! Shakespeare'in "Much Ado About Nothing,- adlı oyununda kendine çok güvenip de sonunda evlenen bekâr: yeni evli adam. uzun bir bekârlık devresinden sonra evlenen adam; yeni evli adam; evli adam. Benediktin papazları tarikatlnln üyesi; k.h. ilk önceleri Benediktin papazlan tarafından yapılan bir Fransız likörü; bu tarikata ait. takdis, kilise ayinlerinin sonunda okunan takdis duasıı; takdis sonunda hasıl olan bereket, rahmet. iyilik, ihsan, hayır, nimet. iyilik eden kimse; hayır sahibi; velinimet. benefactress hayır sahibi kadır. ing. maaşlı papazlık makamı; arpalık, tımar. beneficed maaşlı makam sahibi olan; arpalık sahibi olan. iyilik, hayır, lütuf, ihsan. iyilik eden, hayır yapan, lütufkar. beneficently iyilik ederek. hayırlı; faydalı, yararlı. beneficial association (huk.) hayır cemiyeti, umumi menfaatlere hizmet eden cemiyet. beneficial enjoyment (huk.) malik sıfatlyla kendi nam ve hesabına tasarruf. beneficially faydalı bir şekilde. beneficialness faydalılık. (sig.) faydalanan kimse, müstefit sahip; maaşlı papazlık makamı veya tımar sahibi. fayda, kar, yarar, menfaat; menfaat için tertiplenen eğlence veya gösteri; hak, imtiyaz, yetki; hayır işlemek, iyiliği dokunmak; istifade etmek, yararlanmak. benefit of clergy eskiden ruhban sınıfına tanınan dokunulmazlık imtiyazı. Belçika, Hollanda ve Lüksemburg, Benelux Devletleri. iyilikseverlik; cömertlik; yardım, sadaka. yardımsever, başkalarına iyilik etmek isteyen; kar gayesi gütmeyen.benevolently yardımseverlikle. Bengal. Bengal light işaret vermede kullanılan mavi maytap. Bingazi, Libya,nın başkenti. bilgisiz; gece karanIığına kalmış. iyi kalpli, merhametli, şefkatli; (tıb.) selim (tümör) benignly merhametle. iyi huylu, merhametli, müşfik. benignantly müşfik bir sekilde. takdis. (bot.) aselbent.. (K.M.) Yakub'un küçük oğlu; israil'de bir kavim; ailenin en küçük oğlu. karanfil kökü herb bennet karanfil otu, (bot.) Geum urbanum. (çoğ.), (argo) esrar olarak kullanılan amfetamin hapları eğri, kıvrık, bukülmüş, kavisli; eğim; temayül, meyil. have a bent for istidadı olmak. birkaç çeşit sert çimen. deniz dibi alemi, deniz dibinde yaşayan bitki veya hayvanlar. benthoscope deniz dibi araştlrmalarında kullanılan küre şeklinde motorsuz denizaltı. uyuşturmak, hissini iptal etmek. amfetamin, burun tıkanıklığını açıcı bir ilaç. (kim.) uçma veya yanma kabiliyeti olan renksiz karbonlu hidrojen, benzen. benzin. (kim.) benzoik asidin tuzu. (kim.) benzoik asit. (bot.) aselbent, aselbent sakızı. (kim.) katran tasfiyesinden hasıl olan karbonlu hidrojen, benzol. (kim.) bir hidrokarbon radikali, benzil. (huk.) vasiyet etmek, vasiyetle bırakmak, miras olarak bırakmak. (huk.) ölüme bağlı tasarrufla yapılan bağışlama, teberru; menkul (bilhassa para) vasiyeti. azarlamak, haşlamak. (Fr.), (müz.) ninni. mahrum etmek; merhametsizce elinden almak bereavement mahrumiyet. bereft mahrum edilmiş. the bereaved geriye kalan. (Fr.) bere, ufak ve yuvarlak bir çeşit yumuşak şapka. aysberg, buzdağı; (bak.) iceberg. bergamot, (bot.) Citrus bergamia; bir nevi armut; yağı ıtriyatta kullamlan bir cins portakal veya ağaçkavunu. Siir konusu etmek beriberi. Bering Denizi. (fiz.) berkelyum, bir radyoaktif unsur. bir çeşit fayton, oturulacak kapalı yeri olan at arabası. Berlin. yolun kenarındaki toprak kısım; kalelerde siper ile hendek arasmdaki toprak. kısa pantolon, Bermuda pantolon. Bern, isviçre'nin başkenti. Sen Bernar'a veya onun tarikatma ait; bu tarikat mensubu. (bot.) tohumlardan oluşmuş yumuşak meyva; çilek, kiraz, ağaç çileği gibi etli ve zarlı kabuksuz tane; bu seçit meyvayı toplamak. hound' berry tilki üzümü, (bot.) Solanum nigrum. terebinth berry çitlembik. berried yemişi zarsız ve kabuksuz olan, sinek veya kiraz gibi. iskandinav efsanelerinde adı geçen cesaret ve kuvvetiyle meşhur bir kahraman; sş bu kahraman gibi çılgınca hareket eden go berserk çıldırmak, tahripkar bir hal almak. (bak.) berserk. yatak, ranza (taşıtlarda); (den.) manevra veya rıhtımda palamar yeri; gemici ranzası; iş, vazife; mevki; (den.) manevra yaparak yer vermek (gemiye); yatacak yer vermek; rıhtıma yanaşmak (gemi) give the land a wide berth karadan çok uzakta bulunmak. slive a wide berth to -den kaçınmaya dikkat etmek. kadınların omuzlarına attıkları dantel veya diğer bir kumaştan yaka veya atkı. Big Bertha Almanlann Birinci Dünya Savaşmda Paris' dövmek için kullandıklan çok büyük top. kişileri, bilhassa suçluları, vücut ölçülerine göre teşhis eden bir sistem. zümrüt gibi birkaç çeşit kıymetli taşı da içine alan bir maden; nil rengi, cam göbeği. beryline zümrüt nev'in(den.) (kim.) berilyum. yalvarmak, rica etmek, istirham etmek, niyaz etmek. beseecher rica eden kimse. beseechingly yalvararak. uygun olmak munasip olmak, yakışmak, yaraşmak; yakışık almak. beseeming yakışır, münasip. beseemingly yakışır şekilde. kuşatmak, etrafını almak; rahat vermemek, üzerine varmak; üzerine koymak, nakşetmek. besetting yakayı bırakmayan. (edat.) yanyana, yanında; -e nazaran; üstelik, -den başka, dışında. beside oneself kendinden geçmiş çılgınş beside the mark söz dışı; munasebeti olmayanş (edat.) bundan başka, ayrıca, yanı sıra; üstelik: (edat.) -den gayri, -den hariç. kuşatmak muhasara etmek; üstüne varmak. besiegement kuşatma. besieger kuşatan kimse. salya bulaştırmak. bulaştırmak, kirletmek. kirletmek, rengini attırmak; şerefine halel getirmek. çalı süpürgesi. sarhoş etmek, sersemletmek; bunaltmak. besotted sarhoş. (bak.) beseech. pul veya payet ile süslemek. çamur sıçratmak; zifos atmak, lekelemek; iftira etmek . Ismarlamak, talep etmek. benek benek lekelemek. örtmek, yaymak; kaplamak, saçmak. (şiir) örtülü, saçılmış, serpilmiş. serpmek, saçmak, lekelemek. Bessemer ameliyesi; Bessemer'in bulduğu çelik yapma usulü. Bessemer steel Bessemer çelidi. en iyi, en hoş, en uygun, en elverişli; en iyisi. best beloved en çok sevilen; çok sevgili. best man sağdıç. the best part yarısından fazla, (çoğ.)unluğu. Maybe it' all for the best Belki de böylesi daha hayırlı olur. at best olsa olsa taş çatlasa. do one' best elinden geleni yapmak. get the best of alt etmek, yenmek. had best do yapmalı, yapsa daha iyi olur. make the best of olandan mümkün olduğu kadar istifade etmek. have the best of it galip gelmek, üstün olmak. best seller satış rekoru kıran kitap. hakkından gelmek, yenmek; baskın çıkmak, geçmek . yardım etmek, işine yaramak; faydalı olmak; (eski) konmuş, yerlestirilmiş durumda olan hard, ill veya sore bestead müşkül durumda, sıkışık halde. hayvan gibi, hayvana ait; vahşi; kaba. bestially hayvanca, hayvana yakışır şekilde; vahşice, kabaca. vahşilik, canavarlık. ortaçağda yazılan ve hayvanlara ait hikâyeleri içine alan kitap. harekete geçirmek, yerinden oynatmak. hediye etmek, vermek, ihsan etmek, yerine koymak;( kız) vermek. bestowal, bestowment ihsan, verme. bacaklarını ayırarak binmek. saçmak, kaplamak, dağıtmak. bacaklarını ayırarak binmek; üzerinden geçmek. kakma işiyle süslemek, kakmak; pullarla süslemek bahse girmek, bahis tutuşmak; iddia etmek; bahis, iddia. better bettor bahse giren kimse. best bet en iyi yol veya çare. You bet (I.) (A.B.D.), (argo) Elbette (I.) Hay hay ! Yunan alfabesinin ikinci harfi (bilimsel sınıflandırmalarda ikinci olan bir şeyi ifade için kullanılır) beta particle (fiz.) beta ışınındaki elektron. beta rays (fiz.) radyoaktif maddelerden çıkarılan elektron ışınları. , oneself ile gitmek; üzerine almak, müracaat etmek, baş vurmak. (fiz.) betatron, bir çeşit elektron makinası. Doğu Hindistan'da yerlilerin çiğnediği fındığa benzer bir yemiş. (Fr.) nefret edilen veya korku veren kimse, şey veya iş. kutsal yer; gemiciler için küçük kilise. düşünmek, göz önünde bulundurmak; hatırlamak; aklına getirmek; baş vurmak. Beytlehem şehri; Londra'da meşhur bir akıl hastanesi. star of Bethlehem tükürükotu, (bot.) Ornithogalum stachyoides. (kimsenin) başına gelmek; ol (mak.) vaktinde, çok geçmeden, erken(den.) göstermek, delâlet etmek, işaret etmek, (bir şeyin)alâmeti olmak. nane familyasından birkaç çeşit bitki, (bot.) Betonica wood betony kestere, (bot.) Betonica officinalis. (bak.) betake. hıyanet etmek; ihanet etmek; ele vermek; ifşa etmek, ağzından kaçırmak; göstermek, ortaya koymak; yanlış yola saptırmak, baştan çıkanp ortada bırakmak. betrayal hıyanet, ele verme, ifşa. nişanlanmak, evleneceğine söz vermek. betrothal nişanlanma, nişanlama. betrothed nişanlı kimse; nişanlı. daha iyisi; (çoğ.) (akıl servet v.b.'nde) kendinden üstün kimseler; üstünlük; islah etmek, daha iyi şekle sokmak; önüne geçmek. get the better of galip gelmek, üstün olmak. daha iyi, daha güzel; daha çok; daha iyi bir şekilde, daha çok, daha ziyade. better and better gittikçe daha iyi. be better off daha iyi durumda olmak. better half eş. for better or for worse iyi de olsa, kötü de olsa, anca beraber kanca beraber. get better iyileşmek. He had better not. Yapmazsa daha iyi eder. (I.) had better go Gitsem iyi olacak. So much the better Daha iyi ! iyi ya ! isabet. (I.) think better of düşünüp fikrini değiştirmek. Islah, iyileşme; (huk.) gayri menkul üzerinde yapılan devamlı Islahat ve masraflar; bir gayri menkulün, yol açılması gibi devlet faaliyetleri dolayısıyle iktisap ettiği kıymet fazlası, şerefiye. betterment tax şerefiye, değerlenme resmi. (edat), arada, arasında, aralarında, aralarından; araya; ortada, ortaya. between you and me söz aramızda. few and far between nadiren, seyrek. in between sallantıda. (edat.), (eski), (şiir) arasında, arada, ortada. betwixt and between ikisi ortası, ne o ne bu. (mak.) iki yüzeyin 90° dışındaki herhangi bir eğimi; açı; iletki; şevlendirmek, eğik olarak kesmek; şevli, meyilli, eğik. bevel gear konik dişli. bevel square dülgerlerin, eğik olarak biçilen yüzeylerin doğruluğunu ve açılarım öIçmede kullandıklan ayarlı bir alet. bevel wheel konik çark. içecek, meşrubat, içki kuş sürüsü; takım, zümre; bilhassa kadınlardan meydana gelen grup. feryat etmek, ağlamak; hayıflanmak; üzüntüsünü beyan etmek. (ünlem) sakınmak, kaçınmak; dikkat etmek, gözünü açmak; b.h., (ünlem) Dikkat! Sakm ha! Aman! şaşlrtmak, sersemletmek, hayrette bırakmak. bewilderment şaşkmlık, sersemlik, hayret. büyü yapmak; tehir etmek; cezbetmek, hayran etmek. bewitcher cezbedici kimse, çekici kimse, alımlı kimse. bewitching cazibeli. bewitchingly cazibeli olarak. bewitchment büyü, cazibe. (eski.) ağzından kaçırmak.. (edat.), ötede, öteye, ötesine, ötesinde, -den ötede; dışında; -den çok; fazla; daha ileri. şevli uç veya kenar; façeta, yüzük kaşı; pırlanta şeklinde kesilmiş taşın eğik yüzü. bezik, 64 kağıtla oynanan bir çeşit iskambil oyunu. geviş getiren hayvanların mide ve bağırsaklarında meydana gelen ve eskiden panzehir olarak kullanılan taş; (eski) panzehir. kenevir; haşiş. (önek) iki kere, iki defa, ikişer. iki açılı. yılda iki defa vaki olan. biannually yılda iki kez. meyil, temayül, peşin hüküm; şev; taraf tutma; verev, meyilli, şevli, çapraz; verev olarak, meyilli olarak; meylettirmek, aleyhte tesir etmek. iki kulaklı veya kulağa benzer iki uzvu olan. iki mihverli; çift eksenli. biaxially iki eksenli olarak. çocukların boynuna bağlanan mama önlüğü; iş yaparken takılan önlüğün üst parçası. bib and tucker (k.dili) giysi. (kıs.) bible. ayyaş kimse, içkiye düşkün kimse.. ucu aşağı doru kıvrık olan musluk. küçük süs eşyası, biblo, antika küçük parça. Kitabı Mukaddes; Eski ve Yeni Ahit; k.h. herhangi bir dinin kutsal kitabı; müracaat kitabı olarak kabul edilen herhangi bir kitap. Kitabı Mukaddes'e ait veya bunda bulunan. Biblically Kitabı Mukaddes'le ilgili olarak. Kitabı Mukaddes' kelimesi kelimesine kabul eden kimse; Kitabı Mukaddes bilgini . biblio- (önek) kitaplarla ilgili, Kitabı Mukaddes'le ilgili. kütüphanelerde çok değerli veya çok kullanılan kitapların fotografını çekmede kullanılan mikrofilm. (kıs.) bibliography. bibliyografya bilgini veya uzmanı. bibliyografyaya ait. bibliyografya, belirli bir konuya ait olan kitapların fihristi. Kitabı Mukaddes'e fazlasıyle tapınma; kitaplara aşırı derecede tutkun olma. kitap falı; bilhassa Kitabı Mukaddes'le kitap falı açma. kitap toplama merakı bibliomaniac kitap meraklısı, kitap koleksiyonu yapan, kitap delisi; kitaba tutkun kimse. kitap ciltleme sanatı. kitap seven kimse, kitap hastası. kitapçı, bilhassa nadir bulunan kitapları satan kimse, sahaf. kütüphane; kitap kataloğu. ayyaş, işkiye düşkün; emici, suyu çekici çbibulously içkiye düşkün olarak. iki meclisi içine alan. (bak.) bicarbonate of soda. (kim.) bikarbonat bicarbonate of soda bikarbonat de süd, soda. bakır karbonatları renginde olan mavi veya yeşil renk. 200 yıllık, 200 yılda bir tekrarlanan; 200. yıldönümü, 200. yıldönümünü kutlama töreni. (bot.), (zool.) iki başlı. (anat.), (zool.) iki başlı kas; bilhassa kolun üst kısmmdaki ve kalça kemiğinin arkasındaki kaslar. (kim.) biklorit. atışmak, çekişmek, münakaşa etmek; titremek, pırııdamak (alev); münakaşa, tartışma, çekişme. iki renkli, çift renkli. bir memlekette bulunan iki ayrı kültür unsuruyla ilgili. (anat.) öğütücü dişlerle köpek dişleri arasında her bir tarafta dörder tane olmak üzere bulunan kesici dişler. bicuspid valve ikili kapakçık, mitral kapak. bisiklet; bisiklete binmek, bisikletle dolaşmak. bicyclist bisikletle gezen kimse. müzayedede fiyat arttırmak; (briç.), deklarasyon yapmak; teklif vermek; teklif; kalkışma, teşebbüs; (briç.) deklarasyon. bideler teklif veren kimse;(briç.) deklarasyon yapan kimse. bidding müzayedede fiyat artırma; (briç.); deklarasyon serisi. bid in açık artırmada mal sahibi hesabına fiyat yükseltmek. bid up açık artırmada fiyat artırmak. emretmek, kumanda etmek; demek, söylemek; davet etmek; (k.dili.) davet. bid fair ihtimal dahilinde olmak. bid farewell veda etmek. do as one is bid boyun eğmek, itaat etmek. bidding emir; davet, arzu. yumuşak başlı, muti, söz dinleyen; (briç.) deklarasyon yapmaya müsait. tavuk; (argo) kocakarı. dayanmak, yıkılmamak; oturmak, beklemek. bide one' time uygun zamanı beklemek. (Fr.) bidey. iki yılda bir olan; (bot.) ömrü iki yıl içinde biten; iç.iki yılda bir tekrarlanan olay; iki senelik ömrü olan bitki. biennially iki yılda bir olarak. cenaze teskeresi; tabut. (A.B.D.), (argo) darbe, yumruk; vurmak, yumruklamak. ing. pişirilen bir nevi kırmızı kış elması. ortadan ikiye ayrılmış olan, yarık. bifid'ity yarık oluş. bifidly yarık olarak. iki tarafı bükülü. bifokal, çift odaklı. bifocal glasses, bifocals bifokal camlı gözlük. iki yapraklı, çift yapraklı. iki kola ayırmak iki kola ayrılmak; çatallanmak; iki kola ayrılmış, çatallaşmış. bifurca'tion iki kola ayrılma. büyük, iri, kocaman, cüsseli; gebe; büyümüş; mühim, etkili; yüksek ruhlu, a1i; yuksek (ses) Big Ben ingiliz parlamento binasındaki büyük saat ve çanı. Big Brother diktatör. big business büyük sermayeli ticaret. big game büyük av; ağır ve tehlikeli teşebbüs. big-hearted eli açık, mükrim. big shot, big wheel (argo) kodaman, ekabir. big tree Kaliforniya'da bulunan sekoya ağacı, (bot.) Sequoia Washingtoniana. big with gebe, yüklü. bigness büyüklük, kocamanlık. iki kişiyle aynı zamanda evli olan kimse. aynı zamanda iki kişiyle evli olan, bu suçu işlemiş olan; bu suça ait. iki kişiyle evli olma. körfez, koy; (den.) roda, kroz; halat bedeni. mutaassıp kimse, bağnaz kimse; dar görüşlü kimse. bigoted mutaassıp, bağnaz. bigotedly bağnazca bigotry bağnazlık. (k.dili) kodaman, mühim kimse. her iki saatte bir. (Fr.) ziynet eşyası, mücevherat, küçük ve zarif olan şey. (Fr.) mücevherat. (k.dili) bisiklet. bikini, iki küçük parçadan ibaret mayo. (dilb.) dudaksıl; iki dudaklı . iki taraflı, iki kenarlı, iki cepheli. bilateralism, bilateralness iki taraflılık. bilaterally iki taraflı olarak. yaban mersini, (bot.) Vaccinium myrtillus; dağ mersini, buna benzer birkaç cins fidan ve meyva. (gen.) r. (çoğ.) eskiden esirlerin ayağına vurulan pranga. (biyol.) öd safra; huysuzluk, terslik, aksilik. safra kesesinde meydana gelen taş, safra tası. (den.) sintine, sintine suyu, karina; (argo) saçmalık, zırvalık, herze; fıçı karnı; (den.) delinmek, delmek sintine); şişmek; bel vermek. bilge ejector sintine suyunu boşaltan cihaz. bilge keel yalpa omurgası. bilge pipe sintine borusu. bilge pump sintine tulumbası. bilge water sintine suyu. (tıb.) kanda bulunan bir nevi asalak kurdun meydana getirdidi bir hastalık. (biyol.) safraya ait. biliary calculus safra taşı. biliary ducts safra yolları. (mat.) iki çizgisi olan. ana dilinin yanı sıra ikinci bir dili de aynı şekilde konuşabilen, iki dilli; iki dili aynı derecede konuşabilen kimse. safraya ait, öde ait; dargın, küskün, aksi. biliously safrayla ilgili olarak. biliousness safrayla ilgili olma. iki harfli. dolandırmak, aldatmak, kandırmak; bir şeyden sıyrılmak; dolandırıcı, düzenbaz kimse; hile, dubara. gaga, ağız; gagalarım birbirine sürterek sevişmek, koklaşmak. bill and coo sevişip koklaşmak. bir çeşit balta, keser; (den.) demirde tırnak ucu. fatura, hesap, kambiyo senedi, poliçe, tahvil; (A.B.D.) banknot, kâğıt para; kanun layihası tasarı; afiş; dilekçe (bilhassa mahkemeye verildiği zaman); eğlence programı; (tiyatro veya konserde) basılı program; fatura çıkarmak; ilân etmek, afişe etmek; programa dahil etmek. bill broker kambiyo tellâlı, simsar. bill of entry gümrük beyannamesi, ithalât cetveli. bill of exception itiraz dilekçesi. bill of exchange kambiyo senedi, poliçe, tahvil. bill of fare yemek listesi, menü. bill of health sağlık belgesi, sıhhat varakası. bill of lading konşimento, yükleme evrakı; manifesto. bill of rights insan hakları beyannamesi. bill of sale satış bordrosu, fatura. bills payable borç senetleri. bills receivable alacak senetleri. cash a bill çekin bedelini almak, çeki bozmak. fill the bill (k.dili) vazifesini hakkıyla başarmak. foot the bill (k.dili) parasını vermek. indorse a bill çeki ciro etmek. ilan tahtası; (den.) kasarada demir yatadı. (ask.) askerlere kışlalar dışında temin edilen ikametgâh, konak yeri; bu ikametgâhı temin için çıkarılan yazılı veya sözlü emir, konak tezkeresi; iş, vazife, ödev; pusula, not; kütük, demir veya çelik çubuk; konaklatmak , yerleştirmek, yer temin etmek. (Fr.) aşk mektubu. cüzdan. (çoğ.) bilardo. billiard ball bilardo bilyesi. billiardist bilardo oynayan kimse. sanatçının isminin şöhretine göre afişlerde aldığı sıra; hesap çıkartma. ağız bozukluğu, edepsizce konusma. (A.B.D.) 1000 milyon; milyar; ing. 1000000 milyon billionth milyarıncı; milyarda bir. milyarder metal para imalinde kullanılan altın, gümüş, bakır vb alaşımı. büyük ve kaba dalga, dalgalar halinde yükselen herhangi bir şey (duman v.b.); dalgalar halinde kabarmak, yükselmek. billowy dalgalı. afiş asan kimse. (k.dili) cop; sopa, çomak; Avustralya içinde çay yapılan teneke çaydanlık. (k.dili) teke, erkek keçi. ing. melon şapka. iki loplu. (biyol.) iki hücreli. Güney Afrika'da güneşte kurutulmuş yağsız et. iki elli. iki elin de kullanılmasını icap ettiren .bimanually iki elle. iki ayda bir vaki olan; iki ay süren. para birimi olarak altın ve gümüşü veya diğer iki madeni birbirlerine olan nispetlerini tespit ederek kullanma sistemi; bu sistemi destekleyen doktrin veya siyaset. iki madenden meydana gelmiş; iki maden esasına dayanan para sistemine ait. iki ayda bir vaki olan; ayda iki kere olan; iki ayda bir yayımlanan dergi; iki ayda bir; ayda iki kere. ambar, kömürlük,kutu,sandık; ambarlamak,kutuya veya sandığa koymak. iki kısımdan meydana gelen, çift; (bot.) çift; (mat.) çift değişkenli, biner; (biyol.) çift isimli; iki şeyin karışımı. binary star çiftli yıldız. binary system çiftli sistem. (bot.) çift halinde bulunan. iki kulak ile işitme; iki kulaklı; stereofonik. bağlamak yerine tespit etmek, raptetmek; dondurmak; tutmak, menetmek, engel olmak; inkıbaz etmek; kenarını tutturmak ciltlemek; (huk.) senetle bağlamak; donmak, tutmak (çimento v.b.); bağlayan şey. bind over veya down (huk.) mali kefaletle bağlamak, senetle bir işi yapmaya mecbur tutmak. bind up sargı ile bağlamak. in a bind çıkmaza girmiş güç durumda. ciltçi, mücellit; bağ; cilt kap; biçer bağlar makina; tutkal. bindery mücellithane, ciltevi. bağlayıcı, tutucu; geçerli, muteber; ciltleme; cilt; kenar şeridi. (argo) uyuşturucu madde paketi. (bot.) boru çiçegi, kahkaha çiçedi, gunduz sefası, cadır çiçegi, (bot.) Convolvulus arvensis hooded bindweed kopek pençesi, bof Calystegia sepium (bot.) sarmaşık cinsi bitkilerin sap kısmı. Binet sistemine göre zekâ ölçme testi. (argo) içki alemi, işret meclisi. bingo oyunu. (den.) pusula dolabı. iki gözün de kullanılmasını icap ettiren; (sık sık) coğ. aynı anda iki gözle bakılabilen dürbün veya teleskop. (mat.) iki terimli; aralarında + veya -- bulunan iki terim; (biyol.) iki terimli isim bio- (önek) hayat. uzay yolculuğunun canlılar üzerindeki etkisini inceleyen bilim dalı. hayati kimya, biyokimya. biyosferin üç sahasından biri: deniz, tatlı su veya kara. (bakt.)erilerle ayrışabilen. biyoloji ilminin canlıların hareketlerini inceleyen dalı bitki ve hayvanların çevre ile olan ilişkileriyle uğrasan ekoloji dalı biog. (kıs.) biographer, biographical, biography (biyol.) canlı organizmaların sadece canlı organizmalardan geldiklerine ait kuram. hayat hikâyeleri yazan kimse, biyografi yazarı. hayat hikayesine ait, biyografiyle ilgili biographically bir kimsenin hayatıyla ilgili olarak. hayat hikâyesi, biyografi, özyaşamöyküsü biol (kıs.) biological, biologist, biology. biyoloji ilmine ait, biyolojik biological warfare biyolojik savaş. biyoloji bilgini, biyolog. biyoloji, hayat ilmi. organizmaların ayrılıp dağılması. insan hayatının muhtemel süresini öIçme ilmi. canlıların davranışlarını inceleyerek bunları bilgisayar ve elektronikcihazlar alanında uygulama imkanlarını arayan elektronik bilim dalı ekoloji. biyofizik, fizik kanunlarının biyolojik hadiselere uygulanması ilmi. (biyol.) canlı madde, protoplazma. biyopsi. yirminci yüzylın başlarındaki şekliyle sinema oynatma makinası (tıb.) biyoskopi. dünyanın kara, deniz ve tatlı sularında hayat belirtilerinin rastlandığı kısımlar, biyosfer. (biyol.) uzuvların bünyeleri ile faaliyetleri arasındaki ilişkilerin incelenmesi ilmi. yaşayan hücrelerden oluşan organik maddelerin kimyasal terkibi. herhangi bir coğrafi alan ve (jeol.)ojik devrenin karışmış direy ve biteyi. canlıların fonksiyonlarını inceleyen bilim dalı. (min.) biyotit, kara mika. (bot.) iki yana ait mihver; (zool.) ikiz doğuran. iki tarafı da tutan, iki tarafı da temsil eden. iki bölümlü, iki kısımlı iki ayaklı hayvan. bipedal iki ayaklı. (bot.) iki taç yapraklı. (bot.) çift tüylü. çift kanatlı uçak. iki ayaklı sehpa, destek. iki kutuplu. (mat.) dördüncü kuvvet. biquadrat'ic dördüncü kuvvetten. her üç ayda bir iki defa görülen. huş ağacı, (bot.) Betula; bu ağacın kerestesi; bu ağaçtan yapılmış falaka değneği; bu denekle sopa atmak. kuş; hindi gibi hayvanlar; bedmintın oyunundaki top; (argo) herif; yuha çekme; kuş tutmak, avlamak. birdbath kuşların yıkanması için çukur tas. bird cage kuş kafesi. birdcall kuş ıslığı. bird catcher kuş tutan kimse. bird dog. av kopeği. bird fancier kuş meraklısı kuşbaz. bird grass kuş otu. bird in the hand cantada keklik, temin edilen menfaat. birdhouse ağaca asılı tahta kuş yuvası. birdlime ökse, tuzak birdman kuş avcısı, kuşçu; (k.dili) tayyareci, pilot bird'-nest kuş yuvalarını aramak, kuş yumurtalarını çalmak. bird of night baykuş. bird of paradise Yeni Gine'ye mahsus cennet kuşu. birds of a feather huyları benzer olan kimseler. bird watcher kuş gözlemi yapan kimse. for the birds (argo) değersiz, saçma. give the bird (argo) yuha çekmek, ıslıklamak. old bird ihtiyar kurt tecrübeli kimse. taş yoncası, (bot.) Lotus corniculatus. k.dil; küçük kuş, kuşcağız; golfda "bogi" den bir eksik vuruş bird'-eye kuş bakışı, tepeden; umum, genel, ayrıntsız; kuş gözüne benzer benekleri olan bird'-eye maple ağaç kısmı benekli bir çeşit isfendan ağacı bird'-eye view kuş bakışı görünüş, manzara. çift sıra kürekleri olan eski zaman kadırgası. Katolik din adamlarının giydiği köşeli ufak şapka. yuvarlanmak, döne döne gitmek. doğum, doğma, doğuş, veladet; soy, nesep; başlangıç, kaynak; zuhur. birth control doğum kontrolü. birthday doğum günü .birthmark doğuştan var olan yüz veya vücuttaki leke. birthplace doğum yeri. birth rate nüfusa göre doğum oranı. birthright doğuştan kazanılan hak. birthstone bir kimsenin doğduğu ayı temsil eden ve kendisine uğur getirecedine inanılan taş. give birth to doğurmak, meydana getirmek, kaynak teşkil etmek. kurtluca, zeravent, (bot.) Aristolochia. iki defa, tekrar. bisküvit, çörek, kremasız pasta; açık kahverengi; perdah vurmadan evvelki haliyle fırınlanmış çanak çömlek. Güney Avrupa,nın bazı bölgelerinde, kuzey ve kuzey doğudan esen kuru ve soğuk rüzgâr. ikiye bölmek; (geom.) iki eşit parçaya ayırmak. bisection ikiye bölme. bisector (geom.) açıortay. (biyol.) hem erkek hem dişi, iki cinsiyetli, hünsa; (bot.) kendi kendini aşılayan. piskopos; (satranç) fil; sıcak ve baharatlı şarap; piskopos tayin etmek. bishop' miter shell firavun tacı, (zool.) Mitra episcopalis. piskoposluk rütbe, görev ve bölgesi. (kim.) bisilikat. (kim.) bizmut. bizon, bir çeşit Kuzey Amerika yabani sığırı. birkaç çeşit koyu çorba; av etiyle veya deniz mahsulleriyle yapılan çorba; bir çeşit dondurma; tenis gibi oyunlarda oyuncuya tanınan fazladan bir vuruş veya buna benzer bir hak; sırsız çömlek. artık yıla ait; artık yıl. iki sabit durumu olan. koyu kahverengi bir çeşit boya; kurum boyası. kurt pençesi, yılankökü, (bot.) Polygonum bistorta. neşter, bisturi, teşrih bıçağı. (k.dili.) küçük bar, taverna, gece kulübü (kim.) bisülfat. (kim.) bisülfit. bir aletin keskin olan ucu; matkap; gem; anahtarın kilide giren kısmı; gemlemek; tahdit etmek, sınırlamak. take the bit in one' teeth idareyi eline almak. parça, lokma, kırıntı, küçük bir kısım; kısa zaman; bilgi iletme birimi, elektronik beyin vb ile muhaverede en ufak birim;(sahnede) ufak rol; (A.B.D.), (argo) numara; ing. pek az değerli ufak para; (A.B.D.) yirmibeş sentin yarısı: two bits yirmibeş sent; ufak, önemsiz; az .a bit biraz, bir derece. do one's bit kendi payına düşeni yapmak. a good bit hayli, epeyce. a little bit azıcık, bir parça. bit by bit azar azar, yavaş yavaş. give a bit of one's mind haşlamak, azarlamak. not a bit hiç de değil, asla . dişi köpek veya kurt; kancık; (argo) Şirret kadın; kötü kadın; (argo) şikâyet etmek; acemice iş yapmak. bitchy orospu tabiatlı, şirret ısırmak, dişlemek; sokmak (arı v.b.); oltaya vurmak (balık) ; yakmak ; aşındırmak, yemek; ısırık, parça lokma; diş izi; keskinlik (içki,biber,soğuk) bite off more than one can chew başından büyük işe girişmek. bite the dust düşüp ölmek biting keskin; acı. (den.) geminin kablosunu biteye bağlamak, biteye vurmak; (den.), (sık sık) (çoğ.) güverte babası, bite, bita. (bak.) bite. acı keskin; sert, şiddetli; kötü. to the bitter end iş bitinceye kadar; ölünceye kadar. a bitter pill yenilir yutulur cinsten olmayan durum. bitterish acımsı. bitterly acı olarak. bitterness acılık. ilik balığı, (zool.) Rhodeus amarus. balaban kuşu, okar, (zool.) Botaurus stellaris. little bittern cüce balaban, (zool.) Ixobrychus minutus. (çoğ.) içine acı otlar da karıştırılan bir nevi içki. hem acı hem tatlı olan; aynı zamanda iyi ve kötü olan; yaban yasemini, (bot.) Celastrus scandens. kavasya, (bot.) Quassia amara. zift, katran; ziftlemek. ziftli, zift gibi. bituminous coal adi maden kömürü. (kim.) iki değerli çift değerli. (zool.) yumuşakçalardan çift kabuklu midye ve istiridye gibi hayvan: çift kabuklu; çenetli. bivalvular midye gibi birbirlerine kenetli çift kabuğu olan. açık havada kurulan geçici ordugâh; açık hava ordugâhı kurmak; açıkta gecelemek. iki haftada bir vaki olan; haftada iki kere olan; iki haftada bir yayınlanan dergi veya bülten. (argo) (bak.), show biz. garip, tuhaf, acayip, biçimsiz. (kıs.) bank, block, book. .(kıs.) bookkeeping. (kıs.) bill of lading. gevezelik etmek, boş sözler söylemek; ifşa etmek, boşboğazlık etmek; geveze kimse, boşboğaz kimse. blabber, blabbermouth boşboğaz kimse. siyah renk; siyah boya; siyah elbise; zenci; siyah, kara; karanlık, kasvetli; kirli; uğursuz, kızgın, dargın; karartmak, siyahlatmak, siyaha boyamak; kararmak, siyahlanmak. a Black zenci. black-and-blue çürük, morarmış Black-and-Tan terrier kahverengi benekli siyah teriyer. black and white yazı; basılı şey; siyah beyaz resim. black art büyü. black belt judo'da en yüksek derece; (A.B.D.) siyahların beyazlardan daha çok olduğu bölge; (A.B.D.) toprağı siyah olan bölge. black body (fiz.) siyah cisim, hiç ışın yansıtmayan kuramsal cisim. black book kara listede olanların isimlerinin kayıtlı olduğu defter black box montajda bir tüm olarak takılan elektronik cihaz; içine bakılmadan kullanılacak cihaz. black coffee siyah kahve, alafranga kahve, sade ve sütsüz kahve. Black Death ondürdüncü yüzyılda Avrupa'yı kıran veba hastalığı. black diamond maden kömürü. black eye siyah göz; morarmış göz; kara leke. blackeyed Susan öküzgözüne benzer bir çeşit sarı papatya. black face (tiyatro) zenci rolüne girmiş beyaz adam; (matb.) siyah baskı. black flag siyah flama korsan flaması. Black Forest Kara Ormanlar (almanyada) black hole hapishane koğuşu, askeri ceza koduu black horehound kara yer pırasası, (bot.) Ballota nigra. black lead grafit. black letter bir çesit matbaa harfi, gotik harf. black magic büyü. Black Maria (k.dili) hapishane arabası; cenaze arabası. black mark kara leke. black market kara borsa. black mass şeytana ibadet ayini. black medic kelebek otu, kara yonca, (bot.) Medicago lupulina Black Muslim (A.B.D.)'de islâm din ve âdetlerini kabul eden bir zenci mezhebine bağlı kimse. black out (ask.) karartma; tiyatro v.b.'nde ışıkların sönmesi. black out karartma tatbikatı yapmak; geçici olarak şuurunu veya görme duyusunu kaybetmek. black pepper karabiber. black power zencilerin talep ettikleri toplumsal ve kanuni hakları temsil ve temin eden güç. black pudding kıyma, yulaf unu ve kan ile yapılan bir iskoç yemeği. Blaek Sea Karadeniz .black sheep bir ailede diğer fertlere benzemeyen ve hep güçlükler çıkaran kimse. Blaek Shirt Kara Gömlekli; Faşist bir kurulusun üyesi black tea siyah çay. blackthorn karaçalı, karadiken. black tie siyah papyon kravat; smokin. black walnut bir nevi siyah ceviz .black widow zehirli bir örümcek, (zool.) Latrodectus mactans in the black alacak bakıyesi olan. blackish siyahımsı. blackly .karanlık olarak. blackness siyah oluş; karanlık olma. kötü kalpli. kırmızı oy, ret oyu; karşı oy kullanmak; toplum dışı etmek. böğürtlen, (bot.) Rubus fruticosus; ayı dutu, diken dutu. karatavuk, (zool.) Turdus merula kara tahta, taştahta. siyah erkek keklik. (min.) boğucu gaz, karbondioksit. karartmak, karalamak; lekelemek, iftira etmek. alçak kimse; alçak, edepsiz, rezil; küfretmek, sövüp saymak blackguardism alçaklık. karabaş ördek, (zool.) Aythya marila; ciltte bulunan siyah başlı küçük yağ birikintisi ayakkabı,soba. v.b. boyası cop; büyük içki bardağı; bir kâğıt oyunu; (bot.) bir çeşit küçük meşe; siyah korsan flaması. (bayt.) bir cins sığır vebası; dolandırıcı, kumarbaz kimse; ing. greve uymayan işçi. kara liste; kara listeye almak, boykot etmek. t. şantaj; tehditle birinden para koparma; şantaj yapmak. blackmailer şantajcı. demirci; nalbant. asfalt, asfalt yol; asfalt ile kaplamak. blackwater fever (tıb.) karasu humması. (anat.) mesane, kese, sidik torbası; iç lastik. air bladder (zool.) hava kesesi. gall bladder safra kesesi. bıçak ağzı; kılıç; ince uzun yaprak; kalemtıraşın ağzı; kürek palası; delikanlı; pervane kanadı. blade bone kürek kemidi. (A.B.D.), (argo) saçma, zırva (tıb.) çıban, şiş. ayıplama kabahat, kusur azar, mesuliyet; azarlarnak, suçlamak; sorumlu tutmak. be to blame for suçlu olmak, mesulü olmak. blameful kabahatli. blamefulness kabahatlilik. blameless suçsuz, masum. blamed (A.B.D.) kahrolası. ayıplamaya lâyık, mesul, kabahatli. ağartmak, rengini açmak, beyazlatmak, kaynatarak ağartmak; sararmak, bembeyaz olmak, rengi uçmak, benzi atmak; kabuğunu soyarak beyaz kısmını ortaya çıkartmak (badem v.b.); haşlayarak rengini açmak. sütlü pelte, paluze. yumuşak, mülâyim; şahsiyetsiz, donuk. blandly yumuşak bir şekilde. blandness yumuşaklık. yağcılık etmek. blandishment yağcılık; albeni, çekici davranış. boş, yazısız, açık, beyaz; manasız, anlamsız; son şeklini almamış; şaşkın; boş ve açıklık yer; üzerinde yazı olmayan kağıt; piyangoda boş numara; nişan tahtasnın ortası, hedef; kurusıkı fişek; (argo) çok düşük kaliteli uyuşturucu madde; feshetmek; iptal etmek; ilga etmek; sövmek; (spor) hasmının sayı yapmasını önlemek. draw a blank neticesiz kalmak; hatıra getirememek. blankbook not defteri. blank cartridge kurusıkı fişek. blank endorsement açık ciro. blank verse kafiyesiz on heceli nazım şekli. blankly ifadesiz bir şekilde, boş boş. blankness boşluk; anlamsızlık. battaniye; ince bir tabaka halinde olan bir şey; birkaç şeyi veya durumu kapsayan, geniş kapsamlı; battaniye ile örtmek, sarıp sarmalamak; üstüne örtü çekmek, örtbas etmek; geniş çapta içine almak, kapsamak; mâni olmak; geminin rüzgârını tutmak; battaniye içinde havaya atıp tutmak. boru sesi, borununkine benzer ses; yüksek ses; boru gibi ses çıkarmak; herkese ilân etmek, söylemek. yaltaklanma, (slang) piyazlama, yağcılık, dil dökme. Blarney Stone irlanda'da bulunan birtaş ki bunu öpenlerin yaltaklanmada istidat kespettikleri söylenir. herşeyden usanmış, içi geçmiş. küfretmek, sövüp saymak, okumak. blasphemer kâfir kimse blas'phemous kâfir, zındık. blas'phemously kafirce. blas'phemy küfür, günaha girme. ani esen rüzgâr, şiddetli rüzgâr; düdük sesi; yaprakların soğuk veya rüzgârdan kavrulması, yanma; patlama, infilâk; (argo) gürültülü eğlenti; (argo) uyuşturucu maddenin kuvvetli etkisi; tahrip etmek, yıkmak; yakmak, kavurmak, mahvetmek. blast furnace maden eritme ocağı. at full blast tam süratle. yanmış; mahvolmuş, tahrip edilmiş; Allahın belâsı. (önek), (biyol.) tomurcuk, mikrop. (biyol.) blastoderm, germ yaprağı. roketin fırlatılmasından evvelki ve hemen sonraki olaylar, roketin fırlatılma anı. (k.dili.) düşünmeden söylemek; melemek. bödüren; yüksek sesle bağıran; kaba, açık, bariz, aşikâr. saçma sapan konuşmak; saçma laf. büyük alev, ateş; parlaklık, aydınlık; alevlenme; atın alnındaki beyaz işaret, akıtma; yolun kolayca bulunması için ağaçların gövdelerine kazılan işaret; (çoğ.), (argo) cehennem; alevlendirmek; saçmak (ışık); ilân etmek; ağaçların gövdesine işaret koymak suretiyle yol göstermek.blaze away ateş etmeye devam etmek; herhangi bir işi hararetle devam ettirmek. Go to blazes! Cehenneme git ! Defol ! spor ceket. hanedan arması; armacılık; fiyaka, gösteriş; renklerle süslemek, tezyin etmek; arma çizmek, işaret koymak, ilan etmek blazonry arma çizme. (kıs.) boldface. (kıs.) building. beyazlatmak, ağartmak; beyazlanmak, ağarmak; çamasır suyu, ağartan sey, beyazlatıcı madde. çamaşır suyu; (gen.) (çoğ.) stadyumda seyirciler için üstü açık sıra veya yer. inci balığı, (zool.) Alburnus; akkefal, gökçe balığı, (zool.) Alburnus mento. rüzgâra maruz, açık, çıplak; soğuk, ısınması güç; kasvetli, sıkıcı, solgun. bleakly rüzgara açık bir sekilde. bleakness rüzgara açık oluş. ağrı vermek, sulandırmak (göz); karartmak, kamaştırmak; çapaklı, şişmiş (göz)blear-eyed, bleary mahmur, uykulu. melemek, meler gibi konuşmak; meleme, melemeye benzer ses. (tıb.) kabarcık. kan kaybetmek, kanamak, kanı akmak; akmak, solmak (boya); su boşaltmak; (matb.) sayfanın kenarına kadar basmak; bitkilerin özü gibi akmak; kan ağlamak, çok kederli olmak; (k.dili.) para çekmek, sızdırmak. bleeder (tıb.) hemofili hastalığı olan kimse . kalp seklinde pembe ve sarkık çiçek kümeleri olan bitki, kız kalbi, (bot.) Dicentra; sarı sebboy, (bot.) Cheiranthus cheiri. bozmak, güzelliğine halel getirmek, lekelemek; leke, kusur, hata. ürkmek, çekinmek, benzi atmak; ağartmak. blencher tehlikeli veya tatsız seylerden çekinen kimse. karıştırmak, harman yapmak; harman olmak, karışmak, uymak; harman, karışım; (dilb.) yakın anlamlı iki ayrı kelimenin kaynaşmasından meydana gelen kelime. çinko sülfür; diğer birkaç çeşit sülfür. karıştırıcı şey veya kimse. kanatları dikenli birkaç çeşit küçük balık, horozbina, (zool.) Blennius. (tıb.) göz kapaklarının iltihabı, blefarit. takdis etmek, kutsamak, mübarek kılmak; Allahtan niyaz etmek; inayet etmek; mesut etmek. mübarek; Allahın cezası: We didn't catch a blessed fish Allahın cezası bir balık bile tutamadık. blessed event (k.dili) doğum blessed thistle kalkan dikeni, (bot.) Carduus benedictus. bless edness kutluluk. takdis, hayır dua, nimet, inayet, lütuf, hamt, şükran; azarlama; (slang) haşlama (bak.) bless. (bak.) blow. bitkileri kavuran ve mahveden yaygın birkaç çeşit hastalık, küf, mantar; samyeli; herhangi bir felâket meydana getiren afet; soldurmak, kavurmak, mahvetmek; kurutmak, yakmak (bitkileri); bu hastalıklardan birine yakalanmak. ing., (argo) mübarek, namussuz kimse. ing, (argo) memleket, ana vatan; ana vatanına dönmeye zorlayan yara veya hastalık; ingiltere. (ünlem), ing., (argo) Kahrolayım ! keşif balonu; sevk ve idare kontrolu olan herhangi bir balon. kör, âmâ; anlayışsız, anlamamakta direnen; şuursuz, gözü kararmış; duygusuz; anlaşılması güç; gizli, gözden uzak; çıkmaz ; körü körüne olan; (k.dili.) sarhoş; kör etmek körleştirmek; gözünü almak, kamaştırmak; perde, stor, güneşlik; pusu, avcıların av bekledikleri yer. blind alley çIkmaz sokak; neticesi ümitsiz görunen iş. blind date (k.dili.) karşı cinsten evvelce tanışmadığı bir kimse ile gezmeye gitme. blind side görmeyen gözün olduğu taraf (tek gözlülerde); basiretsizlik, zaaf. blind spot (anat.) retinada optik sinirin girdiği nokta, kör nokta. blind stitch kumaşın bir veya iki tarafından görünmeyen dikiş. blindworm yılana benzeyen bacaksız bir cins kertenkele, (zool.) Anguis fragilis. the blind körler. Venetian blind jaluzi stor, jaluzi perde. blindly kör bir şekilde (ask.) siperlerde zırh levhası. körleten şey; siper teşkil eden herhangi bir şey; (A.B.D.) atın göz siperi. gözlerini bağlamak; salim kafayla düşünmesini engellemek; gözü bağlı; düşüncesiz, körü körüne olan; gözbağı. körleştiren; kamaştıran. körebe. (mim.) penceresiz kat. göz kırpmak; yarı kapalı gözlerle bakmak; göz atmak; pırıldamak, ışıldamak; kaçınmak, gözlerini gerçeğe kapamak; göz kırptırmak; göz kırpma; bakış nazar; pırıltı. durmadan gözlerini kırpan kimse, gözleri iyi görmeyen kimse; ahmak kimse, budala kimse. ışıklı sinyal verirken kullanılan alet, flaş lambası; atların arkalarını veya yanlarını görmelerini önlemek için takılan meşin göz siperi; (argo) göz; (çoğ.) güneş gözlüğü, renkli iri camlı gözlük. bir nevi börek radar ışık aksi. saadet, neşe, mutluluk. blissful neşe dolu blissfully neşeyle. blissfulness neşelilik. kabarcık, fiske, su toplama; yakı; (ask.) uçağın üsünde bulunan ve içine silah yerleştirilen saydam odacık; kabarmak, su toplamak; kabartmak; azarlamak. blistery kabarcıklı; azarlayıcı. neşeli, şen; sevinçli; memnun. blithely neşeli olarak. blitheness neşelilik. saçmalayan, zırvalayan. neşeli, canlı. blithesomeness neşelilik. yıldırım saldırı. tipi, şiddetli kar fırtınası (kıs.) black, block, bulk. şişirmek, hava vermek, kabartmak; balık tutsülemek; şişmek, kabarmak; (bayt.) hayvanın yediği yeşilliklerin mayalanmasından dolayı işkembe veya bağırsak yollarında gaz toplanması. tuzlanmış ve tutsülenmiş ringa balığı; aynı şekilde hazırlanmış uskumru, çiroz. su kabarcığı; damla; leke. bir gaye etrafında birleşen parti, grup veya milletler, blok; bir konuda beraberce oy kullanmak icin birleşen değişik partilerin meclis üyeleri. büyük parça (ağaç, kaya v.b.); bitişik bir sıra bina; blok; iki kavşak arasındaki mesafe; tahta tezgah; mezatlarda tellalın üzerinde satış yaptığı tahta; üzerinde kelle uçurulan tahta; şapka kalıbı; makara; (d.y.) sinyalleri beraber çalışan hat bölümü; engel, mania; (psik.) bilinçdışı engel; tıkamak, kesmek, kapamak, önünü kesmek; döviz muamelesini kısıtlamak veya durdurmak. blockhead kalın kafalı kimse, dangalak kimse. block and tackle palanga. blockbuster büyük uçak bombası. blockbusting (A.B.D.) bir mahallenin sakinlerini evlerinin kıymeti düşecek korkusuyla evlerini ucuza satmaya teşvik etme. blocked funds (tic.) bloke edilmiş fonlar. block out taslak yapmak. block print basma block up kapamak, tıkamak;(bir arabayı) tahtalar üzerine oturtmak. children' blocks kutu şeklinde oyuncak tahtalar. go to the block mezada çıkarılmak; idama gitmek (den.), (ask.) muhasara, denizden kuşatma, abluka; denizden abluka etmek, kuşatmak; etrafını çevirmek. blockader abluka eden düşman gemisi. run the blockade ablukayı yarmak. tıkanma, blokaj. (ask.) duvarlarında silah atmak için delikler bulunan mustahkem küçük bina; kaba kütüklerden inşa edilmiş ev. ing., (argo) herif, adam. açık renk, sarışın; sarışın kimse; ipek tül veya dantel; bilhassa siyah veya beyaz ipek dantel. sarışın. kan; bitkilerin suyu, özsu; kan dökme; mizaç, huy; nesep soy; asalet; kan rabıtası, kan bağı; akrabalık; delikanlı. blood bank kan bankası. blood blister kan oturması. blood corpuscle (anat.) kan cisimciği. blood count kan sayımı.blood feud kan davası. blood group kan grubu. blood heat kan ısısı, 37"C. blood and iron asker kuvvetine dayanma. Blood is thicker than water Eninde sonunda akrabalık kendini belli eder. blood money kiralık katillere verilen para; diyet. blood poisoning kan zehirlenmesi .blood pressure tansiyon. blood relationship kan bağı. blood serum (biyol.) kanın renksiz sıvı kısmı, serum. blood strange sıçan kuyruğu, (bot.) Mysosurus minimus. blood test kan tahlili .blood and thunder gürültülü patırtılı (roman ,sinema blood transfusion kan nakl blood vessel (anat.) kan damarı. blue blood gerçek aristokrat, soylu kimse. cold-blooded sogukkanlı hot-blooded çabuk kızan, öfkeli. in cold blood göz göre göre, bile bile; merhametsizce. of one blood aynı ırktan, ırktaş. His blood is up Gözü dönmüş öfkelenmiş. blood bath katliam. sulu k; (k.dili) asalak kimse. kan kırmızısı. kan dondurucu, korkunç cins, saf kan. kan dökmekten suçlu. koku alma hissi ,çok kuvvetli olan bir cins tazı. zalimce, kana susamış bir halde. kana susamışlık, kanlı oluş. kansız, solgun, renksiz; cansız; kan dökmeden olan; beyaz; ruhsuz, kuvvetsiz bloodlessly kan dökme(den.) kan alma; kan dokme. soy, nesep, cins hayvanın zürriyeti. kana susama. kan bağışı toplayan araba. kan otu, (bot.) Sanguinaria. kan dokme. kızarmış, kanlı. kan lekesi. nesep, zürriyet. kantaşı, üzerinde kırmızı lekeler olan bir çeşit yeşil kuvars . blood stream kan akımı. kana susamış, canavar ruhlu, hunhar. bloodthirstily kana susamışcasına. bloodthirstiness kana susama. bakam ağacı, bakkam, (bot.) Haematoxylon. kanlı; kan gibi; kana susamış, gaddar, zalim; Ing., (argo) Allahın belası, uğursuz, alçak; kana bulamak, kanla lekelemek. bloody flux dizanteri, kanlı ishal. bloody Mary votka ve domates suyundan yapılan bir içki. bloody minded hunhar, zalim, gaddar. çiçek; çiçek açma, ,çiçeklenme; tazelik, taravet, gençlik; yanakların pembeliği; meyva üzerindeki buğu; (mad.) dökülmüş demir kütük; çiçeklenmek, çiçek açmak; çiçek gibi taze ve sıhhatli olmak; çiçek açtırmak, güzelleştirmekç in full bloom tamamen çiçek açmış, pürnakil. take the bloom off tazeliğini gidermek, soldurmak. (çoğ.) kadınların jimnastik yaparken, ata binerken v.b.'nde giydikleri bir çeşit şalvar; kısa şalvar gibi don. (mad.) haddehane, demirci ocağı. çiçekli, çiçek açmış, gençlik ve sıhhatle parlayan; gelişen, gelişmekte olan, serpilen; (argo) karın ağrısı, kör olası. çiçekli, çiçeklerle bezenmiş; buğulu. (A.B.D.), (argo) hata, tekleme. çiçek, meyva baharı; çiçek vermek, bahar açmak; gelişmek; hali vakti yerinde olmak. in blossom baharı açmış, çiçeklenmiş. leke, kağıt üzerindeki mürekkep lekesi; ayıp, kusur; silme (yazıda); lekelemek, kirletmek, karalamak; karartmak; kurutma kağıdı ile kurutmak; gelişigüzel boyamak; lekelenmek, kirlenmek; emmek (kurutma kağıdı)blot out bozmak, tanınmaz hale getirmek; ortadan silmek, imha etmek. tavlada açık pul; herhangi bir meseledeki açık veya zayıf nokta. büyük leke, iri mürekkep lekesi; derideki kabartı; lekelemek, lekelenmek. kurutma kağıdı; karakolda tutuklananların kayıt defteri. blotting paper kurutma kağıdı. ing. (argo) sarhoş, zil zurna sarhoş. bulüz, gömlek; sarkmak, kendini bırakmak. darbe, vuruş; hamle, saldırı; ani gelen bela, felaket; rüzgar, şiddetli esinti; (k.dili) övünme, yüksekten atma. at one blow bir hamlede. come to blows kavgaya tutuşmak. esmek; üflemek; rüzgara kapılmak, rüzgarla sürüklenmek; çalmak, çalınmak, ses vermek; solumak, nefes nefese kalmak; (k.dili.) övünmek, yüksekten atmak; (A.B.D.), (argo) ayrılmak, defolmak; üfleyerek itmek;(cama) üfleyerek şekil vermek;(atı) yorgunluktan çatlatmak; (sinek) ette yumurtlamak; (A.B.D.), (argo) bol bol harcamak, çarçur etmek. blow a fuse sigorta atmak; (argo) tepesi atmak .blow great guns fırtına halinde esmek (rüzgar) blow hot and cold (k.dili.) kararsız olmak, duraksamak. blow in (k.dili.) ansızın gelmek, düşmek; (mad.) yakmak (ocak) blow off istim salıvermek; (argo) hiddetle parlamak. blow out üfleyip söndürmek; patlamak (lastiği); dinmek (fırtına); atmak (sigorta); üfleyip pisliğini çıkarmak. blow over dinmek (fırtına); unutulmak, geçmek. blow up şişirmek; havaya uçurtmak, patlatmak; (foto.) buyütmek, agrandisman yapmak; patlamak, infilak etmek; patlak vermek (fırtına); (k.dili.) çok kızmak, parlamak, tepesi atmak. blow one's own horn (argo) övünmek, kendini methetmek. blow one's stack (argo) kendinden geçmek. (I.)'ll be blowed! (k.dili.) Hayret! top atışında arkaya gelen gazlar. (oto.) dirsekli kol mahfazasından geçen egzoz gazları; bu gazları arkaya iten tertibat. üfleyici şey veya kimse; havalandırma tertibatı. tırtılları leşte veya canlı hayvanda büyüyen bir kaç sinekten biri. üfleyerek içinden küçük ok atılan uzun boru. A.BD., (argo) palavracı kimse, kendini beğenmiş kimse. hava deliği. şişmiş; soluğu kesilmiş, nefes nefese olan; içine sürfe bırakılmış; üflemek suretiyle meydana getirilmiş. patlama (lastik); (argo) eğlenti. üfleme borusu, üfleç, kamışçık. lehim lambası, benzinli kaynak lambası, pompa. infilak, patlama; (k.dili.) hiddetten kendinden geçme; kavga; büyütülmüş resim. rüzgarlı. bakımsız, karışık (saç v.b.); kırmızı yüzlü (kadın) balina yağı; ağlayış; hüngür hüngür ağlamak; ağlarken (bir şeyler) söylemek; şişkin, kalın. blubberer hüngür hüngür ağlayan kimse. bir çeşit kalın deriden yapılmış potin. kısa ve kalın sopa; cop, bir ucu tokmak gibi olan sopa; böyle bir sopa ile vurmak; bir işi yapmaya zorlamak. mavi renk, gök mavisi rengi; çivit; mavi üniformalı kimse; sembolü mavi olan bir zümrenin üyesi; mavi, morarmış, çürük (cilt, et); katı kurallara dayanan, tutucu; müstehcen, açık saçık; maviye boyamak, mavileştirmek; çivitlemek. black and blue çürük, morarmış. blue angels (argo) amital. blue black yazarken mavi olup sonra kararan mürekkep. blue book (A.B.D.) sosyal hayatta yeri olan kimselere mahsus adres defteri; yüksek okulların imtihanlarında kullanılan genellikle mavi kaplı defter; sınav; ingiliz parlamentosuna veya diğer bir resmi daireye ait mavi kaplı kitap. blue blood asil kan; aristokrat. blue cheese (iyi cins) mavi peynir. blue chip sağlam bir şirketin hisse senedi; kumarda en kıymetli olan mavi fiş. blue-collar işçi sınıfına ait blue devils yeis, üzüntü. blue-eyed mavi gözlü , blue-eyed daisy ayı kulağı, ayı otu. blue fox arktik tilkisi. blue funk (argo) aşırı korku blue-green nil rengi, cam göbeği. blue ground içinde elmas bulunan (kil.) blue gum okaliptus. blue laws pazar günü eğlenmeyi yasaklayan kanunlar; şahsi davranışları sert bir şekilde tanzim eden kanunlar, tutucu kanunlar. blue light işaret için kullanılan havai fişek. blue mold (ekmekve peynirde hasıl olan) mavi küf. blue moon uzun zaman. once in a blue moon nadiren, kırk yılda bir. blue peter (den.) hareket flaması. blue ribbon herhangi bir sahada en büyük nişan. blue-ribbon jury, blueribbon panel çok önemli bir dava için en yüksek tabakadan seçilmiş olan bir juri heyeti. feel blue çok sıkılmak; hüzün duymak. out of the blue aniden, damdan düşer gibi. blue-sky law tahvil satın alacak olanları hileden korumak amacıyla çıkarılan kanun. blue velvet (argo) iğne ile zerk edilen kafurlu afyon ruhu ve antihistamin karışımı. blue streak (k.dili) yıldırım gibi hızla hareket eden bir şey.blue vitriol göztaşı. the blue (şiir) gök, sema; deniz; mavilik. the blues hüzün, keder. blues (müz.) bir çeşit caz müziği . blue baby (tıb.) herediter kalp hastalığı veya akciğerdeki bir aksaklıktan dolayı mavimtırak doğan çocuk. atmak, kaldırmak, hükümsüz bırakmak. Mavi sakal, masallarda karılarını öldüren canavar tipi; bir çok kadın öldürmüş olan katil. çançiçeği. yaban mersini. Kuzey Amerika'da yaşayan ve hakim rengi mavi olan birkaç cins kuş. peygamber çiçeği, mavi kantaron, (bot.) Centauria cyanus; iri mavimsi sinek, kurt sineği. mavi üniformalı polis, asker veya talebe. mavimtırak renkte, lüfere benzer eti lezzetli bir balık, (zool.) Pomatomus saltatrix. bir cins çayır otu, (bot.) Poa; at yetiştirme mıntıkası. bahriyeli, gemici. blue jay mavi tüylü alakarga, (zool.) Cyanocitta cristata blue jeans blucin. sofu; b.h. Nova Scotia'lı kimse veya şilep. mavi kopya; proje, plan; mavi kopya çekmek; tasarlamak. okumuş kadın; entellektüel kadın. göztaşı; yapı ve döşeme işlerinde kullanılan bir çeşit taş. engerekotu, (bot.) Echium vulgare. tok sözlü, açık; sarp, dik (sahil) ; kayalık, uçurum. bluffly tok sözle. bluffness tok sözlülük. blöf yapmak, kuru sıkı atmak; bir şeyi blöfle elde etmek; blöf, kuru sıkı. call one' bluff blöfe meydan okumak. bluffer blöf yapan kimse. çivit. mavimsi, mavimtırak. gaf, aptalca yapılan hata, falso; gaf yapmak, budalaca hareket etmek; düşünmeden söz söylemek, pot kırmak. blunderer budalaca hareket eden kimse. alaybozan tüfeği; aptal kimse. kili su ile karıştırarak çamur hazırlamak. kör, keskin olmayan (bıçak,makas); lafını sakınmayan, açık konuşan, pervasız; anlayışı kıt, gabi; hissiz, duygusuz; körletmek, önünü almak, kesmek (iştah,kuvvet)bluntly keskin olmayarak; açıkça. bluntness pervasızlık; keskin olmayış. bulanıklaştırmak; bulaştırmak, yaymak, lekelemek; bulanmak, lekelenmek; leke, bulanıklık. blurry bulanık. ilan, reklam, bilhassa abartmalı bir şekilde yapılan reklam; kitap kapağındaki reklam. ağzından kaçırmak, yumurtlamak, düşünmeden söylemek. kızarmak, yüzü kızarmak; utanmak, mahcup olmak; pembeleşmek (çiçek,gök yüzü) ;kızartmak; kızarma; utanma; pembelik. at first blush ilk bakışta. blush rose pembe renkli bir çeşit gül; kırmızımsı bir renk. blusher yüzü kızaran kimse. blushful yüzü kızaran. blushingly yüzü kızararak. şiddet ve gürültüyle esmek (rüzgar); yüksek sesle tehdit savurmak; patırtı etmek, yaygarayı basmak; gürültü, yaygara; yüksekten atma, martaval. blusterer gürültücü kimse blusteringly gnrultnyle blusterous yaygaracı. (kıs.) boulevard. (kıs.) board measure, bowel movement. (kıs.) back order, box office, body odor. (bak.) boatswain. saklanıp sonradan "boo" diye ortaya çıkarak oynanan cocuk oyunu. boa, avını etrafına dolanıp sıkarak öldüren zehirsiz büyük birkaç yılan cinsi; boynun etrafına konan uzun ipek eşarp veya kürk. boa constrictor Orta ve Güney Amerika'da bulunan çok büyük bir boa yılanı. erkek domuz; yabani domuz, (zool.) Sus scrofa. kereste, tahta; (çoğ.), (tiyatro) sahne; oyun tahtası (satranç); mukavva; masa, sofra; yiyecek, içecek, iaşe; idare heyeti; (den.) geminin yanı veya bordası; (den.) volta seyrinde bir rüzgara karşı gidilen yol. above board dürüst, açıkça. across the board herkesi aynı derecede etkileyen (ücret,vergi) bed and board oda ve yiyecek dahil tam pansiyon. board foot 1 X 1 ayak, 1 inç'lik tahta ölçüsü. board of education (A.B.D.) okullar idare heyeti. go by the board bir kenara atılmak; kaybolmak (fırsat) on board gemide. tread the boards sahneye çıkmak, rol almak. tahta döşemek, tahta ile kaplamak; para karşılığında yiyecek içecek temin etmek; (vapur veya trene) binmek; pansiyoner olmak; denç borda etmek. pansiyoner; yatılı ögrenci; düşman gemisine çıkmakla vazifelendirilen kimse. tahta kaplama, tahta parmaklık. boarding house pansiyon. boarding school yatılı okul, leyli mektep. deniz kıyısında tahtalardan yapılmış kaldırım. domuzca, domuzvari; şehevi; canavarca. övünmek, kendini methetmek; iftihar etmek; keski ile kabaca şekil vermek; övünme, kendini beğenme, kurumlanma, kurulma. boaster övünen kimse. boastingIy övünerek. övüngen; palavracı; kendini metheden. boastfully övünerek. boastfulness övüngenlik. kayık, sandal, gemi, filika; kayık tabak; sandalla gezmek; sandal ile taşımak, nakletmek. be all in the same boat aynı halde olmak. kayıkla taşıma ücreti. boat hook (den.) kanca, çengelli uzun sırık. kayıkhane. sandal, kayık, gemi v.b.'nin eğlence yeri olarak kullanılması. bir geminin alabileceği miktar. kayıkçı. boatmanship kayık kullanma kabiliyeti. (den.) porsun, marinel başı, lostromo. boatswain' chair izbarço iskele. hafifçe eğmek, aşağı yukarı hareket ettirmek (baş); kısa kesmek (saç); hafifçe vurmak, dokunmak. bob up birdenbire ortaya çıkmak. demet, salkım; şakul, pendant; kısa kesilmiş saç modeli (kadın ve çocuklarda); balık yemi; olta mantarı; hafif bir darbe, vuruş; baş hareketi; ing., (argo) bir şilin; (A.B.D.) bir çeşit kızak veya kayak. huzursuzluk, kavga, gürültü. makara, bobin, ufak tahta iğ . dantel makinasında dokunan bir çeşit tül. (A.B.D.), (k.dili) hata, gaf. ing., (k.dili.) polis memuru. bobby pin madeni saa tokası. bobby socks rjog, (k.dili.) kısa çorap, özellikle kızların giydiği şoset. bobby soxer (A.B.D.) son modayı takip eden genç kız. vaşak, karakulak, (zool.) Lynx rufus. Kuzey Amerika'ya mahsus güzel sesli bir göçmen kuş, (zool.) Dolichonyx oryzivorus (A.B.D.), (k.dili.) hata , gaf. mıstaço. kısa kuyruk; kuyruğu kesilmiş hayvan; kısa kuyruklu. Kuzey Amerika bıldırcını, (zool.) Colinus virginiamus. kupes (balık), (zool.) Box vulgaris. asağ., (Fr.), (argo) Alman. sert ve siyah bir çeşit bira. (bak.) bide. işaret olmak, alamet olmak, delalet etmek; (eski) kehanet etmek, gelecekten haber vermek. bode ill uğursuzluğa delalet etmek. bode well hayra alamet olmak. (ilah.) Budalık mertebesine ulaşabilen fakat başkalarının ıstırabına karşı duyduğu merhamet ile bu mertebeden vazgeçen kimse. korsaj, kadın yeleği. vucütlü, bedenli, cüsseli. able-bodied güçlü kuvvetli. vücutsuz, bedensiz, cismani veya maddi olmayan. bedeni, bedensel; maddi; bütün olarak, tamamen, kamilen alamet, kehanet; uğursuz, meşum. bodingly uğursuz olarak. şerit veya kordonu bir delikten geçirmek için kullanılan iğne, biz; saç firketesi. beden, vücut; ceset; gövde; bir şeyin ana bölümü; karoser (araba); (geom.) üç buutlu cisim; yoğunluk, kesafet (içki); cisim. body corporate (huk.)uki şahıs. bodyguard muhafız asker. body politic hükümetin idaresi altında birleşmiş halk topluluğu. body snatcher ceset hırsızı. just keep body and soul together kıt kanaat geçinmek, zar zor geçinmek. şekil vermek; şekil yönünden temsil etmek. Hollanda asıllı Güney Afrikalı. ing., (argo) hükümet hesabına çalışan araştırmacı. bataklık; bataklık bölge; bataklığa ömülmek veya batmak. bogbean su yoncası. bog down tecrübe sonucunda başarılı olamamak. bogland bataklık arazi bog moss bataklık yosunu. bog oak bataklıktan çıkarılan abanoza benzer meşe ağacı. bog ore bataklıklardan çıkarılan bir çeşit demir cevheri. bog rush bataklık sazı. bog spavin atın okçesinin iç tarafında hası1 olan şiş. bogtrotter bataklık arazide oturan kimse. boggy bataklıklı. golfta başa baştan bir vuruş fazla. gulyabani, cin, şeytan; (ask.) kimliği anlaşılmamış veya teşhis edilmemiş uçak. ürkmek, korkmak, tereddüt etmek, harekete geçmekten çekinmek; iç acemilik; paniğe kapılma. boggler ürkek kimse. (bak.) bogey. gulyabani, cin, şeytan. Bogota. (A.B.D.) sahte, düzme, yapma. (bak.) bogey. Bohemyalı; çek dili; çingene, Kıpti; k.h. Bohem, Bohem hayatı yasayan kimse, toplum kurallarını dikkate almadan yaşayan sanatçı ruhlu kimse; Bohemya halkına veya diline ait, Bohemya'ya özgü. Bohemianism serbest hayat. (A.B.D.) (argo), (aşağ.) kabiliyetsiz yabancı asıllı işçi; özellikle Balkan asıllı yabancı işçi kaynamak, kaynar gibi kabarmak veya köpürmek; öfkeden köpürmek, galeyana gelmek; haşlanmak, kaynar suda pişmek; kaynatmak, haşlamak; kaynama, kaynayış. boil away kaynayarak buharlaşıp yok olmak. boil down kaynayarak suyunu çekmek, özü kalana kadar kaynamak; kısaltmak, kısmak. boil over taşmak; öfke veya heyecanını bastıramamak, galeyana gelmek. boiling point sıvıların kaynama derecesi. (tıb.) çıban. kazan, buhar kazanı; ing. su ısıtmada kullanılan ocak veya soba; sıcak suyu muhafaza etmekte kullanılan kazan. boiler compound kazan taşına karşı kullanılan kimyasal bileşim. boiler emplacement kazan ayağı. boiler fittings kazan takımı. boiler incrustation kazan taşı. boiler maker kazancı. boiler plate kazan levhası. boiler pressure kazan basıncı. boiler room kazan dairesi. double boiler iki katlı tencere, benmari. tubular boiler borulu kazan. gürültülü; şiddetli; fırtınalı (dalga,hava,rüzgar) boisterously gürültülü olarak. boisterousness gürültülü olma. cesur, gözüpek; atılgan, cüretli; arsız, küstah; çarpıcı, göz alan; dik, sarp. boldface (matb.) siyah harfler. make bold to cesaret etmek, cüret etmek. boldly cesaretle. boldness cesaret, yüreklilik. ağaç gövdesi; birkaç çeşit kil, balçık, çamur. canlı bir ispanyol dansı; bu dansın müziği; bolero, cepken, bel hizasına kadar inen küçük ceket. parlak büyük göktaşı, bilhassa patlayıcı göktaşı. Bolivya. tohum kabuğu veya zarfı (pamuk , keten) boll weevil pamuk mahsülüne çok zarar veren bir çeşit kurt. (den.) iskele babası, duba. tek yüzlü uzun bir çeşit bıçak. içinde çeşitli etler bulunan iri bir cins salam. (fiz.) bolometre, çok az miktarda radyasyon enerjisini ölcebilen elektrikli alet. (bak.) Bologna sausage (argo) saçmalık saçma söz. Bolşevik. Bolshevist Bolşevik. Bolshevism Bolşeviklik. uzun süs yastığı; yastık, minder; yastıkla beslemek; (gen.) "up" ile desteklemek, destek olmak. sürgü, kol demiri; kilit dili; cıvata; fırlama, kaçış; top (kumaş ,duvar kağıdı); yıldırım; kısa kalın ok; kitabın kesilmemiş kenarları ve sayfaları; süngülemek; fırlamak; düşünmeden söylemek, ağzından kaçırmak; çiğnemeden yutmak, alelacele yemek; top veya rulo haline koymak (kumaş , duvar kağıdı); ansızın yerinden fırlamak; (A.B.D.), (pol.) (partisinden) çekilmek; (partisine) destek olmaktan kaçınmak; ansızın, birdenbire. bolt chisel çapraz keskiç bolt cutter mandal kesecek alet. bolt from the blue hiç umulmadık iş, tam sürpriz, tepeden inme. bolt knife sayfaları kesmek için kullanılan mucellit bıçağı. bolt upright dimdik. ring bolt (den.) halkalı mapa. shoot one' bolt elinden geleni yapmak, son imkanını kullanmak. elemek, elek veya tulbentten geçirmek, süzmek; eler gibi dikkatle gözden geçirmek. (den.) yelkenin etrafına sağlamlaştırmak için dikilen halat. normalden daha büyük olan hap, kapsül; topak, top. bomba; aerosol bombası; (jeol.) yanardağın dışarı püskürttüğü küre veya elips şeklindeki lav kümesi; bombardıman etmek, bombalamak; bomba patlatmak. bomb bay (ask.) uçakta bombanın atıldığı bölüm. topa tutmak, bombardıman etmek: bombalamak; üzerine varmak, sıkıştırmak. bombarder topa tutan kimse. bombardment bombardıman, topa tutma. en eski cins top. (ask.) bombardıman uçağında bombacı; (tar.) topçu, topçu çavuşu. (müz.) bombardon, mızıkada en kalın sesli nefesli çalgı. abartmalı söz veya konuşma. abartmalı saçma, yüksekten atılan, şişirilmiş (söz ,konuşma) bombastically şişirilmiş bir şekilde. çözgüsü ipek ve atkısı yün olan ince kumaş. top şeklinde dondurma. bombardıman uçağı; bomba atan kimse. (argo) bazen esrarla alınan amfetamin içitimi. bomba geçmez. bomba mermisi; büyük sürpriz. bombardıman vizoru. ipekböceği. (Lat.) hilesiz, hakiki, iyi niyet ile. (A.B.D.) zengin maden yatağı; refah ve talih kaynağı. bonbon, şekerleme. bağ irtibat, rabıta; ip, zincir; fertleri bir grup halinde bir araya getiren ilişki; yapışıklık; yapıştırıcı madde; mukaveler bono, senet, tahvilat; gümrüğü ödenmemiş malların hükümette muhafaza edilme durumu; kefalet; örgü (duvar); kefalete raptetmek; ipotek etmek; duvar örmek. bondage kölelik, serflik, esaret. bondholder tahvilat hamili bondmaid kadın köle, cariye. bondman erkek köle; toprağa bağlı köylü. bond paper iyi cins mektupluk kağıt. bondservant köle. bondslave köle, cariye. bondsman kefalet veren kimse. bondwoman cariye, halayık. bonded debt rehinli tahvil, tahvilat. bonded goods gümrükte muhafaza altına alınmış eşya. bonded warehouse gümrük antreposu. kemiklerini ayyrmak, ayıklamak; gübre olarak toprağa ufalanmış kemik ilave etmek; balina geçirmek (korse ,gömlek v.b.'ne); (argo) çok çalışmak, hafızlamak, kuşlamak. bone for an exam imtihan için hazırlanmak. bone up on a subject bir mevzu üzerinde okumak. kemik, kılçık; (çoğ.) iskelet, vücut: kemikten yapılmış bir şey; balina (korse için); (k.dili) zar. bone ash kemik kulu. boneblack yanık kemiklerden yapılan siyah boya. bone china icinde kemik külü olan tabaklar. bone-dry kupkuru. boneless kemiksiz. bone meal kemik tozu. bone setter çıkıkçı, kırıkıçı. frontal bone alın kemiği. shank bone bacak kemiği. vomer bone saban kemiği. bone of contention anlaşmazlık sebebi. have a bone to pick with someone paylaşacak kozu olmak, halledilecek davası olmak. feel in one' bones derinden hissetmek, çok emin olmak. make no bones about açıkça söylemek. (k.dili) aptal, mankafa kimse. (argo) hata, ahmakça yapılan yanlışlık. papatyaya benzer bir bitki, (bot.) Eupatorium perfoliatum. şenlik ateşi, açık havada yakılan ateş. gong gibi ses çıkarmak; gong sesi. tropikal Afrika ormanlarında yaşayan, büyük, kahverengi üzerine beyaz çizgili antilop, (zool.) Taurotragus eurycerus. bongo drums çift tamtam. (Fr.) iyi huyluluk. otelci. torik, uskumru cinsinden birkaç çeşit balık. large bonito torik, peçuta, (zool.) Pelamys sarda. . (Fr.) bonjur, günaydın. ing., (argo) çakırkeyf. (Fr.) nükte, espiri. (Fr.) hizmetçi kadın, dadı. bağcıkları olan kadın ve çocuk şapkası; başlık şeklindeki kapak; ing. arabanın motor kapağı, kaporta. bonnet box şapka kutusu. have a bee in one' bonnet (bak.) bee başlık giydirmek. ing., (leh.) göze hoş görünen, güzel, zarif, hoş; sıhhatli, gürbüz. bonnily güzel bir şekilde. bonniness güzel oluş. (leh.) ekşi yoğurt, kesilmiş süt. göze hoş görünmesi için çeşitli metotlarla fazla büyümesi engellenmiş ağaç; bu çeşit ağaç büyütme sanatı. (Fr.) bonsuar, iyi geceler. kibar davranış veya tarz; asalet; aristokrasi. ikramiye, fazladan ödenen bir meblağ, prim. (Fr.) lüks hayatı seven kimse, keyfine düşkün adam; neşeli arkadaş. (Fr.) iyi yolculuklar, yolunuz açık olsun. kemiğe benzer, kemikli. Japonya veya Çin'de Budist rahip. (ünlem) Bööö ! (A.B.D.), (argo) aptal kimse, budala kimse. boob tube (k.dili.) televizyon. (argo) gaf, hata. budala kimse, bön kimse, ahmak kimse; bir oyun veya müsabakada en kötü oyuncu; sınıfın en tembel talebesi. booby hatch (A.B.D.), (argo) akıl hastanesi. booby prize bir oyunun en kötü oyuncusuna veya bir yarışmada sonuncu olana verilen odül. booby trap kamufle edilmiş ufak bomba; gizli tuzak. (A.B.D.), (argo) para; rüşvet, görevini kotüye kullanarak kazanılan para. dans müziği olarak bir piyano çalma tarzı. hüngür hüngür ağlamak; hıçkırarak ağlama sesi. deftere geçirmek, kaydetmek; yer ayırtmak, rezervasyon yapmak; tutmak, angaje etmek ; ismini kaydetmek, karakolda suçlu olarak kaydetmek. kitap; cilt, fasıl, bap; (müz.) livre, opera metni; (tiyatro) senaryo; (iskambil) bir takımın kazandıgı el sayısı; (briç.) kazanılan ilk altı el; müşterek bahis defteri. the Book Kitabı Mukaddes. book of matches kibrit paketi. book club abonelerine indirimli fiyatla kitap satan firma. book muslin ince frenk tülbenti. book review bir kitabı inceleyen yazı, kitap tenkidi. book trade kitapçılık. book value defter değeri, maliyet. bring to book sorumluluğu birisine yükleyerek hesap sormak. by the book resmen, kurallara göre. He knows it like a book Ezbere biliyor. in one' bad books gözünden düşmüş. one for the books fevkalade olay; tam örnek. on the books kaydedilmiş, kayıtlı. make book (A.B.D.), (argo) bahse girenlerin parasını almak. without book ezbere; salahiyetsiz. mucellit, ciltçi. bookbinding mucellitlik, ciltçilik. bookbindery mücellithane, ciltevi. kitaplık, kitap rafı. yeri ayrılmış; temsil için anlaşmış; defterde kayıtlı. booked-up bağlanmış; ing. bütün yerleri satılmış. bookend kitap desteği, kitapların devrilmemesi için iki yana konan destek. (A.B.D.), (k.dili.), (bak.) bookmaker. temsil veya konser için anlaşma; yer ayırma; bilet alma; deftere kaydetme. booking-office ing. bilet gişesi. okumaya ve kitaplara düşkün; hayat tecrübesinden fazla kitaplara bağlı olan, nazari; kitaplara ait veya bağlı, kitabi; edebi. bookishness kitap düşkünlüğü. muhasebeci. bookkeeping muhasebecilik. broşür, küçük kitap, risale. kitapçı; at yarışı ve maçlarda müşterek bahisleri düzenleyen adam. alim, bilgin; kitapçı, kitaplarla meşgul kimse. kitapta sayfayı belirtmek için kullanılan kağıt; kitabın sahibini gösteren etiket gezici kütüphane. kitabın iç kapağına yapıştırılan ve sahibinin ismini gösteren desenli kağıt. (postada) kitap tarifesiyle. açık bir kitap için kullanılan altlık; kitap rafı. kitapçı, kitap satan kimse veya firma. kitap rafı, kitaplık. tavana kadar yükselen kitaplık. kitap sergisi; ufak kitabevi; ing. gazeteci. koşesi. kitap sergisi; ufak kitabevi; açık kitap için altlık. kitabevi. kitap kurdu, kitap okumaya düskün kimse; kağıt kurdu, (zool.) Ptirida; kitap kurdu, (zool.) Anobium hirtum. mantık ve elektronik hesap makinelerine uygulanan bir çeşit cebir. top gibi derin ve kuvvetli bir ses çıkarmak, gürlemek; vızıldamak; hamle yapmak, acele hareket etmek; (A.B.D.) hızla büyümek, süratli bir gelişme kaydetmek (şehir ,iş); ileri gitmek, ilerlemek; hızla ilerleme veya yükselme (ticaret ,iş ,refah); hamle; gürleme, uğultu, uzaktan gelen gürültü, derinden gelen ses; vızıltı (arı, böcek) boom town belli bir nedenle birdenbire zenginleşen ve genişleyen şehir. boom out kalın sesle bildirmek. (den.) seren, bumba, baston; akıntının kütükleri götürmemesi ve gemilerin seyrine engel olunması için set şeklinde konulmuş ve araları zincirli tomruk dizisi; bu sınırın içinde kalan bölge. Avustralya yerlilerince silah olarak kullanılan ve ileri doğru fırlatılınca geri gelen eğri bir değnek; ortaya atanın aleyhine dönen durum veya plan. neşeli. boon companion ahbap; içki arkadaşı. nimet, lütuf, iyilik. "the" ile, (A.B.D.), (argo) geri kalmış bölge. (A.B.D.), (k.dili.) faydasız iş; faydasız işlerle meşgul olmak. kaba ve görgüsüz kimse; köylü. boorish kaba. boorishly kaba bir şekilde. boorishness kabalık. (bak.) booze. (A.B.D.) arkasından itmek, destek olmak; lehinde konuşarak yardımcı olmak; artırmak ; destek, yardım; artma, artış. (A.B.D.) ileri götüren şey, yardım eden kimse, propagandacı; rokette yardımcı ek motor; (elek.) voltajı yükselten alet. booster shot bağışıklığı artırmak için yapılan ek aşı. çizme, potin; ing. (bot.); ayak ve bacağı sıkıştıran çizme benzeri işkence aleti; ing. arabanın bagajı; koruyucu tabaka; (A.B.D.) acemi deniz eri; tekme; (argo) azletme, işten çıkartma. get the boot azlolunmak, (colloq.) kapı dışarı edilmek. boottree çizme kalıbı. Bet your boots Emin olun. grow too big for one' boots mağrur olmak, yumurtadan çıkıp kabuğunu beğenmemek. lick the boot of çanak yalamak, dalkavukluk etmek. The boot is on the other foot Durum değişti Eski çamlar bardak oldu. wipe one' boots on hakaret eder şekilde muamele etmek; tepeleyip geçmek. çizme giydirmek; çizme şeklindeki aletle işkence yapmak; (argo) tekmelemek, tekme ile uzaklaştırmak; futbolda tekme atmak; (argo) işten çıkarmak, kovmak. (eski) veya (şiir) fayda etmek; yararlı olmak, işe yaramak; (eski) fayda; çare. What boots it? Faydası ne? Neye yarar?. to boot ilaveten, fazla olarak. ayakkabı boyacısı, lostracı. örgü bebek patiği; kadın botu. kulübe, çadır, çardak, barınak; satış pavyonuç çizme çekeceği. (A.B.D.) kaçak içki; kaçak olarak imal, ithal veya nakledilmiş; kaçak, kanun dışı; kaçakçılıkla ilgili. içki kaçakçılığı yapmak; kaçakçılık etmek; satmak üzere üzerinde kaçak eşya bulundurmak. içki kaçakçısı, kaçakçı. faydasız, boş, gereksiz. bootlessly boş yere, neticesiz olarak. bootlessness neticesizlik. (A.B.D.), (argo) dalkavuk. ing. otelde boyacılık ve ayak işlerinde çalışan hizmetli. ganimet, yağma, çapul; kazanç. ing. booze, boose, bouse (buz) (k.dili.) alkollü içki; içki alemi; kafayı çekmek, içmek. boozer ayyaş kimse. (k.dili.) sarhoş, kafası dumanlı; alkolik. (argo) vurmak; (müz.) bap, bir çeşit caz müziği. (kim.) asitborik. borasit, Bandırma taşı. hodan, (bot.) Borago officinalis. (kim.) borat. boraks. bordo limanı; Bordo şarabı .Bordeaux mixture ağaçları korumak için kullanılan karışım. genelev. kenar; hudut, sınır; bir resim veya yazının etrafındaki süs. borderer sınırda oturan kimse. borderland sınır bölgesi. borderline sınır güçlükle ayırt edilebilen. sınır koymak; sınır meydana getirmek; sınırdaş olmak, hemhudut olmak; benzemek, yakın olmak. border on sınır komşusu olmak; eğiliminde olmak. (bak.) bear. can sıkmak, bizar etmek, baş ağrıtmak; can sıkıcı kimse veya olay, baş belası. delik açmak, burgu veya matkap ile delmek oymak; delik, oyuk; kalibre, çap. bore bit taş delecek kalem. kabarma sonucu oluşan yüksek tepeli dalga. poyraza ait, kuzey rüzgarına ait; şimali, kuzey. Yunan mitolojisinde kuzey rüzgarı, poyrazı. sıkıntı, can sıkıntısı. yerkabuğunda araştırmalar yapmak için açılan kuyu. delgi, matkap, burgu; meyva veya ağaç kurdu; beslenmek için diğer balıkların etine gömülen balık. (kim.) borik, borakslı. boric acid (kim.) asitborik. (kim.) içinde bor bulunan bileşim, borit. sondaj, delme; delik; (çoğ.) delik açılırken cıkan moloz; can sıkıcı. doğmuş; doğuştan. He was born in Sivas Sivas'ta doğdu. Where were you born? Nerelisiniz? (bak.) bear; taşınmış, götürülmüş; tahammül edilmiş, dayanılmış. (kim.) bor. kasaba, kaza, ilçe. ödunç almak, borç almak; (mat.) ödunç almak (çıkarma işleminde) borrow trouble önceden tasasını çekmek. borrowing başka bir dilden alınan kelime veya deyim. Rus sebze çorbası, borş. düşük kalite elmas veya elmas kırıntıları, karaelmas, karbonado. Rus kurt köpeği. ağaçlık, çalılık, koru. (k.dili) saçmalık, boş söz, zırva söz veya düşünce. çalılardan meydana gelen küçük koru. bosket, bosquet koru, çalılık. bosky ağaçlıklı, çalılarla kaplı; gölgeli. Bosna. Bosnian Boşnak; Boşnakça; Boşnak. göğüs, sine, bağır, koyun;elbisenin göğsü kaplayan kısmı; samimi çok yakın; göğüse ait. bosom friend samimi dost, can yoldaşı. bağrına basmak, kucaklamak; gizlemek, saklamak. istanbul Boğazı, Karadeniz Boğazı. the Bosphorus and its shores Boğaziçi. (A.B.D.), (k.dili.) inek veya buzağı. (A.B.D.) patron amir, işveren, ustabaşı; (A.B.D.) kendi seçim bölgesinde partinin örgütünü denetleyen politikacı; kontrol etmek, idare etmek; fazla otoriter ve sert olmak. (bot.), (zool.) bitki veya hayvanın vücudunda meydana gelen şişkinlik; (mim.) fildişi, maden v.b.'nden yapılmış kabartma süs; kabartmalarla süslemek. (A.B.D.), (k.dili) sözünü geçiren, hükmeden, sert tabiatlı; inek veya buzağı kabartmalarla süslü. (bak.) boatswain. (kıs.) botany, bottle. bitkibilimsel, botaniğe ait; bitkisel. botanically botanik bakımmdan. botanist, bitkiler bilgini. ing. -ise inceleme yapmak için kırlardan bitki toplamak; bitkileri yerinde incelemek. botanik bitkibilimi. bir cins at sineğinin sürfesi. beceriksizce yamamak; kabaca tamir etmek; bozmak; kabaca yapılmış yama; beceriksizlik. botchy (kaba) yamalı sürfesi omurgalılara asalak olan birkaç cins sinek. (zam.) her ikisi, her ikisi de; ikisi de; her iki. both he and (I.) hem o hem de ben. sıkıntı, sıkıcı bir iş veya durum, zahmet, üzüntü veren bir şey. It' no bother Bir şey değil Zahmet olmaz. bothersome sıkıcı, üzücü. canını sıkmak, sıkıntı vermek, üzmek, taciz etmek, rahatsız etmek; endişe etmek, merak etmek. (ünlem) can sıkıntısı, üzüntü, telaş veya sıkıntı yaratan durum; (ünlem) Aman ! Bırak şunu ! Asnam incir ağacı, bo inciri, Budistlerin kutsal saydıgı ağaç. Botswana. şişe; emzik, biberon. bottle gourd sukabağı. be brought up on the bottle mamayla beslenmek, biberonla beslenmek. the bottle alkollü içki; bebekler için süt. şişeye koymak, şişelere doldurmak. bottle up şişelere doldurup saklamak; susturmak. şişeye kapanmış cin. herkesin kendi içkisini getirdiği içkili toplantı. şişe fırçası; atkuyruğu, (bot.) .Equisetum arvense. kendini hava ile şişirebilen bir balık, (zool.) Saccopharynx ampullaceus. şişe yapmak için kullanılan adi yeşil cam. bottle green şişe camı yeşili. dar geçit, dar boğaz; engel; iş1erin yürümesini engelleyen kimse veya durum. iri burun; bir cins diş1i balina, (zool.) Tursiops. bulaşıkşı. chief cook and bottlewasher her türlü ev işi yapan kimse. dip, alt; esas, kaynak, temel; vadi; (den.) karina, tekne, gemi; dayanma gücü; iskemlenin oturulacak yeri; (k.dili.) kıç, popo. Bottoms up! (k.dili.) içkilerinizi bir yudumda bitirin !. at bottom aslında, esasında. get at the bottom of bir şeyin esasına inmek, aslını anlamak. bottom dollar son kuruş bottom land ovalık arazi. dip koymak; bir şeyin asIına inmek, esasını anlamak; tesis etmek, kurmak; esasına dayanmak; dibine inmek, ulaşmak. dipsiz; çok derin. the bottomless pit cehennem. (huk.) gemi sahibinin gemiyi karşı1ık göstererek ödünç para almasını sağlayan kontrat. bir çeşit ağır gıda zehirlenmesi. buklet. bir kadının yatak veya özel oturma odası kabarık. sıcak memleketlerde yetişen çiçekli bir bitki, (bot.) Bougainvillea. agaç dalı, büyük dal. (bak.) buy. h.b. eğilir uzun sonda; fitil; mum, balmumu. şaraplı balık çorbası. et suyu çorbası. yerinden kopmuş ve aşınmşş iri kaya parçası. bulvar, iki tarafı ağaçlık geniş cadde. (bak.) bolt. sıçramak, sekmek, zıplamak (top); gürültüyle veya hızla bir yere dalmak; sıçratmak, zıplatmak, sektirmek; (A.B.D.), (argo) karşılıksız olduğu gerekçesiyle çeki iade etmek; (argo) yol vermek, işten atmak; sıçrayış, sıçrama, zıplayış; (k.dili) hayatiyet, canlılık; ing., (k.dili) övünme, atma, martaval; (A.B.D.), (argo) kovma, işten atma, yol verme. sıçrayan şey veya kimse, zıplayan bir şey veya kimse; (A.B.D.) (argo) bar, gece külüb v.b. fedaisi; büyük şey; ing., (k.dili) martaval; martavalcı kimse. sekmek, sıçrayarak gitmek, zıplamak, fırlamak; sektirmek, sıçratmak, zıplatmak. bağlı, kayıtlı; ciltli, ciltlenmiş; mecbur. bound to win mutlaka kazanacak. bound up in bağlı, düşkün. sıçrayış, fırlayış zıplama, geri tepme. at a bound bir hamlede. (gen.) (çoğ.) hudut, sınır, sınırlar. hudutlamak, sınırlamak; kuşatmak; hudutlannı çizmek; hemhudut olmak, bitişik olmak. gitmeye hazır, hareket halinde. homeward bound memleketine doğru yola çıkmış veya çıkmak üzere. hudut, sınır. mecbur, mecburiyet altında olan, zorunlu; mecburi. ing., (k.dili) terbiyesiz ve cibilliyetsiz kimse. hudutsuz, sınırsız, sonsuz, engin, tükenmeyen. eli açık, cömert; bol, mebzul. bounteously cömertçe. bounteousness comertlik. comert, eli açık, vermeyi seven; bol, mebzul. bountifully bol bol. cömertlik; cömertçe verilen hediye, ihsan; prim, ikramiye; öldürülen zararlı hayvan başına belediyece ödenen para. buket, çiçek demeti; şarap kokusu. (müz.) bir hava ile birlikte çalınan alçak sesli ve tek perdeli nağme; orgda pes birtakım notalar. (Fr.) burjuva; orta sınıf; orta sınıfa mensup; zarafet ve incelikten yoksun. bourgeoisie' orta sınıf, burjuvazi. (bak.)burgeon. çay, su. (eski) hudut, sınır; hedef, gaye, varılacak yer; ülke, memleket. borsa, özellikle Paris borsası. bir satırın sağdan sola ve diğerinin soldan sağa yazıldığı eski bir yazı şekli. kuvvet gösterisi, müsabaka; nöbet; devre. butik. öküz ve inek gibi büyükbaş hayvanlarla ilgili; bu hayvanlara benzer; sıkıcı, durgun, hissiz. baş, pruva (gemi)bowman baş tarafta kürek çeken adam; filikada pruvacı. baş eğerek selamlama, reverans. başını eğerek selamlamak, reverans yapmak; eğmek; başını eğdirmek; başını eğerek yol göstermek; ezmek. bow and scrape yaltaklanmak. yay; okçu; kavis; gökkuşağı; boyunduruk; fiyonk; (müz.) yay ile çalmak. bow tie papyon kravat, kelebek kravat. bow window kavisli daire şeklinde iç kısmı enli pencere. köpek havlaması; havlama taklidi; ç.dili köpek, havhav. bir eserden ahlaka aykırı olduğu düşünülen kısımları çıkarmak veya değiştirmek; ıslah etmek. bağırsak; (gen.) (çoğ.)ç iç kısımlar; bağırsaklarını çıkarmak. bowel movement dışkı çıkarma; dışkıç etrafına kameriye yapmak; ihata etmek, kuşatmak. iç "Euchre'' denilen iskambil oyununda bacak;(şiir) bahçe köşkü, kameriye, kulübe; (den.) pruvada iki lenger çapadan biri. (A.B.D.) çiftlik; sayfiye evi. the Bowery New York şehrinde bulunan, eskiden adi eğlence yerleri ve otellerle dolu olan uzun ve geniş bir cadde. uzun ve eğri av bıçağı. kase, çukur kap; tas, leğen; tahta top; birkaç tip top oyunu. bir çeşit top oyunu oynamak; top gibi yuvarlamak; top atmak. bowl over vurup devirmek; şaşırtmak, şaşkına çevirmek. be bowled over hayretten donup kalmak. çarpık bacaklı. bowling oyununda topu atan kimse. bowler hat melon şapka. (den.) borina; bir çeşit düğüm, barço bağı. ağır topla oynanan bir oyun. bowling alley bu oyuna mahsus dar yol. bowling green bu oyunun oynandığı yeşil saha. okçu, ok atan kimse; yay çeken kimse. ok menzili. (den.) cıvadra. kiriş; iple boğarak öldürmek. okçu, ok yapan veya satan kimse. kutu, sandık; bir kutu dolusu miktar; hediye kutusu, hediye; loca; külübe (bakçi veya nöbetçiler için); av külübesi; at arabalarında arabacının oturduğu yer; yolcu veya yük kompartımanı; mil yatağı, göz; müşkül durum; (gazet.) çerçeveli kıslm; (beysbol) oyuncuların topa vurdukları yer. box calf bir çeşit kahverengi buzağı derisi. box camera basit ve ayarsız fotoğraf makinası. boxcar kapalı yük vagonu, furgon. box coat kalın arabacı paltosu; arkası bele oturmayan palto. box drain kapalı lağım. boxfish sandıkbalığı, (zool.) Ostracion. box kite kutu şeklinde bir cins uçurtma. box number posta kutusu numarası. box office tiyatro, sinema ve stadyumda bilet gişesi; (k.dili.) bir temsilden elde edilen hasılat. box pleat plikaşe. boxwood şimşir kerestesi; şimşir, (bot.) Buxus sempervirens. inthe box (huk.) şahit kürsüsünde. boxlike kutu gibi. el veya yumruk darbesi; tokat veya yumruk atmak (bilhssa kulağa); boks maçına girmek; boks yapmak. boxer boksör. kutuya veya sandığa koymak; (gen.) "up" ile kutulara yerleştirmek, sandıklamak, ambalaj yapmak; (den.) orsada boca ve pupa ederek gemiyi yeniden orsaya getirmek. box the compass (den.) pusulaya göre kerteleri sırayla saymak. şimşir, (bot.) Buxus sempervirens. bir cins köpek, bokser. (den.) orsada boca ve pupa ederek gemiyi yeniden orsaya getirmek. boks. boxing glove boks eldiveni. boxing match boks maçı. Boxing Day ing. Noeli takip eden gün. erkek çocuk, oğlan; delikanlı; (aşağ.) genç uşak. boy friend (k.dili) erkek arkadaş. boy scout erkek izci. boykot yapmak; boykot. çocukluk devresi. erkek çocuk tavırlı, oğlanlara yakışır, oğlanvari; çocukça. boyishly oğlanlara yakışır şekilde. boyishness oğlanvari oluş. böğürtlen ve ahududunun birleşmesinden doğan melez bir meyva. (kıs.) birthplace, bishop. (kıs.) British. (Güney ABD) erkek kardeş, ağabey. (A.B.D.), (k.dili) sütyen. bağ, kuşak, raptetmeye mahsus herhangi bir şey; (mak.) matkap kolu; (den.) prasya; (gen.) (çoğ.), (dişçi) tel; (tıb.) destek; ing., (çoğ.) askı, pantolon askısı; çift; iki veya daha çok satırı birbirine bağlayan işaret; sağlamlaştırmak, destek olmak; birbirine tutturmak, raptetmek; (den.) prasya etmek. brace up (k.dili) kuvvet vermek, kışkırtmak; sıkmak, sıkı tutmak. bilezik; (k.dili.) kelepçe. destek, kuvvet veren şey veya kimse; (A.B.D.), (k.dili.) canlandırıcı bir içki, tonik; kol bağı; ok atarken sol bilek ve kolun alt kısmını korumak için takılan (bağlaç.) Meksika'dan ABD'ye getirtilen kontratlı tarla işçisi. kola ait, kol gibi. (bot.) dalları geniş ve karşılıklı olan. (zool.) kolsu-ayaklılar. (önek) kısa. kısakafalı, brakisefal. kuvvetlendirici, kuvvet verici; destek, dayanak. bir çeşit büyük eğreltiotu, (bot.) Pteridium aquilinum. dirsek, destek, kenet; altından destekle tutturulmuş raf; vergi değerlendirmesi için gelire göre yapılan ayırım; parantez, köşeli parantez; parantez içine almak; destek veya dirsek ile tutturmak; bir tutmak, eşit kabul etmek; hedefi makas içine almak. hafif tuzlu, acı; tatsız. brackishness tuzluluk. (bot.) brakte, bürgü. (bot.) brakteli, bürgülü. ince ve küçük başlı çivi. biz, kalem. iskoç. bayır, yamaç övünmek, kendini methetmek, yüksekten atmak; övmek, methetmek; övünme, atma; övürlen kimse; ovünülecek şey. palavra; palavracı kimse. övüngen kimse, yüksekten atan kimse. Brahma, büyük Hint ilahı. bacakları tüylü, kuyruğu ve kanatları kısa olan bir çeşit iri Asya tavuğu. Brahma rahibi, Brehmen; bir cins inek Brahmin soylu ve kültürlü kimse Brahma dini. örmek, örgü şeklinde dokumak; kurdele veya bant ile tutturmak, bağlamak (saç); şerit veya sutaşı ile süslemek; örgü, saç örgüsü; şerit, sutaşı; kurdele, bant, şerit (saç için) braiding saç örgüsü; saç örgüsü şeklindeki motif veya süs. (den.) yelken ipi, istinga ipi; istinga etmek. körlerin parmaklarıyla dokunarak okumaları için kabartma harflerden meydana gelen bir baskı sistemi. kafasını yarmak, beynini patlatmak. beyin dimağ; (çoğ.) kavrayış, zeka, akıl, zihin, kafa. brain child (k.dili.) fikri eser, buluş. brain fever beyin humması. brainpan kafatası. brainsick deli, akıl hastası. brainstorm ani ve şiddetli gelen cinnet krizi; (k.dili.) ani gelen ilham. brain trust bir grup danışman. brainwash beyin yıkamak. brain wave (biyol.) beyin akımı; (k.dili.) birdenbire akla gelen parlak fikir. beat one's brain kafa yormak, kafa patlatmak. brainless akılsız, kuş beyinli. brainy (k.dili.) kafalı, zeki. eti veya sebzeyi yağda çevirdikten sonra kendi suyuyla yavaş yavaş pişirmek. çalılık. braky çalıyla kaplı. fren; keten ve kenevir liflerini ayırmak için kullanılan tokmak veya makina; fren yapmak, frenlemek; fren tertibatı takmak; iş1emek (keten veya keneviri) brake adjustment (oto.) fren ayarı. brake block tekerlek baskı takozu, fren takozu. brake drum (oto.) fren kasnağı. brake fluid (oto.) fren mayii, fren akarı. brake lining (oto.) fren astarı, fren balatası. brake pedal (oto.) fren pedalı. brake pulley fren kasnağı. brake rod (oto.) fren çubuğu brake shaft (oto.) fren mili. brake shoe fren çarığı. brakeman (A.B.D.) brakesman, ing. frenci. brakeless frensiz. hand brake el freni. bir çeşit büyük eğreltiotu, (bot.) Pteridium aquilinum. böğürtlen çalısı, (kaba) diken, (bot.) Rubus fruticosus. dağ ispinozu, (zool.) Fringilla montifringilla. kepek. branny kepekli. dal, kol, şube, bölüm; akarsu kolu: dal budak salmak; kollara ayrılmak, şubelere ayrılmak; bölmek, ayırmak; elişi ile süslemek. branch off ikiye ayrılmak; konu dışına çıkmak. branch out geniş1emek, yayılmak, dal budak salmak. root and branch baştan başa, tamamen. brartchleti ufak dal. branchy dallı budaklı. (zool.) solungaç, galsame. branchiate solungaş1ı. bir çeşit kabuklu deniz hayvanı. marka, alamet, alameti farika; dağlama, dağ, nişan, damga, işaret; namus lekesi, ayıp; dağlamada kullanılan demir; yanan veya yarı yanmış odun parçası; (eski), (şiir) kılıç; dağlamak; lekelemek, damgalamak. brander dağlayan kimse. yepyeni, gıcır gıcır. sallamak, savurmak; sallama, savurma. ing. üzerinde sarı lekeleri olan. kızılkahverenkli ve daha çok gübre yığınlarında bulunan küçük solucan, (zool.) Helodrilus feotidus. konyak. brandied konyağa yatırılmış. koyu renkli birkaç çeşit küçük kaz. (A.B.D.) aceleci, atılgan, girgin; yüzsüz, küstah. ufalanmış kaya parçaları; dalgaların sahile getirdigi buz parçacıkları; (leh.) hastalık krizi; sağanak. Brasilia. pirinç (madeni alaşım); pirinçten yapılmış alet veya eşya; (müz.) pirinçten yapılmış nefesli çalgılar, bando; (A.B.D.), (argo) yüksek rutbeli subaylar, omuzu kalabalıklar; (argo) para, (slang) mangır; kendine güven; küstahlık, yüzsüzlük; pirinçten yapılmış, pirinç, brass band bando, mızıka. brass hat (argo) yüksek rütbeli kara veya deniz subayı. brass knuckles pirinç muşta. brass plate pirinç levha. brassware pirinç aletler. brass winds pirinçten yapılmış nefesli çalgılar. get down to brass tacks asıl meseleye gelmek, sadede gelmek. have a lot of brass (argo) fazla atak olmak. para basma ücreti. pazubent, kolun üst kısmına takılan bant; kol zırhı. baş kısmının altı pirinçten yapılmış golf değneği. sutyen. pirinçten yapılmış, pirinç kaplama; sert ve madeni; (k.dili.) yüzsüz, arsız, cüretkar; cırtlak. brassily arsızca. brassiness arsızlık. yumurcak, velet. bir maden ocağında hava deliği meydana getiren tahta v.b.'nden yapılmış bölme. domuz etinden yapılmış ufak sosis. kabadayılık, kuru sıkı atma. cesur, yürekli, yiğit; yağız, yakışıklı; yiğit kimse, kahraman; Kızılderili savaşçı; cesaretle karşı koymak, göğüs germek, karşı gelmek. bravely yiğitçe. cesaret, kahramanhk, yiğitlik; gösteriş, ihtişam. (ünlem) Aferin! Bravo! haydut, eşkıya, cani, suikastçı. (müz.) hareketli bir parça veya bölüm; yorumlamada hüner gösterisi. gürültülü munakaşa, ağız dalaşı, kavga; (A.B.D.), (argo) gürültülü ziyafet; eski bir Fransız halk oyunu; kavga etmek; patırtı etmek; gürül gürül akmak. iyi gelişmiş adale; adale kuvveti; haş1anmış yabani domuz eti. kuvvetli, adaleli. brawniness kuvvetlilik, adaleli oluş. çogunlukla oldürücü olan sarı bir koyun hastalığı; bu hastalığa yakalanmış. anırma, kulakları tırmalayan herhangi bir ses; anırmak; gürültülü ve hoşa gitmeyen sesler çıkarmak. ezmek, ezerek ufalamak, dövmek. baskı iş1erinde mürekkebi düzgünce yaymak için elle kullanılan silindir. pirinçle kaplamak; pirince benzer hale getirmek; pirinçten imal etmek; pirinç veya çelikle kaynak yapmak. pirinçten yapılmış; pirinç gibi; utanmaz, yüzsüz, arsız. brazenfaced yüzsüz, arsız. brazenly yüzsüzlükle. brazenness yüzsüzlük. yüzsüzlükle karşılamak; yüzünü kızdırmak. brazen a thing out işi pişkinliğe vurmak. pirinç işleri yapan kimse; mangal, maltız Brezilya. Brazil nut Brezilya kestanesi. Brazilian Brezilyalı; Brezilya ile ilgili. bakkam ağacı, kızılağaç; bu ağaçtan elde edilen kızıl boya. Brazzaville. kırık, yarık, gedik; ihlâl, riayetsizlik (kanun v.b.); bozulma; balinanın suda sıçraması; dalgaların sahile vurarak kırılması; (eski) yara; gedik veya rahne açmak. breach of the peace asayişi ihlâl etme, kavga. breach of promise sözünden dönme, özellikle evlenme vaadini tutmama. breach of trust emniyeti kötüye kullanma leap into the breach imdada yetişmek. ekmek, yiyecek; maişet, geçim; (argo) para breadbasket ekmek sepeti; (mec.) tahıl ambarı; (argo) mide. bread crumb ekmek kırıntısı, ekmek içi. breadfruit ekmek ağacı, (bot.) Artocarpus. bread line parasız ekmek veya yemek almak için meydana gelen kuyruk. breadroot yenilebilen bir bitki kökü. breadstuff ekmeklik tahıl. breadwinner kendisinin ve kendisine muhtaç olanların geçimini temin eden kimse. bread and butter tereyağlı ekmek; (k.dili.) geçim, maişet. cast one's bread upon the waters karşılığını beklemeden iyilik etmek. know which side one's bread is buttered on gerçek çıkarının nerede olduğunu bilmek. genişlik, en, arz, enlilik. breadthways, breadthwisez enine, genişliğine. kırmak, parçalamak; ihlâl etmek, riayet etmemek, uymamak (kanuna); bir yerini kırmak, yaralamak; bozmak, araya girmek; sona erdirmek, bitirmek; nüfuz etmek, içine girmek; iflâs ettirmek; bozdurmak (para); kaçmak, firar etmek; (elek.) devreyi bozmak, devreyi kapatmak; parçalanmak, kırılmak; kopmak (fırtına): kesilmek; birdenbire yön değştirmek; fırlamak; ilgisi kesilmek; sudan fırlamak (balık); top atmak, iflâs etmek. break bread yemek yemek; yiyeceği birlikte paylaşmak. break down işlemez hale gelmek; ruhen yıkılmak; kendinden geçmek; itiraf etmek; teslim olmak; yıkmak; tahlil etmek, kısımlara ayırmak; kısımlara ayrılmak. break a fall düşüşü hafifletmek. break ground inşaatın ilk kazısını yapmak; başlangıç yapmak. break a habit kötü alışkanlıktan kurtulmak. break in zorla girmek; lafa karışmak; araya girmek; alıştırmak. break into tecavüz etmek, zorla girmek. breaka journey seyahate aravermek. break the law suç işlemek, kanuna karşı gelmek. break the news haber getirmek; alıştıra alıştıra haber vermek. breakoff kırılıp ayrılmak; birdenbire durmak; ilişiğini kesmek. break open kırmak, zorla açmak. break out zuhur etmek, patlak vermek; (tıb.) dökmek (sivilce, kızamık v.b.); (hapishane v.b.'(den.) firar etmek. break out in song birdenbire şarkı söylemeye başlamak. break a promise sözünden vaz geçmek. break a record rekor kırmak. break a strike grevi dağıtmak. break up dağılmak; dağıtmak; bozuşmak; (argo) kendini tutamayıp gülmek. break a will (huk.) vasiyetnameyi bozmak. break wind yellenmek, osurmak. break with ilgisini kesmek. kırık, çatlak, aralık, açıklık, fasıla; atılma; kaçış; ani kesiş, ani düşüş; az bir miktar, parça, kısım; (k.dili.) fırsat, şans; (k.dili.) gaf, pot; (elek.) devrenin bozulması, devrenin kapanması; cazda solo bölüm; borsada ani fiyat düşüşü; (matb.) paragraflar arasındaki fasıla; (matb.), (çoğ.) bir metinden bazı kısımların atlandığını gösteren noktalar(...) a bad break fena bir pot, şanssızlık. the break of day günün ağarması. (ask.) cepheyi yarıp geçme; hamle. kısılma, bozulma, dağılma, parçalanma; (Kan.) buzların çözülmeye başladığı zaman. kırılır. kırma, kırılma; kırılan şeylerin tutarı; (ikt.) kırılma payı, kırık bedeli. bozulma, durma (makina); asap bozulması, çökme; teferruatlı hesap; analiz. kırıcı şey veya kimse; sahile çarparak köpük haline gelen dalga; (den.) mancana, gemilerde kullanılan küçük su fıçısı. kahvaltı, sabah kahvaltısı; kahvaltı etmek; kahvaltı çıkarmak, kahvaltı vermek. kırılma. breaking point kırılma noktası. breaking and entering (huk.) meskene tecavüz. tehlikeli, kafa göz yarabilen. dalgakıran. çipura, karagöz, mercan gibi birkaç cins balık; çapak, (zool.) Abramis brama. fresh water bream sırtar balığı. sea bream karagöz balığı, (zool.) Saryus; sarıgöz, (zool.) Cantharus lineatus; sarpa, (zool.) Padentus centrodontus. red sea bream mercan balığı, (zool.) Pagellus erythrinus. (den.) karina yakmak,raspa etmek. göğüs, meme; sine, kalp, yürek, gönül, iç; göğüs germek, karşı durmak; göğüslemek. breastband eyerin göğüs kayışı, sinebent kayışı; (den.) iskandil atan neferin göğüs verip dayandığı halat. breastbone göğüs kemiği, kas kemiği, iman tahtası breast-deep göğüs boyu (su v.b.) breast drill göğüs matkabı. breastfast palamar, gemileri birbirine ve iskeleye bağlayan halat. breast-feed meme vermek. breast-high göğüs boyu, göğüs hizasına kadaryükselen. breasthook (den.) çatal,yatırma paraçolu. breastknot göğüse takılan kordele bağı. breastplate gögüslük zırh. breast rope (den.) korkuluk, halat, göğüs halatı. breast stroke kurbağalama yüzüş. breast wheel su seviyesi ,mihveri ile beraber olan su dolabı. breastwork siper, göğüs siperi. make a clean breast of itiraf etmek, içini dökmek. göğüslü. double breasted kruvaze, çift sıra düğmeli. single breasted tek sıra düğmeli. nefes, soluk; bir nefeslik zaman, dem, an; fısıltı; hafif rüzgâr; ağızdan çıkan buhar, buğu. breathtaking heyecan veren, insanın nefesini kesen. catch one- breath soluğu kesilmek, soluk almak, dinlenmek. in the same breath bir solukta, aynı zamanda. save one's breath boşuna nefes tüketmemek. out of breath soluğu kesilmiş, soluk soluğa. take one's breath away insanın nefesini kesmek, heyecan uyandırmak. under one's breath alçak sesle fısıldayarak. teneffüs edilebilir, nefes alınabilir. nefes almak, teneffüs etmek, soluk almak; hafifçe esmek; yaşamak, var olmak; koku neşretmek; nefes alıp vermek; fısıldamak; ifade etmek, belirtmek; agzından püskürtmek; hayat vermek, canlandırmak; nefes aldırtmak. breathe again veya freely rahat nefes almak. nefes alan kimse; (k.dili.) teneffüs, paydos, ara. teneffüs, nefes alma; nefes; bir nefeslik zaman, an; söyleme, ağza alma; ümit, hasret; hafifçe esiş; (dilb.) "h'' harfinin sesi. breathing space rahatça nefes alma imkânı; dinlenme zamanı. nefes nefese, soluğu kesilmiş; nefesini tutmuş, sessiz; soluğu kesen, korkutucu; ölü, cansız; hareketsiz, kımıldamayan. breathlessly soluk soluğa. breathlessness soluksuzluk. (jeol.) breş, brike, birbirine yapışık köşeli parçalardan meydana gelmiş kaya. (bak.) breed bred out dejenere olmuş, cinsi karışmış. ill-bred terbiye görmemiş .well-bred iyi terbiye görmüş. kuyruk takmak (tüfeğe); pantolon giydirmek. kıç, dip, arka; top kuyruğu. breech block topun kuyruk kapağı, kama gövdesi. breechcloth edep yerlerini örtmek için kalça etrafıyla bacak arasına sanlan örtü. breechloader kuyruktan dolma top veya tüfek. (çoğ.) pantolon; dizlik, külot pantolon. cankurtaran varagelesi. eyerin atın arkasından geçen kayışı. doğurmak, yavrulamak; çiftleştirmek, üretmek; özel olarak yetiştirmek; sebep olmak, hâsıl etmek, kaynak teşkil etmek; gelişmek; hâsıl olmak; türemek; cins, soy, nesil; çeşit, tip. breeder reactor üretici reaktör. doğurma, üreme; yetiştirme; terbiye; bitki ve hayvan türlerini ıslah etme. ing. kok ve mangal kömürü artığı kul ve kömür parçaları. hafif rüzgâr, esinti, meltem; ing., (k.dili.) münakaşa, huzur bozucu bir şey; (k.dili.) coşarak gitmek, kolayca bitirmek. in a breeze (argo) kolayca. atsineği. iki bina arasındaki yalnız üstü kapalı geçit. havadar, rüzgârlı; canlı, hareketli. breezily esintili olarak. breeziness rüzgarlı oluş. kardeşler; ihvan (dini konularda ve tarikatlarda) (müz.) iki tam notaya eşit nota; (huk.) resmi yazı; sesli harflerin kısa okunması için üzerlerine konulan "^" işareti. subayların fahri ve salâhiyetleri sınırlı olarak atandıkları bir üst rütbe. Katolik kilisesinde okunan günlük dua ve okuma parçalarından ibaret kitap; diğer kiliselerde kullanılan buna benzer kitap. (matb.) 8 puntoluk harf. kısalık, kısa oluş; bir fikrin kısaca ifade edilmesi. mayalama yoluyla bira gibi içkiler yapmak; hazırlamak, kaynatmak, sebep olmak (fesat, kötülük v.b.); bir defada çekilen miktar (bira); mayalanmak suretiyle hazırlanmış içki. be brewing patlamak üzere olmak. maya ile yapılmış içkiler. bira yapan kimse, biracı. bira fabrikası. (leh.) et suyu; tirit, et suyuna batırılmış ekmek. (bak.) brier. rüşvet; rüşvet teklif etmek veya vermek. bribery rüşvetçilik. ufak tefek süs eşyaları, biblolar, antikalar. tuğla, tuğla biçiminde şey; (k.dili.) mert ve iyi bir kimse; tuğla döşemek, tuğla ile örmek veya kapamak. brickbat tuğla parçası, fırlatılan herhangi bir şey; (k.dili.) hoşa gitmeyen söz veya tenkit, taş. brirck dust tuğla tozu, horasan. brickkiln tuğla fırını. bricklayer duvarcı, tuğla örücü. brick maker tuğlacı. brick red kiremit rengi. brickwork tuğla işi. brickyard tuğla harmanı. drop a brick pot kırmak, gaf yapmak, çam devirmek. brick up tuğla örmek. bilardo oyununda bir vuruş; beklenmedik bir darbe veya dolaylı bir hareket. gelin veya düğüne ait; düğün. bridal chamber zifaf odası, gerdek. bridal wreath bof Spiraea cinsinden küçük beyaz çiçekli birkaç ,ceşit bitki; keçisakalı. dantel veya nakışta motifleri birbirine bağlayan (bağlaç.), atkı, ilmik (v. b.); süslü kadın şapkası şeridi. gelin, yeni evli kadın veya evlenmek üzere olan kız. give away the bride nikâhta gelini güveye teslim etmek. güvey, damat. düğünde gelinin yanında bulunan genç kız. ing. ıslahhane, hapishane. köprü; kaptan köprüsü; (anat.) burun kemiği; (dişçi.) köprü; (müz.) köprü; gözlüğün buruna oturan kısmı; köprü yapmak, köprü kurmak. bridgehead (ask.) köprübaşı mevzii. burn one's bridges ricat yolunu kesmek, geriye dönüş imkânını yok etmek. bridgework (dişçi.) köprü. (iskambil) (briç.), (briç.) oyunu. bridge tournament (briç.) turnuvası. destekleme. eyerin atın başına isabet eden kısmı; gem; bağ; (den.) iki gemi demirini birleştiren zincir veya halat. bridle hand dizgini tutan el, sol el. bridle path atlılara mahsus yol. bridle rein dizgin. gem vurmak, dizginlemek; hareketlerini sınırlamak; baş kaldırmak; karşı gelmek. Kuzey Fransa'da Brie bolgesinde yapılan tuzlu ve yumuşak bir cins peynir. kısa, muhtasar, birkaç kelime ile ifade edilen; özet, hulâsa; (huk.) dava özeti; lâyiha, yazılı belge; üzerinde Papa'nın mührü bulunan mektup; özetlemek, hulâsa çıkarmak; ing., (huk.) avukat tutmak. (I.) hold no brief for him Ben onu müdafaa etmiyorum. in brief kısaca, özet olarak. briefly kısaca. briefness kısa oluş. evrak cantası. bir işe başlamadan evvel kesin ve ayrıntılı bilgi vermek için yapılan kısa toplantı. funda, (bot.) Erica arborea. brierroot, brierwood funda kokunun pipo yapımında kullanılan tahtası; bu tahtadan yapılmış pipo. (den.) brik, iki direkli randalı kabasorta gemi; geminin hapishanesi. tugay, liva; ekip, yangın için organize edilmiş bir grup insan; bir araya getirmek, gruplar meydana getirmek; alayları tugaylara göre tanzim etmek. tuğbay, albayla tuğgeneral arasında bir rutbe. brigadier general tuğgeneral. eşkıya, haydut, saki. brigandage eşkıyalık. (den.)gulet (gemi); perkende. parlak, ışıldayan, ışıklı, aydınlık; renkli; şeffaf, berrak; muhteşem, şaşaalı; zeki; canlı, hareketli; memnuniyet verici, mutlu; parlak bir şekilde. brightly parlak bir şekilde. brightness parlaklık. parlamak neşeli ve canlı olmak; parlatmak, aydınlatmak, canlandırmak, neşelendirmek. Bright' disease (tıb.) bir çeşit böbrek hastalığı. kalkan cinsinden yassı bir balık, dikensiz kalkan, (zool.) Rhombus laevis. fevkalade parlaklık; ihtişam; zekâ parlaklığı. çok parlak, göz alıcı; çok zeki; pırlanta; (matb.) üç puntoluk harf. brilliantly parlak bir şekilde. briyantin; alpakaya benzer bir çeşit kumaş. bardak veya fincan gibi çukur bir kabın ağzı, kenar; dışarı doğru taşan veya çıkıntılı olan kenar; ağzına kadar dolu olmak; ağzına kadar doldurmak. brimful ağzına kadar dolu. brimmer ağzına kadar dolu kadeh veya kâse. kükürt; cadaloz kimse, kavgacı kadın. gri veya kahverengi zemin üstüne benekli veya çizgili renk karışımı; benekli veya çizgili hayvan. brindled benekli, çizgili; gri; kahverengi. tuzlu su, salamura; deniz, okyanus; deniz suyu; tuzlu suya bastırmak salamura etmek. getirmek; hâsıl etmek; sevketmek; icbar etmek, mecbur tutmak. bring about sebep olmak, hâs etmek; beraberinde getirmek. bring an action, bring suit dava etmek. bring around, bring round kandırmak, ikna etmek; ayıltmak, kendine getirmek. bring down the house tavan yıkılırcasına alkışlanmak. bring forth hâsıl etmek, meydana getirmek; doğurmak; sebep olmak. bring forward ileri sürmek, ortaya atmak; hesap yekününü nakletmek. bring home to ikna etmek, gerçeği kabul ettirmek, ispat etmek. bring in ithal etmek; arzetmek; kazandırmak bring off başarı1ı olmak. bring on husule getirmek, sebep olmak. bring out meydana çıkarmak, göz önüne sermek, belirtmek; neşretmek. bring over kandırmak, ikna etmek. bring to (den.) gemiyi orsa alabanda etmek; aklını başına getirmek, ayıltmak. bring to bear etkilenmesine sebep olmak. bring to book hesap verdirmek. bring to pass yaptırmak husule getirmek. bring through hastalıktan kurtarmak. bring under ram etmek; kendi buyruğuna tabi etmek. bring up yetiştirmek büyütmek: yaklaşmasını sağlamak. bring up the rear bir sıranın sonuna gelmek. çocuk bakımı ve terbiyesi. kenar (uçurum, felaket); kıyı. on the brink of destruction mahvolmak üzere. on the brink of the grave bir ayağı çukurda: ölmek üzere. belirli bir gayeye ulaşmak için büyük bir rizikoyu göze almak (çoğ.)unlukla siyasi hayatta) tuzlu, salamura tadında. (Fr.) paskalya çöreği hamuru ile yapılmış tatlı çörek. briket, sıkıştınlmış kömür tozu. canlı, hareketli, uyanık: sert, kamçılayan (hava ve rüzgar); canlandırmak, hareketlendirmek; canlanmak, hareketlenmek. briskly canlı olarak. briskness canlılık, hareketlilik. hayvanın göğüs eti, döş. kalın ve sert kıl, domuz kılı; tüylerini kabartmak, öfkelenmek: dikelmek; diken diken olmak (saş, kıl,ve tüy); sert kılları andıran bir şeyle dolu veya kaplı olmak; dikeltmek. bristly kıllı; öfkeli. ufak ringa balığı; bir cins kabuklu ufak deniz hayvanı. Britanya, ingiltere adaları. Büyük Britanya, Britanya imparatorluğu. britannia metal bazen kaşık, çatal, bıçak yapımında kullanılan bir çeşit beyaz maden alaşımı, beyaz metal. Britanya'ya ait. (bak.) breeches. ingiliz ingilizcesine has deyim veya söz. Britanya'ya ait; ingiliz, Britanyalı. Britisher ingiliz. eski zamanlarda Britanya adasmın güneyini istila eden Keltlerden biri; Britanya imparatorluğunda oturan kimse. Bretanya. kolay kırılır, gevrek; içinde fındık v.b. bulunup soğuduğu zaman gevrekleşen ve erimiş şekilde yapılan tatlı. üstü açılır kapanır uzun araba, brıçka. matkap, sivri ve delici bir alet, siş, boşaltma tığı, rayma. delmek, delik açmak; fıçı açmak; çekmek; ortaya atmak, öne sürmek (bira, şarap v.b.'ni); (den.) birdenbire orsaya gelip fazla yatmak. geniş enli; hudutsuz; belli, açık; belli başlı, ana, genel, umumi; kaba; serbest, liberal; açıklık; (argo) kadın; (argo) fahişe. Broad Church ingiliz kilisesinde serbest fikirli zümre. broad bean bakla. broad daylight güpegündüz. broad jump uzun atlama. broad seal devletin resmi mührü. broadly geniş olarak. broadness genişlik. (d. y.) raylar arasında 15 m'lik veya daha geniş mesafe olan, geniş hat meydana getiren; (A.B.D.), (mec.) her şeyi ilginç bulan. açık fikirli. geniş omuzlu. balta, savaş baltası. Kuveyker (kuaker) mezhebine bağlı kimse. geniş kenarlı şapka. radyo ile yayınlamak, neşretmek; saçmak; etrafa yaymak (dedikodu v.b.); radyo ile yayın yapmak, haber iletmek; saçma suretiyle tohum ekmek; radyo yayını; neşriyat, radyo programı; yayınlanmış, neşredilmiş; neşriyata ait; saçılmış; geniş bir alana yayılmak üzere. broadcaster radyo ile yayın yapan kimse veya firma; etrafa yayan kimse. ince pamuklu,yünlü veya suni ipekten dokunmus kumaş. genişlemek, genişletmek. eksiz halı. (den.) borda; borda ateşi: geniş taraf: kötü muamele: eskiden halka dağıtılan bir yanı basılmış el ilanı. pala; geniş ağızlı kılıç. (A.B.D.) Broadway Caddesi: Broadway tiyatro dünyası. offBroadway deneysel tiyatro. Swift'in ,"Guliliver'in Seyahatleri" adlı kitabında adı geçen ve herşeyin aslından çok büyük olduğu üIke. brokar, bir yüzü kabartmalı kumaş; desenli olarak dokumak. yüksek kabartmalı bir çeşit kumaş; özellikle ispanya ve italya'ya has bir çeşit renkli süs mermeri. karnıbahara benzer bir bitki: kıvırcık lahana; bu bitkinin yaprakları ve sapları yenen ve göbek vermeyen bir çeşidi. broşür, küçük kitap, risale. bir nevi kalın ayakkabı. bir nevi erkek ayakkabısı; bir çeşit kaba ve sağlam ayakkabı. ingilizce'de irlanda aksanı. ızgara yapmak, ateşte pişirmek; kızartmak; fazla ısıya maruz kalmak; sabırsızlık v.b.'nden tutuşmak, kendi kendini yemek; ızgara. broiler et veya balık pişirmeye mahsus ızgara veya tava; ızgaralık piliç. münakaşa, mücadele, kavga, kargaşalık: münakaşa etmek, patırtı etmek. (bak.) break; (k.dili.) meteliksiz, cebi delik. (bak.) break; kırılmış, parçalanmış, yarılmış, yarık, kırık (çizgi); eksik, parçaları kırılmış (çay, yemek takımı); ihlâl edilmiş, çiğnenmiş, yer yer kesilmiş, inkıtaa uğramış; ruhça ve bedence zayıf düşmüş; terbiye edilmiş (at v.b.); bozuk, fena konuşulan (dil) : iflâs etmiş, mahvolmuş. broken lot sayısı yüzden az olan satılık hisseler (borsa) . broken-down çökük, bozuk, bitkin. broken-hearted kalbi kırık, ümitsizliğe kapılmış. broken-winded soluyan (at) be all broken up over (bir şeyden dolayı) çok üzgün olmak. simsar, komisyoncu, tellal. komisyonculuk, simsarlık; komisyon, simsarlık ücreti. (kim.) bromat asidinin tuzu; bromin ile karıştırmak. (kim.) bromür asidi, asit bromik. (kim.) bromür asidinin tuzu; (argo) soğuk ve sıkıcı bir kimse; tatsız ve bayağı söz. bromide paper fotoğraf kâğıdı. (kim.) brom. (çoğ.), (bak.) bronchus. (çoğ.), (anat.) bronşlar, ciğer kasabaları. bronchial bronşlara ait. bronşit, nefes borusu ile bronşların arasındaki zarın iltihaplanması. (tıb.) bir çeşit zaturree; bronş1arın ve ciğerlerin iltihabı. (anat.) bronş, akciğer borusu. Juraik devrinde yaşayan dinozor cinsinden çok büyük bir hayvan. bronz, tunç; bronz rengi; bronzdan yapılmlş sanat eseri. bronzlatmak, bronzla kaplamak; güneşte yakmak, karartmak. Bronze Age (ark.) Tunç Devri broş, iğne. kuluçkaya yatmak: derin derin düşünmek, düşünceye dalmak; damızlık. brooder kuluçka makinası; arpacı kumrusu, düşünceli kimse. broody kuluçkaya yatmak isteyen; düşünceye dalan. çay, ırmak küçük nehir. brooklime bakabunga, (bot.) Veronica beccabunga brookweed su sıçan kuyruğu (bot.) Samolus. tahammül etmek, çekmek, dayanmak. küçük çay veya dere. saplı süpürge; katır tırnağı (bot.) Genista scoparia. butcher' broom Yalova mercam; tavşan memesi, yaban mersini, (bot.) Ruscus aculeatus. spiny broom şimşek ağacı, (bot.) Calycotome spinosa. broom corn süpürge darısı, (bot.) Andropogon sorghum. broomrape canavar otu, bostan bozan, (bot.) Orobanche. broomstick süpürge sopası. (kıs.) brothers. et veya balık suyu et suyuna çorba. genelev, umumhane . erkek kardeş, birader; aynı cemiyette üye. brotherhood kardeşlik, birlik, beraberlik; bir kuruluş veya kuruma üye olanlar. brotherin-law enişte; kayınbirader: bacanak. brotherliness kardeşçe oluş. brotherly erkek kardeşe özgü, ağabeyce. kupa arabası: elektrikle iş1eyen eski bir tip otomobil. (bak.) bring. kaş: alın: çehre, yüz: yamaç, sarp bir yerin kenarı. sert bakış veya sözlerle gözünü korkutmak, yıldırmak. kahve rengi; kahverengi, kahve renkli, esmer derili; güneşten yanmış; Malezya ırkına mensup; karartmak, kararmak; esmerletmek, esmerleşmek; kızartmak. brown bread siyah ekmek. brown paper kahverengi veya diğer koyu renk bir ambalaj kâğıdı. brown study derin ve ciddi düşünceler, sıkıntı sonucu olan dalgınlık. brown sugar rafine edilmemiş veya kısmen rafine edilmiş şeker, esmer şeker. do it up brown (k.dili) etraflıca yapmak, başarmak. be browned off ing., (k.dili) bıkmak, usanmak. halk masallarında gizlice ev iş1erine yardımcı olan iyi huylu bir peri; (A.B.D.) fındıklı ve çikolatalı bir çeşit kek. Brownie 7-9 yaş1arı arasında kız izci; bir çeşit ucuz fotoğraf makinası. kısmi karartma, voltaj duşüklüğü kahverengi kumtaşı: bu taştan yapılmış ev. (otlamak, yemek sığır, koyun v.b.); (kitabı) gözden geçirmek; fidanların ve ağaçların taze sürgünleri veya dalları. ayı. çürütmek, berelemek, ezmek; incitmek, kırmak; dövmek (havanv.b.'de); çürük peyda etmek,bir yerini çürütmek, berelemek; incinmek; çürük, bere ezik. bruiser boksör; (k.dili.) kaba ve güclü adam. etrafa yaymak, sayialar çıkarmak. gösteriş1i fakat değersiz; sahte, taklit; şatafatlı fakat değersiz olan şey. (A.B.D.), (k.dili.) sabah ile öğle arasında yenen, hem kahvaltı hem de öğle yemeği yerine geçen öğün. koyu renk saç cilt ve göz; esmer oğlan veya adam; esmer. esmer kız veya kadın; esmer. darbe, hamle, yüklenme. bear the brunt asıl yükü taşımak. fırça; fırçalama: çok tüylü kuyruk, özellikle tilki kuyruğu: kısa bir temas veya karşılaşma; müfreze çarpışması; (elek.) fırça; fırçalamak; süpürmek; hafifçe dokunmak, değinmek; aceleyle ve telâş1a hareket etmek. brush aside brush away bir kenara itmek, bertaraf etmek. brush off başından atmak, savmak; tozunu almak. brush up tazelemek. çalıllk, fundalık: çalı çırpı; yer yer meskun olan ormanlık bölge. brushwood çalı çırpı; sık çalılık, fundalık. (k.dili) olumsuz cevap. sert, ters kaba. brusquely kabaca. brusqueness kabalık terslik. Bursa şehri. Brüksel. Brussels carpet Brüksel halısı. Brussels lace el dokuması. Brüksel danteli. Brussels sprouts Brüksel lahanası, ufak lahana. sek. vahşi, yabani; hayvani; merhametsiz, insanlıktan uzak; kaba, nezaketsiz; makul olmayan, mantıksız. brutally vahşi bir şekilde. brutal'ity vahşilik. hayvanca veya gaddarca davranmak, böyle bir davranışa sebep olmak. brutaliza'tion vahşileştirme, vahşileşme. hayvan; hayvan gibi adam; insanların hayvanca arzu ve duyguları; düşüncesiz, mantıksız; hayvan gibi vahşi; zalim; şehvete ait, bedensel by brute force beden kuvveti ve zorla. kaba, hayvan gibi, insanlıktan uzak; bedensel, cinsel; uygarlıktan yoksun. brutishly hayvanca. brutishness hayvanlık, kabalık. botaniğin yosunlar kısmı, yosun bilgisi. bo.t şeytan salgamı. white bryony akasma, (bot.) Bryonia dioica. (bot.) yosun. bryophytic yosun cinsin(den.) (kıs.) Bachelor of Scienee Fen Fakültesi mezunu. (kıs.) Baehelor of Theology; ilahiyat Fakültesi mezunu. (kıs.) bushel. (k.dili) kardeş, ulan. kabarcık, hava kabarcığı; değersiz ve göz boyayıcı herhangi bir şey; sahte hareket, gösteriş; kaynayış, kaynama; kaynamak, flkırdamak, kabarcıklar çıkarmak; kaynatmak, fıkırdatmak. bubble ehamber (fiz.) elektron v.b. hareketlerini gösteren cihaz. bubble gum çiklet. bubble over coşmak. bubbly kabarcıklı; coşkun. fıskıye, şeklinde çeşme. (tıb.) kasık lenfa bezlerinin bir cins iltihabı, hıyarcık. (tıb.) hıyarcıklı veba. (tıb.) kasık fıtığı. (anat.) yanağa ait. korsan, deniz eskiyası yarı insan yarı boa şeklinde olan efsanevi bir canavar; eski devirlerde özel törenlerde kullanılan Venedik devlet kayığı. Büyük İskender'in savaş atı Bükreş. sıçramak (at); sıçrayıp binicisini sırtından atmak; (A.B.D.), (k.dili.) karşı gelmek, itaatsizlik etmek; A.B..D., (k.dili.) sallanarak gitmek (araba); (mad.) ezmek. buck for (A.B.D.), (argo) (terfi v.b.'ni) temin etmeye uğraşmak. buck up (k.dili.) canlanmak, canlandırmak. erkek geyik, antilop, tavşan, koyun veya keçi; erkek hayvan; aldırışsız delikanlı; (A.B.D.), (k.dili), asağ. erkek kızılderili veya zenci; (A.B.D.) (argo) dolar. buck bean su yoncası, (bot.) Menyanthes trifoliata. buck fever (A.B.D.), (k.dili) tecrübesiz avcının heyecanı. buck saw çerçeveli testere. pass the buck sorumluluğu başkasına yüklemek iki kişilik esnek ve uzun araba. kova, gerdel; tulumba pistonu. bucket seat çanak biçiminde koltuk. bucket shop borsa hisseleri üzerinden vurgun yapan; meyhane gibi yer. kick the bucket (argo) nalları dikmek, ölmek bucketful bir kova dolusu. kova ile taşlmak veya çekmek; dörtnala at koşturmak; borsa hisseleri üzerinden vurgun yapmak; süratle hareket etmek veya ettirmek. Amerika'ya mahsus atkestanesine benzer birkaç çesit ağaç Buckeye (A.B.D.) Ohio eyaletinde oturan kimse. fazla şık, züppe, hoppa. toka, kopça; toka veya kopça ile tutturmak, iliştirmek; ısı veya basınç ile bükülmek, eğrilmek veya bükmek (madeni eşya) buckle down to work ise ciddiyetle girişmek. kalkan, siper; (den.) loça kapağı; muhafaza etmek, korumak buck private (A.B.D.), (arao) er, nefer. asağ, siyahların kullandıklan bir terim beyaz adam. tela, terzilikte ve ciltçilikte kullanılan çirişli pamuklu bez; suni ve fazla resmi tavır; tela ile beslemek. güderi; (çoğ.) güderi pantolon; (A.B.D.) güderi rengindeki at. cehri, (bot.) Rhamnus infectorius; topalak, (bot.) Rhamnus chlorophorus globosus. dışarıya doğru fırlak olan üst ön diş. kara buğday, esmer buğday, sert buğday, karabaş, Arap darısı, (bot.) Fagopyrum esculentum. çobanlığa veya kır hayatına ait; pastoral; pastoral (şiir); çiftçi, çoban. tomurcuk, konca, sürgün; gelişmemiş, olgunlaşmamış sey veya kimse; sürmek, tomurcuklanmak, konca vermek; gelişme çağında olmak; tomurcuklandırmak; (bahç.) aşı yapmak, aşılamak. nip in the bud bir şeyin daha başlamadan önünü kesmek, gelişmesine engel olmak. ABD, (k.dili.) lan, ulan. Budapeşte. Buda, Hindistan'da mabut olarak kabul edilen din ögretmeni. Buddhism Budizm, Buda dini. Buddhist Budist, Buda dinine inanan kimse. (A.B.D.), (k.dili.) arkadaş, ahbap, kafadar. kımıldamak, hareket etmek; kımıldatmak, hareket ettirmek. muhabbetkuşu, (zool.) Melopsittacus undulatus; (kıs.) budgie bütçe, stok; bütçe yapmak, bütçenin ayrıntılarıyla ilgilenmek. Buenos Aires. (araba, radyo v.b.) meraklısı, kurdu. cilt yapmak; kahverengimsi sarıya boyamak; tesirini azaltmak. güderiye benzer kalın bir çeşit deri; özellikle askerlerin giydiği kalın deri palto; kahverengimsi sarı renk; bu deriden yapılmış; kahverengimsi sarı renkte. in the buff (k.dili) ,çıplak. birkaç cins yaban sığırı; kara sığır, (zool.) Bos bubalus; gözdağı vermek. buffalo grass boğa otu. buffalo moth bir cins bokböceği tırtılı. buffalo robe bizon derisinden yapılmış diz örtüsü. bull buffalo kara boğa. water buffalo manda, dombay, camus, (zool.) Bubalus; su sığırı, (zool.) Bubalus bubalus. tampon, tampon vazifesi gören herhangi bir şey; cilt yapmada kullanılan bir araç. buffer arm tampon kolu. buffer beam tampon kirişi. buffer letter kaynaştırma harfi buffer state tampon devlet. tokat, yumruk; şok tesiri yapan ani bir olay; tokatlamak, yumruk atmak; karşı gelmek, mücadele etmek; el ve yumruk darbeleriyle karşı koymak, mücadele ile ilerlemek. büfe; büfe ,şeklinde verilen hafif yemek. operada (çoğ.)unlukla bas seslerin canlandırdığı gülünç rol. soytarı, palyaço. buffoonery maskaralık. buffoonish soytarı gibi. böcek; (k.dili.) mikrop, virus; ing. tahtakurusu; Volkswagenin ufağı; (argo) gizli dinleme cihazı; (k.dili.) (makina, cihaz,planda) kusur, ayarsızlık, çalışmada noksanlık; (k.dili.) gizli dinleme cihazı yerleştirmek; (argo) kızdırmak, öfkelendirmek. harvest bug kızıl kurt, (zool.) Leptus autumnalis. get the bug (argo) merak sarmak, yeni bir hevese kapılmak. (argo) patlak gözlü; gözleri faltaşı gibi açık. umacı, öcü, korku yaratan hayali bir kavram. yersiz korku uyandıran gerçek dışı herhangi bir şey; (eski) yaramaz çocukları yiyen umacı. kulampara, oğlancı; alçak herif; (argo) herif; kimse; kulamparalık etmek; bozmak. buggery oğlancılık. böcekli; ing. tahtakurusuyla dolu. (A.B.D.) dört tekerlekli hafif ve tek atlı araba; çocuk arabası. boru; boru çalmak; boru çalarak çağırmak. bugler boru çalan kimse. (bot.) mayasıl otu, kısa mahmut; (çoğ.)unlukla siyah olan ve elbiseleri süslemekte kullanılan uzun cam boncuk, kesme boncuk. sığırdili, (bot.) Anchusa; ökuzdili, (bot.) Anchusa officinalis viper' bugloss havacıva otu. (tahta, maden, bağa veya fildişi üzerine yapılan) zengin kakma iş. bir cins değirmen taşı. bina etmek, inşa etmek, kurmak, tesis etmek, yapmak; (iskambil) elinde toplamak, seri yapmak; inşaatçılık yapmak; plan yapmak veya kurmak; yapı, yaradılış. natura builder yapıcı, inşaatçı, müteahhit. build in dahil etmek. build up birikmek; toparlanmak, kendine gelmek (bir hastalıktan sonra); gelişmek, geliştirmek; evlerle doldurmak, mamur bir hale getirmek askeri gücü takviye etmek; göklere çıkarmak, desteklemek. yapı bina; inşa etme, yapı yapma. building block çimento bloku. (bak.) build. gömme, yerli. mamur, bayındır. saz otu su hezaranı, hasır sazı (bot.) scirpus cernuus; koğalık, (bot.) Scirpus lacustris. small bulrush su kamışı, (bot.) Typha latifolia. çiçek soğanı, soğan; ampul, elektrik lambası. bulba'ceous soğanı olan, soğan gibi kök veren. bulbif'erous soğan gibi kök veren bulbous soğan gibi kökü olan, soğan şeklinde olan. bülbül. (kıs.) Bulgaria. Bulgaristan. Bulgar, Bulgarca; Bulgaristan'a ait. çıkıntı, şiş, tümsek; (A.B.D.), (argo) üstünlük. get the bulge on. üstünlük sağlamak. bulgy şişkin. bel vermek, esnemek; çıkıntı yapmak; pırtlamak; dışarı uğratmak, pırtlatmak, çıkıntı meydana getirmek. tümsek yüzlü golf sopası. b.b. doymaz iştah, doymama hastalığı. şişmek, büyümek, genişlemek; cüsseli veya önemli olmak; şişirmek, büyütmek. hacim, oylum; büyük kısım, ekseriyet; ambalajlanmamış yük veya eşya. in bulk dökme halinde, ambalajsız; toptan. gemide bölme; maden ocağında tahta set; bodrum merdiveninin iki kanatlı kapağı. iri, cüsseli, hacimli, çok yer kaplayan. bulkiness irilik. boğa; diğer bazı hayvanların erkeği; boğa gibi kimse; vurguncu kimse; gaf; (A.B.D.), (argo) polis; (A.B.D.), (argo) saçma, zırva. Bull (astr.) Boğa burcu; buldok cinsi köpek. bull calf erkek buzağı. bull market borsada fiyatların devamlı yükselişi. bull session (A.B.D.), (k.dili) erkekler arasında yapılan çeşitli konulann tartışıldığı toplantı. bullterrier bulteryer cinsi köpek. bull in a china shop sakar adam. John Bull ingiliz halkı; tipik bir ingiliz. take the bull by the horns cesaretle zor bir işe girmek. (kıs.) bulletin. nişan tahtasının ortası, hedef merkezi; tam hedefe rastlayan kurşun; kısa odaklı mercek; siklon fırtınasının merkezi. mühür; (tıb.) kabarcık. (biyol.) kabarmış gibi görünen, üstü kabarcıklı olan; (anat.) şişkin, şişmiş. boğaların köpeklerle dövüştürülmesi. çoban aldatan kuşu. buldok; büyük saplı tabanca. üstünden buldozer geçirmek; (A.B.D.), (argo) zor kullanarak bir şeyi yapmaya mecbur tutmak. buldozer, yoldüzer; (A.B.D.), (argo) alikıran, baş kesen. mermi, kurşun; küçük top. bulletproof kurşun geçmez. bildiri, tebliğ, resmi tebliğ. boğa güreşi. şakrakkuşu, (zool.) Pyrrhula pyrrhula; ing. üzerinden atla geçmeye imkan olmayan çalı çit. iri kurbağa. dere iskorpiti veya buna benzer balık; inatçı kimse. bullheaded inatçı; kalın kafalı. külçe şeklinde altın veya gümüş; altın veya gümüş çubuklar. boğa gibi; fiyatların yükselmesi ümidinde olan. kalın ve kısa boyun. iğdiş edilmiş boğa, öküz. (A.B.D.) boğa ağılı; (k.dili.) hapishane; (beysbol) yedek oyuncuların bekledikleri yer; ormancıların yatakhanesi. boğa güreşlerine mahsus yuvarlak yer. (ünlem), (kaba) boğa dışkısı; bok; (ünlem) Yalan! Saçma! kalın kırbaç. (ünlem), (k.dili) iyi, güzel, ala, mükemmel; (ünlem) Bravo ! Aferin ! konserve sığır eti. kabadayı, kendinden küçükleri ezen kimse, zorba kimse; zorbalık etmek, kabadayılık etmek. siper, istihkâm, dıştan gelecek bir tehlikeye karşı herhangi bir tedbir. bulwarks (den.) küpeşte. siper ile korumak, muhafaza altına almak. (A.B.D.), (argo) serseri kimse, başıboş adam, otlakçı kimse, anaforcu kimse, başkalarının sırtından geçinen kimse; ing. but, kaba et; başkalarının sırtından geçinmek, serseri bir hayat sürmek, (slang) otlamak, otlakçılıkla geçinmek; ödünç alıp geri vermemek. on the bum (argo) bozuk çalıçmaz durumda; serseri hayatı yaşayan. bum' rush zorla dışarı atılış bum trip (argo) uyuşturucu maddelerin kötü etkisi. (A.B.D.), (argo) şemsiye. acemice iş yapmak. gövdesi tüylü birkaç çeşit iri arı satıcı kayığı. (bak.) bumpkin. dilenci serseri; iyi netice vermeyen şey; (argo) uyuşturucu maddelerin kötü etkisi. vuruş, çarpma, darbe; şiş, yumru, tümsek; vurmak, toslamak, çarpmak, bindirmek; yerinden olmak. bump off (argo) öldürmek, (slang) temizlemek. (oto.) tampon, çamurluk; ağzına kadar dolu kadeh veya bardak; mebzul, alışılandan çok daha bol. bumper crop bereketli mahsul. budala kimse, ahmak kimse; (den.) seren, bumba, kuntra mataforası. kendini beğenmiş, mağrur, kibirli. bumptiously kendini beğenmişçesine. tümsekli, engebeli, yamrı yumru. bumpily tümsekli bir şekilde. bumpiness tümsekli oluş. çörek; çörek şeklinde kıvırımış saç. bir seşit sentetik lastik. demet yapmak, bir araya toplamak; salkım halinde meyva vermek. salkım, demet, hevenk, deste, grup, takım; kambur. bunchflower (bot.) yabani çörek otu. (A.B.D.), (k.dili) dolandırma. (k.dili) boş laf, palavra. rıhtım, set; rıhtım caddesi. (Al.) birlik; dernek. (eski.) Almanya ve Avusturya parlamentosu. paket, bohça; kundak; yığın; toplamak, bohçalamak, kundaklamak, sarıp sarmalamak; acele olarak bir yere göndermek; (slang) sepetlemek; veda etmeden aceleyle gitmek; soyunmadan aynı yatakta yatmak. bundle up sarınıp sarmalanmak. tapa; fıçı deliği; tıpalamak, ağzını tıpa ile kapamak; dövmek, hırpalamak. bunghole fıçı ağzı. bung up (argo) hırpalamak. tek katlı ev. acemice iş yapmak, yüzüne gözüne bulaştırmak; acemice yapılan iş, beceriksizlik. (tıb.) ayakta hası1 olan iltihaplı sişlik. bunyon. ranza; (k.dili.) herhangi bir çeşit yatak; ranzada yatmak; rahatsız bir yerde yatmak. bunkhouse işşi yatakhanesi. (A.B.D.), (argo) boş laf, saçma. yeraltı sığınağı;(den.) ambar, yerinden oynamayan ve depo olarak kullanılan büyük sandık; golf sahasında kumluk çukur veya toprak tümsek gibi topun gidişine engel olan kısım. (bak.) buncombe. tavşan, tavşancık. Bunsen gaz lambası, Bunsen alevi. Bunsen cell Bunsen pili. tos vurmak; (beysbol) topa hafifçe vurmak; tos, boynuz darbesi; (beysbol) topa hafifçe vurma. (den.) yelken eteğinin orta yeri; balık ağının şişen kısmı. bir çeşit buğday hastalığı; bu hastalığın sebebi olan mantar, (bot.) Tilletia foetens. süs ve işaret flamaları için kullanılan pamuklu kaba kumaş, bayrak bezi; bir geminin bütün flamaları; kiraz kuşu, zoolş Emberizaden. (den.) kargafunda, yelken eteğinin orta yerini kaldırıp kapamak için kullanılan ip. (den.) şamandıra; cankurtaran simidi veya yeleği; suyun yüzünde tutmak, yüzdürmek, şamandıra ile işaret koymak veya etmek; su yüzüne çıkmak, yüzmek. su üzerinde durabilme, yüzme hassası; neşe, canlılık. yüzen (cisim); batmaz; neşeli, ümitsizliğe kapılmayan. (bak.) burr. fıkırdamak, mırıldanmak; fıkırtı, mırıltı; (hav.) kanadın kenarındaki hava çalkantısı. morina balığına benzer bir balık, (zool.) Lota lota. yük, ağırlık; sorumluluk, mesuliyet; yük taşıma kapasitesi; yüklemek; yüklenmek, sıkıntı vermek; üstüne çullanmak. burden of proof ispat kulfeti, ispat etme mecburiyeti. burdensome külfetli, sıkıntı verici. esas konu, ana fikir; nakarat. burden of a song bir şarkının nakarat kısmı. dulavratotu, (bot.) Arctium lappa. büro, yazıhane, acente, daire, şube; çekmece, çekmeceli dolap; ing. yazı masası, yazıhane. bürokrasi, devlet dairelerine mahsus formaliteler, kırtasiyecilik; devlet memurları. devlet dairesinde memur olan kimse; kırtasiyeci. (kim.) büret, sıvı ölçmeye mahsus cam tüp. (A.B.D.), (k.dili) kasaba, ufak şehir. (eski), (huk.) birkaç çeşit gayri menkul mülk hakkı. yatlarda kullanılan ucu çatallı bayrak, çatal gidon. tomurcuk, filiz; tomurcuk ve filiz vermek, sürmek. kasaba veya nahiyede oturan kimse; (tar.) ingiltere parlamentosundaki kasaba, nahiye veya üniversite temsilcisi. iskoçya'da kasaba. kasabada oturan vatandaş, kasaba sakini. ev soyan hırsız .burglar alarm hırsıza karşı konan alarm tertibatı.burglar proof hırsıza karşı emniyet tertibatı olan. ait, ev soygunuyla ilgili. k.ili ev soymak. ev soyma, hırsızlık. k.ili ev soymak. Hollanda, Almanya veya Avusturya'da belediye başkanı. yulaf ezmesi; (A.B.D.), (leh.) etli çorba; çorba ziyafeti. (Alman) (tar.) hisar muhafızı; bir kale veya şehrin babadan oğula geçen valilik makamı. Fransa'da bir eyaletin ismi, Burgonya; burada yapılan şarap. gömme, defin, cenaze töreni. burial ground mezarlık, kabristan. burial service cenaze töreni. hakkak kalemi. boğmak, vücutta iz bırakmadan öldürmek; dolambaçlı bir davranışla bir seyden sıyrılmak. kumaş veya iplikte rastlanan düğüm; yumru, ağaç ,gövdesinde oluşan yumru; dokunmuş kumaştan düğümleri temizlemek. çuval bezi, kenevirden dokunmuş kumaş. hicvederek güldüren; gülünç, komik; hicviye, taşlama; hicvetmek, alaya almak, taklidini yapmak. burlesque show (A.B.D.) striptizli ve taşlamalı gösteri. iriyarı, kocaman, sağlam yapılı; palavracı. Birmanya. Burmese (tek. ve (çoğ.)Birmanyalı; Birmanya dili. yanmak, yanıyor gibi olmak, alev alev olmak; ışık saçmak; parıldamak; tutuşmak; yakmak, tutuşturmak; kavurmak; pişirmek : (A.B.D.), (argo) aldatmak; (A.B.D.), (argo) elektrikle idam etmek. burn the candle at both ends kuvvetini fazla israf etmek. burn the midnight oil geceyi gündüze katmak, geç vakte kadar çalışmak. burn one' bridges behind oneself geri dönmemek üzere bir işe atılmak burn one' fingers (bir şeyden) ağzı yanmak. burn up yakıp bitirmek; yanıp bitmek. His ears are burning Kendisi yokken methediliyor. yanık, yanık yeri; pişirme (tuğla veye kiremit); iskoç çay, ırmak, dere. yakıcı şey, yakan kimse; gaz memesi, bek. mesine, küçük mesine, salatalık sebze, (bot.) Sanguisorba. great burnet aptes bozan otu, (bot.) Poterium officinale. yakma, yakış; fırınlama; yanan, yanıcı; üzerinde çok münakaşa edilen, hararetli. burning glass pertavsız. burning point yanma noktası. fokus burning question hararetli sorun. burning shame rezalet, büyük ayıp. cilalamak; parlatmak; cilâ, parlaklık revnak. burnisher cilâcı perdahçı; mühre perdah kalemi. roketde yanmanın bitmesi. (bak.) sideburns. (bak.) burn; yanık, yanmış. burnt offering tanrılara kurban edilmek üzere yakılan hayvan. burnt orange kırmızımsı sarı renk. burnt sienna kırmızımsı kahverengi boya. burnt umber kırmızıya çalan kahverengi boya. (A.B.D.) (k.dili.) geğirme; geğirmek. bazı meyva tohumlarının dikenli kabuğu; kozak, kozalak; sırnaşık adam; çapak, pürüz; ayla, hale; (dişçi) frez, ufak daire testeresi; kalem pürüzü; çiğ ipekten kalan iplik; "r" harfinin titrek olarak söylenmesi; bir çeşit sert değirmen taşı. eşek merkep. oyuk, in, yuva; barınak, sığmak; tünel kazmak, yuva yapmak, oyuk açmak; bir oyuk veya yuvada gizlenmek. (zool.) kese, bursan. muhasebeci, veznedar (özellikle bir yüksek okulda) manastır veznedarlığı; iskoç bir kolej tarafından verilen burs. (tıb.) bursan iltihaplanması. patlama, çatlama, ileri atılma; mermi atılması; bir el silah atımında yapılan atış; açılma; göz önüne serilme; yarılmak, ayrılmak, ileri fırlamak; boşanmak (göz yaşı, kahkaha); had safhaya gelmek; gözle görülür hale gelmek; patlatmak, birdenbire kırmak. (bak.) bur(den.) (den.) takım, alet, edevat, palanga. Burundi. gömmek, defnetmek; gizlemek, saklamak, örtmek, ölüm sonucu ile kaybetmek; bertaraf etmek. bury the hatchet geçmişi unutup barış yapmak. bury one's sorrows kederini saklamak, bağrına taş basmak. gömme, defnetme. burying ground burying place mezarlık, kabristan; mezar, kabir. otobüs; k.ili binek otomobili; otobüsle gezmek; otobüsle taşımak.bus bar elektrik bağlama çubuğu. bus boy lokantada kirli tabakları toplayan işçi. bir çeşit ingiliz askeri başlığı. çalı, çalılık, çalıya benzer şey çalılık arazi; (mak.) zıvana, burç; çalı ile örtmek, kaplamak, çalı ile destek yapmak; çalıdan yapılmış tarakla taramak. beat about the bush sadede gelmemek. Afrika'da bulunan ve maymuna benzer ufak bir hayvan, (zool.) Galago maholi. ormanda rahat yaşayabilme hüneri. (k.dili) yorgun, bitkin; ne yapacağını şaşırmış bir halde olan. kile; ing. 4/5 kile. hide one's light under a bushel örnek olmak istememek; yeteneğini gizlemek. (A.B.D.) biçimini değiştirmek, tersyüz etmek, onarmak. Japonya'nın geleneksel savaş kuralları. (elek.) kovan. ormancı: Avustralya'da çalılıklarda oturan kimse; b.h. Güney Afrika zenci ırkına mensup kimse. Buşman; Buşmanların dili. çalıyla kaplı; çalı gibi, gür. bushiness çalı gibi oluş. iş, meslek, vazife; ticaret; iş yeri; mesele, problem. stage business (tiyatro) oyuncuların konuşma dışındaki jest, mimik gibi davranışları. have no business hakkı olmamak, alakası olmamak. mean business ciddi niyeti olmak. businesslike ciddi, sistemli. business reply envelope ticari cevap zarfı. korseyi dik tutan kemik veya madeni balina. potin, kısa çizme; eski Yunan ve Roma tiyatrosunda oyuncuların giydiği sandalet; trajedi. potin, çizme veya eski Yunan ve Roma tiyatrosunda oyuncuların giydigi sandaleti giymekte olan; trajediye ait. otobüs şöforü. (eski) ve (leh.) öpücük, buse; öpmek. (k.dili.) patlamak, patlak vermek; iflâs etmek; patlatmak; mahvetmek, iflâs ettirmek; orduda rütbesini tenzil etmek; vurmak; göğüs. bust; (argo) mahvolma, iflâs; (slang) top atma; içki âlemi. toy kuşu, (zool.) Otis tarda; Avrupa ve Afrika'da yaşayan diğer birkaç cins kuş. (argo) tutuklanmış. (A.B.D.), (argo) hayvan terbiyecisi; dağıtan veya mahveden kimse; ulan. telâş etmek, koşuşmak, acele ile hareket etmek; acele ettirmek; telaş, koşuşma, acele; eskiden kadınların eteklerini kabarık tutmasl için kalça kısmına taktıkları yastık gibi şey. hustle and bustle telâş, koşuşma. meşgul; hareketli, faal; işgüzar, burnunu her işe sokan. busy signal meşgul işareti. busybody herkesin işine burnunu sokan kimse. meşgul etmek iş vermek, boş bırakmamak; meşgul olmak, işi olmak. (edat.), (bağlaç.), -den gayri, -den hariç; (bağlaç.) fakat, ama, lakin, ancak, halbuki, ki; sadece, yalnız. No if or buts! itiraz yok! all but -den gayri az kalsın. but for saye sinde, olmasaydı. but what ki, gene de,rağmen. There was never a new plan but what someone objected to it Yeni hiç bir plan yoktur ki birisi itiraz etmesin. bütan, bütan gazı. asker tıraşı, alabrus; (argo) sevici. kasap, celep; katil, cani; (A.B.D.) trenlerde şeker ve sandviç satışı yapan adam, büfeci; kasaplık hayvan kesmek; zalimce öldürmek, boğazlamak; berbat etmek, rezil etmek. çoban püskülü, yabani mersin, tavşan memesi, ölmez dikeni, (bot.) Ruscus aculeatus. avını dikenlerin üzerinde parçalayarak öldüren birkaç çeşit kuş. greater butcherbird büyük çekirge kuşu. redheaded butcherbird kızıl başlı çekirge kuşu, (zool.) Lanius senator. mezbaha, salhane; kasaplık mesleği; katliam. bir evin baş erkek hizmetkârı; kethuda, baş uşak. herhangi bir şeyin enli ucu veya sapı; dipçik; izmarit; (argo), (slang) popo, kıç. alay konusu olan kimse; nişan talimi yapılan yerin arkasındaki duvar veya toprak yığını; bitişik olmak; bitişmek; iki şeyin enli uçlarını birbiriyle birleştirmek. tos vurmak, boynuz atmak; kafa atmak; araya girmek, karışmak, burnunu sokmak; tos, kafa. fıçı (şarap, bira), damacana; bir oylum ölçü birimi, 477 litre. bir düzlüğün üzerinde yükselen tek bir tepe veya dağ. tereyağı, margarin; ekmeğe sürülen diğer yumuşak maddeler; tereyağı ilâve etmek veya sürmek; (k.dili.) yağlamak, yağ çekmek. butter up (argo) yağcılık etmek. know which side one's bread is buttered on menfaatinin nerede olduğunu bilmek. nevruz otu, (bot.) Linaria vulgaris; bir nevi nergis çiçeği. bir cins ördek; (k.dili.) Sişko kimse, tombul kimse, yağ tulumu. düğün çiçeği, (bot.) Ranunculus; altıntabak altın çiçeği, (bot.) ranunculus acris: kâğıthane çiçeği. süt kaymağı; kaymak nispeti. sakar kimse. kelebek: kelebek gibi bir yerden bir yere gayesi oimaksızın dolaşan kimse, havai yaradılışlı kimse. butterflyorchid beyaz zeravent. butterfly tableaçılır kapanır kanatlı masa. butterfly valve kelebekli valf. social butterfly eğlence düşkünü kimse. tereyağı yapıldıktan sonra yayıkta kalan içecek, yayık ayranı;ayran. Amerika'da bulunan bir nevi ceviz ağacı; bu ağacın cevizi; buağacın kabuğundan yapılan sarımtırak kahve-rengi boya. biraz yakılmış şeker ve tereyağı ile yapılan bir nevi karamela. böcek kapan bir bitki, (bot.) Pinguicula. tereyağı gibi; tereyağlı;(k.dili) fazla yağ çeken, dalkavukluk yapan. kiler. (gen.) (çoğ.) but, kalça, kıç,(colloq.) popo, kaba et; (den) geminin kıçı. düğme; tomurcuk, filiz,sürgün; küçük mantar; elektrik düğmesi; ar-go Kızılderililerin uyuşturucu madde niyetine çiğnedikleri dikensiz bir nevi kaktüsün ku-rutulmuş tepe kısmı; düğmelemek, iliklemek;düğme dikmek veya koymak, buttonwood çınar ağacı. on the button tam. buttony çok düğmeli. ilik, düğme iliği; ilik açmak; yakasına yapışmak. button-holer ilik açan alet veya kimse. düğme kancası,ayakkabı ve eldiven düğmelerini iliklemede kullanılan kanca. (ing), (k.dili.) garson. payanda, ayak: destek: ayak veya payanda koymak; desteklemek. (kim) butil. tereyağımsı,tereyağına benzer, tereyağlı. (kim) butirik aside aitveya bu asitten çıkarılmış. sütölçer; sütteki tereyağı oranını ölçen alet. sıhhatli (kadın); canlı,etli butlu: iri göğüslü: cazip, çekici, neşeli. satın almak, almak: bir şey karşıIığında sağlamak: kiralamak: rüşvetle elegeçirmek, elde etmek; alıcı durumunda olmak,müşteri olmak; alış, alma: kelepir; ABDsatın alınan şey; ABD, (k.dili) pazarlık. buy in ortak olmak; hisse almak: sahibi için geri almak; (argo) üyeliğe kabul parası vermek. buy of rüşvetle elde etmek, rüşvetle defetmek, savuşturmak; satın almak. buy out bütün hisselerini almak. buy over rüşvetle (birini) satın almak. buy up tümünü satın almak, kapatmak. buyer alıcı, müşteri. buyer' market alıcı piyasası. vızıltı; dedikodu, söylenti: (k.dili) telefon konuşması; vızıldamak; fısıldamak; konuşmak; (ing), (argo) gitmek, terket-mek, ayrılmak ;vızıltıya benzer bir ses çıkarmak; bir dedi-kodu veya şayiayı yaymak; vızıltıya benzer seslerle haberleşmek; (k.dili) telefon etmek; (hav.) alçaktan uçmak; alçaktan uçarak birisini selamlamak. buzz about bir iş yapıyormuş gibi ortada dolaşmak. daire testere. şahin cinsinden ağır ve tembel kuş; birkaç cins av kuşu. Ionglegged buzzard kızıl şahin, (zool.) Buteo rufinus. moor buzzard üsküflü doğan, (zool.)Circus aeruginosus. vızıltıya benzer ses çıkaran elektrik zili. yakın; bir kenara. go by geçip gitmek. Iay by biriktirmek, yığmak. put by ilerisi için saklamak. by and by çok geçme(den.) by and large genellikle. Can you dropby tonight? Bu gece bize uğrar mısın? asıl gayeden uzak ifade veya fikir; ilâve edilen veya ikinci derecede önemli olan şey. (edat) yanında, yakınında, nezdinde;yakınından, yanından; ile, vasıtasıyla; (-(den.),tarafından; kadar; göre; hakkında, hakkı için. by and by ileride, yavaş yavaş. by and large genellikle, genel olarak. by oneself yalnız, kendi kendine. by the way ha aklıma gelmişken day by day günden güne. six by nine altıya dokuz (ebadında) ing ara seçim. yazar adının verildigi Satır. atlama; dolaştırma;kestirme yol; elektrik şube devresi; aşma borusu; bertaraf etmek, atlatmak. özellikle sahnede asıl oyunun yanı sıra yapılan hareket veya konuşma. yan ürün, bir şey üretilirken onun yanı sıra elde edilen ve ikinci derecede önemli olan bir ürün. ek görev, ilave iş. (spor) çift çift girilen bir musabakada rakibi olmadığından yarışmacının otomatikolarak tur atlaması. (ünlem), çocuk veya (k.dili.) Allaha ısmarladık; güle güle. geçmiş; geçmişte olmuş;modası geçmiş; geçmiş olan şey. Let bygones be bygones. Geçmişi unutalım. Olan oldu. Geçmişe mazi derler. talimatname, içtüzük. özel yol, dolaylı vasıta veya yol. (ing) inek ahırı. bazı kabuklu hayvanlan kayalara bağlayan lif; iyi cins sarımtırak keten:Mısırlıların mumyalamada kullandıkları kumaş; pamuklu veya ipekli kumaş. işe veya olaya karışmadan kenarda duran kimse, seyirci. gizli, özel veya karanlık yol, dolaşık yol. darbımesel, atasözü;çok kullanılan bir deyim. Bizans'a ait. Bizans. (kıs.) about, cent, centigrade,century, city, copy, copyright. ingiliz alfabesinin üçüncü harfi; (müz.)'do' notası; 4/4 Iük tempo; (kim) karbonun simgesi; Romen rakamlanndan 100; Amerikan okullarında orta not. (bak.) Kaaba. taksi; tek atlı binek arabası; lokomotif veya kamyon sürücüsünün oturduğu üstü kapalı kısım. fitne, komplo, entrika; gizlice çalışan küçük bir grup entrikacı; böyle bir grup kurmak; komplo hazırlamak. özellikle Musevilerce Kitabı Mukkades'in bâtıni tefsiri; bâtıni bilgi, sır. cabalism Kitabı Mukaddes'in Musevilerce bâtıni tefsiri. cabalist bu çeşit tefsir yapan kimse. ispanyol efendisi;ABD süvari, atlı; kavalye. kabine. kabare, gece kulübü;show programı. Iahana. drum-head cabbage top lahana, (bot.) Brassica oleracea. (ing) çalınmış bir şey,özellikle terzilerin kumaşlardan çaldıkları parça; çalmak, aşırmak, yürütmek. (k.dili.) sürücü, şöför. iskoçya'da oynanan bir oyunda fırlatmak için kullanılan değnek. kulübe; kamara, kabin; kabin veya kamarada yaşamak; küçük bir yere kapamak, tahdit etmek. cabin boy kamarot. cabin class ikinci sınıf. camlı ve raflı olan dolap; kabine, bakanlar kurulu; küçük özel oda; dolap ile ilgili; gizli. cabinetmaker ince iş yapan marangoz. cabinetwork ince marangozluk. kablo; (den.) gomene, palamar, telgraf. cable car teleferik; kablo ile çekilen araba. kablo ile raptetmek bağlamak;kablo döşemek sualtı kablosu ile telgraf çekmek. cablegram sualtı kablosu ile çekilen telgraf. (den.) hafif gomene, ince gomene, palamar. (çog cabmen) arabacı. şiş kebabı. (k.dili.) takım. the whole caboodle güruh; hepsi. ABD yük katarında tren memurlarının kullandığı en sona takılı vagon; (ing)gemi mutfağı. tek atlı ve körüklü hafif araba, kabriole; üstü açılabilen iki kapılı otomobil. (ing) kasten ağır tempo ile çalışma. kakao ağacı, (bot.) Theobroma cacao. cacao bean kakao tanesi. cacao butter kakao yağı. bir çeşit balina, kadırga balığı. (Fr.) erzak, hazine vb saklanan gizli yer; böyle bir yere gizlemek, saklamak. (Fr.) mühür, damga; alameti farika, marka; kapsül, kaşe. (tıb.) beden zayıflığı, kaşeksi. yüksek sesle gülmek; isterik kahkahalar atmak. cachinna'tion isterik kahkahalar. ağıza hoş bir koku veren pastil. (isp)canlı ve neşeli bir dans; bu dansın müziği. Meksika ve Batı Hint adalarında kızılderili kabile reislerine verilen ad. gıdaklamak; kesik kesik gülmek; gürültülü bir şekilde konuşmak, gevezelik etmek; gıdaklama; gevezelik cackler geveze kimse. kötü ruh, şeytan, iblis. pis kokulu ve zehirli bir kimyasal karışım, kakodil. kötü alışkanlık, kötü iptilâ. kötü el yazısı; bozuk imla. ahenksiz, kulağa hoş gelmeyen, bozuk (ses) ahenksiz ses, kulağa hoş gelmeyen ses;(müz.) akortsuzluğun sık sık olması. (çoğ.) cactuses, cacti) kaktüs, atlas çiçeği, (bot.) Cactus. cactus pear Mlsır inciri. Christmas cactus, crab cactus subayra, (bot.) Epiphyllum grandiflora. spine cactus dikenli frenkinciri. aşağılık adam, efendice davranmayan kimse. kadastro, çap. kadastroya ait. cadastral map kadastro haritası. cadastral survey kadastronun araziyi ölçmesi, kadastro. ceset, kadavra. cadaverous kadavra gibi, soluk, pörsümüş. golf oyununda oyuncunun taklmlannl taşlyan kimse; oyun slrasında oyuncunun sopalarım taşımak, şayak. caddis fly dort kanath bir böcek, (zool.), Trichoptera. daha ziyade çay koymaya mahsus küçük kutu, teneke veya çekmece. annesi tarafından terkedilmiş ve elde büyütülmüş (hayvan yavrusu) yabani ardıç, katran ardıcı, (bot.) Juniperus oxycedrus. oil of cade bu ağaçtan çıkarılan ve cilt hastalıklarının tedavisinde kulanılan bir yağ, ardıç yağ. ritim, ahenk; sesin yavaşlaması; (müz.) perdenin derece derece inmesi, nagmenin sonu, kadans. cadenced derece derece inen; ahenkli, ritmik. (müz.) bir solo kısmın sonunda sesin gösterişli bir şekilde yükselmesi, kadenz, durgu. harp okulu talebesi; küçük erkek kardeş veya oğul; en küçük erkek çocuk. cadet corps harp okulu taburu. (k.dili.) dilenmek. kadı. Yunan efsanelerinde adı geçen Fenikeli kahraman Kadmus'a ait. Cadmean victory yenilenlerin olduğu kadar yenenlerin de zarar gördüğü savaş. , (kim) kadmiyum. cadmium yellow limon sarısı. (ask.) kadro, yeni yetişen subayları eğitecek subaylar heyeti; çerçeve, plan. (çog caducei) Yunan mabudu Hermes'in tanrıların habercisi olarak elinde taşıdığı asa; tıp ilminin sembolü olarak kullanılan yılanlı asa. bunaklık; halsizlik, zayıflık; fanilik, geçicilik, (bak.) cecum. Sezar. Kayseri. (bak.) Cesarean. mutlakıyet idaresi; emperyalizm. (bak.) cesium. (çoğ.) caesuras, caesurae) bir mısraı okurken hafifçe durulacak yer; (müz.) durgu. Iokanta, kahvehane, pastane, bar; kahve. cafe curtain pencerenin alt yarısını kapatan perde. cafe society bar ve kulüpleri dolaşan sosyete grubu. kafeterya. kafein, kahve ve çayda bulunan uyarıcı madde. kaftan. kafes; hapishane; asansör; iskele (inşaatlarda); kafese kapamak, hapsetmek. kafese kapanmış kuş. (k.dili.) kurnaz. bir demet kağıt; muhtıra, rapor. ABD, (argo) ortaklık. in cahoots ortak olarak, ortaklık halinde. go cahoots ortaklık kurmak, ortak olmak. (bak.) cayman. Kabil, Adem ile Havva'nın kardeş katili olan ilk oğulları; katil. raise Cain ABD, (argo) karışıklık çıkarmak. (bak.) Cenozoic. kayık, sandal. Kahire. (ask.) cephane sandığı, cephane arabası; sualtı temel islerinde kullanllan sandık; batan gemileri yüzdürmek için kullanılan duba. caisson disease (bak.) bends. alçak, zelil adam; bayağı, aşağılık. aldatmak, yüzüne gülerek kandırmak. cajolement, cajolery kandırma. cajoler kandırıcı kimse. kalıplaşmak, kalıp seklini almak; katılaşmak, şekil almak pasta, kek, çörek; kalıp; küspe. take the cake (k.dili) birinci gelmek. That takes the cakel Aşk olsunl cakes and ale hayatın neşesi; rahat içinde yaşama. Amerikan zencilelerinin oynadığı bir çeşit oyun; çalımla dolaşmak. (kıs.) California. sukabağı; sukabağından oyulmuş su kabı. ABD, (k.dili.) hapishane. daha çok 18. asırda kullanılan desenli ve parlak yünlü kumaş. Seylan ve Hindistan'da bulunan ve kerestesi oymacılıkta kullanılan sert bir ağaç, (bot.) Diospyros quaesita. (min.) tutya taşı. calamine lotion kalamin losyonu. belâ, felâket, afet. calamitous felâketli, felâket getiren, vahim, belâlı. calamitously felâket ve belâ getirerek. hintkamışı. bir çeşit hafif atlı araba; açıIır kapanır araba tentesi; kadınların eskiden giydikleri bir çeşit başlık. (çoğ.) -nei) topuk kemiği. kalsiyumlu, kireçli. çanta çiçegi, (bot.) Calceolaria. kalsiyumlu, kireçli. (kim) kalsiyumlu, kalsiyum hâsıl eden; kireçli, kireç hâsıl e(den.) kireçleşme, kireç haline gelme; kireçlenme, kalsifikasyon. kireç haline koymak; kireçlenmek; kalsiyum tuzları ile sertleştirmek, taş haline getirmek; taş haline gelmek. badana; badana etmek, badana yapmak, badanalamak. yakarak toz haline getirmek veya gelmek; kirecimsi bir hale gelmek. kalsiyum karbonattan meydana gelen taş (mermer, tebeşir, izlanda billuru) kalsiyum. calcium carbide karpit. calcium chloride kireç kaymağı. calcium hydroxide kireç. hesap edilebilir, sayılabilir; güvenilir, sağlam. hesap etmek, hesaplamak; saymak; ayarlamak; ABD, (leh.), niyet etmek, planlamak, tasarlamak; düşünmek; tahminde bulunmak; upon veya on ile güvenmek, dayanmak. calcula'tion hesaplama, hesap; tahmin. hesap yapan; ihtiyatlı, dikkatli; egoist çıkarcı. calculating machine hesap makinası. hesap eden kimse; hesap makinası; hesap cetveli. (tıb.) böbrek taş cinsin(den.) (çoğ.)-li,-lus.es) (tıb.) safra kesesi veya böbrek taşı; (mat.) hesap differential calculus diferansiyel hesap. integral calculus toplam hesap. Kalküta. (çoğ.) -daria) Roma hamamlarında sıcak oda. (jeol.) volkanik patlama sonucu meydana gelen büyük çöküntü. kazan. ,(şiir) iskoçya. Caledonian Iskoçyalı (kimse) ısıtma; Isınma. calefactory Isıtıcı, ısıtan; bir manastırdaki sıcak oturma odası. (tıb.) ısıtıcı, yakıcı ilâç; Isıtan, yakan. takvim. calendar year takvim senesi. Chinese calendar gün ve ayları altmışlık devrelerle ayarlanmış olan ve 12 kameri aydan meydana gelen eski bir ,Çin takvimi. Gregorian calendar Papa Xlll Gregorius tarafından 1582'de düzeltilip şimdiye kadar kullanılmakta olan ve 1926'dan beri Türkiye'de de kullanılan takvim, Gregoryen takvimi, Milâdi takvim.(Bu takvimdeki 5761 senesi Gregoryen takvimine göre 2000 yılında başlar.) Julian calendar Milattan 46 sene önce Jül Sezar tarafınadan meydana getirilen ve Gregoryen takviminden şimdiki durumda 13 gün geride olan bir takvim. Moslem (Mohammedan) calendar bütün Müslüman memleketlerinde kullanılan ve Hazreti Muhammedin Mekkeden Medineye göç tarihi olan 622 yılını başlangıç sayan ve kameri aydan meydana gelen bir takvim. Republican Revolutionary) calendar Fransız hükümeti tarafınadan 1793-1805 yılları arasında kullanılan ve 12 aydan meydana gelen bir takvim. Roman calendar eskiden Romada kullanılan ve ay senesine göre düzenlenmiş olan takvim. perdah makinası, silindir; perdahlamak, silindirden geçirmek. kalender, Kalenderiye tarikatına mensup derviş. aynısafa çiçeği, (bot.) Calendula arvensis. (tıb.) tropikal memleketlerde görülen ,şiddetli humma. sıcaklığın artması. (çoğ.) calves) baldır. (çoğ.) calves) dana, buzağı; fil, fok veya balina gibi hayvanlann yavrusu; dana derisi, vidala; (k.dili.) budala genç veya çocuk; aysberkten kopmuş küçük buz parçası. calf love (k.dili.) çocukluk aşkı. kill the fatted calf büyük bir karşılama töreni hazırlamak. vidala, vaketa. Shakespeare'in ,'Tempest'' adlı oyunundaki çirkin ve hayvana benzeyen köle; vahşi tabiatlı insan. çap, kalibre; kabiliyet, yetenek, kapasite. ayar etmek. calibra'tion ayarlama; öIçü işareti. (bot.) bazı çiçeklerde küçük kese, kesecik. (çoğ.) calicoes, calicos) pamuklu bez, basma; (ing) patiska, amerikan; patiskadan yapılmış; benekli. calico cat beyaz, siyah ve turuncu renkli dişi kedi. (kıs.) California. (kim) simgesi Cf olan radyoaktif sentetik bir eleman. karanlık, loş. kaplumbağanın üst kabuğundan çıkan et. kaplumbağanın alt kabuğundan çıkan et. çap pergeli ile öIçmek; (gen.) (çoğ.) çap pergeli. halife. halifelik, hiIâfet. bedeneğitimi, jimnastik. (bak.) calyx. buz mıhı, kaymayl önleyen çivi. (bak.) caulk. bağırma, çağırma, bağırış, haykırma; ötüş ötme (kuş); boru (avcılıkta); boru sesi; kısa ziyaret, kapıdan uğrama; celp, davet, çağrı; lüzum ihtiyaç; hak iddia etme, talep etme; yoklama. call girl fahişe.calling card kartvizit. call letters radyo istasyonlarını belirten harfler. call number kütüphanelerde kitapları sınıflandıran numara. close call dar kurtulma. direct call ara santralsız konuşma. local call şehir içi konuşma. long distance call şehirlerarası konuşma, milletler arası konuşma. on call hazır. person to person call ihbarlı konuşma, davetli konuşma. reversed-charges call ödemeli konuşma. station to station call normal konuşma, santral aracılığıyla konuşma. toll call ücrete tabi konuşma. trunk call şube hattı vasıtasıyla konuşma. within call seslenildiği zaman duyulabilecek uzaklıkta. put a call through telefon etmek.There is a call for you.Sizi telefondan arıyorlar. bağırmak, seslenmek, çağırmak; davet etmek, ilân etmek; bağırarak ilgi çekmek; çağrıda bulunmak, haber vermek (kongre, toplantı); telefon etmek; isimlendirmek, hitap etmek;... olarak kabul etmek; haykırmak; ilgi çekmek için yüksek sesle konuşmak; uğramak; telefonla aramak; (iskambil) istemek.call at uğramak. call attention to dikkatini çekmek. call back geri çağırmak; arayan kimseye telefon etmek. call down niyaz etmek; (k.dili) azarlamak. call for istemek; gerekli olmak. call forth ortaya çıkmasına sebep olmak. call in toplamak (para, borç) call into question yalancı çıkarmak. call off çevirmek; yüksek sesle okumak; iptal etmek. call out yüksek sesle konuşmak; işbaşına çağırmak; greve çağırmak. call to mind hatırlamak, hatırlatmak. call to order münazara kurallarını uygulatmak. call up hatırlamak; askeri vazifeye çağırmak; telefon etmek. kallâ zambağı, (bot.) Zantedeschia aethiopica. ilân tahtası. otel uşağı. misafir; çağıran kimse; oyunu idare eden kimse. hattat. el yazısı, hüsnühat, hattatlık. (çoğ.)unlukla sirklerde kullanllan ve buhar ile çalınan org. c nasır tutma, nasırlı bir halde olma; nasır; hissizlik. katı, hissiz; nasırlı, nasır tutmuş; nasırlanmak. callously umursamayarak, aldırış etmeden, hissizce. callousness hissizlik, aldırış etmeyiş. toy, tecrübesiz; tüyleri bitmemiş (kuş); basık; basık arazi. callowness toyluk, tecrübesizlik. (çoğ.) -luses) nasır; kırık kemiğin etrafında hasıl olup kaynamasına yardım eden madde; (bot.) yaraları onaran doku; nasırlaşmak. sakin, durgun, asude; sukunet, durgunluk, dinginlik; yatıştırmak, teskin etmek; sakinleşmek, sükunet bulmak. calmative müsekkin, yatıştırıcı (ilâç) calmly sakince, heyecan göstermeden. (ecza) tatlı süIümen, kalomel. ısı, hararet; (eski) fizik kuramlarına göre ısı maddesi; ısıya ait, ısıyla ilgili. kalori, Isı birimi. ısı meydana getiren, ısıtıcı. calorifica'tion ısıtma. ısıölçer, kalorimetre. kalot, Katolik papazlarınınkine benzer başın yalnız tepe kısmını örten takke. kalpak. boğa dikeni, çoban kalkıtan, (bot.) Santoria calcitrapa; inlâl otu, demir diken, (bot.) Tribulus terrestris; (ask.) domuzayağı, düşman süvari bineklerini yaralamak için yere atılan dört uçlu demir. Iand caltrop domuzayağı, (bot.) Tribulus terrestris. water caltrop göl kestanesi, (bot.) Trapa. Kuzey Amerika kızılderililerinin kullandığı üstü nakışlı ve uzun barış Piposu. iftira etmek, çamur atmak, kara sürmek. calumnia'tion iftira, karacılık. calum'niator iftira eden kimse. iftira kabilinden, iftira şeklinde. calumniously iftira ederek. calumniousness iftira etme, iftiracılık. iftira. Hz isa'nın çarmıha gerildiği yer; (kh) Hz isa'nın çarmıha gerilmesini canlandıran heykel. buzağı doğurmak, buzağılamak; parçalara ayrılmak (buzul, aysberk); buzağı doğurtmak; parçalara ayırmak, parçalamak (buzul, aysberk) (bak.) calf. Kalvinizm. Kalvinist, Kalvin doktrinine inanan kimse. başın tepesindeki kellik. (çoğ.) calxes, calces) madenin yanması sonucunda meydana gelen oksit veya kül. (bot.) ikinci çanak. kalipso, günlük olayları karikatürize eden balad benzeri bir Trinidad şarkısı. (bot.) yosun tohumunun zarfı, çiçek zarfı. (çoğ.) calyxes, calices) (bot.) çiçek zarfı, kadeh, keis, kaliks, çanak; (zool.) keis, kâse şeklindeki uzuv; (anat.) havuzcuk. (mak.) kam, dirsekli kurs, mil dirseği, mil çivisi. dostluk, arkadaşlık, yoldaşlık. (gen.) ispanya krallarının) danışmanlar grubu. kavis meydana getirmek; hafifçe bükülmek; dışbükey yapmak; kavis, bükümlülük; (hav) kanadın bükümlülüğü. (eski.) kambiyocu, kambiyo uzmanı; kambiyo el kitabı. (bot.) katman doku. Kamboç. (jeol.) Kambriyum, paleozoik devrin ilk bölümü; Galli kimse; Galler Ülkesine ait; Kambriyum'a ait. ince beyaz pamuklu veya keten kumaş; patiska. cambric tea sıcak su ile süt ve şeker karışımı bir içecek (bazen çay da ilâve edilir) Cambridge şehri; Cambridge universitesi. (bak.) come. (ing) renkli pencere camlarını birbirine tutturmak için kullanılan ince kurşun çubuk. deve, hecin; (den) sığ yerlerde gemi yüzdürmek için kullanılan tombaz. cameleer deveci; hecin süvarisi. camelhair deve tüyü, bu tüyden dokunmuş kumaş. kamelya, çingülü, japongülü, (bot.) Thea japonica. (eski.) zürafa. Zürafa takımyıldızı. Kral Artür'ün efsanevi Sarayı; ABD Başkan Kennedy'nin maiyeti ve zamanı. bir çeşit sarımsı yumuşak peynir, kamamber. kabartma hakkedilmiş kıymetli taş, işlemeli akik. fotoğraf makinası, kamera; hakimin özel odası. in camera (huk.) gizli celsede. cameraman kameraman. Kamerun. (Fr.) askeri kamyon; ağır yük taşıyan at arabası. kadın iç gömleği, kaskorse. sugeçirmez dayanıklı bir kumaş; bu kumaştan yapılmış elbise; eskiden kullamlan deve veya keçi tüyünden yapılmış bir kumaş. sarı papatya, öküzgözü, (bot.) Anthemis nobilis. field camomile horozgözü, (bot.) Anthemis arvensis. ox-eye camomile sarı papatya, (bot.) Anthemis tinctoria. şantaj ve soygun ile uğraşan ve Napoli'de 1820 yllında kurulmuş siyasi bir örgüt; (k.h) buna benzer bir örgüt veya grup. (ask.) kamuflaj, saklama, gizleme; kamufle etmek, gizlemek. bayağı veya gülünç hareketlerde bulunan kimse; adilik; bayağı eser; adi, gülünç, bayağı, kendini gülünç bir şekilde gösteren; dikkati çekmek için göz alıcı bir şekilde giyinmek ve davranmak; (argo) adileştirmek. campy yapmacık; adi. kamp; ordugâh; kampa çıkma; kamp çadırları; askerlik hayatı; bir fikrin veya idealin taraftarları topluluğu. camp chair portatif sandalye. Camp Fire Girls ABD-de kız izci teşkilâtına benzeyen bir örgüt. camp follower orduyu takip eden sivil veya fahişe; yardakçı. camp meeting büyük çadırda dini toplantı, toplantı serisi. kamp kurmak konaklamak; kampa yerleştirmek; konaklatmak. kamp ateşi. kamp sahası. kamp yeri. sefer, seferberlik; kampanya; belirli bir sonuca ulaşmak için mücadele: mücadele etmek; kampanyaya katılmak. campaigner kampanyaya katılan kimse. (çoğ.) campaniles, campanili) çan kulesi. çan bilgisi, çan ilmi; san dökme veya çalma usul ve tekniği. çançiçegi, (bot.) Campanula. çan şeklinde, çan biçiminde. açık havada kampçılık. kamp yapan kimse; içinde oturulup yatılabilen araba. kamfen. kafur, kafuru. spirits of camphor kafur ruhu. camphorated kafurlu. camphor tree kafur ağacı. kamp yapma. bir çeşit karanfil. üniversite veya okul arazi ve avlusu; okulda kalma cezası vermek. dirsekli makara mili. (ed,-ning) konserve kutusu, teneke kutu; çöp tenekesi; ABD, (argo) hapishane; (argo) yüznümara; (argo) kaba et; konserve yapmak; kutulara doldurmak; ABD, (argo) kovmak, işine son vermek, (slang) sepetlemek; (argo) filime veya teybe almak. Can it (I.) Yeter be (I.) (could) (-ebil-), yapmak imkânı (nda) olmak: Can you do thiswork ? Bu işi yapabilir misin? (I.) couldn't find my tie. Kravatımı bulamadım. (Can fiilinin gelecek zamam yoktur; yerine will be able to kullanılır); (k.dili.) izinli olmak: Can (I.) go ? Gideyim mi ? (kıs.) Canada, Canadian. koni biçiminde şamandıra. (kıs.) cannot. (K.M.) Kenân Diyarı, vaat edilmiş üIke; cennet; Filistin. Kanada. Kanadalı; Kanada ile ilgili. ayaktakımı, aşağı tabaka, sefiller. kanal; su yolu; (anat.) içinden damar, sinir veya su geçen kanal. Canal Zone Panama Kanalı mıntıkası. (anat.) kanalcık. kanal açmak, çıkıs yolu açmak; kanallara sevketmek; (tıb.) kanal açarak cerahati akıtmak. canaliza'tion kanal açma. kanape, üzerine peynir, ançuez veya salam konmuş küçük ekmek. uydurma, asılsız haber. kanarya kuşu, (zool.) Serinus canarius; kanarya sarısı; Kanarya adalarında yapılan bir çeşit tatlı beyaz şarap. canary flower kanarya çiçeği, (bot.) Tropaeolum peregrinum. canary grass kanarya otu, (bot.) Phalarus canariensis. canary seed kuş yemi. canary yellow kanarya sarısı. Canary Islands Kanarya adaları. (iskambil) kanasta. Canberra, Avustralya nın başkenti. (kıs.) cancelled. kankan, hareketli bir Fransız dansı. üstüne çizgi çekmek, silmek; iptal etmek; geçersiz hale koymak; (matb.) çıkarmak; (mat.) kısaltmak; çizgi çekme, silme, iptal; çıkarma. cancela,tion iptal etme; işaretleme; iptal olunan şey; çıkarma. (anat.) bünyesi sünger gibi olan. (tıb.) kanser; (b.h), (astr.) Yengeç Burcu. cancera'tion kanserleşme.cancerous kanser gibi, kanserli. (çoğ.) -bra, -brums) üstü işlemeli kollu şamdan. (eski.) ısıdan parlayan, hararetten beyazlaşmış. samimi, içten; tarafsız; dürüst, riyasız. candid camera photographs kusurları gizlemeyen fotoğraflar. candidly samimiyetle, tarafsızca. candidness samimiyet, dürüstlük. adaylık. aday, namzet; talip. candidateship adaylık, namzetlik. şekerlenmiş; şekerleme haline konmuş; şeker gibi kristalleşmiş; tatlı dilli, dil döken. mum; (yumurtaları) ışığa tutarak muayene etmek. Peter doesn-t hold a candle to Mary. Peter, Mary'nin eline su dökemez. burn the candle at both ends fazla çalışmak; gece gündüz eğlenmek. mum (ışık öIçü birimi) mum ışığı. şamdan. mum fitili. samimiyet, açık kalplilik; dürüstlük; tarafsızlık. şeker, bonbon, şekerleme, çikolata; şekerleme yapmak; şerbet içinde kaynatmak; şekerleme haline getirmek. candy pull akide şekerine benzer bir şekerin yapılışı nedeniyle gençlerin toplanması. hardal çiçeğine benzeyen bir çiçek, iberide, (bot.) Iberis amara. baston, değnek; kamış, bambu, şekerkamışı; boğürtlen veya ahududunun sapı; baston ile dövmek; kamışla kaplamak, hasırlamak. canebrake kamışlık. cane mill şekerkamışı değirmeni. cane sugar şekerkamışından yapılmış şeker. rattan cane benekli hintkamışı, (bot.) Calamus rotang. Girit adasının merkezi olan Hanya şehri. eski Yunan ayinlerinde başının üstünde sepet taşıyan kız; başında yastığa benzer bir şekil bulunan kız heykeli. ,Cin'de eskiden mahkumların boyunlarına geçirilen bir çeşit boyunduruk. (astr.) Köpek Burcuna ait; Ağustosun en sıcak günlerine ait. köpek ve kurt gibi, köpek cinsine ait; (anat.) köpekdişine ait; (zool.) köpekgillerden bir hayvan, köpek; köpekdişi. canine tooth köpekdişi. Büyük Köpek takımyıldızı. (çoğ.)unlukla madenden yapılmış olan çay, kahve vb kutusu. (tıb.) ağızda meydana gelen yara, pamukçuk; yozlaştıran herhangi bir şey; atların tabanlarında hâsıl olan yara; bitkilerin gövdelerinde görülen bir hastalık; pamukçuk hâsıl etmek; çürütmek, tedricen mahvetmek; pamukçuğa tutulmak; çürümek, mahvolmak. yer yer çürümekte olan; pamukçuk cinsinden; pamukçuk hâsıl eden; yozlaştıran. (bot.) kana. (kim) kannabin. kendir, kenevir, haşiş. konserve halinde muhafaza edilmiş; (argo) önceden hazırlanmış, önceden söylenmiş, bir yenilik getirmeyen; (argo) kovulmuş, yol verilmiş; (argo) banda alınmış, plağa doldurulmuş (müzik) linyit kömürü. konserveci, konserve yapan kimse. konserve imalâthanesi, konserve yapılan yer. yamyam; kendi cinsinin etini yiyen herhangi bir hayvan; yamyamlıkla ilgili. cannibalism yamyamlık. bir diğerini tamir etmek için bozulmuş araba, uçak vb'nden parçalar almak. ufak teneke kutu, küçuk su kabı; tahta kova. konserve yapma. top; (mak.) bir şaft üzerinde serbestçe hareket eden (mil); bilardo oyununda karambol; koşum takımında bir çeşit gem; (zool.) incik kemiği; topa tutmak, top atmak, bombardıman etmek; gülle gibi fırlatmak. cannon ball gülle. cannon bone incik kemiği. cannon fodder (ölmek ihtimali ile) savaşa giden askerler. cannon shot top ateşi; top menzili. top ateşi, bombardıman; topa tutmak; bombardıman etmek. topçu. -amaz,-amam, -amazsın(ız), -amayız, -amazlar (Anlamı vurgulamak gerektiğinde can not olarak ayrılır; konuşma dilinde (çoğ.)u zaman can't şeklinde kullanılır.) (tıb.) vücuttan su çek meye veya vücuda ilaç zerketmeye mahsus tup veya boru; kanül. dikkatli, uyanık; tedbirli ihtiyatlı; açıkgöz; zeki anlayışlı; hünerli, becerikli; tutumlu, idareli; sessiz, sakin; kuytu, rahat; cazip, çekici, zarif, hoş. hafif sandal, kano. Paddle your own canoe. Kendi işini kendin gör. (bak.) canyon. kilise kanunu; kanun, nizam, düzen; miyar, ölçüt, kriter; Hiristiyan kilisesince Kitabı Mukaddes'in bir bölümü olarak kabul edilen kitapların toplamı; kilisece kabul edilen azizlerin listesi; herhangi bir dinin kutsal kitapları; (müz.) kanon; 48 puntoluk matbaa harfi; bir katedral veya kilisenin ozel heyeti üyesi. canon law fıkıh, ahkâm-ı diniye. kilise kanununa göre; dini esaslara ait; Kitabı Mukaddes'in bir kısmı olan; meşru, kabul edilmiş. canonically dini esaslara uyarak. din adamlarının görev esnasında giydikleri kıyafet. bir yazının kilisece Kitabı Mukaddes'in bir bölümü olarak kabul edilip edilmemesi. fıkıh bilgini, fakih. öImüş bir kimseyi kilisece kabul edilen azizler listesine dahil etmek; takdis etmek, yüceltmek; muteber addetmek. canoniza'tion azizlik mertebesine yükseltme. bir katedral veya kilise özel heyeti üyeliği; bu üyeler grubu. teneke açacagı, konserve açacagı. gölgelik, sayeban, sayvan, kubbe; gök kubbe; gölgelemek; kaplamak, ustunü örtmek ahenkli, uyumlu. (eski) can yardımcı fiilinin ikinci tekil şahıs şekli. meyil; şiv; yatay kesit; eğmek, şivlendirmek, meylettirmek; ani bir hareketle fırlatmak; eğilmek, meyletmek, bükülmek; dönmek. , yapmacık; riyakârlık, samimiyetsizlik; belirli bir zümre, grup veya partiye mal olmuş kelime veya sözler; (argo); riyakâr bir şekilde konuşmak: dinsel konularda samimiyetsizce davranmak; murailik etmek; dilenmek, sesine bir ahenk vererek dilenmek. kütükleri devirmeye mahsus ucunda madeni kancası olan tahta kaldıraç. (müz.) nağmeli. Cambridge ile ilgili; Cambridge üniversitesine ait. kantalup kavunu, üstünde dilim çizgileri olan çok lezzetli küçük bir kavun. huysuz, aksi, geçimsiz. cantankerously huysuzluk yaparak. cantankerousness huysuzluk, aksilik. (müz.) kantat, kısa bir oratoryoyu andıran beste; bestelemek için yazılan şiir. (çoğ.) -ci) kadın şarkıcı, şantoz. matara; kantin, büfe; ordu satış kooperatifi; (ask.) yemek takımlarının içinde durduğu göz veya sandık. eşkin gidiş (at); eşkin gitmek; eşkin sürmek. bir çeşit çançiçeği, (bot.) Campanula medium. (çoğ.) -tharides) (ecza) kuduzböceğinden yapılan bir ilâç; kuduzböcegi, (zool.) Cantharis. mezmurların bestelenmiş şekli, ilâhi; (b.h), (çoğ.) Süleyman;ın neşideleri. (mak.) dirsek, yalnız bir ucu destekli olan kol; binanın dışarıya çıkık olan kısmı. cantilever bridge her biri bir ayak üzerinde dengeli oturan iki parçadan ibaret köprü. tilâvet etmek, Kur'an ı nağme ile okumak. eyerin arka kaşı; köşe; parça bölüm. uzun bir şiirin bolumlerinden biri; kıta. idari bölümlere ayırmak, kantonlara ayırmak; (kanton ) askerleri konaklatmak. cantoral kantonlara ayırmayla ilgili. Kanton. Canton crepe ince ve hafif bir cins krep ipekli kumaş. Canton flannel bir yüzü tüylü pamuklu kumaş. Cantonese' Güney ,Çinli; Güney çin dili. kanton, eyalet; bir bayrağın bölümü. askerlerin sevkedildiği büyük kamp; askeri bölge veya karargâh; kışla. sinagog ayinlerinde taganni edenlerin lideri. (müz.) dini musiki; şarkı, melodi. cantus firmus (müz.) çok sesli bir parçanın bölümlerinin eklendiği esas musiki parçası. (argo) Kanadalı, Kanadalı Fransız. yelken bezi, çadır bezi; çadır; yelken; kanaviçe; (güz) (san) tuval; tuval üzerine yapılmış resim. canvasback Kuzey Amerika'ya mahsus yabani ördek. under canvas ,çadırda; yelken açmış. kapı kapı dolaşarak oy veya sipariş toplamak; tetkik etmek, incelemek; soruşturmak; muzakere etmek, tartışmak; sipariş toplama; oy toplama; tetkik, inceleme; soruşturma; seçim kampanyası. canvasser sipariş veya oy toplayan kimse; tetkik eden kimse. kanyon, sarp kenarları olan vadi, derin vadi. (it), (müz.) (çoğ.) -ni) italyan tarzı bestelenmiş bir çeşit lirik şiir; balad veya şarkı. (it), (müz.) kısa, hafif ve neşeli şarkı. kauçuk, lastik. cap. (kıs.) capital, capitalize, capitalized, ca pta n. (kıs.) Civil Air Patrol. kep, takke, kasket, başlık; zirve, doruk, tepe; kapak (tüp, şişe): büyük harf, majüskül; tabanca mantarı: tapa; (argo) uyuşturucu ilaç kapsülü. cap and bells saray soytarısının giydigi çıngıraklı kukuleta. cap in hand hürmetkarane. blasting cap dinamit tapası. a feather in one's cap koltukları kabartan başarı. set one's cap for (argo) tavlamaya çalışmak (erkegi) (-ped -ping) baş1ık geçirmek; örtmek, kapamak; tamamlamak, bütün haline getirmek; daha iyisini yapmak, geçmek; kapak veya örtü vazifesi görmek. cap the climax beklenileni aşmak; tepesine tüy dikmek. Fransiskan rahibi; (kh) kukuleteli kadın pelerini; Orta ve Güney Amerika'ya mahsus uzun kuyruklu maymun. tepeden tırnağa, baştan ayağa kadar. kabiliyet, yetenek; istidat; iktidar, güç; kapasite; ehliyet. muktedir, ehliyetli, kabiliyetli. cspableness muktedir olma. capably kabiliyeti sayesinde başararak. geniş, büyük, içi çok şey alan. capaciously geniş bir şekilde. capaciousness genişlik, büyüklük. (elek) kapasitans. muktedir hale koymak; salahiyet vermek, yetkilendirmek. (elek) kondensatör. hacim, oylum; istiap haddi; yetenek, kabiliyet; güç, iktidar; mevki, sıfat. eyerin veya dizginin üstüne örtülen süslü örtü, haşe; kıyafet, elbise, giyecek; haşe örtmek; süslemek, donatmak. pelerin, kap. burun. The Cape, Cape of Good Hope Ümit Burnu. Capetown, Cape Town Kap şehri. Cape Dutch Güney Afrika'da konuşulan Hollanda dilinin eski ısmı. kebere, (bot.) Capparis spinosa. caper berry bu bitkinin turşu yapılan küçük meyvası. sıçramak, zıplamak, hoplamak; sıçrama, hoplama, zıplama; kaprisli davranış; (argo) soyma, hırsızlık, suç caperer sıçrayıp hoplayan kimse. çalıhorozu, (zool.) Tetrao urogallus. (eldiven yapımında kullanılan) kuzu veya koyun derisi. (huk.) tevkif emirnamesi. Iifleri olan, saç gibi; kılcal damarlı. (fiz.) kapilarite. kılcal damar; çok ince boru; kılcal damarlara ait; doku itibariyle saça benzeyen. capillary attraction kapiler çekme. capillary repulsion kapiler itme. capillary vessel (anat.) kılcal damar. başşehir, başkent; büyük harf, majüskül; (mal.) sermaye, anamal, kapital; sütun başı; sermayeye ait; belli başlı, baş, ana, önemli; mükemmel, kusursuz. make capital of kendi çıkarına kullanmak, istismar etmek. capital account sermaye hesabı. capital assets sabit sermaye. capital crime cezası ölüm olan suç. capital dividend sermaye karı. capital expenditure sabit sermayeye yapılan ilaveler. capital levy sermaye vergisi. capital punishment ölüm cezası. capital stock esas sermaye hisse senedi. working capital döner sermaye. kapitalizm, anamalcılık. capitalist kapitalist, anamalcı. capitalis'(tic.) kapitalistliğe ait, anamalcıIıkla ilgili. sermaye miktarı; faiz vb. gelirleri sermayeye katma, kapitalizasyon; majüskül harf kullanma tarzı. sermayeye katmak, kapitalize etmek; büyük harf ile yazmak. capitalize on kendi menfaatine çevirmek, faydalanmak. baş vergisi; adam başına eşit olarak tahsil edilen vergi. Washington'da ABD Kongresinin toplandığı bina; Roma'daki Jüpiter mabedi; (kh) eyalet meclisi binası. bir katedral veya kilisenin danışma kurulu üyesi; (çoğ.) böyle bir kurulun kanun veya nizamnamesi. kilise kurulu ile ilgili. teslim olmak; silâhları bırakmak. şartlı olarak teslim olma; silahları bırakma; özet, hulâsa; (çoğ.) kapitülasyonlar. (çoğ.), -la) (bot.) kömeç; (anat.) kemik başı. ses tonunu yükseltmek için gitar tellerine takılan kelepçe. semizleşmesi için kısırlaştırılan horoz. bir çeşit tütün. pelerin, kukuleteli pelerin; kadın ve çocukların giydigi başlık; (oto.) kapot. Kapadokya (merkezi Kayseri olan eski bir Roma devletinin üzerinde bulundugu bölge) az sütlü kahve. keçiye benzer, keçi gibi kokan (tereyağında bulunan asit) sıçrayış, atlayış; kapris; (müz.) kapriçiyo, çalgı veya ses için bestelenmiş, serbest biçimde parça. kapris, yersiz istek ve davranış; kaprisli oluş; (müz.) kapriçiyo. kaprisli, havai, keyfince davranan. capriciously kaprisli davranarak. capriciousness havailik. Oğlak burcu. incirlerin bir arı tarafından döllenmesi. (bot.) yaban inciri. sıçrayış, atlama; atın durdugu yerde dört ayağı üstüne sıçraması. kaproik asit. (çoğ.) (matb.) büyük harfler ( le) (bot.) kırmızı biber. alabora olmak, devrilmek (gemi, sandal); alabora etmek, devirmek. ırgat, bocurgat. capstan bar ırgat kolu. üstte olan taş; kapak taşı. kapsül, kaşe (hap); (bot.) tahıl veya tohumu içinde saklayan kuçük kese, kapsül, açılır meyva; (anat.), (zool.) muhafaza eden zar; özlü. capsular kapsüle benzer; kapsül içinde. capsulated kapsül şekli verilmiş; kapsül içinde saklanmış. kaptan, reis, suvari; şef, lider; deniz albayı, yüzbaşı, bahriye albayı; kaptanlık etmek, kumanda etmek. captaincy kaptanlık. captainship kaptanlık; liderlik. manşet, serlevha, baş1ık; (huk.) kanuni vesikanın düzenlendiği zaman ve yeri gösteren başlangıç kısmı. tenkitçi, kusur bulmaya çalışan; tatmin edilmesi güç; yanıltıcı. cap tiously tenkit eder bir şekilde. captiousness tenkitçilik tenkit etme. büyülemek, cezbetmek. captiva'tion büyüleme, cezbetme. captivator büyüleyen şey veya kimse. esir, tutsak, mahpus; tutkun kimse; esir düsmüş; baskı altında, kayıt altında; esarete ait; büyülenmiş. captiv'ity esaret, surgun; tutkunluk. captive audience ABD zoraki dinleyiciler. esir eden kimse ele geçiren kimse. zaptetmek, zorla ele geçirmek; esir etmek; zaptetme, ele geçirme; esir, ganimet. capturer ele geçiren kimse. (çoğ.) capita) (anat.) herhangi bir maddenin üzerinde baş şeklinde bir çıkıntı teşkil eden kısım. Güney Amerika'ya mahsus kobaya benzer bir kemirgen. otomobil, araba; vagon; (balon veya asansörde) yolcu taşımaya mahsus kısım; içinde canlı deniz hayvanları muhafaza edilen delikli kutu veya sandık. car barn taşıt deposu. karabina denilen tüfeği kullanan asker. (çoğ.) -ri) italyan polisi. bir cins vaşak, karakulak, (zool.) Felis caracal; bu hayvanın kürkü. Caracas, Venezuela,nın başkenti. binicilikte yarım çark hareketi; bu hareketi yaparak at sürmek. (bak.) karakul. cam sürahi. tatlılara renk ve lezzet vermede kullanılan yanmış şeker, karamel; karamela. yanmıs şeker haline gelmek veya koymak. (zool.) kaplumbağa gibi hayvanların üst kabuğu. kırat, değerli taşların ağırlık öIçü birimi, ayar (1 kırat=200 mg) kervan; üstü kapalı büyük yolcu veya yük taşıyan araba; kamyon; (ing) arabanın arkasına takılarak çekilen tekerlekli seyyar ev. kervansaray, büyük yolcu hanı veya otel. karavela. Karaman kimyonu, (bot.) Carum carvi. (kim) karbit. karabina, kısa tüfek, suvari tüfeği. (kim) karbonhidrat. (kim) asit fenikli. (kim) fenollü. carbolic acid asit fenik. karbol asidi katmak. (kim) karbon; kopya kağıdı, kopya kağıdı ile çıkarılmış nüsha, suret. carbon black is, lamba isi. carbon copy karbon kopyası. carbon cycle (biyol.) karbon devresi. carbon dioxide karbondioksit. carbon monoxide (kim) karbon monoksit. karbona ait; karbonlu; karbon gibi. ızgara et veya balık; ızgara yapmak; gelişigüzel kesmek, parçalamak. siyah elmas, genellikle Brezilya'da çıkarılan koyu renk elmas parçası. (çoğ.) -ri) 19 asırda italya, ispanya ve Fransa'da faaliyette bulunan gizli siyasi kuruluşun üyesi. (kim) karbonat, karbon asit tuzu veya esteri; kömür haline koymak, kömürleştirmek; karbonata çevirmek. (kim) karbondioksitle kireç çökeltme. (kim) karbonata ait, karbonik. carbonic acid karbonik asit. kömür hâsıl eden, kömürlü, karbonlu; (b.h), (jeol.) karbon devrine ait. kömürleştirmek, kömür haline koymak, yakmak. carboni za'tion kömürleşme. (tic.) (mark) zımpara, korindon. damacana etrafında sepet örgü veya tahta muhafazası olan büyük şişe. (tıb.) çıban, şirpençe; burun sivilcesi; lal taşı, yakut; yakut kırmızısı, kahverengimsi kırmızı renk. (kim) karbon ile birleştirmek veya doldurmak. (ing) carburettor karbüratör. carburetor nozzle karböratür memesi. karbon ile birleştirmek. carburiza tion karbon ile birleştirme. Ieş, ceset (küçümseme ile); vücut, gövde (bugünkü dilde küçümseme veya şaka olarak); enkaz (gemi vb); bina iskeleti. kansere sebep olan madde. (çoğ.) -mata, -mas) (tıb.) habis ur, kanser. (tıb.) kanser tümörlerinin vucuda yayılması. kart koymak (masaya); fişlemek, kartlara yazmak; kart veya kartonlara yapıştırmak; (yünü, pamuğu) taramak. carder tarakçı. kart, posta kartı; tebrik kartı; kartvizit; üyelik kartı; giriş kartı; program; iskambil kağıdı; (çoğ.) kâğıt oyunları; (k.dili.) şakacı ve neşeli insan; yün, pamuk vb'ni taramaya mahsus tarak. (dokumacılıkta), kaşağı. card catalogue kart kataloğu. card index kart fihristi. card table kumar masası. a card up one's sleeve kurtarıcı. in the cards muhtemel, olasılı. put one's cards on the table samimi olarak açıklamak. hardal familyasından bir bitki çesidi acı tere, (bot.) Cardamine amara. kakule, hemame, (bot.) Elettaria cardamomum. mukavva, karton. (anat.) kalbe ait, kalple ilgili; yüreği tembih eden; mide ağzına ait; kalp'hastası; kalp ilâcı. cardiacdilatation kalp büyümesi. cardiac insuffi ciency kalp kifayetsizliği. cardiac murmur kalp hırıltısı. cardiac valve kalp kapağı. (tıb.) kalp ağrısı. hırka, ceket. belli başlı, ana, önemli; parlak kırmızı; kardinal; parlak kırmızı renkli ve tepeli bir çeşit Amerikan ispinozu. cardinal numbers esas sayılar. cardinal point dört esas yönden her biri. Gardinalship kardinallik. kardinallik makamı; kardinaller zümresi. yün ve pamuk tarama carding machine yün ve pamuk tarama makinası. kardiyogram. kardiyograf cardiograph'ic kardiyografi ile ilgili. cardiog'raphy kardiyografi. (mat.) yürek şeklinde olan eğri, kardioit. kalpten ve kalbin görevlerinden bahseden ilim, kalp bilgisi. kalbe ve akciğerlere ait. kalp zarlarının katılaşması, kardiyoskleroz. (tıb.) kalp iltihabı, kardit. kenger, kengel, yabanenginarı, (bot.) Cynara cardunculus. hileci kimse (iskambilde) endişe; merak; gaile; dikkat, ihtimam; tedbir, koruma, ilgi; (eski.) üzüntü, sıkıntı. in care of eliyle. take care dikkatli olmak. take care of bakmak; muhafaza etmek. merak etmek, endişe etmek; ilgilenmek, alakadar olmak; üstüne almak, vazife edinmek; hoşlanmak, özel bir ilgi duymak, meyli olmak. care for bakmak; ilgilenmek; beğenmek; arzulamak. (I.) don't care. Umurumda degil. Bana ne? (den) karinaya bastırmak, gemiyi yan yatırmak; kalafat etmek; yan yatmak (gemi); ABD sarsılmak; karinaya bastırma, yan yatma. meslek, meslek hayatı; meslekte başarı kazanma; sürat; profesyonel. take up a career bir mesleğe girmek. career woman meslek sahibi kadın. in full career bütün hızı ile. careerist meslek bakımından ilerlemeye meraklı olan kimse. hızla gitmek veya koşmak. keyfi yerinde, kaygısız, dertsiz. dikkatli; itinalı, tedbirli; ölçülü. carefully dikkatle. carefulness dikkat, dikkatli olma. dikkatsiz; ilgisiz, kayıtsız; düşünülmeden söylenmiş veya yapılmış; ihmalkar. carelessly ihmalkar bir şekilde, dikkat etmeden. carelessness dikkatsizlik, ihmal. okşama, kucaklama; okşamak, sevmek, kucaklamak. caressingly kucaklayarak. yazıda çıkma işareti ; atlanan bir bülümün cümlenin neresine geleceğini gösteren işaret. bir yerin hizmet işleriyle görevli olan kimse, bina yöneticisi. caretaker government geçici (huk.)ümet. endişeden bitkin. (otobüste) bilet parası. (gemi, uçak) kargo, yük. (A.B.D), (k.dili.) arabadan inmeden servis yapan açık hava lokantasında kadın veya erkek garson. Karayib Denizi sahillerinde yaşayan kızılderili. Karayib Denizi. Kuzey Amerika'ya mahsus birkaç cins ren geyiği. karikatür; karikatür sanatı; kötü taklit; karikatürünü yapmak; çizgilerle alaya almak. caricaturist karikatürcü, karikatürist. (tıb.) diş veya kemik çürümesi; yenirce; (bot.) bir bitki hastalığı. muhtelif tonlarda ses çıkaran çanlar; bu gibi çanlarla çalınan melodi. (çoğ.) -nae) (bot.), (zool.) omurga. küçük açık araba; (Kan) köpek ile çekilen kızak. (tıb.) çürümüş (diş veya kemik) (iskoç) iri yarı adam; (eski.) köylü, çiftçi. ispanya prenslerinden Don Karlos veya Fransa kralı X. şarl'ın taraftarlığını gütme. Carlist Don Karlos veya X. şarl taraftarı olan kimse. araba dolusu; (d.y) yük vagonu dolusu. carload lot (d.y) yük vagonunu dolduracak miktar. şarlman hanedanına ait. Franslz ihtilâlinde revaçta olan bir dans, şarkı veya kıyafet; Fransız ihtilâli askeri. 12.yüzyılda Filistin'deki Karmel dağında kurulmuş olan tarikata mensup keşiş veya derviş; bu tarikata bağlı rahibe. (tıb.) yel (gaz) çıkarıcı; karın ağrısı geçiren ilâç. (lal), kızıl; kızıl renk. katliam, kırım, kan dökme; (eski) ceset yığını. şehevi; cinsel; bedensel; dünyevi. şehvet. carnally cinsel bir şekilde. şehvet carnally cinsel bir şekilde (zool.) etoburlarda köpekdişi. karanfil çiçeği, (bot.) Dianthus plumarius; pembe, açık kırmızı renk. kuyumculukta kullanılan kırmızımsı bir çeşit akik. et haline gelmek, et bağlamak; et gibi olmak. carnifica'tion et bağlama. karnaval, eğlence; Katolik ve Ortodokslann büyük perhizden önce gelen eğlence zamanı. (zool.) etobur, et yiyen hayvan; sinek kapan bitki. et yiyen; etoburlara ait. carnivorously et yiyerek.carnivorousness et yeme. keçiboynuzu, keçiboynuzu ağacı, harnup, (bot.) Ceratonia siliqua. neşeli şarkı; halk şarkısı; neşeyle şarkı söylemek; şarkı söyleyerek kutlamak. Christmas carol Noel ilahisi. caroler Noel şarkısı söyleyen gezginci kimse. bir kadın adı; (ing) l ve ll Charles'a ve devirlerine ait. şarlman hanedanına ait. bilardo oyununda karambol; geri tepme; karambol yapmak; çarparak geri tepmek. (anat.) karotis, boynun iki tarafında bulunan iki şahdamar; bu şahdamarlara ait. carotid artery karotis arteri, şahdamar. carotid gland şahdamar guddesi. içki âlemi, eğlenti. içkili ve gürültülü eğlence, âlem; böyle bir toplantıya katılmak; içmek, kafayı çekmek. atlıkarınca; at yarışlarında gösteri turnuvası. kusur bulmak, beğenmemek; durmadan şikâyet etmek; tutturmak. carper kusur bulan kimse. carping fazla tenkitçi olan; yersiz tenkit. carpingly devamlı kusur bularak. sazan (zool.) Cyprinus carpio. crucian carp havuz balığı, (zool.) Carassius carassius. mirror carp aynalı sazan, (zool.) Cyprinus carpio. (anat.) el bileğine ait. (çoğ.) -lia) bilek kemiklerinden herhangi biri. Karpat Dağları, Karpatlar. (Lat.) Gününü gün et, yarını düşünme. (bot.) meyva yaprağı, karpel. marangoz, dülger, doğramacı; marangozluk etmek, doğramacılık yapmak. carpentery marangozluk. halı, kilim, keçe; halı gibi bir örtü meydana getiren herhangi bir şey. carpet beetle güve gibi yün yiyen bir böcek. carpet sweeper halı süpürgesi. carpet tack halı çivisi. call on the carpet azarlamak. halı döşemek; kaplamak; (ing) azarlamak, haşlamak. heybe carpetbagger Amerikan iç Savaşından sonra Kuzey'(den.) Güney'e giderek vurgun yapan kimse; vurguncu kimse, dolandırıcı. (bot.) meyva bilimi ile uğraşan uzman. (bot.) meyva bilimi. (ABD) yanları açık garaj. (anat.) el bileği, el bileğini meydana getiren kemikler. kütüphanede küçük çalışma yeri. binek arabası; (ing) vagon; top arabası; bir makinanın diğer kısımları taşıyan parçası; tavır, duruş; nakliye, taşıma; nakliye ücreti. carriage trade zengin müşteriler. (den) yama bağı. taşıyan şey veya kimse; nakliye şirketi, nakliyeci; (tıb.) bir mikrobu kendisi bağışık kalarak başkasına bulaştıran insan veya bitki; (kim) bir elemanı bir karışımdan diğer bir karışıma tasıyan katalitik madde. carrier pigeon posta güvercini. carrier wave (radyo) taşıyıcı dalga, ana dalga. tek atlı araba, üstü kapalı araba. Ieş: pis, kokmuş; leş gibi veya leşe ait; leş yiyen. carrion crow leş kargası, (zool.) Corvus corone. eskiden gemilerde kullanılan bir çeşit kısa ve hafif gülle. havuç, (bot.) Daucus carota. havuç renginde; kırmızı saçlı, kızıl saçlı. taşımak; nakletmek; götürmek; çekmek; sürüklemek; -e hamile olmak; desteğini kazanmak; zaptetmek; satışa arzetmek; elde etmek; devam ettirmek; (mat.) geçirmek; menzili olmak; (mecliste) kabul edilmek; taşıyıcı vazifesi görmek; atıcı veya fırlatıcı kuvveti olmak (top) ; uzaktan duyulabilir olmak (ses) ; (başını) dik tutmak. carry a motion bir teklifi onaylamak. carry away asker olmak; silâh taşımak. carry away götürmek; büyülemek, meftun kılmak. carry coals to Newcastle Mısıra pirinç götürmek. carry conviction inandırıcı vasıfta olmak. carry forward ilerletmek; (hesabı) yeni sayfaya nakletmek, yeni devre nakletmek. carry off kapıp götürmek, kaçırmak; öIümüne sebep olmak; başarmak; cesurca karşılamak; kazanmak (ödül) carry on devam etmek, devam ettirmek; deli gibi davranmak; ile meşgul olmak, idare etmek; flört etmek. carry out başarmak; tamamlamak; icra etmek. carry over aktarmak; tehir etmek. carry the day yenmek. carry three (mat.) elde var üç (toplama ve çarpmada) carry through bitirmek, sonuçlandırmak. carry weight ağır basmak. carrying charge taksitli satışlarda ödenen faiz. hasılât bakiyesi, nakliyekun. kaptıkaçtı; büyük sepet. araba tutması; tren veya araba yolculuğundan hâsıl olan mide bulantısı. atlı yük arabası; el arabası; at arabası ile taşımak; taşımak. get the cart before the horse ters iş!er yapmak. araba ile taşıma; araba ile nakletme ücreti. yemek listesi, menü; (iskoç) oyun kâğıdı; (eski.) harita, plan; eskrimde bir hamle veya savunma durumu. carte blanche kayıtsız şartsız yetki. carte de visite kartvizit. kartel, ticaret birlikleri veya sendikalar arasında yapılan anlaşma; savaş halinde olan devletlerin esir mübadelesi için aralarında yaptıkları anlaşma; düelloya davet. Dekart veya onun kuramlarına ait; kartezyen. Kartaca şehri. 1084 tarihinde Fransa'da kurulmuş olan bir tarikata mensup keşiş veya rahibe. (zool.) kıkırdak, kıkırdak kısım. cartilage bone kıkırdaktan meydana gelen kemik. kıkırdaklı; kıkırdağa benzer; iskeleti daha ziyade kıkırdaktan meydana gelmiş olan (köpekbalığı v.b.) haritacı, kartograf. hariritacllığa ait; kartografik, haritacıllkla ilgili. haritacılık, kartografi. iskambil falcılığı. karton kutu, mukavva kutu. karikatür; seri halinde yayınlanan karikatür; hayvanların canlandırıldığı karton filim, Miki Maus; büyük resim taslağı. cartoonist seri halinde karikatür çizen kimse. eski abidelerde kral ismini gösteren kabartma resim veya şekil; fişeklik, hartuç. fişek; (foto.) filim kutusu, kaset; kartuş. cartridge belt palaska. cartridge case hartuç sandığı. bir çeşit sicil defteri veya sicil dairesi. el yardımı ile yanlamasına atılan takla. (bot.) tohum göbeği tomurcuğu, tohumun hilum kısmının kenarındaki çıkıntı; (zool.) horoz ibigi veya onun benzeri sarkık et. carun cular carun'culous sarkık et biçiminde. oymak, hakketmek; parçalara bölmek, kesmek (et, tavak) ; oymalarla süslemek. carver oymacı. (bak.) caravel. oyulmuş sanat eseri; sofrada et kesme. kadın heykeli şeklinde taş sütun. (bot.)(buğday ve arpa gibi) tek tohumlu açılmaz kuru meyva, karyops. kavun, Kırkağaç kavunu. şelale çağlayan; gorünüşü çağlayanı andıran havai fişek; çağlayan şeklinde dökülen herhangi bir şey; (elek) kademeli dizi. akdiken kabuğundan elde edilen müshil. amber kabuğu. durum, vaziyet, hal; mesele, problem; hasta; vaka; dava; (gram) ismin hallerinden biri; (k.dili.) garip bir kimse; (A.B.D), (argo) iskandil etmek, dikizlemek. case ending (gram) hal takısı. case history tıbbi, sosyolojik veya psikiyatrik incelemelerde kullanmak üzere şahıslar veya aileler hakkında toplanan malumat. case in point konuşma konusu olan mesele. case knife kılıflı büyük bıçak. case law mahkeme içtihatlarına dayanan (huk.)uk. case lawyer dava vekili, avukat. case shot şarapnel. case system mahkeme içtihatlarına dayanan (huk.)uk sistemi. in any case her halde, ne de olsa, mutlaka. in case eğer, şayet. in case of, in case that olduğu taktirde. in that case o taktirde. Iower case (matb.) küçük harf. make out a case kuvvetli deliller göstermek. upper case (matb.) büyük harf. kutu; mahfaza; kın; kasa; çerçeve; matbaa tezgâhı; kutu veya mahfaza içine koymak, sokmak. yüzeyden sertleştirilmiş. peynir özü, ceben, kazein. savaş gemisinde silahların bulunduğu zırhlı bölüm; kazamat. kanatlı pencere; pencere kanadı; (şiir) herhangi bir pencere; kaplama, çerçeve. peynire ait, peynir gibi. kışla. topluma uyma güçlüğü çeken fert ve ailelerin sosyologlar tarafından incelenmesi ve yönetilmesi. para, nakit para; peşin para; (çin ve doğu hint adalarında) ufak madeni bir para birimi. cash-and-carry peşin para ödeyip satın alınan. cash crop peşin para ile satılan mahsul. cash on delivery tesliminde ödenecek, ödemeli; (kıs.) (C.O.D) cash register otomatik kasa. payable to cash hamiline. petty cash küçük kasa; küçük masraf. ready cash eldeki para. paraya çevirmek; tahsil etmek. cash in kumarda fişleri kasaya verip parasını almak; (A.B.D), (argo) ölmek. cash in on (A.B.D), (k.dili) bir fayda elde etmek. mahun cevizi. işine son vermek, kovmak, işten atmak. veznedar, kasadar, kasiyer. Keşmir. Keşmir yünü; bu yünden dokunmuş kumaş veya şal, kazmir. kaplama, çerçeve; bumbar;( ABD) otomobilin dış lastigi; petrol ve gaz kuyularında kullanılan demir boru. gazino, kumarhane; bir kâğıt oyunu. varil, fıçı; bir varil dolusu. (ABD) tabut; küçük kutu, mücevher kutusu; kutuya koymak. Hazar Denizi. zırhlı başlık, miğfer. (Yu.)(mit.) sözüne asla inanılmayan Truva'lı kadın peygamber; kotü olayları önceden haber veren kimse. iptal, lağvetme, fesih. court of cassation (bazı Avrupa memleketlerinde) temyiz mahkemesi. manyok, (bot.) Manihot; tapyoka, manyok kökünden çıkarılan nişasta. kapaklı toprak veya cam tencere, güveç; böyle bir tencerede pişirilen yemek; kimya laboratuvarlarında kullanlıan saplı küçük kap. kaset. Çin tarçını. düz veya çapraz dokunmuş yünlü kumaş. Koltuk takımyıldızı. siyah frenküzümü. kalay cevheri. papaz cüppesi; papaz, din adamı. devekuşu cinsinden fakat daha ufak boyda bir kuş. (cast) atmak, fırlatmak, savurmak; cevirmek, atfetmek (bakış vb); olta atmak, ağ sermek; yere yıkmak (güreşte); ayrılmak, kaybetmek; dökmek (meyva, saç, kıl); erken yavrulamak; bir kenara atmak; küreklemek; (oy) vermek; rol taksimi yapmak; döküm dökmek; toplamak; hesap yapmak; tasarlamak; göz onüne almak; bükmek, kıvırmak; çarpıtmak; döküm kalıbı içinde şekil almak; kehanette bulunmak; kokuyu aramak (köpek); (den.) gemiyi rüzgarı arkasına alacak şekilde çevirmek. cast a horoscope yıldız falına bakmak. cast a shadow gölge yapmak. cast a spell upon büyü yapmak. cast a vote rey vermek. cast about düşünmek, tasarlamak. cast anchor demir atmak. cast away çöpe atmak; ıssız adada bırakmak. cast down devirmek; canını sıkmak. cast off reddetmek;(den.) alarga etmek. cast up kusmak; sayıları toplamak; karaya vurmak. cast iron dökme demir, pik, font. cast-iron pikten yapılmış; çok sert, mukavim, dayanıklı. atma, fırlatma; atılan şey; (kırık kemiğe) alçı; zar atma; zarda gelen sayı; artık sey; mesafe; balık ağı atma; (bir tiyatro oyunu veya filimde) rol alan kimseler, oynayanlar, oyuncular, eşhas; avcılıkta köpeklerin koku peşinden etrafa dağılmaları; şans, talih; tertip; dökmecilik, dökümcülük; döküm; kalıp, maket; dış görünüş; çeşit, tip, cins; temayül, eğilim; şaşılık; eğrilik, çarpıklık; açık renk, renk tonu; az bir miktar. cast of mind düşunüş şekli. eskiyip bir yana atılmış; kullanılmayan veya istenilmeyen şey veya kimse;(matb.) basılacak bir kitabın büyüklük hesabı. Yunanistan'daki Parnas dağında bulunan ilham çeşmesi. Castalian bu ceşmeyle ilgili, ilham verici. kastanyet, ispanyol çalparası. serseri; akıntıyla sürüklenen; değersiz diye atılmış; kazazede (denizde); reddedilmiş kimse veya şey. kast; bireyliği kalıtım, servet, din vb'ne dayanan herhangi bir toplumsal sınıf; bu gibi sınıflaşmaların sistem veya ilkeleri; kademe. kale kumandanı veya muhafızı. kale tipinde inşa edilmiş, mazgallı ve kuleli olarak yapılmış; çok kulesi olan castella'tion mazgallı barbata. atan kimse veya şey; dökümcü; eşyaların hareketini kolaylaştıran küçük tekerlek; sofrada kullanılan yağ, sirke veya limon şişesi. caster sugar (ing) pudra şekeri. paylamak, kakımak, azarlamak; kınamak. castiga'tion paylama, azarlama. castigator paylayıcı kimse. Kastilya. castile soap zeytinyağı ve sodadan yapılmış bir çeşit sabun. ispanya'da en geçerli olan şive, standart ispanyolca; Kastilya'da oturan kimse; Kastilya halkı, şivesi veya kültürüne ait. döküm, kalıba dökme; atma, atış; toplama, hesap etme; rol taksimi; astar sıva. casting box dökum kalıbı. casting net serpme ağ. casting vote başkanın oyu. kale. şato, hisar; (satranç) kale. castle in the air, castle in Spain hülya, hayal. kaleye koymak veya kapatmak; (satranç) küçük veya büyük rok yapmak. (bak.) caster. kunduzun guddelerinden çIkarılan keskin kokulu, eczacılıkta ve parfümeride kullanılan bir madde; kunduz kürkünden yapılmıs şapka; (nad.) kunduz. ikizler burcundaki Kastor ve Polluks adlı yıldızlar. keneotu tohumu. hintyagı. castor-oil plant keneotu,(bot.) Ricinus communis. hadım etmek, iğdiş etmek, burmak. castra'tion hadım etme. tesadüfen olan; kasıtlı olmayan, rasgele; dikkatsiz, ihmalci; ilgisiz; ihtiyaç oldukça gündelikle tutulan işçi; bir görevden başka bir göreve gitmek üzere yolda olan asker; yerine henüz yerleşmemiş hayvan veya bitki. casual clothes günlük elbiseler. casually dikkat etme(den.) casualness ilgisizlik; kaygısızlık. kazaya uğrayan kimse; (ask.) şehit, öIü, yaralı; kayıp; kaza. ahlâk meseleleriyle ugraşan kimse. ahlâk kurallarını kendi isteğine göre yorumlamaya gayret eden kimse. casuis'(tic.) ahlâk kurallarıyla ilgili; ahlak kurallarınl kendi çıkanna göre yorumlayan. casuis'tically kendi çıkarına göre yorumlayarak. (Lat.) savaşı gerektiren olay. (kıs.) catalogue, catechism. kedi, (zool.) Felis domestica; kedigiller familyasından herhangi bir hayvan; dedikoducu ve kinci kadın; çelik çomak oyunu, bu oyunda kullanılan sopa, büyük yelkenli kotra; yayın balığı; (den.) griva palangası; ABD., (argo) adam, delikanlı. cat-and-dog fight kedi köpekkavgası.cat burgler duvardan tırmanarak içeri giren hırsız. cat nap şekerleme. cat' cradle sicimi parmaklara geçirerek oynanan çocuk oyunu. cat'seye aynülhir, kıymetli bir taş. cat'-foot kedi ayağı, (bot.) Antennaria neodioica. cat' meow (argo) caka satan gösterişli kimse. cat'-paw bir işe alet olan kimse; denizde, esen hafif rüzgâr; (den.) bir çeşit duğüm. civet cat misk kedisi, (zool.) Viverra civetta. Iet the cat out of the bag (k.dili) sırrı açıklamak, baklayı ağzından çıkarmak. rain cats and dogs şiddetli yağmak. dokuz kamçılı kırbaç. iniş; (tıb.) bir hastalığın geçişi. (biyol.) dokularda maddelerin karışımının bozularak daha basit maddeler haline gelmesi, anabolizmin karşıtı. kelime ve deyimleri yanlış kullanma. dünyanın tamamen yok olması; afet, tufan, dâhiye; (jeol.) yeryüzünde değişiklikler meydana getiren fiziksel olay. cataclys'mic, cataclys'(mal.) müthiş; kıyamet günü gibi, felaket cinsin(den.) (gen.) (çoğ.) yeraltında inşa edilmiş koridorları ve odaları olan mezarlık. (zool.) tatlı suda yaşayıp denizde yumurta bırakan balıklara ait. katafalk. (tlb) katalepsi, adalelerin donması ile irade ve hissin birdenbire kaybolması hastalığı. catalep'(tic.) katalepsi ile ilgili. katalog yapmak, kataloğunu hazırlamak; bir kitap hakkında bibliyografik veya teknik bilgi vermek; kitabı tanltmak. katalog, alfabe sırasına göre yapılmış eşya listesi. cataloger, catalogist katalog şeklinde düzenleyen kimse. katalpa ağacı, kurt yemez ağacı,(bot.) Catalpa. (kim) kataliz. catalyt'ic katalizle ilgili. catalyst katalizör; başlatan kimse veya şey. katalize etmek, katalizlemek, kolaylaştırmak. catalyzer katalizör. (den) kütüklerden yapılmış sal; çift tekneli kayık. (biyol.) aybaşı, âdet görme, hayız. catamenial aybaşına ait. ibne, oğlan. kedigiller familyasından jagar gibi bir hayvan. yakı. mancınık, katapult; (ing) sapan; mancınık ile atmak; sapanla vurmak. şelâle, buyük çağlayan, çavlan; (tıb.) katarakt, perde, aksu, akbasma. (tıb.) nezle. catarrhal, catarrhous nezleyle ilgili. ince ve dar burunlu. afet, felâket; felâketle sonuçlanan olay; (tiyatro) dönüm noktası; sonuç; (jeol.) yeryüzü kabuğunda meydana gelen şiddetli bir değişim.catastroph'ic felâket gibi, felâket meydana getiren. (psik.) dış ortamla ilginin kesildiği bir çeşit şizofreni belirtisi. Kuzey Amerika'ya mahsus ve kedi miyavlamasına benzer ses çıkaran bir kuş, (zool.) Dumetella carolinensis; Avustralya'da bulunan ve kedi miyavlamasına benzer sesler çıkaran bir kuş; (zool.) Ailuroedus. tek direkli küçük yelkenli. tiyatroda memnuniyetsizlik işareti olarak çalınan ıslık, yuhalama; ıslıklamak, yuhalamak. (caught) yakalamak, tutmak, ele geçirmek; yetişmek (trene, vapura, uçağa); suçustü yakalamak, basmak; vurmak, inmek; nefesini tutmak; takılmak (elbise, çorap); cezbetmek, çekmek, göz almak; büyülemek, teşhir etmek; yakalanmak; ateş almak, tutuşmak; yayılmak, sirayet etmek, geçmek. catch a glimpse gözüne ilişmek. catch cold üşütmek. catch fire tutuşmak. catch it catechumen (k.dili) azar işitmek. catch on (k.dili) anlamak; tutulmak; moda olmak. catch one' breath soluğunu tutmak; dinlenmek.catch one' eye dikkatini çekmek. catch up ani hareketle yerden almak; tutturmak; yetişmek; hatasını tespit etmek; dalmak.catch up to üstüne almak. catch-as-catch-can serbest güreş; fırsatları değerlendiren. tutma, yakalama; kilit dili; av, bir partide yakalanan av veya balık; (k.dili.) müstakbel eş olarak düşünülen uygun kişi; parça, bölüm;(k.dili.) bityeniği; (müz.) şarkının hatırda kalan bir iki mısraı, birkaç kişinin sıra ile söyledikleri şarkı, rondo. catch in the voice sesin bir an için kısılması. sepet; çanta; geniş kapsamlı şey. yakalayan şey veya kimse; (beysbol.) vurucunun arkasında durup topu tutan oyuncu. sâri, bulaşıcı; cazibeli, çekici. (coğr.) havza. fazla satış için yapılan ucuz şey, işporta malı. (bak.) ketchup. slogan; (matb.) sözlük veya ansiklopedilerde sayfanın tepesine yazılan ve o sayfadaki ilk veya son kelimeyi gösteren kelime; bir aktörün diğerine ipucu olabilecek son sözü. hoş, cazip; hatırda kolay kalan, çabuk ögrenilir; hileli, aldatıcı. soru cevap metoduyla öğretme usulüne ait. ilmihal; bir kimsenin fikirlerini anlamak için sorulan sorular. catechist ilmihal öğretmeni. ilmihal öğretmek; sıkı sıkıya sorguya çekmek. catechizer ilmihal öğretmeni; sorguya çeken kimse. sıcak üIke fidanlarından ,çıkarılan ve boya ile eczacıkta kullanılan birkaç çeşit pekiştirici madde; Hint helvası otu,(bot.) Acacia catechu. din eğitimi gören kimse, ilmihal öğrencisi. sınıflandırmak; vasıflandırmak. kategori, bölüm, sınıf, tabaka, zümre. categor'ical kategorik, kesin, kati. categor'ically kategorik olarak. (çoğ.) -nae) birbirlerine zincirleme bağlı olan şeyler, zincirleme seri; özellikle kilise büyüklerinin yazılarından seçilmiş birbirlerine bağlı parçalar. (mat.) aynı dikey çizgi üstünde olmayan iki noktadan sarkan bir zincir veya kordonun çizdiği eğri; bu eğriyle ilgili. zincir gibi birbirine bağlamak, zincirlemek.catena'tion zincir gibi birbirine bağlama . yiyecek tedarik etmek, yemeklerin hazırlanmasını ve servisini üstüne almak. caterer yiyecek tedarik eden kimse. çapraz; çaprazlama. (eski.) yakrn dost. iskoçya dağlık bölgesinde eşkiya. tırtıl, kurt; çelik zincirle işleyen traktör; (bh) bu traktörlerin bir markası. azgınlık zamanlarında kedilerin çıkardığı seslere benzer sesler çıkarmak; bu şekilde bağırmak, haykırmak; kediler gibi kavga etmek; azgın kedi sesi. (den) Iengeri grivaya kaldrrmak için kullanılan zincir veya halat. yayın balığı, (zool.) Silurus. kiriş, bağırsaktan yapılan çalgı teli. sanatın hisleri durulaştırmadaki etkisi; psikoanalizde zâhiren iyileşme sağlayan boşalım; gizli kalmış hislerin açrğa vurulmasrnı sağlayan psikoterapi; (tıb.) ishal, amel. müshil, bağırsakları temizleyici; müshil ilâcı. (eski.), (şiir) Çin. (den.) griva mataforası. (Lat.) piskoposun bölgesi dahilindeki en buyük kilisede bulunan kürsüsü; resmi kürsü, profesörlük kursüsü. ex cathedra yetkisine dayanarak. katedral, piskoposluk kilisesi; büyük kilise; piskoposluk kürsüsüne ait; otoriter; katedral gibi. çarkı felek; el yardımı ile yanlamasına atılan takla. (tıb.) sonda, akaç. katot, negatif elektrot. cathode ray katot şuası. Iiberal, açık fikirli; evrensel, genel, umumi; (bh) Katolik kilisesine bağlı olan; (bh) Katolik. Katoliklik, Katolik kilisesi. açık fikirlilik, düşünce özgürlüğü; dünyaya yaygın oluş, evrensellik. Katolikleştirmek, Katolikleşmek; evrenselleşmek, evrenselleştirmek. her derde deva olan ilâç. (fiz.), (kim) elektroliz usuIünde katotta hâsıl olan madde, pozitif yüklü iyon. (bot.) soğüt ağacının çiçeği. kiriş, bağırsaktan yapılan çalgı teli;(tıb.) her iki yüzü keskin uzun bıçak, bisturi, neşter; kedi yavrusu. kedinanesi, yaban sümbülü, (bot.) Nepeta cataria. optik ilminin ışınların aynalara vurarak kırılması ile uğraşan dalı. (bak.) ketchup. büyük sukamışı, (bot.) Typha latifolia. (çoğ.) sığırlar; (asağ) insanlar. cattleman sığır yetiştiren veya güden kimse. kedi gibi; sinsi, kinci. (eğreti ve asma) iskele. Kafkasya. Kafkasyalılara özgü, Kafkasya'ya ait, Kafkas diliyle ilgili; Kafkasyalı; Kafkas dili. Kafkas Dağları; Kafkasya. (-ed, -ing, -sed, -sing) . ABD mahalli parti meclisi toplantısı; (ing) parti yönetim kurulu; parti disiplin kurulu; parti kurulu toplantısı yapmak. (zool.) kuyrukla ilgili; kuyruga yakın; kuyruğa benzer. (zool.) kuyruklu, kuyruğa benzer bir uzvu olan. hastalara içirilen (şarap, yumurta, ekmek, şeker ve baharat karışımı) sıcak bir şerbet. (bak.) catch. cenin zarı; yeni doğan çocuğun başı etrafında bulunan ve uğur getirdiğine inanılan zar. kazan. (bot.) sapı olan, saplı. karnabahar, karnabit, (bot.) Brassica oleracea botrytis. (bot.) sapa ait, sap ile ilgili; sap üzerinde büyüyen. (bot.) bitki sapı. kalafat etmek, pencere veya kapı kenarlarını tıkamak; buz mıhı çakmak, kaymayı önleyici çivi çakmak. caulk'er kalafatçı. caulk'inl üstüpü; macun. caulking hammer kalafat tokmağı. caulking iron kalafat kalemi, kalafat keskisi. sebep teşkil eden, nedeni olan, nedensel; bir sebep belirten. causally sebep olarak. nedensellik. sebep olma, hasıl etme, meydana getirme; sebep, neden; neden ve sonuç ilişkisi. sebep olan; (gram) ettirgen, müteaddi causatively sebep olarak. sebep, illet, neden; harekete sevkedici unsur; gaye, hedef, amaç; (huk.) dava konusu. final cause asıl gaye. first cause asıl sebep. make common cause with işbirliği etmek, tarafını tutmak. show cause (huk.)uki sebep göstermek. sebep olmak, sebebiyet vermek; doğurmak, tevlit etmek; netice meydana getirmek. causable bir sebebin neticesi olabilen. (Fr.) meşhur bir dava; meşhur olan ihtilâf. sebepsiz, nedensiz, asılsız. sohbet, konuşma, söyleşi, hasbıhal; sohbet tarzında yazılmış kısa makale veya deneme. ıslak veya bozuk arazide yayalar için yapılmış yol, geçit; şose; cadde; geçit yapmak. kostik, yakıcı; iğneli, kınayıcı, sert (söz); optik ışınların kırılması veya eğilmesi sonucunda yakıcı hale gelen; yakıcı madde; ışınların kırılmasına veya eğilmesine sebep olan eğri yüzey. caustic soda (kim) sodyum hidroksit. (ing)-ise (tıb.) yakmak, dağlamak cauteriza'tion dağlama. yakma, dağlama; dağlayıcı madde. tedbir, ihtiyat: ikaz, uyarma; (eski.), (k.dili.) garip kimse veya şey; ikaz etmek, uyarmak; ihtar etmek. cautionary uyarıcı. ihtiyatlı, tedbirli, sakıngan, dikkatli. cautiously ihtiyatla cautiousness ihtiyatlılık. süvari alayı; süvarilerin veya atlı arabalann geçit töreni. atlı, şövalye; ,şövalye ruhlu kimse, centilmen; kavalye;(bh) ingiltere kralı 1.Şarl taraftarı; kendini beğenmiş, kibirli, mağrur serbest, laubali. cavalierly önemsemeyerek. büyük uskumru. süvari sınıfı. cavalryman süvari. (müz.) basit bir melodi, hava. mağara. cave (man.) mağara adamı; (k.dili.) kaba ve hoyrat adam. oymak, yıkmak; oyulmak, yıkılmak. cave in çökmek; (k.dili.) teslim olmak, razı olmak .cave-in çökme, göçme. (Lat.) Köpekten sakının. (huk.) alâkadar bir şahsın ilgili makamlara, yetkileri dahilindeki belirli işlemlerin kendisi dinleninceye kadar yapılmaması veya durdurulması için yaptığı müracaat; ihtar, ikaz. Caveat emptor(Lat.) Alıcı dikkatli olsun. Bütün sorumluluk alıcıya aittir. yumuşatılıp tatlılaştırılmış ve kalıplar halinde sıkıştırılmış tütün. büyük mağara. mağaraları olan; derin (göz); kalın, derinden gelen (ses); delikli, gözenekli; mağaraya ait. havyar. bahane aramak,yersiz itirazlarda bulunmak ; bahane,itiraz. be beyond cavil münakaşa kabul etmemek,itiraz kaldırmamak.caviler itirazcı kimse. (fiz.) boşlama;(mak.) kavitasyon, akan bir sıvıda alçak basınçlı buhar boşluklarının meydana gelip çökmesi. oyuk; (anat.) kavite, boşluk; (dişçi) çürük, oyuk. ABD sıçramak, oynamak. Güney Amerika'ya mahsus birkaç çeşit kobay, (zool.) Cavia cobaya. karga sesi, gak; karga gibi ötmek, gaklamak. yassı ve kumluk kıyı adası. Cayenne şehri, Fransız Guyan'ının başkenti. çok acı birkaç çeşit toz kırmızı biber; Arnavut biberi, Hint biberi. (çoğ.) --mans) güney amerıka`ya mahsus birkaç çeşit timsah. ABD Kızılderili midillisi c.c., cc(kıs.) cubic centimeters, carbon copy. (kıs.) Chemical Engineer, Church of England, Civil Engineer. zaman sırasıyla kaydetmek, kayda geçirmek. (çoğ.) (Roma takviminde) ayın ilk günü. durmak, kesmek; bitmek, sona ermek; bırakmak, devam etmemek, son vermek; durma; inkıta. without cease durmadan, durmaksızın. (ask.) ateşkes. fasılasız, durmayan, biteviye ceaselessly durmaksızın. (anat.), (zool.) körbağırsak. sedir ağacı; erz ağacı,(bot.) Cedrus; bu ağaçların tahtası. cedar of Lebanon Lübnan selvisi, (bot.) Cedrus libani. Himalayan cedar, Indian cedar çin ağacı, (bot.) Cedrus deodara. cedar chest yünluleri güveden korumak için sedir ağacının odunundan yapılmıs sandık. bırakmak; terk etmek; devretmek, göçetmek. Gana`nın para birimi. çengel işareti, ç ve ş harflerinin altındaki işaret. tavan çekmek, tavan inşa etmek. tavan; azami sınır; (den) iç kaplama; (hav) yeryüzünün çıplak gözle havadan görülebildiği en yüksek nokta; belirli şartlar altında bir uçağın yükselebildiği yükselti. ceiling price azami fiyat, tavan fiyatı. kemer . kırlangıç otu,(bot.) Chelidonium majus. Iesser celandine mayasıl otu, basurotu, (bot.) Ranunculus ficaria; kediayası, (bot.) Ficaria ficaria. santigrat termometresi. Selebes adası. törene katılan kimse; ayini idare eden papaz. kutlamak, tesit etmek; ilân etmek; ayin yapmak, törenler tertip etmek; bayram yapmak celebra'tion kutlama celebrator kutlayan kimse. meşhur, şöhretli, ünlü; hakkında çok yayın yapılmış. meşhur bir kimse;şöhret,ün. kereviz, (bot.) Apium graveolens rapaceum. hız, sürat. sap kerevizi, (bot.) Apium graveolens .celery root kereviz . göğe ait, semavi; kutsal, ilâhi; gökte oturan; göksel varlık; (bh), (alay) çinli. Celestial Empire ,Çin imparatorluğu. celestial equator gök büyük kuşağı. celestially göksel olarak .celestial navigation yıldızlara bakarak yön tayini. karın boşluğuna ait. bekârlık; evlenmeme yemini (dini sebeplerden öturü) bekâr; özellikle dini sebeplerle evlenmeyen. hücre; küçük oda; ünite; (elek) pil. cell-block hapishanede birçok hücreden meydana gelen bölüm. cell fluid lenf. cell wall hücre çeperi. dry cell kuru pil. padded cell çok azgın deliler için duvarları pamukla kaplanmış hücre. (coğ -Iae) eski Yunan ve Roma tapınaklarında mabudun heykelinin bulunduğu iç oda. kiler; mahzen; bodrum, bodrum kat; şarap mahzeni; şarap stoku. salt cellar tuzluk. bodrum; depo, kiler veya mahzen yeri; bu gibi bir yer için ödenen kira. manastır kilercisi. içki dolabı. viyolonsel çalan kimse. viyolonsel. selofan. hücrelerle ilgili; hücreleri olan, hücreli. cellular structure hücreli bünye . hücrecik, gözcük. (tic.),(mark) selüloit. (kim) selüloz cellulose acetate suni deri veya sentetik kumaş ve iplik yapımında kullanılan selüloz asetat karışımı cellulose tape selüloz bandı. Kelt, bugünkü Breton, irlanda ve Galyalıların aslım meydana getiren Hint Avrupa asıllı kavim. Celtic, Keltic Keltlere ait; Keltçe. (ark.) eski devirlere ait taş veya madeni balta. çembalo, piyanoya benzer bir çalgı. yapıştırmak; beton ile kaplamak. cement good relations with.... ile dostluk kurmak. çimento; tutkal, zamk, macun, çiriş; yapıştırma işinde kullanılan herhangi bir madde; (dişçi) dolgularda kullanılan alçı .cement block çimento briket. hydraulic cement su kireci. Portland cement Portland çimentosu . çimentolama işi; (mad.) tavlama, sementasyon. mezarlık, kabristan. (psik.) duygulanım; hal duygusu. yüzyıla ait. manastırda yaşayan tarikat mensubu. cenobit'ical bir tarikata ait . öImüş bir kimseyi anmak için dikilmiş olan ve boş bir mezardan ibaret abide. (jeol.) günümüze kadar gelen (jeol.)ojik devre ait, dördüncü zamana ait; son (jeol.)ojik devir, dördüncü zaman. buhur yakmak, tütsülemek. buhurdan, buhurdanlık, buhurluk. sansürcü kimse, sansur memuru; başkalarının ahlâki davranışlarını kontrol eden kişi; eski Roma cumhuriyetinde nüfus ve ahlâk meselelerine bakan yüksek rütbeli görevli; sansürcülük görevi yapmak; sansür koymak. censor'ial sansüre ait, sansürle ilgili. censorship sansür, sansür işleri. durmadan kusur bulan, tenkitçi. censoriously durmadan kusur bularak. ithama lâyık, kusurlu bulunabilir. censurably tenkide yol açan bir şekilde. tenkit, kınama; itham etme, suçlama; sert bir şekilde tenkit etmek; kabahatli bulmak; tasvip etmemek, uygun bulmamak, münasip görmemek. censurer kınayan kimse. sayım, nufus sayımı; eski Roma'da vergi sistemiyle ilgili olarak vatandaş ve (mal.) sayımı. Birleşik Amerika para birimi olan doların yüzde biri; bu değeri taşıyan sikke. (kıs.) centigrade, central, centum, century. (mat.) santiar. (Yu.),(mit.) insan başlı at biçimindeki mitolojik yaratık. Kentaurus takımyıldızı. kantaron,(bot.) Centaurium. yüz yıl yaşamış olan, yüz yıllık, yüz yıla ait; yüz yaşındaki kimse. yüz yüz yıllık; yüz yılda bir vaki olan; 100 yıldönümü; yüzyıl, asır. 100 yıldönümune ait; yüz yıl ile ilgili; yüz yıl süren; yüz yıllık; 100. yıldönümü; 100 yıldönümünü kutlama töreni .centennially yüzyılda bir. merkez, orta; (mak.) punta tornası; (spor) santr; (pol.) ıIımlı parti, grup vb center bit punta matkabı. center of attraction çekim merkezi; dikkat merkezi. center of gravity ağırlık merkezi. dead center (mak.) sabit punta Iive center (mak.) döner punta, canlı punta. ortaya almak, bir merkezde toplamak; ortasını almak, ortalamak; ortada olmak, ortaya gelmek; merkezde toplanmak. (den.) işler omurga. herhangi bir şeyin ortasına konulan süsleyici eşya. yüzüncü; yüzde bir, yüzde bire ait. centi-, cent- onek yüz, yüzde bir. yüz dereceye bölünmüş; santigrat termometreye ait. centigrade thermometer santigrat termometre. santigram. santilitre. santim, frankın yüzde biri. santimetre . kırkayak, çıyan, (zool.) Scolopendra. yellow centipede sarı ,çıyan, (zool.) Cermatia nobilis. elli kilogramlık bir ağırlık birimi. merkezi, ortada olan; ana, belli başlı; (anat.) beyne ve belkemiğine ait; telefon santralı; santral memuru. central angle merkez açı. central bank merkez bankası. central heating kalorifer tesisatı. centrally merkezi olarak. Central African Republic Orta Afrika Cumhuriyeti. Central America Orta Amerika. merkezileştirme, santralizasyon; hükümet idaresinde merkezileştirme sistemi. merkeziyet, merkezde olma. merkezileştirmek, merkezde toplamak; hükümetin eli altında toplamak; merkezde toplanmak, merkezlenmek. centraliza'tion merkezileştirme. merkezi, merkezsel. centri'city merkezi oluş. merkezkaç, santrifuj; merkezkaç kuvvetle idare edilen. centrifugal casting savurma döküm. centrifugal filter santrifuj filtre.centrifugal force merkezkaç kuvveti. centrifugally merkezden uzaklaşarak. santrifuj, santrifuj makinası. merkezcil, merkeze doğru giden, merkeze yaklaşan. centripetally merkezcil olarak. centro- onek merkez, orta. (çoğ.) -trums, -tra) merkez, orta; (anat.) omurgalılarda gövde. yüz misli, yüz katı; yüz ile çarpmak; yüz misline çıkarmak. yüz ile çarpmak, yüz misline çıkarmak; yüz misli, yüz katı; yüz katına çıkarılmış sayı veya miktar. centuplica'tion yüz ile çarpma. eski Roma'da yüzbaşı. yüzyıl, asır; yüz kişi veya yüz şeyden ibaret topluluk; eski Roma ordusunda yüz kişilik bölük. century plant yüz yaşına gelene kadar çiçek açmadıgına inanılan bir süs bitkisi, agav, (bot.) Agave americana. başa ait, kafa ile ilgili; baş gibi, kafa cinsin(den.) cephalic index kafatasının en uzun ve en geniş noktaları arasındaki oranın yüz ile çarpımı. Kefalonya. (zool.) kafadanbacaklı. Cephalopoda (çoğ.), (zool.), kafadanbacaklılar. (zool.) kabuklular ve örümcek gibi eklembacaklılarda baş ve göğüs kısmı. başlı, kafası olan. (astr.) Cepheus takımyıldızı. balmumu gibi, balmumu cinsinden. seramik; kil, porselen, toprak, çini vb'nden yapılmış esyaya ait; bu maddelerin imal edilişi ile ilgili. ceramic tile çini. (tek) seramik sanatı ve tekniği; çini, çini işleri; çinicilik; (çoğ.) seramik eşya, çini, çanak çömlek. ceramist çinici, seramikçi. (ecza) balmumu veya yağ ile yapllmış bir merhem. boynuz gibi; boynuzlu. (mit) cehennemin kapısını bekleyen üç başlı köpek; uyanık ve sadık bir bekçi. balmumlu beze sarmak; (eski.) balmumuna batırmak. tahıl, hububat, zahire; ABD herhangi bir tahıl ile hazırlanmış ve kahvaltıda yenen bir yiyecek; tahıl veya tahıl bitkilerine ait. (çoğ.)-lums,-la) (anat.) beyincik, küçük beyin. (anat.) beyne ait; ussal. beyin faaliyeti göstermek; düşünmek. beynin faaliyeti; düşünme. (anat.) beyne ve omuriliğe ait, beyni ve omuriliği etkileyen. (çoğ.) -bra), (anat.) asıl beyin. (çoğ.)unlukla kefen olarak kullanılan mumlu bez. (gen.), (çoğ.) mumlu bez, kefen bezi. törensel, merasimle ilgili, resmi; tören, merasim; ayin. ceremonially törensel olarak. resmi; muaşeret kurallarına dikkat eden; törensel. ceremoniously çok resmi bir şekilde. ceremoniousness resmi oluş, resmiyet. tören, merasim; ayin; resmiyet, protokol; nazik ve uygar bir davranış. stand on ceremony resmi davranmak. without ceremony teklifsizce. (mit) bereket tanrıçası. kiraz kırmızısı; kiraz kırmızısı renginde olan. (kim) seryum. balmumu üzerine yazma veya oymacılık. balmumu üzerine yazma ve oymacılık. balmumundan heykel yapımına ait; balmumundan yapılmış. balmumu ile ilgili. cert (kıs.) certificate, certified, certify. katı kesin; emin, kaçınılmaz; muhakkak, şüphesiz; belirli, muayyen, kararlaşmış; güvenilir, itimada şayan; bazı; belirli olmayan miktar, bir kısım. for certain muhakkak, süphesiz. of a certain age orta yaşlı. certainly elbette, tabii, baş üstüne. certainty katiyet, kesinlik. (eski) elbette, tabii, mutlaka. belge, vesika; sertifika, tasdikname, şahadetname; ruhsat; diploma. birth certificate nüfus kâğıdı. health certificate sağlık belgesi. certificate of origin menşe belgesi, rapor. certificate of registry gemi tasdiknamesi. stock certificate hisse senedi. belge vermek, belgelemek, tevsik etmek; vesika veya sertifika sağlamak. certifica'tion belgeleme; ruhsat. tasdikli, onaylı; tevsik edilmiş, bir belge ile tasdik edilmiş; garanti edilmiş; ruh hastası olduğuna kanunen hükmedilmiş. certified bill of lading tasdikli konşimento. certified carrier yetkili nakliyeci. certified check tasdikli çek, vizeli çek. certified copy tasdikli suret. certified public accountant (kıs.) C.P.A. (A.B.D.) diplomalı hesap uzmanı. tasdik etmek, onaylamak; referans vermek; teyit etmek, doğrulamak; garanti etmek; deli olduğunu açığa vurmak. (huk.) bir alt derecedeki mahkemenin gördüğü bir davanın dosyasının bir üst mahkemede incelenmek üzere celbini isteyen müzekkere. kesinlik, katiyet. gök mavisi, havai mavi. kulak kiri. üstübeç.4 (anat.) rahim boynuna ait, rahim boynuyla ilgili. geyik gibi; geyiğe ait, geyik familyası ile ilgili. (çoğ.) -vix,es, -vices), (anat.) boyun; rahim boynu; boyuna benzer herhangi bir kısım. Sezar'a ait. cesarean operation, cesarean section sezaryen ameliyatı. (kim) sezyum. durma, kesilme, inkıta; fasıla, ara. terk, çekilme; verme, devretme. kendisine bir şey devredilen kimse. çöp çukuru. Iağım çukuru; mezbele, çöplük, pislik yuvası. (zool.) bağırsak şeridi; parazit kurt. kuşak, kemer; korse; (mit) aşk ilhamı veren ve üzeri birçok şeyle süslenmiş olan Venüs`ün kuşağı. eski Roma'da boksörlerin giydigi deri bağcıklardan yapılmış ve üstünde maden parçaları olan bir çeşit eldiven. (çoğ.), (zool.) memeli deniz hayvanları takımı. memeli deniz hayvanları takımına mensup; memeli deniz hayvanı. (bak.) cetacean. (Lat.) diğerleri eşit olmak üzere; (kıs.) cet. par. (astr.) Balina takımyıldızı. Seylan adası, (bak.) Sri Lanka. (kıs.) carried forward. (kıs.) cost and freight. Cf (kıs.) Californium. (kıs.) compare. (kıs.) cost, freight and insurance. cg, cgm (kıs.) centigram (kıs.) Cape of Good Hope. santimetre-gram-saniye öIçü sistemi. (kıs.) chain, chancery, chapter, chief, child, China, church, of surgery. (müz.) şakon; ispanyol asıllı bir eski zaman dansı; bu dansın müziği. Çad. (coğ -tae),(zool.) kıl, diken. ovarak ısıtmak; ovarak aşındırmak, yıpratmak; taciz etmek, rahatsız etmek, tedirgin etmek; ısıtmak; ovmak; ovularak aşınmak; taciz olmak, rahatsız olmak; tedirginlik, rahatsızlık; ovma neticesinde meydana gelen ısı; aşınma veya zedelenme. chafe at the bit işlerin geç kalmasından dolayı huzursuz olmak. birkaç çeşit sert kanatlı böcek. hububat kabuğu; saman, çöp; yem olarak kullanılan ufalanmış saman; önemsiz mesele; saçma ve anlamsız söz. chaffy kabuklu. şakalaşmak, takılmak; şaka, takılma. chaffer şakacı kimse. pazarlık, çekişme; pazarlık etmek, çekişmek; alışverişte bulunmak, trampa etmek. ispinoz, (zool.) Fringille coelebs. sofrada yemeği ısıtmaya veya sıcak tutmaya mahsus alttan ısınan madeni cihaz. üzuntü, keder, iç sıkıntısı, hayal kırıklığı: ümidini kırmak, sıkmak, üzmek. zincir, silsile (dağ); (bağlaç.); öIçme zinciri. chain armor zincirden örülmüş zırh. chain belt zincir kayış. chain gang prangalı mahkumlar takımı. chain letter zincirleme mektup. chain lightning yılankavi şekilde görünen şimşek. chain of command komuta zinciri. chain of thought fikir silsilesi. chain reaction zincirleme reaksiyon. chain reactor atom reaktörü. chain smoker sigara tiryakisi. chain store aynı idareye bağlı mağazaların her biri. mountain chain dağ silsilesi. watch chain köstek. zincirlemek, zincirle bağlamak; kayıt altına almak, zaptetmek. chain down, chain up zincirle bağlamak. iskemle, sandalye; makam; kürsü; başkanlık sandalyesi; elektrikli iskemle; sedye; tahtırevan; (d.y) rayı traverslere bağlamak için kullanılan bir cins destek. easy chair rahat koltuk. chair car koltuklu vagon. take the chair başkanlık makamına geçmek. iskemleye oturtmak; makama geçirtmek, yetki vermek; (ing) iskemleyle beraber omuzlarda taşımak. (çoğ.)-men) başkan, reis; tekerlekli iskemle sürücüsü chairmanship başkanlık. (çoğ.) -women) kadın başkan. hafif gezinti arabası. şezlong. (zool.) iç göbek. Kadıköy yakasının eski ismi. kalseduan, Kadıköytaşı. bakır veya pirinç üzerine hakkaklık sanatı. chalcographer bakır veya pirinç üzerinde çalışan hakkâk. chalcograph'ic, chalcograph'ical . bakır ve pirinç hakkaklığına ait veya onunla ilgili. bakırlı pirit. Kildani; müneccim, büyücü; Arami dili; Kildanilerin üIkesine ait; müneccimlikle ilgili. (eski) 32 veya 36 kilelik kömür, kireç vb'ni tartmada kullanılan bir ingiliz ağırlık birimi. Alplerde görülen dağ evi; alçak ve geniş saçaklı villa veya köşk. (şiir) kadeh; ayin esnasında kullanılan kadeh; kadeh biçiminde gonca. tebeşirle yazmak veya işaret koymak; tebeşirle beyazlatmak; tebeşirle karıştırmak; rengini açmak. chalk up kazanmak, sayı veya puan kaydetmek. tebeşir; tebeşirle konan işaret; veresiye verilen her içki, yemek, çay vb. için çekilen çizgi. chalk line tebeşirlenmiş iple çizilen çizgi. cbalk talk tahtaya tebeşirle resim ve şekil çizerek konuşma. chalklike tebeşir gibi. chalky tebeşirli. chalkiness tebeşirli oluş. meydan okuma, mücadeleye davet; bir konuda açıklama yapmaya çağırma; (ask.) nöbetçinin "dur" emri veya kimlik sorması; (huk.) hâkim veya jüriyi reddetme; (ABD) oy pusulasının geçersizliğinin veya seçmenin yetersizliginin iddia edilmesi; meydan okumak; düelloya davet etmek; (fig.) 'hodri meydan' demek; (ask.) ''dur" emri vererek kimlik sormak; (huk.) hakim veya juriyi reddetmek; (ABD) oy pusulasının geçersiz veya seçmenin yetersiz olduğunu iddia etmek; iddia etmek; itiraz etmek; kokuyu bulunca havlamak (av köpeği) challengeable meydan okunabilir; tartışılabilir. challenger meydan okuyan kimse. yün veya suni ipekten yapılmış desenli ve düz dokunmuş kumaş. klarnetin en pes perdesi. demirli, içinde demir tuzları olan; demirli su veya ilâç. (eski) kağan, han. oda, yatak odası, özel oda; daire; saray veya resmi ikametgah odası; hâkimin oturum dışı konularda çalıştıgı oda; mahkeme, komisyon; bölme; teşrii meclis, yasama meclisi; fişek yatağı (silâhlarda); odaya koymak; odaya kapatmak; oda vermek, oda temin etmek. chamber music oda müziği. chamber of commerce (kıs.) C of C Ticaret Odası. chamber pot küvet. air chamber hava hücresi, hava deposu. combustion chamber yanma yeri. in chambers hâkimin hususi odasında. chambered odalı. mabeyinci, teşrifatçı; kâhya, kethüda; muhasebeci, haznedar. oda hizmetçisi. iki renk iplikle dokunmuş pamuklu kumaş. bukalemun, (zool.) Chamaeleon vulgaris; sık sık fikir ve tavır değiştiren kimse. şev, oluk, kanal, yiv; oluk açmak, pahını almak. chamfer bit havşa.chamfer plane pah rendesi. (çoğ.) chamois) dağ keçisi, (zool.) Rupicapra; bu hayvanın derisi, güderi. chamomile (bak.) camomile. (argo) şampiyon. ısırmak, çiğnemek; gürültü ile çiğnemek; ısırma ve çiğneme hareketleri yapmak; çeneyi ve dişleri çiğner gibi oynatmak. şampanya; şampanya rengi, uçuk veya yesilimsi sarı renk; şampanyaya ait; bu renkte olan. ova, düzlük arazi, kır; düz ve açık. (huk.) başkasına ait olan bir dava hakkının satın alınması. ..yenilebilen mantar. savunmak, müdafaa etmek; tarafını tutmak, destek olmak. şampiyon, bir karşlıaşmada birinci gelen kimse; savunucu kimse, müdafaa eden kimse; mücadeleci kimse; galip. championship şampiyonluk. şans eseri olarak vaki olmak; tesadüfen meydana gelmek; rast gelmek; (k.dili.) . göze almak; denemek. chance on, chance upon tesadüfen bulmak. talih, şans; kader; ihtimal; fırsat; risk; riziko; şans eseri olan. by chance tesadüfen, kazara. on the chance that ümidiyle. take one' chances talihe bırakmak. the chances are muhtemelen. (huk.) meşru müdafaa sırasında adam öldürme; kasıtsız cinayet. kilisede mihrabın yanında bulunan din adamlarına mahsus bölme. rektorlük; kançılarya, sefaret kançılaryası. yüksek rütbeli hakim veya diğer devlet memuru; saray katibi; rektör; (Almanya'da) şansölye, başbakan. Chancellor of the Exchequer ingiltere'de Maliye Bakanı. Lord Chancellor ingiltere'de Lordlar Kamarası Başkanı ve Adalet Bakanı. chancellorship yüksek rütbeli yargıçlann görev veya rütbesi. adalet ve eşitlik kurallarını uygulayan mahkeme; adalet ve eşitlik davası; rektörlük; arşivler. in chancery (huk.) yüksek mahkemede görülmekte olan; güç ve utandırıcı bir durumda. (tıb.) sankr, frengi çıbanı. chancrous frengi çıbanı olan. (k.dili.) kesin olmayan, rizikolu. avize. mumcu, mum yapan veya satan kimse; (ing) perakende bakkaliye satan kimse. chandlery mum deposu; (ing) bakkaliye deposu; antrepo, depo. değiştirmek, tahvil etmek; aktarma yapmak (tren vb); para bozdurmak; para değiştirmek; yatak takımlarını değiştirmek; değişmek, değişikliğe uğramak; elbiselerini değışmek, üstünü değişmek. change color yüzü kızarmak; yüzü solmak.change front (ask.) taarruz yönünü değiştirmek. change hands sahip değiştirmek. değişim, değişme, değişiklik, tahavvül, dönüşme; sapma; yenilik; bir şeyin diğerinin yerini alması; bozukluk, paranın üstü; aktarma; (müz.) çanlarla çalınan bir parçanın perde değişiklikleri. change of address adres değişikliği. change of air hava değişimi. change of life âdet kesilmesi, menopoz. change of venue (huk.) bir davanın başka bir yerdeki mahkemeye nakli. change purse bozuk para çantası. ring the changes çanları çalmak; aynı konuyu değişik yollardan bıktırıncaya kadar anlatmak. değişken, kararsız, dönek, istikrarsız. changefulness değişkenlik. değişmeyen, sabit, biteviye. changelessly değişmeyerek. changelessness değişmezlik. çok küçükken gizlice bir diğeri ile değiştirilen bebek; perilerin değiştirdiğine inanılan bebek; (eski) budala kimse, aptal kimse. değiştirme; devralma; geçiş. kanala dökmek, mecraya sevketmek; kanal açmak, oymak. yatak (nehir), kanal, mecra; bir su yolunun derin kısımları; geniş boğaz; U demiri, oluk demiri; (den) palasartalar; hat; oluk. the English Channel Manş Denizi. Channel Islands Angloormand Adaları. oluklu demir, bir dikdörtgenin üç tarafı şeklinde olan U demiri. değişebilir, kararsız, istikrarsız; dönek; sanjanlı, yanardöner. changeabil'ity, change'ableness değişebilirlik. change'ably değişebilir bir şekilde. şarkı, şarkı söyleme; tilavet; (müz.) nağme; monoton bir melodi; monoton ses tonu; şarkı söylemek; şarkı söyleyerek kutlamak; tilâvetle okumak (kur'an) şarkıcı, tilâvetle okuyan kimse; kilise korosunda baş okuyucu. (müz.) sazlarda tiz teli; beğenilerek yenilen sarı renkli bir mantar, horozmantarı, (bot.) Cantharellus cibarius. heyamola şarkısı. horoz. bir öIünün ruhuna okunan duaya ödenen para; kilisenin dua okutmaya mahsus oda veya bölümü. keşmekeş, karışıklık, düzensizlik; kaos. karmakarışık, düzensiz, nizamsız .chaotically karmakarışık bir şekilde. çatlak, yarık (özellikle ciltte); cildi çatlatmak, kızartmak, sertleştirmek (soğuk); toprağı, tahta vb'ni yarmak, çatlatmak; çatlamak, yarılmak, kızarmak. (k.dili.) adam, çocuk, delikanlı. (gen.), (çoğ.) çene, çene boşluğu. gür çalılık. içinde halk masalları, destanlar vb yazılı olan küçük kitap veya broşür. kın ağızlığı veya dip çamurluğu (kılıç) özel ibadet yeri; kilisenin özel törenlere ayrılmış bölümü; küçük kilise, mabet; bir okul, saray vb,nin ibadete ayrılmış odası; böyle bir kilisede yapılan ayin; kilise koro veya orkestrası; (eski) matbaa, basımevi; bir basımevine bağlı olarak çalışan bütün matbaacılar. bir genç kıza veya gençler grubuna refakat eden kimse, şaperon; himaye gayesiyle beraber gitmek, refakat etmek. kederli, süngüsü düşük. (mim.) baslık. (saray, okul, ordu vb'nde) papaz veya vaiz. chaplaincy chaplainship vaizlik. başa takılan çelenk; bir dizi boncuk; tespihin üçte biri kadar olan küçük tespih. (çoğ.) -men), (ing) seyyar satıcı; (eski.) tacir. (çoğ.), ABD dayanıklı deriden yapılmış kovboy pantolonu veya tulumu. bahis, bolüm, fasıl, bab, kısım; ruhani meclis toplantısı; bölümlere ayırmak, bahisler halinde düzenlemek. chapter and verse tam ve kesin bilgi. chapter head bölüm başlığlnın altına yazılan birkaç söz. chapter house papazlar meclisi binası. bir cins alabalık. (ing) hafif gündelik ev işi; yevmiye ile çalışmak. (-red, -ring) yanarak kömür haline gelmiş madde, kömür; yakarak kömür haline getirmek; kavurmak; ateşe tutmak; yanarak kömür haline gelmek, kavrulmak. karşılıklı uzun kanepeleri olan ve kenarları açık gezinti otobüsü. karakter, huy, tabiat, ahlak; vasıf, nitelik; hususiyet, özellik; şöhret, nam; bonservis; statü, durum; tip, şahıs; (k.dili) garip kişiliği olan kimse; (tiyatro) karakter, canlandırılan kişi; işaret, harf; alfabe. character actor karakter oyuncusu. character reference bonservis. in character karakterine uygun. Latin characters Latin harfleri. out of character karakterine aykırı. oymak. diğerlerinden aylrıcı nitelikte olan, tipik; kendine has; özellik, hususiyet, vasıf; logaritma karakteristiği. characteristically ayırıcı nitelikte olarak. tavsif, tanımlama, tarif, nitelendirme. tanımlamak, tavsif etmek. characterizer tanımlayan şey veya kimse. karaktersiz, seviyesiz, zayıf ahlaklı. (tek) sessiz sinema oyunu, pandomimle bir kimsenin diğerlerine bir kelime ve ismi anlatmaya çalıştığı salon oyunu. mangal kömürü; kara kalem; kara kalem resim. pazı, (bot.) Beta vulgaris cicla. yüklemek, tahmil etmek; doldurmak (tüfek, top, ocak vb); doyurmak; (havayı) gerginleştirmek; (elek.) şarj etmek; emretmek, vazifelendirmek, itham etmek, mesul tutmak; mükellef addetmek; fiyat talep etmek; hücum etmek, hamle yapmak, saldırmak; hesaba kaydetmek, geçirmek; emir verilince yere yatmak (köpek) charge off gözden çıkarmak; elden çıkarmak. charge with yüklemek; itham etmek, suçlamak; borçlandırmak. yük, hamule; bir atışta kullanılan patlayıcı madde miktarı; görev, vazife; idare, nezaret, bakım; emanet; mesuliyet; itham, yükümleme; masraf, fiyat; ücret; vergi, rüsum, harç; (emir), hücum, hamle, saldırı; borç; (elek.) şarj. charge account mağazada açık hesap. charge plate veresiye alışverişte gösterilen kağıt. in charge nezaret altında; amir, buyuran kimse. in charse of ile yükümlü; yönetici vasfında. take charge of mesuliyetini üzerine almak. maslahatguzar, işgüder, sefir vekili. itham edilebilir, suçlanabilir; hesaba geçirilebilir. arjör, dolduran cihaz; savaşta kullanılan at, süvari atı. dikkatle, ihtiyatla. eski zamanlarda kullanılan iki tekerlekli savaş veya yarış arabası; dört tekerlekli hafif gezinti arabası; araba ile taşımak; araba ile gitmek; araba sürmek. savaş veya yarış arabası sürücüsü, arabacı. (çoğ.) -mata) inayet, ihsan; Tanrı vergisi; başkalarını etkileyebilme yeteneğini veren ayrıcalı ruhsal kuvvet. charismat'ic (kerizmat-ik) bu çeşit kuvveti olan; Tanrı vergisi olan. hayırsever, yardımsever, cömert; merhametli, şefkatli; hayır işleri ile meşgul olan. charitableness hayırseverlik; merhamet, hoşgörürlük charitably cömertçe; hoşgörürlükle. hayırseverlik, yardımseverlik; merhamet; sadaka; hayır işi; hayır cemiyeti, yardım derneği charity school (ing) hayat okulu. düğünden sonra kap kacak ile yapılan gürültü, teneke çalma. şarlatan kimse, sahtekar kimse. charlatan'ic şarlatan. charlatanism şarlatanlık. (Ing), (astr.) Büyükay takımyıldızı. çarliston dansı. ABD, (k.dili) adale kasılması, kramp. yabani hardal. bir çeşit kremalı pasta. cazibe, çekicilik; tılsım, zincirin ucuna takılan sallantı; muska; buyu, tılsımlı bir cümle veya duanın okunması. charmless cazibesiz. cezbetmek, büyülemek, meftun etmek; sihirli bir güçle korumak; büyüleyici olmak, çekici olmak, teshir etmek. charm away büyüleyici bir tesirle (istenilmeyen bir şeyi) kovalamak. charmed life tehlikeden uzak bir hayat. (I.) am charmed Memnun oldum. (Fr.) yumuşak bir çeşit saten kumaş, şarmöz. cezbedici, çekici, hoş, sevimli, cana yakın. charmingly cana yakın olarak. cesetlerin veya öIü kemiklerinin konulduğu mahzen. (Yu.), (mit.) ölümden sonra ruhları "Styx" ırmağından geçiren kayıkçı; kayıkçı, denizci. Hindistan'da kullanılan karyola. (den) portolon, deniz haritası; plan, grafik; çizelge; plan yapmak, plan çıkarmak; harita yapmak. chartless haritasız. patent, imtiyaz, berat; gemi kira kontratı. charter member bir derneğin ilk üyelerinden biri, kurucu. charter plane özel olarak kiralanmış ucuz tarifeli uçak. kiralamak, tutmak (uçak vb,); berat, imtiyaz veya patent vermek. charterer kontratla kiralayan kuruluş. chartered accountant (ing) imtiyazlı muhasebeci. 19 yüzyılda ingiltere'de siyasi reformcuların kurdukları partinin doktrin ve hareketleri. Chartist bu ahmın taraftarı. chartography (bak.) cartography. Kartuziyen rahipleri tarafından Fransa ve ispanya'da imal edilen kokulu likör; sarımtırak açık yeşil renk. chartulary (bak.) cartulary. (çoğ.) -women), (ing) hizmetçi kadın. dikkatli, ihtiyatlı, tedbirli; esirgeyici, cimri. charily cimrice. Sicilya sahiline yakın ve klasik mitolojide kadın canavar olarak şahıslandırılan tehlikeli bir girdap. between Scylla and Charybdis iki ateş arasında. (t), hakketmek, oymak; kabartma işleri yapmak (maden üzerine); (matb.) harflerin muhafazasında kullanılan demir çerçeve; oluk. kovalama, av; kovalanan herhangi bir şey; (ing) avlanabilinen alan; (ing) başkalarının arazisinde avlanabilme hakkı. give chase avlamak. the chase avcılık. kovalamak, arkasından koşmak, peşine düşmek; avlamak; (k.dili) koşmak, acele etmek. avcı; takip topu; ABD sert içkiden sonra içilen su. kanyon, dar boğaz; derin yarık; boşluk, fasıla. chasmal kanyon gibi. ç. yana doğru yapılan bir dans figürü; böyle dans etmek. (Fr.) 1870' lerde Fransız ordusunda kullanılmaya başlanan bir tüfek. Fransa ordusunun süratle hareket etme kabiliyeti olan piyade veya süvari kıtası mensubu; avcı. Chassidim (bak.) Hasidim. (çoğ.) chassis), (-iz) (oto.) şasi; top kızağı; çerçeve. iffetli, namuslu, sili; saf, bozulmamış; lekesiz; basit. sade chastely iffetli olarak chasteness iffetli oluş. ıslah etmek için cezalandırmak, uslandırmak, yola getirmek; dersini vermek. cezalandırmak dövmek chastisement döverek cezalandırma. iffet, ismet, saflık, temizlik. chastity belt bekâret kemeri. ayin sırasında Katolik papazlannın giydiği kolsuz. cüppe. teklifsizce konuşmak, samimi konuşmak; gevezelik etmek; hoşbeş etmek, sohbet etmek. sohbet, teklifsiz konuşma, hoşbeş; birkaç cins ötücü kuş. (çoğ.) -teaux) şato Fransız tipi büyük köşk. şato sahibi kadın; buyük ve güzel bir evin hanımı; kadınların anahtar taşımak için bellerine taktıklan zincir; kadınların yakalarına taktıkları süs. renk değiştiren; bu şekilde parlayan taş. menkul mal, taşınır mal; köle. chattel mortgage menkul rehin. goods and chattel ev bark. gevezelik, boş laf, lafü güzaf; diş çatırdaması. chatter marks bir aletin titreşimi sonucu meydana gelen düzensiz çizikler. gevezelik etmek; konuşur gibi sesler çıkarmak; çatırdamak (diş); (mak.) titreşim meydana getirmek; alelacele söylemek. çok geveze kimse. konuşkan; konuşma şeklinde, sohbet tarzında. chattily konuşkanlıkla chattiness konuşkanlık. ingiliz yazarı. Chaucer'ın eserleri ile ilgili; Chaucer uzmanı. maaşlı hususi araba söförü; özel şöförlük yapmak. Doğu Hindistan'a mahsus ve meyvasından deri hastalıklarını tedavide kulıanılan bir ilaç yapllan ağaç, (bot.) Taraktogenos kurzii. (Fr.) kundura, ayakkabı, çizme. (ABD) eğitici toplantı serisi. aşırı milliyetçilik, şovenizm. chauvinist aşırı derecede milliyetçi kimse. chauvinis'(tic.) aşırı milliyetçi. chauvinis'tically aşırı derecede milliyetçi olarak. (Ieh) çiğnemek: ağız dolusu. ucuz, ehven; az zahmetle elde edilebilen; ucuzca; faizi ehven (borç para), satın alma gücü düşmüş olan (para); bayağı, adi. dirt cheap çok ucuz. cheapskate (ABD), (argo) cimri kimse. ucuzlatmak, değerini düşürmek; itibarını bozdurmak; ucuzlamak. hile, dolandırıcılık, aldatma; oyun, dalavere; (huk.) hile ile (mal.) alma; dolandırıcı, hilekâr kimse; (slang) üç kâğıtçı; sahte bir şey. hile yapmak, dalavere yapmak, oyun çevirmek; aldatmak; dolandırıcılık etmek; (ABD), (argo) ihanet etmek durdurmak, birden durdurmak; engel olmak; kontrol altına almak; kontrol etmek, teftiş etmek; kontrol işareti koymak; kare deseni ile kaplamak; emanet odasına teslim etmek; (satranç) şah çekmek, şah demek; (boya tahta) çatlamak. check in otel veya uçak defterine kaydolmak. check up on soruşturmak, arastırmak. check out otelden hesabını görüp ayrılmak; (ABD), (k.dili) öImek; soruşturmak, doğru olup olmadığını araştırmak; doğru olduğu açığa çıkmak; (mağazada) seçtiklerini kasada hesap ettirmek; işleyişini kontrol etmek. engel, mania, fren; geciktirme; kontrol, teftiş; kontrol işareti; ABD fiş, vestiyer fişi; (lokantada) hesap; (kumaşta) ekose deseni; dama; (satranç) şah; tahtada hafif çatlak deseni. in check kontrol altında. çek traveler' check seyahat çeki. checkbook çek defteri. checking account çek hesabı. dama; kare, ekose deseni; kasiyer; müfettiş, kontrolcu; damalı yapmak, ekose deseni ile kaplamak; değişiklik ve zorluklarla doldurmak. keklik üzümu, (bot.) Gaultheria. dama tahtası. kareli, ekose; değişik olaylarla dolu. dama oyunu. check list kontrol listesi. (satranç) (mat.); tam yenilgi; (satranç) mat etmek; hünerle yenmek. işveren tarafından işçilerin aylıklanndan sendika üye aidatı kesip sendikaya gönderme usulü. işleyiş kontrolu; mağazada kasaya ödeme işlemi. checkout time aynlmayı gerektiren saat. check point trafik kontrol yeri. ucu eyere bağlanan dizgin. vestiyer; emanet odası. checks and balances hükümetin yasama, yürütme ve yargı kuvvetlerinin ayrılmaları ve karşılıklı olarak birbirlerini denetleyip sınırlandırmaları. tıbbi muayene. check valve emniyet valfı. yumuşak bir cins ingiliz peyniri. yanak, avurt; (k.dili) cüret, yüzsüzlük, arsızlık. cheekbone yanak kemiği. cheek by jowl yan yana. (k.dili) yüzsüz, arsız, küstah. cheekily küstahlıkla. cheekiness küstahlık. cıvıldamak, ötüşmek; cıvlltı. alkış tutmak, tempo ile bağırarak taraf tutmak; neşelendirmek, memnun etmek; teşvik etmek, cesaretlendirmek; tempo tutarak bağırmak; neşelenmek. cheer up moralini düzeltmek. Cheer up ! Keyfine (bak.) ! Gecmiş olsun !. teşvik, alkış tutma; neşe ve memnuniyet veren şey; ruh haleti; kıvanç; yiyecek, erzak; misafirperverlik. neşeli, şen, hoş, neşe saçan; içten gelen. cheerfully neşeyle. cheerfulness neşelilik. alkış, taraf tutma; memnun edici, neşelendirici. (ünlem), (ing) , (k.dili.) merhaba; Allaha ısmarladık. (spor) karşılaşmalarında tezahürat yapan grubun lideri. neşesiz, keyifsiz; iç kapayıcı, kasvetli. cheerlessly neşesiz olarak. cheerlessness neşesizlik. (ünlem) Sıhhatinize !. neşeli, keyifli, şen; neşe verici, keyiflendirici. cheerily neşeli bir tarzda. cheeriness neşeli oluş. peynir, peynir kalıbı; bu şekilde herhangi bir şey. Cheese it ! (argo) Kaç ! big cheese (argo) önemli bir kimse. (argo) cimri; peynir kabuğu; önemsiz bir şey; hasisçe bir davranış. peynirli köfte. peynirli kek; (argo) güzel bir kızın bacaklarının resmi. tülbent. peynir gibi, peynir nevinden;(ABD), (argo) kalitesiz, adi. cheesiness peynirli veya peynir gibi oluş. geyik avında kullanılan parsa benzer bir hayvan. şef, ahçıbaşı, ahçı. (Fr.), (çoğ.) -chefsd,oeuvre) şaheser. (bak.) check. Hindistan' da mürit. (çoğ.) -Iae) (-li) yengeç veya ıstakoz gibi deniz hayvanlannın kıskacı. (çoğ.), (zool.) kaplumbağa cinsinden hayvanlar. chelonian kaplumbağa. (kıs.) chemical, chemist, chemistry. kimyasal, kimya ile ilgili; kimyasal madde. chemical action kimyasal etki. chemical compound kimyasal bileşim. chemical engineer kimya mühendisi.chemical fire extinguisher eczalı yangın söndürücüsü. chemical reaction kimyasal reaksiyon. chemical warfare kimyasal harp. (Fr.) demiryolu; bir nevi bakara (kumar oyunu) kadln iç gömleği, kombinezon; kadın elbisesi, pelerin. kadın buluzü, bolero. kimyager; (ing) eczacı. kimya .analytical chemistry analitik kimya. inorganic chemistry inorganik kimya. (tıb.) kemoterapi; kimya ile tedavi. (biyol.) simiotropizm, hücrelerin bazı kimyasal maddelere karşı gösterdikleri yaklaşma veya uzaklaşma, kimyadoğrulumu. organik maddelerin endüstriyel kullanılışları. ipek veya pamuktan dokunmuş tüylü kordon veya saçak. (bak.) checker. aziz tutmak; bağrına basmak: gütmek. cherisher aziz tutan kimse. cherishingly aziz tutarak. uçları açık olan puro. kiraz, (bot.) Prunus: kiraz ağacı: kiraz ağacının kerestesi: parlak kırmızı renk: parlak kırmızı: kiraz ağacından yapılmış. cornelian cherry kızılcık, (bot.) Carnus mas morello cherry vişne, (bot.) Prunus cerasus sour cherry kiraz eriği, (bot.) Prunus cerasus wild cherry kuş kirazı, (bot.) Cerasus padus, Cerasus avium. yarımada. the Chersonese Gelibolu Yarımadası. bir çeşit kuvarslı kaya. (çoğ.) - -bim) melek, kanatlı çocuk başı olarak resmedilen melek: masum ve güzel yüzlü insan; nur topu gibi çocuk. cheru'bic melek gibi. cheru'bically melek gibi olarak. frenkmaydanozu, (bot.) Anthriscus cerefolium. devamlı olarak gülümseyen kedi ("Alis Harikalar Diyarında" adlı eserde geçer); sırıtkan kimse. (satranç); köprü tahtası. chessboard satranç tahtası. chessman satranç taşı. göğüs; sandık; kutu: bir kurumda para alınıp verilen yer: banka. chest of drawers çekmeceli dolap, konsol. chest register (müz.) göğüsten çıkan pes sesler. community chest genel yardım sandlğı. hope chest ceyiz sandığı. medicine chest ilâc dolabı. tool chest takım sandığı. get something off one's chest içini dökmek. içten düğmeli palto veya pardesü; kanepe. kestane, (bot.) Castanea dentata: kestane kerestesi: kestane rengi; (k.dili) çok duyulmuş fıkra veya espri. (ing) doru at: kızıl kahverengi, kestane rengi olan, maron. candied chestnut kestane şekeri. horse chestnut at kestanesi. (k.dili.) küstah: bedeninin göğüs kısmı büyük olan. şövalye, atlı süvari; lejyon donör gibi nişan veya rütbe sahibi; kahraman ve mert kimse. sık yünü ile meşhur bir koyun cinsi; (k.h) (şev'iyıt) bu yönden dokunmuş kalın kumaş. assubay ve erlerin rütbelerini gösteren kol işareti; (mim.) zikzak çıta. Asya üIkelerine mahsus geyiğe benzer birkaç çeşit geviş getiren hayvan. (ing) avlamak, avlanmak; av, av narası. çiğnemek: düşünmek, kafa yormak; tütün çiğnemek; çiğneme; lokma. chew out azarlamak. chew the cud geviş getirmek. chew the rag çene çalmak. chewing gum çiklet. resimde ve tabiatta ışık ve gölge oyunu; ışık ve gölge sanatı; edebiyatta tezat usulü. chiaroscurist resimde sadece ışık ve gölge kullanan ressam. (anat.) kiyasma. (T) çubuk. şık, modaya uygun; şıklık. Şikago şehri. , hile, oyun, şike; hile yapmak, aldatmak, şike yapmak. chicanery hile, şike. civciv, piliç; çocuk, yavru; (A.B.D.) , (argo) genç kız. Kuzey Amerika'ya mahsus bir cins baştankara. (zool.) Parus. piliç, tavuk; tavuk veya diğer kümes hayvanlannın eti; (k.dili) toy kimse; (A.B.D.), (argo) genç kız; (A.B.D.), (argo) korkak, ödlek; (A.B.D.), (argo), out (ile) korkudan çekinmek. chicken feed (argo) bozuk para, az para. chicken-hearted korkak. chicken pox suçiçeği. nohut, (bot.) Cicer arietinum roasted chickpea leblebi. kuş otu, sıçankulağı, (bot.) Cerastium arvense. hindiba, frenk salatası, güneğik, (bot.) Cichorium intybus. (chid veya chided, chidden veya chided) azarlamak, kusur bulmak. şef, amir, reis; (argo) patron; (hane.) armanın en üst kısmı; en yüksek rütbede olan; belli başlı, ana; başta olan. in chief baş, en yüksek mevki. chief justice başyargıç. chiefly başlıca, en çok. kabile reisi; başkan, idareci. chieftaincy, chieftainship kabile reisi; başkanlık. şifon; kadın elbisesi aksesuarı; hafif çırpılmış yumurta akı gibi. şifonyer, çekmeceleri olan aynalı dolap. (bak.) chigoe. topuz, saçın arkada toplanması. Batı Hint adaları, Amerika ve Afrika'da görülen ve dişisi hayvan veya insan etine gömülen bir cins pire. (gen.), (çoğ.), (tıb.) soğuk ve rutubetten el ve ayaklarda hâsıl olan kızarıklık ve şişlik; mayasıl. (çoğ.) -children) bebek, çocuk; çocuksu kimse; kız veya erkek evlât. childbed kadının doğum yapma hali. childbirth doğum. child labor çocukların çalıştırılması. child' play kolay iş. adopted child evlât edinilmiş çocuk, evlâtlık. with child hamile. isa'nın doğumundan üç gün sonra kılıçtan geçirilen masum çocuklar yortusu, 28 Aralık. çocukluk devresi. second childhood yaşlılık devresindeki çocukluk hali. çocuksu, çocuğumsu; saçma. childishly çocukça. childishness çocuksuluk. çocuksuz, çocuğu olmayan. childlessness çocuksuzluk. çocuk ruhlu, masum, içten, samimi. (bak.) child. Şili. kırmızı biber, (bot.) Capsicum frutescens. chili con carne kıyma, kırmızı biber ve kuru fasulyeden yapılmış bir yemek. chili sauce biberli domates sosu. bin; bin yıllık devre (ilah) isa'nın yeryüyüzünde bin yıl hüküm süreceği doktrini. üşümek, ürpermek; (mad.) donmak, sertleşmek; üşütmek; soğutmak (şarap); ümidini kırmak. chillingly üşütücü bir şekilde. chillriess soğuk; soğuk davranış. soğuk; titreme, üşüme, ürperme; soğuk davranış; soğuk döküm kalıbı; üşütücü; soğuk. take the chill off ıIıtmak. chill-cast soğuk kalıba dökülmüş. chiller soğutucu; korkunç hikâye. serin, soğuk, üşütücü; soğuğa karşı hassas; soğuk bir şekilde. chillily soğuk bir şekilde. chilliness soğuk; soğuk davranış. ahenkle çalmak (çan); şarkı söyler gibi konuşmak; harmonize etmek, uygunluk sağlamak; ahenkli ses çıkarmak. chime in uymak; söz kesip konuşmaya katılmak. ahenkli zil veya çan sesi;(müz.) madeni borulardan meydana gelen bir çalgı; müzik, melodi; akort, ahenk. fıçının iki ucundaki şevli kenar. ağzından ateş püsküren mitolojik bir canavar; süsleme sanatında kullanılan canavar figürü; vehim, kuruntu, kabus. hayali, gerçek olmayan. chimerically hayali olarak. baca; lamba şisesi; krater, yanardağ ağzı. chimney corner ocak başı. chimney damper baca sürgüsü. chimney piece şömine tablası. chimney pot baca külâhı. chimney sweep baca temizleyicisi. şempanze. çene; jimnastikte çeneyi çubuğun hizasına getirmek; (k.dili.) konuşmak; (k.dili.) çene hizasına kaldırmak, boynunun arasına sıkıştırmak (keman) Çin. People' Republic of China çin Halk Cumhuriyeti. Republic of China Tayvan. China aster pat çiçeği, meydan güzeli. Chinaman (asağ) Çinli. porselen, seramik, çini. chinaware porselen, çanak çömlek. china closet tabak dolabı. tespihağacı. Çin dışındaki büyük şehirlerde Çinlilerin oturduğu semt. tahtakurusu. sincaba benzer bir Güney Amerika hayvanı; bu hayvanın çok değerli olan kürkü, çinçilla; kalın ve tüylü paltoluk kumaş. boğmaca. omurga kemiği, belkemiği; sırttan çıkarılan et. Çince; Çin'de konuşulan dillerden herhangi biri; Çinli; Çine, Çinlilere veya Çince'ye ait. Chinese calendar. (bak.) calendar. Chinese lantern (plant) şeytan feneri, (bot.) Physalis alkekengi. Chinese puzzle çinlilerin yaptığı karışık bir bulmaca; çözülmesi zor problem. Chinese Wall Çin seddi. ( (A.B.D.), (argo), (asağ) Çinli. yarık, çatlak; (argo) temiz para, nakit para; madeni ses; yarıkları doldurmak; şangırdamak, şangırdatmak. Amerika'da esen sıcak, kuru bir rüzgâr. basma, perdelik kreton. ( ABD), (k.dili.) adi, iyi olmayan. Sakız adası. yonga, çentik; ince dilim halinde kesilmiş yiyecek; (çoğ.),) (ing) patates kızartması; (iskambil) fiş; küçük kıymetli taş parçası; önemsiz bir şey; lezzetsiz kuru yiyecek; kurumuş tezek parçası; sepet örücülüğünde kullanılan hasır. a chip off the old block hareket ve konuşmasında ailesine benzeyen kimse. a chip on one' shoulder kavgaya hazır oluş, öfkesi burnunun ucunda olma. in the chips (argo) zengin. yontmak, çentmek, budamak, şekil vermek; (iskambil) fişle oyuna girmek; cıvıldamak (kuş) chip in (k.dili) iştirak etmek; sözü kesmek. chipped beef ince dilinmiş kuru sığır eti. üstü çizgili birkaç çeşit ufak sincap. 18. yüzyılda yaşamış olan bir ingiliz marangozu; bu marangozun stilinde yapılmış mobilya. (ABD), (k.dili.) canlı, neşeli; şık, iyi giyinmiş. (ı),(argo) arasıra uyuşturucu ilâç içme. serçe; ufak sincap; (argo) orospu kız. (huk.) kendi el yazısıyla yazılmış vesika. chirog-rapher el yazısı ile yazan veya bunun üzerinde çallşan kimse, hattat. chirography el yazısı. el falı. ayak bakım mütehassısı. ayak bakımı, nasır gibi basit ayak rahatsızlıkların tedavisi. masajla tedavi usülü, omurga masajı ile tedavi. chi'ropractor masajla tedavi eden kimse. (çoğ.), (zool.) uçan memeliler; yarasalar. cıvıldar gibi ses çıkarmak, cıvıldamak; cıvıldar gibi konuşmak; cıvıltı. chirpy cıvıltılı, neşeli. (çekirge, ağustosböceği gibi) tiz ses çıkarmak; bu şekilde ötmek; çekirge ve benzeri hayvanların ötüşü. neşe ile cıvıldamak, cıvıltılı sesler çıkarmak; cıvıltı. (eski) cerrahlık. chirurgic, chirurgical (eski) cerrahi. keski, kalem; kalemle kesmek; (argo) aldatmak, hile ile elde etmek; keski ile çalışmak. chiseled keski ile şekil verilmiş; güzel bir şekil verilmiş; keskin hatlı. yiyecek içecek masrafları için ödenen para makbuzu; (ing) not, mektup; çocuk, delişmen ve tecrübesiz kız. Iaf, havadan sudan konuşma; dedikodu. kitin. chitinous kitinli. (çoğ.) hayvan bağırsağı, bumbar. şövalye gibi, nazik, cömert, cesur. chivalrously şövalyelere has bir şekilde. chivalrousness şövalye gibi oluş. şövalyelik; cömertlik; cesaret; şövalyelik örgütü; şövalyeler; şövalyelik makamı. (bak.) charivari. yemeğe tat vermek için kullanılan Frenk soğanı, (bot.) Allium schoenoprasum. (bak.) chevy. eski Yunan erkeklerinin giydiği kısa pelerin. (kim) kloralhidrat. (kim) klorik asit tuzu. chlorate of zinc lehim suyu. (kim) klorik asit. klorid. chloride of lime kalsiyum klorid. klorlamak. (kim) klor. (kim) kloroform; karınca yağı; kloroformla uyutmak. (bot.) klorofil. (bot.) içinde klorofil bulunan protoplazma, kloroplast. (bot.) kloroz, sarıcalık; (tıb.) genç kızlarda demir eksikliğinden meydana gelen kansızlık. (kim) kloröz asit. takozla desteklemek, destek koymak; (den) kızağa çekmek. chock-block palanga makaraları birbirine kavuşmuş; dopdolu; sıkışık. odun parçası, takoz; (den) yomalık büyük kurt ağzı; kızak. dopdolu. çikolata; koyu kahverengi; çikolatalı, çikolata ile yapılmış; çikolata renginde. seçkin, güzide; mükemmel, üstün. choicely seçkin bir şekilde. choiceness seçkin oluş. seçme, ayırma; tercih hakkı, seçim hakkı; seçilmiş kişi veya şey, tercih; diğerlerine tercih edilen şey; şık, ihtimal. by choice tercihli.Take your choice istediğinizi alınız. seçiniz. kilise korosu, koro; kilisede koroya mahsus yer; koroda şarkı söylemek. choir loft kilise balkonunda koro yeri. boğma, tıkama, ağzını kapatma; (oto.) kısıcı, boğucu. boğmak, nefesini kesmek, tıkamak; önünü kesmek, boğmak (münakaşa, söz); bastırmak, baskı altında tutmak; boğulmak, nefesi kesilmek. choke back, choke down, choke off tutmak, durdurmak; yutmak; menetmek. choke up tıkanmak; heyecandan konuşamamak. yabani acı kiraz, (bot.) Prunus virginiana. maden ocağının içindeki oksijeni az ve karbondioksiti fazla olan öksürtücü hava, boğucu gaz. boğan şey veya kimse; (k.dili.) boyuna sımsıkı takılan gerdanlık; dik yaka. boğucu; (ing), (k.dili.) hapishane. öfke, kızgınlık, asabiyet; (eski), (biyol.) safra. choleric çabuk kızan. kolera. kolesterol, safrayağı. (anat.) kıkırdak gibi. (chose, chosen) seçmek, ayırmak, tercih etmek, arzu etmek, istemek; tercih yapmak. cannot choose but mecburdur. chooser seçen kimse. (k.dili) müşkülpesent, zor memnun edilebilen. ağız, çene; ani ısırma; ağzı ile yakalamak; birdenbire söylemek. Hindistan'da mühür, mühürlü imtiyaz; birinci kalitede. (-ped, -ping) balta ile parçalara ayırmak; parçalamak; birdenbire ve şiddetle hareket etmek; birdenbire yön değiştirmek (rüzgar) chop up kıymak, doğramak; (odun) yarmak. kesme işi, kesici darbe; pirzola; yarık, çatlak. çin lokantalarında yenen sebzeli et, piliç gibi türlü yemeği. pirzola servisi yapan lokanta; çin'de gümrük binası. kısa saplı balta, satır; elektrik akımını kesen alet; (argo) helikopter. kesiş, vuruş. chopping block kütük. değiken, yön değiştiren (ruzgâr); çırpıntılı (deniz, su) çinlilerin yemek yemek için çift olarak kullandıkları çubuk. (çoğ.) -gi) eski Yunan korolarının şefi; herhangi bir festivalin idarecisi.choragic koro şefiyle ilgili veya ona ait. koro ile ilgili; bir koro tarafından söylenmiş; koro için yazılmış. ilâhi beste, koral. çalgı teli; his, duygu; (geom.) kiriş; (müz.) bir arada çalınan ahenkli birkaç çeşit nota, akort. dominant chord esas gamın beşinci notası olan akort; sol ile ahenkli akort. spinal chord. (bak.) cord chord of an arc yay kirişi. omurgalı hayvan. (ABD) küçük bir iş; (çoğ.) bir evin veya çiftliğin günlük işleri; güç ve zevksiz bir iş. (tıb.) kore hastalığı, yüzde, kollarda ve bacaklarda tikler meydana getiren bir çocuk hastalığı. koreograf, bale direktörü. koreografi, bale eserleri yazma sanatı; bale sanatı. (siir) dört heceli bir öIçü. koroya ait, koro için. (anat.), ceninin dış zarı,koryon. (anat.) ceninin dış zarı, koryon. koro üyesi; kilise korosunda şarkı söyleyen erkek çocuk; koro şefi. bir bölgenin haritasını çıkarma ve arazi karakterini inceleme iimi. chorographer haritacı. chorograph'ical haritacılıkla ilgili veya ona ait. chorograph-ically haritacılıkla ilgili olarak. (anat.) gözün damar tabakasının arka parçası; buna benzer. (önek) renk, renkli. kıkırdamak, kahkahaları zaptetmek; kıkırdama. koro, koro parçası; bir şarkının koro kısmı; koro ekibi; koro halinde şarkı söylemek veya konuşmak. chorus girl kabare kızı. in chorus hep beraber, hep bir ağızdan. (bak.) choose. (Fr.), (huk.) şey, mal, şahsi eşya veya mal. chose in action alacak. chose in possession malikin elinde bulunan menkul eşya. (bak.) choose: seçilmiş olan, tercihli; (ilah) cennete gitmek üzere seçilmiş olan. kırmızı gagalı dağ kargası, kızılca karga, (zool.) Pyrrhocorax pyrrhocorax. (eski) aldatmak, hile yapmak, dolandırmak: hile, oyun. kahverengi veya siyah tüylü, siyah dilli ,çin köpeği; (ABD), (argo) yiyecek. kızartılmış erişte ile servis yapllan çinlilere ait türlü yemeği. hardalla yapılan karışık turşu. balıklı sebze çorbası. yabancı bir dilden seçilmiş okuma parçaları. (kil) kutsal mesh yağı. (eski) vaftiz sırasında çocuğa giydirilen beyaz elbise. mesih, isa. Christlike isa gibi. Christ' thorn kaba diken, (bot.) Rhamnus palurius. vaftiz etmek; vaftiz ederken isim koymak: isim koymak ve ithaf etmek; (k.dili) ilk olarak kullanmak. christening vaftiz. Hıristiyan alemi; Hıristiyanlar. Hıristiyan, isa peygambere inanan; (k.dili) saygıdeğer, dürüst; insani, merhametli; Hıristiyan olan kimse, hayatında isa'nın yolunu takip eden kimse; temiz ahlaklı kimse. Christian era Milâdt tarih. Christian name vaftizde verilen ad. Christian Science hastalığın yalnız insanın kafasmda mevcut olduğuna inanan bir mezhep. Hıristiyanlık; Hıristiyan dini. Noel, isa'nın doğumu yortusu (25 aralık) christmas eve noel arifesi. chrıstmas rose kara çöpleme, (bot.) helleborus niger. chrıstmas tree noel ağacı. renk berraklığı. renkler ilmi. renklerle ilgili; (müz.) kromatik, seslerin yarımşar ton ara ile birbirlerini takip etmeleri ile ilgili. choromatic scale (müz.) kromatik gam. choromatically kromatik olarak. kromatin. kromatografi, renkli fotoğraf. kromatofor. krom. chrome green krom yeşili. chrome steel kromlu çelik. (kim) kromdan veya krom ile ilgili. (kim) krom. renkli taş basma. renkli madde öncüsü, kromojen. (biyol.) kromoplast. (biyol.) kromozom. (astr.) kromosfer, renkküre. (kıs.) ehronological, ehronology. (tıb.) kronaksi. tarih, kayıt, vakayiname, günlem; kaydetmek, tarihe geçirmek. chronicler tarihe kaydeden kimse. müzmin, kronik, süreğen. chronically müzmin bir şekilde. tarih. ebced hesabıyla tarih. olayların tam oluş anını tespit eden alet; çok kısa zaman bölümlerini öIçen alet. chronograph-ic bu alet ile ilgili. kronolojik tarih sırasına göre düzenlenmiş. ehronologically tarih sırasına göre. kronoloji, olaylan tarih sırasına göre düzenleme ilmi. kronometre. vakti tam olarak öIçme ilmi. krizalit, böceğin kelebek olmadan evvel koza içinde veya dışmdaki hali. kasımpatı, krizantem. corn chrysanthemum sarı pat, (bot.) Chrysanthemum segetum. altın ve fildişinden yapılmış. sarı veya yeşil renkte olan ve bazen de kuyumculukta kullanılan bir mineral. zebercet, sarı yakut. bir çeşit yeşilimsi kuvars taşı. (mit) öIüler diyarının ilâhları ve ruhlarına ait. (zool.) sazan cinsinden birkaç çeşit balık, kefal. tombul, dolgun. sığırın boynu ile kürek kemiği arasmdaki kısım; takoz olarak kullanılan odun veya kalas; dağ sıçanı; (mak.) torna balama aynası. drill chuck matkap aynası, burgu aynası. chuck wagon içinde kovboylara yemek hazırlanan araba. çenesini okşamak; atmak; (k.dili.) çöpe atmak; (argo) istifa etmek; okşama; kısa bir mesafeye fırlatma; (ing), (k.dili.) şekerim. chuck out (k.dili.) atmak, çöpe atmak; yaka paça. kapı dışarı etmek. (Ieh) yoldaki çamur cukuru. kıkır kıkır gülmek, kendi kendine gülmek; kıkırdama; anne tavuğun civcivlerini çağırmak için çıkardığı ses. chuckler kıkırdayan kimse. (k.dili) budala kimse, kalın kafalı kimse. chuckleheaded kalın kafalı. chuckleheadedness kalın kafalılık. bir makinanın işlerken çıkardığı egzoz sesi; bu sesi çıkarmak; bu sesi ,çıkararak yürümek. polo oyununun devrelerinden biri yem olarak kullanılan yağlı balık parçaları. (-med -ming) yakın arkadaş, samimi dost; yatılı okulda oda arkadaşı; yakın dost olmak; aynı odayı paylaşmak. chummy (k.dili.) samimi. çiğnemek. (k.dili.) kalın kafalı kimse, budala kimse; kütük, takoz; (argo) kafa, kelle. off one's chump (ing), (argo) aklını kaçırmış. chumpish budala. külçe, yığın, topak; (k.dili.) kuvvetli ve tıknaz adam; bodur ve güçlü at veya başka hayvan. chunky bodur, tıknaz; topak topak, külçe halinde. chunkiness bodurluk. kilise; kilise ayini; herhangi bir Hıristiyan mezhebi; cemaat; din adamlığı; dinsel örgüt. church'goer kiliseye muntazam giden kimse. church'(man.) kilise azası. church'warden kilise mütevellisi. church'yard kilise bahçesi ve mezarlık. kiliseye getirmek; kilise disiplinine tabi tutmak; kilisede şükran duası etmek (bilhassa doğumdan sonra kadınlar) tamahkar kimse, hasis kimse, cimri adam; köylü; kaba adam. churlish kaba, vahşi; tamahkar, cimri; işlenmesi zor (toprak) churlishly kaba bir şekilde. churlishness kabalık. yayık, yayığa benzer herhangi bir alet; süt kabı; tereyağı yapmak için sütü dövmek, çalkamak; devamlı olarak dövmek, karıştırmak. churning çalkama. uçarken kuşun çıkardığı kanat sesi, pırr; (bak.) chirr. akıntı, çağlayan; kanal, oluk; şelale; dar boğaz şeklinde ağıl; paraşüt. bir çeşit Doğu Hindistan turşusu. (ABD), (argo) cüret, küstahlık. Cuvaş Cumhuriyeti. (biyol.) kilüs, bağırsaklarda bulunan beyaz bir sıvı. (biyol.) kimüs, midede yarı hazmedilmiş halde bulunan yiyecekler. chymous kimüsle ilgili veya onun gibi. (Fr.) sabık, eski. (kIs) Central Intelligence Agency. (çoğ.)-ria), (mim.), büyük kiliselerde mihrabın üstüne çekilen sayvan; Katolik kilisesinde içine takdis edilmiş ekmek konan kap. ağustosböceği, (zool.) Cicadis. yaranın üstünü kapatan yeni zar, sikatris: (bot.) düşen bir yaprak veya tohumun bıraktığı iz. kabuk bağlamak, kapanmak, onmak (yara); kapatmak. cicatriza'tion kabuk bağlama. güzel kokusu için yetiştirilen maydanoz familyasından bir bitki, (bot.) Myrrhis odorata. turist rehberi, tercüman. (bot.) hindibaya benzeyen it (çoğ.) -bei) evli. bir kadının âşığı. 11. yüzyılda yaşamış Ispanyol destan kahramanı, Sid. elma suyu, elma şarabı. cider press elma cenderesi. (kIs) cost, insurance and freight sif, (bak.) cost. puro. (sig.)ara. (çoğ.), (tek -ium) kirpikler; (zool.) tek hücreli hayvanlarda görulen ve hareketi sağlayan kısa tüyler; (bot.) küçük kılımsı uzuvlar, silia. (biyol.) kirpiksi. (biyol.) kirpikli. cilia'tion kirpikli oluş. yapağıdan dokunmuş kumaş; bu kumaştan yapılmış gömlek. Kilikya, Adana civarının Romalılar devrindeki ismi. Cilician Gates Külek Boğazı, Gülek Boğazı. (çoğ.) cimices), (sim-ısiz) bit. Homer'in destanlarında adı geçen ve karanlıkta yaşadıkları söylenen bir batılı ırk ile ilgili; kasvetli, iç kapayıcı. at kolanı; (k.dili.) sıkıca tutma, kavrama; (argo) kolay ve emin sey; kolan takmak, kolan kasmak; (argo) sağlam kazığa bağlamak. kınakına ağacı. cinchona bark kınakına ağacı kabuğu. kemer kuşak; çevre hududu; etrafını çevirmek, ihata etmek, kuşak dolamak. cüruf, yanmış kömür artığı; kül; (çoğ.), (jeol.) parça şeklinde lav. cindery curuf gibi veya onunla ilgili. cinder block curuf briketi, kül kapağı. Sinderella; güzelliği ve değeri anlaşılmamış kız. sinema, sinema dünyası. Sinemaskop. sinema makinası; filim oynatma makinası, filim çekme makinası. cinematog'rapher filim çeken kimse. cinematograph'ic sinema makinasıyla ilgili veya ona ait. cinematography filim çekme sanatı. bileşikgillere ait bir bitki, (bot.) Senecio cruentus. (çoğ.) -raria) yakılan ölünün küllerinin muhafaza edildiği yer. kül haline gelmiş: kül gibi; küllü; kül rengi, grimsi. (çoğ.) -Ia), (anat.), (zool.) kuşak, kuşak gibi olan kısım. (min.) zincifre, sulüğen. tarçın, tarçın ağacı. iskambilde beşli; zarda beş, penc. 13 yüzyılda ingiltere'nin deniz savunmasına yardım etmelerine karşılık kendilerine bazı haklar tanınan Güneydoğu ingiltere'deki beş liman. italyada 16. yüzyıl; 16. yüzyıl italyan sanat ve edebiyatı. beşparmak otu, (bot.) Potentilla reptans; (mim.) süslemede kullanılan bu otun şekline benzeyen bir motif. sıfır; önemsiz şey veya kimse; şifre; şifre halindeki yazı; şifre anahtarı; monogram, arma. in cipher sifreli. hesap yapmak, aritmetikte sayıları kullanmak; şifreli olarak yazmak; devamll ses çıkarmak (org borusu gibi) yeşilli beyazlı hareleri olan mermer. (edat.), (kıs.) ca.,c veya c) dolaylarında, takriben, aşağı yukarı. çerkezistan. Çerkezce; Çerkez; çerkezlerle veya çerkezce ile ilgili. Homer'in ''Odise"sinde sihirli bir icki ile erkekleri domuz sekline sokan buyücü kadın; tehlikeli buyucü kadın Circean büyücu kadın gibi veya ona ait. halka şeklinde; (bot.) filizlerinin ucu kıvrılan. daire çember, halka; bu şekildeki herhangi bir cisim; ring, meydan; etki sahası; devir: hale; muhit, grup; (coğr.) paralel dairesi; (astr.) gök cisimlerinin yörüngesi; gök cisimlerinin kendi etraflarında dönmeleri. great circle (coğr.) büyük daire. inner circle merkezi grup.vicious circle fasit daire. etrafını çevirmek, kuşatmak; etrafında dolaşmak; devretmek, dönmek. küçük daire, halkacık; daire şeklinde olan baş süsü, taç. devretmek, dolaşmak; turneye çıkmak. daire; ring seferi bir yerden kalkıp gene aynı noktaya dönme; turne; gezici hâkim veya papazın yaptığı mutat seyahatler; gezici hakim veya papazlar; (elek) devre. circuit breaker devre kesici anahtar. circuit court şehirden şehre giden mahkeme. circuit judge gezici hâkim. circuit rider atla dolaşan gezici vaiz. closed circuit kapalı devre. short circuit kontak, kısa devre. dolaylı, dolambaçlı. circuitously dolaylı olarak. circuitousness dolaylılık. circuity dolaylı oluş. daireye ait, daire şeklinde, yuvarlak; bir daire içinde hareket eden; dolaylı, dolambaçlı; belirli bir muhit ile ilgili; sirküler tamim genelge. circuIarly dairevi olarak. circular measure daire olçüsü. circular saw daire testere. sirküler yollamak: sirküler halinde kaleme almak. circulariza'tion sirküler yollama. circularizer sirküler yollayan kimse. deveran etmek dolaşmak, cevelân etmek; dağıtmak, elden ele geçirmek: dolaştırmak. devir deveran dolaşım; devreden, dolaşan. circulating library dışarıya kitap veren kütüphane. devir, deveran, dolaşım cereyan; kan dolaşımı; tedavül, piyasadaki para miktan; kitap verme; dağıtım miktarı, tiraj. devir ettirici. dolaşıma ait: kan dolaşımına ait. etrafını çeviren, kuşatan, ihata e(den.) etrafım dolaşmak; tavaf etmek. circumambula'tion etrafını dolaşma. circumam'bulatory etrafını dolaşan. , (şaka) dolambaçlı yol; boş laf etme dolaylı bir şekilde meramını anlatma. sünnet etmek. sünnet. the Circumcision 1 Ocak'ta kutlanan dini bir bayram. daire çevresi. circumferen'tial daire çevresine ait veya onunla ilgili. uzatma işareti; uzatma işareti ile ilgili; eğri, çarpık; etrafına dolamak; uzatarak telaffuz etmek. birbirinin etrafında akan; etrafı su ile çevrilmiş. etrafına dökmek (su); etrafını bir sıvı ile çevirmek. circumfu'sion etrafına dökme. civarda olan, etraftaki. dolambaçlı yoldan konuşma, gereksiz kelimeler kullanma; dolambaçlı söz veya deyim. circumlocutory dolambaclı söz gibi. denizden etrafını dolaşmak. circumnaviga'tion denizden etrafını dolaşma. circumnavigator denizden etrafını dolaşan kimse. circumnutate. kutupların etrafında olan, dolaykutupsal. etrafına çizgi çizmek, daire içine almak; sınırlamak; çemberlemek; (geom.) bir şeklin etrafına diğer bir şekil çizmek. etrafını çizme, daire içine alma; çevreleme;sınırlama, tahdit; para veya mühür üzerinde bulunan daire şeklindeki yazı; sınır çizgisi; mıntıka, bölge. güneşin etrafında olan veya dönen. dikkatli ihtiyatlı, tedbirli. circumspec'tive dikkatli. cir'cumspect'ly dikkatle. circumspec'tion dikkatlilik. hal, durum, keyfiyet, şart, vaziyet; vaka, olay; teferruat, ayrıntı. Circumstances aIter the case Olaylar kararları değiştirir. under no circumstances hiç bir surette. under the circumstances bu şartlar altında. pomp and circumstance debdebe ve tantana. durumla ilgili; teferruata dair, ikinci derecede önemi olan; ayrıntılı, mufassal. circumstantial evidence ikinci derecede deliller. circumstantially durumla ilgili olarak. circumstantially durumla ilgili oiuş. tafsilatlı olarak izah etmek; delil ileri sürerek desteklemek. etrafına siper çekili, etrafı çevrili; etrafına siper çekmek. tuzağa düşürmek; hile ile önüne geçmek, atlatmak; etrafını dolaşmak. circumventer circumventor tuzağa düşüren kimse; atlatan kimse. circumvention tuzağa düşürme; atlatma. circumventive tuzağa düşürücü; atlatıcı. dönmek, deveran etmek, dolaşmak. circumvolu'tion bir merkez etrafında dönüş. sirk; sirk gösterileri: sirk pisti; arena; (ing) meydan; gösteri, numara. daire şeklindeki alan; etrafı dağlarla çevrili küçük ova. (tıb.) siroz. cirrhotic sirozla ilgili, siroza ait. (zool.) muhtelif cisimlere yapışarak denizde yaşayan kabuklu bir hayvan; kıvrıkbacaklar familyasından bir hayvan. (çoğ.) -ri) (meteor.) sirrus, saçakbulut; (zool.) sülük; (bot.) filize benzer sürgün. (önek) bu tarafta. Alp dağlarının güneyinde bulunan. Atlantik Okyanusunun bu tarafında olan. Po nehrinin güneyinde bulunan. (geom.) sarmaşık eğrisi, sisoid; bu çeşit eğri içinde bulunan. (mim.) tarih öncesi devirlere ait taş veya ağaç lahit; kutsal araçlara mahsus sandık. sarnıç, mahzen, su deposu; (anat.) vücutta herhangi bir sıvının toplandığı kese. (kıs.) citation, cited citizen. hisar, kale; harp gemisinde zırhlı bölme. bir eserden bir diğerine aktarma, iktibas; aktanlan bölüm; celp, mahkemeye çağrı; celp kağıdı; kahramanIlğından dolayı bir asker veya taburun günlük emirde zikredilmesi. ci'tatory aktarma ile ilgili. delil olarak iktibas etmek, bir eserden bir bölüm aktarmak; mahkemeye celbetmek; çağırmak, davet etmek; bahsetmek, zikretmek, hatıra getirmek; (ask.) kahramanlığını günlük emirde zikretmek. citeable aktarılabilir. eski zamanlarda kullanılan bir çeşit kitara. bir şehri veya şehirleri kapsayan; şehir haline konmuş; şehir gibi meydana getirilmiş. citified şehir hayatına uymuş. vatandaş, teba; hemşeri; şehirli kimse; sivil kimse. citizenry bütün vatandaşlar. citizenship vatandaşlık, tabiiyet. native citizen bir devletin uyruğu olarak doğmuş vatandaş. naturalized citizen bir devletin uyruğuna sonradan giren kimse. (kim) asit sitrik tuzu. sitrik. (kim) asit sitrik. açık sarı, limon sarısı; sarı renkli bir kuvars taşı. ağaçkavunu; ağaçkavunu ağacı, (bot.) Citrus medica; ağaçkavunu kabuğunun reçeli veya şekerlemesi. merhem, sabun ve parfüm yaplmında kullanllan ve kokulu bir ottan çıkarılan yağ. turunçgiller familyasma ait. citrus fruit turunçgillerden herhangi bir meyva. (bak.) cithara. şehir, kent, büyük kasaba; şehir halkı. city block kesişen sokaklarla ayrılan arsa. cityreds şehirde büyümüş. city dump çöplük. city editor gazetede mahalli muhabirleri idare eden müdür. city father ehri yöneten kimse. city manager belediye baskanı. clty planner şehir mimarı. citystate şehir devleti, site Eternal City Roma. Holy City Kudüs. bir çeşit misk; misk kedisi. civet cat misk kedisi. şehre ait, belediye ile ilgili; yurttaşlık ile ilgili. civic center hükümet binaları, mahkeme, kütüphane veya galerinin bulunduğu şehrin merkezi. yurt bilgisi, yurttaşlık bilgisi. vatandaslarla ilgili; hükümete ait, milli; sivil; ferdt, bireysel; vatandaşlık icaplanndan; medeni, uygar; nazik, kibar. civil death manevi ölüm. civil defense sivil savunma. civil disobedience yurttaşın haksız bulduğu bir kanuna karşı itaatsizlik gösterisinde bulunması. civil engineering inşaat mühendisligi. civil law medeni (huk.)uk; Roma (huk.)uku. civil liberty insan hakları civil marriage medeni nikah. civil rights vatandaşllk haklan. civil service devlet hizmeti. civil war iç savaş. sivil kimse; Roma veya medeni (huk.)uk öğrencisi veya bilgini. nezaket, kibarllk, terbiye; kibar söz veya hareket. medeniyet, uygarlık. medenileştirmek, uygar seviyeye çıkarmak;aydınlatmak. civiliz'able uygarlaştırılabilir. civilizer uygarlaştıran kimse. medeni, uygar; kibar, nazik, ince. iyi vatandaş olma. (k.dili.) sivil elbise. şaklama; gürleme; patlama; tokat; ant bir vuruş veya hareket; alkış; (argo) belsoğukluğu; tokatlamak, tokat atmak; alkışlamak, el çırpmak; kanat çırpmak; yerine koymak, oturtmak; hemen yerine koymak. clap in jail hemen hapse atmak. clap on a fine para cezasına çarptırmak. kesilip koyulaşmış süt; kesilip koyulaşmak (süt) çatırdamak, takırdamak; gevezelik etmek, çene çalmak; çatırtı, takırtı; gevezelik, patırtı. clacker takırtı yapan şey veya kimse. (bak.) clothe. talep, iddia; hak; (sig.)orta poliçesi üstünden ödenecek para; maden vb'ni işletmek için devletin arazisinde hak talep etme. clalm for damages tazminat davası; tazminat talebi. claim jumper ABD başkasının maden ocağını işgal edip alan kimse. Iay claim to sahip çıkmak. hak talep etmek, istemek; iddia etmek; sahip çıkmak. claimable hak talep edilebilir. claimant hak talep eden kimse. gözle görülmeyen şeyleri görme kudreti; basiret; başkalannın zihninden geçenleri okuma hassası, gaipten haber verme. garipten haber veren, gözle görülmeyen şeyleri gören; bu hassaları haiz kimse. tarak, deniz tarağı, istiridye; (k.dili.) sessiz ve içine kapanık kimse; deniz tarağı toplamak. clambake (ABD) deniz tarağı pişirilip yenen bir piknik. clamshell tarak kabuğu; çift çeneli kova. clam up (ABD), (argo) sessizleşmek. mengene. gürültülü; Israrlı, yapışkan. tırmanmak, güçlükle tırmanmak; clamberer el ve ayakla tırmanan kimse. ıslak, yaş, rutubetli, yapışkan, soğuk. clamminess ıslak ve yapışkan oluş. haykırma, feryat, yaygara; gürültü; yaygara ile istemek; yaygara kopararak zorlamak; haykırmak, feryat etmek. gürültülü, patırtılı; yaygaracı, şirret. clamorously gürültüyle. mengene, kıskaç, kenet; kelepçe, krampon; mengene ile sıkıştırmak, kasmak, germek, bastırmak, tespit etmek. clamp coupling kenetli kavrama, sıkma, kavrama. clamp screw sıkma vidası. clamp down on daha titiz olmak; menetmek. klan; kabile; grup, parti, zümre. gizli, mahrem, el altından. clandestinely gizlice. clandestineness gizlilik. şakırtı, çınlama, madenl ses; gürültü; gürültülü ses çıkarmak. clangorous gürültülü ses çıkaran. clangorously gürültüyle, çınlayarak. madeni ses; bu sesi çıkarmak; bu sesi çıkarttırmak. tanımadıkları ile iyi geçinemeyen; klanvari; bir klamn ahalisi gibi ancak birbiriyle münasebet kuran. clannishness kendi aralannda grup kurarak başkalanyla konuşmama eğilimi. çınlamak; yüksek sesle çalmak; yüksek sesle çaldırmak. (çoğ.) -men) klana mensup kimse. (ABD) inşaatlarda kullanılan dış kaplama tahtası; bu tahtalar ile kaplamak. çan dili; alkışlayıcı şey veya kimse; (argo) dil. (eski ve (leh.) tırmalamak; küfretmek, sövmek. göze girmek için yapılan sahte iltifat; yağcılık; yapmacıklı sözler sarfetme. tiyatroda alkışlamak için tutulmuş kimseler; çıkarları olduğu için alkışlayan kimseler. ön kısmı cam olan dört kişilik ve dört tekerlekli üstü kapalı at arabası. (matb.) kalın bir çeşit matbaa harfi. kırmızı Bordo şarabı; aynı tipte diğer şaraplar; koyu morumsu kırmızı. aydınlatma, açıklama, vuzuha kavuşturma. aydınlatmak, açıklamak, tasfiye etmek; aydınlanmak, açılmak, izah edilmek. (müz.) klarnet. clarinetist klarnetçi. açık, temiz, vazıh; (müz.) boru, zurna; (şiir) bu çalgının sesi. açıklık, vuzuh, berraklık. (bot.) adaçayı. meadow clary yılan kökü, (bot.) Salvia pratensis. gürültülü bir ses çıkarmak; çangır çungur çarpışmak; fikir ayrılığı olmak, uyuşamamak; hızla çarpmak, bindirmek; bir çarpışma nedeniyle ses çıkarmak; çarpışma neticesinde çıkan ses; çarpısma, toslama; fikir uyuşmazlığı; ihtilaf. clash with ile münakaşa etmek. toka, kopça; kucaklama, kavrama, sıkma; toka veya kopça ile tutturmak; toka koymak; kavramak, sıkıca tutmak. clasp knife büyük çakı, sustalı bıçak. (bot.), filiz; (zool.) dişiyi tutmak için erkek balık veya böcekte bulunan uzuv. sınıf, tabaka, zümre; kast; çeşit, tür; takım, grup; ders; bir okulda aynı yılda mezun olacak toplam; (argo) mükemmellik, üstünlük; mevki (tren); (ask.) kura; (zool.), (bot.) sınıf; sınıflara ayırmak, tasnif etmek; yerine oturtmak; bir sınıf veya zümrede yer almak. class consciousness mensup olunan sosyal sınıfın özellik, birlik ve isteklerinin farkında olma. class day (ABD) sene sonunda mezun olan sınıfın kutladığı bir gün. class struggle sınıf mücadelesi. first class birinci sınıf; birinci mevki. Iower class aşağı tabaka. middle class orta tabaka. the classes yüksek tabakalar. tourist class turist mevkii, ikinci mevki. (kıs.) classic classification classify. klasik, özellikle sanat ve edebiyatta eski Yunan ve Roma tarzında; örnek teşkil edecek şekilde olan; belirli sanat ve bilim kurallarına uygun; edebi ve tarihi değeri olan; klasik eser; klasik eserler vermiş olan yazar; klasikleri iyi bilen kimse; klasik metotlara uyan kimse. the classics eski Yunan ve Latin edebiyat eserleri. klasik, klasik değerde olan; klasik öIçülere uygun; mükemmel, şaheser. classical'ity klasiklik classically klasik olarak, eski usullere göre. klasisizm, klasiklere tabi olma veya uyma; klasik şekil veya deyim; klasik öğrenim. klasik üslup taraftan; klasik sanat veya edebiyat bilgini. klasik hale koymak; klasikleştirmek. sınıflara ayırmak, tasnif etmek. classifiable sınıflandırılabilir. classifica'tion sınıflama; sınıf. classified advertisements küçük ilânlar. sınıf arkadaşı. sınıf, dershane. (argo) harikulade; sosyetik; şık, kibar. kırılır, parçalanır; parçalardan teşekkül etmiş. takırdatmak, çatırdatmak; yüksek sesle konuşmak, gevezelik etmek; takırdamak, ses çıkarmak; patırtı takırtı, ses, gürültü; gürültülü konuşma; boş laf; dedikodu. topallama. madde, (anlaşma, antlaşma, kontrat, kanunda) bent, hüküm fıkra, şart; (gram.) cümlecik. clausal cümlecikle ilgili. manastır ile ilgili; manastır gibi. (psik.) kapalı yerlerde bulunma fobisi, klostrofobi. başı kalın çomak gibi. klavsen. (anat.) köprücük kemiği, klavikula. köprücük kemiği gibi veya onunla ilgili. bir çalgı aletinin tuşları; daktilo klavyesi; tuşları olan çalgı aleti. çomak şeklinde. pençe, hayvan pençesindeki kıvnk tırnak; pençeye benzer bir alet; yırtmak, tırmalamak, pençe atmak; kaşımak. claw hammer domuz tırnağı çekiç. klakson. kil, balçık, çamur toprak; insan vücudunu meydana getiren hamur, insan vücudu. clayey, clayish killi, kil gibi. clay pigeon kilden yapılmış ve havaya fırlatılan nişangâh. potter' clay çömlek çamuru. kılıç; iki ağızlı iskoç kılıcı. temizlemek, yıkamak, antmak; temizlenmek, paklanmak. clean out çöp boşaltmak; (k.dili.) terk etmek; silip supürmek, parasız bırakmak. clean up tam temizlemek; (argo) çok para kazanmak; bitirmek; galip gelmek. temiz, pak; halis, saf, arı; kusursuz; engelsiz açık; masum, temiz ahlaklı; yenebilir (av eti vb); mevzun, öIçüleri muntazam olan, biçimli; mükemmel, fevkalade. clean bill of health sağllk raporu; (hastalık olmadığını belirten) temiz kâğıdı; şüphe kaldırmazlık. make a clean breast of it bütün kabahatleri açlklamak. show a clean pair of heels koşarak kaçmak. tamamen, bütünüyle; temiz bir şekilde, temiz olarak. clean gone iz bırakmadan gitmiş. come clean (argo) itiraf etmek. iyi yontulmuş, temiz (iş); kesin; göze hoş görünen. sakalı bıyığı tıraş olunmuş. temizleyici; silgi. dry cleaner kuru temizleyici. vacuum cleaner elektrik süpürgesi. temiz; temizlenmeye veya temiz tutmaya meraklı; (klin'li) temiz bir şekilde, temizce cleanliness ., (klen'linis) temizlik. temizlemek. cleanser temizleyici; sabun. temizlemek; kurtarmak; aydınllğa kavuşturmak; engeli aşmak; hesabını temizlemek; borcunu ödemek; temize çıkarmak; gümrükten çekmek; tahliye etmek; net kar etmek; tahsil etmek (çek vb); temizlenmek; takas odalannda çek vb'ni değiştirmek; limana giriş veya çıkış izni almak. clear away kaldırıp götürmek; kaybolmak. clear for action harbe hazır etmek, işe koyulmaya hazır etmek. clear off kaldırıp temizlemek. clear out çekilip gitmek; defolmak; boşaltıp temizlemek. clear the air işleri düzeltmek; gerginliği gidermek. clear the decks diğer işleri bir tarafa itip belirli bir işe koyulmak. clear the way yol açmak. clear up halletmek; aydınlatmak; açılmak (hava); iyileşmek (hastalık) açık, aydınlık vazıh; parlak, berrak; şeffaf, saydam; net; kati, kesin; masum, temiz; sakin; açık (arazi vb); hudutsuz; takıntısız. clear conscience vicdan rahatllğı. clear-cut keskin; açık ve seçik. clear evidence açık ve kesin ispatlayıcı delil. açıkça, açık olarak; tamamen, bütünüyle. zeki bakışlı, akıllı. clearheaded iyi düşünen clear-sighted basiretli. clear title ipotekten ari mülkiyet hakkı; sağlam. tapu in the clear engellerden uzak; şüphe altında olmayan. out of the clear birdenbire. steer clear sakınmak The coast is clear Meydan boştur. temizleme; açıklık yer; gümrük muayene belgesi, gümrük müsaadesi; takas, sayışma, hesaplaşma; geminin limanı terketme hakkı. cleurance papen geminin limanı terketme izni belgeleri. temizleme işi; açığa çıkarma; aydınlatma; açıklık, meydan; takas, kliring. clearinghouse kliring odası. kolalamak, kolalayıp ütülemek. clearstarcher kolacı. (bak.) clerestory. mesnet takozu, kama, kelepçe; (den) koç boynuzu; takoz vurmak. yarık; yarılma, çatlama; (kim) molekülün aynlması; (k.dili.) göğüs yangının dekolte elbiseden görünmesi; (biyol.) hücrenin bölünmesi; (jeol.) dilinim. yapışmak, iltisak etmek; bağlanmak, sadık olmak. (cleft veya cleaved veya clove; cleft veya cleaved veya cloven; (eski) cleave, clave clove) yarmak, bölmek, taksim etmek; ayırmak; açmak (yol vb); ayrılmak, yarılmak, bölünmek; arasmdan geçmek. cleavable yarılabilir. satlr, balta. (tek) yoğurtotu, (bot.) Galium aparine. uğursuz sayılan kelimelerden kaçınma. demir topuzlu bir çeşit golf değneği. (müz.) anahtar bass. clef fa anahtarı. treble clef sol anahtarı. çatlak, yarık, ayrık. cleft foot çift tırnaklı ayak. cleft palate yarık damak. (bot.) gonca halinde kalan ve bu halde kendi kendine döllenen. yaban asması, akasma, meryemana asması. filbahar, filbahri, (bot.) Clematis. merhamet şefkat; müsamaha, hoşgörü; yumuşak başlılık; mülayimlik. merhametli, şefkatli; yumuşak başlı; yumuşak ve latif (hava) (yumruğunu, dişlerini) sıkmak; sıkıca yakalamak, kavramak; sıkma, kavrama; mandal. (cleped veya clept, ycleped veya yclept), (eski) adlandırmak. (çoğ.) -dras -drae) (eski) bir çeşit su veya civa saati. (bak.) kleptomania. (mim.) bir bina, kilise, vagon vb'nin pencereli üst kısmı. ruhban sınıfı, rahipler zümresi; Hıristiyan din adamları sınıfı. benefit of clergay papazlann dokunulmazlığı. (çoğ.) -men) rahip, papaz, vaiz, ruhban sınıfına dahil olan kimse. rahip, papaz, vaiz; (bak.), clerical. katip veya yazıcıya ait; daire işiyle alâkalı, kırtasiyecilikle ilgili; kilisenin politikada yeri olmasını savunan; ruhban sınıfına dahil; rahip, papaz, vaiz; (çoğ.) papaz kıyafeti; kilisenin hükümetteki nüfusunu artırmayı savunan kimse. clerically politikada kilisenin yerini savunarak. politikada kilisenin nüfüsu; bu nüfüsu destekleme; kilise mevzuatı, kilise yararları. katip, yazıcı; (ABD) tezgahtar, satıcı; katiplik yapmak; tezgahtarlık yapmak. clerk of the court zabıt katibi. parish clerk (ing) kilise katibi. clerkship katiplik. akıllı; zeki; becerikli; kabiliyetli. cleverhl akılca, zekice. cleverness akıllık; beceriklilik. kenet demiri. yumak; (mit.) ipucu olarak sökülen yumak; ipucu; (den.) yelkenin uskuta yakası; yumak yapmak, sarmak; bir ipucu vasıtaslyla yol göstermek; (den.) yelkeni yukan serene veya direğe hisa etmek clew line kuntra uskuta not have a clew hiC bir fikri olmamak, elinde ipucu bulunmamak. klişe, basmakalıp söz; (matb.) klişe. cıt, sert ve kesik ses, çıtırtı, tıkırtı; (dil) saklama; (mak.) kastanyola; çıtırdamak; tıkırdamak; (argo) başarmak; (argo) birbirine uymak, uyuşmak. müvekkil; müşteri, alıcı; eski Roma'da eşraf ve hanedan evlerine intisap eden adam, yanaşma. müşteriler, müvekkiller, hastalar. uçurum, sarp kayalık. cliff dweller kanyonlarda veya dik kaya oyuklannda yaşayan ilkel Amerikalı; (ABD), (k.dili.) apartmanda oturan kimse. cliffhanger (k.dili.) en heyecanlı yerinde kesilen seri film. buhranlı yaş devresi; menopoz, adet kesilmesi; buhranlı devreye ait. climacter'ical buhranlı, buhranlı devreye ait. zirve ile ilgili; en kritik devreye ait. iklim, hava. climat'ic iklimle ilgili. klimatoloji, iklimler ilmi. , sahika, zirve, doruk, tepe, bir şeyin en yüksek noktası; düğüm noktası; zirveye erişmek, zirveye eriştirmek. tırmanmak; tedricen yükselmek; çıkmak; tırmanacak yer; tırmanış, tırmanma. climb down inmek; (k.dili.) (bir tutumdan) vazgeçmek. tırmanan sarmaşık; (k.dili.); toplum hayatında yükselmek isteyen kimse. ,(şiir)iklim, diyar, üIke. perçinlemek; sağlama bağlamak; (spor) girift olmak, yapışmak; (argo) kucaklamak; perçinleme; (spor) gögüs göğüse dövüşme; perçinlenmiş civi; (den) bir ceşit düğüm. clincher perçinleme; perçinleme çivisi; (k.dili.) karar vermeye yeterli olan sebep. (clung) yapışmak, sıkıca sarılmak, tutunmak; yanında olmak; (hatlra vb'ne) bağlı olmak. clinging vine (k.dili.) erkeğe fazla dayanan güvensiz kadın. et şeftalisi, çekirdeği etine yapışık şeftali; çekirdeği etine yapışık olan. klinik; klinik dersi. marriage clinic evlilik sorunlarına çözüm yolu bulan klinik. klinik ile ilgili; duygulardan arınmış bilimsel, nesnel. clinical thermometer derece. clinically klinik ile ilgili olarak. klinik tedavi uzmanı. (argo) hapishane, kodes; hücre. tıkırdamak, şangırdamak, tıkırdatmak, şangırdatmak; tıkırtı, şangırtı; ritmik bir ses; bazı kuşlann haykırışı. sert tuğla; cüruf, ocakta kömur cürufu;( ABD) , (argo) hata; (bilhassa şarkı söylerken veya çalgı çalarken) clinker built kaplama parçalan birbirine bindirilmiş gemi. klinometre, meyil öIçen alet. klinometre ile ilgili. clinomet'rical klinometre ile ilgili olarak. yapışkan, yapışan, sarılan, tutunan. (mit.) tarih Müzü. kırkmak; kırpmak; uçlarını kesmek; bir kısım heceleri yutarak telaffuz etmek; (k.dili) vurmak, indirmek; (k.dili) hızlı gitmek, koşmak; (ago) hile yapmak; gazete veya mecmuadan küpür kesmek; süratli bir şekilde hareket etmek; kırpma, kırkma, kesme; bir kırkmada elde edilen yün; (k.dili) darbe; adım, sürat; (çoğ.) makas clip the wings of imkanlarını kısıtlamak, engel olmak. elip joint( ABD), (argo) vicdanseca fiyat talep eden lokanta veya gece kulübü. grup, komite, hizip; klik, komite teşkil etmek, grup meydana getirmek. ayrı tutmak. eli'quish grubu dışındakilere yüz vermeyen, ayrıcalık gözeten. eliquishly belirli bir grubun dışındakilere yüz vermeyerek. eliquishness klik meydana getirme, ayrıcalık gösterme. (anat.) fercin dili, klitoris, bızır, dılak. (çoğ.) -eae) apteshane; lağım; (zool.) dışkılık, gö(den.) eloaeal gödene ait. pelerin; manto; perde; paravana; bahane; pelerin veya manto ile örtmek; gizlemek, saklamak. eloakroom vestiyer. (ABD), (argo) kıyasıya dövmek; yenmek. çorabın iki tarafında bilekten yukarı doğru çıkan. ajur clocked ajurlu, süslü. toprak veya çamur parçası, kesek; toprak; budala kimse, aptal kimse. eloddish aptal. eloddishnessi aptallık. elodhopper , (k.dili.) hantal kimse; (çoğ.) büyük ağır ayakkabı. bitkileri korumak için üzerine konan çan şeklindeki muhafaza; çan şeklinde olup başa sıkı oturan şapka. saat, duvar veya masa saati; saat tutmak, saatle öIçmek. eloekmaker saatçi eloekwise saat yelkovanı yönünde. eloekwork saatin içindeki parçalar. Iike elockwork muntazam olarak. aIarm elock çalar saat. mania, engel; köstek; tahta ayakkabı, takunya, nalın. elog dance tahta ayakkabı ile oynanan dans. renkli kısımlann birbirlerinden madeni şeritlerle aynldığı emaye işi. manastır; bir binaya bitişik üstü kapalı kemerli yol; munzevi hayat, manastır hayatı; manastıra kapatmak; tecrit etmek, ayırmak; manastır haline getirmek. cloistered manastırda oturan; dünyadan uzak. cloistral manastır ile ilgili. (bot.) bölünen bir bitkiden meydana gelen bitkiler. (zool.) özel bir muamele ile nüvesi faal duruma getirilmiş hücrelerden meydana gelen ve birbirine benzeyen canlılar grubu. (tıb.) klonüs, ihtilaç. clonic klonüse ait. , atın ayaklarının çIkardlğn ses; böyle ses çıkarmak. yakın birbirine yakın; kısımları birbirine yakın, sıkı; kapalı, kapatılmışı; dar, sıkışık; havasız; fikirlerini açıklamaktan kaçınan, sıkı ağızlı; gizli tutulan, saklı, mahrem; cimri, hasis; ((dilb.) ağzı kısarak söylenen (harf); hemen hemen eşit olan. close call, close shave (ABD), (k.dili.) paçayı zor kurtarma. close contest, close game beraberliğe yakın oyun veya yarış. close haircut kısa saç tıraşı. close quarters sıkışık yer. close reasoning mantıklı açıklama. close resemblance yakın benzerlik. close to home yurek yakıcı tesiri olan. close to the wind (den) orsasına, rüzgâr yönüne doğru. avlu, kilise avlusu, etrafı çevrili arazi; (ing) ve iskoç geçit, giriş yolu. sonuç, nihayet; bağlantı: göğüs göğüse kavga. kapamak, kapatmak; tıkamak doldurmak (delik); son vermek; etrafını çevirmek, ihata etmek; kapanmak; sona ermek; yaklaşmak; anlaşmaya varmak; birleşmek. close down kapamak; kapanmak. close in on etrafını çevirmek. close out (ABD) hepsini satmak, indirimli satmak. elose up kapatmak, kapanmak; birbirine yaklaşmak. closed kapalı. closed circuit kapalı devre. closed season avlanmanın yasak olduu mevsim closed shop yalnız sendika üyelerini çalıştıran fabrika. cimri. dar. ince damarlı (ağaç) (den) orasına. sıkı ağazlı sIkI ağızlı, konuşmaz. (ask.) talim. küçük oda, bölme; hücre; tuvalet, hela, apteshane; özel, şahsi; gizli, mahrem; uygulanma kabiliyeti olmayan: özel bir odaya kapatmak; mülakat veya görüşme yapmak için bir odaya çekilmek. closet drama okunmak için yazılmış piyes. skeleton in the closet şerefe leke sürecei için gizlenen şey. kapama, kapanma; son verme, sona erdirme; kapayan kısım; bir toplantıda tartışmaları keserek oylamaya geçiş; tartışmaları keserek oylamaya geçmek. )(-ted, -ting) pıhtı, toptop olan herhangi bir şey; pıhtıtaşmak, top top olmak, kesilmek (süt); pıhtılaştırmak. kumaş, bez, örtü; rahiplik mesleği, din adamlığı; yelken. the cloth rahipler. (clothed veya clad) giydirmek; üstünü örtmek, kaplamak. (çoğ.) elbise, esvap, giysi; yatak takımı. clothes basket çamaşır sepeti. clotheshorse çamaşır askısı; (A.B.D.), (argo) giyimine düşkün kimse. clothesline çamaşır ipi. clothes moth güve. clothespin mandal. clothes pole çamaşır ipini tutan direk. clothespress elbise dolabı. yün kumaş veya elbise imalatçısı veya satıcısı. giyim eşyası elbise. bir toplantıda tartışmaları keserek oylamaya geçiş; tartışmaları keserek oylamaya geçmek. bulut; duman veya toz bulutu; leke. cloudburst sağanak. cloud-capped bulut ile kaplanmış (dağ tepesi) cloud chamber (fiz.) buhar hücresi cloudland hayal. in the clouds hayal aleminde dalgın. under a cloud şüpheli; dertli. bulutla kaplamak, karartmak, örtmek, gölgelemek; lekelemek,şüphe altında bırakmak;bulutlanmak, kararmak. bulutlu, bulutlarla ilgili; dalgalı (mermer); dumanlı; karanlık, açık. olmayan; şüphe altında; töhmet altlnda cloudily bulutlu olarak cloudiness bulutlu olma. dar bir vadi. (k.dili.) tokat, darbe; hedef, nişan alma nokta; isabet kaydeden atış; (argo) etki; nüfuz, (slang) piston; (k.dili.) tokat atmak, vurmak; (colloq.) yama yapmak. clout nai (I.) geniş başlı civi. (bak.) cleave. karanfil (baharat); karanfil ağacı, (bot.) Caryophyllus aromaticus; diş (sarmısak) Indian clove bark karanfil kabuğu. (bak.) cleave; yarık, ayrık, çatal. cloven - footed, cloven - hoofed çatal tırnaklı; şeytanca. yonca, (bot.) Trifolium in clover müreffeh, hali vakti yerinde. hare' foot clover tavşan paçası yonca, (bot.) Trifolium arvense king' clover san yonca, (bot.) Melilotus officinalis red clover kızıl yonca, (bot.) Trifolium pratense wild clover yabani yonca, (bot.) Trifolium medium. (çoğ.) -leafs) yonca yaprağı kavşağı, altlı üstlü geçiş sağlayan kavşak. soytarı palyaço; köylü; kaba adam; soytarılık etmek. clownish budala; kaba. clownishness soytarılık; kabalık; budalalık. bıktırmak, usandırmak, gına getirmek. sopa, çomak; golf sopası; kulüp, dernek; kulüp binası; (iskambil) sinek, ispati. club car (d.y) büfeli vagon. club moss kurdayay, (bot.) Lycopodium clavatum club sandwieh içine et, peynir ve domates konarak yapılan üç dilim ekmek. club steakufak fileto golf club golf kulübü; golf değneği. sopa ile vurmak, dövmek; bir araya toplamak; parasını ortak bir masrafa veya işe yatırmak. club together bir araya gelmek, toplanmak; bir dernek meydana getirmek. bir kulüp üyeliğine layık; girgin, toplum hayatına uyabilen. yumru ayak. (den.) tehlike zamanında geçici olarak demir atmak. kulüp binası. gıdaklamak; gıdaklama; (A.B.D.) (argo) aptal kimse. ipucu, (iz), anahtar; bilgi vermek, aydınlatmak. yığın, küme; yığmak, kümelemek; ağır adımlarla yürümek. hantal, biçimsiz, beceriksiz, sakar. clumsily hantalca. clumsiness hantallık. (bak.) cling salkım, hevenk; tutam, demet; küme, grup; salkım haline getirmek; demet yapmak; bir araya toplanmak, salklm haline gelmek. kavrama, sıkıca tutma; (mak.) kenet, ambreyaj; (oto.) debriyaj; kavramak, yakalamak; kapmak. clutch pedal (oto.) debriyaj pedalı. bir defada kuluçkaya yatırılan yumurtalar; bir defada kuluçkadan çıkan civcivler. yığmak, düzensizce atmak; koşuşmak; gurültü etmek; gürültülü bir şekilde ve acele olarak konuşmak; yığın, çöp yığını; karışıklık, kargaşalık; gürültü, patırtı. (tıb.) tenkıye, lavman. (kıs.) company, county. (bak.) cooperative. piyes veya filimde baş oyunculardan biri; baş rollerden birinde oynamak. iri bir cins ingiliz elması. aynı müessesede çalışan kimselerden her biri; meslektaş. (spor) antrenör; özel öğretmen; yetiştirmek, antrenörlük etmek, özel ders vermek. fayton; çift kapılı otomobil; yolcu otobüsü; (d.y) yolcu vagonu. (çoğ.) -men) arabacı; balık avında kullanılan bir çeşit yapma sinek. zorlama, mecbur tutma; engelleme; birbirini etkileme. yardımcı (piskopos) (zool.), (bot.) birleşmiş. pıhtılaştırmak; pıhtılaşmak .coag'ulant pıhtılaştıran. coagula-tion pıhtılaşma. coag'ulator pıhtılaştıran madde. (çog -1a) pıhtı. (. kömür haline gelinceye kadar yakmak; (den) kömür vermek, kömür almak. coaling station kömür ikmal limanl veya iskelesi. kömür, maden kömürü; (çog) kor coal basket (den.) kömür çavalyesi.coal bed (jeol.) maden kömürü yatağı. coalbin kömürlük coal black simsiyah, kuzguni siyah.coal breaker (mad) kömür kırıcı. coal bunker gemi kömürlüğü. coal gas havagazı. Coal Measures (jeol.) içinde maden kömürü bulunan yerküre tabakası. coal oil gazyağı (bak.)kerosene)coalsack (astr.)samanyolundaki karanlık yer.coal scuttle kömür kovası. coal (tar.) kömür katranı. coalyard kömür deposu. brown cokl linyit. hard coal antrasit. soft coal bitüm. carry coals to Newcastle tereciye tere satmak. haul over the coals azarlamak. birleşmek, yekvuücut olmak. coalescence birleşme, birleşim.coalescent birleşmek üzere olan. koalisyon, birleşme. kuyu bileziği; çatı deliği yan pervazı; (çoğ.), (den) ambar ağzı veya kaporta çerçevesi, mezarna. adi, bayağı, kaba; kalın; terbiyesiz; hissiz; işlenmemiş.coarsely kabaca coarenes kabalık; terbiyesizlik. kaba damarlı (ağaç); kaba. kabalaşmak, kabalaştırmak. sahil, deniz kıyısı; kayak yapmak için uygun yokuş. coast artillery (ask.) sahil topçusu. Coast Guard sahil muhafızı. coastline kıyı boyu. coastwise kıyıdan, kıyı boyunca.off the coast of sahillerine yakın. The coast is clear. Kimse yok. Meydan (boş) coastal kıyı, sahil, kıyısal. yokuş aşağı inmek veya kaymak (kayak, bisiklet); (den) kıyı boyunca gitmek. coaster bardak altı; sahil boyunca işleyen ticaret gemisi. coaster brake bisiklette pedal freni. (argo) uyuşturucu ilâç tesirinde. palto, ceket; kat, tabaka; kaplamak, geçmek (boya vb) coat hanger elbise askısı, askı. coat of armas hanedan arması. coat of paint bir kat boya. coattail , coattails frakın kuyrukları. dress coat frak on his coattails sayesinde. coating tabaka, kat; paltoluk kumaş. Güney ve Orta Amerika'ya mahsus kedi büyüklüğünde bir cins memeli hayvan, (zool.) Nasua. tatlı sözlerle kandırmak, gönlünü yapmak; dil dökmek. coax a thing out of a person tatlı sözlerle kandırarak bir şey elde etmek. (mat.) ortak eksenli. coaxial cable (elek.) yüksek frekanslı sinyaller taşımak için hususi bir şekilde imal edilen kablo. A.B.D mısır koçanı; erkek kuğu; kısa bacaklı bir cins binek atı; bir cins martı. kobalt. cobalt blue kobalt mavisi. kaldırım taşı; kaldırım taşı döşemek; ayakkabı tamir etmek, pençe vurmak. cobblestone parke taşı, kaldırım taşı. ayakkabı tamircisi; ,şarap, şeker ve meyvadan yapılmışbir içki; A.B.D meyvalı tart. birlikte harbeden devletlerden biri. İngiltere ve İskoçya'ya mahsus dibi yassı sandal. fındık; fındık ağacı. kobra yılanı. örümcek ağı; dayanıklı olmayan herhangi bir şey; tuzak, ağ, hile; (çoğ.) örümcek ağları; zihin karışıklığı. Güney Amerika'ya mahsus yaprakları kokainli bir bitki, (bot.) Erythroxylon coca. kokain cocainism (tıb.) kokain kullanma alışkanlığı, kokain iptilâsı. (çog -ci) (bot.) içli çekirdek, içi yenir çekirdek. (anat.) kuyruksokumu kemiği, koksiks, paldım kemiği. bacakları çok tüylü iri bir cins tavuk. kırmız. cochineal insect kırmızböceği, (zool.) Coccus ilicis. (anat.) koklea, kulak salyangozu. cochlear duct (anat.) salyangoz kanalı. horoz; horoz ötüşü; herhangi bir erkek kuş; önder, (slang) horoz; rüzgârgülü; valf, anahtar, musluk; tüfek horozu, tabanca horozu; ateşe hazır oluş; yukarı doğru kıvrılma (şapka kenarı); (kaba) penis, kamış; tüfek horozunu ateşe hazır duruma getirmek; umursamazllkla yana çevirmek (baş); hazır etmek; havaya dikmek; kurmak (fotoğraf makinasl ); erkek cock-and- bull story uydurma laf, kurt masalı. cock of the walk önder, lider; gururlu ve umursamaz kimse. go off at half cock hazırlıksız iş görmek half cock alt tetik. speckled cock çil horoz cock one's hat şapkayı yan giymek. cocked hat yanlan kalkık bir çeşit üniforma şapkası. knock into a cocked hat tanınmaz hale getirmek pestile çevirmek; suya düşürmek. saman yığını, ot yığını; saman yığmak. horoz ötmesi, kukuriku. çok neşeli, şen; çarpık, bozuk; övüngen. şapkaya takılan rozet veya düğme, kokart. hayali bir tembellik ve lüks diyarı. pırasalı tavuk çorbası. küçük horoz; büyüklük taslamaya özenen kimse. ibikli ve rengarenk tüylü birkaç çeşit papağan. horoz yumurtasından hâsıl olduğu farzolunan hayali bir yılan. (den) Iengeri fondaya alesta etmek. küçük sandal. mayısböceği, (zool.) Melolontha vulgaris. sabah, (slang) karga bokunu yemeden. horoz dövüştüren kimse. cocker spaniel bir cins spanyel köpeği. yavru horoz. şaşı gözlü; çarpık, eğri; (argo) saçma, budala; (argo) kufelik horoz dovüşü. tahta at, oyuncak at. (k.dili) kendine aşırı güvenme. tarak; midye ve istiridyeye benzer eti yenir bir deniz hayvanı, (zool.) Cardium edule; bu hayvanın kabuğu; küçük hafif sandal. cockleshell tarak kabuğu; küçük hafif sandal; kırışık. corn cockle karamuk, (bot.) Agrostemma githago It warmed the cockles of my heart. Beni çok memnun etti. buruşturmak, buruşmak. delice; buğdaygiller arasında yetişen zararlı ot. dulavratotu; kazık otu; pıtrak, (bot.) Xanthium. çatı arası. Londralı, bilhassa Londra'ya has şive ile konuşan (kimse) pilot kabini; gemilerin kıç tarafında bulunan alçak güverte; (eski.) harp gemilerinde revir; horoz dovüşlerinin yapıldığı yer; mücadele alanı. hamamböceği, (zool.) Blatta orientalis; karafatma, (zool.) Carabus. horoz ibiği; horoz ibiği çiçeği; züppe kimse. nişan tahtası; hedefe atmak. kendinden fazla emin, kendine fazla güvenen. güdük kuyruklu at; saf kan olmayan at; asil diye geçinen kimse. kokteyl; karides kokteyli; meyva kokteyli. (k.dili) kendini beğenmiş. hindistancevizi agacı ve meyvası; hindistancevizi liflerinden yapılmış. kakao; kakao rengi cocoa bean kakao çekirdeği. cocoa butter kakao yağı. (psik.) bilinç beraberliğindeki zihni süreçler. büyük hindistancevizi, (bot.) Cocos nucifera. koza. morina, (zool.) Gadus morrhua codbank morina bulunan sığlık. codfish morina. cod-liver oil balık yağı. (kıs.) cash on delivery; collect on delivery. (müz.) bir parçanın sonundaki bitiş bölümü. yavaş yavaş kaynatmak; fazla hisli davranmak; ihtimam göstermek, üstüne titremek. kanun, kanunname; dustur şifre; kanun haline getirmek; şifre ile yazmak. Code Napoleon 1804 yılında yururIüğe giren Fransız Medeni Kanunu, Napolyon Kanunu. code of honor düello edenlerin usul ve nizamları. medical code tıp mesleği kanun veya prensipleri. Morse code Mors alfabesi. ortak savunucu. kodein. el yazması kitap, bilhassa (eski) Kitabı Mukaddes veya klasik metinlerin nüshası. (k.dili.) tuhaf adam, antika kimse. (huk.) ek vasiyetname. kanun halinde toplamak; bir sisteme bağlamak. codifica'tion kanun halinde toplama. morina yavrusu; (ing) birkaç çeşit elma; ham elma. codling moth bir çeşit meyva kurdu, (zool.) Carpocapsa pomonella. karma yüksek okullarda kız talebe. karma öğretim. coeducational karma öğretimi uygulayan. katsayı, emsal: beraber çalışan. coefficient of expansion genişleme katsayısı. coefficient of friction sürtünme katsayısı. differential coefficient turev -coele, -cele (sonek) oyuk (tıbbi terimlerde bedende oyuk anlamında kullanılır) (zool.) mercan ve denizanası gibi torba vücutlu hayvan, selentere. (anat.) karın boşluğu ile ilgili. bütün malları kontrol altına almak. piyasadaki malı kapatma; fiyatı kontrol altına almak için bir malın tamamını satın alma. (bak.) cenesthesia. eş; eşit, müsavi; akran, denk. zorlamak, mecbur etmek; baskı altında tutmak, tazyik etmek. coercion tazyik, zorlama, baskı. coercionist baskı politikası taraftarı. coercive cebri, zorla yapılan. aslı bir olan. yaşıt, akran; muasır, çağdaş. ezeli ve ebedi olarak bir arada bulunan. yaşıt, akran, muasır, çağdaş. bir arada var olmak. coexistence bir arada var oluş. aynı yer veya zamanda var olmak. coextension aynı yer veya zamanda bitme. coextensive aynı yer veya zamanda biten. kahve, kahve ağacı, (bot.) Coffea arabica. coffee bean kahve çekirdeği.coffee break ABD çalışma esnasında verilen kahve veya çay molası. coffee cake kahvaltı pastası. coffee cup alafranga kahve fincanı.coffee grounds kahve telvesi. coffee house çayevi çayhane, kahvehane, kıraathane, kahve.coffee mill kahve değirmeni .coffee nut çekirdekleri kahve yerine kullanılan bir çesit yüksek ağaç, (bot.) Gymnocladus dioicus. coffeepot cezve, çaydanlık, kahve demliği. coffee shop kahve, çay ve hazır yemekler çıkaran lokanta. coffee spoon tatlı kaşığı. coffee table çay masası. sandık, kasa, kutu; (gen.) (çog) hazine, para; (mim.) girintili ve tahta kaplama tavan panosu; sandığa veya kutuya koymak; sandığa veya hazineye yatırmak (para); (mim.) kutuya benzer şekillerle süslemek. cofferwork (mim.) sandık şeklinde tezyinatı olan duvar yüzü. (mim.), (den.) batardo, koferdam. tabut; atın toynağı içinde kalan kısım; tabuta koymak. coffin bone atın toynağı içindeki ayak kemiği. coffin nail (argo) (sig.)ara. coffin plate tabut üstüne konulan levha. drive a nail into one' coffin üzüntü veya içki ile öIümünü yaklaştırmak, ömür törpüsü olmak. insan veya hayvan kafilesi, birbirine bağlanmış esirler kafilesi. çark dişi diş; dişli çark; ikinci derecede fakat önemli bir iş yapan kimse, sağ kol. cog rail dişli ray cog railway dişli raylı demiryolu. slip a cog hata etmek, yanlış yapmak. hile; zar tutmak; hile yapmak. inandırıcı, ikna edici, kuvvetli. cogency ikna kuvveti, inandırıcılık. cogently ikna ederek. düşünmek, düşünüp taşınmak, tasarlamak. cogiteble akla gelebilir, idrak olunur, anlaşılır, kavranabilir. cogita'tion düşünme, düşünüp taşınma cogitative fikir sahibi olan, düşünceli. kanyak. kan bağı ile bağlı olan; aynı kökten gelen (dil, kelime); aynı huyda, birbirine benzer; akraba; aynı soydan veya cinsten olan şey. cogna'tion aynı soydan veya kökten gelme. bilme, vukuf; idrak, kavrama; aklın bilme veya idrak kabiliyeti. bilmeye veya kavramaya ait. (ing)cognisance idrak olunur, tanınabilir; mahkemenin yetki kapsamına giren. idrak, kavrama; farkına varma; bilgi, malumat; (huk.) mahkemenin davayı dinlemesi; itiraf; kaza hakkı; yetki alanı; bilgi veya gözlem alanı. It falls within my cognizance .Beni ilgilendirir. take cognizance of dikkat etmek, göz önüne almak; önem vermek, karışmak, yetkisi ve görevi dahilinde bulunmak (mahkeme) cognizant of haberdar, farkında olan, bilen. bilmek, idrak etmek, kavramak; tanımak. soyadı; lakap. cognoscente, conoscente (konyoşen'tey, konoşen'tey) (çoğ.) -ti) erbap, ehil, bir işe vakıf olan kimse. bilinir, idrak olunur, anlaşılır. (huk.), (Lat.) itirafname, ikrar, davalınln yazılı ikrar ve kabulü. dişli çark. karı koca olarak bir arada oturmak (gen.) gayrimeşru şekilde), beraber yaşamak; (eski) aynı yerde oturmak. cohabitant aynı yerde oturan kimse. cohabita'tion bir arada yaşama. müşterek vâris, ortak mirasçı. coheiress ortak mirasçı (kadın) mantıken birbirine bağlı olmak; birbirini tutmak, tutarlı olmak; yapışmak, iltisak etmek. tutarlık; uygunluk; yapışma, iltisak. uygun, ahenkli; yapışık, iltisak. coherently tutarlı olarak. (elek.) eski tip dalga reseptörü. bağlılık; yapışma, iltisak, birleşme; kavuşma. cohesive bağlı; yapışık. cohesively bağlılıkla; yapışık olarak. cohesiveness bağlılık; yapışıklık. (ecza) ikinci defa damıtmak. eski Roma'da piyade taburu, kohort, bir lejyonun onda biri; bir grup asker; herhangi bir insan topluluğu; arkadaş; (k.dili) işbirlikçi. takke, bone, külâh; saç tuvaleti; takke giydirmek; saç tuvaleti yapmak. kuaför, kadın berberi olan erkek. saç biçimi, saç tuvaleti; başlık. çıkıntılı köşe; takoz. coign of vantage bir hareket veya gözlem için elverişli nokta. kangal; (den) roda; halka, kangal şeklinde boru; halka şeklinde kıvrılmış saç; (elek.) bobin; kangal etmek veya olmak, sarmak veya sarılmak; (den) roda etmek primary coil birinci devre bobini. secondary coil ikinci devre bobini. madeni para, sikke; para; (mim.) köşe, açı; köşe taşı; madeni para bastırmak, basmak; icat etmek, bulmak; para kazanmak; (ing), k.(dili) kalp para basmak. coin money kısa zamanda servet yapmak. coin a phrase bir söz icat etmek. false coin kalp para; sahte şey. pay one in his own coin misli ile mukabele etmek, aynı şekilde karşılık vermek. para basma; meskukât; tedavüldeki para, geçerli para; bir memleketin para sistemi; icat, imal edilmiş herhangi bir şey, yeni kelime. Ioose coinage bozukluk, bozuk para, ufaklık. with ile rastlaşmak, aynı zamanda meydana gelmek, tesadüf etmek; uymak, bir olmak. coin'cident birbirine rast gelen, mütesadif; mutabık, birbirine uyan. coin'cidence tesadüf, rastlantı. coinciden'tal rastlantı eseri olan, tesadüfi. coinciden'tally tesadüfen, şans eseri olarak. para basan kimse; (ing) kalpazan; yeni kelime ve deyimler icat eden kimse. müşterek miras, miras ortaklığı. coinheritor miras ortağı. aynı dakikada vaki olan. ortak (sig.)orta poliçesi. ortak sigorta yapmak. büyük hindistan cevizinin lifi. coir rope bu liften yapılmıs ip, gomba coir (mat.) bu liften yapılmış hasır. cinsi münasebet, çiftleşme. kok kömürü. (k.dili.) kola cinsi içecekler; (argo) kokain. (argo) kokain tiryakisi. cogr geçit; (meteor.) iki antisiklon arasındaki alçak basınç alanı. kola, kola cevizi, (bot.) Cola acuminata. süzgeç, kevgir. soğuk; üşümüş; soğumuş, öImüş; nesnel; (A.B.D.), (k.dili) baygın, şuursuz; bayat; (k.dili) (saklambaçta) uzak; donuk (renk); (A.B.D.), (argo) tamamıyle, kesin olarak; hazırlıksız olarak; soğukluk; üşüme; nezle, soğuk algınlığı; donma noktası altındaki derece; düşük ısı. cold feet (k.dili) cesaretsizlik, korkaklık. throw eold water on (an idea) (bir fikri) çürütmek. out in the eold açıkta kalmış; kasten açıkta bırakılmış. eateh eold, take eold nezle olmak. know something eold bir şeyi ezbere bilmek. enter an exam eold hazırlıksız olarak sınava girmek. It leaves me cold. Beni etkilemiyor. Bana vız gelir. in cold blood soğukkanlılıkla. coldly soğuk olarak; sertlikle coldness soğukluk. (A.B.D.), (argo) iskambil kağltlarının hileli bir şekilde sıralayarak aldatmak. cold deck (A.B.D.), (argo) dağıtanın kendi çıkarına göre önceden sıraladığı iskambil kâğıtları. soğuk iken kırılabilir. soğuk keski, demir kalemi. yüz kremi, cilt kremi. (salam, sosis, sucuk gibi) yenmeye hazır et, söğüş. limonluk. (meteor.) soğuk hava kitlesi. ısısız ışık. sebze veya meyvayı kutuya soğuk olarak koyduktan sonra pişirip konserve etme usulü; (tıb.)ıslak sargılarla tedavi usulü. (k.dili) soğuk davranış, yüz vermeyiş. ani hava soğuması. uçuk. kılıç, süngü. soğuk hava deposu; kdili geçici olarak kullanma. soğuk ter. (A.B.D.), (argo) (sigara, esrar vb'nden) ansızın mahrum kalma; dobra dobra söylenen söz. ABD, 8rg0 (sigara, esrar vb'nden) ansızın mahrum kalma; dobra dobra söylenen söz. soğuk harp. (meteor) soğuk dalgası. duygusuz, merhametsiz, hunhar; soğuga karşı hassas; (biyol.) soğuk kanlı. katı kalpli, merhametsiz. Iahana cinsinden sebze. coleslaw Iahana salatası. colewort göbeksiz bir çeşit lahana, kolza. (tıb.), kolonu çıkarma ameliyatı. (çoğ.), (zool.) kınkanatlılar. kınkanatlı, kınkanatlılar takımına ait. (tıb.) karın ağrısı; birdenbire nöbet tarzında gelen ağrılar; sancı; bağırsak iltihabı, kolik. colicky karın ağrısı çeken; bağırsak iltihabına benzer. Roma'da eski bir amfiteatr; k.h herhangi büyük bir stadyum veya açık hava tiyatrosu. (tıb.) kalınbağrsak iltihabı, kolit. beraber çalışmak, işbirliği yapmak. eollabora'tion beraber çalışma, işbirliği. eollaborator beraber çalışan kimse, işbirliği yapan kimse. askeri birlikler tarafından işgal edilmiş memleketin düşman ile işbirliği yapan vatandaşı. (güz) (san) kolaj. çökmek, göçmek, yıkılmak; katlanıp bukülmek, açılır kapanır olmak (iskemle, masa);birsonuca bağlamadan dağılmak (proje, plan); cesaretini kaybetmek; (balon) sönmek; (tıb.) çökmek; ciğerlere hava gitmemek; çökertmek, ylkmak; göçme, çökme, yıkılma. collapsible portatif, açılır kapanır. yaka; gerdanlık; halka, kuşak; tasma, hamut; (zool.) hayvanların boynunda yaka şeklindeki teekkül; (bot.) kökle sapın birleştiği nokta. collar band gömleğin yaka şeridi. collar beam (mim.) çatının kuşaklık kirişi. be hot under the collar kızmak, öfkelenmek. seize by the collar yakasına yapışmak. slip the collar yakayı sıyırmak, kaçmak, yakayı kurtarmak. yaka takmak, tasma takmak; yakalamak, yakasına yapışmak; pişirmek için eti sarmak; (k.dili.) ele geçirmek. (anat.) köprücük kemiği. dantel veya kürkten yapılmış küçük yaka. karşılaştırakak okumak, karşılaştırmak (metin); (matb.) tertip etmek, sayfalarısıraya koymak, harman yapmak; (kil) papazı kilise memuriyetine tayin etmek. yan yana olan; aynı eğilimde ve etkide olan; aynı sonuca yönelen; ikincil, tali; munzam, yardımcı, tamamlayıcı; aynı soydan gelen.; A.B.D karşılıklı teminat; maddi teminat; soydaş; yardımcı olay, durum veya kısım. collateral evidence müekkit şahadet. collateral security karşılıklı teminat. collaterally yan yana durarak. ( karşılaştırma; nüsha tavsifi; hafif yemek. meslektaş, mesai arkadaşı. toplamak; koleksiyon yapmak, biriktirmek; tahsil etmek, almak (vergi); kendine gelmek, anlamak, idrak etmek; toplanmak, birikmek; koleksiyon haline gelmek; ödemeli. colleet call ödemeli telefon konuşması.collect oneself kendini toplamak. Send it collect ödemeli gönderin. collectable, collectible toplanllabilir, tahsil olunabilir. toplama; toplanmış şeyler, koleksiyon; kilisede toplanan para, iane; tabaka. toplanan, biriktirilen; toplu, müşterek, ortak; ortaklaşma; (gram) (topluluk ismi) collective agreement toplu sözleşme. collective bargaining işverenle işçi temsilcileri arasındaki toplu görüşme ve pazarlık. collective behavior toplu davranış. collective farm ortaklaşa çiftlik. collective note birkaç devlet tarafından imzalanmış nota, ortak nota. collective ownership ortak mülkiyet, ortaklaşa iyelik. eollective security uluslararası barışı sağlamak için saldırgan tarafa karşı birleşme politikası. kolektivizm, ortaklaşacılık collectivist kolektivizm taraftarı. koleksiyoncu; alımcı, tahsildar; (elek) transistörde cereyanın çıkış noktası; elektrikli trende cereyanlı tele dayanan boynuz. iri kız. batı kiliselerinde okunan küçük dualardan biri. (çoğ.) antoloji, seçmeler, derlemeler. toplanmış; kendine hakim, aklı başında. üniversite; yüksekokul; fakülte College of Cardinals kardinaller heyeti. üniversite talebesi veya mezunu; üniversite mensubu. üniversite ile ilgili; üniversite öğrencilerine özgü. halka; tasma; yuva; taşın oturduğu yiv; yuvaya oturtmak. çarpışmak, çarpmak. iskoç çoban köpeği. (ing) kömür gemisi; kömür madeni işçisi. (ing) maden kömürü ocağı. birbirine bağlamak, bir araya getirmek. (fiz.), (astr.) bir hizaya getirmek, paralel hale koymak. paralel ışınları husule getiren ayar aleti, kolimatör. aynı doğru çizgi üstünde olan. çarpışma; ihtilâf, fikir ayrılığı. collision (mat.) (den.) çarpışmada yarığı kapamak için kullanılan palet. come into collision with ile çarpımak. yan yana koymak veya oturtmak; sıraya koymak, düzenlemek. sıraya koyma, düzenleme, sözdizimi. (kim.) kolodyum. (ing), (leh.) gizlice konuşmak, entrika hazırlamak; gizli konuşma. (kim) koloit; koloidal, koloidimsi. koloidal, koloidimsi. küçük bir et dilimi; ufak parça veya dilim. (kıs.) colloquial, colloquialism. konuşma diline ait; teklifsiz konuşma ile ilgili. (colloq.)uially konuşma diliyle. (colloq.)uialism konuşma dilinde kullanılan deyim; konuşma dili üslubu. konferans serisi. karşılıklı konuşma, mükâleme; diyalog şeklinde yazılmış edebi eser. özel bir işlemden sonra jelatinli filimden doğrudan doğruya fotoğraf basma tekniği. hileli bir işe ortak olmak; dolap çevirmek. collusion hile, tuzak; danışıklı dövüş. collusive hileli bir ortakIık ile ilgili. (çoğ.) -riums veyo -ria) (tıb.) göz damlası. acıelma, acıhıyar, ebucehilkarpuzu, (bot.) Citrullus colocynthis; bundan elde edilen müshil. kolonya; (b.h) Kolonya şehri, Köln. Kolombiya. Kolombo. iki nokta üst üste (:); (tıb.) kolon. albay Iieutenant colonel yarbay. colonelcy, colonelship albaylık. koloniye ait, sömürge ile ilgili (kimse);(bot.), (zool.) koloni halinde yaşayan. kolonicilik, sömürgecilik. (tıb.) kolona ait, kolik. sömürgede oturan kimse; koloni kurucularından biri. (ing) sömürge kurmak; grup halinde toplanıp yerleşmek; koloni meydana getirmek; sömürgede yerleşmek. coloniza'tion sömürge kurma. genellikle üstü kapalı sütunlar sırası, sıra sütunlar. bir başka memlekette yerleşip ana vatana bağlı bir sömürge kurmak için harekete geçen grup; böyle bir grubun yerleştiği bölge; sömürge, müstemleke, koloni; yabancı bir üIkede yaşayan aynı milletdenen insanlar topluluğu; (zool.) koloni. eskiden kitabın sonuna konan ve başlığı, basımcının adını ve tarihini gösteren yazı; yayınevinin amblemi. siyah çamsakızı, reçine. boyamak, renk vermek; olduğundan başka göstermek, gerçeği tahrif etmek; renk katmak, hava vermek; renklenmek; renk değiştirmek yüzu kızarmak. (ask.) alay sancağından sorumlu olan nöbetçi. renk,boya;canIılık; yüz kızarması; belirgin özellik; düzme görünüş, maske; (çog) bayrak, sancak. color photography renkli fotoğrafçılık. color sergeant tabur veya alay sancağını taşıyan çavuş. color wash renkli badana. bright color parlak renk, açık renk. change color sararmak, rengi atmak; yüzü kızarmak .complementary color eşit miktarda birbirine katılınca beyaz veya gri renk meydana getiren iki renk (msl.) portakal rengi ile mavi) fast color solmaz renk, sabit renk. Iend color to (bahis veya fikre) gerçek izlenimi vermek. haul down the colors bayrak indirmek. Iocal color özellikle edebiyat ve sanatta belirtilen yöresel özellikler. off color istenilen renkten biraz farklı; kaba, müstehcen, münasebetsiz (hikâye, şaka) primary collors ana renkler. show one's color asıl karakterini açığa vurmak. true colors içyüz. under color of bahanesiyle, kisvesi altında. under false colors sahte bir hüviyetle. water color suluboya. with flying colors parlak başarı ile. with the colors askerlikte. renk körü. color blindness renkkörlüğü, akromatopsi, Dalton hastalığı. bir bitki veya hayvanda görülen renk düzenlemesi; renklendirme. (müz.) koloratür parçaları içine alan ses müziği. coloratura soprano koloratür soprano. renkli televizyon yaymı; renkli televizyon yayım yapmak. renkli; beyaz ırk dışındaki bir ırka, özellikle zenci ırkına mensup; tesir altında kalmış, etkilenmiş, tarafsız olmayan; aldatıcı, göz boyayıcı. melez Güney Afrikalı. solmaz . renkli, canlı. renk veren, renk meydana ,getiren; renk ile ilgili. kolorimetre, renk ölçer. renk; boya; boyama, boyayış tarzı; görünüş; sahte görünüş. renkleri ustalıkla kullanan sanatçı. renksiz, soluk; solgun, donuk, anlamsız; tarafsız, yansız. beyaz ve diğer ırklar arasındaki toplumsal ayrılıklar. muazzam, kocaman, çok büyük. (çoğ.) -lossi, -lossuses) çok büyük herhangi bir heykel; büyük ve azametli herhangi bir şey. dünyanın yedi harikasından biri sayılan Apollo'nun Rodos'daki efsanevi bronz heykeli. (tıb.) kolostomi, kolonda açılan bir yarıkla suni anus teşekkülü. memeli hayvanların doğumdan sonraki ilk sütü. bilhassa dini kitap satışına mahsus gezici kitapçılık. colporteur seyyar kitap satıcısı; özellikle dinsel kitaplar satan veya dağıtan kimse. (tic.) (mark) Amerikan malı bir çeşit tabanca. tay, sıpa: toy kimse. colthood ; taylık devresi. colt' tooth şehvet; atlarda köpekdişi. (cog -foots) öksürük otu, (bot.) Tussilago farfara. yılana ait, yılan gibi. Güvercin takımyıldızı. (çog-baria) güvercinlik; eski Roma'da yakılmış ölü küllerini saklamaya mahsus mahzen; bu mahzenin duvarlardaki gözleri. hasekikupesi, (bot.) Aquilegia vulgaris; kumru gibi, kumru ile ilgili; kumru renkli. (mim.)sütun;direk; (matb.)bir yazarın gazete veya dergide muntazaman ve aynı başlık altında çıkan yazısı, fıkra;(ask.)(kol) bir yapıda sütun kullanma; kullanılan sütunlar . fıkra yazarı, gazetede belirli bir köşesi olan yazar. (bot.) kolza colza oil kolza yağı.colza oil kolza yağı. coma comatose, comatous komada; yarı baygın. (çoğ.) comae) (astr.) koma, kuyrukluyıldızın başı etraflndaki ışık; (bot.) püskül; (fiz.) merceğin meydana getirdiği şeklin etrafındaki ağıl. Berenisin saçı takımyıldızı. (bot.) püsküllü. eş, arkadaş. tarak; ibik, tepe, sorguç; ibik gibi şey; petek; dalganın yüksek kısmı; taramak, taranmak; (dalga) tümselip kırılmak comb out taramak, ayırmak. dövüş, mücadele, çarpışma, savaş; dövüşmek, savaşmak, çarpışmak, mücadele etmek. combat fatigue harp tesiriyle meydana gelen psikonorotik bozukluk. close combat göğüs göğüse çarpıma single combat düello. savaşçı, kavgacı (kimse) kavgacı, hırçın. (bak.) coomb. tarak, yün, keten vb'ni tarayan kimse; uzun ve tümsekli dalga karıştırma, birleştirme; bileşim, terkip; bağdaşma, uyuşma, kaynaşma; birlik; kilidin şifre rakam veya harfleri; şifreli kilit; külot ve kombinezonu tekparça olan kadın iç çamaşırı; dans orkestrası combination lock şifreli kilit. uzlaşma, birlik; (A.B.D.), (k.dili) siyasi ve ticari çıkar sağlamak için bir araya gelen grup; biçerdöğer makinası. birleştirmek, karıştırmak, bir araya getirmek; toplamak; birleşmek, bir araya gelmek. (çoğ.) tarantı. (k.dili.) dans orkestrası. yanabilir, tutuşabilir; parlamaya hazır; kolay tutuşan şey. yanma, tutuşma; (kim) ısı ve ışık veren oksitlenme. combustion chamber yanma hücresi, yanma haznesi. combustion furnace yanma fırını, yakım ocağı. combustion gases yakım gazları. combustion motor yakımlı motor. combustion period yanma süresi, yakım devresi. combustion türbine iç yakımlı türbin. incomplete combustion eksik yanma. internal-combustion engine iç yakımlı makina, motor. gelmek, yaklaşmak, varmak; olmak, vaki olmak;akla gelmek;(k.dili.) orgazma varmak.come about olmak, vaki olmak;dönmek, volta etmek.come acrossrast gelmek, karşılaşmak;intiba bırakmak;(argo) istenileni yapmak, sakladığını çıkarıp vermek.come across with (argo) teslim etmek, ödemek, vermek.come along beraber gelmek;iyileşmek.come alongside yanaşmak, bordaya gelmek.come around kendine gelmek, ayrılmak, uğramak;razı olmak.come at varmak, ulaşmak; ile uğraşmak; üstüne yürümek, saldırmak. come back hatıra gelmek, eski formunu bulmak; (argo) ters bir şekilde cevaplandırmak. come by elde etmek, edinmek; yakınından geçmek, uğramak. He comes by his good looks naturally. Sevimli yüzü anasıyla babasına çekmiş. come down inmek, düşmek, intikal etmek, geçmek; (argo) uyuşturucu madde kullandıktan sonra kendine gelmek.come off one's high horse (k.dili.) hak etmek;elde etmek, almak..come into (mirasa) konmak; girmek, katılmak. come of çıkmak, -den gelmek. come of age reşit olmak. come off çıkmak, kopmak;olmak, vaki olmak;sona ermek, bitmek; sonunu erişmek; (argo) tutnmak. Come off it ! (k.dili.) Saçmalama! come on rast gelmek;gelişmek ilerlemek; sahneye çıkmak, yerinden çıkmak; yayınlanmak; meydana çıkmak; sosyeteye takdim edilmek (genç kız); sonuçlamak, neticelenmek. come out with söylemek, ağızdan kaçırmak;satışa çıkarmak. come over olmak, bir hal takınmak; (karşıdan) gelmek; taraf değiştirmek, katılmak. come round (bak.)come around. come short az gelmek, yetmemek. come through with (k.dili.) (beklenileni) yapmak. come to ayrılmak, kendine gelemek; (bir çareye, bir karara) varmak, erişmek, başlamak, (den.) orsa etmek.come to a head olgunlaşmak; dönüm noktasına varmak; baş vermek. come to blows yumruk yumruğa gelmek. come to grief başı darda olmak; başarısızlığa uğramak. come to grips with ciddiyetle ele almak. come to hand gelmek, alınmak. come to life canlanmak. come to light meydana çıkmak. come to hothing boşo gitmek, neticesiz olmak. come to one's senses aklı başına gelmek, aklını başına toplamak; ayrılmak, açılmak. come to pass vaki olmak. come to stay yerleşmek . come to terms (with) uzlaşmak, anlaşmak; teslim olmak, kabul etmek. Come to think of it... Aklıma gelmişken ... come true gerçek leşmek, doğru çıkmak; filizlenmek. come under girmek. come up against -e çatmak, ile karşılaşmak. come up to (belirli bir hizaya) kadar gelmek; (belirli bir seviyeyi) tutturmak. come up with (A.B.D.), (k.dili.) öne sürmek, ortaya atmak. come upon bulmak; karşılaşmak; saldırmak. come what may ne olursa olsun . Come July and we'll be swimming. Temmuz geldiğinde denize girmiş olacağız. to come önümüzdeki gelecek. come-at-able erişilebilir. (A.B.D.), (argo) çekici, davet edici (bakış) (A.B.D.) (argo) tuzak kuran kimse, tuzak; davet edici bakış. (k.dili.) eski formunu bulma; (argo) zekice ve yerinde cevap; (A.B.D.), (argo) şikayet sebebi. komedi artisti, komedyen; komedi yazarı comedienne kadın komedi artisti. hayal kırıklığı, düşüş, sukut. komedi, güldürücü piyes veya filim. sevimli, güzel, yakışıklı, zarif; uygun, yakışan. gelen kimse; katılan kimse; (k.dili) geleceği parlak olan şey veya kimse istikbal vaat eden şey veya kimse. all comers müracaat eden herkes butün katılanlar. (nad.) yenilebilir; (gen.) (çoğ.) yiyecek şey, gıda maddesi. (astr.) kuyrukluyıldız. kuyrukluyıldız gibi veya ona ait. (A.B.D.) (k.dili.) hak edilen ceza. bonbon, birçeşit şekerleme; şekerli meyva. rahat, refah, konfor; teselli; (A.B.D.) yorgan; rahat ettirmek; teselli etmek; yatıştırmak; (huk.) yardım etmek. comfort station umumi helâ. creature comforts bedeni rahatı sağlayan konfor comfortless kasvetli; konforsuz. rahat, müreffeh; teselli edici, rahatlatıcı; (k.dili.) yeterli; (A.B.D.) yorgan comfortably rahatça. rahatlatıcı şey; teselli edici kimse veya şey; A.B.D yorgan; yün boyun atkısı; bh Ruhulkudus. karakafes, (bot.) Symphytum. (k.dili.) rahat. güldürücü, gülünç, komik; komedi ile ilgili; komedi oyuncusu. comics, comic strip karikatür şeklinde hikâye serisi. comic book miki tipinde resimli çocuk kitabı. comic opera operakomik. komik. comically gülünçlü olarak. geliş, yaklaşma, varış, zuhur; gelen gelecek, yaklaşan; istikbal vaat eden. coming-out (k.dili) sosyeteye takdim ediliş. nezaket, medeni davranış, karşılıklı iyi muamele. comity of nations milletlerin birbirlerinin (huk.)uk ve adetlerini tanımaları. virgül .comma bacillus virgül şeklinde mikrop, kolera mikrobu. inverted commas tırnak işareti. emir, kumanda, komut; bir subayın kumanda ettiği askerler; yetki, hakimiyet; emretmek, hâkim olmak, kumanda etmek, idare etmek; amir olmak, bakmak. a good command of (a Ianguage) (bir dili) rahat konuşabilme. at command emir üzerinde. at one' command emrinde. by command of emri ile in command amir, sözü geçen. kumandan, komutan, amir. (ask.) askeri hizmete mecbur tutmak; müsadere etmek. kumandan, komutan; önder, baş; deniz binbaşısı. commander in chief başkomutan. tımar, zeamet; kumandanlık; masonluk gibi cemiyetlerin loncası. emreden; etkili: hâkim. emir. the Ten Commandments On Emir. komando birliği; komando. (Fr.) icap ettiği şekilde, gerekli şekilde; modaya uygun. aynı ölçülere sahip olan, eşit. anmak, zikretmek, hatırasını yad etmek commemora'tion anma, hatırasını yad etme; anma töreni. commemorative anma vesilesi oian; hatıra serisi olarak basılmış (pul) başlamak. başlama, başlangıç; diploma töreni. tavsiye etmek, salık vermek; övmek; saygılarını sunmak; emanet etmek. övülmeye 1ayık, beğenilir. commendably övülmeye lâyık şekilde. tavsiye, salık verme; övme. salık veren, tavsiye eden; metheden, öven. aynı sofrada yemek yiyen;( (zool.) komensal; sofra arkadaşı. aynı birim ile ölçülebilen; orantıl commensurably orantılı olarak. orantılı, eşit; yeterli; uygun, münasip. commensurately uygun bir öIçü ile. yorumlama, tefsir; açımlama; düşünce, mütalaa; eleştirme tenkit; açımlamak, fikrini söylemek; on ile hakkında fikir beyan etmek, tefsir etmek, yorumlamak; eleştirmek .commentary tefsir, şerh, açımlama, izah; çıkma haşiye. eleştirmeci; yorumcu, şarih, tefsirci. ticaret, iş, alım satım; toplumsal ilişkiler; cinsel ilişki. chamber of commerce ticaret odası. domestic commerce iç ticaret. foreign commerce dış ticaret. alışveriş etmek; ilişkide bulunmak. ticari; radyo veya televizyon ilânı. commercial college ticaret öğretimi yapan yüksekokul .commercial law ticaret (huk.)uku. commercial paper kıymetli ticari vesika; kısa vadeli ticari senet; emre yazılı senet; poliçe. ticari gelenekler; ticari tutum; ticari terim. (ing) -ise ticarileştirmek. (k.dili.) komünist. karıştırmak, katıştırmak; karışmak, kaynaşmak. ezmek, ufalamak, toz haline getirmek. kederini paylaşmak, dert ortağı olmak, rikkat göstermek. commisera'tion teselli, rikkat, acıma. komiser, eskiden C.B.'nde herhangi bir idari örgütün başında olan kimse. (ask.) Ievazım sınıfı; eskiden C.B.'nde siyasi örgüt; komiserlik. (ask.) iaşe ve levazımat mağazası; vekil, mümessil; komiser. görev, vazife, iş; işleme; eylem; komisyon ücreti, yüzdelik; kurul, komisyon; rütbe, mevki; salahiyetname, emirname; belirli bir görev için verilen yetki; tayin etmek, atamak; vazifelendirmek, görevlendirmek, memur etmek; den donanmaya katmak, kadroya sokmak. execute a commission bir görevi yerine getirmek in commission sefere hazır (gemi); işe hazır. out of commission görev yapamaz halde; bozuk. put into commission sefere hazır hale koymak; tamir etmek. put out of commission işlemez hale getirmek; yıkmak, mahvetmek. Avrupa otellerinde veya hükumet dairelerinde hizmet eden uşak veya haberci; ingiltere'de kapıcılık vb. işlerde bulunan görevli. subay. mühim bir işe tayin edilen memur; şube müdüru; komisyon üyesi; vekil. birleşme noktası, ek yeri; (anat.), (zool.) birleşik iki organın birbirleriyle birleşme yeri, dudakların veya göz kapaklarının bitiştiği yer. (ed -ting) işlemek, yapmak; emanet etmek, teslim etmek, tevdi etmek; kanun tasarısı v.b.'ni komisyona havale etmek; söz vererek bağlamak. commit oneself bir karara varıp bunu ilân etmek. commit oneself to kendini adamak, hasretmek. commit to memory ezberlemek. commit to prison hapsetmek. commit to writing yazmak. vaat, taahhut; kesin karar; teslim etme, teslim olma; bağlantı; havale; irtikap, (suç) işleme; (huk.) birinin hapishane veya akıl hastanesine kapatılması için mahkemeden alınan karar, hapis ilâmı. komite, kurul, komisyon. committee of the whole meclisin komisyon halinde toplanması. in committee encümende, komisyonda. joint committee birleşik komisyon. standing committee daimi encümen. birbirine karıştırmak veya karışmak. çekmeceli dolap; konsol, komodin; lavabo; lazımlık, oturak. geniş, kullanışlı, ehven; rahat, ferah. (mal.), emtia, eşya; yararlı şey. staple commodities başlıca satış ürünleri. (den.) komodor; yat kulubü reisi. genel, yaygın, umumi, umuma ait; ortak, müşterek; evrensel; adi, bayağı, kaba; alışılmış, mutat. common carrier para ile yolcu veya yük taşıyan firma. common consent umumun rızası. common divisor (mat.) ortak tam bölen. common fraction (mat.) bayağı kesir. common gender (gram) hem (eril.) hem (dişil.) common good kamu yararı. common knowledge bilinen gerçek. common law orf ve âdete dayanan (huk.)uk .common-law marriage resmi nikâhsız beraber yaşama. common (man.) alelade bir kimse. Common Market Ortak Pazar. common multiple (mat.) ortak katsayı. common noun cins isim. common or garden variety bayağı, alelade cinsten, sıradan. Common Pleas medeni (huk.)uk davalarına bakan mahkeme. common room umuma mahsus salon. common scold şirret kadın. common sense sağduyu. common stock alelade hisse senetleri .common time (müz.) 4/4 lük ölçü. common touch sempatik olma kabiliyeti. the common run orta, vasat. commonly (çoğ.)unlukla, çok kere. genel park veya otlak, halkın ortak malı olan yer, meydan; (huk.) bir kimsenin başkasının toprak veya suyu üzerinde hak iddia etmesi. in common müştereken, beraber, birlikte, ortaklaşa. in common with ile ortak olarak. out of the common fevkalade, alışılmamış. short commons yetersiz yiyecekler. umuma ait olan otlağı kullanma hakkı; ortak mal sahipliği; avam. avam, halk tabakası, topluluk; tüzel kişiliği olan ticari şirket üyesi. halk tabakasından olan kimse; (bazı ingiliz üniversitelerinde) kendi hesabına okuyan talebe. adi, sıradan, bayağı; olağan; kişiliği olmayan; beylik laf, klişe, çok söylenmiş söz; çok görülmüş herhangi bir şey, basmakalıp iş. (çoğ.), (ing) avam, halk tabakası; (üniversitede) yemekhane. House of Commons Avam Kamarası. kamu yararı, amme menfaati. ulus;cumhuriyet; (A.B.D.) eyalet. the Commonwealth İngiliz Milletler Topluluğu. gürültü; karışıklık, ayaklanma. toplumla ilgili, toplumsal, halka ait; umumun malı olan. her eyaletin ayrı bir devlet olarak idare edildiği idari sistem. bir şeyi mahalli halka (mal.) ettirmek; mahalli idare altına sokmak. sohbet etmek, söyleşmek, hasbıhal etmek, konuşmak: konuşma, sohbet, söyleşi. bazı memleketlerde mahalli idare; komün; avam. bulaşıcı, sari; ifade edilmesi mümkün, söylenebilir. bilgi veren kimse, konuşan kimse; Aşai Rabbaniyi (komünyon) alan veya almaya hakkı olan kilise üyesi. ifade etmek, anlatmak; nakletmek; meramını anlatmak; muhabere etmek, haberleşmek; bulaştırmak; aralannda bağlantı olmak; bildirmek. haberleşme; ulaşım; ulaştırma; bağlantı irtibat; haber, mektup. Minister of Communications Ulaştırma Bakanı. konuşkan, duygulannı serbestçe dile getiren. paylaşma; katılma; Aşai Rabbani ; Hıristiyanlıkta mezhep; arkadaşlık; sohbet. resmi tebliğ, bildiri. komünizm. communist komünist; komünistlere veya komünizme. ait communis'(tic.) komünizm taraftan olan. aynı yerde veya aynı şartlar altında yaşayan insan topluluğu; toplum, cemiyet; ahali, halk, amme; müşterek tasarruf, ortak (mal.) sahipli. community center (A.B.D.) şehir kulübü, bir bölgede oturanlann meselelerini çözümlemek veya eğlenmek için toplandıkları özel yer veya bina. community chest (A.B.D.)kamu yararına çalışan kurumların yıllık para toplama kampanyası. müşterek tasarrufa tabi kılmak, umumun malı haline getirmek. (elek.) cereyanın yönünü değiştirmek. deiştirilebilir; hükümetçe deiştirilmesi veya hafifletilmesi caiz (ceza) değiştirme, değiş mübadele; (A.B.D.) bir kimsenin evi ile işi araslnda abonman bileti ile yaptğı yolculuk; (huk.) cezanın değiştirilmesi veya hafifletilmesi. commutation ticket abone kartı veya bileti. değiş tokuş veya yer deiştirmeyle ilgili. (elek) çevirgeç, komütatör. değiş tokuş etmek mübadele etmek; deiştirmek veya hafifletmek (cezayı); toptan daha ucuza almak (aylık tren bileti v.b'ni); karşılığını ödemek; yerini tutmak; (elek) cereyanın yönünü değiştirmek her gün iş ile ev arasında gidip gelmek. commuter her gün işi ile evi arasında gidip gelen kimse. müşterek, ortak; karşılıklı. (bot.) püsküllü. (kıs.) companion comparecompiled complete. yoğun, kesif, sıkı, sık; ince taneli; kısa özlü; of ile -den mürekkep; tazyikle yoğunlaştırmak; pudriyer, pudralık; (oto.) küçük araba. sözleşme, sözlü anlaşma; sözleşmek. arkadaş, yoldaş, ahbap; eş; elkitabı, rehber; (astr.) kendisinden daha parlak bir yıldıza çok yakın olan ikinci bir yıldız; arkadaşlık etmek. kolayca arkadaş olabilir; hoş sohbet; samimi, sıcakkanlı. arkadaş gibi; müşterek. arkadaşlık, refakat, eşlik. (den.) kamara iskelesi. grup; misafir grubu; misafir; şirket, kumpanya, ortaklık; beraberindekiler, arkadaşlar; eşlik, refakat, arkadaşlık; (tiyatro) oyuncu topluluğu; (ask.) bölük; (den.) mürettebat tayfa. company manners görgü kurallarına uygun davranışlar. company store bir müessesenin kendi memurlanna mahsus olan satış mağzası.compamy union (A.B.D.) işverene bağlı olan sendika; bir müessesenin işçilerine mahsus olan sendika. in company with ile beraber, birlikte .in good company iyi arkadaşlarla. jointstock company bir cins anonim şirket. keep company eşlik etmek; flört etmek Iimited liability company limited şirket. part company with (den.) aynlmak ship' company gemi mürettebato, gemi tayfası. karşılaştırılabilir, karşılaştırması mümkün. mukayeseli, karşılaştırmalı; nispi, orantılı; (gram) (sıfat veya zarflann) üstünlük derecesini gösteren; (gram) üstünlük derecesi. comparative anatomy karşllaştlrmall anatomi compnrative linguistics karşılaştırmalı dilbilim. in comparative comfort hali vakti yerinde. mukayese, kıyas, karşılaştırma .beyond compare, without compare fevkalade, eşsiz, üstün. with ile karşılaştırmak, karşılaştırılabilir olmak, kıyas kabul etmek; to ile benzetmek, benzemek; (gram) (sıfat veya zarfın) üstünlük derecesini göstermek. compare notes görüş ve fikir teatisinde bulunmak. karşılaştırma, mukayese; münasebet, ilişki, nispet, benzerlik; (gram.) sıfat veya zarflara üstünlük veya enüstünltk derecesini katan çekim şekli; benzetme, teşbih. in comparison with -e nispeten, -e nispetle, -e oranla. kompartıman, bölme. compartmen'talize bölmelere aylrmak. etrafını dolaşmak; şamil olmak, kapsamak; çevirmek, sarmak, kuşatmak; başarmak; kavramak, anlamak; gizli plan kurmak. pusula; pergel; çevre; sınır; saha, alan, menzil; devir, deveran, süre. compass card, compass rose pusula kartı, rüzgargülü. compass needle pusula ibresi, pusula inesi. compass saw delik testeresi. beam compass büyük daire çizmeye mahsus sürgülü pergel. box the compass sıra ile pusula kertelerini saymak. drawing compass resim pergeli. mariner' compass gemici pusulası pair of compasses pergel. şefkat, merhamet, acıma, sevecenlik. şefkatli, merhametli, sevecen. uygun düşme, uyma, uygunluk. (gen.) with ile uygun, birbirini tutan, munasip; geçimli. vatandaş, yurttaş. akran, arkadaş, eş. (-Ied, -ling) zorlamak, icbar etmek, mecbur etmek. hitap. özet halinde, kısa, özlü, muhtasar, kısaltılmış. hulasa, özet. tazmin etmek, bedelini ödemek; telafi etmek, karşılamak; (mak.) denklemek, denge sağlamak, eşitlemek. compensate for one thing with another tazmin etmek, bir şeyi diğeri ile telâfi etmek. compensate one for -in bedelini birine ödemek. tazmin, telafi; karşılık, ücret, maaş, bedel; takas, karşılama. telafi eden şey veya kimse; dengeleme tertibatı. compensator coil (elek) dengeleme bobini. compensator spring saatte dengeleme yayı. telafi etmeye yarayan. rekabet etmek, yarışmak, müsabakaya girmek. yeterlik, kifayet; yetenek, ehliyet, iktidar, güç; hak, yetki, salahiyet; geçinecek kadar gelir. yeterli, işinin ehli olan, kabiliyetli; yetkili, salahiyetli. rekabet, yarışma. rakip olan; rekabet ile ilgili; müsabaka tarzında, yanşma mahiyetinde. rakip, yanşmacı, yanşçı. derleme; derleme eser, çeşitli kaynaklardan toplanan bilgi veya yazılarla meydana getirilen eser; liste. toplayıp liste haline getirmek; çeşitli kaynaklardan bilgi toplayıp sıraya koymak; bu şekilde eser telif etmek, derlemek. kendi kendinden memnun olma hali; gönül rahatlığı. complacent kendi halinden memnun, rahat; kendini beğenmiş. şikâyet etmek, yakınmak, derdini anlatmak, içini dökmek; suçlamak. complainant şikâyetçi, davacı. şikayet, feryat, dertyanma; dert, keder, şikâyet sebebi; hastalık, keyifsizlik; (huk.) isnat. hoşgörü, müsamaha, göz yumma. complai'sant müsamahakâr, hoşgörü sahibi. tamamlayıcı herhangi bir şey, tümleç; tüm, bütün; (geom.) bir dar açıyı dik açı haline getirmek için gerekli olan açı derecesi; (gram) tümleç; (müz.) oktavı tamamlayan enterval; tamamlamak; birbirini tamamlar olmak. tamamlayan, tamamlayıcı, tümleyici. complementary angle tümler açı. complementary colors (bak.) color. tamam, tam, bütün; bitmiş, tamamlanmış; mükemmel, dört başı mamur; tamamlamak, bütünlemek, yetkinleştirmek; bitirmek. a complete surprise tam bir sürpriz. completely tamamen, butünüyle. completeness bütünlük, tam olma hali. completion bitirme, tamamlama, sona erme; yerine getirme. bileşik veya karışık herhangi bir şey; karmaşa; (psik.) komplek. building complex site. inferiority complex aşağılık duygusu. superiority complex kendini üstün görme duygusu. karmaşık; çapraşık, muğlak; bileşik, mürekkep, birkaç elemandan meydana gelmiş; karışık, birbirine eşit olmayan elemanlardan meydana gelmiş. complex number karmaşık sayı. complexity müşkuüât, güçlük. cilt, ten; sima, görünüş, veçhe. complexioned belirli bir ten rengi olan. uysal, yumuşak başlı. uyma; itaat; başeğme; razı olma. in compliance with -e uygun olarak, mucibince. compliant uysal, itaatkâr, yumuşak başlı. karıştırmak, zorlaştırmak, güçleştirmek; karmaşık; (bot.), (zool.) uzunlamasına katlanmış (böcek kanadı vb) complicated karmaşık; muğlak, çapraşık, anlaşılması güç, çözülmesi güç. karmaşık hale getirme; bir işe giriştikten sonra meydana çıkan engel, zorluk; karışıklık: (tıb.) ihtilât. suç ortaklığı; karmaşa. kompliman yapmak, iltifat etmek; övmek; iltifat, kompliman. compliments selâmlar. compliments of the season (ing) tebrikler. double-edged compliment iğneli kompliman. He sends his compliments. Selâmlarını gönderdi. pay a compliment kompliman yapmak. present one- compliments hürmetlerini sunmak. with my compliments selâmlarımla: parasız, hediye olarak. complimentary hediye olarak, parasız; övme kabilin(den.) (eski) komplo, suikast, gizli tertip. with ile uymak; itaat etmek. bir tümü meydana getiren kısımlardan biri, cüz, unsur, parça, eleman; bileşimde bulunan. davranmak; with ile uymak, uygun olmak. He comported himself well. iyi davrandı. The results comportwith our expectations. Netice beklediğimiz gibi oldu. comportment davranış, hal ve gidiş. (Lat.), (huk.)aklı yerinde, şuuru tam. meydana getirmek, oluşturmak; düzenlemek, tertip etmek; bir butünün parçalarını teşkil etmek; bestelemek; (eser) yazmak, yaratmak; (matb.) dizmek, tertip etmek. composed of -den ibaret. composing machine (matb.) dizgi makinası. composed sakin, kendi halinde. besteci, bestekâr, kompozitör. bileşik, mürekkep; karma, karışık, muhtelit; (b.h), (mim.) Korent uslubu ile ionik üslup karışımı olan sütun şekline ait; (bot.) bileşikgiller familyasından; alaşım, halita, bileşim, terkip; (bot.) bileşikgillerden herhangi bir bitki. composite number (mat.) bölünebilir sayı, asal olmayan sayı. composite photograph fotomontajla biraraya getirilmiş birkaç fotoğraftan meydana gelen resim. tümleme, derleme, bir araya getirme; tertip, terkip; nitelik, mahiyet; alaşım, halita; bileşim: kompozisyon, yazı ödevi, tahrir; beste, bestecilik; uzlaşma, anlama; (matb.) dizgi, tertip. (matb.) mürettip, dizgici, dizici. çürümüş yaprak v.b ile karışık gübre. sukunet huzur, dinginlik. komposto. birleştirmek, bir bütün haline getirmek, terkip etmek; şiddetlendirmek; borç konusunda anlaşmak. compound a felony menfaat karşıIığında suçluyu dava etmekten vazgeçmek veya suçunu örtbas etmek. compound with ile... anlaşmak, uzlaşmak. bileşik, mürekkep; (zool.) tek tek hayvancıklardan husule gelmiş; alaşım, halita; bileşim, terkip; (gram) bileşik kelime. compound curve mürekkep eğri. compound eye bileşik göz. compound fraction bileşik kesir. compound fracture (tıb.) açık kırık. compound interest bileşik faiz. compound number karışık sayı. chemical compound kimyasal bileşim. içinde binalar bulunan etrafı duvarla çevrili arazi. Uzak Doğu'da yabancı firmalar hesabına çalışan yerli acente. anlamak, idrak etmek, kavramak; kapsamak, içine almak, ihtiva etmek. comprehensible anlaşılabilir, idrak olunabilir, makul. comprehension anlayış, idrak; kapsam, şümul. comprehensive geniş, şümullu, etraflı; idraklı,anlama yeteneği olan. (tıb.) kompres; pamuk v.b balyalarını sıkıştıran makina. sıkmak, basmak, tazyik etmek. compressed air sıkıştırılmış hava. compressible sıkıştırılabilir. sıkıştırma, tazyik, kompresyon; kısaltma, ufaltma. compression stroke (oto.) sıkıştıran vuruş. tazyik edici, sıkıştırıcı. kompresör, sıkıştırıcı. kapsamak, ihtiva etmek. uzlaşma, uyuşma; bazı şeylerden fedakârlık ederek varılan anlaşma zemini; uzlaştırmak, bazı şeylerden fedakârlık yoluyla aralarını bulmak; (bir kimsenin) şerefini tehlikeye atmak; (bir işin neticesini) tehlikeye atmak. compromisewith ... ile uzlaşmak, uyuşmak. hesap kontrol memuru, murakıp, denetleyici, kontrolör. zorlama, cebir, icbar; mecburiyet; içten gelen itici his. compulsive zorlayıcı, içten gelen yenilmesi güç bir hissin tesiriyle yapılan. mecburi, yükümlü; zorunlu. compulsorily zorla, mecburi olarak, zorunlu olarak, metazori. vicdan azabı; pişmanlık, nedamet; esef, yerinme; (vicdanisebeplerle) çekinme, tereddüt, reddetme. (huk.) eskiden bir sanığın suçsuzluğunun birkaç tanığın şahadeti ile kabul edilmesi. hesap etmek, hesaplamak. computa'tion hesap, hesaplama. kompüter, hesap eden kimse; elektronik hesap makinası,elektronik beyin. computer hardware kompüterin esas kısımları. computer software yapılacak işe göre değiştirilen kompüterin yardımcı aksamı. analogue computer kendisine verilen rakamlan elektronik nicelikler şeklinde kullanarak hesap çıkaran makina. diqital computer kendisine verilen rakamları ikili rakam olarak kullanarak hesap çıkaran makina. kompüter ile hesaplamak. arkadaş, yoldaş. comradeship arkadaşlık. (den) gemiyi yöneltmek. öntakı ile, beraber. ( A.B.D), (argo) suçlu; dolandırıcılık. (edat), (müz.) ile. con brio, con spirito canlı olarak. karşı, aleyhte; aleyhtar, karşı taraf. pro and con lehte ve aleyhte. pros and cons lehte ve aleyhte olan noktalar (kimseler) (-ned, -ning) atlatmak, yutturmak; okumak, tetkik etmek. (kim), (fiz.) yoğunlaştırmak, koyulaştırmak; özetlemek, kısaltmak. condensed milk teksif edilmiş süt. condensable yoğunlaştırılabilir. (A.B.D), (argo) dolandırıcı. (psik.) teşvik edici kuvvet. conative meram ve arzu ile ilgili; (gram) gayret ifade eden (fiil) sıralamak raptetmek. concatena'tion neticelerin sıralanması. içbükey, obruk, konkav; içbükey yüzey. concavo-concave çift taraflı içbükey. concavo-convex bir tarafı içbükey , diğer tarafı dışbükey olan. concavity içbükeylik. içbükeylik. gizlemek, gizli tutmak, saklamak, örtmek. concealable gizlenilebilir, saklanabilir. concealment gizleme, saklama, sır tutma. in concealment saklı, gizlenmiş. teslim etmek, kabul etmek, ikrar etmek; vermek, bırakmak, ihsan etmek. kendini beğenmişlik, kibir, gurur; garip fikir, fantazi kavram. self-conceit kendini beğenmişlik. conceited kibirli. akla uygun, havsalaya sığar. conceivably belki, muhtemelen. gebe kalmak; anlamak, kavramak, idrak etmek; tasavvur etmek; tasarlamak, aklına gelmek; izah etmek. conceive of kavramak, tasarlamak. (I.) have conceived a dislike for him. Ona karşı içimde bir nefret uyandı. yoğun halde olan herhangi bir şey. toplamak; yoğunIaştırmak; özünü çıkarmak; koyulaştırmak; zihni bir noktaya toplamak; toplanmak. toplanma, toplama; zihni bir noktaya toplama; (kim) yoğunlaşma, koyulaşma, kesafet. concentrationcamp temerküz kampı, toplama kampı. merkezleri bir ortak merkezli. concentric'ity merkezlerin bir olması. kavram mefhum anlayış görüş, fikir, telakki. gebe kalma, ana rahmie düşme; baylangıç; kavram, mefhum, fikir, anlayış görüş, telakki, düşünce. mefhumlarla ilgili, kavramsal; fikirlerin doğmasına ait. (fels.) kavramcılık. ilgi, alâka; iş; endişe, tasa, kaygı, merak; şirket, ticarethane; (k.dili.) şey: alâkadar etmek; ucu dokunmak; tesir etmek; ait olmak, ilgilendirmek, ilişiği olmak. concern oneself with karışmak, müdahale etmek.He is meddling in my concerns. Benim işime karışıyor. It is no concern of mine. Beni ilgilendirmez. with deep concern derin endişe ile. ilgili, alâkalı; endişeli, düşünceli. be concerned for veya about endişe duymak, merak etmek. (edat.) ilgili olarak -e dair, hakkında. bir araya gelerek karar almak, planlamak. concerted kararlaştırılmış;birlikte yapılmış; (müz.) bölümler halinde düzenlenmiş. konser; ahenk, uyum: birleşme; ittifak, ittihat. concert grant kuyruklu piyano. Concert of Europa 1815 tarihinde Avrupa Devletleri arasında yapılan anlaşma. concert pitch konser için kullanılan ton standardı (la=saniyede 440 devre) in concert hep birlikte, ittifakla. akordeona benzer körüklü ufak bir çalgı. (müz.) konçerto. kabul, teslim, itiraf; imtiyaz, devlet veya diğer bir yetkili makam tarafından tanınmış imtiyaz, ayrıcalık; mümessillik, bayilik. concessioner imtiyaz sahibi; fuarda bir satış yeri sahibi; temsilci, bayi. teslim veya kabul mahiyetinde; (gram) although bağlacı ile başlayan tamamlayıcı cumlelerde teslim ve kabul ifade e(den.) helezoni sedef kabuk; nefesli çalgı olarak kullanılan kabuk boru. (mim.) yarım kubbe; (anat.) boynuzcuk, konka (burun boşluğunda); kulak kepçesinin çukuru. (çoğ.), (zool.) midye gibi kabuk hâsıl eden deniz hayvanları; kabuklular. conchiferous kabuklu, kabuk hâsıl e(den.) (mat.) konkoid; sedef eğrisi. konkoloji, yumuşak çalarla uğraşan zooloji dalı. conchologist konkoloji bilgini. (argo), (bak.) conscientious objector. kapıcı, odabaşı. gönlünü almak; uzlaştırmak, yatıştırmak, aralarını bulmak; teveccüh kazanmak. conciliatory yatıştıncı. uzlaştırma, barıştırma, yatıştırma. ahenk; (kon) (san) uyum; tutarlık, insicam. az ve öz, kısa, muhtasar, veciz, özlü. concisely az ve öz olarak, kısaca, muhtasaran. özetleme, az sözle çok şey anlatma. özel toplantı; Roma'da Papa seçmek için toplanan kardinaller meclisi. bitirmek, son vermek; neticelendirmek, sonuçlandırmak; bir karara varmak; netice çıkarmak, istidlâl etmek; bitmek, sona ermek; karar vermek. son, nihayet, sonuç, netice; karar; son kısım; (gram) şart cümlesinde ikinci kısım, ceza; (man) vargı; (huk.) iddia veya müdafaanın son hulâsası. in conclusion sözu bitirirken..., son söz olarak... try conclusions with bir kimse ile yarışmaya girmek. kesin; kati, son, nihai; ikna edici. birbirine karıştırarak hazırlamak, tertip etmek yapmak; uydurmak, kurmak (hikaye, yalan) concoction karışım, tertip; birbiri ile uyuşmayan şeyleri karıştırma. bir arada vuku bulan, refakatinde olan, eşlik eden; birlikte bulunan; tabii sonuç. concomitantly aynı zamanda olarak. bağdaşma, imtizaç; uygunluk, ahenk; barış geçim; anlaşma, ittifak, ittihat; (gram) uyum; (müz.) ses uyumu. Concord grape Kuzey Amerika'ya mahsus iri siyah üzüm. uygunluk, ahenk, uyum, uyuşma; bir kitaptaki bütün kelimelerin metindeki yerini gösteren dizin. concordant uygun, mutabık. antlaşma,muahede; Papa ile hükümet arasında akdolunan antlaşma. toplantı, bir araya gelme; kalabalık, izdiham; bir park içinden geçen araba veya gezinti yolu; istasyon binasındaki hol; atletizm sahası. (biyol.) beraber büyüme, birleşme. maddi; somut, müşahhas; belirli, muayyen; betondan yapılmış; beton; betona benzer herhangi bir karışım; somut bir varlık; bir bütün haline getirmek; beton dökmek; taşlaştırmak; donmak, sertleşmek; somutlaştırmak. reinforced concrete betonarme. concrete mixer betonyer. donmuş madde; (tıb.) şiş, taş. odalık olarak yaşama hali. kapatma, odalık cariye. şehvet, cinsel arzu. concupiscent şehevi, nefsani. aynı fikirde olmak, mutabık olmak, uymak, razı olmak. uygun görme, muvafakat; aynı anda vaki oluş; aynı noktaya doğru ilerleyiş. concurrent aynı zamanda vaki olan; uygun, mutabık, birbirine yardımcı olan. concurrently aynı zamanda. darbe vuruşu ile beyne tesir etmek; sarsmak. sarsma; darbe vurma; çarpışma; çarpışma neticesi olan şiddetli sarsıntı; (tıb.) sadme. kınamak, ayıplamak; suçlu çıkarmak; mahkum etmek; kullanılamaz diye hüküm vermek; (huk.) müsaderesine karar vermek; (A.B.D) istimlâk etmek. condemn to death idama mahkum etmek. condemnable müsadere olunabilir; kınanmaya layık, mahkum edilir. kınama, ayıplama; kabahatli bulma; suçlu çıkarma; mahkumiyet; (A.B.D) istimlak. condem'natory kınayıcı. kısaltma, özet; (kim), (fiz.) yoğunlaştırma, sıklaştırma, koyulaştırma; buğu. kondensatör, buhar sıkıştırma makinası, tazyik makinası; elektrik kondensatörü ; teksif adesesi. tenezzül etmek, sözde alçak gönüllülük göstermek, Iütfetmek. condescending tenezzül e(den.) condescen'sion tenezzül. Iayık, müstahak (cezaya) (tuz, biber, hardal, salça gibi) yemeğe çeşni veren şey. hal, durum, vaziyet; sağlık; şart, kayıt, sınırlama. favorable conditions uygun şartlar. in condition çalışır vaziyette; (spor) idman içinformunda; in good condition iyi durumda, bozulmamış (olarak) on condition that şartı ile. out of condition işe uygun durumda olmayan ; (spor) formundan diişmüş olan. uygun bir duruma getirmek; şart koşmak, kayıt altına sokmak; bütünleme sınavına tabi tutmak. conditioning machine tavlama makinası, ıslah makinası. şarta bağlı, kayıtlı; ikmal imtihanı. conditional clause şart cümlesi. conditional mood şart kipi. conditional sale şarta bağlı satış. conditionally şartlı olarak. uygun bir duruma getirilmiş; şarta bağlı. conditioned reflex, conditioned response (psik.) şartlı refleks, şartlı davranış. air-conditioned klimatize edilmiş. with ile taziyede bulunmak, kedere ortak olmak. condolatory taziye ifade eden. condolence taziye, başsağlığı. Ietter of condolence taziye mektubu. prezervatif. kat mülkiyeti, bir binanın kat sahiplerinin ayrı olması hali; bir üIke üzerinde birkaç devletin ortak hakimiyeti; (Roma (huk.) ortak malsahipliği. göz yummak, kusura bakmamak. Güney Amerika'ya mahsus bir çeşit büyük akbaba. Avrupa'da özellikle 14 ve 15 yüzylllarda prenslerin veya devletlerin hizmetine girmiş paralı askerlerin kumandanı. to veya toward ile sebep olmak, vesile olmak. conducive to ile yardım eden, sebep veya vesile olan. davranmak; idare etmek, yürütmek; orkestra idare etmek; refakat etmek, yol göstermek, önderlik etmek; (fiz.) nakletmek, geçirmek, iletmek. conduct oneself davranmak. davranış, tavır, hareket; idare. safe-conduct yolculukta emniyet vesikası. (elek) iletkenlik, nakil kabiliyeti, isal. taşıma, nakletme, isal. iletici, geçirici, iletken, geçirgen, isal edici. kılavuz, önder, lider, şef; (A.B.D) kondoktör, biletçi; orkestra veya koro şefi; müdür, idareci; iletken madde, geçirgen şey. conductor ducts (bot.) iletken damarlar. non-conductor iletici olmayan madde, yalıtkan madde. iletkenlik. oluk, su yolu, kanal; (elek) cereyan tellerini muhafaza eden boru. (bot.) uzunluğuna ortasından bükülmuş (yaprak) (anat.) kondil, kemiğin ucunda olan yumru, lokma. (anat.) kondiloid, lokmamsı, lokma şeklinde. condyloid process alt çenenin arka tarafında olan yumrumsu tepe. (geom.) koni; (mak.) koni biçiminde olan makara; koza, kozalak. cone coupling makina şaftlarını bağlayan konik cihaz. cone gear konik dişli. cone pulley konik makara. frustum of a cone kesik koni. ice cream cone dondurma külâhı. truncated cone kesik koni. radyo dalgalarını casuslara karşı korumak için kullanılan sistem. (bak.) cony. sohbet etmek, başbaşa vermek, konuşmak. confabula'tion sohbet. eski Roma'da erkeğin kadın üzerindeki hâkimiyetinin belirgin olduğu evlilik. imal etmek, hazırlamak (reçel, tatlı) imâlat, hazırlama; bonbon, şekerleme; (ecza) şeker veya bal ile hazırlanan preparat; konfeksiyon, hazır elbise. şekerleme imalathanesi ; şekerleme. şekerci. confectioner' sugar pudra şekeri. çeşitli bağımsız devletlerin konfederasyon halinde bir araya gelmeleri, ittifak, birlik; kanunen yasak olan bir fiilin yapılması için çeşitli parti, grup veya kimselerin birlik olmaları. the Confederacy Amerikan iç harbi esnasmda Güney Eyaletlerinin meydana getirdikleri konfederasyon. müttefik, müttehit, birleşik; suç ortağı. Confederate Amerikan iç harbi sırasında Güney Eyaletlerinin federasyonuna bağlı olan (kimse) ittifak etmek, ittifak ettirmek, birleşmek, birleştirmek, (bak.) federate confederated birleşik, (bak.) federated confederation konfederasyon, birleşik devletler, (bak.) federation. (-red, -ring) bağışta bulunmak, ihsan etmek, vermek, tevcih etmek, tevdi etmek; danışmak, görüşmek, müzakere etmek. (I.) conferred with him on the matter. Meseleyi onunla görüştüm. konferansa katılan kimse; şereflendirilen kimse. görüş ve fikir teatisi için toplantı, konferans; kongre; müzakere; verme. in conference toplantıda, meşgul. itiraf etmek; ikrar etmek; teyit etmek, doğrulamak teslim etmek; günah çıkartmak; (şiir) belli etmek. confesedly itiraf kabilinden, teslim ederek. itiraf, ikrar, doğrulama, teslim; günah çıkartma. confession of faith iman ikrarı. judicial confession mahkeme önünde yapılan itiraf. günah çıkartma hücresi; itiraf veya günah çıkartma ile ilgili. günah çıkartan papaz; itiraf eden kimse. konfeti. sırdaş, dert ortağı. mahrem olarak söylemek, sır vermek. confide in itimat etmek, emniyet etmek, güvenmek. confide to teslim etmek, emanet etmek, tevdi etmek; sır vermek. güven, emniyet, itimat; mahremiyet, gizlilik; sırdaşlık. confidence game dolandıncılık. confidence man dolandıncı. (I.) have confidence in him. Ona itimadım var. Ona güvenirim. told in confidence mahrem olarak söylenmiş, sır olarak verilmiş. emin, inanmış, kani; cüretli, atılgan. confidently güvenle, tereddüt etmeden. mahrem, gizli; güvenilir. confidentially güvenerek; Sır olarak. güvenen, şüphe etmeyen. şekil, suret, görünüş; gruplaşma; (astr.) gezegenlerin birbirlerine oranla yerleri, yıldız kümesi. kuşatmak; hapsetmek; evde veya yatakta tutmak; sınırlamak, toplamak, hasretmek. confined sınırlanmış; loğusa halinde. kapanış, hapsedilme; hasta olup evde kalma; loğusalık. sınırlar, hudutlar. teyit etmek, kuvvetlendirmek, sağlama bağlamak, tespit etmek, saptamak; geçerli bir hale koymak. confirmed bachelor müzmin bekâr. teyit olunur, tasdik olunur. tasdik, teyit, belgeleme, doğrulama; ispat; kilise üyesi olma merasimi. tasdik anlamında teyit edici (söz, vesika, delil) müsadere etmek; haczetmek; istimlâk etmek, kamulaştırmak. confisca'tion müsadere, haciz. confis'catory müsadere ve haciz kabilin(den.) büyük yangın, yangın felâketi. bir metinde iki varyantın bir arada bulunması. anlaşmazlık, ihtilâf, fikir ayrılığl; çekişme, çarpışma, zıtlaşma; mücadele, uğraşma. conflict of interests menfaat çatışması. conflict of laws kanunş ihtilaf. çekişmek, ..,ile ihtilâfa düşmek; mücadele etmek; zıtlaşmak. conflux kavşak, iki akarsuyun birbirlerine karıştıklarl nokta; kalabalık, izdiham. birlikte akarak birleşen; (tıb.) bir araya birikip karışmış, sık (çıbanlar); birleşmiş akarsulann her biri. confluent smallpox (tıb.) yaraları bitişikmiş gibi kabuk bağlayan çiçek hastalığı. uydurmak; umuma tabi olmak; to veya with ile uymak: itaat etmek, boyun eğmek. uygun, yerinde, muvafık, benzer, mutabık; boyun eğen. şekil; parçaları bir araya getirme düzeni; uygun olma. geçerli olan fikirlere veya inançlara uyan kimse; toplum kurallarını çiğnemeyen kimse. uygunluk, benzeyiş; biteviyelik. in conformity with mucibince,... e uyarak. ,şaşırtmak, zihnini karıştırmak; utandırmak, mahcup etmek karmakarışık bir hale sokmak; kahretmek. confounded şaşırmış; (k.dili) Allahın cezası. confusion worse confounded karmakarışık bir vaziyet. kardeşlik cemiyeti. meslektaş; aynı kurumda çalışan kimse. karşı durmak, göğus germek; karşılaştırmak, yüzleştirmek. He confronted me with the problem. Beni mesele ile karşı karşıya bıraktı. confronta'tion yüzleştirme. Konfüçyüs. karıştırmak, karmakarışık etmek ; ayırt edememek; şaşırtmak, zihnini karıştırmak, yanıltmak; utandırmak, mahcupetmek. confusion şaşkınlık, bozulma, karışıklık, düzensizlik; mahcubiyet. tekzip, çürütme (fikir, iddia) tekzip etmek, yalanlamak, aksini ispat etmek, (bir iddiayı) çürütmek; (karşısındakini) susturmak. Latin Amerika'dan gelmiş olan Kanga dansı ve bunun müziği. ayrılma; ayrılma izni; yol verme; (eski) reverans; (mim.) bir çeşit silme. dondurmak, donmak; pıhtılaştırmak, pıhtılaşmak. aynı cins, sınıf veya familya üyesi. uygun; cana yakın, hoş. doğuştan olan, fıtri. conger eel mığrı, bir yılanbalığı, (zool.) Conger conger. (topluluk ismi) yığın, küme, top. kalabalık etmek, doldurmak; tıkanmak. tıkanık, şişkin; (tıb.) kan veya su toplamış, nefes alıp vermede zorluk çeken; tıkanık (yollar) tıkanıklık, izdiham, kalabalık; (tıb.) kan toplanması, kan hücumu. kan veya su toplanması ile ilgili. küre şekline sokmak; küre şeklinde. küme halinde toplanmış; küme; (tic.) holding; (jeol.) yığışım, konglomera (taş cinsi) karışık birikinti, birbirinden ayrı unsurlardan meydana gelen yığın. yapıştırmak; (tıb.) kaynaştırmak. Kongo nehri. Congo Brazzaville (bak.) Zaire. Congo Kinshasa Kongo Kinshasa Kongo'nun başkenti. (zool.) yılanbalığı şeklinde küçük ön ayakları olan bir çeşit semender. (kim) asitlerde mavi alkalilerde kırmızı olan ve labaratuvarlada kullanılan bir boya. tebrik etmek, kutlamak. congrat'ulatory tebrik mahiyetinde. congratula'tion kutlama. CongratulationsI Tebrikler (I.) Tebrik ederim. toplamak birleştirmek, bir araya getirmek; birleşmek, bir araya gelmek; toplantı ile ilgili, toplanmış. toplama, toplantı; cemaat; (Kat) dinsel örgüt. congregational cemaate ait, idaresi cemaatin elinde olan. congregationalism her cemaati bağımsız sayan kilise idare sistemi. kongre, toplantı; meclis; (b.h) özellikle ABD'de Millet Meclisi. congres'sional ABD Millet Meclisine ait. congressman ABD Millet Meclisi üyesi, özellikle Temsilciler Meclisi üyesi. uyma, uygunluk, ahenk congruent with ile uygun, muvafık, ahenkli; benzer. uygunluk, uyum; (mat.) benzeşim. uygun, munasip, yerinde; (mat.) benzer. (mat.) konik conic section konik kesit eğrisi, konik. conical konik. (çam, fıstık gibi) kozalaklılar familyasından ağaç kozalaklı ağaç. Coni'ferae kozalaklılar. conif'erous kozalak veren, kozalaklı. (kim) ağılı baldıran ruhu, çok zehirli bir alkaloit. tahmini, varsayılı,farazi. conjecturally farazi olarak, tahminen. varsayı, tahmin, zan, farz; tahmin etmek, zannetmek, farzetmek, tasavvur etmek. birleştirmek, birleşmek, bitiştirmek, bitişmek, bağlamak; (bak.) join. birleşmiş, ortak. conjointly birleşmiş olarak; (bak.) joint, jointly. evlilik ile ilgili, karıkocalığa ait. conjugal affection karı koca sevgisi. conjugal rights eşlerin birbirlerine karşı haiz oldukları haklar. çift olan, birleşmiş birleşik; (mat.), (biyol.) karşılıklı; birbirinin yerine geçebilen; birleşik çiftin her biri. (gram) çekmek, tasrif etmek: (biyol.) birleşmek (gram) fiil çekimi, tasrif; (biyol.) birleşme. birleşmiş, bitişik, ortak, müşterek. birleşme; aynı zamanda vaki olma, rastlantı, tesadüf; (gram) (bağlaç.); (astr.) konjonksiyon. in conjunction with ile bir arada, birlikte. (anat.) konjonktiv, göz küresini göz kapaklarıyla birleştiren ince zar. bitiştiren, birleştiren; birleşik; (gram) (bağlaç.), atıf edatı. (tıb.) konjonktivit, konjonktiv iltihabı. çeşitli olay veya işlerin bir araya gelmesi; kritik durum, buhran, kriz. büyü, sihir, sihirbazlık; ruh çağırma. büyü yoluyla (ruh veya cin) çağırmak. conjure up büyü kuvvetiyle meydana koymak ; zihinde bir fikir veya hayal uyandırmak; bir yolunu bulmak. conjuror, -er sihirbaz, büyücü, hokkabaz. yalvarmak, rica etmek. conjuror, -er rica eden kimse; ortak bir ant ile bağlı olan kimse. (argo) kafa; burun; başına vurmak. conk out (k.dili.) birden stop etmek; (argo) aniden çökmek. doğuştan olan, fıtri; aynı asıldan, bir soydan gelen, aynı tabiatta olan; (biyol.) bitişik. doğuştan, fitri, tabii; (bak.) natural. bağlamak, raptetmek, bitiştirmek, birleştirmek; aralarında ilgi kurmak; birleşmek, bağlı olmak, bağlanmak; (A.B.D),'(k.dili.) topa vurmak;(A.B.D), (k.dili.) başarmak. connecting link halka; (iki şey arasındaki) bağlantı, ilgi. connecting rod piston kolu. bağlantı, irtibat, ilgi, alâka, ilişki, münasebet; çevre, muhit; bağ, rabıta; akrabalık, hısımlık, dostluk; siyasi veya dini çevre; cinsel ilişki; (argo) uyuşturucu madde tedarik eden kimse. connection by marriage hısımlık, dünürIük. business connections iş veya ticaret münasebetleri. close connections sıkı ilişkiler; yolculukta bir taşıttan inip hemen diğerine yapılan aktarma. cut the connection bağlantıyı kesmek, irtibatı kesmek. family connections akrabalar in this connection bu münasebetle, bu hususta. rapteden, bağlayan. connective tissue (anat.) bağ doku. (bak.) connection. harp gemilerinde kumanda kulesi. (k.dili.) isteri nöbeti. göz yumma; suç ortaklığı. at veya in ile suç işlenmesine göz yummak, görmezlikten gelmek; gizlice anlaşmak, suç ortağı olmak. We connived together in the plot. Komployu beraber hazırladık. (biyol.) birbirine yaklaşmış, yaklaşan. ehil, erbap, bir işten anlayan kimse, mütehassıs, uzman. akla getirmek, anlamına gelmek, demeye gelmek, göstermek, ifade etmek. connotation bir şeyin sözlük anlamının yanı sıra akla getirdiği kavram, çağrışım. connotative çağrışım meydana getiren. evlilikle ilgili, karıkocalığa ait. evlilikle ilgili, karıkocalığa ait. konik (şekil) fethetmek, zaptetmek; galip gelmek, zafer kazanmak, yenmek. conqueror fatih. fetih, zapt; zafer; kazanılmış şey veya kimse. (isp) 16. yüzyılda Meksiko veya Peru fatihlerinden herhangi biri. aynı soydan, aynı kandan, akraba. kan akrabalığı,aynı soydan gelme. vicdan; vicdanlılık. conscience clause "vicdana riayet etmek şartıyla "manasında bir ant veya kanuna ilâve edilen cümle. conscience money vicdanı rahatlatmak için verilen para. conscience-smitten vicdanı azap içinde olan. clear conscience vicdan rahatlığı. guilty conscience vicdan azabı. in all conscience vicdanen ; mutlaka. on one' conscience vicdanını rahatsız eden. vicdanlı,vicdan sahibi, dürüst, insaflı; dikkatli; çalışkan. conscientious objector (kıs.) CO) vicdani ve dini inançlarına aykırı olduğunu ileri sürerek askerlik hizmetini ifa etmeyi reddeden kimse. conscientiously vicdani olarak; dikkatle. vicdana uygun, dürüst, âdil. bilinçli, şuurlu, vukuflu, müdrik, farkında olan; uyanık. self-conscious mahcup, sıkılgan. consciously bile bile, bilinçle, şuurla. bilinç, şuur; idrak, anlayış, akıl, his, vukuf. stream-of -consciousness (edeb) bilinçaltı akımı. kur'a neferi kaydetmek, askere çağırmak. askere alınmış; askere alınmış nefer, kur'a neferi. askere çağırma; mecburi askerlik. takdis etmek; tanrıya adamak , vakfetmek, hasretmek, tahsis etmek. takdis ve tahsis merasimi; kendini adama, vakfetme, takdis, tahsis, ithaf. birbirini takip etme, peşpeşe olma; dizi. birbirini takip eden, ardıl; (mat.) ardışık. (huk.) tarafların rızasıyla gayri resmi surette akdedilmiş (mukavele); (biyol.) bilinçli hareketlerin uyardığı içgüdüsel ve tepkisel hareketleri belirten; (psik.) his veya şuurla beraber giden gayri ihtiyari (hareket) fikir veya oy birliği, umumun fikri; (biyol.) uzuvların ahenkle işlemesi. muvafakat etmek, razı olmak, kabul etmek. rıza, muvafakat, uygun bulma; ittifak, oy birliği. by common consent umumun rızasl ile. Silence gives consent. Sükut ikrardan gelir. with one consent hep birden. aynı fikirde, mutabık. razı, muvafık birbirine uygun. sonuç, netice, akibet; eser, semere; ehemmiyet, önem. in consequence of neticesinde, sebebiyle. of no consequence önemsiz. take the consequences cezasını çekmek. neticesi olan; bağlı, tabi; takip eden; (jeol.) toprağın asıl meyline göre akan; (man) istidlâl, netice, istintaç; (mat.) bir oranın ikinci rakamı. önemli ehemmiyetli, kibirli, azametli; neticesinde meydana gelen , -(den.) çıkan. consequentially netice itibariyle. netice olarak, binaenaleyh, bu sebeple. koruma; (ing) doğal kaynakları koruma teşkilâtı. koruma, muhafaza, himaye, koruyuculuk; doğal kaynakları koruma (orman, toprak,, yabani hayvanlar) conservation of energy (fiz.) kudretin baki kalması. conservation of matter (fiz.) maddenin baki kalması. conservationist doğal kaynakları koruma taraflısı kimse. tutucu, muhafazakâr; ıIımlı, mutedil; tutucu kimse; koruyucu madde. Conservative (ingilterede) Muhafazakar Parti üyesi. konservatuvar, müzik ve tiyatro okulu. Iimonluk. reçel, konserve. korumak, muhafaza etmek; şeker ile muhafaza etmek, konserve yapmak. düşünmek; göz önünde tutmak; üzerinde düşünmek; mütalaa etmek, dikkate almak; saymak, hürmet etmek; merhamet etmek ; farz etmek. all things considered enine boyuna düşünülürse. not worth considering kale alınmaz, lafını etmeye değmez. önemli, hatırı sayılır ; büyük, hayli, fazla, ABD, (k.dili) fazla miktar. considerably epeyce, oldukça. düşünceli, saygılı, hürmetkar; nazik. saygı, düşünce; gözönüne alma; karşılık, bedel; önem, ehemmiyet; itibar, saygınlık; (huk.) borsada verilen pey akçesi. for a consideration para mukabilinde. in consideration of sebebiyle, itibariyle, hasebiyle; karşılığında. take into consideration göz önünde bulundurmak, hesaba katmak, düşünmek. under consideration gözden geçirilmekte, tetkik edilmekte. (edat) hasebiyle, göre, nazaran, göz önünde tutulursa. göndermek, tahsis etmek, vermek, teslim etmek, tevdi etmek, emanet etmek. consignee kendisine (mal.) gönderilen kimse. consignment (mal.) gönderme, sevkiyat; gönderilen (mal.) on consignment konsiye olarak. of ile ibaret olmak, -(den.) meydana gelmek, mürekkep olmak; in ile içine almak, havi olmak. bağlılık tutarlık, uyum, ahenk; yoğunluk, kesafet, kıvam, koyuluk. birbirine uygun, aralarında mutabakat olan, birbirini tutan, insicamlı,tutarlı. consistently devamlı olarak, mütemadiyen. kilise idare heyeti; Papanın başkanlığındaki kardinaller kurulu. ortak olmak. ortak, müşterek, beraber çalışan; arkadaş, ortak, refik. consocia'tion beraber çalışma. tesellisi mümkün. teselli, avunç; teselli vesilesi veya sebebi. consolation prize teselli mükâfatı. teselli edici. teselli etmek, avundurmak. be consoled avunmak. konsol; radyo kasası; (mim.) balkonlann altına konulan süslü destek, dirsek; (müz.) orgun tuşlarını havi kısım. console mirror konsol aynası. console table konsol. birleştirmek, birleşmek; pekiştirmek, pekişmek, takviye etmek, saglamlaştırmak; (tic.) konsolide etmek. consolidated debts (tic.) konsolide borçlar, vadesi uzatılmış borçlar. consolidated school (A.B.D) ve Kanada'da birkaç mahallenin çocuklarının gittiği okul. birlik, birleşme, birleştirme, sağlamlaştırma, takviye; borçları birleştirme. (ing) devlet tahvilâtı. (Fr.) konsome, et suyu. uygunluk, uyum, ahenk, mutabakat; (müz.) ses uygunluğu; (fiz.) titreşim uygunluğu. konson, sessiz harf; to veya with ile uygun; aynı seslere sahip olan, ahenkli. arkadaş; eş, karı, koca; (den) yoldaş gemi; (eski.) birleşme, ahenkli olma. prince consort hükümdarlık eden kraliçenin kocası. queen consort kralın karısı. with ile arkadaşlık etmek; uymak muvafakat etmek; birleşmek, arkadaş olmak. konsorsiyum; (huk.) erkek veya kadının evlilikteki hakları. taslak, umumi plan; özet, hulâsa. göze çarpan, aşikâr, bariz, dikkati çeken. fesat maksadı ile yapılan gizli anlaşma, suikast; (huk.) fesat tertibi. suikastçı. fesat maksadı ile gizli ittifak yapmak, suikast hazırlamak; elbirliği ile çalışmak; anlaşmak. (ing) kraliyet surlarının muhafızı veya valisi; polis; jandarma. Chief Constable (ing) bir vilâyetin polis müdürü. special constable geçici polis memuru. polise ait; polis teşkilâtı, zabıta kuvveti; jandarma. sadakat; değişmezlik, sabitlik. değişmez; sürekli, devamlı, sabit, daimi; sadık; sabit olan şey; (mat.) konstant, sabite. constantly daima, hiç durmadan, biteviye. istanbulun eski ismi, Bizans, Kostantinya, Dar- Saâdet, Asitane.. Köstence. (astr.) takımyıldız, burç. şaşkınlık, hayret, korku, dehşet. (tıb.) kabzetmek, inkıbaz vermek, sıkmak. constipa'tion inkıbaz, peklik. bir seçim bölgesindeki seçmenler; seçime iştirak edenler; seçimle ilgili olanlar; seçim bölgesi. bileşiği meydana getiren; seçme hakkı olan: anayasayı değiştirme yetkisi olan; seçmen; öğe, unsur. teşkil etmek; meydana getirmek , kurmak, tesis etmek, terkip etmek; tayin etmek, atamak. anayasa; tüzük, nizamname; beden yapısı, bünye; huy, yaradılış, tıynet; yapı; bileşim, terkip. anayasa ile ilgili, anayasaya uygun; sıhhi; bünyevi, yapısal; sağlık için yapılan jimnastik veya yürüyüş. constitutionally anayasaya göre; mizaç itibariyle. constitutional'ity anayasaya uygunluk. constitutionalism meşrutiyet taraftarlığı; meşrutiyet. kuran, teşkil eden, esas; anayasayı veya nizamnameyi hazırlamaya yetkili. zorlamak, mecbur etmek, mecbur tutmak, zorla yaptırmak; bağlamak, sınırlamak, tahdit etmek; menetmek; zaptetmek. constrained zorlanmış; yapmacık, suni. sınırlama, tahdit; sıkıntı. sıkmak, sıkıştırmak, büzmek, daraltmak. constriction sıkma, büzme; boğaz, dar geçit. constrictive sıkıcı, büzücü. constrictor (anat.) sıkıcı adale; (zool.) avını sıkarak öldüren yılan. boa constrictor boa yılanı. yapmak, bina etmek, kurmak, tertip etmek; geometrik olarak çizrnek, resmetmek. yapılan şey, bina edilen şey; (psik.) daha basit izlenimlerden oluşan karmaşık bir eğilim. inşaat, yapı; inşa tarzı; yorumlama, tefsir; (gram) yapı, inşa, tertip; geometrik şeklin çizilişi, çizim. construction drawing proje çizimi. bear a construction belli bir anlam taşımak. kanun tefsircisi. yapıcı, müspet, olumlu; yapısal; (huk.) kanunen var sayılan. inşaat müteahhidi, inşaatçı; yapan kimse. mana vermek, yorumlamak, tefsir etmek, anlamak; gramer kurallarınagöre cümle kurmak; cümleyi tahlil etmek. özleri bir olan, aynı tabiattan. consubstantial'ity cevher birliği. aynı cevherle birleştirmek; aynı esasa dayandığını farz etmek. örf, adet, alışkanlık, itiyat. consuetu'dinary mutat, alışılagelen. konsolos; (eski Roma'da) konsül. consul general başkonsolos. vice consul konsolos muavini. consular konsolosa ait ; konsüle ait. consular agent fahri konsolos. consulate konsolosluk, konsoloshane. danışmak, baş vurmak, müracaat etmek, sormak; göz önünde tutmak, hesaba katmak; istişare etmek. consultant müşavir, danışman, rehber. danışma, müzakere, istişare; konsültasyon. consul'tative istişari; müşavirlikle ilgili. müşavirlik eden, danışman olan; danışma. consulting room muayene odası. tüketilir, istihlâk edilir, yanması mümkün; sarfolunur, kullanılır. tüketmek, istihlâk etmek; yakıp yok etmek, çürütmek, bitirmek; israf etmek, ziyan etmek; sarfetmek; yemek, yutmak; tükenmek, istihlâk edilmek, yanmak, uçmak; ziyan edilmek, israf edilmek. consumed with jealousy kıskançlıktan deliye dönmüş. çok fazla, yanarcasına. tüketici, müstehlik; sarfeden kimse. consumer goods tüketim maddeleri. consumers' cooperative tüketim kooperatifi. tam, mükemmel. consummately mükemmelen. tamamlamak, ikmal etmek. consummate a marriage nikâhtan sonra cinsel temas yolu ile izdivacı tamamlamak. consumma-tion ikmal, itmam, yerine getirme; iyi sonuç. tüketim, istihlak; yok etme; (tıb.) verem. tüketilecek; (tıb.), (eski) vereme tutulmuş; veremli kimse. (kıs.) contents, continent, continue. temas, değme, değiş, sürtünme, dokunma; ilişki, münasebet; görüşme; (elek) bağlantı; (tıb.) bulaşıcı hastalık nakledebilen kimse, portör. contact flight (hav) görerek uçuş. contact lens kontakt mercek. contact print (foto.) negatif ebadırda basllan resim. in contact with ile temas halinde. temas etmek, dokunmak; (k.dili.) ile konuşmak. (tıb.) sirayet, bulaşma, geçme; bulaşıcı hastalık; kötü tesir. (tıb.) bulaşıcı, bulaşkan, sâri; mikroplu, zehirli; yayılan. contagious laughter herkesi coşturan gülme. kapsamak, içine almak, ihtiva etmek, havi olmak, şamil olmak; sınırlamak, tahdit etmek; kontrol altma almak. container (sandık, varil, şişe gibi) kap; yük gemisine yükletilecek iri sandık veya mavna. container ship yükü iri sandıklarda veya portatif mavnalar içinde taşıyan gemi. bulaştırmak; geçirmek (hastalık, mikrop, pislik); lekelemek, kirletmek. contamina tion bulaştırma; pislik. hor görmek, küçük görmek, adam yerine koymamak. düşünmek, düşünüp taşınmak; niyetinde olmak, tasarlamak; seyretmek. tefekkür, düşünme; tasarlama; dalgınlık. in contem plation of düşüncesiyle,...ihtimalini göz önünde tutarak. dalgın, düşünceye dalmış. çadaş, muasır; aynı zamanda vaki olan. çağdaş, muasır; aynı yaşta olan; günümüze ait. contemporary with ile çağdaş. küçük görme, hor görme, yukandan bakma; hürmetsizlik; zillet, ayıp; (huk.) bilerek kurallara karşı gelme. contempt of court (huk.) mahkemeye itaatsizlik. beneath contempt hor görmeye bile değmez. Familiarity breeds contempt. Fazla samimiyet hürmetsizlik doğurur. hold in contempt hakir görmek, hor görmek. aşağıllk, alçak, rezil. hakir gören, hor gören, kibirli. çarpışmak, çekişmek, uğraşmak, mücadele etmek; iddia etmek, ileri sürmek, münakaşa etmek. muhteva, içerik, esas, öz, gerçek anlam; (çoğ.) içindekiler, muhteviyat; hacim, istiap. cubic contents kübik hacim. hoşnut, memnun, razı; memnuniyet, rahatlık, rıza, hoşnutluk, tatmin; (ing) Lordlar Kamarasında olumlu rey. memnun etmek, hoşnut etmek, tatmin etmek. contented halinden memnun, rahat, tatmin olunmuş. kavga, çekişme, mücadele, münakaşa; rekabet. kavgacı, daima çekişen; ihtilâflı, çekişmeli; (huk.) davaya ait. memnuniyet, kanaat, rahatllk, gönül hoşluğu. (bak.) coterminous. karşı koymak, muhalefet etmek, itiraz etmek. contest with, contest against (bir kimse ile) mücadele etmek, çekişmek. contestable münakaşa edilebilir,itiraz kaldırır. contested election yeterinden fazla aday bulunan seçim; (A.B.D) itiraz edilen seçim. müsabaka; mücadele, çekişme; tartışma, münakaşa; iddia, bahse tutuşma. yarışmacı; bir seçimin sonucuna itiraz eden kimse. sözün gelişi, bir söz veya davranışa anlam kazandıran içinde vuku bulduğu şartlar; şartlar ve çevre. contex,tual sözün gelişine ait. yapı, içyapı, bünye; düzen, tertip. hemhudutluk; yekpare bir saha veya kütle. bitişik, hemhudut. itidal, ılımlılık, öIçüIüIük, kendini tutma. kıta, anakara. the Continent Avrupa kıtası (ingiltere hariç) the dark Continent Afrika. ıIımlı, mutedil; ölçülü, kendine hâkim; iffetli. kıtasal; (b.h) Avrupa kıtasına ait; (b.h), (Amerikan istiklâl Harbinde) ihtilâlcilere ait (asker, meclis, değersiz para) continental climate kara iklimi. Continental Congress (A.B.D) 1774 ile 1781 yılları arasmdaki Amerikan milli meclisine verilen isim. continental divide bir kıtayı taksim eden su bölümü hattı. continental drift kıtaların yavaş yavaş kayıp yerlerini değiştirmesi. continental shelf kıtanın deniz suları altında kalan kısmı. not worth a continental beş para etmez. bitişme, temas, değme. ihtimal; beklenmedik olay. contingency fund bir bütçede beklenmedik ihtiyaçlara karşı ayrılan para. ihtimal; olay, rastlantı; grup, asker grubu. henüz belli olmayan sebeplere dayanan, şarta bağlı. contingent on dayanarak, bağlı; (huk.) vuku bulup bulmayacagı şüpheli olan vakaya tabi. sürekli, ardı arkası kesilmez, daimi, mütemadi; sık sık. continually mütemadiyen. devam, süreklilik; (huk.) talik, erteleme. (dilb.) v, r gibi) uzatılabilen ünsüz. devam, devam etme, sürme; uzatma, temdit. devam etmek, sürmek; dayanmak; kalmak; üstünde durmak, ısrar etmek; uzatmak, temdit etmek; (huk.) tehir etmek. devamlıIık, süreklilik, ardı arkası kesilmeyiş; program metni; detaylı senaryo. devamlı, sürekli, fasılasız. continuously mütemadiyen. değişmez ve arası kesilmez şey, bölünmemiş şey; (mat.) sürekli dizi. burmak, bükmek, eğmek, çarpıtmak. contorted buruşuk, bükük. contortion burulma, bükülme, eğilme. contortionist vücudunu türlü şekillere sokan akrobat. dış hatlar, çevre, şekil; (haritada) tesviye hattı, yatay sınır, düzey çizgisi; şeklini meydana getirmek; düzenini takip etmek. contour line eşyükselti çizgisi. contour map düzey haritası. (önek) karşı, zıt, aksi. ithal veya ihracı yasaklanmış; kaçak (mal.) contraband of war tarafsız bir ülkenin, harpte taraflardan birine sattığı kaçak harp malzemesi. (müz.) kontrbas. gebelikten korunma. contraceptive gebeliği önleyici (hap veya alet) anlaşma, mukavele, akit, kontrat; anlaşma metni, mukavelename; (briç.) karar verilen oyun. on contract mukaveleli, anlaşmalı, mukavele ile. contract bridge (briç.) oyunu. kasmak, kasılmak, daraltmak, kısaltmak, büzmek; buruşturmak,çatmak (kaş); yakalanmak, almak, duçar olmak (hastalık); anlaşma veya mukavele yapmak; ilişki kurmak. kasılmış, çekilmiş, büzülmüş, kısalmış; pazarlığı edilmiş. kasılabilir, büzülür, kısalır. çekilme, büzülme, kısalma; doğum esnasında rahim adalelerinin gerilmesi; (gram) bir veya birkaç harfin atılması ile yapllan kısaltma; bu şekilde kısaltılmış kelime. kasılabilir, büzüIür, kısalır; çeker, büzer. müteahhit, mukavele yapan kimse; kasan şey, kısaltan şey daraltan şey büzen şey, çeken şey. mukaveleden doğan; mukavele kabilinden, mukaveleye ait, anlaşmaya dair. yalanlamak, tekzip etmek, aksini iddia etmek; karşı olmak, tezat teşkil etmek. aykırılık, çelişme; yalanlama. a contradiction in terms sözlerde çelişme. inkâr ve tekzip manasında; aykırı. fark, zıt oluş, aksi. in contradistinction to -in aksine olarak. zıddı ile tefrik etmek, ayırmak. jet uçaklannın bazan yüksek irtifada uçarken arkalarında bıraktıkları beyaz çizgi. (tıb.) hastalığın mutat tedavisini tatbik etmenin münasip olmadığına delalet etmek. contraindica'tioni , (tıb.) kontraendikasyon. kontralto; kontralto ile ilgili veya ona ait. karşı koyma; zıtlık. (k.dili) belirli bir iş için kurulan mekanizma, tertibat; şey. (müz.) kontrpuana ait , iki veya daha çok sayıda melodinin bir arada çalınmasından meydana gelen; )(bak.) counterpoint. aksilik, zıtlık, tezat. bilakis, aksine; ters istikamete. ters, karşı, muhalif, aksi, zlt, aykırı; nahoş; aksi istikamette olan; (man) mütenake; aksi ters; aksine. contrary child inatçı çocuk. evidence to the contrary aksini ispat. on the contrary aksine, bilakis. to the contrary.. rağmen. contrarily aksine, bilâkis. contrariness inatçılık. aradaki farkı göstermek üzere karşılaştırmak, mukabele etmek, birbirinin zıddı olmak, tezat teşkil etmek, tezat göstermek, benzememek. tezat, zıtlık, fark ayrılık; tefrik; (fotoğrafta) açık ve koyu kısımlar arasındaki fark. contrasty (foto.) açık ve koyu kısımlar arasında tezat olan. , (ask.) kuşatan ordu tarafından kazılan hendekler hattı. karşı gelmek, muhalefet etmek; itiraz etmek; bozmak, ihlâl etmek. kanuna ve nizama karşı koyma ihlâl; mâni olma. in contravention of hilâfında, ragmen. halk oyunu. gaf, pot; insanı mahcup eden veya zor duruma düşüren bir olay. bağışlamak, teberru etmek, iane vermek; katkıda bulunmak. contribute to yardım etmek, iştirak etmek; (gazeteye) yazı vermek. contributor veren kimse, yardım eden kimse, katkıda bulunan kimse; dergi veya gazeteye yazı yazan kimse. yardım, bağış, muavenet, iane; makale, yazı; (tic.) vergi, mükellefiyet; aidat, prim; müştereken mesul olanlardan birinin hissesini vermesi hali. yardımcı, iştirakçı; to ile dolaylı olarak sebep olan, katkıda bulunan. contributory negligence (huk.) bir kaza vukuunda kazazedenin kısmen suçlu olması. pişman, nadim, tövbekâr. contrition pişmanlık, nedamet. tertip, tertibat, icat; mekanizma; gizli plan, entrika. kurmak, tertip etmek, düşünmek, icat etmek, yolunu bulmak, bir yol aramak. contrive to do uydurmak, becermek, başarmak. contrived yapmacık, suni. idare; idare etme, hâkim olma , hâkimiyet, egemenlik; spiritualizmde medyumu hareket ettiren ruh; istenilmeyen bir şeyin etkisini azaltacak program ve tedbir; (çoğ.) kumanda cihazları, kontrol kolları ve düğmeleri. control group deney yapılan grupla karşılaştırmak üzere normal halde bırakılan grup. control tower (havaalanında) kumanda kulesi. birth control doğum kontrolu. flood control sel felâketine karşı tedbir. (-led, -ling) idare etmek, hâkim olmak. controllable idare edilebilir. idare eden kimse veya alet, regülatör; muhasebeci, murakıp, kontrolör bütçeye göre ödeme musaadesi vermeye yetkili şahıs. ihtilâflı, çekişmeli; münakaşa edilebilir. tartışma, münakaşa, munazara, ihtilâf, çekişme, mücadele. tekzip etmek, yalanlamak; itiraz etmek; aksini ispat etmek. inatçı, asi, itaatsiz. hor görürcesine itaatsizlik; serkeşlik; inat, inatçılık. hakaret, tahkir, küfür. berelemek, ezmek. contusion ezik, bere, çürük. cevabı kelime oyununa dayanan bir çeşit bilmece. şehirlerin genişleyip birleşmesi. nekahet devresinde olmak, iyileşmek. convalescence nekahet. convalescent nekahet devresi ile ilgili; nekahet halindeki kimse. (fiz.) bir gaz veya sıvının ısınarak hafifleyip yükselmesi ve başka bir yerde soğuyup ağırlaşarak aşağı inmesi. geleneğe uygunluk, yakışıklık; (çoğ.) terbiye icabı olan şeyler, adap. toplamak; (huk.) mahkemeye celbetmek ; toplanmak, bir araya gelmek. grupu toplantıya çağırıp oturumu açan kimse. uygunluk, rahatIık, kolaylık, münasip oluş, elverişli oluş; (çoğ.) konfor. at your convenience size uygun gelen bir zamanda, mümkün olduğu kadar yakın bir zamanda. uygun, elverişli, münasip, müsait, rahat, kullanışlı; kolay ele geçer, kullanılmaya hazır. rahibelerin bulunduğu manastır. (ing) (tar.) gizli dini toplantı. kongre, toplantı; mukavele, anlaşma; kabul edilen düzen; âdet, gelenek; (fels.) ulaşım. conventioneer delege. âdetlere uygun, göreneksel, geleneksel; beylik, basmakalıp; (güz. san) konvansiyonel. conventional warfare nükleer silah kullanılmayan harp. conventional usage kabul edilen düzen. conventionalism âdetlere bağlılık. conventionalize konvansiyonel hale getirmek. conventionality toplumsal âdetlere bağIılık resmiyet, toplumsal kurallara uyan söz veya davranış. rahibe manastırına ait; manastıra bağlı rahip veya rahibe. bir noktada birleşmeye yüz tutmak; (geom.) birbirine yaklaşmak (doğrular); (mat.) yakınsak olmak; birbirine yaklaştırmak. convergence birbirine yaklaşma; (fiz.), (geom.) doğruların birbirine yakın gelmesi. convergent birbirine yaklaşan. hakkında konuşulabilir; sohbeti tatlı. with (ile) aşina olan, erbap, yakından bilen, iyi bilen. konuşma, sohbet, muhavere mükâleme. conversation piece dikkati çeken ve kendisinden bahsettiren herhangi bir şey. criminal conversation (huk.) zina. konuşmaya ait , konuşmaya hazır, konuşabilir, konuşkan. conversationalist iyi konuşan kimse, sözü sohbeti yerinde kimse. (gen.) with (ile) konuşmak, sohbet etmek. zıt, aksi, ters; karşıt; (man.) karşıt olan şey; nakzedici önerme converse'ly aksine olarak,tam tersine. dönme, değişme, tebdil, değiştirme; (ilah.) din değiştirme; ihtida; (huk.) başkasının malını zapt etme; (man) önermelerin aksi; (mat.) tahvil, hal. (mat.) eş değerleri gösteren cetvel. din veya inanç değiştiren kimse , dönme, ihtida eden kimse. değiştirmek, tebdil etmek, döndürmek, çevirmek; (tahvil) hisse senetlerine çevirmek ; (öIçü veya miktarı) başka bir sisteme göre göstermek; tahvil etmek; (huk.) başkasının malını zapt etmek. değiştiren şey veya kimse; çelik imalâtında Bessemer usulünde kullanılan kap; (elek) cereyanı değiştiren alet, çevirgeç. değiştirilebilen herhangi bir şey; üstü açılıp kapanabilen spor araba; değiştirilebilir, tahvili mümkün. convertible bonds tahviii kabil bonolar. convertible money madeni paraya çevrilebilen kâğıt para. dışbükey, konveks, tümsekli; yüzeyi dışbükey olan cisim. convex'ity dışbükeylik. nakletmek, götürmek, taşımak; geçirmek; ifade etmek; (huk.) başkasına terketmek, devretmek. conveyable nakledilebilir; devredilebilir. nakletme; araba; (huk.) terk, feragatname, temlik. nakledici şey veya kimse. conveyor belt taşıyıcı kayış. mahkum kimse. mahkum etmek; suçlu bulmak. kanaat, inanç; katiyet; ikna; mahkumiyet. carry conviction doğruluğunu belli etmek. ikna etmek, inandırmak. convinced emin, kani convincing inandırıcı. şen, keyifli; şenlik ve ziyafete ait convivial'ity şenlik ve ziyafet, eğlence. toplantı, meclis; toplantıya davet; kilise temsiicileri meclisi. toplantıya davet etmek, çağrıda bulunmak. sarılmış, bukulmuş, dürülmuş, helezoni, helisel; karışık, zor anlaşılır. büklüm,sarılış,dürülüş. (bot.) kahkahaçiçeği; sarmaşık gibi sarılan birkaç çeşit fidan. wild convolvulus köpek pençesi, (bot.) Calystegia sepium. konvoy. konvoyu korumak; rehberlik etmek. şiddetle sarsmak. be convulsed with laughter gülmekten katılmak. convulsion ihtilâç, katılma, ıspazmoz. convulsive ihtilâç nevinden, ihtilâç gibi. tavşan; tavşan kürkü; adatavşanı. ötmek, kumru gibi sesler çıkarmak; cilveleşmek; kumru ötüşü. (ünlem), (ing), (argo) Eyvah ! aşçı. cookbook yemek kitabı. Too many cooks spoil the broth idarecinin çok olduğu yerde iş yürümez. pişirmek, pişmek; tahrif etmek; (k.dili) üzerinde oynamak (hesaplar), (argo) suya düşürmek. cook up (k.dili) pişirmek; hazırlamak, uydurmak. cook one' goose mahvına sebep olmak. What' cooking ? (k.dili) Ne dolaplar dönüyor? Ne haber? Ne var ne yok? aşçılık, mutfak işleri, mutfak. tatlı bisküvi, çörek; (argo) şahıs. smart cookie açıkgöz kimse. pişirme, yemek pişirme sanatı; yemeklik, yemek pişirmede kullanılan. (ABD),(k.dili)]. piknik,açık havada pişirilen yemek. serinlik; (argo) sükünet, soğukkanIılık. He blew his cool. (argo) Soğukkanlılığını kaybetti. serinletmek, serinlemek, soğutmak, soğumak, teskin etmek, sükunet bulmak. Cool it ! (argo) Sakin ol ! cool off, cool down sükunet bulmak, öfkesi geçmek. cool one- heels bekleme odasında uzun süre beklemek. serin, oldukça soğuk (hava); serin tutan (elbise); sakin, kayıtsız, soğukkanlı, kendine hâkim; (ABD), (k.dili) hakiki; (argo) iyi, mükemmel; (güz), (san) mavi ve yeşil tonlarının hâkim olduğu. cool-headed serinkanlı, heyecana kapılmayan. coolish serince coolly kayıtsızca, tasalanmaksızın. soğutucu; soğutma tertibatında kullanılan gaz veya sıvı. soğutma cihazı, soğutucu; buzlu içki; (argo) hapishane. (Uzak Doğuda, özellikle Hindistan ve çin'de) hamal veya rençper. (bak.) raccoon: (aşağ.) zenci. coon' age (ABD), (k.dili.) çok zaman. kümes; (argo) hapishane, kodes; kümese sokmak. coop in, coop up tıkmak, kapamak. fly the coop kodesten kaçmak. fıçıcı. cooperage fıçıcılık; fıçı imalâthanesi. beraber çalışmak, işbirliği yapmak. coopera'tion birlikte çaIışma, işbirliği. işbirliğineait ; kooperatif; katları ayrı ayrı satılabilen apartman. consumers' cooperative müstehlik kooperatifi. üyelerin oyu ile teşkilât üyeliğine seçmek; tayin etmek, atamak. aynı derecede, eşit, müsavi; düzenli, tutariı, muntazam; (fels.) düzenleşik; (mat.), (den.), (astr.) koordinat. birbirine göre ayarlamak; ahenk kazandırmak, alıştırmak, düzeltmek; aynı sıra veya dereceye koymak. coordinating conjunction bir cümle içinde birbirine eşit durumda olan öğeleri bağlayan (bağlaç.) (and, but, or gibi) tanzim, ahenk verme, düzenleme, tertip, tutarlılık, insicam. sakarmeki, su tavuğu, (zool.) Fulica atra. (argo) bit. (k.dili.) polis. (-ped, -ping) (argo) aşırmak; yakalamak. cop out (argo) çekilmek, oyunbozanlık etmek konik iplik yumağı. (ABD), (argo) mesuliyetten kaçınma. pelesenk yağı. vernik imalâtında kullanılan bir reçine, kopal (huk.) müşterek vârislik; ortaklık; müşterek mülk sahipliği. coparcener müşterek varis. ortak, şerik. (gen.) with ile başa çıkmak, başarmak; çaresini bulmak,... ile uğraşmak. papaz cüppesi; cüppe giymek. marangozlukta (iki kirişi) birbirine uydurup birleştirmek; kaplamak. Kopenhag. (A.B.D), (argo) güzel. kopya makinası. ikinci pilot. (mim.) duvar tepeliği veya üstlüğü. coping saw oyma testere. bol, mebzul, çok, velut, bereketli. copiously mebzulen. bakır kaplamak; bakır rengi vermek; (argo) bahis tutuşmak. coppery bakır gibi, bakırımsı, bakırlı. bakır; ufak para; (argo) polis; (çog), (den.) bakır kazan; bakırdan yapılmış,bakıra benzer, bakır renginde; copperbottomed bakır dipli, karinası bakır kaplı. copper-colored bakır renginde. copperhead Amerika'da bulunan bir çeşit zehirli yılan, (zool.) Agkistrodon contortrix. copperplate bir nevi ince el yazısı; bir nevi bakır klişe. coppersmith bakırcı, ka zancı. copper sulphide (jeol.) kalkopirit. demir sulfat, zaç. küçük koru, ağaçlık, çalılık. kurutulmuş hindistancevizi içi. taş haline gelmiş gübre. (bak.) coppice. Kıpti, Mısır asıllı Hıristiyan. Coptic Kıpti; Kıpti dili. rabıta; (gram) ingilizcede özne ve tümleci birleştiren be fiili; (müz.) rabıta türünden kısa pasaj; (man) önermenin öznesi ile fiili arasındaki bağlantı. bağlı, raptedilmiş cinsi münasebette bulunmak, çiftleşmek. copula'tion bağlama, raptetme; cinsi yaklaşma; (man.) (bağlaç.), rabıta. copulatory bağlayıcı. rapteden, birleştiren, atfeden (uzuv veya kelime) copulative conjunction atıf edatı. copulative proposition (man.) bağlayıcı önerme. kopya etmek, suretini çıkarmak, istinsah etmek, taklit etmek; kopya çekmek. kopya, suret, nüsha, numune, örnek; müsvedde; asıl; (gazet) metin, yazı. copybook yazı defteri, not defteri. copyboy gazete idarehanesinde çalışan çocuk. copycat (kdili) başkalarının davranışlarını taklit eden kimse. good copy (gazet) basılmaya değer konu. rough copy müsvedde, karalama, eskiz. (gazet) bir metni baskıya vermeden evvel tashih etmek. telif hakkı; telif hakkını muhafaza etmek; telif hakkı mahfuz olan. reklam ilânları hazırlayan kimse. (-ted, -ting) cilveli hareket etmek. işvebazlık, işve, cilve. işvebaz, cilveli kadın, oynak kadın, koket. coquettish cilveli, şuh. (kıs.) corner, coroner, corpus, correct, correspondence. köşe, köşe başı; dönüm yeri; (tic.) tekelcilikle piyasayı ele geçirme. cut corners tutumlu davranmak; kaçamak yolu ile bir işten sıyrılmak. drive into a corner bir çıkmaza sokmak; köşeye kıstırmak. four cornersof the earth dünyanın dört bucağı. turn the corner kritik noktayı atlatmak, köşeyi dönmek. bez veya deri ile kaplı sepet işi bir çeşit kayık. mercan, (zool.) Corallium rubrum; mercandan, mercana benzer. coral creeper mercan çiçeği, (bot.) Kennedya. coral reef mercan kayalığı. coral snake mercan yllanı, (zoo)l Micrurus corallinus. coralloid mercan şeklinde. (bot.) koralina, bir çeşit deniz yosunu; mercandan, mercana benzer. (zool.) mercanın tek polipi. (mim.) heykeltıraş işi çiçek veya meyva dolu sepet. (mim.) dirsek. corbel block kısa dirsek tahtası. corbel out böyle bir dirseğe dayanıp çıkmak. corbel table böyle dirseğe dayanan çıkma. (mim.) yanları basamak şeklinde sivri tepelik. ip, sicim, kaytan, şerit; yay kirişi, veter, çalgı teli; 3,5 metre küp hacminde bir odun tartı birimi; bir çeşit kabartma çizgili kumaş; manevi bağ; (çoğ.) fitilli kadifeden yapılmış pantolon; iple bağlamak; iple süslemek; kütükleri yığmak. spinal cord (anat.) omurilik. vocal cords (anat.) boğazdaki ses telleri. geminin halat takımı, ipler; kütük ölçüsü. (bot.) yürek şeklinde. iple bağlanmış; kabarık çizgili; kütük öIçüsü ile öIçüIüp yığılmış. samimi, yürekten, candan; Iikör. cordial greeting samimi selam. cordiality samimiyet. cordially candan, samimiyetle. yürek şeklinde. dumansız barut. kordon. sahtiyan gibi ince ve renkli deri. fitilli kadife, çizgili kadife; (çoğ.) bu kumaştan yapllan pantolon; fitilli kadifeden yapılmış; corduroy road bilhassa bataklıkları geçmekte kullanılan ve kütüklerden yapılmıs yol. istif edilmiş odun. elma gibi meyvaların çekirdek yeri, göbek, iç, nüve, öz, esas; zıvana; (mak.) maça parçası; (mad) derinden alınan yuvarlak sutun şeklinde taş numunesi; (jeol.) öz. core curriculum okutulan muhtelif derslerin ana bir tema etrafında birleştiği müfredat programı. rotten to the core tamamıyle çürük. dindaş. yıldız çiçeğine benzeyen bir çiçek, (bot.) Coreopsis. (huk.) zina davasında maznunun suç ortağı olan uçüncü şahıs. (çog. corves) madencilikte kullanılanküçük vagon. (ı) Korfu adası. kösele gibi, sert; deriden yapılmış. kişniş otu, kişniş, (bot.) Coriandrum sativum. Yunanistan'daki Korint şehri. Corin'thian (mim.) Korint üslubu. (anat.) koryum, derma, altderi. mantar, tıpa; mantarla kapamak tıpalamak; (ABD) kömürleşmiş mantarla siyahlaştırmak; mantardan yapılmış. cork oak dış kabuğundan şişe mantarı yapılan bir cins meşe ağacı, sezü, (bot.) Quercus suber. tıpalanmış; mantar kokusu ile bozulmuş;(ABD) mantar siyahı ile boyanmış. tıpalayan kimse veya şey; (argo) olağanüstü bir kimse veya şey. (argo) fevkalade. şişe açacağı, tirbuşon. mantara benzer, kuru, hafif. (bot.) bazı bitki saplarının alt kısmında bulunan soğanımsı kısım. karabatak kuşu, (zoo)l Phalacrocorax carbo; obur adam; açgözlü; yırtıcı. (ABD) mısır, (bot.) Zea mays; tahıl tanesi; tane; (ing) buğday, hububat, tahıl. corn belt mısır yetiştiren bölge (ABD'nin orta eyaletleri) corn bread mısır ekmeği. corn drill mısır ekmeye mahsus makina. corn flour mısır unu; (ing) mısır nişastası. corn laws ingiltere tarihinde hububat satışını düzenleyen kanunlar. corn meal mısırdan imal edilen ve irmiğe benzeyen bir besin corn silk mısır püskülü. corn syrup glikoz. corn whisky mısırdan yapılmış viski. nasır. bıldırcın kılavuzu, (zool.) Crex crex. mısır koçanı. corncob pipe mısır koçanından yapılmış pipo. mısır ambarı. (anat.) kornea, gözdeki saydam tabaka. salamura edilmiş. karaniya, (bot.) Cornus cornel cherry kızılcık, (bot.) Cornus. wild cornel kızıl çubuk, (bot.) Cornus danguinea. akik taşı. boynuzdan yapılmış, boynuz gibi. çıkmaza sokmak, bir köşeye kıstırmak; tekelcilik suretiyle piyasayı ele geçirmek. temel taşı üzerinde binanın inşa edilme tarihi bulunan taş; bir şeyin dayandığı esas. çapraz. (müz.) kornet. cornettist kornet çalan kimse. mısırla beslenmiş besili, gürbüz; taşralı. mısır tarlası. peygamber çiçeği, (bot.) Centaurea cyanus. mısır koçanı kabuğu. korniş; (mim.) geniş silme. corn poppy gelincik çiçeği, (bot.) Papaver rhoeas. mısır sapı. mısır nişastası. (mit) Amalthea'nın boynuzu ; sanatçılar tarafından bolluk sembolü olarak kullanılan, içinden meyvalar taşan boynuz şekli. boynuzlu, boynuz şeklinde. (argo) aşırı romantik, eskimiş, basmakalıp, klişe, adi, bayağı. taç giyme töreni. (bot.) taçyapraklar, korol. (mat.), (man) bir önermenin tabii sonucu, sonuç. hale, ağıl, ayla; (anat.) kafatasının üst düzeyi; (bot.) korona. corona discharge (fiz.) korona akımı. Güneysel Taç takımyıldızı. Kuzeysel Taç takımyıldızı. (İskoç.) cenaze havası. taç veya koronaya ait. taç ile ilgili; (tıb.) kalbi besleyen damarlara ait: kalp damarlarının kan pıhtısı ile tıkanması. şüpheli ölüm vakalarının sebebini tahkik eden memur. coroner' inquest bu memurun tahkikatı. coroner' jury bu tahkikatı yürütüp hüküm veren juri heyeti. asillerin giydiği taç, küçük taç; (bayt.) at ayağında deri ile parmağın birleştiği yer. taç şeklinde. bedeni, cismani; (zool.) gövdesel. corporal punishment bedeni ceza, dayak. corporally bedenen, cismen. (ask.) onbaşı. anonim şirkete ait; bir dernek veya bir şirket halinde (huk.)uken birleştirilmiş, birlik olmuş, toplu. eorporate image bir şirketin kamuoyunda bıraktığı intiba. anonim şirket, tüzel kişi; (k.dili) şişko göbek. cismani, bedeni, maddi. bedenen varoluş. (fiz.), (bazan gemilerde görülen ) korona akımı. kolordu, müfreze, kıta; topluluk. corps de ballet bale topluluğu. diplomatic corps kordiplomatik. ceset, ölü. şişmanlık, etlilik. corpulent şişman, etli. külliyat, mecmua; (anat.) esas; ana para, sermaye. corpusdelicti esas ve cismani delil (bir cinayet vukuunda) ceset. corpus juris kanun külliyatı. (anat.) hücre, yuvar kan küreciği; zerre. red corpuscle alyuvar. white corpuscle akyuvar.corpuscular zerrevi yuvara ait. (jeol.) yıpranmak aşınmak. (-led -ling) (at, davar vb'ne mahsus) ağıl; ağıla kapamak, kuşatmak; yakalamak, tutmak. düzeltmek doğrultmak, tashih etmek , ıslah etmek; tekdir etmek, cezalandırmak; ayarlamak; gidermek. correction tashih, düzeltme, ıslah; ihtar, nasihat, cezalandırma; giderme; ayar etme. correction fluid (matb.) korektör house of correction ıslahhane. correctional düzeltici, tashihkâr. doğru yanlışsız, tam; dürüst; uygun, münasip, layık. correctly tam tamına, doğru olarak. correctness dürüstIük, doğruluk; uygunluk. düzeltici ıslah edici, giderici; çare, ıslah eden veya düzelten şey. düzeltici; (ing) tashih eden kimse, musahhih. karşılıklı ilişkisi olmak, aralarında uygunluk sağlamak, (iki şey, netice, rakam) arasında ilişki kurmak; birbiri ile ilgisi olan şeylerin her biri. karşılıklı ilişki; (mat.) değişkenlerin birbiri ile bağlantısı; (biyol.) organların birbirleriyle olan bağlantısı. karşılıklı, mütekabil; karşılıklı ilişkisi olan şey. uymak, uygun gelmek, tekabül etmek, karşılamak; benzemek. correspond to tekabül etmek, benzemek. correspond with mektuplaşmak muhabere etmek, haberleşmek. tekabül, uygunluk; mektuplar, mektuplaşma, yazışma muhabere. muhabir; tekabül eden şey; karşılıklı. yerini tutan; mektuplaşan, muhabere e(den.) correspondingly mukabil olarak. koridor, geçit, dehliz. (çoğ.) -da) hata, yanlış; baskı hatası; (çoğ.) hata sevap cetveli, yanlış-doğru cetveli, düzeltmeler. düzeltilebilir, tashihi mümkün; ıslahı kabil (kimse) destekleyici; kuvvetlendirici şey. (bir fikri) desteklemek, doğrulamak, teyit etmek. corroboratives doğrulayan, teyit edici. corroboratively doğrulayarak. corrobora'tion doğrulama, onaylama, teyit. çürütmek, aşındırmak, yemek; çürümek, paslanmak, aşınmak, yenmek. aşınır, paslanır, çürür. paslanma, aşınma, çürüme; bozukluk, çürüklük, korozyon. çürütücü, aşındırıcı, kemirici. corrosive sublimate (kim) biklorit, süblime. kırıştırmak, buruşturmak; buruşmak; kırıştırılmış. corrugatediron oluklu demir levha. corrugatedpaper oluklu karton .corrug'ation kırışık, buruşuk. namussuz, fırsatçı, rüşvet almaya alışmış, kötü, pis; bozuk, çürük. bozmak, ifsat etmek, ayartmak, baştan çıkarmak. corrupt text hata ve düzeltmelerle kıymeti azalmış yazı. corruptibles rüşvet kabul etmeye hazır; ayartılabilir; çürüyebilir. corruption irtikâp, rüşvet yeme, fesat; kötü yol; çürüklük, küf. karsak, (zool.) Vulpes corsac. korsaj; göğse takılan çiçek buketi. korsan, korsan gemisi. korse. kortej, merasim alayı; maiyet. (çoğ.) -tices), (bot.) kabuk, kışır; (anat.) kabuk, korteks. cortical kabuğa ait ; bir uzvun dış zarına ait. corticated kabuklu, kışri. kortizon; böbreküstü bezlerinin salgısı olan bir hormon. korindon; zımpara. parıldamak, ışıIdamak. coruscant ışıldayan. corusca-tion parıltı. angarya, ücretsiz iş. (den) korvet; ufak torpido muhribi. karga gibi, kargaya ait. (mit.) Sibel tanrıçasına ayin esnasında refakat eden ruh veya ilâh , Sibel rahibi. (bot.) salkım, korimb, demet (bir çiçek durumu) bale topluluğunun üstünde fakat solo dans edenlerin altında olan balerin veya dansör. (tıb.) burun nezlesi. istanköy adası. (it) Amerika'da bulunan Mafia tipinde ve Mafia ile ilişkileri olan bir çete. (mat.) kosekant. yeryüzünde depremin aynı anda hissedildiği noktaların birleştiği çizgi ile ilgili. (ing), (argo) cop; cop ile vurmak. birlikte imzalayan; . müşterek imza atanlardan biri. müşterek imza atan kimse. (mat.) kosinüs. kozmetik, güzelleştirici, plastik (cerrahi); her türlü makyaj malzemesi. evrensel, kainata ait; geniş, şümullü. cosmic dust gökten yeryüzüne düşen ince toz. cosmic rays kozmik ışınlar. cosmic wind uzayda kozmik cereyan. kozmogoni, evrenin yaradılışı teorisi. kozmografi. kozmoloji, evren bilimi. kozmonot. kozmopolit bir şehir. kozmopolit; kozmopolit kimse. kozmopolit kimse, dünya vatandaşı; dünyanın birçok kısımlarında rastlanan hayvan veya fidan. acun, kozmos, kâinat, evren; düzen, sistem; kozmos çiçeği. Kazak. çok sevmek, şımartmak; annesiz büyütülen kuzu; evde zevk için beslenen hayvan. fiyat, paha, değer, kıymet; zarar, ziyan; sermaye, bedel; (çoğ.), (huk.) dava masrafları,mahkeme harcı. cost insurance and freight (tic.) sif, fiyat sigorta ve navlun. cost of living hayat pahalılığı, geçim masrafı. cost price maliyet fiyatı. at all costs at any cost ne pahasına olursa olsun. at the cost of pahasına. (cost) (mal.) olmak; pahası olmak, kıymette olmak; (maliyet masrafını) hesap etmek. It cost him dearly. ona pahalıya (mal.) oldu. It cost him infinite labor. çok emek sarfetti. Kostarika. (biyol.) kaburgalara ait. kaburgalı. (ingiltere'de) seyyar meyva, sebze veya balık satıcısı. kabız, peklik çeken. pahalı, kıymetli; mükellef, muhteşem. kıyafet, elbise; kostüm; kıyafete sokmak. costume jewelry taklit ziynet eşyası, incik boncuk. costumer kostümleri hazırlayan kimse. (tic.) müteselsil kefil. bez karyola, portatif karyola. kulübe, sığınacak yer; örtü. (mat.) tümey teğet. ağıl, kümes, mandıra gibi hayvanların sığınacağı yer; (leh.) kulübe. zümre, heyet. hemhudut, sınırdaş, bitişik. (coğ -ni) eski Yunan ve Romalılarda trajedi aktörlerinin giydikleri sandalet. (coğr.) gelgit seviyesi aynı derecede olan yerlere ait. kadril tipinde dans, kotilyon dansı. Cotopaxi yanardağı, Ekvador'da bir yanardağ. küçük ev, kulübe; yazlık ev, sayfiye evi. cottage cheese süzme peynir. cottage pudding üzerine meyvalı şurup dükülen bir kek. cottager (ing) rençper. (mak.) anahtar, kama. cotter pin çivi, kopilya. (iskoç) rençper. pamuk, pamuklu bez; pamuğa benzer herhangi bir tüylü madde; pamuklu. cotton batting tabaka halinde pamuk. cotton belt (A.B.D.)'nde pamuk ekim mıntıkası. cotton eake çiğit küspesi. cotton slin çiğiti pamuktan ayıran çark, çırçır.cotton grass pamuk otu, (bot.) Eriophorum polystachion. cotton mill pamuklu bez fabrikası. cotton plant pamuk fidanı, (bot.) Gossypium herbacium; hintpamuu, peynirağacı, (bot.) Bombax eriodendron. cotton staple ham pamuğun lif boyu. cotton waste makinaları temizlemek için kullanılan pamuk ipliği artıkları. cotton wool ham pamuk; (ing) hidrofil pamuk. cotton yarn az bükülmüş pamuk ipliği. sewing cotton dikiş ipliği, tire. (eski) pamuğa sarmak. cotton u p to (k.dili.) yaltaklanmak. cotton to, cotton up to (k.dili.) geçinmek, anlaşmak; yağcılık yapmak. (ABD), (argo) pis, kahrolası. (A.B.D.)'nde bulunan zehirli bir yılan. çiğit. cottonseed oil pamuk yağı. (A.B.D.)'ne mahsus bir tavşan. bir nevi kavak ağacı. pamuk gibi, pamuğa ait, pamuklu. (bot.) tohumdan ilk çıkan tek veya çift çenekli yaprak, kotiledon. (anat.), (zool.) hokka gibi, cotyloid cavity hokka şeklinde kalça kemiği çukuru. sedir, kanepe, divan, yatacak yer; in, vahşi hayvan barınağı. couch grass ayrık otu, (bot.) Agropyron repens. ifade etmek, beyan etmek; ima etmek; yatırmak; indirmek; pusuya yatmak. He couched his demand in respectful words. Talebini hürmetkâr bir lisanla arzetti. yatar vaziyette olan. (tıb.) katarakt ameliyatı. puma, (zool.) Felis concolor; panter. öksürük; öksürmek. cough drop öksürük pastili. cough up öksürüp çıkarmak; (argo) zorla vermek. (bak.) can. (ABD) derin sel çukuru; (jeol.) donmuş lav tabakası. (tiyatro) . kulis; oluk, kanal. dağ yamacında sel sularının oyduğu yatak veya vadi. (elek) kulomb, amper-saniye. (ecza) kumarin, tat veya koku veren ve kan pıhtılaşmasını önleyen bir bileşim. meclis, konsey, encümen, danışma kurulu, divan, şüra. councilman encümen üyesi, bilhassa belediye encümeni üyesi. Council of Ministers (huk.) Bakanlar Kurulu, Kabine. Council of State (huk.) Danıştay, Devlet Şurası. council of war harp meclisi. privy council (ing) Kanada devletin danışma kurulu. encümen üyesi. danışma, müşavere, istişare; dava vekili; tedbir, ihtiyat, basiret; öğüt, nasihat; düşünce, gaye, maksat, plan; nasihat vermek, öğüt vermek, akıl öğretmek. keep one' own counsel fikirlerini kendine saklamak. danışman, müşavir; öğüt veren kimse; (çocuk kamplarında) yardımcı; (pol.) müsteşar, bir elçilikte elçiden sonra gelen dışişleri memuru; avukat, dava vekili. sayma; hesap; (huk.) dava ve şikâyet fıkrası, madde; (spor) on sayma. keep count sıra ile saymak. Iose count hesabı şaşırmak. take the count boksta yere serilip kalkamamak. saymak, hesap etmek; hesaba katmak, göz önünde tutmak; sayılmak, nüfuzu olmak, itibarı olmak. count for değeri olmak. count in dahil etmek. count off by twos ikişer ikişer saymak. count on itimat etmek, güvenmek. count out (spor) nakavt olduğunu ilân etmek. count time (müz.) tempo tutmak. count up saymak, hesap etmek. This doesn't count. Bu sayılmaz. Bu hesaba katılmaz. kont. geriye doğru sayma; hazırlık devresi (bilhassa roket ve atom bombası denemelerinde kullanılır) çehre, yüz, sima, görünüş; teveccüh, tasvip, teşvik, destek olma ; teveccüh göstermek, yüz vermek; desteklemek. out of countenance mahcup. karşıt şey; karşılık; karşılıklı vuruş; ters, zıt, aksi; karşı, mukabil: aksi yolda; tersine, aksine. go counter to, run counter to aykırı düşmek, uymamak; zıt gitmek. karşı koymak, mukavemet etmek; mukabil harekette bulunmak, mukabele etmek. tezgâh; fiş, marka; sayaç, sayıcı. onaltıncı yüzyılda Protestan reformu başladıktan sonra Katolik kilisesinde meydana gelen reform hareketi. anlamını yitirmiş herhangi bir yaygın kelime. karşı koymak, önlemek, tesirsiz hale getirmek. counteraction karşı hareket. counteractive karşı harekette bulunan , aksi tesir meydana getiren. mukabil hücum. eşit kuvvetle karşı koymak; telâfi etmek; denkleştirmek; karşılık, eş ağırlık. şiddetli cevap. karşı suçlama. karşı koymak; bir daha kontrol etmek; engel; tekrar kontrol etme. counter check bankadaki hesaptan para çekmek için düzenlenip müşterilere imzalattırılan zimmet fişi. (huk.) karşı dava; karşı dava açmak. saat yelkovanının ters yönünde, sola doğru. anafor, ters akıntı; ters eğilim. karşı gösteri. karşı casusluk , casusluk faaliyetlerini meydana çıkarma. sahte, kalp; taklit; kalp para basmak; taklit etmek, sahtesini yapmak. counterfeiter kalpazan. (ing) makbuz koçanı. (pol.) gerillacılarla savaşmak için yetiştirilmiş.(asker,komando) (bak.) counterespionage. (tıb.) taharrüşe mani olan ilaç; ilgiyi başka yöne çekmek için yaratılan olay. tezgâhın arkasından servis yapan garson. yeni bir emir ile evvelki emri iptal etmek; iptal emri. karşı tedbir. (ask.) mukabil hücum, karşı saldırı. yatak örtüsü. taydaş; karşılık, tamamlayıcı herhangi bir şey; kopya, ikinci nüsha, suret. (huk.) davada mukabil cevap. mukabil entrika, karşı tedbir; bir oyun veya edebi eserde ikinci tema; mukabil entrika hazırlamak, karşı tedbir almak. (müz.) kontrpuan. mukabil ağırlık; denge; mukabil ağırlık veya kuvvet ile muvazene husule getirmek , denkleştirmek. amaca zararı dokunan. mukabil teklif , karşı öneri. karşı devrim. counterrevolutionary karşı devrimci; karşı devrimle ilgili. (mak.) ana şaft ile makinaları işleten şaft arasında vasıta vazifesi gören şaft grup mili. (ask.) parola. tasdik için ikinci olarak imza etmek. counter(sig.)nature ikinci imza, tasdik imzası. havşa, havşa açmaya mahsus kalem; havşa açmak. karşı casus. (müz.) kontrtenor. aynı kuvvetle karşı koymak, karşılamak. countervailing duty (tic.) munzam gümrük resmi, sürtaks. denge sağlamak için ağırlık koymak. denge sağlamak için kullanılan ağırlık. zıt gitmek, engellemek, mâni olmak. kontes. (ing) ticarethanenin muhasebe dairesi. sayısız, hesapsız, pek çok. köylümsü. memleket, ulus, millet, vatan, yurt; taşra; kır, sayfiye; (huk.) juri; taşra veya sayfiyeye ait; temiz, taze, çiftlikten yeni gelmiş olan (yiyecek) country club şehirlere yakın kırlık yerde olan golf, tenis ve sosyal faaliyetlerin yapıldığı kulüp. country cousin taşralı akraba. country gentleman sayfiyede oturan zengin. countryhouse sayfiye evi, yazlık. appeal to the country (ing), (pol.) seçime gitmek. crosscountryrace (spor) kır koşusu. foreign country yabancı memleket. native country ana vatan. trial by the country jüri huzurunda dava. vatandaş, hemşeri; taşralı. sayfiye evi. kır, kırlık; sayfiye. (ABD) ilçe; (ing) kontluk. county clerk (ABD) ilçe sekreteri. county farm darülaceze. county seat ilçe merkezi. darbe, askeri darbe, hükümet darbesi.coup de grace (ask.) acıya son vermek için indirilen öIdürücü darbe; herhangi bir nihai veya kesin darbe.coup de main (ask.) ani hücum,ani darbe. coup d'etat hükümet darbesi.coup de theatre başarılı bir piyes; bir oyunda olayların beklenmeyen bir şekil alması. iki kapılı dört kişilik otomobil. kupa. çift, iki eş; karı koca; (mak.) iki eşit ve birbirine zıt kuvvet, rotatif kuvvet. a couple of iki, iki üç. a couple of dollars aşağı yukarı iki dolar. a couple of minutes birkaç dakika. bağlamak, bitiştirmek, birleştirmek, ilâve etmek; bağlantı kurmak; çiftleştirmek; cinsi münasebette bulunmak, çiftleşmek. bağlayan şey veya kimse; (mak.) kavrama, bağlama, rabıta. beyit, çift mısra. bağlama, kavrama. kupon; faiz koçanı; müracaat kuponu. cesaret, yiğitlik, yüreklilik, mertlik. have the courage of one' convictionsdavran ışlarını inançlarına uydurmaya cesaret etmek. take courage cesaretlenmek, kuvvet almak. cesur, yiğit,:yürekli, mert. courageously cesaretle, mertçe. kurye, elçilik postasını taşıyan ve diplomatik dokunulmazlığı olan memur. akmak, hızla akmak; koşmak, hızla ilerlemek; av peşinden koşturmak. yön, cihet, istikamet; ders, kurs; (den) rota; gidiş; yol; ahça kap, tabak, servis; (çoğ.) aybaşı. as a matter of course gayet tabii olarak. in due course zamanı gelirce, zamanla. in full course bütün hızıyla in short course kısaca. in the course of esnasında. in the course of events, in the course of time zamanla. of course tabii, elbette. take its course olacağına varmak. av köpeği; koşan sukuşu, (zool.) Cursorius. avlu, iç bahçe, saha, meydan; hükümdar sarayı, saray, kralın maiyeti; (huk.) mahkeme; dalkavukluk; kur. court fool saray soytarısı. Court of Appeals (huk.) istinaf mahkemesi; yargıtay. Court of Common Pleas (huk.) medeni (huk.)uk mahkemesi. court of first instance asliye mahkemesi. court plaster (ecza.) band. plaster Iaw court mahkeme. zettle out of court mahkemeye başvurmadan uzlaşmak. pay court to -e kur yapmak. davet etmek, aramak; kur yapmak, ile flört etmek; dalkavukluk etmek; fırsat vermek, yol açmak. court danger tehlike peşinde koşmak. (çoğ.) courts -martial) askeri mahkeme; askeri mahkemede yargılamak. nazik, kibar, ince, hürmetkâr, saygılı. courteously nazikâne. zenginlerle düşüp kalkan fahişe; fahişe, kahpe. nezaket, kibarlık; saygı, hürmet; iltifat, teveccüh, Iütuf; umumun rızası. courtesy title resmi olmayan ünvan. by courtesy of sayesinde, müsaadesi ile. adliye sarayı, mahkeme binası; ilçe hükümet binası. saray mensubu, padişahın nedimi. sarayla ilgili; zarif, nazik, azametli. mahkeme salonu. kur yapma. avlu, iç bahçe. (masculine) kuzen, (feminine) kuzin. father' brother' son, daughter amca oğlu, amca kızı. father' sister' son, daughter hala oğlu, hala kızı. mother' brother' son daughter dayı oğlu, dayı kızı. mother' sister' son, daughter teyze oğlu, teyze kızı. father' brother' child amcazade. mother' sister' child teyzezade. mother' brother' child dayızade. father' sister' child halazade. first veya full cousins kardeş çocukları, yeğenler. second cousins kardeş torunları. first cousin once removed yeğen çocuğu. erkek terzi. kadın terzi. (kim) kovalent bağ. köy, küçük körfez; (mim.) kemer, duvarın tavan veya yerle içbükey şekilde birleşmesi; kovuk, oyuntu; koyak. akit, ahit, söz, sözleşme, anlaşma, mukavele, muahede; akdetmek, ahdetmek, anlaşmaya girmek, sözleşmek. ingiltere'de bir şehir. send to Coventry (ing) arkadaşlık ilişkilerini kesmek, yüzüne bakmamak. kapak, örtü; batlaniye; cilt; saklanmaya yarayan ağaçlık ve çalılık; bahane; sofra takımı; (tic.) karşılık. cover charge (lokantalarda) giriş ücreti. cover crop toprağı muhafaza etmek için kışın ekilen ekin. cover girl kapak kel. cover glass lamel: covered wagon üstü bezle kaplı dört tekerlekli at arabası. break cover gizlendiği yerden meydana çıkmak. take cover sığınmak, iltica etmek, gizlenmeye çalışmak. under cover gizlenmiş; sığınmış; zarf içinde. under cover of perdesi altında, kisvesi altında. under separate cover ayrı bir zarfta. He read the book from cover to cover Kitabı başından sonuna kadar okudu. kapamak, örtmek, kaplamak; kapsamak, ihtiva etmek, şamil olmak; (sig.)orta etmek; korumak, müdafaa etmek; saklamak, gizlemek; yol almak, katetmek; (gazet.) röportajını yapmak , yazmak; kuluçkaya yatmak; (erkek hayvan) cinsi münasebette bulunmak; mesuliyetini üzerine almak; idare etmek; yerini doldurmak ; yetmek, kafi gelmek; silâh ile tehdit etmek; destek ateşi sağlamak; aynı miktarda para koyarak bahse girişmek. cover up örtmek; gizlemek. Don't move: (I.)'ve got you covered (I.) Kıpırdama, elimdesin (I.) He covered himself with embarrassment Kendi kendini utanç verici bir duruma soktu. He covered himself with glory şan ve şeref kazandı. He covered it with oil Üzerine yağ sıvadı. gizleme, örtme, saklama (basın veya teftişten) (sig.)orta miktarı ve cinsi; (gazet.) olay veya konunun takip edilmesi ve yazılması. iş tulumu. kaplama, muhafaza; kat, tabaka; perde, örtü. covering letter evrak ile gönderilen ve evrakın mahiyetini anlatan mektup. yatak örtüsü, örtü. gizli, örtülü; (huk.) zevcin himayesi altında. covertly gizli olarak. kaplama; avlak, kuşlak; kalın bir kumaş; kuşlarda kanat örtü tüyleri. örtü, saklanma; (huk.) bir kadının kocasının himayesi altında olması. imrenmek, gıpta etmek, göz dikmek, tamah etmek. hırslı, açgözlü, tamahkâr. covetousness açgözlülük. aynı kuluçkadan çıkan yavrulan hepsi ; çil, keklik veya bıldırcın sürüsü; grup, takım. inek; dişi fil, dişi balina, büyük dişi hayvan. cow shark boz camgöz, (zool.) Hexanchus griseus. yıldırmak, gözünü korkutmak. korkak kimse. cowardly korkak, ödlek, alçak, yüreksiz. cowardice, cowardliness korkaklık, alçaklık, namertlik. sığır baldıranı, (bot.) Cicuta virosa. ineklerin boynuna asılan çıngırak. kırmızı yaban mersini, (bot.) Vaccinium vitis-idaea. kovboy, sığırtmaç. Iokomotif mahmuzu. (ABD), (argo) yüksek ziraat okulu; üniversite seviyesinde fakat şehirden uzak yüksek okul. çömelmek, korkudan yere çökmek, korkup çekilmek. kovboy. inek derisi; dövmek. manastır rahiplerinin giydikleri cüppe, bu cüppenin kukuletası; baca şapkası. başlık şeklinde, kukuletalı. bilhassa alnın üstünde diğer saçların aksi yönünde çıkan bir tutam saç. uçak motorunun kapağı. (tıb.) ineklerde çiçek hastalığı. (ABD), (k.dili) kovboy, sığırtmaç. Asya ve Afrika'nın bazı yerlerin depara olarak kullanılan birkaç çeşit ufak deniz salyangozu kabuğu. panther cowry yılanbaşı, (zool.) Cypraea pantherina. çuha çiçeği, (bot.) Primula veris. (anat.) kalça, kalça kemiği. züppe adam; horozibiği çiçeği, (bot.) Celosia cristata white coxcomb kadife çiçeği, (bot.) Amaranthus albus coxcombry züppelik. (den.) filika veya kik serdümeni. cilveli, nazlı; çekingen, mahcup, utangaç. coyly cilveli olarak; mahcubâne. coyness mahcubiyet, çekingenlik; cilve. ABD'nde bulunan bir çeşit çakal, kır kurdu, (zool.) Canis latrans. aldatmak, dolandırmak, kandırmak. cozenage dolandırıcılık. rahat, sıcak, samimi, hoş; çaydanlık örtüsü. (kıs.) compare. (kıs.) Certified Public Accountant. yengeç, pavurya; aksi ve huysuz kimse. crab apple yaban elması. crab grass çok arsız bir nevi yabani çimen. (bot.) Digitaria sanguinalis crab louse kasık biti. catch a crab (den) kürek çekerken sandalın dengesini kaybetmek. sea crab çağanoz, (zool.) Carcinus. yengeç avlamak; (den) yanlamasına sürüklenmek; (argo) azarlamak, homurdanmak. ters, aksi, huysuz, sert, haşin; anlaşılması güç, muğlak (yazı) crabby ters, huysuz, sert, haşin. çatlak, yarık; çatırtı, şaklama; hızlı darbe; aralık; (k.dili.) birinci sınıf; (k.dili.) kesin cevap; (k.dili.) deneme; (argo) hırsız; çatlamak, yarılmak, kırılmak; çatlatmak, yarmak, kırmak; zorlamak, açmak (kasa); çatallaşmak (ses); (petrol) ayırmak, kraking yapmak. crack a joke şaka yapmak, takılmak. crack a smile gülümsemek. crack down (on) (ABD), (k.dili.) sıkı tedbirler almak, baskı yapmak. crack the whip kamçıyı şaklatmak. crack up sinir krizi geçirmek; (arabayı) kazada paramparça etmek; kaza geçirmek; güImektenkatılmak ; (ing) övmek. a hard nut to crack başarılması zor bir iş; tesir edilemeyen kimse , (fig.) çetin ceviz. not to crack a book (argo) kitabın kapağını açmamak, ders çalışmamak. the crack of doom kıyamet günü. cracked çatlak; (k.dili.) kaçık, delice. saçma, acayip; kaçık. ( ABD), (k.dili.) sıkı tedbir. kraker, bir çeşit bisküvi; (ABD) barut; kıran şey veya kimse, kıracak alet; Amerika'nın güneydoğu eyaletlerinde bulunan fakir beyaz çiftçi. cracker-barrel samimi, köylümsü, babayani. Cracker Jack (tic.) mark üstü karamelalı patlatılmış mısır. crackerjack (argo) mükemmel, kabiliyetli (kimse) soda. cracker tuzlu bisküvi. (kim) kraking. çatırdamak; hışırdatmak; sırlamak; çatırtı, çıtırtı; hışırtı; (çini) çatlak ve çizgili sır. çatırdama; (çoğ.) jambon rostosunun gevrek ve kızarmış kısmı. (argo) acayip, deli, akılsız; ayrıksı kimse. kaza; sinir krizi. beşik; beşiğe benzer iskele veya çerçeve; ot toplamak için tırpana eklenen parmaklık; (den.) karada filika için dayak. cradlesongi ninni rob the cradle (k.dili) yaşça kendinden çok küçük birisi ile gezmek veya evlenmek. ihtimamla muhafaza etmek, korumak, sakınmak; beşiğe yatırmak; parmaklıklı tırpanla ot biçmek. zanaat, el sanatı; esnaf; hüner, meleke, marifet, meslek; desise, hile, şeytanlık; (den) tekne, gemi gemiler. craft union bir iş dalında çalışanların kurdukları sendika. (çoğ.) -men) esnaf zanaatçı. craftsmanship hünerli iş, ince iş; hüner. hilekâr, şeytan, kurnaz. craftily şeytanca, kurnazca. craftiness kurnazlık. sarp ve kayalık uçurum, kayalık. cragged, craggy sarp. su yelvesi, (zool.) Rallus aquaticus corn crake bıldırcın kılavuzu, (zool.) Crex crex . tıkamak, tıkayarak sokmak, sıkıca doldurmak; tıkınmak, tıka basa yemek; imtihan öncesi çok çalışmak; kalabalık, izdiham cram-full dopdolu, ağzına kadar dolu. cram it down his throat ağzına tıkmak, zorla kabul ettirmek. adalenin kasılmasına sebep vermek; mâni olmak, sıkıntı vermek; kenetlemek. cramp one' style bir kimsenin söz veya davranışlarını kısıtlamak. cramp the wheel direksiyonu tam kırmak. cramped okunması zor; kasılmış. adale kasılması, kramp; şiddetli karın ağrısı; engel mânia; (mak.) mengene, kenet, krampon; (çoğ.) sancılı aybaşı. crampfish torpilbalığı. writer' cramp çok yazmaktan parmaklarda meydana gelen kramp. (mak.) mengene,kenet, krampon, kanca, perçin çivisi. bataklık yerlerde yetişen kızılcığa benzer bir meyva, (bot.) Vaccinium macrocarpum. turna (zool.) Grus grus; (mak.) vinç, macuna; kollu ocak çengeli. crowned crane tuğlu turna. (zool.) Belearica pavonina demoiselle crane telli turna, (zool.) Anthropoides virgo. vinç ile kaldırmak; turna gibi boynunu uzatmak. sardunya çiceği, turnagagası,(bot.) Geranium maculatum. (anat.) kafatasına ait. (anat.) kranyoloji, kafabilim. (anat.) kafatası, kafa kemiği. cavum cranii (anat.) kafa boşluğu. (mak.) dirsek, krank, kol, manivela; (k.dili.) garip huyları veya sabit fikirleri olan kimse, huysuz kimse; krankla hareket ettirmek. crank up hareket ettirmek. cranky ters, huysuz, asabi; (den) yan yatma ihtimali olan. dirsekli kol mahfazası, yağ karteri. (mak.) krank mili. yarık, satlak, rahne. crannied . yarık. (argo) saçma; çöp, işe yaramaz şeyler; (argo) pislik; out ile (zarda) yediye atmak; (argo) şansım yitirmek. crap game (bak.) craps. krepon krep, bürümcük; yas belirtmek için taklıan siyah tül. crapehanger (ABD), (k.dili) kötümser kimse. crape myrtle ,Çin asıllı gösterişli pembe, mor, kırmızı veya beyaz çiçekleri olan bir bitki. (bot.) Lagerstroemia indica crape paper krepon kâğıdı. zarla oynanan bir oyun. crapshooter zar oyunu oynayan kimse. fazla içki veya yemekten ileri gelen hastalık, mide fesadı; içkiye aşırı düşkünlük. crapulent, crapulous boğazlı, ayyaş; mide fesadına uğramış. şiddetli ses, gürültü, çatırtı; kaza; (tic.) borsada hisselerin birden düşmesi; iflâs, top atma; gürültü ile kırılmak, kırmak; (uçak) kaza geçirmek; parçalanmak, parçalamak, çökmek; (k.dili.) davetsiz olarak bir ziyafete katılmak. crash dive (denizaltı) birden dalma. crash-land (uçak) mecburi iniş yapmak. crash of thunder şiddetli gök gürültüsü. crash program çok acele olarak ve masraflar gözönüne alınmadan bitirilmesi istenilen bir proje. crash the gate, crash the dance (argo) biletsiz veya davetsiz girmek. havlu ve perde yapımında kullanılan kaba bez. (kaba), galiz; dangalak. sandık, küfe; (argo) derme çatma araba, kırık dökük araba; sandıklamak. krater; bombanın açtığı çukur. kravat, boyunbağı. şiddetle arzu etmek, hasret çekmek; rica etmek, yalvarmak. korkak, namert, alçak (kimse) şiddetli arzu, özlem. kursak; hayvan midesi. It stuck in my craw ondan hoşlanmadım. istakozdan küçük ve ona benzer tatlı su veya deniz hayvanı, kerevides, karavide, böcek, (zool.) Astacus veya Cambarus. sürünmek, çok yavaş yürümek, emeklemek; dalkavukluk etmek; sürünme, çok yavaş gitme. crawl stroke kulaçlama yüzüş. The rock crawled with insects Taşın üstünde böcekler kaynıyordu. (bak.) crawfish. mum boya, renkli kalem, kreyon; mum boya ile yapılan resim; mum boya ile resim yapmak. çıldırtmak; çömlekçilikte ufak çatlak ve çizgiler yapmak; geçici moda, geçici aşk; delilik; sırda çatlak. deli, kaçık, çıIgın; (slang) salak. crazy about, crazy over düşkün, muptelâ crazy bone (bak.) funny bone Crazy, man ! (argo) Yaşasın ! crazy quilt (ABD) gelişigüzel desen; karışık vaziyet. crazily çılgınca, delice. craziness delilik, çılgınlık; (slang) salaklık. gıcırtı; gıcırdamak. creaky gıcırtıIı; zayıf, düşmek üzere olan, yıkılmak üzere olan. kaymak, krema; kremalı tatlı; cilt kremi; öz, en iyisi; krem rengi, açık bej. cream cheese yumuşak beyaz peynir. cream of tartar krem tartar, cream of the crop en iyisi. cream puff içi kremalı pasta. cream sauce beyaz sos. cold cream yağlı krem. sour cream smetana whipped cream kremşantiye. creamy kaymaklı, kaymak gibi. kaymak bağlamak, köpüklenmek; kaymağını almak, kaymaklamak; krema haline getirmek; (ABD), (argo) yenmek. sütlük; kaymağı ayıran makina. süthane, sütçü dükkânı. kırma, pli, pasta, kat; çizgi, buruşuk; ütü çizgisi, kat yeri; kırma yapmak; buruşturmak; katlanmak, buruşmak. yaratmak, vücuda getirmek; meydana getirmek, ihdas etmek, husule getirmek; atamak, tayin etınek; yapmak, tertip etmek. yaradılış, hilkat, yaratma; acun, kozmos, âlem, evren, kâinat. creative yaratıcı. creatively yaratıcı bir şekilde. creativ'ity yaratıcılık. creator . yaratıcı kimse, mucit; meydana getiren kimse, yapan kimse. the Creator Allah, Tanrı. yaratık, varlık, mahluk; insan, hayvan; bende, köle, kukla, bir kimseye bağlı olan ve itaat eden kimse. creature comforts vücudun rahatını sağlayan şeyler, refah. creaturely yaratıklarla ilgili. kreş, çocuk bakımevi; yetimhane; Noel için hazırlanan küçük tablo. güven, itimat. itimat sebebi, delil; (çoğ.) kimlik kartı, ehliyet, vekaletname, itimatname gibi evrak. inanılır, güvenilir, itimada şayan. credibil'ity inanılmaya layık oluş, güvenilebilir olma. credibility gap belirtilenle gerçek arasındaki tutarsızlık. credibly güvenilir şekilde. itimat etmek, inanmak; (tic.) matluba geçirmek. kredi, güven, itimat, emniyet; itibar, şeref; nüfuz, tesir; okullarda bir kursun başarıyla bitirilmesiyle kazanılan hak; üniversite kurslarının değer birimi; (çoğ.), sin filimde tanıtma yazıları. credit agency tüccarların veya müşterilerin mali durumu hakkında istihbarat yapan müessese. credit and debit (tic.) matlup ve zimmet, alacak ve verecek. credit balance (tic.) matlup bakiyesi. credit card (tic.) kredi kartı. credit entry (tic.) matlup maddesi. credit line (tic.) borçlanma hakkı ve haddi; tanıtma yazıları. credit manager (tic.) kredi işlerini düzenleyen memur. credit rating (tic.) kredi değerlendirmesi. credit union (tic.) kredi kooperatifi. a credit to his school okulu için iftihar vesilesi. agricultural credit (tic.) tarım kredisi. get credit for -dan dolayı şeref kazanmak. give credit (tic.) kredi açmak; şeref payı vermek. give credit for saygı göstermek. Ietter of credit (tic.) akreditif on credit (tic.) veresiye. (I.) gave him credit for more skill Kendisinin daha hünerli olacağını zannetmiştim. şeref kazandıran, beğenilir, takdir edilir, övülmeye değer. alacaklı. iman ikrarı, amentü. safdillik, her şeye inanma. saf, her şeye inanan. credulously safiyane, safdillikle. credulousnessi safiyet, safdillik. iman ikrarı, amentü; itikat, akide. çay, dere; (ing) köy, küçük körfez. up the creek (ABD), (k.dili.) zor durumda. balık sepeti. (crept, creeping) sürünmek, emeklemek; ağır ve ihtiyatlı hareket etmek; nüfuz etmek, sokulmak; ürpermek; hafifçe kaymak; (bot.) sarılmak, uzun dal sürmek. creep up on hissettirmeyerek yaklaşmak. My flesh creeps Tüylerim ürperiyor. creepy ürpertici, ürperen; sürünen. yerin yavaş yavaş kayması; (argo) hoşa gitmeyen kimse. the creeps (k.dili) tüyleri diken diken olma, ürperme. sürünen şey veya kimse, emekleyen kimse; sürüngen asma; birkaç çeşit tırmaşık kuşu, (zool.) Certhia: (çogğ) bebek tulumu; telefon direklerine tırmanmak veya buz üzerinde yurümek için ayağa takılan demir dişler; kamyonlarda en yavaş hızı sağlayan vites. kreton, çiçekli kalın pamuklu kumaş. (öluyü) yakmak. crema'tion öIüyü yakma. cremator'ium, cre'matory krematoryum. kaymak, kremalı sos; krem likör. (yaprak, kâğıt) kenarı diş diş olan, tırtıllı. crenature yaprağın kenarındaki tırtıl, diş. (ing) crenellated. mazgallı. crenelation mazgallı siper. Fransız asıllı fakat Louisiana'da doğmuş kimse; Louisiana'da konuşulan Fransızca; ispanyol asıllı olup Karaib adalarında doğup yaşayan kimse, bu kimselerin konuştuğu ispanyolca; (k.h) melez; biber ile domates ve soğanlı sosla pişirilmiş. (kim) kreozot, katran ruhu. krep; (bak.) crape. crepe de Chine krepdöşin. crepe paper krepon kâğıdı. crepe rubber krepsol, ayakkabı tabanı için kullanılan tırtıklı Lastik. crepes suzette (ahçı.) krep suzet. çatırdamak. (bak.) creep. alaca karanlığa ait (sabah ve akşam); (zool.) alaca karanlıkta uçan (kuş, yarasa veya böcek) (kıs.) crescendo. (çoğ.) -dos) (müz.) kreşendo; kreşendo yapmak. hilâl, yarımay; hilâl şeklinde alâmet veya şey; islâm âlemi; hilâl şeklinde; büyümekte olan, gelişen. the Crescent Türk veya islâm gücü. (bot.) tere. watercress su teresi, cırcır. (bot.) Lepidium sativum. demir kandil, meşale, fener. ibik, taç, tepe; başlık sorguç; zirve, doruk; zirve teşkil etmek; üstünden aşmak (tepe dalga) crested lark tepeli toygar, (zool.) Galerida cristata. yılgın, başı önünde, meyus. tebeşirli, tebeşirle dolu; (jeol.) ikinci zamanın son kısmı, kretas. Girit adası. Cretan Giritli. (tıb.) kreten. cretinism kretenizm. büyuk yarık, buzulda veya bir seddin yüzünde açılan yarık. yarık, çatlak, rahne. tayfa, mürettebat; takım; güruh, sürü, kitle, kalabalık. crew cut (ABD) alabrost ıraş, asker tıraşı. crew neck yakasız ve boynu saran gömlek ve süveter tipi. a motley crew karışık bir grup, güruh. gevşek bükülmüş iplik. kapamak, sıkmak; (k.dili.) . intihal etmek, kopya etmek; (k.dili.) çalmak aşırmak. (yanları yüksek, küçük) çocuk karyolası; yemlik; ambar; kulübe, odacık; ahır; (k.dili.) intihal; (k.dili.) kopya malzemesi, anahtar kitap, sorulann doğru cevaplarını gösteren liste veya tercüme. bir çeşit iskambil oyunu. kalbur gibi delikli. cribriform tubes (bot.) kalbur damarlar. adale kasılması, boyun tutulrnası. cırcırböceği, küçük çekirge, (zool.) Gryllidae; (kriket) oyunu. mole cricket danaburnu. not cricket (k.dili.) doğru olmayan; oyun kurallarına aykırı. (anat.) gırtlak kıkırdağı; gırtlak kıkırdağına ait. tellâl; seyyar satıcı. town crier tellâl. suç, cürüm; cinayet; kabahat, günah; (k.dili) ayıp. Kırım. suçlu, mücrim, kanuna karşı gelen, kabahatli; müthiş; fahiş ; cani; cezai cinai, ağır cezaya ait; suç işlemiş kimse. criminal assault ırza tecavüz; tecavüz. criminal code ceza kanunu. criminal conversation zina. criminal court ağır ceza mahkemesi. criminal law ceza (huk.)uku. criminally canicesine, kanuna karşı olarak. suçluluk, mücrimlik; suç. itham etmek, suçlamak. kriminoloji, kıya bilimi. criminologist kriminoloji uzmanı. zorla veya kandırarak denizci veya asker toplayan kimse veya acente; zorla askere almak. kıvrım, dalga; (çoğ.) dalgalı saç; kıvırmak; (mak.) kenarlarını iç içe katlayarak birleştirmek; dalgalandırmak. put a crimp in (k.dili.) engel olmak. koyu kırmızı; kırmızı boya; koyu kırmızıya boyamak; kıpkırmızı olmak, kızarmak. korkuyla çömelmek, sinmek; yaltaklanmak. (den) halat matafyon. (bot.), (zool.) saçlı, kıllı. buruşturmak, kırıştırmak; buruşmak, kırışmak; hışırdamak; kırışık. (zool.) Crinoidea sınıfından denizlâlesi, zambak şeklinde birkaç çeşit deniz hayvanı. sert kumaştan yapılmış kabank etekli kadın elbisesi; eski zamanlarda giyilen tel çemberli etek. sakat insan; sakat etmek; bozmak. crippled kötürüm; arızalı. kriz; dönum noktası; ekonomikveya toplumsal buhran; (tıb.) kriz, nöbet. cabinet crisis kabine buhranı. gevrek; kesin, kati; uyanık; temiz, bakımlı, düzenli; serin canlandırıcı (hava); kırışık, buruşuk, kıvırcık; gevremek, gevretmek; kısmen yakmak. burned to a crisp yanıp kül olmuş. crispy kıvırcık: gevrek. kıvrımlı, bukleli, dalgalı. çapraz, çaprazvari; birbirini kesen çapraz doğrular; çapraz hatlar çizmek; tekrar tekrar karşıya geçip dönmek. ibikli; hotozlu, tepelikli. (çoğ.) criteria) öIçüt, kriter, tenkitçinin kullandığı ölçü, değer birimi, mikyas; denektaşı mihenk. bir şeyin değerini öIçen kimse; eleştirici, münekkit; muhalif kimse, karşı olan kimse. çözümsel, tahlili; tenkit eğilimli, tenkitçi; eleştiren, eleştiri mahiyetinde; buhranlı vahim, nazik, tehlikeli; dönüm noktasına ait. critical condition buhranlı durum, kriz hali. critical mass (fiz.) uranyum gibi radyoaktif elemanların fasılasız enerji sağlamasıiçin gerekli olan asgari miktar. criticallyill ciddi olarak hasta, öIüm halinde. eleştirme, tenkit; yerme, kınama. adverse criticism yerme kusur. eleştirmek, tenkit etmek; yermek, kınamak, kusur bulmak; değerini ölçmek. eleştiri, tenkit; etüt, travay. (A.B.D), (leh.) hayvan, mahluk, yaratık. tarihten evvel Fransa'da yaşayan bir kavim. kurbağa veya karga sesi; kurbağa veya karga gibi ses çıkarmak; (argo) öImek, (slang) nalları dikmek, kıkırdamak. croaker kurbağa gibi ses çıkaran balık veya diğer bir hayvan; (argo) herşeyden şikâyet eden kimse. Hırvat. Hırvatistan. Croatian Hırvat; Hırvatça. kroşe, tığla işlenen dantel; kroşe yapmak, tığ ile işlemek. crochet hook tığ. (jeol.) maviye veya yeşile çalan silikattan mürekkep bir maden. çanak, çömlek, toprak tencere, kap; (ing) yaşlı veya sakat at; (argo) âciz veya beceriksiz kimse. çanak çömlek. (mim.) damın çıkıntılı yerlerine süs olarak konulan oyma yaprak. timsah, (zool.) Crocodylus; krokodil; bu hayvanın derisi. crocodile tears yalancıktan ağlama. safran, (bot.) Crocus sativus; çiğdem, (bot.) Colchicum autumnale; bir çeşit maden parlatma tozu, demir peroksit. yellow crocus pas lâlesi, sarı çiğdem. serveti ile meşhur Lidya kralı Krezüs; çok zengin adam, Karun. (ing) eve bitişik etrafı duvarla çevrili ufak tarla, küçük çiftlik. crofter bir tarla veya çiftliği kiralayan ve işleten adam. ayçöreği. eskiden kalma etrafı daire şeklinde büyük dikme taşlarla çevrilmiş abide. kocakarı, ihtiyar kadın. eski ve samimi arkadaş, yakın dost, kafadar. dirsek, dönemeç; kıvrılma; çoban değneği, asa, kanca şeklinde herhangi bir şey; (k.dili) dolandırıcı, hırsız sahtekâr; iğmek, kıvırmak, bükmek. by hook or crook bir yolunu bulup, ne yapıp yapıp. kambur kimse. eğri, çarpık; kancalı; namussuz, kanuna karşı; hileli, dalavereli; dolandırıcı, yalancı, sahtekar. crooked dealings namussuzca yapılan işler. mırıldanmak, alçak sesle şarkı söylemek. ürün, mahsul, ekin, rekolte; (zool.) kursak, havsala; binici kırbacı. crop rotationher yıl değişik ekin ekerek toprağın bereketini koruma. cream of the crop bir şeyin en âlası. kırkmak, kırpmak, kesmek, kesip kısaltmak. crop up birden meydana çıkmak, açığa vurmak. kırkma aleti veya makinası; (A.B.D) başkasının toprağında çalışan ve ekine ortak olan tarımcı. come a cropper baş aşağı gitmek, bozguna uğramak. tahta topla oynanan bir oyun, kroke. köfte, kokteyl köftesi, yağda pişirilmiş et veya balık köftesi. piskopos asası. çaprazlamak; karşıdan karşıya geçmek; geçirmek; (bot.), (zool.) türleri ayrı olan hayvan veya çiçekleri çiftleştirip melez çeşitler elde etmek; karşı gelmek; türleri karışmak; haç işareti yapmak; üstüne çizgi çizmek. crossed in love aşkta bedbaht olmuş. Cross my heart. Vallahi (I.) Yemin ederim ki... cross oneself istavroz çıkarmak. cross one's arms kollarını kavuşturmak. cross one's fingers iyi şans dilemek. cross one's legs ayak ayak üstüne atmak. cross one's mind hatırına gelmek, aklıhdan geçmek. cross out karalamak, bozmak, silmek (yazı) cross someone's palm bahşiş vermek; falcıya para vermek. cross swords with... ile çekişmek, kavga etmek. cross up işini bozmak, atlatmak; hıyanet etmek. çapraz işareti; haç, put, çarmıh, salip, istavroz; isa'nın öIümünün sembolü olarak kullanılan haç şekli; keder, gam, elem, cefa, dert, musibet; dörtyol ağzı; melez. bear one's cross eziyete sabırla tahammül etmek, dertli olmak. Red Cross Kızılhaç. darılmış, öfkeli; huysuz, ters, titiz; aksi, zıt; çapraz; aykırı; melez; karşıya geçen. cross action. (huk.) mukabil dava. cross section kesit, profil. cross street ara sokak. ülkeyi baştan başa kateden; bir uçtan öbür uca; yol dışından. cross-country race kır koşusu. sorguya çekmek, sıkıştırmak; (huk.) dava esnasında bir avukatın öbür tarafın şahidine sual sorması. şaşı. ayrı cinslerden olan çiçekleri çaprazlama yoluyla dölleme. damarları ters veya kırışık olan (tahta); ters, huysuz. bağdaş kurmuş, ayak ayak üstüne atmış. ayrı gaye. at cross purposes anlaştık zannedip anlaşamayarak. karşı tarafın şahidine soru sormak. kitapta bakılması gereken yeri gösteren not. kanaviçe işi. şehri bir uçtan diğer uca geçen; şehri enine geçen; şehri bir uçtan diğer uca geçerek. sürgü, kol demiri. kiriş. çapraz gagalı ispinoz kuşu, (zool.) Loxia curvirostra. korsan bayrağındaki çapraz kemikler; elektrik veya zehir tehlikesini gösteren çapraz kemikler; (bak.) skull and crossbones. tatar yayı, arbalet. melez; melez elde etmek. sağlamasını yapmak. zıt akımlar. enine kesmek. crosscut saw testere, tahta testeresi; kütük kesmeye mahsus iki saplı uzun testere; ince dişli bıçkı. (ask.) iki veya fazla noktadan çaprazlama ateş. (mim.) paralel çapraz çizgilerle gölgelemek, taramak. crosshatching , (mim.) paralel çapraz çizgiler, tarama. geçiş; geçiş yeri. köprü, geçiş yeri. (k.dili.) ters ve huysuz kimse. birbirini çaprazlama kesen herhangi bir şey. ayrı cinsten olan çiçekleri döllemek. ara yol, yan yol. crossroads değişik yolların birleştiği nokta. at the crossroads dönüm noktasında. (telefonda) hatların karışması. (den.) kurceta. yaya geçidi. yandan esen rüzgâr. çapraz, birbirini keserek. çapraz bilmece. çatal, bir ağaçta dal ile gövdenin birleştiği yer; (anat.) kasık; (terz.) pantolon ağı; (den) puntal. ufak çengel; garip bir merak, tutku delilik. crotchety ters, tuhaf, acayip, meraklı, deli. (ecza) kroton yağı, kuvvetli bir çeşit müshil. çömelmek, yere çökmek; çömelmiş vaziyet. (tıb.) krup hastalığı. croupy krup hastalığına tutulmuş. krupye. çorbaya konulan kızarmış küçük ekmek parçası. horoz gibi ötmek; sevinçle haykırmak; övünmek, atmak. karga, (zool.) Corvus; horoz ötmesi. crow'-foot karga ayağına benzer şey; ihtiyarlıkta göz kenarlarında husule gelen kırışıklar. crows-nest (den) direk üzerindeki gözcü yeri. as the crow flies kuş uçuşu. European crow kızılca karga, (zool.) Pyrrhocorax. hooded crow leş kargası, (zooll) Cornix. (mak.) manivela, domuz tırnağı, kol demiri, kazayağı. doluşmak, toplanmak, birikmek; sıkıştırmak, doldurmak; üzerinde durmak, ısrar etmek. crowd into doluşmak. crowd out sıkıstırarak çıkarmak, dışarıya itelemek (birisine); yer bırakmamak. kalabalık, izdiham. düğünçiçeği, (bot.)(. Ranunculus acris ; kazayağı water crowfoot yırtıcılar ayası, (bot.) Ranunculus aquatilis. taç; hükümdarlık; hükümdar; taça benzer şey; şeref ve itibar veren şey; tepe, baş; başlık; beş şilin kıymetinde eski bir ingiliz parası; kron, Çekoslovakya ve Danimarka para birimi; (bot.) tohum fidanında sapın kök ile birleştiği nokta; (bot.) bir ağacın yaprakları ve can!ı dalları; (dişçi) dişin gözle görünen kısmı; kron; (den) piyan cevizinin üzerine yapılan düğüm; (den) demirin memesi; kıymetli taşın üst kısmı. crown colony ingiliz imparatorluğunda hükümdar tarafından idare edilen sömürge. crown glass daire şeklinde ortası kalın cam. crown imperial iran'da bulunan bir çiçek, (bot.) Fritillaria. crown jewels saray mücevherleri. crown land tımar, hükümdara ait arazi ve emlak. crown prince veliaht. the Crown mutlak hükümdar. taç aiydirmek; başlık koymak, tamamlamak, ikmal etmek; süslemek, tezyin etmek; (dama oyununda) dama yapmak; dişe kron takmak; kdili başa vurmak pota, maden eritme kabı. haç taşıyan; (bot.) turpgillere özgü. haç üstünde Isa resmi veya heykeli. crueifix'ion çarmıha gerilme; haç üstünde ölüm; bunu gösteren resim. erueiform haç şeklinde. erueify çarmıha germek ; cefa etmek. (argo) çöp değersiz şey, çerçöp. ham, rafine edilmemiş; incelik ve zarafetten yoksun; kaba, acemi; ham petrol crudely kabaca; edepsizce. crudeness kabalık. edepsizlik, kabalık. çok ehemmiyetli, can alıcı, dönüm noktası olabilen. zalim, gaddar, insafsız, merhametsiz; çekilmez, dayanılmaz; çetin, müşkül. cruelly zalimane, insafsızca. cruelty zulüm: zülmetme: gaddarlık. sişe, sofraya konan sirke şişesi. (den.) seyrüsefer etmek; (polis arabası) kol gezmek; vapur seyahati. cruisingspeed (araba, uçak) normal sürat. kruvazör. yağda kızartılmış halka şeklinde veya burmalı hamur tatlısı. kırıntı, ekmek kırıntısı; parça, zerre; ekmek içi; (A.B.D), (argo) değersiz kimse; ufalamak; kırıntılarla süslemek (yemek); sofradan kırıntıları toplamak. harap olmak, çökmek; parçalanmak; ufalamak, ufalanmak. crumbly kolaylıkla ufalanan. (A.B.D), (argo) pis, köhne, bakımsız, adi, kötü, ikinci kalite; (ing), (argo) tombul, balık etinde. ekmek kadayıfına benzer kızarmış bir hamur tatlısı. buruşturmak, buruşmak, örselemek, örselenmek; çökmek. çatır çatır çiğnemek; çatırtı ile ezmek; çatırtı, ses; (k.dili.) güç durum. in the crunch paçası sıkışınca. at sağrısı; kuskun. (anat.), (zool.) bacağa ait. (tıb.) incik kemiği. haçlı seferi; din uğruna yapılan savaş, cihat; kampanya, hararetli mücadele; bu gibi bir mücadeleye katılmak, the Crusades Haçlı Seferleri. crusader Haçlı Seferlerine katılan asker; bir reform veya başka davanın hararetli taraftarı. testi, küp. ezme, baskı, sıkma; kalabalık, izdiham;(k.dili) şiddetli ve geçici sevgi, tutku, düşkünlük. ezmek; baskı yapmak, tazyik etmek, sıkmak, basmak; gadretmek, zulmetmek; ezilmek. ekmek kabuğu; pişmiş herhangi bir şeyin kabuğu; kabuk, dış tabaka; (argo) arsızlık; kabukla kaplamak, kabuk tutturmak; kabuklanmak, kabuk bağlamak; crust of the earth yerkabuğu. (zool.) eklembacaklılar kolundan kabuklular. crustacean kabuklulara ait ; kabuklular sınıfından bir hayvan. crustaceous kabuklu; (zool.) kabuklular sınıfına ait. kabuk gibi, kabuklu; aksi, huysuz. destek; koltuk değneği; çatal destek; (den) bumba üç ayağı. dönüm noktası, kritik an; çözülmesi zor mesele veya durum; çapraz. ses, nida: bağırma; ağlama; feryat; nara, avaz; yalvarma; hayvan sesi; istek. a far cry çok farklı. in full cry havlayarak avı kovalayan (av köpeği) war cry savaş narası. within cry of duyulabilecek uzaklıkta. ağlamak; feryat etmek; bağırmak; yalvarmak. cry down kötülemek. cry for arzu etmek, istemek. cry for the moon olmayacak bir şeyi istemek. cry off vaz geçmek. cry oneself to sleep uyuyuncaya kadar ağlamak. cry one' heart out kederden devamlı ağlamak. cry one' wares çığırtkanlık etmek. cry out haykırmak; bağırmak. cry out against karşı çıkmak, sesini yükseltmek. cry over spilt milk boşuna üzülmek, iş işten geçtikten sonra dövünmek. cry quits yeter demek, dur demek, teslim olmak. cry wolf sebepsiz yere imdat istemek. çocuk gibi çabuk ağlayan kimse. ağlayan. a crying shame çok yazık. (önek) soğuk. (fiz.) soğukla ve özellikle son derece soğukla ilgili ilim dalı. (mad) flüor sodyum ve alüminyumdan mürekkep bir madde. (tıb.) soğukla tedavi. (mim.) kilise ve benzeri binaların temelleri arasındaki yeraltı kemerleri; (anat.) bademciklerde çukurcuk. şifre çözme ilmi. örtülü, gizli, kapalı, hafi, mestur; şifreli. cryptically tam manasını belirtme(den.) (önek) gizli, kapalı, muammalı. (tıb.) güvercin gübresi ile yayılan, mantardan gelen ve akciğerde yara açan bir hastalık. (bot.) Cryptogamia bölümünden çiçeksiz bitki (eğreltiler, yosunlar) şifre ile yazılan yazı. cryptographer şifre ile yazı yazan. cryptographic şifreli yazıya ait. cryptography şifre ile yazı yazma. cryptology şifre bilimi. kristal, billur; şeffaf şey; kol saati camı; billur gibi, şeffaf, berrak. crystal ball billur küre. crystal gazing billur küre ile fal bakma. crystal glass parlak ve şeffaf cam. crystal set kristal ile çalışan radyo alıcısı. crystal system billur sistemi. kristal gibi, parlak, temiz, şeffaf; billurdan yapılmış, kristal halinde. crystalline aggregate (jeol.) granit taşında olduğu gibi bir arada bulunan karışık kristaller. crystalline lens (anat.) göz merceği, lens. billurlaştırmak billurlaşmak, kristal şekline koymak, kristal haline gelmek; belli olmak, sabit olmak; belirli bir şekil vermek veya almak; şekerle kaplamak; (çelik) müteaddit gerilmeler ile mikrostrüktürünü değiştirmek. crystalliza'tion billurlaşma. kristallerin şekillerini veya yapılışını tetkik eden bilim dalı. (kıs.) cent, county, court, one hundred. (zool.) kenarı tarak şeklinde olan. (zool.) taraklıların bir kolu. (kıs.) cubic. yavru (ayı, aslan, kaplan); budala çocuk; küçük tek motorlu uçak; yavrulamak. cub reporter tecrübesiz genç gazete muhabiri. cub scout yavrukurt. Küba adası. göz, kapalı ufak yer, gizlenecek yer. (., küp, altı eşit yüzeyli cisim; (mat.) küp; küçük parçalara kesmek; (mat.) küp çıkarmak. cube root (mat.) küp kök. cube sugar kesme şeker. kübabe, (bot.) Piper cubeba; Hint biberi tohumu; bu tohumdan yapılan ve ilâç olarak kullanılan bir (sig.)ara. kübik cubic contents küp oylum cubic foot ayak kup (028 m3) cubic inch inç küp. (164 cm3) cubic meter metre küp. küp şeklinde. odacık. kübizm. dirsekten orta parmağın ucuna kadar olan mesafeye eşit eski bir uzunluk öIçüsü, gez. karısı tarafından aldatılmış erkek , (informal) boynuzlu erkek; (kocayı)aldatmak , (informal) boynuz taktırmak. cuckoldry boynuz taktırma. guguk kuşu; bu kuşun ötüşü; (A.B.D), (argo) budala, kaçık, deli. cuckoo clock guguklu saat. dana ayağı, (bot.) Arum maculatum. (bot.), (zool.) külahlı, kukuleteli. hıyar, salatalık, (bot.) Cucumis sativus. cool as a cucumber kendine hakim, soğukkanlı. kabakgillerden bir bitki; (kim) Iaboratuvarda kullanılan kabak şeklinde bir kap. geviş. chew the cud geviş getirmek; derin derin düşünmek. kucaklamak, bağrına basmak, sarılmak; sarılıp yatmak. (den.) küçük kamara veya kiler, gemi mutfağı; ufak oda. kısa kalın sopa, çomak; sopa ile dövmek, dayak atmak; (çoğ.), (spor) eskrim gibi bir oyun. cudgel one's brain hatırlamaya çalışmak, zihnini yormak. take up the cudgels for şiddetle müdafaa etmek, savurmak, tarafını tutmak. kuyruk şeklinde saç örgüsü; bilardo sopası, isteka; sıra, kuyruk. (tiyatro) sahnede veya kuliste aktörün sözü arkadaşına bırakmadan evvelki son söz veya hareketi; başlama işareti; üstü kapalı söz; harekete geçirici söz veya olay; sufle etmek. kol ağzı, kolluk, manet; sille, tokat, yumruk; yumruk vurmak, tokat atmak. off the cuff (A.B.D) (argo) irticalen, doğaçtan. on the cuff (A.B.D), (argo) veresiye. cuff links kol düğmesi. Küfi (yazı) (kıs.) cubic foot, cubic feet. göğüslük zırh. yemek pişirme usulü; mutfak; yemek servisi. çıkmaz; çıkmaz sokak; tuzak. (sonek) "ufak" manasına gelen bir takı, -cik. yemek pişirme ile ilgili. koparmak, toplamak; ayırmak, seçmek; değersiz olanları seçip atmak; kötü veya değersiz olduğundan bir kenara ayrılmış şey. cam fabrikasında tekrar eritilip kullanılmak için bekleyen cam kırıntıları. kömür tozu; kalitesiz antrasit. (bot.) eklemli ot sapı, skap. neticelenmek, bitmek, sona ermek; en yüksek noktaya varmak, doruğuna yükselmek. culmina'tion netice, son, bitme; en yüksek nokta. eteği andıran geniş ve kısa pantolon. kusurlu, kabahatli. culpabil'ity kabahat, kusur, suçluluk. sanık, mücrim, suçlu. mezhep; çığır; inanç, tapınma. tarlayı sürüp ekmek, yetiştirmek; terbiye etmek; beslemek; (başka bir kimseyi) kendine bağlamaya çalışmak. cultivate a friendship dostluk kazanmaya çalışmak. cultivable, cultivatable ekilebilir, yetiştirilebilir. cultivated ekili; zarif, ince, münevver. cultiva,tion tarım; yetiştirme; kibarlık, incelik, münevverlik, irfan. cultivator (bahç) ekinler arasındaki toprağı tırmıklamaya mahsus çiftçi aleti veya makinası; küçük saban; ekici, yetiştirici. (bot.) sivri ve keskin kenarlı (yaprak) kültür; terbiye, irfan; münevverlik, medeniyet; medeniyetin bir safhası;(tıb.) kültür; kültür yapmak, laboratuvarda mikrop üretmek. culture trait kültür hususiyeti. cultural irfana ait; medeniyete ait. cultural anthropology sosyo-antropoloji. cultured kibar, münevver. cultured pearl üretilmiş inci, kültive inci. (bak.) cult. mecra, (ark.), yolun altından geçen su yolu. (edat.), (Lat.) ile. cum laude iftihar derecesi ile (diplomada üstün başarı sağlandığını gösteren bir terim) (bak.) coumarin. yük olmak, ağırlık vermek, sıkıntı vermek, engel olmak. hantal sıkıcı. kimyon, (bot.) Cuminum. kemer, kuşak. (bot.) Fortunella türünden erik büyüklüğünde bir cins portakal. birikmek, biriktirmek. birikerek (çoğ.)alan, ilavelerle genişleyen, toplanan. () bulut yığını; yığın cumulo- (önek) yığın şeklinde (bulut) (bot.) kama şeklinde. çivi yazısı. tereddüt, tehir. kurnaz, şeytan, hilekar; marifetli; (A.B.D) cazibeli, şirin, sevimli (bebek); kurnazlık, şeytanlık; marifet. (kaba), coarse am; sikişme fincan, bardak, kâse, kadeh; (spor) kupa; litrenin dörtte biri, 236 cm3. in his cups sarhoş. my cup of tea. (k.dili.) beğendiğim şey , hoşlandığım şey. (tıb.) şişe çekmek, hacamat yapmak, vantuz çekmek. cup one hands avuçlarını bitiştirerek açmak. saki. dolap, yüklük, raf. a skeleton in his cupboard (bir kimsenin) şerefine halel getirecek sır. ufak kek. ufak pota; potada tasfiye etmek. bir bardak veya bir fincan dolusu miktar. eski Roma'da aşk tanrısı. Cupid' bow yay şeklinde üst dudak çizgisi. hırs, tamah, açgözlülük, bakırlı, bakır gibi bakır karışık. (kim) iki değerlikli bakır ile meydana gelmiş (bileşik) (bot.) yüksük şeklindeki palamut kupulası, kadehçik. sokak köpeği; alçak adam, it. tedavisi mümkün, geçici (hastalık); şifa bulur (şahıs, hasta) ok zehiri; (bot.) kürar bitkisi; (ecza) kurar. (ing) papaz, vaiz. şifa veren; ilâç, çare, derman. müze veya kütüphane müdürü. sokak kaldırımının kenar taşı; fren, mâni, engel; kuyu ağzı bileziği; atta suluk zinciri; tutmak, mâni olmak, hâkim olmak, yenmek, durdurmak. curb bit suluk zinciri. curb exchange New York ta ikinci tahvil borsası (şimdiki ismi American Exchange'dir) curb roof (mim.) iki yanı çifte meyilli çatı. curb service yemeklerin müşterilerin arabalarına getirilmesi. Curb your dog. Köpeğinizi kaldırımları kirletmemesi için terbiye edin. yaya kaldırımının kenar taşı, meyvalara zarar veren bir cins böcek. zerdecap, zerdeçal, Hint safranı. kesilmiş sütün katı kısmı; yumuşak ve tuzsuz lor peyniri. pıhtılaştırmak, pıhtılaşmak, kesilmek. curdle the blood korku ve dehşet vermek, kanını dondurmak. tedavi, çare, derman, ilâç; şifa; kür; konserve yapma. cure-all her derde deva. past cure tedavi edilebilecek haddi aşmış, iyileşmez; çaresiz. şifa vermek, iyi etmek, tedavi etmek, çare bulmak; dumanla tütsüleyerek veya tuzlayarak konserve etmek; sertleşmek (kauçuk gibi) (tıb.) kürtaj. (tıb.) küret. ceuretting kürtaj. (bilhassa geceleri) sokağa çıkma yasağı; eski zamanlarda gece ışıkları ve ateşi mecburi söndürme zamanı, bu saati bildiren çan sesi. mahkeme; papaz hükümeti idare heyeti. (fiz.) radyoaktivite birimi, küri. biblo, dikkat çeken şey. merak, tecessüs; garabet, nadir şey, tuhaf şey; dikkat çeken sey. curiosity shop hediyelik eşya dükkânı. out of curiosity sadece öğrenmek merakından ötürü. raise one's curiosity birisinin merakını uyandırmak, dikkatini çekmek. meraklı, mütecessis, her şeyi öğrenmek isteyen; tuhaf, nadir, garip, acayip, görülmemiş; dikkat çeken; çok süslü. curiously merakla; tuhaf bir tarzda, garip bir şekilde. kıvrım, bukle, saç lulesi, büklüm, kâkül; helezoni şekil; dalgalı çizgi; kıvırmak, bukle yapmak, bükmek; kıvrılmak, bükülmek, helezoni şekilde hareket etmek; "curling' oyunu oynamak. curl one' hair saçını kıvırmak; (k.dili) korkutmak. curl one lip alaylı bir şekilde güIümsemek; hor bakmak. curl up kıvrılmak. büken; bigudi; "curling" oyuncusu. çulluk, (zool.) Numenius arquatus. süslü kıvrım, kıvrımlı çizgi. kıvırma, kıvrılma; buz üstünde ağır taşlarla oynanan bir iskoç oyunu. cur!ing iron saç maşası. kıvırcık, kıvrımlı. tamahkâr, huysuz adam. curmudgeonly tamahkâr. (bot.) Ribes türünden frenküzümü; kuşüzümü. nakit para; revaç, geçerlik. tedavülde olan, geçerli; hali hazırdaki; şimdiki zamana ait, revaçta olan, tutulan. (moda) current account cari hesap. current events gazete haberleri. current expenses günlük masraflar, günlük giderler. current history bugünün tarihi. currently halen, bu anda, bu günlerde, devamlı olarak. cereyan, akım, akıntı. current of events olayların birbirini takip etmesi. alternating current (elek) almaşık cereyan. direct current (elek) doğru cereyan. row against the current akıntıya kürek çekmek. müfredat programı. curriculum vitae hal tercümesi. it gibi. tımar etmek, kaşağılamak; dayak atmak, dövmek; deriyi işleyip kullanılır hale getirmek, sepilemek. curry favor with yaranmak, yaltaklanarak birisinin gözüne girmeye çalışmak. curry powder ile pişirilmiş et veya pilav. curry powder Hint mutfağında kullanılan biberli karışık baharat. kaşağı; kaşağılamak. Iânet etmek, beddua etmek, sövmek, sövüp saymak; belâ getirmek; Iânet, beddua, inkisar; belâ, felâket, gazap. the curse (k.dili) aybaşı, regl. cursed Iânetli. cursed talihsiz; hırçın. cursed with çeken, -(den.) mustarip. el yazısı gibi; el yazısını andıran baskı. (zool.) koşmaya uygun yapıda. gelişigüzel, aceleye gelen, dikkatsizce yapılan. cursorily gelişigüzel olarak, bir bakışta, çabucak. a cursory glance göz gezdirme. ters ve kısa (söz) curtly tersçe. curtness terslik, kısa ve yetersiz cevaplar verme. kesmek, kısaltmak, azaltmak. curtailment azaltma, kısaltma, azalma, kısalma. perde; tiyatro perdesı; (çoğ.), (argo) mahvolma, ölüm; perdelemek. curtain call (tiyatro) perde kapandıktan sonra alkışlarla tekrar sahneye çağırma. curtain lecture (k.dili) yalnızken kadının kocasını haşlaması. curtain raiser programın ilk kısmı; asıl piyesten evvel oynanan kısa piyes. curtain ring perde halkası. curtain rod perde rayı, korniş. draw the curtain perdeyi kapamek; konuyu bırakmak. Tron Curtain Demirperde. raise the curtain perdeyi açmak; piyese başlamak. reverans, eğilerek ve dizleri biraz bükerek selâmlama (kadın); reverans yapmak. make a curtsy reverans yapmak. (A.B.D), (k.dili) biçimli, mevzun vücuda sahip (kadın) kavislenme, bükülme, eğrilme, eğrilik, eğiliş; (mat.) eğrilik. curvature of the spine (tıb.) belkemiği kayması, belkemiğinin eğriliği. eğmek, eğilmek, bükmek, bükülmek, kavisleştirmek, kavis meydana getirmek. eğri, kavis, kıvrım, eğrilmiş şey; viraj; (spor) topun vuruşu takiben havada bir eğri çizmesi; bu eğri; imtihan notları sonucu sınıf standartına göre not verme sistemi. şaha kalkıp hafif sıçrama; bu hareketi yapmak. eğrilerden meydana gelen. eğrili; biçimli. yastık, minder; yastığa benzer şey; bir darbenin hızını kesen herhangi bir şey; bilardo masasının lastikli iç kenarı. yastık veya minder koymak veya dayamak, bir darbenin hızını kesmek. (argo) rahat, kolay. zirve, uç; (astr.) yeni ayın sivri uçlarından her biri; (geom.) iki eğrinin birbirlerine teğet oldukları nokta; (mim.) dilim; (bot.) sivri uç; cuspate, cusped sivri uçları olan. (anat.) köpekdişi. dilimli, ucu eğri ve sivri. tükürük hokkası. (A.B.D) (k.dili) küfretmek, sövmek, lanetlemek; Iânet; (k.dili) herif. a queer cuss (k.dili) acayip yaratık. cussedness (A.B.D), (k.dili) terslik, huysuzluk; Iânetlilik. küfür. yoğurt koyuluğunda, süt ve yumurtadan yapılmış bir tatlı, krema. custard apple Hint ayvası, (bot.) Annona reticulata. nezaret eden kimse, koruyan kimse, muhafız; mesul kimse; kapıcı, odabaşı. custodial nezaret ve emanete ait. muhafaza, nezaret; hapsetme. be in custody mahpus olmak; bir kimsenin vesayeti altında bulunmak. give into custody teslim etmek, emanet etmek. take into custody tutmak, hapsetmek, tevkifetmek. gelenek, adet; alışkanlık, itiyat; müşterilik, alışveriş; (çoğ.) gelenekler, adap; (çoğ.) gümrük, gümrük resmi; ısmarlama, ısmarlama yapılmış; ısmarlama üzerine çalışan (esnaf) customs union gümrük anlaşması. ısmarlama yapılmış. mutat, alışılmış, âdet hükmünde. customar'ily âdete göre, alışıldığı şekilde. müşteri. a tough customer (k.dili) çetin kimse, geçinilmesi zor adam. gümrük. kesilmiş, kesik, biçilmiş; tenzilâtlı; doğranmış, kıyılmış; yontulmuş; sulandırılmış: hadım edilmiş. cut and dried evvelden hazırlanmış, hazır; sıkıcı, tatsız. cut glass billur, kristal. cut-price tenzilatlı, indirimli (fiyat) cut-rate indirilmiş (fiyat) kesme, kesiş; biçki; biçim, şekil; oyulmuş geçit; dilim, parça; (matb.) klişe; hisse, pay; (A.B.D), (argo) bir soygun veya ganimetten bir kimseye düşen pay; inciten söz veya tavır; fiyat, tahsisat veya maaştan indirim, kesinti. cut of beef sığır etinden belirli bir kısım (biftek, kotlet, kontrfile) cuts of meat et kesimleri. a cut above bir derece daha iyi. short cut kestirme yol. (cut, -ting) kesmek, dilimlemek; biçmek; yontmak; kamçılamak; katetmek; (filmi) kesmek; (konuşma, kitap) kısaltmak; incitmek; görmezlikten gelmek; (k.dili) derse gitmemek, (informal) asmak; fiyatını indirmek; durdurmak sinema, fotoğraf makinası, motor); (spor) (topa) fırıldatıp vurmak; sulandırmak (içki); sapmak; (iskambil) kesmek; hadım etmek. cut across her konuya dokunmak; üstün olmak; kestirme yoldan gitmek.cut adrift serbest bırakmak. cut and run bırakıp kaçmak, (informal) sıvışmak. cut a tooth diş çıkarmak (çocuk) cut back azaltmak; kesip kısaltmak; geri dönmek. cut both ways hem iyi hem kötü etkileri olmak. cut corners ucuz veya kestirme yoldan halletmek. cut down öIdürmek; (ağaç) kesmek; azaltmak; kısaltıp yeniden dikmek (elbise) cut into azaltmak. cut loose baskıdan kurtulmak; (informal) sulanmak. cut no ice önemli olmamak. cut one' coat according to one' cloth ayağını yorganına göre uzatmak. cut one- teeth on ile başlamak. cut short kısa kesmek. cut the ground from under etkisini yok etmek. cut to the bone asgari dereceye indirmek. cut in lafını kesmek, sözün arasına girmek; (iskambil) birinin yerini almak; danseden bir çifte gidip erkekten damını almak; trafikte birden arabaların arasına girmek. Cut it out. (k.dili) Yapma. Bırak. cut off kesmek; yolunu kesmek; mahrum etmek. cut out kesip çıkarmak; bırakmak; sürüden ayırmak; (metinden) çıkarmak; uygun olmak ; yerini almak; trafikte sıradan çıkıp sollamak. cut up parça parça kesmek, doğramak; çok etkilemek; (k.dili) yaramazlık etmek. (biyol.) deriye ait, cilde ait, cildi. caketatay, bonjur. (k.dili.) cana yakın, şirin, sevimli; cilveli; (leh.) zeki; kurnaz. (k.dili.) cici kız. (anat.) tırnakların etrafını çevreleyen ölü deri; (bot.) kutikul; epiderma, üst deri. (bot.) kütin. (biyol.) cildin ikinci tabakası, derma, altderi. bahriye kılıcı. bıçakçı. cutlery çatal bıçak takımı. pirzola, kotlet, külbastı. kestirme yol; (bir imtiyazın) sona erme tarihi. cutoff point sona erme noktası. kesilerek şekil verilmiş şey; siluet; (elek) cereyanı kesen cihaz. (eski) yankesici. kesici; (den.) kotra; (den.) beş çifte filika; hafif tek atlı kızak. revenue cutter gümrük gözetme botu. amansız; katil, katil tipli adam. (müz.) iki vuruşlu ölçü. kesme, kesiş; sin kesim; (bahç) aşı kalemi; keskin; acı, içe işleyen (rüzgâr, söz); dondurucu; inciten. cutting angle (mak.) kesme açısı. mürekkep balığının cilacılıkta kullanılan iç kabuğu. mürekkepbalığı, (zool.) Sepia officinalis. (k.dili.) maskara kimse. (den.) talimar kayak tığı. fisto. danaburnuna benzeyen ve otsu bitkileri yiyen bir kurt. (kıs.) hundredweight (ing) 112 libre, yaklaşık olarak 50 kilo; (A.B.D) 100 libre, 45,5 ki lo. isim belirten (sonek): fluent akıcı; fluency akıcılık. (huk.) takribi olarak (vasiyetname yorumu ) (önek) mavi, koyu mavi; (kim) siyanür ile ilgili. kiyanusa ait; siyanüre ait; mavi. cyanic acid siyanik asit. siyanür. (kim) kiyanus; siyanür iyonu. sibernetik, kibernetik, ayarlama-yönleme bilgisi. siklamen, tavşankulağı, buhurumeryem çiçeği, (bot.) Cyclamen. dönem, devre; dönme, dönüş, devir; divan; bisiklet, motosiklet. bir devir yapmak; bir devreden geçmek; devir devir vaki olmak; bisiklete binmek. devirli. bisikletçi, motosikletçi. (geom.) yuvarlanma eğrisi. siklometre, mesafe saati. (fiz.) siklon, kiklon; kasırga, hortum. cyclone cellar kasırga sığınağı. , Cyclopic iri; büyük taşlarla harç kullanılmadan yapılmış (yapı) ansiklopedi. cyclopedic geniş (bilgi, malumat) (,coğ Cyclopes) eski Yunan efsanelerinde tek gözlü dev, Kiklops, Tepegöz. silindir şeklindeki bir odanın duvarlarına yapılan resim; (tiyatro) sahnenin silindir şeklindeki arka duvarı veya arka perdesi. (fiz.) siklotron. Tarsus ,Cayı (eski ismi) (çoğ.) Siklat Adaları. kuğu yavrusu. silindir. cylin'drical silindir şeklinde. (mim.) tepe silmesi pervaz. (müz.) büyük zil. cymbalist zil çalan kimse. (bot.) talkım, cymoid talkıma benzer. cymose talkımlı. Sömbeki Simi. Galler Ülkesinde konuşulan dil; Kelt kabilelerine ait. herkesin yalnız kendi menfaatine çalıştığna inanan kimse; insanlardan hoşlanmayan kimse; (b.h) kinik, sinik: alaycı. alaycı müstehzi; insanın iyiliğine inanmayan; ahlâkı hor gören, bile bile ahlâk ve namus kurallannı çiğneyen. cynically alay ederek, istihza ile; menfaatperestçe. kinizm; ahlakı hor görme. dikkati çeken şey. selvi, selvi ağacı. (bot.) Cupressus sempervirens. Kıbrıslı kimse; kıbrıslı,, Kıbrısa ait; şehvetli. havuz balığı: havuz balığına ait. Kıbrıslı, Kıbrıs'a ait; Kıbrıs lehçesi. Kıbrıs. eski Islav alfabesi; bu alfabeye ait veya bu alfabe ile yazılı olan. (tıb.) kist; (bot.) yağ cebi. cystectomy kist ameliyatı. kiste ait; safra kesesine veya mesaneye ait; kist ihtiva eden; kistte olan. (biyol.) (kemikte, saçta ve nadiren idrarda bulunan) beyaz billurumsu bir madde, sistin. (tıb.) mesane iltihabı, sistit. (tıb.) mesane muayenesine mahsus alet, sistoskop. ek (zool.) (bot.) hücre, hücreye ait. sistoloji, hücreleri inceleyen bilim. Rus çarı, çar. çareviç. - çariçe. çarlık. Çek. Çekoslovakyalı; ,Çek dili; Çek. Çekoslovakya. (kıs.) December, Department, Deus Doctor, Dutch. (ing) pence eski ingiliz kuruşu; (fiz.) density yoğunluk. (kıs.) date, daughter, day, days, dead, diameter, died; (tıb.) da ver. (kıs.) District Attorney. ingiliz alfabesinin dördüncü harfi. D Romen rakamlarında 500; (fiz.) deuterium; (A.B.D) okullarda en alçak geçer not. ikinci Dünya Savaşında Fransa'ya asker çıkarma günü. (kıs.) daughter, day deciare. (müz.) baştan tekrar. da capo al segno baştan işaret yerine kadar tekrar. pisibalığına benzer bir balık. hafifçe vurmak, dokunmak. dokunma, hafif vuruş; yumuşak veya ıslak bir şeyin bir parçası. (k.dili.) uzman. su serpmek, hafifçe Islatmak; amatör olarak bir sanat veya işle uğraşmak. dabbler sathi çalışan kimse, eğlence kabilinden bir işle uğraşan kimse. (zool.) yumurta piçi gibi bir dalgıç kuşu. bir çesit sazan, (zool.) Leuciscus leuciscus. kısa bacaklı bodur bir cins Alman köpeği. (tic.) (mark) Dakron, polyesterden imal edilmiş sentetik bir kumaş. bir açık ve iki kapalı heceden meydana gelen eski bir Yunan ve Latin vezni: (--) dactyl'ic bu vezinle yazılmış olan. parmak izlerini inceleyen bilim dalı. dactyl'ogram parmak izi. sağırların el işaretleri ile konuşma sanatı. (k.dili.) baba babacığım. çok uzun bacaklı bir örümcek, (zool.) Phalangis. (mim.) bir sütun için kürsü taşı; oda duvarının süslü alt kısmı, süpürgelik; bir tahtayı ikinci bir tahtanın kenarına tutturmak için oyulan oyuk. cin; koruyucu cin, himaye eden cin. daemon'ic doğaüstü, insanüstü; esinli. zerrin, fulya, nergis, (bot.) Narcissus pseudo-narcissus. (k.dili) kaçık, deli, çatlak. kaçık, deli. kama, hançer, bıçak. Iook daggers at someone bir kimseye öfke ile bakmak. (A.B.D), (aşağ.) ispanyol veya Italyan asıllı kimse. (eski.), (foto.) gümüşlü levha üzerine çekilmiş fotoğraf. dalya, yıldızçiçeği, (bot.) Dahlia. Dahomey. irlanda millet meclisi. gündelik, günlük; her gün; gündelik gazete; (ing) gündelikçi (hizmetçi) daily bread günlük ekmek, geçim, rızk, maişet. daily double at yarışlalarında çifte bahis. narin, zarif, nazik, sevimli; titiz, itinalı; nefis, lezzetli; lezzetli şey. daintily nazikâne, zarafetle. daintiness zarafet, nezaket; titizlik. rom ve misket limonu suyundan yapılan bir içki. süthane, mandıra; sütçü dükkânı. dairy farm mandıra. dairymaid sütçü kız. dairyman sütçü. dairy products süthanede imal edilen ve satılan mallar. kürsü. papatya, margarit, ilkbahar çiçeği, (bot.) Bellis perennis; (argo) fevkalade şey. daisy chain papatyalardan yapılmış zincir. Dakar şehri, Senegal'in başkenti. (kıs.) decaliter. (müz.) "tekrar işaretine dönünüz" anlamına gelen işaret. Tibet Budistlerinin baş rahibi ve başkanı Dalay Lama. geniş vadi. up hill and down dale dere tepe. oynaşma, eğlenme cilveleşme. vakit öldürmek, oyalanmak; haylazlık etmek. dally away vakit öIdürmek. dally with oynaşmak. Dalmaçya. Dalmatian Dalmaçyalı; arabaya koşulan bir cins köpek. (tıb.) Dalton hastalığı, renk körlügü. (-med, -ming) baraj, set, su bendi; baraj yapmak; kapamak. dam in, dam up kapatmak, geri tutmak. ana hayvan. zarar, ziyan, hasar; (k.dili) masraf, fiyat; hasar yapmak bozmak, zarar vermek. damages (huk.) tazminat. hareli çizgilerle süslemek, kakma iş ile süslemek. Şam; Şam çeliği. Şam'da dokunan çiçekli ipek kumaş; damasko (kumaş); Şam çeliği; koyu pembe renk; Şam çeliğinden yapılmış; Şam işi; gül renkli; Şam işi gibi işlemek; damasko ile döşemek; gül rengi vermek. (ing) kadınlara verilen şövalyelik ayarında bir asalet unvanı; (eskiden) hanım, hatun, yaşlı kadın; (A.B.D), (argo) kadın. lanet etmek, takbih etmek; sövmek, Iânet okumak, beddua etmek; Iânet. Damn!, Damn itl, Damn himl Allah belâsını versin. (I.) damning evidence mahkum edici delil. damn with faint praise istemeyerek ve zorla birisini methetmek. damyankee (aşağ.), (A.B.D) Güney eyaletlerinde Kuzey eyaletlerinden bir kimse. He doesn't give a damn. Ona vız gelir. Aldırmaz. iplemez. (I.)'ll be damnedl Hay kör şeytanl Olur şey değill damnable melun, Iânetli. Iânet, mahkumiyet, belâ; cehennem mahkumiyeti. Damnationl Lânet olsun. takbih veya lanet if ade eden veya onlara sebebiyet veren. melun; mahkum; Allahın belâsı. Damned if (I.) know. Bilmem, Biliyorsam kahrolayım damnedest (k.dili) en lânetli; çok şaşırtıcı; en iyisi, en gayretlisi. He did his damnedest to please them. Onları memnun etmek için elinden geleni yaptı. Demokles. sword of Damocles Demokles'in kılıcı, her an tehdit eden bir tehlike. birbirine çok sadık iki dost. nemli, rutubetli, yaş; nem, rutubet; kömür ocaklarında hâsıl olan zararlı bir gaz; boğmak, söndürmek; yavaşlatmak, durdurmak; ıslatmak, nemlendirmek. damp down ağır yansın diye ateş üzerine yaş kömür vb'ni dökmek, küllemek; sindirmek. damp off (bahç) bir mantar hastalığı ile çürüyüp dökülmek. dampness rutubet, nem. nemlendirmek, az ıslatmak; nemlenmek, ıslanmak; (titreşim) azaltmak. soba borusu anahtarı, sürgü, kapak; (müz.) sindirici, pedal; çalgının sesini kesmeye mahsus bir çeşit yastık; (mak.) ses titreşimini veya elektronik sinyalleri azaltan araç. genç kız, küçük hanım. mürdümeriği, (bot.) Prunus institia. dans etmek, dans ettirmek, oynamak, oynatmak, sıçramak, sıçratmak. dance in attendance birinin etrafında dört dönmek. dans, raks, oyun; balo; dans müziği. St. Vitus' dance (tıb.) insan vücudunda bazı yerlerin istek dışında ve düzensiz olarak sıçraması, kore. dans eden kimse, dansör, dansöz. ballet dancer balerin; dansör. belly dancer oriyantal dansöz; rakkase. kara hindiba çiçeği, (bot.) Taraxacum officinale. (k.dili) öfke, hiddet. get one' dander up kızmak, öfkelenmek; kızdırmak. hoplatmak, (çocuğu) diz üstüne oturtup oynatmak. başta olan kepek, konak. (k.dili) âlâ mükemmel, iyi; mükemmel kimse veya şey; züppe kimse, ((colloq.) çıtkırıldım kimse, hanım evladı; (den.) bocurum dirsekli şalupa. dandy roller kâğıt filigran silindiri. Danimarkalı. Great Dane Danua cinsi kopek. tehlike, muhatara in danger tehlikede. out of danger tehlikeyi atlatmış. tehlikeli, muhataralı. dangerously tehlikeli bir şekilde. sarkmak, asılmak, asılı durup sallanmak; sarkıtmak, asıp sallamak. Danimarka'ya ait; Danimarka dili. yaş, nemli, rutubetli, Islak, küf kokulu. (Fr.) dansöz. Tuna nehri. Danu'bian Tuna nehri havzasında bulunan yeni taş devri kalıntılarına ait. yemi hafifçe suya atarak balık tutmak; hafifçe veya birdenbire suya dalmak. defne ağacı, (bot.) Laurus nobilis. şık, zarif. benekli, nokta nokta, puanlı; beneklenmek; benekli hayvan. dapple gray bakla kırı, alaca kır (at) (kıs.) Daughters of the American Revolution Amerika'da milliyetçi ve tutucu bir kadın derneği. Çanakkale Boğazı. cesaret etmek, cüret etmek, kalkışmak; meydan okumak; meydan okuma. daredevil gözüpek kimse, haddinden fazla cesur kimse, yılmayan adam. Does he dare do it ? O işi yapmaya cesareti var mı ? (I.) dare you. (ç) dili Haydi yap bakalım. (I.) dare say. Zannedersem. Tahmin ederim. (I.) double dare you. (ç)dili Yap da görelim. Sen yap ben de yaparım. take a dare başka bir kimsenin meydan okumasına karşı koymak. daring cüret, cesaret, yiğitlik; cüretkâr, yiğit. karanlık, koyu, esmer; müphem, muğlak, çapraşık, kapanık; cehalet içinde olan; gizli, esrarlı; az sütlü (kahve) dark blue lacivert. dark-eyed kara gözlü. dark horse (pol.) beklenilmediği halde partisi tarafından aday gösterilen adam. dark lantern hırsız feneri. darkroom (foto.) karanlık oda. dark star (astr.) Işık vermeyen yıldız. a dark day karanlık gün; kötü gün. a dark saying kapalı söz. as dark as pitch zifiri karanlık. Keep it dark. Sakın kimseye söyleme. the Dark Ages Karanlık Devirler, Orta çağ. the Dark Continent Afrika. get dark akşam olmak, hava kararmak. darkly ümitsizce; esrarengiz bir şekilde. darkness karanlık. karanllk, zulmet; akşam, hava kararması; koyu renk, gölge; muğlaklık, cehalet. dark of the moon gece olup da ayın görülmedigi zaman; mehtapsız gece. a leap in the dark körü körüne veya ne olduğunu bilmeden bir şeye atılma. at dark akşam olunca, hava kararırken. in the dark karanlıkta; habersiz. karartmak, kararmak; anlaşılması zor hale getirmek; koyulaşmak, esmerleşmek. darken one's door birinin eşiğine ayak basmak. karanlıkta gözden kaybolmak; karanlık olmak. karanlıkta; karanlıkta olan. (aşağ.) zenci. sevgili, sevgilim; sevgili; sevimli, cici hoş. yamamak, iğne ile örerek tamir etmek; örülerek tamir olunmuş yer. darning egg örgü yumurtası. darning needle örgü iğnesi; (zool.) Odonata familyasından uzun gövdeli sinek. Iânet etmek; Iânetleme, damn'ın hafifletilmiş şekli. Darn itl Hey mübarekl (I.) don't give a darn. Bana vlz gelir. delice otu, (bot.) Lolium temulentum; karaçayır. küçük ok; kargı, cirit; ani ve hızlı hareket; böceğin iğnesi; (terz.) pens; fırlatma; atmak, fırlatmak, ok gibi atmak veya atılmak; hela birkaç adım koşmak, etrafına bakmadan koşmak. dartboard elle atllan küçük ok oyununda kullanılan ve mantardan yapılmış nişan tahtası. fırlayan kimse veya şey; yılanboynu kuşu , kaz karabatağı, (zool.) Anhinga rufa ; ufak tatlı su balığı. fırlatıp veya fırlayıp durmak. Darvin veya onun evrim teorisine ait. Darwinism Darvin nazariyesi, Darvincilik, doğal ayıklanma öğretisi. hızlı koşmak; kısa mesafe koşmak; vurmak, çarpmak, kırmak, parçalamak; atmak, fırlatmak; sıçratmak; bozmak; karıştırmak, katmak; atılmak, kendini atmak, saldırmak, çarpmak; sıçramak. dash off acele gitmek, fırlamak. dash off a letter bir mektup karalamak. dash one, hopes bir kimsenin ümitlerini klrmak, hayal kırıklığına uğratmak. dash to pieces çarpıp paramparça etmek. kısa bir mesafeyi koşma; saldırma, fırlama, sıçrama; canlılık, enerji; tantana, gösteriş; çizgi, •---' işareti, tire; herhangi bir şeye katılmış cüzi bir miktar, eser; iz, vuruş. (mak.) arabada kontrol paneli. gösterişli insan; çarpma makinasında karıştırıcı araç. canlı, faal, atılgan; gösterişli, şık. alçak kimse; alçak. dastardly alçak, korkak, namert. dastardliness alçaklık. (çoğ.) veya (tek.) bilgi, malumat, (istatistik) data processing (özellikle elektronik makinalarla) bilgi toplayıp lüzumlu yere aktarma işlemi. tarih koymak, tarih atmak; tarih kararlaştırmak veya tahmin etmek, zamanını hesap etmek; tarihli olmak; randevuya çıkmak. It dates from a thousand (B.C) Milâttan bin sene evvelden kalma bir eserdir. dated tarihli; modası geçmiş. tarih, zaman; randevu; flört edilen kız veya erkek. date line (coğr.) gün değiştirme hattı. No date. Tarihi gösterilmedi. out of date modası geçmiş, demode; tarihi geçmiş. to date bugüne kadar. up to date günümüze uygun , çağdaş, modaya uygun. dateIess tarihsiz. hurma. date palm hurma ağacı, (bot.) Phoenix dactylifera. (gram) -e halinde olan; datif, -e hali. (ölçüde) başlangıç noktası veya hattı; malumat birimi. tatula, tatala, (bot.) )Datura stramonium. sürmek, sıvamak, lekelemek, kirletmek; harç, çamur, kireç lekesi; acemice yapılmış resim. dauber acemi ressam. kız evlât, kız, kerime. daughter-in-law gelin. kız evlâda yakışır. yıldırmak, gözunü korkutmak. dauntless gözüpek, yılmaz, korkusuz. Fransa'da kralın en büyük oğlu. kanepe, sedir, divan; (ing) küçük yazıhane. (den.) matafora; çapa kaldıran matafora. enginler, denizde ölenlerin kabri. eskiden madenciler tarafından kullanılan bir çeşit fener. (bak.) jackdaw. işini ağırdan alarak vakit kaybetmek, ağır davranmak, oyalanmak. tan, fecir, sabah, şafak sökmesi, gün ağarması, gün doğması; zuhur, ilk görünüş; görünmeye başlamak, aydınlanmak, intikal etmek. dawn on anlaşılmak, sezilmek. It davvned on me. Kafama dank etti. gündüz; gün; zaman, devir. day after day, day by day günden güne. day camp gündüz kampı. day in, day out her gün. day labor gündelik iş. day laborer gündelikçi. day letter adi telgraf. day nursery gündüz bakımevi, kreş. day school derslerin gündüz yapıldığı okul, örencilerin gündüz devam ettiği okul, yatısız okul. days of grace borçluya borcunu ödemesi için fazladan tanınan üç gün. all day bütün gün. by day gündüzün. call it a day paydos etmek. Every dog has his day. Herkesin şanslı olduğu bir günü vardır. every other day gün aşırı, iki günde bir. from day to day günden güne. in days to come ilerde, gelecek günlerde. It has seen better days. Eskimiştir. judgment day kıyamet günü, mahşer günü. pay day maaş günü. solar day yirmi dört saat. some day bir gün, günün birinde. some fine day Allahın bir gününde. the last day kıyamet günü. the other day geçen gün, birkaç gün evvel. twice a day günde iki kere. yevmiye defteri, gündelik alışverişin yazıldığı defter; ajanda. tan, şafak, seher. hayal; hayal kurmak, dalmak. güneş ışığı, gün ışıgı; önce şaşırtıcı gelen bir şeyin sonradan anlaşılması; gösterme, teşhir etme. see daylight zorluklann sonuna gelmek. (I.) will knock the daylights out of you. (argo) Canına okuyacağım. yaz aylarında saatlerin ileri alınması, yaz saati. sarı zambak. bütün gün boyunca devam eden; bütün gün boyunca. gündüz. göz kamaştırmak, büyülemek, (hayret, korku vb ile) afallatmak; şaşkınlık dazed yarı şuursuz; şaşkın. gözünü kamaştırmak, hayran etmek; kamaştırma. (kıs.) da capo, direct current, District of Columbia. (kıs.) Doctor of Dental Surgery diş tabibi diploması. D.D.T. (önek) -den, -dan, aşağı, tamamen, mahrum. diyakoz, kilise veya cemaat işlerinde gönüllü olarak papaza yardım eden kimse; (k.dili) ilâhileri satır satır okumak; göz boyamak. çalışamaz duruma getirmek. ölü, öImüş, müteveffa; sönük; cansız, hareketsiz, ölü gibi; renksiz, solgun, tadı kaçmış, soğuk. dead ahead dosdoğru. dead and gone öImüş gitmiş. dead as a doornail öImüş, cansız. dead ball (spor) saha dışına çıkmış top, ölü top. dead beat çok yorgun, bitkin. dead center ölü nokta. dead end çıkmaz sokak; çıkmaz. dead hand (bak.) mortmain. dead heat (spor) berabere biten yarış. dead language ölü dil. dead letter hükmü kalmamış kanun; sahibi bulunamayıp postanede kalan mektup. dead march (müz.) cenaze marşı. dead nettle ısırganotu , ballıbaba, (bot.) Lamium. dead reckoning (den.) (kaba) kompas hesabı, parakete hesabı, pusula ile seyrüsefer hesabı. dead right tamamen haklı. dead set (k.dili) kararlı. dead set against tamamen karşı, muhalif. dead tired bitkin, yorgun. dead water durgun su ; dümen suyu. dead weight geminin darası. come to a dead stop tamamen durmak. the dead ,(çoğ.) ölüler. the dead of night gece karanlığı. the dead of winter kışın ortası. deadness hissizlik, duygusuzluk. (A.B.D), (argo) borçlarını ödemekten kaçınan kimse; bedavacı, başkalarının sırtından geçinen kimse. kuvvetini kırmak hafifletmek, boğmak uyuşturmak (ağrı) kesmek (ses, ağrı); tatsızlaştırmak; parlaklığını gidermek, donuklaştırmak; ses geçmesini önlemek. keskin nişancı. (den.) boğata. (k.dili.) ücretsiz olarak kartla seyahat eden veya tiyatro v.b yerlere giden kimse; boş olarak kalkan tren, otobüs v.b; sıkıcı kimse. (den) Iomboz kapağı; lomboz. son teslim tarihi: cezaevlerinde hükümlülerin geçmemesi gereken yasak bölge sınırı. çıkmaz iki taraflı karşı koymanın sonucu olarak her iki tarafın hareketsiz kalışı ; çıkmaza sokmak, çıkmaza girmek. öldürücü; zehirli; ölüm derecesinde; ölüm gibi. deadly enemy can düşmanı. deadly nightshade güzelavratotu, (bot.) Atropa belladonna. deadly sin ağır günah. the seven deadly sins yedi büyük günah. (A.B.D), (argo) anlamsız bir yüz; boş ve anlamsız yüz ifadesi olan; duygularını açığa vurmadan, anlamsızca; duygularını belli etmeden hareketetmek veya konuşmak. Lut gölü. ağacın kuru dalları, kurumuş dallar veya ağaçlar; (A.B.D) değersiz malzeme, faydasız kişi veya şey. (. sağır; kulak asmayan. deaf-and -dumb alphabet sağır ve dilsizlere mahsus işaret alfabesi. deaf-mute sağır ve dilsiz kimse. turn a deaf ear to dinlememek, kulak asmamak, aldırmamak. kulağını sağır etmek; kulağını tıkamak. çam tahtası, çam kerestesi. pazarlık, anlaşma, mukavele; iş; miktar; iskambil kâğıtlarını dağıtma. a good deal a great deal bir çok, bir hayli. (dealt) alâkadar olmak, ilgilenmek, iş yapmak, davranmak; iskambil kâğıtlarını dagıtmak. deal in tüccarı olmak. deal with temas etmek, deginmek bahsetmek; işini görmek, icabına bakmak; müşterisi olmak ... ile alışveriş etmek. dealer satıcı, tacir, tüccar; iş gören kimse; oyunda iskambil kâğıdını dağıtan kimse; (argo) esrar satıcısı. double-dealer ikiyüzlü kimse, dalavereci kimse. plain dealer dürüst adam. iş, alışveriş; muamele, alaka. (bak.) deal. (kim) bir bileşikten amino gurubunu çıkarmak. dekan; bir üniversite veya yüksek okulda idari görevi olan kimse; ingiliz kilisesinde bir papaz rütbesi; bir başkentte bulunan kordiplomatiğin en kıdemli üyesi. dean of students talebe meseleleriyle ilgili üniversite memuru. deanery dekanın oturduğu ev, dekanın görevi; başpapazın evi. sevgili; aziz; sevgili; samimi; pahalı. dear John azizim John; bir kızın nişanlısına yazdığı ayrılma mektubu. Dear me (I.) Aman (I.) Canım (I.) Yarabbi (I.) Deme (I.) for dear life canını kurtaracakmış gibi. dearly sevgi ile, samimi olarak; pahalıya. deary (k.dili.) sevgili. yokluk, kıtlık. öIüm, öIme, vefat; katil, ölüme sebebiyet veren şey. deathbed ölüm döşeği. deathblow öIdürücü darbe. death certificate ölüm ilmuhaberi, defin ruhsatı. deathcup çok zehirli bir çeşit mantar, (bot.) Amanita. death duty (ing) veraset vergisi. deathless baki, öIümsüz. deathlike ölüm gibi. deathly öIüm gibi, öldürücü. death mask ölmüş bir adamın yüzünden alçı ile alınmış maske. death rate vefiyat, bir senede ölenlerin binde nispeti. death rattle can çekişme hırıltısı. death'-head fanilik sembolü olarak kullanılan kafatası şekli. death sentence idam hükmü. death stroke ölüm darbesi. death struggle can çekişme, ölüm kalım mücadelesi; can havliyle çabalama. deathtrap )ölum tehlikesi olan yer (çürük bir bina gibi) death warrant (huk.) idam hükmü. deathwatch idam mahkumunu bekleyen gardiyan; (zool.) Anobiidae familyasından bir böcek. at death' door öIümün eşiğinde, bir ayağı çukurda. be in at the death herhangi bir teşebbüsü sonuçlandırmak. be the death of öIümüne sebep olmak. catch one's death of cold fena halde nezle olmak. do to death öIdürmek. put to death öldürmek. the Black Death 14 yüzyılda Avrupa'yı kasıp kavuran büyük veba salgını. war to the death son nefesine kadar savaşma. birden çökme, kötü bir yenilgi; nehri tıkayan buz v.b,nin birden çözülmesi. mâni olmak, engel olmak, menetmek, mahrum etmek, yoksun bırakmak. debar from menetmek. gemiden çıkmak, karaya, çıkmak debarka tion karaya çıkma, çıkarma. kıymetini düşürmek, ayarını bozmak; şeref ve itibarına halel getirmek, tezlil etmek, alçaltmak, indirmek; bozmak. debased coinage içindeki gümüş veya altın miktarı azaltılmış madeni paralar. soruşturulması gereken, munakaşa edilebilir; şüpheli. tartışmak, münakaşa etmek, müzakere etmek; çok düşünmek; tartışma, münakaşa, müzakere, fikir mücadelesi. debating society münazaralar tertip eden kurum. ayartmak, baştan çıkarmak; sefahat, sefahat âlemi. sefih kimse, ayyaş kimse, zampara; (fig.) çöplük horozu. sefahat, ayyaşlık, uçarılık. (tic.) tahvil, senet, pusula. debenture bonds tahvilât. takatini kesmek, kuvvetten düşürmek , zayıflatmak. debility zayıflık, takatsizlik, kuvvetsizlik; anormal derecede halsizlik. zimmet, borç; zimmet kaydetmek; birinin zimmetine kaydetmek. debit an account bir hesabı zimmetine kaydetmek. debit balance zimmet bakıyesi. debit a person with a sum, debit a sum against a person, debit a sum to a person bir meblağı bir kimsenin hesabına zimmet olarak kaydetmek. nazik, tatlı, güler yüzlü, şirin, zarif, hoş. (ask.) dar ve kapalı bir yerden meydana çıkmak, çıkmak; açık bir yere çıkarmak. (bir asker, astronot v.b'ni) dönüşünde sorguya çekmek. debriefing dönüşte yapılan soruşturma. döküntü, yıkıntı, enkaz; (jeol.) birikmiş parçalar. (tic.) borç, alacak, matlup; suç, kabahat. debt of honor namus borcu. bad debt tahsil olunmayacak borç, tahsili kabil olmayan alacak. balance of a debt borç bakiyesi. be in anyone's debt bir kimseye borçlu olmak. consolidated debts muntazam borçlar. contract a debt borca girmek.discharge veya pay a debt borç vermek, tediye etmek. doubtful debts meşkuk matlubat, tahsili şüpheli borçlar. floating debt vadeli borçlar. funded debt senetlere bağlanmış borç. get out of debt borçtan kurtulmak. good debt sağlam borç, tahsili kati borç. national debt public debt devlet borcu. outstanding debt halen tahsili veya verilmesi lâzım gelen borç. run into debt borca girmek. transfer a debt alacağını başka birine havale etmek. borçlu kimse. (bir odadan) gizli işitme cihazlarını sökmek; bir makina veya sistemin kusurlarını gidermek. (k.dili.) kirli çamaşırlarını ortaya çıkarmak. başlangıç; (sahneye) ilk çıkış bir genç kızın sosyeteye ilk defa takdim olunması. make one's debut ilk defa olarak çıkmak, ilk konser v.b.'ni vermek; sosyeteye ilk defa takdim olunmak. sosyeteye ilk defa takdim olunan genç kız. on sene, on senelik müddet, onlu grup veya takım. zeval, batma, çökme, çöküş, yıkılış, inkıraz, inhitat. decadent inkıraz bulmuş, zeval bulmuş, batmış, çökmüş. içinden kafeini çıkarmak. (geom.) on köşeli şekil. on köşeli. dekagram. (geom.) on yüzlü şekil. decahedral on yüzlü. (güz) (san) kâğıttan cama veya tahtaya resim çıkarma sanatı, çıkartma. kireçten mahrum etmek,(kemik v.b.'ni) kirecini çıkarmak. dekalitre. On Emir, Evamir- Aşere. dekametre. ordu veya karargâhı kaldırmak, kampı bozup çekilmek: kaçmak, firar etmek, sıvışmak, ayrılıp gitmek. sulu bir şeyi tortusundan ayırmak için dikkatlice dökmek, şarap v.b.'ni şişeden sürahiye boşaltmak. decanta'tion bir kaptan bir kaba aktarma, boşaltma, dökme. sürahi. başını kesmek, boynunu vurmak .decapita'tion boynunu vurma. bir maddedeki karbonu ,çıkarmak. dekar. on heceli kelime veya satır. decasyllab'ic on heceli. (spor) Olimpiyatlarda on çeşit oyundan ibaret bir müsabaka. çürümek, zeval bulmak, inkıraz bulmak; azalmak, eksilmek; sıhhatçe düşmek, zayıflamak, bozulmak; çürütmek; sıhhatçe düşme, zayıflama, bozulma; azalma, eksilme; harap olma. öIüm, öIme, vefat; öImek. the deceased merhum, rahmetli. (huk.) öImüş kimse, ölen kimse. hile, yalan; hilekarlık, dolandırıcılık, düzenbazlık. deceitful hilekar, aldatıcı. deceitfully hilekarlıkla, yalancılıkla. deceitfulness hilekarlık, yalancılık. aldatmak, yalan söylemek. deceiver aldatıcı kimse, hilekâr kimse. yavaşlamak; sürati kesmek. aralık, birinci kânun, kânunuevvel. Decembrist 1825 tarihinde Rusya'da meşrutiyet hükümeti kurmak isteyenlerden biri. eski Roma'da on üyesi olan hükümet meclisi azalarından her biri; yetkili makamda bulunan on kişiden her biri. terbiye, edep, nezaket; ıIımlılık, itidal; kanunlara uyma; iffet, namus; bu şekilde yapılan herhangi bir iş veya davranış. on senede bir olan; onuncu yıldönümü. terbiyeli, nazik, nezih, temiz, iyi. decently terbiye ölçüsünde; nezih bir şekilde; yeteri kadar. sorumluluğun dağıtılması,bir merkezden idare edilmeyiş. sorumluluğu dağıtmak, bir merkezden idare etmemek. aldatma, aldanma; yalancılık; hile, düzen, dolap. deceptive aldatan, aldatıcı. deceptively aldatarak, aldatıcı bir surette. deceptiveness aldatıcılık, düzenbazlık, hilekarlık. (tıb.) beynini çıkartmak. bir belgeyi iptal etmek. bir arın onda biri, desiar. (fiz.) sesin şiddetini öIçme birimi, desibel. karar vermek, kararlaştırmak, hüküm vermek. decide against (a) thing bir şeyin aleyhinde karar vermek. decide for a thing, decide in favor of a thing bir şeyin lehinde karar vermek. kesin, kati, şüphesiz; kararlaştırılmış, mukarrer, muhakkak; sebatkar, inatçı. decidedly kesinlikle, katiyetle. belirli mevsimlerde dökülen, geçici. de(sig.)ram. desilitre. (mat.), (A.B.D.) 33 sıfırla yazılan bir rakam; (ing) 60 sıfırla yazılan bir rakam; desilyon. (mat.) ondalık. decimal fraction ondalık kesir. decimal notation ondalık işaretleme veya notlama .decimal place ondalık hanesi. decimal point ondalık nokta. decimal system ondalık sistemi. büyük bir kısmını yok etmek; bir grup içinden her on kişide birini alıp öIdürmek. decima'tion imha, katliam. desimetre. şifre çözmek; yorumlamak . decipherable halledilebilir, okunabilir; anlaşılır. karar, hüküm; ilâm, emir, irade; sebat tereddütsüzlük. come to veya make a decision karar vermek, karar almak. kesin, kati. decisively kesin olarak, katiyetle. decisiveness kesinlik, katiyet. (den.) güverte; güverte gibi yer; (iskambil) kâğıt takımı, bir paket oyun kâğıdı; (argo) esrar paketi. deck chair şezlong. deck hand güverte tayfası. deck house üst güvertede yapılan kamara veya salon. below decks (den.) palavra altına, ambarda, ambara. clear the decks gemiyi harbe hazırlamak, güvertenin kalabalığını boşaltmak; bir işe hazırlanmak. hit the deck (argo) yataktan kalkmak; yere çökmek; harekete geçmek. Iower deck (den.) tavlun. main deck (den.) palavra poop deck (den.) kıç kasarası promenadedeck (den.) gezinti güvertesi. quarterdeck (den.) kıç güvertesi, kıç taraf .tape deck hoparlor ve amplifikatorü olmayan. teyp watch on deck (den.) güverte nöbetçisi. donatmak, süslemek. deck out donatmak, süslemek. kâğıt imalâtında kullanılan el kalıbı çerçevesi. deckle edge kâğıdın tırtıklı kenarı. belâgatle söz söylemek, inşat etmek; nutuk çekmek. declaim against şiddetle karşı koymak, bağırıp çağırmak. sööz söyleme, sanatı, hitabet, belâgat. ( hitabete ait; tantanalı, heyecanlandırıcı (konuşma tarzı) ilân, takrir; demeç; ihbarname, tebliğ; beyanname; (huk.) ifade; (briç.) karar verilen oyun. Declaration of Independence Amerika Birleşik Devletlerinin istiklal beyannamesi. declaration of rights haklar beyannamesi. beyan eden, ifade eden. ilân etmek, beyan etmek, ifade etmek, ortadan söylemek, alenen söylemek; bildirmek, haber vermek; iddia etmek; ispat etmek. Well, (I.) declare (I.) Aman (I.) Acayip ! (gram.) isim çekimi, tasrif; çökme. kuzey kutbu ile pusulanın kuzey yönu arasındaki açı; (astr.) inhiraf, meyil; menfi cevap. sapmak, meyletmek, inhirafetmek ; zevalbulmak; eksilmek, azalmak, düşmek; eğilmek, sarkmak; reddetmek, çekilmek, istememek; (astr.) meyletmek; eğmek, saptırmak, eğdirmek, çevirmek, inhiraf ettirmek; -den çekilmek veya kaçınmak; (gram) çekmek, tasrif etmek declinable çekilebilir. meyil, iniş; gerileme; batma, zeval, inhitat, inkıraz, sapma, inhiraf; (tıb.) hastalık ârazının zeval bulma devresi; (tıb.) maddi ve manevi kuvvetten düşme. go into a decline kuvvetten düşmek. on the decline çökmekte, inkıraz bulmakta. iniş, meyil. debreyaj pedalına basmak, debreyaj yapmak. kaynatarak özünü elde etmek. decoction kaynatma; bir şeyi kaynatarak elde edilen öz. şifre çözmek, şifreli yazıyı okumak. dekolte elbisenin yakası; açık elbise. beyazlatıcı madde. rengini açmak, soldurmak, ağartmak. (gemi v.b.'ni) yedeğe çekmek. ayrıştırmak, halletmek; çürütmek; çürümek. decomposi'tioni ayrışma, ayrışım; çürüklük, bozukluk, tefessüh. yeraltı işçisini hava basıncından kurtarmak. decompression chamber uçuşa hazırlık için normal basıncı azaltan kapalı hücre. (tıb.) burundaki nemi azaltarak soluk almayı kolaylaştıran ilaç. bir cisim veya bölgeyi zararlı kimyasal maddelerden arıtmak. kontrol altından çıkarmak, kontrolu kaldırmak. dekor. süslemek, tezyin etmek; nişan vermek. süslemek; ziynet, tezyinat, süs; nişan, madalya. süsleyici, süslü, tezyini. dekoratör, tezyin eden kimse. interior decorator iç mimar. âdetlere uygun, alışılagelmiş,terbiyeli , rabıtalı decorously alışılagelmiş şekilde. kabuğunu soymak. edebe uygun olma, terbiyeli olma, rabıtalı olma; münasip surette hareket. tehlikeye atmak, tuzağa düşürmek. av hayvanlarını tuzağa düşürmekte kullanılan herhangi bir şey, yem; teşvikçi kimse, tuzakçı kimse. azalmak, eksilmek, küçülmek, çekilmek; azaltmak, eksiltmek decreasingly gittikçe azalarak. eksilme, azalma, çekilme; küçülme; eksiklik, noksan on the decrease azalmakta. resmi emir, irade, karar, hüküm, kararname. decree nisi (huk.) altı ay zarfında aksi sabit olmadığı takdirde icra mevkiine giren boşanma kararı. emretmek, buyurmak; hüküm vermek, karar vermek. eksilme, azalma; zayiat; eksiklik. eskimiş, yıpranmış, hemenhemen işlemez hale gelmiş, ihtiyarlıktan zayıflamış, eli ayağı tutmaz. çatırdatarak ateşte kavurmak (tuz, maden vb)', ateşte çatırdamak . ihtiyarlıktan ileri gelen elden ayaktan kesilme, düşkünlük. (müz.) dekreşendo, diminuendo. azalan, küçülen. resmi karar, Papa tarafından verilen emir ve hüküm. hüküm veya iradeye ait. kınama, takbih. kötulemek, zemmetmek, kınamak, takbih etmek, batırmak. (bot.) yatık; eğilmiş, uzanmış. eski Roma'da onbaşı. çaprazvari geçmek; X şeklinde geçmek; X şeklinde, çaprazvari . adamak, tahsis etmek, takdis etmek, vakfetmek; vermek, ithaf etmek. dedicated ithaf olunmuş, verilmiş; tahsis edilmiş. dedica'tion adama, tahsis veya takdis etme, tahsis olunma, ithaf .ded'icato'ry ithaf kabilinden. anlamak, mantıki olarak sonuç çıkarmak, istihraç etmek, istintaç etmek. çıkarmak, tenzil etmek; istintaç etmek , sonuç çıkarmak deduction istintaç, netice çıkarma; (man), tümdengelim; sonuç, netice, istidlâl; hesaptan düşme, tenzil. deductive istintaç ve istidlâl yolunda olan; tümdengelimli. iş, fiil, amel, hareket; (huk.) senet, tapu senedi, hüccet; senetle devretmek. draw up a deed senet yazmak. in deed aslında, hakikatte title deed tapu senedi. witness a deed tanık olarak senede imza koymak; bir işe şahit olmak. saymak, farz etmek, addetmek, zannetmek, kıyas etmek. önemini azaltmak, dikkati üzerinden çekmeye uğraşmak. derin derin, derinde. deep laid schemes enine boyuna düşünülmüş. planlar, gizli ve geniş planlar. derinlik, engin, deniz. the deep ,(şiir) enginler, deniz, derya. the deep of winter karakış. derin; anlaşılmaz; şiddetli, ağır; koyu (renk) ; kalın, boğuk, pes (ses) deep -dyed hakiki, tam. deep in debt borca batmış, gırtlağa kadar borç içinde. deep in thought derin düşünceye dalmış. deep -rooted uzun köklü; kökleşmiş (inanç vb), sabit. deep sea okyanuslarda suyun en derin olduğu kısımlar. deep-seated kaldırılması zor veya imkânsız, sabit. deep-set derinde olan. deep (sig.)h derin iç çekiş. Deep South Güney Carolina, Louisiana, Alabama, Georgia ve Mississippi eyaletleri. deep tone kalın perdeli ses, boğuk ses .deep trouble derin sıkıntılar. drawn up six deep altı sıra halinde, altı sıraya dizilmiş. go off the deep end (k.dili) düşünmeden ve telaşla hareket etmek. in deep water başı dertte; şaşkınlık içinde. derinleşmek, derinleştirmek; artırmak; koyulaştırmak (renk); kalınlaşmak (ses) dondurulmuş yemekleri muhafaza eden buzdolabı, dipfriz; dondurup saklama ; dondurup saklamak. bol miktar yağda kızartmak. (çoğ.) deer) geyik, karaca, (zool.) Cervus. deer fly ufak yeşilimsi birkaç çeşit atsineği. deerhound büyük cins tazı. deer park içinde geyik beslenilen koru. fallow deer alageyik, sığn, (zool.) Dama dama musk deer misk keçisi, (zool.) Moschus moschiferous red deer kızıl geyik, (zool.) Cervus elaphus roe deer karaca, (zool.) Capreolus capreolus. (bilhassa harbin) kuvvetini azaltmak; azalmak, ehemmiyetini yavaş yavaş kaybetmek. resim v.b'ni bozmak, tahrif etmek, şeklini bozmak, güzelliğine halel getirmek, silmek. defacement bozma, tahrif. (Lat.) bilfiil, fiilen, hakikatte, edimli olarak. emanet paradan çalmak, zimmetine geçirmek. defalca'tion emanet paradan çalma, zimmetine geçirme, suiistimal. zem ve iftira ile bir kimsenin itibarını zedelemeye çalışmak; namusuna leke sürmek. defamation iftira; lekeleme. defamatory ri)( iftira olan, lekeleme kabilin(den.) ihmal; mahkeme, maç v.b.'ne gelmekten kaçınma; hazır bulunmayış, yokluk. in default of payment ödenmediği takdirde. emanet paranın açığını ödemekten kaçınmak, taahhütlerini yerine getirmemek; mahkemede ispatı vücut etmemek; spor karşılaşmasına zamanında gelmeyip hakkını kaybetmek ; ifa etmemek, ödememek;ispatı vücut etmediğinden mahkum etmek. mahkemede ispatı vücut etmeyen kimse, gaip kimse; yiyici kimse, irtikâp yapan kimse, emanet edilen paranın hesabını vermeyen kimse, borçlarını ödemeyen kimse. (huk.) iptal, lağvetme. iptali mümkün, lağvolunabilir, feshedilebilir. yenmek, mağlup etmek; hezimete uğratmak; bozmak, iptal etmek, ıskat etmek; bozgun, yenilgi, mağlubiyet, hezimet. defeatism bozgunculuk. defeatist bozguncu kimse; bozguncu. dışkı boşaltmak; tortusunu çıkarmak. defeca'tion dışkı boşaltma. kusur, noksan, eksiklik; terketmek; karşı tarafa iltica etmek. bulunduğu veya mensup olduğu zümre, parti, taraf v.b.'nden çekilme, terketme. kusurlu, sakat, eksik, noksan; (gram) bazı çekim şekilleri kullanılmayan. defectively kusurlu olarak, noksan olarak. defectiveness kusurluluk, noksanlık. karşı tarafa kaçan kimse. defence (ing), (bak.) defense. savunmak müdafaa etmek, muhafaza etmek, korumak, saklamak, himaye etmek. (huk.) müddeialeyh, davalı. koruyucu kimse, savunucu veya müdafaa eden kimse, himaye eden kimse. pencereden fırlatılma. (ing) defence savunma, müdafaa, korunma, vikaye, himaye; muhafaza eden herhangi bir şey, koruyan şey. defenseIess müdafaasız, korunmasız, muhafazasız, biçare. savunulabilir, müdafaa edilebilir , müdafaası kabil, hak verilir. (-red, -ring) sonraya bırakmak, ertelemek, tehir etmek, tecil etmek. (-red, -ring) to ile kararı başkasına bırakmak, başkasının fikrine uymak. riayet, uyma; hürmet, ihtiram. out of deference to -e riayeten, -e uyarak. nakleden, taşıyan; (anat.) ersuyu (sperma) kanalına ait; yörünge. riayetkârane, hürmetkar. deferentially hürmetkârca. erteleme, tehir; mecburi askerlik hizmetinin ertelenmesi. ertelenmiş; kâr hisseleri ertelenmiş; mecburi askerliği ertelenmiş. meydan okuma; karşı koyma, muhalefet mukavemet. in defiance of hiç bırakmayarak, zorluklara rağmen gözüne alarak. muhalif, karşı gelen; cüretkâr, küstah. defiantly cüretle, küstahça. eksiklik, noksanlık, kusur, yetersizlik, kifayetsiz!ik; hesap açığı. deficiency disease (tıb.) gıda eksikliğinden ileri gelen hastalık. eksik, noksan; yetersiz, kifayetsiz, zayıf, açık (hesap) be deficient in -de eksik olmak. deficiently yetersizce, kifayet etmeyerek. hesap açığı, zarar. karşı gelen kimse; meydan okuyan kimse. (ask.) havale siperi yapmak; havale siperi yapma. sıra halinde yürümek; sıra halinde yürüyüş; dağlar arasındaki uzun ve dar geçit. kirletmek, pisletmek, bulaştırmak, bozmak. defilement kirletme, bozma, pisletme. tarif etmek, tavsif etmek; sınırlamak, tahdit etmek, tayin etmek, ayırmak, tefrik etmek. definable tarifi mümkün; ayırt edilebilir. sınırlı, mahdut, belirli, muayyen, kararlaştırılmış, mukarrer; kesin, kati. definite article İngilizcede isimden önce kullanılan ve nitelediği ismi belirleyen kelime, yani the. definitely kesinlikle, tamamen, kati surette. definiteness kesinlik, katiyet. tarif, tanımlama, izah, tavsif; berraklık, vuzuh. kesin, kati, nihai, son, tam ve eksiksiz; tayin eden, sınırlandıran, tahdit eden, mukarrer. definitively kesinlikle; nihai olarak. kesinlik. ateş alıp birden parlamak. deflagra'tion birden ateş alma. hava veya gazı boşaltmak; gururunu kırmak, (informal) burnunu sürtmek; fiyatları duşürmek. deflation hava veya gazı boşaltma; fiyatların düşmesi, deflasyon. deflationary fiyatların düşmesine sebep olan. yoldan saptırmak, inhiraf etmek veya ettirmek, çevirmek; dönmek. deflector yana saptıran alet. yoldan sapma, inhiraf, dönme. kızlığını bozma, bikrini izale etme; bir şeyin tazeliğini ve taravetini bozma. kızlığını bozmak, bikrini izale etmek; çiçeğinden mahrum etmek. (tıb.) sıvıların boşalması (nezle) yapraklarını dökmek veya düşürmek; düşmanın mevzilenmesini önlemek için bitkileri tahrip etmek. defolia'tion , (bot.) yaprakların dökülmesi veya düşürülmesi. defoliator, defoliant yaprakları döken ilâç veya zehir. (huk.) zorla alıkoymak (başkasının malını), zorla geri tutmak. ormandan mahrum etmek. şeklini bozmak, biçimini bozmak; sakat etmek; çirkinleştirmek. şeklini veya biçimini bozma, çirkinleştirme; sakatlık; (fiz.) tazyik altında şekil değişimi. biçimsizlik, sakatlık, çirkinlik; sakat kimse veya şey. dolandırmak, aldatmak, hakkını yemek, gadretmek; (slang) üç kâgıda getirmek. ödemek, tediye etmek, vermek, tesviye etmek. defrayment ödeme tediye. (papaz) rütbesinden mahrum etmek ; cüppesini çıkartmak. buzlarını çözmek veya eritmek. defroster buzdolabı v.b.'nde buzları çözme veya eritme tertibatı. becerikli, eli işe yatkın, marifetli. deftly beceriklilikle. deftness beceriklilik, yatkınlık. öIü; feshedilmiş, ilga edilmiş, yürürlükten kaldırılmış. the defunct (kaba) ölü, ölmüş. (bombadan) fitili sökmek. meydan okumak, karşı gelmek, karşı koymak. (-sed, -sing) zehirli gazlardan arıtmak; (radyo tüplerini) bütün gazlardan arıtmak. bir şilebin manyetik alanını siper edip manyetik mayınlardan korumak. yozlaşma, soysuzlaşma, bozulma, dejenere olma. yozlaşmış, soysuzlaşmış,alçalmış, dejenere. degenerately yozlaşarak, soysuzlaşarak. degenerateness yozlaşma, soysuzlaşma, bozulma. bozulmak, yozlaşmak, soysuzlaşmak, dejenere olmak; düşmek sukut etmek; (biyol.) cinsi bozulmak, daha alçak bir duruma düşmek . degenera'tion yozlaşma, soysuzlaşma, bo (biyol.) yutma. tenzil, indirim, indirme; rütbe tenzili; rezalet; düşme, sukut; (güz) (san) uzak görünmesi için tonu hafifletme. alçaltmak, rezil etmek; rütbesini indirmek; derece itibariyle alçalmak, bozulmak. degrading alçaltıcı, haysiyet kırıcı. derece, mertebe; paye; tabaka, sınıf; rütbe, mevki, seviye .degree of latitudeparalel derecesi degree of longitude meridyen derecesi. by degrees yavaş yavaş, derece derece, gittikçe. comparative degree (gram) mukayese derecesi, üstünlük derecesi. murder in the first degree (huk.) kasıtlı öIdürme, taammüden adam öIdürme. positive degree (gram) eşitlik derecesi. superlative degree (gram) mübalâğa derecesi, enüstünlük derecesi. third degree (k.dili.); suçluyu konuşturmakiçin işkence yapma. to a degree bir dereceye kadar, biraz. to the last degree son dereceye kadar. university degree yüksekö ğrenim diploması. (bot.) (bitki tohumları kabuğu) kendi kendine açılmak, yarılıp açılmak, çatlamak. insanlıktan çıkarmak, canavarlaştırmak; şahsiyetsizleştirmek, makinalaştırmak, robot yapmak. rutubetini gidermek. dehumidifier rutubeti gideren alet. suyunu çıkarmak; suyu çıkmak. buz tutmasına engel olmak, buzlarını temizlemek, eritmek. deicer buz eritici tertibat, buz çözücü. işaret eden, gösteren; (man) aracısız ispat eden. ilah derecesine çıkarma, tanrılaştırma, yüceltme. tanrılaştırmak, ilah derecesine çıkarmak; Allah gibi tapmak. tenezzül etmek, inayet etmek, Iütfetmek. (Lat.) Allahın inayeti ile ; (kıs.) D.G. vahyi inkar etmekle beraber Allahın varlığına inanma, deizm; bu itikadın mezhebi felsefesi; dinitabii deist bu itikadı kabul eden kimse. deistic bu itikada ait. tanrı, ilah, mabut; ilahi varlık. the Deity Allah, Cenabı Hak, Ulu Tanrı. bayat konu; "bunu evvelden görmüştüm" duygusu. meyus etmek, mahzun etmek, kederlendirmek; hevesini kırmak. dejected meyus, kederli, mahzun. dejection neşesizlik, keder, can sıkıntısı, yeis; (çoğ.), (tıb.) defi tabii, dışkı. (çoğ.) dışkı. (Lat.) haklı olarak, meşru olarak, kanunen. dekagram. dekalitre. dekametre. yünlü veya yün ile pamuk karışık ince elbiselik kumaş. yaymak. delator iftiracı. ertelemek, tehir etmek, sonraya bırakmak, alıkoymak, geciktirmek, maniolmak; gecikmek, geç kalmak; tehir, gecikme, geç kalma; muhlet, vade. (matb.) ,Çıkarınız. hoş, latif, nefis, leziz. Iezzet, haz, büyük zevk. elçilik, murahhaslık; murahhaslar heyeti; delegasyon; delegasyona verilen yetki. (del'ıgeyt) temsilci, murahhas, delege, mümessil, elçi, vekil; delege göndermek; delegeye yetki vermek; havale etmek, emanet etmek. delega'tioni delegasyon, mümessil heyeti; veka1et verme, yetki verme; murahhaslık. silmek, bozmak, çizmek, çıkarmak. deletion silme, bozma; yazıdan çıkarılan parça. sağlıga zararlı, muzır, fena. Hollanda'nın Delft şehrinde yapılan çini işi. Delhi. kasti, önceden düşünülmüş,mahsus ; düşünceli, ihtiyatlı, tedbirli, telaşsız, aklı başında, ağır. deliberately kasten, düşünerek, mahsus. düşünmek, ölçünmek, üzerinde durmak, tartmak, mütalaa etmek, istişare etmek. delibera'tion üzerinde düşünme, kafa yorma, mütalaa; müzakere; tartışma; karar vermekte ihtiyat. deliberative düşünceli, ihtiyatlı; düşünen, müzakere eden, karar vermede acele etmeyen. Iezzetli şey; incelik, nezaket, zarafet, hassasiyet, kibarlık. nazik, narin, ince, zayıf, kolay kırılır; hassas,(aletler) dakik, titiz; en ufak değişiklikleri kaydeden , hassas; nefis, leziz; güzel, zarif, kibar; açık (renk) delicately nazikane, zarif bir şekilde, incelikle delicateness incelik, zarafet, nezaket. mezeci dükkânı,şarküteri. Ieziz, lezzetli, nefis, güzel, tatlı. deliciously nefis bir şekilde. (huk.) haksız fiil, suç. memnun etmek, sevindirmek; memnun olmak, sevinmek; hazzetmek, zevk almak, eğlenmek; sevinç, zevk, keyif, haz; sevinç verme hassası; füsun, sihir. be delighted with -(den.) memnun olmak. delightful hoş, latif, güzel, şirin. delightfully zevkle, hazla, memnuniyetle. tahdit etmek, sınırlamak, hudut tayin etmek. şeklini çizmek, resmetmek, portresini çizmek, tasvir etmek, tarif etmek. delinea'tion resmetme, çizme; resim, şekil, kroki; tarif, vasıflandırma, nitelendirme. kabahatli, vazifede ihmalkâr olan, suçlu, mücrim; zamanı geldi- ği halde ödenmemiş; görevini ihmal eden kimse, kabahatli kimse, suçlu kimse. juvenile delinquent (huk.) çocuk suçlu. delinquency kabahat, kusur, hata; ihmalcilik. kendi kendine havadan rutubet kapıp yavaş yavaş erimek. deliquescent havadan çektiği su ile eriyebilen. deliquescence havadan çektiğisu ile eriyebilme. hezeyan, sayıklama; çılgınlık; taşkınlık. delirium tremens içki iptilâsından gelen titremeli hezeyan. tevdi etmek, teslim etmek, bırakmak, vermek; kurtarmak, serbest bırakmak; çocuğu almak, doğurtmak; irat etmek, söylemek (nutuk); atmak (tokat); hüküm vermek. deliver oneself of konuşma haline dökmek. be delivered of doğurmak. teslim etme, verme; kurtarma, kurtuluş; fikrini açıklama. kurtaran kimse, kur tancıkimse ; teslim eden kimse; dağıtıcı,evlere tevzi eden kimse. kurtarma, kurtuluş; teslim, postadan mektupların dağıtılması, tevzi; doğum; konuşma tarzı; topa vuruş, servis (beysbol) deliveryman satılan malı eve kadar götüren kimse. kuytu yer, küçük vadi, korulu vadi. bitlerini ayıklamak. eski Yunanistan'daki Delfi'yle ilgili; Delfi mabedinin gaipten haber veren kâhinine ait; muğlak, meçhul, anlaşılmaz. (kim) birkaç çeşit hezaren çiçeğinden çıkarılan zehirli billursu bir alkaloit. hezaren, (bot.) Delphinium. Yunan alfabesinin dördüncu harfi; delta şeklinde herhangi bir şey; üçgen; (coğr.) delta; (elek) trifaze akımda üçgen bağlantı .delta -wing (airplane) kanatları üçgen şeklinde olan jet uçağı. delta şeklinde, üçgen, üç köşeli; (tıb.) deltakası. aldatmak, yanlış yola sevketmek. tufan, büyük sel, çok şiddetli yağmur; suya boğmak, su basmak. the Deluge Hazreti Nuh tufanı. hile, oyun; hayal, hulya, vehim, kuruntu; bir çeşit delilik. Iabor under a delusion bir durumu yanlış anlayarak hareket etmek. delusive, delusory aldatıcı,asılsız, hayale dayanan, hayali. (Fr.) Iüks, ihtişamlı. araştırmak, bellemek. (elek.) mıknatıs hassasını gidermek. demagog, halk avcısı. demagogic demagojiye dayanan. talep etmek, istemek; emretmek, ısrar etmek, icbar etmek; sormak, zorla istemek; muhtaç olmak; (huk.) mahkemeye celbetmek , bir hak talep etmek. talep, istek; ihtiyaç; (huk.) talep, dava. in great demand çok revaçta, çok aranan, büyük rağbet gören, tutulan. Iaw of supply and demand arz ve talep kanunu. on demand talep vukuunda, istenilince. hudut çizmek; ayırmak. hudut tayini, sınır çekme. Iine of demarcation sınır çizgisi. (Fr.) diplomatik hareket, siyaseti değiştiren adım. eski Atina'da ve bugünkü Yunanistan'da nahiye. alçaltmak, küçültmek. demean oneself kendini küçültmek. davranışlar, hal, tavır. deli, kaçık, çıldırmış. (tıb.) bir çeşit akıl hastalığı,şahsiyetin bölünmesi, had derecede bunaklık. dementia praecox erken bunama, demans prekos. ihtar, tembih (okullarda) (Fr.) mülk, emlâk; malikâne; bir malikâneye ait bölge, mıntıka, havali. royal demesne hükümdara ait mülk, miri arazi. yan ilâh yan insan bir varlık; tanrısal özellikleri olan insan. etrafına hasır örülmüş büyük şişe, damacana. askeri teşkilâtı ilga etmek, ordu teşkiline müsaade etmemek. demilitarized zone askeri donanmadan tecrit edilmiş mıntıka. toplumca lekelenmiş kadınlar ve bunların mensup oldukları alem. irtihal, vefat, öIüm; (huk.) terk, feragat; intikal; hükümdar tacının halefe intikali; mülkü vasiyetle ferağ etmek, icar etmek, bilhassa hükümdarlığı vârise veya halefe intikal ettirmek. tahttan feragat. küçük kahve fincanı; küçük bir fincan kahve. demiurgos, Eflatun felsefesinde dünyayı yaratan etmen, kainatın yaratıcısı. seferberliğin bitmesi, asker terhisi. (ask.) terhis etmek. demokrasi, elerki; demokrasi rejimi. demokrat kimse. democrat'ic demokrasiye ait, demokratik, halkçı. Democratic Party Demokratik Parti. democrat'ically demokratik olarak. (Fr.) modası geçmiş, demode. demografi, nüfus sayımı ve toplumsal istatistik bilgisi. demograph'ics bu bilgiye ait. evlenmemiş kadın, kız; telli turna, (zool.) Anthropoides virgo; yusufçuk. yıkmak, tahrip etmek. demoli'tion yıkma, tahrip; yıkılma, harap olma. cin, kötü ruh, şeytan, ifrit; kötü adam, iblis herif; (k.dili) çok enerjik kimse. paranın değerini düşürmek; parayı tedavülden kaldırmak. demonetiza'tion paramn değerini düşürme; tedavülden kaldırma. kötü ruhların etkisi altında olan kimse; deli kimse; mecnun, deli, cinli, kötü ruhların etkisi altında olan. cin veya şeytanlara ait. cin ve şeytanların varlığına inanış; şeytanlara olan itikadı tetkik eden ilim. cin ve şeytanların varlığına olan itikadı tetkik eden ilim dalı, demonoloji. gösterilebilir, ispatı mümkün. ispat etmek, göstermek, açımlamak, tatbikatla izah etmek; nümayiş yapmak, gövde gösterisinde bulunmak; göstererek ders vermek. demonstra'tioni ispat, delil; nümayiş, gösteri; sergi, tatbikat dersi. demonstrative (diman'strıtiv) ispat eden, gösteren, izhar eden, tasrih eden; (gram) işaret zamiri. demonstrative adjective (gram) işaret sıfatı. demonstrative pronoun (gram) işaret zamiri. dem'onstrator ispat eden şey veya kimse, tatbikat öretmeni; nümayişçi. ahlakını bozmak, ifsat etmek; cesaretini kırmak, moralini bozmak, maneviyatını bozmak, gözünü korkutmak, yıldırmak. demoraliza'tion maneviyatın bozulması, ahlakın bozulması. eski Yunanistan'da halk. aşağı dereceye indirmek, rütbesini indirmek. demotion indirme. halka ait; ammeye ait. demotic characters hiyeroglifin el yazısı şekli. demotics geniş anlamda sosyoloji. parçalara ayırmak, yerinden çıkarmak, sökmek; dağıtmak. demountables kolayca takılıp çıkarılabilir. teskin edici, yatıştırıcı, müsekkin; (tıb.) teskin edici veya koruyucu ilâç . (-red, -ring) kabul etmemek, itiraz etmek, karşı koymak; tereddüt etmek; (huk.) davada bir maddeye itiraz etmek; itiraz, tereddüt. without demur tereddüt etmeden. uslu, yumuşak başlı, kuzu gibi; alçak gönüllü, mütevazı; ağır başlı, ciddi; cilveli; sahte vakarlı. demurely ağır başlılıkla alçak gönüllülükle. demureness ciddiyet, vakar; alçak gönüllülük, tevazu . (den.) kuntra istalya; gemi veya vagonun yük almak veya boşaltmak için tayin olunan müddetten sonra alıkonulması;bunun için verilen para, tazminat. (huk.) davada resmen yapılan itiraz; davada itiraz eden kimse. bir kâğıt boyutu (İng.) 44,5 cm x 57 cm; (A.B.D.) 406 cm x 53,3 cm) in, mağara; sığınak; küçük oda; çalışma odası. den of thieves haydut yatağı. den of vice batakhane Iion' den aslan ini. (çoğ.) denarii) eski Roma'da gümüş para veya para birimi, dinar. ulusal haklardan mahrum etmek; milli vasıflarını yitirmek; devlet kontrolundan çıkarmak. tabii halinden çıkarmak. tabii özelliklerinden uzaklaştırmak; diğer hassalarına dokunmak sızın içilmez hale koymak (alkol) denaturedalcohol mavi ispirto. (jeol.) taş veya maden üstünde bulunan ağaç veya yosun şekli; üzerinde ağaç veya yosun şekli olan taş veya maden parçası; (tıb.) sinir hücresine giden ince bir lif. ağaçlar ve çalılar ile uğraşan biyoloji dalı. (ing) deniz kenarında bulunan kumlu yol veya tepe. inkâr, yadsıma, tekzip. (tıb.) dang, şiddetli mafsal ve adale ağrıları veren bulaşıcı bir humma. yadsınabilir, inkârı mümkün, inkâr olunabilir. inkâr, yalanlama ret, tekzip; feragat. a flat denial tam inkâr, katiyetle reddetme. self-denial nefsinden feragat etme. inkâr eden kimse, yalanlayan kimse. ipek, rayon, naylon gibi ipliklerin kalitesini göstermek için kullanılan bir ağırlık ölçü birimi. iftira etmek, leke sürmek; (informal) çamur atmak. denigra'tion iftira. pamuklu döşemelik kumaş; işçi tulumu yapımında kullanılan kaba pamuklu kumaş, blucin kumaşı. ikamet eden kimse, oturan kimse; vatandaş; (ing) muayyen vatandaşlık haklarına sahip olarak bir memlekette ikamet eden yabancı; yeni şartlara veya bir yere intibak etmiş hayvan veya bitki; bir yeri devamlı ziyaret eden kimse; (ing) yurttaşlık haklarını kabul etmek. Danimarka. isim koymak, ad vermek, demek, nam vermek; tefrik etmek, ayırmak, belirtmek, göstermek. isimlenlendirme, ad verme; isim, unvan; sınıf, mezhep; belli bir öIçü birimi. denominational isme ait; mezheplere ait. ad veren, tesmiye eden; (gram) isim veya sıfattan türemiş; (gram) isim veya sıfattan türemiş fiil. (mat.) payda, bir sayının kaça bölündüğünü gösteren rakam. Ieast common denominator (bak.) Ieast. bir kelimenin sözlük anlamı, anlam, mana; tarif, tefrik etme, belirtme, ayırma; işaret, alâmet. deno'tative işaret ve delil teşkil eden, tefrik eden, ayırt eden, gösteren. delâlet etmek, göstermek, belirtmek, iş'ar etmek, ifade etmek. sonuç, netice, akıbet, son. ihbar etmek, haber vermek, ifşa etmek; mukavele veya anlaşmanın fesholunacağını haber vermek; suçlamak, itham etmek, bir kimsenin kusurlarını açığa vurmak. (Lat.) baştan, yeniden. sık, ağır, koyu, kesif, kalın, kalabalık; kalın kafalı, ahmak; (fiz.) kırılma kuvveti çok olan (mercekcamı); şeffaf olma; kesif densely kesif bir surette. yoğunluk, kesafet, koyuluk, sıkılık; aptalık; (foto.) şeffaf olmama derecesi kesafet; (elek) alan birimine göre elektrik miktarı, kesafet. bir yere çarpmaktan meydana gelen ufak çukur veya çentik, çöküntü, girinti, ufak oyuk; çentmek, çöküntü yapmak, göçmek. tarak veya vites dişi. dişlere veya diş hekimliğine ait ; ((dilb.) dişsel; (t, d gibi) dişsel ünsuz. dental arch diş kavsi. dental nerve (anat.) diş siniri. dental plate takma diş. dental surgery diş cerrahisi. dişli, tarak şeklinde. sinarit ballğı, (zool.) Dentex vulgaris. ufak diş. dişleri olan. denticulated diş1i. diş macunu veya tozu, dişleri temizlemekte kullanılan herhangibir preparat. (mim.) dendane, pervaz altındaki dişlerin her biri. dişi meydana getiren kemikten daha sert madde, diş kemiği, dentin. diş tabibi, diş hekimi. dentistry diş hekimliği. diş çıkarma, diş bitmesi; bir insan veya hayvanın bütün dişleri veya bu dişlerin cinsi, sayışı ve tertibi. takma diş, damak, protez. soymak, açmak; (jeol.) aşındırarak çıplak bırakmak; tamamen mahrum etmek. denuda-tion soyulma, çıplak kalma, açılma. açıklamak, ifşa etmek, suçlamak itham etmek; bir kimsenin kusurlarını açığa vurmak. denuncia'tion açıklama, ifşa ihbar, itham uyarma, ikaz. denunciative, denunciatory ihbar kabilinden. denunciator ihbar eden kimse muhbir kimse; itham eden kimse, suçlayan kimse. inkâr etmek; tekzip etmek, reddetmek; mahrum etmek; esirgemek, vermemek; yalanlamak; kaçınmak, imtina etmek kırmak. deny oneself feragat etmek. Himalaya dağlarına mahsus bir çeşit sedir ağacı, cin ağacı, (bot.) Cedrus deodara. koku giderici madde; deodoran. )kokusunu gidermek. deodorizer koku giderici şey. deontoloji, ahlak bilgisi. bir bileşimdeki oksijeni çıkarmak. deoxida'tion deoksidasyon. ayrılmak, gitmek; hareket etmek; ölmek, göçmek vefat etmek; from ile sapmak, inhiraf etmek ayrılmak; bir yeri terketmek. geçmiş, müteveffa, vefat etmiş. the departed ölmüşler. ölmüş kimse. kısım bölüm şube, daire, kol; vekâlet, bakanlık .departmentstore her şeyi satan büyük mağaza, bonmarşe. departmen'tal kısımlara ait; bölüme ait, daireye ait. departmen'talize şubelendirmek. hareket, gidiş ayrılış, terk; kalkış (vapur, tren); yenilik; dönüşme; sapma, ayrılma, inhiraf; vazgeçme, feragat; den bir geminin doğuya veya batıya doğru kestiği mesafe; bir geminin yola çıkmadan evvelki boylam ve enlem derecesi. on veya upon ile güvenmek, itimat etmek; bağlı olmak, tabi olmak, mütevakkıf olmak; ihtiyacı olmak; from ile asılmak, sarkmak; sallantıda kalmak mualIâkta kalmak. Depend upon it Emin olunuz. dependable güvenilir, emniyet edilir, itimada layık. bağlı olma; taalluk; itimat, güven; bir kimsenin eline bakma; dayanma; muallâkıyet, sarkma, asılma; tabi oluş, bağlılık, emir kulluğu. bağlı olma, tabi olma; sömürge, müstemleke; müştemilat, ek bina. asılı sarkan; bağlı, tabi; ait; (gram) bağlı, merbut dependent variable (mat.) bağlı değişken dependently bağlı olarak, tabi olarak. başkasının yardım veya desteğine ihtiyacı olan kimse; bir kimsenin bakmakla yükümlü olduğu şahıs. kişisel ilişkilerini kesmek. resmetmek, çizmek portresini çizmek; anlatmak tasvir etmek tanımlamak; tarif etmek. depiction çizme; tarif, tasvir, tanımlama. tüylerini veya kıllarını almak; tüylerini veya kıllarını yok etmek. depilatory kıl döken (ilaç) tüketmek bitirmek; boşaltmak; (tıb.) kan almak suretiyle beden dolgunluğunu izale etmek. depletion tüketme, azaltma. (den.) dolayı kederlenmek, teessüf etmek, acımak; beğenmemek, taraftar olmamak. deplorable müessif, acınacak halde, acıklı. deplorably acınacak surette. plana göre yerleştirmek; sağa sola yaymak veya yayılmak. deployment acılma, yayılma. tüylerini yolmak; soymak. depolarize etmek, kutbiyeti izale etmek. depolariza'tion kutuplarını yoketme, kutupengellik. yeminle şahitlik eden; tanık. nüfusunu azaltmakveya boşaltmak. depopula'tion halkın başka yere gitmesi veya afet sonucu nüfusun azalması veya tükenmesi. (t) hudut harici etmek. deport oneself davranmak, hareket etmek. deporta'tion hudut harici etme. deportee' hudut harici edilen kimse. tavır, davranış hareket. tahttan indirmek, hal'etmek, azletmek; yeminle yazılı ifade vermek. emanet; depozito; pey, rehin; mevduat; teminat akçesi; tabaka,tortu; döküntü, birikinti, sel kumu; (mad.) birikinti, maden yatağı; depo. deposit account mevduat hesabı. demand deposits vadesiz mevduat money on deposit bankadaki para, mevduat. time deposits vadeli mevduat. koymak; dibine çökmek, tortu bırakmak döküntu bırakmak; emanet etmek, depozito etmek tevdi etmek; bankaya yatırmak; paranın bir kısmını vermek. emanetçi, depo, ambar. tahttan indirme, hal', azil; yeminle yazılı ifade, ifade, delil; depozito verme; tortu veya dökuntü bırakma; tortu, döküntü, sel kumu. make one's deposition yeminle yazılı ifade vermek. tevdi eden kimse, mudi, para yatıran kimse; tortu bırakan şey, birikinti bırakan şey. depo, ambar; (A.B.D.) istasyon; (ask.) cephanelik. baştan çıkarmak, bozmak, ayartmak. ahlak bozukluğu azgınlık; fesat, doğru yoldan ayrılma dalalet; günahkar olma. karşı koymak, şiddetle itiraz etmek, protesto etmek: küçümsemek, yukarıdan bakmak; (eski.) kötülüklerden korunmak için dua etmek. depreca'tion karşı koyma protesto, itiraz. deprecatory küçümseyen, karşı koyan, itiraz e(den.) fiyatını kırmak, kıymetten düşürmek, (paranın) satın alma gücünü düşürmek; ucuzlatmak; amortize etmek. deprecia'tion kıymetten düşme veya düşürme; aşınma payı, amortisman. soygunculuk, yağma; hasara uğratma, tahribat. üzmek, kasvet vermek, canını sıkmak, moralini bozmak; kuvvetten düşürmek, zayıflatmak; (k.dili.) kolunu kanadını kırmak; değerini veya miktarını azaltmak; mevki veya rütbesini indirmek; bastırmak; meyus etmek. depressible şevki kırılır, bastırılabilir. depressingly can sıkıntısı vererek; üzerek. (tıb.) faaliyeti azaltan, müsekkin, yatıştırıcı. basılmış, bastırılmış, indirilmiş; canı sıkılmış, kederli, üzüntülü; miktarı azaltılmış, değeri düşürülmüş. kasvet, keder, hüzun, can sıkıntısı; piyasada durgunluk, buhran, buhran devresi; (tıb.) düşkünlük, dermansızlık; alçak basınç alanı. kasvet verici, kasvetli; durgunluk sebebi olan. sıkan şey veya kimse; indiren şey; (anat.) aşağı çeken (kas) tongue depressor (tıb.) dili aşağıda tutan pens. yoksunluk, mahrumiyet, mahrum olma, ihtiyaç; kayıp. (gen.) of ile mahrum etmek, yoksun bırakmak, kaybettirmek. deprivali yoksunluk, mahrumiyet. (Lat.) içten gelen (feryat), bazı Hıristiyan mezheplerinde cenaze merasiminde okunan bir mezmur dept. (kıs.) department. derinlik, derin yer, engin. depth charge su altındaki herhangi bir hedefe özellikle denizaltılara atılan patlayıcı madde. depth of winter kışın ortası, karakış. depths denizin derinlikleri, umman; öz nüve depths of degradation. rezalet, kepazelik beyond veya out of one- depth boyunu aşan, bilgi ve kabiliyet dışında. tasfiye etmek, arıtmak, temizlemek, temizlenmek. temsilciler heyeti, murahhas heyet; bir kimse veva heyeti temsilcitayin etme. vekil tayin etmek, temsilci olarak atamak, yerine seçmek; vekile yetki vermek. vekil olarak tayin etmek; for ile bir kimsenin yerini doldurmak. vekil; yardımcı, muavin; bir polis rütbesi; mebus, milletvekili. deputychief asbaşkan, başkan yardımcısı. kökünden çıkarmak, (bir kimseyi veya toplumu) çevresinden yoksun bırakmak; ayırmak. treni raydan çıkarmak. derailingswitch raydan çıkarmaya mahsus makas derailment raydan çıkma (tren) düzenini bozmak, karıştırmak, ihlâl etmek; ifsat etmek; çıldırtmak, delirtmek; rahatsız etmek, işine engel olmak. derangement düzensizlik; delilik, akli muvazenesizlik. İngiltere'de her yıl tekrarlanan geleneksel at yarışı; k.(h) melon şapka. terkedilmiş, metruk, sahipsiz; kayıtsız, ilgisiz, ihmalkâr; (huk.) sahipsiz mal, emvali metruke; toplumca terkedilmiş kimse; (den.) tayfası tarafından terkedilmiş harap gemi. terk, terkediliş; ihmal, görevi yerine getirmede kusur; (huk.) deniz veya suyun çekilmesiyle toprak kazanma. istihza etmek, sakalına gülmek, alay etmek. (Fr.) mecburi, toplumun öngördüğü. istihza, alay. hold in derision alay etmek. derisive, -sory (diray'siv, -sıri) alaylı, istihza kabilinden. derisively alay edercesine. asıl, memba, köken, menşe; türetme, iştikak. türemiş, iştikak etmiş, müştak; türev. çıkarmak, almak; istihraç etmek; (gram.) türemek, müştak olmak; kökünü araştırmak; sâdır olmak, hâsıl olmak. (anat.) cildin ikinci tabakası, derma, altderi. deriye ait, cildi, bilhassa dermaya ait, derisel. (tıb.) deri iltihabı. cildiye, dermatoloji, ciltten ve deri hastalıklarından bahseden ilim. dermatologist cilt hastalıkları mütehassısı dermatolog. (bot.) cilt hastalığına sebep olan mantar. (tıb.) tahrip olmuş cildi düzeltmek için vücudun başka bir yerinden deri parçası kesip bu yere yapıştırma ameliyatı, dermatoplasti. (tıb.) herhangi bir cilt hastalığı. son, nihai. from ile azaltmak, eksiltmek, almak; alçalmak, aykırı bir davranışta bulunmak ; dejenere olmak. derogative aykırı, karşı, zıt, ihlâl eden; küçültücü. küçültme, azaltma, zillet, zarar. küçültücü, aykırı, karşı, zıt. (mak.) maçuna, vinç, dikme; petrol kuyusu açma işinde kullanılan makina takımını tutan iskele. maceraperestlik; cüretkârlık, gözüpek oluş. kısa namlulu eski tip cep tabancası. derviş. deniz suyunun tuzunu çıkarıp kullanılır hale getirme. (deniz suyundan) tuzu çıkararak içilebilir hale getirmek. hararetli konuşma; (müz.) melodi, beste; birkaç sesle söylenen bestede en yüksek ses, asıl melodinin yanısıra söylenen üst ses. hararetli konuşmak: en yüksek sesle şarkı söylemek. inmek, alçalmak, çökmek; kendini küçültmek, düşmek; baskın yapmak, çullanmak; üşüşmek, başına toplanmak; genelden özele geçmek; ( bir tartışmada); intikal etmek, soyundan gelmek. torun; neslinden olan , ahfadlndan. inen, düşen;neslinden olan. iniş, çökme, düşüş, sukut; çullanma, baskın; nesil, zürriyet, nesep, soy, asll, ahfat, evlât; (huk.) tevarüs, miras kalma; bayır, yokuş aşağı yer. tarif etmek, tanımlamak, vasıflandırmak, tavsif etmek, tasvir etmek, resmetmek. describable tarif edilebilir, tavsifi mümkün. tarif, tanımlama, tavsif, vasıflandırma, beyan; cins, nevi, çeşit. answer to the description tavsif edilmiş olan özelliklere sahip olmak, tarif edildiği gibi olmak. be beyond description veya beggar description kelimelerle tarif edilemez olmak. tanımlayıcı, tanıtımsal, tavsif edici, resmedici. descriptive geometry tasarı geometri. uzaktan görüp seçmek, çıkarmak, keşfetmek. kutsal bir şeye karşı hürmetsizlikte bulunmak, kutsal bir gayeden çevirmek, uzaklaştırmak. desecration mukaddesata hürmetsizlik , tecavüz. ırk ayrımını kaldırmak. desegrega'tion ırk ayrımının kaldırılması. hassasiyetini azaltmak; (tıb.) hassaslığını azaltmak veya ortadan kaldırmak. çö1, sahra, bozkır; : çöl halinde olan, boş, ıssız. desert fauna çöl direyi. desert flora çöl biteyi. terketmek, ayrılmak, bırakmak; (ask.) vazifeden kaçmak; kaçmak, firar etmek. deserter firari, kaçak. desertion firar, terk; terkedilmişlik. liyakat, istihkak, pay, hisse; mükafatı hak etme. He got his deserts. Hak ettiğini buldu. müstahak olmak,layık olmak; hak kazanmak, mükafata 1ayık olmak. deservedly hakkıyla, haklı olarak. mükafata 1ayık, değerli. deserving of praise övülmeye layık değerli deservingly övülmeye lâyık olarak. (bak.) dishabille. kurutmak, kurumak. desicca'tion kuruluk, kurutma, kuruma. desiccative kurutucu. desiccator kurutucu şey, kurutucu araç. arzulamak, istemek, özlemek; eksikliğini duymak, yokluğunu hissetmek. istek belirten, arzu ifade eden; dilek, istek; (gram) istek belirten fiil. (Lat.) (çog -ata) aranılan vasıf. plan, taslak, proje; gaye, amaç, maksat, hedef; fikir; entrika, desise; (güz) (san) resim taslağı, kompozisyon, model, motif. have de(sig.)ns on someone veya something birisinde veya bir şeyde gözü olmak. zihninde kurmak niyet etmek, kastetmek; resmetmek, çizmek; plan yapmak, proje yapmak, tertip etmek, icat etmek; yaratmak. de(sig.)nedly kasten, mahsus. de (sig.)neri tertip eden kimse, icat eden kimse,plan kuran kimse; modacı. de(sig.)ning plan yapma, çizme, yaratma; entrikacı, düzenbaz, kurnaz; düşünceli. göstermek, işaret etmek, belirtmek, tasrih etmek; isimlendirmek, ad vermek, demek; to veya for ile tayin etmek; seçmek, uygulamak, tatbik etmek, düzenlemek, tertip etmek. (gen.) nitelendirdiğiisimden sonra) atanmış, tayin edilmiş veya seçilmiş (fakat henüz memuriyete başlamamış) atama, tayin, tahsis; atanma, tayin edilme, seçilme; isim, ünvan, lakap. arzu edilen, istek uyandıran, çekici, cazip. desirabil ity cazibe, arzu edilir olma, hoşa gitme. desirably arzu edilir şekilde, cazip olarak. arzu etmek, istemek, özlemek; rica etmek, talep etmek, arzulamak. arzu, istek, emel, iştiyak, rağbet, eğilim, meyil; rica, dilek, temenni; hırs, heves, şehvet. istekli, arzu eden, talip. (gen.) from ile vaz geçmek, çekilmek, bırakmak, ayrılmak. yazı masası, yazıhane; daire, şube, masa. boş bırakmak, harap etmek, viran etmek, perişan etmek; yalnız bırakmak, kimsesiz bırakmak; kederlendirmek, meyus etmek. terkedilmiş, metruk, ıssız, tenha, boş, perişan, harap; kimsesiz, yalnız. desolately terkedilmiş olarak. haraplık, perişanlık, viranlık; virane, harabe; kimsesizlik, yalnızlık; keder, yeis. yeis, üzuntü, keder, ümitsizlik; (sık sık) of ile ümitsiz olmak, meyus olmak. despairingly üzüntüyle, kederle. gözü dönmüş haydut. ümitsiz; çaresizlikten deliye dönmüş; vahim, müthiş, korkunç, tehlikeli; dehşetli; aşırı despera'tion . yeis, ümitsizlikten ileri gelen akıl dengesizliği. adi, alçak, değersiz, küçümsenen. despicably alçakça. hakir görmek, küçümsemek, yukarıdan bakmak, adam yerine koymamak, hor görmek; nefret etmek. (edat) nefret, kin, garez; (edat) -e rağmen. in despite of -e rağmen, bununla beraber, yine de; karşı koyarak. soymak, malını yağma etmek, mahrum etmek. despolia'tion yağma, soygun, soygunculuk. ümidini kaybetmek, morali bozulmak. despondency yeis, keder, ümitsizlik. despondent ümitsiz, kederli, bedbin, meyus. despondently ümitsizce. despot, müstebit hükümdar. despotical despotça, müstebitçe despot'ically despotlukla. mutlakiyet, hakimiyete dayanan idare; despotizm, istibdat. (tıb.) pulları dökülmek, pul pul olup dokülmek. yemeğin sonunda yenen tatlı, yemiş soğukluk. dessert spoon tatlı kaşığı. gidilecek yer; gönderilen yer; hedef. to veya for ile nasip etmek, tahsis etmek, tayin etmek, ayırmak; belirli bir gayeye doğru yöneltmek. kader, nasip, kısmet, mukadderat, alın yazısı. (gen.) of ile yoksul, yoksun, mahrum, muhtaç, fakir. destitu'tion yoksulluk, mahrumiyet. harap etmek, mahvetmek, yıkmak; yok etmek, imha etmek, vücudunu ortadan kaldırmak, öIdürmek; iptal etmek, bertaraf etmek. yok edici şey veya kimse, telef edici şey veya kimse; (den.) torpido muhribi; muhrip, destroyer. (fırlatılan roket veya bombayı) hedefe ulaşmadan imha etmek. destructor roket imha cihazı; (ing), çöp fırını. yok edilebilir, imhası mümkün. harap etme, mahvetme, yok etme, helâk, yıkılma; yıkım; belâ; afet. yıkıcı, zararlı, tahrip edici. destructive criticism yıkıcı eleştiri. (edebiyatta) kullanılmayış, yürürIükten kalkma. devamslı, istikrarsız, birbirini tutmayan; tertipsiz, düzensiz, aralannda bağlann olmayan, rabıtasız, dağmık rasgele. ayırmak, çözmek, çıkarmak, koparmak, sökmek; çıkmak, kopmak, ayrılmak. detachable çıkarılabilir, yerinden sökülebilir detachment ayırma, aynlma, çıkarma; müfreze; ayrılık; dalgınlık; tarafsızlık; (ask.) kol. (çoğ.) teferruat, ayrıntılar; tafsilât; ayrıntılı plan; (ask.) müfreze, hususi bir işe ayrılan asker takımı; tafsilatıyla anlatmak; hususi bir işe tahsis etmek. in detail tafsilatıyla, teferruatıyla, mufassalan, ayrı ayrı, ayrıntılarıyla.go into detail teferruata girmek. alıkoymak; engellemek, mani olmak, durdurmak; geciktirmek; gözaltma almak. detainment engelleme, alıkoyma; geciktirme. (huk.) başkasının malına alıkoyma; mevkufiyetin uzatılması emri. meydana çıkarmak; keşfetmek, sezmek, tutmak. detectable keşfi mümkün. detection keşif, meydana ,çıkarma, bulma. dedektif, polis hafiyesi, sivil polis; dedektiflikle ilgili. private detective özel dedektif. detective story polis romanı. bulan şey veya kimse; (elek) dedektör. müdafaa eden; saldırıya uğrayanın durumu, kendini koruyucu harekette bulunma. defensive alliance (ask.) savunma anlaşması. on the defensive kendini savunma lüzumunu duyan. defensively savunarak. (mak.) çalar saatin tetiği, tetik, kol, düğme. (pol.) uluslararası gergin havanın yumuşaması. alıkoyma, engelleme, tutma, mani olma; gecikme; tevkif, hapis. detention camp tevkif kampı. place of detention hapishane. (-red, -ring) niyetinden vazgeçirmek, caydırmak; yıldırmak. determent engel, mani; menolunma. deterjan, temizleyici madde. fenalaşmak, bozulmak, alçalmak, gerilemek. deteriora'tion fenalaşma, gerileme, bozulma, çürüklük, çürüme. tayin eden, tarif eden; hükmeden, galebe çalan; etkileyen veya tayin eden şey; (mat.) determinant. belirli, muayyen, hudutlu, mahdut, kesin, kati; kararlaşmış, mukarrer. azim, sebat, metanet, inat, kararlı oluş; hüküm, tespit, tayin; niyet, kasıt; sınırlama, tahdit. tahdit eden, tayin eden, tahsis eden; tayin eden şey. karar vermek, azmetmek; niyetlenmek, kesmek; tayin etmek, kararlaştırmak, belirlemek; bitirmek; belirtmek; sınırlamak, tahdit etmek; tanımlamak, tarif etmek; yön vermek. kesin, kati, azimkâr, metin, niyetinden şaşmaz. determinedly metanetle, azimle. (fels.) determinizm, gerekircilik. determinist determinist, gerekirci. engel olan, mâni olan, meneden, caydıran; engel olan şey veya kimse, caydıran şey veya kimse. deterrence engel oluş; caydırma. nefret etmek, iğrenmek, tiksinmek. detestable nefret uyandıran, iğrenç, tiksindirici. detestably iğrenilecek bir şekilde, tiksindirerek. nefret, tiksinme, iğrenme. tahttan indirmek, halletmek. dethronement tahttan indirilme. patlamak, patlatmak, infilâk etmek. detona'tion patlama, infilak. kapsül, fitil, patlayıcı maddeyi ateşleyen şey, funya. sapma, dolambaçlı yol, geçici yol; dolambaçlı yoldan gitmek veya göndermek. make a detour dolambaçlı yoldan gitmek. eksiltmek, kıymetten düşürmek; itibarını zedelemek; kötülemek, aleyhinde bulunmak. detraction eksiltme; itibarını zedeleme, kötüleme. (ing) trenden inmek. zarar, ziyan, hasar. detrimen'tal zarar veren, zararlı, muzır. molozların aşınması. (jeol.) aşıntı, kum ve moloz gibi birikim. detrital (jeol.) aşıntıya ait. (Fr.) lüzumundan fazla, fazla. ucunu keserek kısaltmak, budamak, kesmek. detrunca'tion ucunu kesme. (iskambil) ikili; zarda dü; teniste düs, berabere; (k.dili.) kör talih, kör şeytan. deuce of a time sıkıntılı zaman. deuce point tavlada dü hanesi. the deuce melun; şeytan; aman, deme! Who the deuce is he? Bu herif de kim ? (Lat.) klasik dramda zor bir durumu halletmek için mekanik bir yolla sahneye indirilen tanrı; (edeb) buhranlı bir anda beklenilmeyen şekilde yetişen yardım. kilisece sonradan veya ikinci derecede muteber sayılan mukaddes kitaplara ait. ikinci evlilik. değerini düşürmek. (ikt.) devalüasyon, para değerinin düşürülmesi. harap etmek, viran etmek, mahvetmek; (k.dili) utandırmak. devasta'tion harap etme, viran olma. geliştirmek, tekâmül ettirmek, inkişaf ettirmek; genişletmek, açmak; harekete geçirmek, husule getirmek; (foto.) develope etmek, banyo etmek, yıkamak; gelişmek, tekâmül etmek, inkişaf etmek; genişlemek; olgunlaşmak; hâsıl olmak, meydana çıkmak; peyda etmek, kespetmek (alışkanlık) geliştiren şey veya kimse, tekâmül ettiren şey veya kimse; (foto.) develope eden ilaç, revelatör. gelişme, inkişaf, tekâmül, ilerleme, terakki; meydana çıkma, zuhur; (biyol.) açılma, gelişme; (A.B.D) site. developmen'tal gelişim ile ilgili. (huk.) mahrum etmek, elinden almak. toplum düzenine aykırı olarak düşünen ve hareket eden kimse; cinsel sapık. sapmak, yoldan çıkmak, şaşırmak, dönmek, yanılmak. sapma, inhiraf, yoldan çıkma; (den) pusulanın şaşması. deviation clause (den) geminin boşaltma limanından başka yerlere uğramasına izin veren anlaşma maddesi. deviationist komünist öğretilerini ayrı bir şekilde tefsir eden kimse. cihaz, aygıt, alet; icat; tertip: hile, oyun, desise; resim, nisan, işaret (arma) Ieft to his own devices kendi haline bırakılmış. şeytan, iblis; cin, ifrit; habis kimse; delicesine cesur veya öfkeli kimse; Allah'ın belâsı; kör şeytan; zavallı kimse; matbaacı çırağı. devil' advocate Katolik Kilisesinde aziz adayı aleyhinde münakaşa eden savcı; karşı tarafı tutarak münakaşa eden kimse. devilfish ahtapot; (zool.) Mobulidae familyasından yassı ve kuyruklu çok büyük tropikal bir balık. devil'-food cake çikolatalı pasta. devil-may-care pervasız; başıboş. between the devil and the deep blue sea iki tehlike arasında. give the devil his due kötü veya sevilmeyen bir adama bile hakça muamele etmek. Go to the devil ! Kahrol ! Cehenneme kadar git! like the devil şeytan gibi; çok çabuk, ayağına tez. raise the devil (argo) kıyameti koparmak. she-devil şirret kadın, cadaloz kadın. The devil ! Aman ! Vay canına ! Hay kör şeytan ! the devil' own time kötü günler. The devil take the hindmost. Altta kalanın canı çıksın. There will be the devil to pay. Kıyamet kopacak. yemeği çok biber ve baharatla hazırlamak veya kızartmak; makinada ezip parçalamak (paçavra); (k.dili.) canını sıkmak, üzmek. deviled ham bir çeşit ezme jambon, krakova. şeytanî, şeytan gibi; melun; pervasız; (k.dili.) çok, fazla, aşırı. devilishly şeytanca. devilishness şeytanlık. şeytanlık, yaramazlık, kurnazlık. (bak.) deviltry. (ing) devilry şeytanlık; sihirbazlık; kötülük, zalimlik; yaramazlık, haylazlık. dolaşık, eğri büğrü, dolambaçlı; çapraşık, sapa; sapmış, avare, başıboş. deviously çapraşık olarak, dolambaçlı. deviousness çapraşıklık, dolambaçlı oluş. tasarlamak, plan yapmak; akıl etmek, tertip etmek; kurmak, icat etmek; (huk.) bilhassa gayri menkul mülkü vasiyet etmek; vasiyet, vasiyet yoluyla bırakılan mülk. devisable vasiyet olunabilir; tertip edilebilir devisee' vasiyetle kendisine emlak bırakılan kimse, mirasçı, vâris cansızlaştırmak; hevesini kırmak. of ile boş, hali; yoksun, mahrum. nakil, devir, intikal, hak intikali, havale, terk; gerileme. intikal ettirmek, devretmek, havale etmek, bırakmak, terk etmek; (gen.) on, upon veya to ile geçmek, intikal etmek, kalmak. (jeol.) devonik devre ait, balıklar çağına ait. adamak, tahsis etmek, hasretmek, vakfetmek; oneself ile kendini adamak. sadık, bağlı, merbut, vakfedilmiş. devotedly fedakârcasına, sadakatle. düşkün kimse, müptelâ kimse; sofu kimse, dindar kimse. bağlılık, düşkünlük, iptila; (gen.) (çoğ.) ibadet, dua; tahsis, adama, vakfetme. devotional bağlılıkla ilgili; ibadete ait. hırsla yemek, yutmak, (informal) gövdeye indirmek; yok etmek, bitirmek; hırs ve istekle bir nefeste okumak, (informal) yutmak (kitap) devoured by fear korkudan bitmiş, eli ayağı titrer vaziyette. dindar, sofu; samimi, ciddi. devoutly imanla. devoutness dindarlık. çiy, şebnem; gençliğin baharı ; çiyle ıslatmak. dewberry böğürtlen, (bot.) Rubus caesius. dewdrop çiy damlası. dew point çiy düşmesi için gerekli ısı derecesi. dewworm solucan. mountain dew kaçak imal edilen viski, alkollü içki. Kuzey Amerika'da 70 paralelde bulunan radar istasyonları. termos. özellikle büyükbaş hayvanların boynu altındaki sarkık deri gerdan. çiye ait, çiyle ıslanmış, rutubetli, nemli. dewiness Islaklık, nem. bir cins amfetamin. hüner, maharet, el çabukluğu, beceriklilik, ustalık. eli çabuk, eline iş yakışır, usta, marifetli, hünerli. dexterously hünerle, ustalıkla, el çabukluğu ile. dexterousness hüner, ustalık, marifet, el çabukluğu. dekstrin, nişastadan yapılmış yapışkan bir madde. üzüm şekeri. Cezayir dayısı; 16 yüzyılda Trablusgarp veya Tunus hükümdarı. Dahran. (Sanskrit) doğruluk, hakkaniyet, erdem. (önek) iki defa, iki, çift. (önek) arasından; baştan başa. şeker hastalığı, diyabet. diabetic şeker hastalığına ait; şeker hastası. şeytani, şeytanca, iblisane, insaniyete aykırı. diabolically şeytanlıkla. diabolicalness şeytanlık. şeytanlık; şeytanca hareket; şeytana inanma veya tapma. iki ucu çubuklu bir iple havaya fırlatılan makara şeklindeki oyuncak, makara oyunu. (kil) diyakozluk, şemmaslık; diyakozlar heyeti. ayıran, belirten, tefrik ve temyiz eden; fonetik işaret. diacritical mark harfin fonetik değerini belirten herhangi bir işaret. taç, ufak taç; hüküm darlık alameti olarak başa bağlanan kumaş parçası; hükümdarlık; taç giydirmek. diademed taçlı. (bak.) dieresis. hastalığı teşhis etmek. diagno'sis teşhis; bilimsel tetkik veya karar. diagnostic teşhise ait; teşhis. diagnostician teşhis mütehassısı, teşhisçi. köşegen, diyagonal. diagonally diyagonal olarak. diagonally opposite karşılıklı iki köşede bulunan. diyagram; çizge; plan, şema, resim, şekil; diyagram çizmek. diagrammatic diyagrama ait, diyagram halinde, ayrıntıları olmayan. (foto.) diyagraf. (ed veya led, ing veya ling) kadran, saat minesi; (telefonda) kadran, üzerinde rakamların yazılı olduğu daire; kadran ile ölçmek, göstermek veya işletmek; telefon numaralarını çevirmek. dialing telefon numaralarını çevirme; Güneş saati ile zamanı ölçme; kadran ile maden ocağında harita çıkartma. dial plate kadran, saat minesi. dial telephone otomatik telefon, direkt telefon. dial tone telefon ahizesini kaldırınca numara çevrilebileceğini belirten ses, çevir sesi. Lehçe, diyalekt, ağız, dil, lisan. dialectal Lehçeye ait. (fels.) diyalektik, eytişim; mantığın esasları; münazara ilmi; fikirlerin tenkitli tahlili. dialecti'cian mantık âlimi. dialectical mantık ve münazaraya ait; lehçeye ait. dialectical materialism (fels.) diyalektik materyalizm. dialectically diyalektik olarak. diyalog; karşılıklı konuşma ve tartışma; diyalog tarzında edebi eser. ayırma; (kim) diyaliz, parşömen zarı vasıtasıyla koloit içinde çözülmüş maddeleri ayırmak. dialy'(tic.) diyalize ait. (fiz.) diyamagnetik, mıknatıs geçirme hassası düşük olan. diamag'netism diyamagnetizm, mıknatıs geçirme hassası düşüklüğü. çap, kutur. diamet'rical çapla ilgili, kutra ait. diamet'rically çap boyunca; tamamen. diametrically opposite taban tabana zıt. elmas; baklava biçimi; (iskambil) karo; beysbol main, beysbol sahasının iç meydanı; (matb.) 4 1/2 puntolu ufak harf. diamond anniversary altmışıncı veya yetmiş beşinci yıldönümü. diamondback baklava şeklinde benekli sırtı olan kaplumbağa veya yılan. diamond cutter elmas keski. diamond drill elmaslı matkap. diamond point elmaslı pikap iğnesi; baklava biçimindeki demiryolu geçidi. diamond shaped baklava biçiminde. diamond wedding altmışıncı veya yetmiş beşinci evlilik yıldönümü. black diamond siyah elmas; maden kömürü. cut diamond işlenmiş elmas. rose diamond roza, gül biçiminde işlenmiş elmas; Felemenk taşı. rough diamond işlenmemiş elmas; değerli fakat yontulmamış adam. Diana, eski Roma'da av tanrıçası; kadın avcı; evlenmek istemeyen kadın; ay, kamer. doğum öncesi meydana geldiği farz olunan ruh hastalılıklarını teşhis ve tedavi sistemi. düşünme kabiliyeti olan; düşünme ile ilgili. karanfil familyasından herhangi bir çiçek. (müz.) ahenk; bir çalgı veya sesin en ince perdeden en kalın perdeye kadar olan sesleri; iki kollu çelik ses öIçüsü, diyapazon. (A.B.D) çocuk bezi; çocuk bezini sarmak veya değiştirmek. baklava şeklinde benekli pike; böyle kumaştan yapılmış havlu veya peşkir; baklava biçimindeki şekillerden ibaret süsleme. şeffaflık. şeffaf, yarı şeffaf. (tıb.) ter, terletme. (tıb.) terletici (ilaç) (anat.), (tıb.) diyafram; zar, böleç; ayıran zar; (foto.) adese perdesi. diyaframa ait, diyafram gibi. (anat.) kemik gövdesi. diapozitif. (tıb.) ishal, amel, iç sürmesi, diyare. diarrheal diyareye ait, diyareli. hatıra defteri, günce. diarist hatıra defteri tutan kimse. sürgünden sonra Yahudilerin dünyanın her tarafına yayılması; İncil'de Kudüs'ün dışında bulunan Yahudi Hıristiyanlar. diyastaz, filizlenmeye başlamış tahıl tanelerinde bulunan ve nişastayı şekere çeviren azotlu maya. nişastayı şekere çeviren. (fizyol) kalp inbisatı, kalp genişlemesi, diyastol. (jeol.) yer küre tabakasının kıtalar, dağlar ve denizleri teşkil edecek şekilde değişmesini sağlayan süreçler. sütunları birbirinden üç sütun çapı uzaklıkta olan (bina) elektrik akımıyla vücut dokularına hararet verme usulü, diyatermi. ancak mikroskopla görülebilen tek hücreli bir çeşit deniz algi. (kim) iki atomdan ibaret. (müz.) diyatonik, içinde yabancı sesler bulunmayan gama ait. şiddetli münakaşa; acı ve küçültücü tenkit. (bot.) dış etkenlere karşı bazı bitki organlarının kendilerini çapraz olarak ayarlama ihtimali. (kim) dibazik, iyonize olabilen iki hidrojen atomu ihtiva e(den.) dikeleç; dikeleç ile toprağa çukur açmak, dikmek (fidan) parça; (argo) ufak para; beştaş oyunu; hak: (I.)'ve got dibs on that. O benim hakkım. (çoğ.) (bak.) die), oyun zarları; dama şekilleriyle süslemek; zar şeklinde kesmek. dicebox zar atmaya mahsus kupa. Ioaded dice hileii zar. iki başlı. (kim) başka bir elemanla iki atom klordan mürekkep kimyasal bir madde, diklorid. (bot.) erkek ve dişi organların ayrı zamanlarda olgunlaşmaları. dichogamous bu şekilde olgunlaşan. ikiye bölme; (astr.) ay, Merkür veya Venüs kursunun yarısının ışıklı olması; (biyol.) çatallı olma; (man) ikiye bölme. iki ayrı yönden bakıldığı zaman iki ayrı renk aksettirme hassası (kristal gibi), dikroizm. iki renkli; (tıb.) esas renklerin yalnız ikisini görebilen. (kim) iki krom atomu havi olan. (A.B.D), (argo) polis hafiyesi, detektif. (k.dili) şeytan. What the dickens! Ne var Allah aşkına? (A.B.D) çekişe çekişe pazarlık etmek; cimrice pazarlık etmek; pazarlık; pazarlıkta uzlaşma. göğüslük, önlük; eşek; küçük kuş. (bot.) iki çenekli bitki, tohum zarfı iki kısma ayrılan bitki. dicotyledonous tohum zarfı iki kısma ayrılan, iki çenekli. (tic.) (mark) diktafon. emir; prensip. dictates of conscience vicdanın emri. dikte etmek, yazdırmak; emretmek; zorla kabul ettirmek. dictation dikte; emir. diktatör; mutlak hakimiyeti elinde tutan kimse; dikte eden kimse, yazdıran kimse. dictatorship diktatörlük. diktatörce; amirane. dictatorially amirane, sert ve kati bir şekilde. kelime seçimi, kelimeleri kullanma şekli (konuşma ve yazıda); ifade, konuşma tarzı; telaffuz. sözlük, lügat, kamus. (tic.) (mark) diktograf, konuşmaları gizlice dinlemek için kullanılan bir çeşit telefon aleti. yetkili hüküm veya söz; (huk.) hüküm, (huk.)uki mütalâa; darbımesel, atasözü. (bak.) do. öğretici, öğretsel, didaktik, ahlâki yönden eğitici, bilgi verici. didactically öğretici bir şekilde; ahlâki yönden eğitmek için fazlasıyla üstüne düşerek. öğretke, didaktik. aldatmak, kandırmak, dolandırmak; boşuna vakit geçirmek, vakit öldürmek: kımıldatmak, sarsmak. (k.dili) tuhaflık. (k.dili.) bebek bezi. (bot.) (zool.) iki eş parçadan ibaret olan, çift büyüyen, ikiz. (died,dying)ölmek, vefat etmek; ölecek gibi olmak; sıkılmak, (informal) patlamak; helâk olmak; mahvolmak; yok olmak; bayılmak; ecel teri dökmek; (k.dili.) çok fazla arzu etmek. die a glorious death şerefli bir şekilde ölmek. die away yavaş yavaş kesilmek, tedricen ortadan kalkmak. die back (bitki) tepeden köke doğru kurumak. die off birer birer ölüp tükenmek. die out yok olmak; azalıp tükenmek. die by violence suikast neticesinde ölmek, öldürülmek. die from wounds Yaralanarak ölmek. die in harness vazife başında ölmek. Never say die Davandan asla vazgeçme. ),(çoğ.) dice) zar, oyun zarı; talih, şans. The die is cast. Ok yaydan çıktı iş işten geçti. (çoğ.) dies) kalıp, lokma, sikke damgası. straight as a die dümdüz. tutucu kimse, inatçı ¨ kimse, kaybettiği davada devam eden kimse. (elek) elektrik akımlarını geçirmez, yalıtkan, mücerrit, dielektrik, izole; yalıtkan madde veya araç. (anat.) ara beyin. bir arada bulunan iki sesli harfin ayrılması; sesli iki harfin ayrı okunması için ikincisi üzerine konulan iki nokta işareti. Dizel motoru. kalıpçı, sikke kalıbı oyan sanatkâr. diş lokması kasası. rejim, perhiz; günlük besin; yiyecek: perhiz yapmak, rejim yapmak; perhiz vermek. diet kitchen astalar için belirli yemekler hazırlayan mutfak. be on a diet perhiz yapmak, rejim yapmak. Diyet; kurultay, genel meclis, millet meclisi (Japonya gibi bazı ülkelerde) perhiz kuralları, perhiz hakkında broşür; perhiz yemeği: beslenmeyi ayarlama: perhize ait. dietary laws Musevilerin dini yemek kuralları. dietetic, ical perhize ait. dietetics diyet ihtisası. diyetçi, diyet mütehassısı. from ile başka olmak, benzememek, farklı olmak; with ile muvafakat etmemek, uygun bulmamak, ayrılmak; kavga etmek, bozuşmak. ayrılık, fark; ayırıcı özellik; ihtilaf, anlaşmazlık, kavga, dava; (mat.) fark, çıkarma sonucunda kalan miktar. It makes a difference. Fark eder. şu veya bu şekilde sonucu etkiler. split the difference kalanı eşit olarak bölmek; anlaşmak, uyuşmak. (A.B.D) from veya than ile: (ing) from veya to ile farklı, başka, ayrı; muhtelif, çeşitli. differently başka şekilde, başka türlü. (çoğ.) tiae) (man) ayırt edici vasıf veya herhangi bir şey. farklı özelliği olan, fark gösteren, farklı, farklarla ilgili; farklara dayanan; (mat.), (mak.) diferansiyel; (mak.) diferansiyel dişlisi. differential calculus (mat.) diferansiyel hesap. differential equation (mat.) diferansiyel denklem. differential gear diferansiyel dişlisi. differential ther mometer (fiz.) ısı derecesi farklarını tayin eden termometre. differential windlass (mak.) denksiz vinç, basamaklı ırgat. ayırmak, ayırt etmek, tefrik etmek, temyiz etmek; farklılaşmak, farklı olmak. differentia'tion fark, temyiz. güç, zor, müşkül, çetin; geçinilmesi zor, huysuz, inatçı: titiz, müşkül pesent: zor anlaşılabilen. güçlük zorluk, müşkülât: güç şey, engel, mânia: nazlanma, itiraz; sıkıntı, problem. be in difficulties parasız kalmak. make veya raise a difficulty güçlük çıkarmak. çekinme, kaçınma, mahcubiyet, utangaçlık, çekingenlik. çekingen, utangaç, mahcup. kısımlara ayırmak; (fiz.) ışınları saptırmak ve kırmak. (fiz.) ışınların sapıp kırılması. diffraction grating dağıtma ızgarası. diffraction spectroscope dağıtma tayf ölçücüsü, dağıtma spektroskopu. ayrıntılı, mufassal; çok söz kullanan; geniş, yaygın, yayılmış, vâsi. diffusely yaygın olarak. diffuseness yaygınlık. yaymak, dökmek, neşretmek; yayılmak, dağılmak, intişar etmek. diffusion nüfuz; yayılma, dağılma. dağınık ve tafsilâtlı. (dug, digging) kazmak, toprağı bellemek: kazı yapmak, hafriyat yapmak; dürtmek; (k.dili.) üzerinde düşünmek, kafa yormak: (A.B.D) (argo) anlamak, beğenmek; (mak.) derin kesmek. dig in (ask.) siper kazıp mevzi almak; kalmak niyetiyle yerleşmek. dig into çok çalışmak. dig out kazıp çıkarmak: ayrıntılarıyla incelemek. dig up kazıp çıkarmak: kazıp belleyerek toprağı havalandırmak. hafriyat, kazı; (k.dili.) iğneli söz, kinaye, dokunaklı söz. digs (çoğ.), (ing), (k.dili.) pansiyon. take a dig at somebody yapmacık bir nezaketle başkasının kusurunu yüzüne vurmak. en eski Yunan alfabesinde altıncı ve ibranice'de vav harfinin eşiti olan harf. ikinci defa evlenme. (anat.) iki karınlı. digastric muscle (anat.) dar bir veterle iki kısma ayrılmış olan adale, iki karınlı kas. özet, hulâsa, fezleke, icmal: (huk.) kazai içtihatlardan çıkarılan kuralların toplamı. sindirmek, hazmetmek: tasnif etmek, düzenlemek, tertip etmek: kavramak, idrak etmek, üzerinde düşünmek; (kim) ısı ile yumuşatmak. digestible hazmedilebilir, hazmi mümkün, hafif. digest ibility hazım imkânı. hazmettirici şey, sindirici şey; sıkı kapanan bir çeşit kimya kazanı. hazım, hazım gücü, sindirim; kavrama, idrak etme; ısı ile yumuşatma. hazma ait, hazmettirici, midevi; sindirimi kolaylaştıran ilâç. digestive system (fizyol) sindirim sistemi. toprak kazan kimse; toprak kazma aracı, hafriyat makinası, greyder. kazı yapılan yer; bu kazıdan çıkarılan şey; (ing), (k.dili.) pansiyon. parmak; parmak genişliği (20 milimetre); sıfırdan dokuza kadar tam sayıların her biri. parmağa ait, parmak gibi; on esaslı numara sistemine ait. digital computer çift rakamla kullanılan sayıcı hesap makinası. yüksükotu, (bot.) Digitalis purpurea; (ecza) yüksükotunun kalp kuvvetlendirici olarak kullanılan yaprağı. iki dilde, iki dilli: iki dilde yazılmış yazı veya kitap. paye vermek, itibar etmek, şeref vermek, değer vermek. dignified vakur, asil, ağırbaşlı. rütbe veya mevki sahibi kimse, büyük adam, ileri gelen kimse. kıymet, değer, kadir, itibar, şeref; paye, derece; vakar, asalet; mevki sahibi, ileri gelen kimse. tek sesi temsil eden iki harf (head kelimesindeki ea gibi) dışına çıkmak, konudan ayrılmak. digression konu dışı söz, arasöz. digressive konu dışı, mevzu harici. dihedral, (açısı) iki düzlemden meydana gelen. hendek, suyolu, mecra, kanal; set, toprak duvar, bent: (jeol.) duvara benzer taş damar; set yaparak muhafaza etmek, etrafına set çekmek; hendek vasıtasıyla suyunu boşaltmak; kazmak. bakımsızlıktan harap etmek, tahrip etmek, kırıp dökmek; bakımsızlıktan harap olmak. dilapida'tion harap olma, bakımsızlık. genişletmek, kabartmak, açmak, şişirmek, büyütmek; on veya upon ile tafsilata girişmek: genişlemek, kabarmak, şişmek. dila'tion, dilata'tion açılma, genişleme. (tıb.) bir uzvu genişletmek için kullanılan alet; (anat.) vücut boşluklarını genişleten adale. işini sonraya bırakan, ağırdan alan, sürüncemede bırakan; ağır, üşenen. dilatorily ağırdan alarak, üşenerek, dilatoriness işini ağırdan alma, geciktirme: üşenme. müşkül durum, çıkmaz; (man) ikilem, dilem. the horns of a dilemma her biri imkânsız olan iki şık. (çoğ.) ti) eğlence için özel bir şeyle ilgilenen kimse; güzel sanatlar düşkünü kimse, sanat meraklısı kimse; amatör: sathi merakı olan. dikkat, ihtimam, sebatlı çalışma, gayret, çalışkanlık; on sekizinci asırda Avrupa'da kullanılan atlı posta arabası. gayretli, dikkatli, çalışkan. diligently gayretle. dereotu, yabantırak, (bot.) Anethum graveolens dill pickle dereotlu hıyar turşusu. wild dill yabani dereotu, (bot.) Anethum sylvestris. oyalanmak, yavaş yavas iş görmek, ağırdan almak. sulandırıcı madde; sulandırıcı; eritici. sulandırmak, su katmak, hafifletmek. dilute(d) su katılmış, sulu, hafif, açık. dilution su katma, sulanma, su katılmış herhangi bir şey. selden ileri gelen, tufani; (jeol.) diluviyuma ait. di luvium (jeol.) tufan çöküntüsü, diluviyum. (mer, mest) Ioş, donuk, sönük, bulanık, belirsiz, müphem; donuklaştırmak, karartmak, bulandırmak: kararmak, donuklaşmak: out ile ışıkları kısmak, karartmak, maskelemek. dimly donuk bir surette, duman içinde gibi, bulanık olarak. dimness donukluk, loşluk, müphemlik. Amerika Birleşik Devletlerinin on sent kıymetinde ufak gümüş parası. dime bag (A.B.D), (argo) on dolarlık esrar paketi. dime novel heyecanlı ucuz roman. dime store ucuz (mal.) satan büyük mağaza. ölçüde esas olan uzunluk, genişlik ve derinlik birimlerinin her biri, boyut, buut, çap (çoğ.) boyutlar, ebat; oylum, hacim; genişlik; ölçü, ölçüsü alınan şeyler; (mat.) bir terimi belirleyen faktör, boyut. of generous dimension iri, şişman, geniş yapılı. dimensional boyutlu. (bot.), (zool.) iki kısım dan meydana gelen. (şiir) iki vezinli mısra. (kim) etan. (bot.), (zool.) ikiye bölünmüş. azaltmak, eksiltmek, küçültmek; alçaltmak, zayıflatmak; azalmak, eksilmek, kısalmak, küçülmek; (müz.) bir yarım entervali kısaltmak. diminishingly eksilerek, gittikçe azalarak. diminishing returns azalan verim. (müz.) diminuendo, ses gittikçe hafifleyerek; sesin gittikçe hafiflemesi. eksiltme, küçültme; azalma, alçalma; inme; düşme; (huk.) noksan, eksiklik: (mim.) incelme. küçültücü, küçültme belirten: küçük, ufak, mini mini; (gram), küçültme ismi veya sıfatı; ufak cins, önemsiz şey. üzeri kabartma çizgili ince pamuklu bez. (elek) ışık kesici reosta. iki şekilde görülebilen veya gözüken, iki şekilli. dimorphism aynı bitki ve hayvan üzerindeki iki değişik şekil; aynı maddenin iki değişik şekilde kristalleşmesi. karartma, ışıkların kısmen veya tamamen söndürülmesi veya kamufle edilmesi. gamze, yanak veya çenede ufak çukur; ufak çukur; gamzesini göstermek; böyle çukur hasıl olmak veya hâsıl etmek. (argo) ahmak kimse, alık kimse, budala kimse. (ned, ning) gürültü, patırtı, şamata; gürültü ile söylemek, tekrar tekrar söylemek; gürültü etmek. din into tekrar tekrar söyleyerek kafasına sokmak. (kıs.) Deutsche Industrienor men Alman Sanayi Standartları; (foto.) filmin ışığa karşı hassasiyet ölçüsü. eski bir altın para, dinar; Yugoslavya, İran, Irak, ürdün, Kuveyt ve Tunus'ta para birimi. günün esas yemeğini yemek veya yedirmek; akşam yemeği yemek; ziyafet vermek; yemeğe davet etmek. wine and dine bir kimseye içkili ziyafet vermek. dine out dışarıda yemek yemek. dining car vagon restoran. dining hall yemek salonu. dining room yemek odası. yemek yiyen kimse; vagon restoran; vagon restorana benzer lokanta. küçük yemek odası. çan gibi ses çıkarmak, çalmak; çan sesi. (k.dili) ufak şey; fırlatılan şey; ismi unutulan şey. çan sesi gibi; çan sesi, dan dan; aynen tekrar edilen ses. (çog geys, ghies) ufak kayık; patalya, dingi; ufak gezinti sandalı. derecik, etrafı ağaçlıklı ufak dere. Avustralya'ya mahsus bir çeşit yabani köpek, (zool.) Canis dingo. (k.dili) şey. (gier, giest) donuk, rengi soluk, kirli, paslı. dingily rengi soluk olarak, paslı olarak. dinginess rengi soluk oluş, donukluk; kir, pas. (ier, iest) (k.dili.) önemsiz, ehemmiyetsiz, küçük; küçük şey; küçük lokomotif. günün esas yemeği; akşam yemeği; ziyafet. dinner bell yemek zili veya çanı. dinner hour yemek saati. dinner jacket smokin dinner pail sefertası dinner party ziyafet, yemekli toplantı. dinner table sofra. dinner time yemek vakti. yemek takımı. mezozoik çağda yaşamış olan ve bu gün yalnız fosilleri bulunan çok büyük bir cins sürüngen, dinosor. kuvvet; ufak oyuk; ufak çukur meydana getirmek. by dint of kuvvetiyle, vasıtasıyla. piskoposluk bölgesi. diocesan piskoposluk bölgesine ait; bu bölgeyi idare eden piskopos; bu bölgede bulunan papaz veya fert. (elek) diod. (bot.), (zool.) erkek ve dişi organları ayrı bitki veya hayvanlarda olan, iki evcikli, dioik. merceklerin ışığı kırma kuvvetinin ölçü birimi, diyopter. merceklerin ışığı kırmaları ile ilgili bilim dalı. dioptric(al) bu bilimle ilgili. diyorama. dioramic diyoramik, diyoramaya ait. (jeol.) diyorit, yeşil taş. (kim) dioksit. (ped veya dipt, ping) batırmak, daldırmak, banmak; ıslatmak; kepçe gibi bir şeyle çıkarmak; bayrak gibi bir şeyi indirip kaldırmak; (den.) selam maksadıyla sancağı yarı mayna ve hisa etmek; antiseptik suya batırmak (bir hayvanı); dalmak, batmak; (jeol.) meyletmek, inhitat etmek; (hav.) çabuk inip tekrar havalanmak. dip into a book bir kitabı gözden geçirmek. dalma, batma; meyil, inhitat; çukur; daldırma mum, içine herhangi bir şey daldırılacak sıvı, banyo; (argo) yankesici. dip net uzun saplı balık ağı, kepçe. dip stick daldırma çubuk ölçek. magnetic dip mıknatısın aşağı eğilmesi. (elek) iki fazlı, çift fazlı. (tıb.) kuşpalazı, difteri. diphtheric difteriye benzer, difteriye ait. ((dilb.) diftong, iki seslinin bir hece halinde kaynaşması. (zool.) iki defa diş çıkaran memeli. çift, iki katlı. diploma. diplomasi, diplomatlık, siyaset, hariciye mesleği; başka insanlarla ilişkide incelik, ustalık. Dışişleri Bakanlığı memuru, hariciye memuru, diplomat, siyaset adamı; başkaları ile ilişkide incelik gösteren kimse. doktor ve mühendis gibi meslek diploması alan kimse. diplomatik, milletlerarası siyasete ait; başkaları ile ilişkide ince, usta, siyasi; diplomasi ilmine ait. diplomatic affairs diplomatik işler. diplomatic agent elçi veya maslahatgüzar. diplomatic immunity diplomatik dokunulmazlık. diplomatic service Dışişleri memurluğu, hariciyecilik. diplomatically diplomatça, kurnazlıkla, incelikle. eski resmi ve sikaları çözme ve gerçeğe uygunluğunu tayin etme ilmi. diplomat, hariciye memuru, siyaset adamı. (tıb.) gözün tek cisimleri çift görmesi. (fiz.) ikiz kutup. maşrapa, kepçe; dalıcı kuş. Great Dipper, Big Dipper (astr.) Büyükayı. Little Dipper (astr.) Küçükayı. (argo) deli. hastalık derecesinde içki iptilası, ayyaşlık, dipsomani. dipsomaniac içkiye müptelâ kimse. (çoğ.). (zool.) bir çift kanadı olan böcekler sınıfı, çiftkanatlılar. dipteral (mim.) çift sıra direkleri olan; (zool.) iki kanatlı. dipterous (bot.), (zool.) iki kanatlı. eskiden kullanılan birbirine menteşelenmiş iki yapraktan ibaret tablet; kitap gibi kapanan iki levhalı resim. uğursuz, meşum; dehşetli, korkunç. direly dehşetle; uğursuzlukla. direness dehşet, uğursuzluk. idare etmek, tanzim etmek, emretmek; göstermek, aydınlatmak, irşat etmek, tevcih etmek, yöneltmek, çevirmek, doğrultmak; yolu tarif etmek, salık vermek, tavsiye etmek. directive idare edici, yol gösterici. directive emir, direktif, kararname. doğru, müstakim, dosdoğru: dürüst, tok sözlü; açık, sarih; doğrudan doğruya, vasıtasız, araçsız; babadan oğula intikal eden; (astr.) güneş etrafında dünya yönünde dönen; (gram) doğrudan doğruya olan, dolaysız, vasıtasız; dosdoğru, doğrudan doğruya; hemen, derhal; açıkça. direct action doğrudan doğruya yöneltilmiş hareket. direct current doğru akım. direct discourse (gram) doğrudan doğruya aktarılan konuşma. direct evidence izaha veya tahkike muhtaç olmayan delil. direct hit tam isabet. direct mail advertising posta ile ilan dağıtma. direct object (gram) nesne, düz tümleç. direct tax vasıtasız vergi. the direct opposite tam aksi. directly doğrudan doğruya; hemen, derhal. yön, meyil, cihet, istikamet, taraf; idare, nezaret; emir, talimat, tembih; (müz.) belirli bir notanın nasıl çalınacağını belirten işaret. direction finder (radyo) yön bulucu alet, yön alıcı cihaz. directional istikamete ait. directional antenna yönelici anten. direktör, müdür, idareci, müdürler kurulu üyesi; herhangi bir şeyi idare eden şef. directorate müdüriyet; müdürler kurulu; müdürlük. director'ial idareye ait. müdürlük, direktörlük. rehber, nizamname; Fransız ihtilalinde Cumhuriyet Hükümetini idare eden beşler heyeti; (huk.) açıklayıcı hüküm; idare eden, istişareye ait. (nad.) müdire, kadın direktör. (nad.) müdire; (geom.) doğrultman. korkunç, dehşet veren, uğursuz; hüzünlü, mahzun. direfully hüzünle, uğursuzca, korkunç bir şekilde. direfulness hüzün, uğursuzluk, dehşet. mersiye, ağıt. idare edilebilen balon, zeplin, hava gemisi. (huk.) tamamen iptal eden, feshe(den.) bir çeşit kama. Avusturya'da giyilen renkli bir etek; kuşaklı etek. kir, pislik, çamur, toz; leke; alçaklık, namussuzluk, değersizlik, işe yaramazlık; dedikodu, iğrenç konuşma; içinde açık saçık resim ve yazılar bulunan kitap; (mad) toprak, çakıl, kum. dirt cheap sudan ucuz, bedava. dirt poor yoksul, fakir. dirt track yarışların yapıldığı toprak yol. pay dirt değerli maden. cevheri; iyi netice veren sistem. treat a person like dirt bir kimseyi hiçe saymak, hor görmek, adam yerine koymamak. kirli, pis, murdar; bulanık; iğrenç, çirkin; alçak; sisli, fırtınalı, bozuk (hava); fazla miktarda radyoaktif zerreler yayan; (argo) yanında esrar bulunan; pisletmek, kirletmek, murdar etmek; lekelemek. dirty work (k.dili) el altından yürütülen iş, hileli oyun, bir işin en zor kısmı. dirtiness pislik. (önek) zıt oluş; uzaklaştırma; ayrı; olmayan (olumsuz bir kelimenin anlamını kuvvetlendirici ek); yapılan bir şeyi bozma anlamına gelen bir (önek) malûliyet; yetersizlik, kifayetsizlik, kuvvetsizlik, zaaf; yetkisizlik, salahiyetsizlik. sakatlamak, kuvvetten düşürmek, zayıflatmak; (huk.) salahiyetini elinden almak, ehliyetsiz kılmak. disabled sakat. disablement sakatlık; yetkisizlik, salahiyetsizlik. yanlış bir fikri düzelterek gözünü açmak, doğru yolu göstermek. ihtilaf halinde olmak, aralarında anlaşmazlık olmak; anlaşmazlık, ahenksizlik. bir alışkanlıktan vazgeçirmek, bir itiyadı bıraktırmak. inkar etmek, kabul etmemek, reddetmek. mahzur, aleyhte olan durum, dezavantaj, zarar, ziyan. at a disadvantage (diğerlerine nispetle) daha zayıf bir durumda olmak, dezavantajlı olmak. be to somebodys disadvantage bir kimsenin zararına olmak. disadvantaged normal sayılan menfaatlerden mahrum. menfaatine halel getirmek, yararına olmamak, zarar vermek. mahzurlu, zararlı; müsait olmayan, elverişsiz. disadvantageously aleyhine olarak, zararına olarak. sevgisini azaltmak, soğutmak. sevgisi azalmış, soğumuş. inkar etmek, kabullenmemek; (huk.) reddetmek, cerhetmek, nakzetmek; inkar, ret, iptal. (ing) (huk.) orman kanununun kapsamı dışında bırakmak, ormanları tahrip etmek, ormansız bırakmak. uyuşmamak, uymamak, uygun düşmemek; muvafık olmamak, anlaşamamak; bozuşmak, münakaşa etmek, tartışmak, atışmak; (gen.) with ile bünyesine uygun gelmemek, yaramamak, dokunmak (yiyecek) nahoş, hoşa gitmeyen; kötü, huysuz, kavga eden, aksi, ters, sert. disagreeableness uygunsuzluk, nahoşluk; terslik. disagreeably terslikle, nahoş derecede. ihtilaf, anlaşmazlık, ayrılık, tutmazlık, mübayenet, uyuşmazlık; çekişme, münakaşa, münazaa. müsaade etmemek, engel olmak men etmek; inkar etmek, reddetmek. (led, ling) tamamen lağvetmek, iptal etmek. gözden kaybolmak, kaybolmak; yok olmak; zail olmak, ortadan kaybolmak. disappearance gözden kaybolma, kaybolma. hayal kırıklığına uğratmak, memnun edememek, canını sıkmak, üzmek, müteessir etmek, ümitlerini boşa çıkarmak. disappointed hayal kırıklığına uğramış, ümidi kırılmış. disap pointedly hayal kırıklığına uğramış olarak. disappointingly hayal kırıklığına uğratacak şekilde; canını sıkarak. hayal kırıklığı, ümidi boşa çıkma, hüsran. beğenmeyiş, uygun görmeyiş, tensip etmeyiş, tenkit; memnuniyetsizlik, hoşnutsuzluk. beğenmeyiş, hoşnutsuzluk, tasvip etmeyiş. of ile beğenmemek, uygun görmemek, tensip etmemek; tenkit etmek; reddetmek, kabul etmemek, tasvip etmemek. disapprovingly beğenmeyerek, tasvip etmeyerek, reddederek. silahsızlandırmak, silahtan tecrit etmek, silâhını almak; zararsız hale getirmek; şüpheyi bertaraf etmek, dost kazanmak; (ask.) silâhını elinden almak; silahları bırakmak; bir memleketin silahlı kuvvetlerinin sayısını azaltmak veya sınırlamak. disarm (ing) dost kazandırıcı. silahsızlanma, silahları bırakma, silahların sınırlandırılması. karıştırmak, dağıtmak, düzenini bozmak. disarrangement karışıklık, düzensizlik, dağınıklık. nizamsızlık, düzensizlik, karışıklık; düzensiz kıyafet; düzensiz bir hale getirmek, bozmak. sökmek, parçalarına ayırmak, demonte etmek. ayırmak, münasebetini kesmek, ilgisini kesmek. felaket, belâ, musibet, talihsizlik, büyük kaza. disastrous felâket getiren, feci. disastrously feci halde. reddetmek, tanımamak, tekzip etmek, inkâr etmek. disavowal ret, tekzip, inkâr. dağıtmak; terhis etmek; dağılmak. disbandment dağılma; terhis. (red, ring) (huk.) barodan ihraç etmek. disbarment barodan ihraç. inanmamak, iman etmemek. disbelieve in itimat etmemek. disbelief imanslzlık, güvensizlik, itimatsızlık. disbeliever inanmayan kimse, aksine inanan kimse. tediye etmek, ödemek, kasadan para vermek; harcamak; para dağıtmak; israf etmek. disbursement tediye, ödeme; harcama; ödenen meblâğ; harcanan para. (bak.) disk. atmak, Iskartaya çıkarmak, ihraç etmek, tardetmek, kovmak; (iskambil) kağıt atmak, boş kağıt oynamak; atma, çıkarma; boş kağıt. ayırt etmek, tefrik etmek; sezmek, görmek, anlamak, farkına varmak, idrak etmek. discernible fark edilebilir, görülebilir. discernibly görülecek surette, aşikar olarak. idrak eden, anlayan, zeki. discerningly idrak ederek, anlayarak. idrak, akıl, muhakeme; görüş, seziş, basiret, feraset. yük boşaltma; ateş etme (top ve tüfek), yaylım ateşi; sırtından yük atma, ödeme, ifa; azil, tart, ihraç, işten çıkarılma; terhis, izin; cereyan, akıntı, akış; cerahat, boru gibi şeyden akan madde; (elek) boşaltma; boyayı çıkaran madde, ağartıcı madde. discharge pipe akma borusu, boşaltma borusu. yük boşaltmak (gemi); çıkarmak, akıtmak; top veya tüfekle ateş etmek; ödemek; ifa etmek (vazife); görevine son vermek, işten çıkarmak: terhis etmek; ihraç etmek; serbest bırakmak; (elek) cereyanı boşaltmak; ağartmak, rengini açmak. plak veya disk şeklinde. taraftar, mürit, talebe; havari. discipleship taraftarlık, talebelik; havarilik. sert amir, disiplin taraftarı olan kimse. (b disiplinle ilgili, inzibata ait; tahsil ve terbiyeye ait. disiplin, inzibat, terbiye, idare; talim; itaat, boyun eğme; cezalandırma, tekdir; ilim, bilim dalı; terbiye etmek, yetiştirmek, idare etmek; disipline sokmak, yola getirmek; cezalandırmak. inkâr etmek, benim değil diye reddetmek, kabul etmemek; müsaade etmemek, feragat etmek; reddetmek, vazgeçmek; (huk.) bir dilekten veya iddiadan vazgeçmek. vazgeçen kimse; (huk.) iddiadan vazgeçme, feragat, feragat name. açmak, ifşa etmek; keşfetmek, göstermek, izhar etmek. disclosure açma, ifşa etme, söyleme; ifşa olunan şey, ifşaat, haber. plak koleksiyonu, banda alınmış bilumum veya seçme müzik parçaları; banda alınmış veya plak haline getirilmiş müziğin düzenli bir şekilde sıralanması. disk şeklinde, yassı ve yuvarlak. rengini bozmak, soldurmak, lekelemek; rengini değiştirmek. discolora'tion rengini bozma, rengi bozulma, solma; leke. (A.B.D), (argo) Arap saçı gibi karıştırmak, altüst etmek. yenmek, mağlup etmek, bozguna uğratmak; sinirlendirmek, rahatsız etmek; şaşırtmak. discomfiture rahatsızlık; şaşkınlık; bozgun, yenilgi, hezimet. rahatsızlık, huzursuzluk, sıkıntı, ağrı, keder; sıkıntı vermek, rahatsız etmek, üzmek, canını sıkmak. taciz etmek, rahatsız etmek; zahmet vermek, külfet yüklemek. düzenini bozmak, şaşırtmak, sinirlendirmek; karıştırmak, rahatını bozmak. discomposure telâş, sinirlenme. düzenini bozmak, karıştırmak; sinirlendirmek; şaşırtmak. disconcerted düzeni bozulmuş, canı sıkılmış. düzensizlik. baglantısını kesmek, ayırmak, çıkarmak. disconnection, (ing) exion bağlantının kesilmesi, ayrılma. teselli kabul etmez, çok kederli; acıklı. disconsolately kederle. disconsolateness keder, teselli kabul etmez durum. hoşnutsuzluk, memnuniyetsizlik, dargınlık; memnuniyetsizliğe sebep olmak; memnun olmayan, hoşnutsuz. discontentedly hoşnutsuz olarak, memnuniyetsizlikle, istemeyerek. discontentedness discontentment hoşnutsuzluk, memnun olmayış. kesilme, inkıta, fasıla, aralık. kesmek, devam etmemek, yanda bırakmak, vazgeçmek, tatil etmek. devamsızlık, fasıla, inkıta. devamsız, fasılalı, ayrılmış, ayrı, aralıklı. discontinuously fasıla ile, aralıklı olarak. plak toplamaya ve incelemeye meraklı kimse. ahenksizlik, fikir ayrılığı, anlaşmazlık, ihtilâf, kavga; (müz.) falso, gürültü. sow discord anlaşmazlık yaratmak, mesele çıkarmak. uymamak, uyuşmamak, çarpışmak. discordance ahenksizlik, uyuşmazlık, anlaşmazlık, düzensizlik. aralarında uyuşmazlık bulunan, karşı, muhalif, ahenksiz; (müz.) uyumsuz, düzensiz. discordantly ahenksizce, muhalif olarak. diskotek. iskonto, tenzilat, fiyat indirimi; kar oranı; fiyat indirimi yapmak, tenzilat yapmak, iskonto etmek, hesaptan düşmek; kırdırmak, kırmak (senet, bono), sonucunu göz önünde tutarak hesaba katmak; aldırmamak; aslını saymamak. discount house daha ucuza (mal.) satılan mağaza. utandırmak; tasvip etmemek, yüz vermemek, cesaretini kırmak. hayal kırıklığına uğratmak, gözünü korkutmak, hevesini kırmak, cesaretini kırmak. discourage somebody from doing something birini bir işten vaz geçirmek; fikrini değiştirmek. discouraging ly hayal kırıklığına uğratarak, hevesini kırarak. discouragement cesaretsizlik, hevesin kırılması. karşılıklı konuşma, mükâleme, muhavere; tez, makale, broşür; söz, hitabe, nutuk; söylemek, bahsetmek, konuşmak, hitap etmek, bir konuyu sözle veya yazılı olarak işlemek. nezaketsiz, kaba, saygısız, hürmetsiz. discourteously saygısızlıkla discourtesy nezaketsizlik, kabalık. keşfetmek, bulmak; meydana çıkarmak. discoverable keşfi mümkün. discoverer kâşif, keşfeden kimse, bulan kimse. (huk.) evlenmemiş veya dul (kadın) keşif, ilk buluş, ilk görüş, meydana çıkarma; izhar, bildirme, tanıtma; keşfedilen şey, bulgu; (huk.) ifşaat. itibardan düşürmek, kötülemek; şüpheye düşürmek, güvenini sarsmak; inanmamak, kulak asmamak, itimat etmemek. itibarsızlık; itimatsızlık, şüphe. be to somebody' discredit birinin şerefine halel getirmek, bir kimsenin şerefini lekelemek. ayıplanacak haysiyet kırıcı, şerefe halel getirici. discreditably şerefe halel getirecek şekilde, yakışık almaz bir surette. tedbirli, ihtiyatlı, akıllı, basiretli. discreetly tedbirli olarak, basiretle, akıllıca. discreetness tedbir, ihtiyat, basiret. ayrılık, zıtlık, ihtilaf, başkalık. discrepant farklı, zıt, muhalif. ayrı, farklı, göze çarpan, temayüz eden; ayrı ayrı kısımlardan ibaret; (fels.) munfasıl, soyut. kibarlık, naziklik; şahsi karar verebilme yetkisi, takdir edebilme hakkı; dikkat; tefrik, ayırma. Discretion is the better part of valor. Basiret cesaretten sayılır. at your discretion istediğiniz zamanda. surrender at discretion kayıtsız şartsız teslim. years of discretion aklın hâkim olduğu yaşlar. discretional, discretionary ihtiyari, bir kimsenin arzusuna bağlı. ayırmak, tefrik etmek, temyiz etmek, fark etmek, fark görmek, farkına varmak; fark gözetmek, ayrı tutmak, ayırım yapmak; bir kimse veya bir şeye karşı aleyhte hareket etmek. discriminately tedbirle, muhakeme ile. fark eden, ayıran, tefrikeden; zevk sahibi olan, anlayarak takdir eden, görüş sahibi olan. aleyhte davranma; ayırım, tefrik, temyiz; ince farkları görebilme kabiliyeti, zevk sahibi oluş; fark gözetme, ayırım yapma. ince farkları görebilen, fark gözeten. aleyhte davranan ile ilgili; ayırt edebilme kabiliyeti ile ilgili. bir şeyden diğerine atlayan; tutarsız, ipsiz sapsız; infotmal daldan dala konan; mantıkî yoldan sonuca varan. discursively bir şeyden diğerine çabuk atlayarak, tutarsızlıkla. discursiveness bir şeyden diğerine çabuk atlama, tutarsızlık, ipsiz sapsızlık. (spor) disk; disk atma sporu. müzakere etmek, görüşmek, münakaşa etmek, tartışmak. discussant bir toplantı veya seminere katılan kimse, konuşmacı. discussible münakaşa edilebilir, müzakeresi mümkün. müzakere, görüşme, münakaşa, sözlü veya yazılı tartışma. küçük görme, tepeden bakma, hor görme; kibir, gurur; tenezzül etmemek, hakir görmek, hor görmek. disdainful kibirli, tepeden bakan, mağrur. disdainfully tenezzül etmeyerek, hor görerek. hastalık, rahatsızlık, illet, maraz. hasta, mariz, hastalıklı. He was diseased in body and mind. Hem vücutça hem akılca hasta idi. gemiden karaya çıkarmak veya çıkmak. disembarka'tion karaya çıkarma; karaya çıkma. mahcup bir duruma düşmekten kurtarmak; güç bir durumdan sıyırmak, rahatlatmak. disembarrassment güç bir durumdan kurtarma, rahatlatma. bedenden ayırmak, cisimden tecrit etmek. disembodied bedenden ayrılmış, cisimden kurtulmuş. disembodiment bedenden ayırma veya ayrılma. suyunu denize dökmek, denize dökülmek (nehir), akıtmak. disemboguement nehrin denize dökülmesi. (ed, led, ing, ling) bağırsaklarını çıkarmak. büyüden kurtarmak, büyüsünü çözmek; gözünü açmak. disenchantment büyüyü ,çözme; gözünü açma. yük veya sıkıntıdan kurtarmak. ilgisini kesmek, bağlantısını kesmek, affetmek, salıvermek, serbest bırakmak; (ask.) düşman kuvvetlerinden uzaklaşmak. disengaged serbest, boş, tutulmamış. disengagement ilgiyi kesme; salıverme, serbest bırakma. serbest bırakmak, çıkarmak, dolaşmış bir şeyi çözmek; salıvermek; açılmak, kurtulmak, çözülmek. disentanglement çözülme, açılma, kurtulma. serbest bırakmak, azat etmek, kurtarmak. unvan veya iddiadan mahrum etmek, yetkisini elinden almak. büyüden kurtarmak, vecit halinden kurtarmak. resmi müessese halinden çıkarmak, kilisenin devletle olan ilişkisini kesmek. disestablishment resmi müessese halinden çıkarma, kilisenin devletle olan ilişkisini kesme. itibarsızlık; itibar etmemek, saymamak. (ing) vour itibarsızlık, gözden düşme; zarar; gözden düşürmek, rağbet etmemek, hoşlanmamak; taraftar olmamak, aleyhinde olmak, karşı olmak. seklini bozmak, çirkinleştirmek, biçimsizleştirmek. disfigurement çirkinleştirme, çirkinlik, şekilsizlik. vatandaşlık haklarından ve özellikle oy verme hakkından mahrum etmek; herhangi bir hak veya menfaatten mahrum etmek. disfranchisement vatandaşlık haklarından mahrum etme, oy verme hakkını elinden alma. kusmak; boşaltmak; teslim etmek, zorla vermek. disgorgement kusma; zorla verme, teslim etme. gözden düşme, itibardan düşme; ayıp, rezalet, yüz karası, utanç. be in disgrace gözden düşmüş olmak, utanç verici bir durumda olmak. be a disgrace to someone birinin yüz karası olmak. disgrace ful çok ayıp, utanç verici, rezil. disgrace fully utanılacak bir surette, rezilâne. itibardan düşürmek, gözden düşürmek; rezil etmek. üzmek, sıkmak. disgruntled üzgün, canı sıkılmış. gizlenmek, kılığını değiştirmek, tebdili kıyafet etmek, gizlemek, saklamak. thinly disguised sözde gizli, yarı kapalı. disguisedly gizlenmiş olarak, tebdili kıyafet ile. sahte kıyafet, tebdili kıyafet, sahtelik gizlenme, maskelenme. in disguise gizli, kılığını değiştirmiş, tebdili kıyafet etmiş. nefret, istikrah, iğrenme, tiksinme; bezginlik, bıkkınlık; iğrendirmek, nefret ettirmek, tiksindirmek; bezdirmek bıktırmak; kusturmak. be disgusted with çok kızmak, bıkmak, nefret etmek. disgustedly iğrenerek, tiksinerek. disgusting menfur, iğrenç. tabak, çanak; yemek; (k.dili.) bir kimsenin rahatlıkla yaptığı şey; (argo) güzel kız. dishcloth tabak bezi. dishful bir tabak dolusu. dishpan bulaşık tası. dishwasher bulaşıkçı; bulaşık yıkama makinesi. dish water bulaşık suyu. dull as dishwater can sıkıcı, kasvetli. side dish salata gibi asıl yemek dışındaki yiyecek. up ile tabağa koymak; ortasını çukurlatmak, oymak; sunmak için hazırlamak; out ile, (argo) sıkı. cezalandırmak. dished içe çökük veya dışa dönük (tekerlek), (argo) yıpranmış. ev elbisesi; yarı giyinmiş olma. ahenksizlik, uyumsuzluk, düzensizlik. cesaretini kırmak, ümidini kırmak; hevesini kırmak. (ed veya Ied ing veya ling) darmadağınık etmek (saç, giyim), karmakarışık etmek. disheveled karmakarışık, darmadağınık, perişan. namussuz, şerefsiz, haysiyetsiz, sahtekâr, aldatıcı. dishonestly namussuzca, şerefsizce. namussuzluk, şerefsizlik, sahtekârlık. (ing) our ayıp, rezalet, namussuzluk, utanç leke, şerefsizlik; (huk.) ödemeyiş; şerefine halel getirmek; namusuna leke sürmek; ırzına tecavüz etmek; (huk.) tediyeyi reddetmek. dishonorable namussuz, haysiyetsiz, şerefsiz. dishonorably namussuzca, alçakça. hayal kırıklığına uğratmak, gözünü açmak. disillusionment hayal kırıklığı, gözü açılma. (bir şeyden veya kimseden) soğutmak, çevirmek, caydırmak. be veya feel disinclined canı istememek. disinclina'tion isteksizlik, gönülsüzlük. dezenfekte etmek, mikroptan temizlemek. disinfectant dezenfektan, mikrop öldürücü kimyasal madde; dezenfekte e(den.) disinfection dezenfekte etme. samimi olmayan, kurnaz, iki yüzlü, gizli maksadı olan. disingenuously samimiyetsizlikle, iki yüzlülükle. mirastan mahrum etmek, reddetmek. disinheritance mirastan mahrumiyet. bir bütünü kısımlarına ayırmak; parçalara ayrılıp dağılmak. disintegra'tion ayrılıp dağılma; (fiz.) atomların bölünmesi. disin'tegrator ayırıp dağıtan aygıt; öğütme makinesi. (terred terring) gömülmüş bir şeyi yeraltından çıkarmak; açığa çıkarmak, eşmek. disinterment mezardan çıkarma. tarafsızlık; meraksızlık, alâkasızlık, ilgisizlik. disinterested tarafsız, önyargısı olmayan; kendi çıkarını gözetmeyen, kendi menfaatini düşünmeyen; ilgisiz. (Lat.) dağıtılmış kısımlar veya parçalar (yazıda) ayırmak, parçalara ayırmak, bütünlüğünü bozmak. ayırmak, parçalamak, ek yerinden ayırmak; düzenini bozmak, dağıtmak. disjointed ek yerinden çıkmış. disjointedly darmadağınık bir şekilde. disjointedness dağınıklık, düzensizlik. disjointly ayrı ayrı. ayrı, munfasıl. disjunction ayrılma. disjunctive ayıran, bölen; ayırıcı nitelikte herhangi bir şey; (gram) iki ayrı fikri birleştiren (bağlaç.); (man) ayrık önerme. yassı dairesel cisim, disk, kurs, ağırşak; gramofon plağı. disk harrow keskin çarklarla işleyen çiftçi tırmığı. disk jockey radyoda plak takdimciliği yapan kimse, diskcokey. sevmemek, hoşlanmamak, hazzetmemek; nefret, hoşlanmayış. take a dislike to soğumak. yerinden çıkarmak; (tıb.) mafsaldan çıkarmak; bozmak. disloca'tion (tıb.) çıkık. yerinden çıkarmak, siper gibi bir yerden çıkarmak; bir evden çıkmak, taşınmak. dislodg(e)ment yerinden çıkarma veya çıkarılma. vefasız, sadakatsiz, hain. disloyally vefasızca, haince. disloyalty vefasızlık, hıyanet. kederli, neşesiz, kasvetli; sönük. dismally kederle, kasvetle. dismalness keder, kasvet. sökmek, parçalara ayırmak, kaldırmak; eşyasını boşaltmak (ev), silâhtan tecrit etmek, arma veya silâhlarını almak. dismantlement boşaltma, sökme, parçalara ayırma. geminin direğini kırmak veya çıkarmak. korkutmak, dehşete düşürmek, yıldırmak cesaretini kırmak; yeis, keder, ümitsizlik, dehşet içinde kalma. parçalamak, uzuvları bedenden ayırmak. dismemberment parçalama, parçalanma. işten çıkarmak; yol vermek, gitmesine müsaade etmek; azletmek; bertaraf etmek, defetmek bırakmak; (huk.) davayı reddetmek. dismiss from mind aklından çıkarmak, düşünmemek. dismissal yol verme, azledilme; izin, müsaade. dismissible bertaraf edilebilir, bırakılabilir. binek hayvanı veya bisikletten inmek veya indirmek; (mak.) sökmek. itaatsizlik, baş kaldırma, serkeşlik. disobedient itaatsiz, asi, serkeş. disobediently itaatsizce, serkeşçe. itaatsizlik etmek, boyun eğmemek, serkeşlik etmek, emre karşı gelmek, söz dinlememek. hatırını kırmak, hatırını saymamak, ricasını kabul etmemek, gücendirmek. disobliging habr kırıcı, ricasını kabul etmeyen, kaba, nezaketsiz. disobligingly hatır kırarak. düzensizlik, intizamsızlık, nizamsızlık; karışıklık, gürültü; hastalık, illet; düzenini bozmak, karıştırmak; (sağIığını) bozmak. disordered düzensiz, nizamsız, bozuk, karışık; kaçık, çatlak. düzensiz, nizamsız, sistemsiz; yolsuz, uygunsuz; açık saçık, ahlâksız; başıboş, gürültülü, velveleli. disorderly conduct (huk.) genel ahlâka aykırı davranış. disorderly house umumhane, genelev. disorderliness intizamsızlık, düzensizlik, karışıklık; uygunsuzluk, terbiyesizlik. düzenini bozmak, nizamını bozmak, karmakarışık etmek, altüst etmek, karıştırmak. disorganiza'tion düzensizlik, nizamsızlık, karışıklık. (bir kimsenin) yolunu şaşırtmak; zihnini karıştırmak. reddetmek, inkâr etmek, tanımamak, kabul etmemek, sahip çıkmamak. aleyhinde bulunmak, kötülemek, itibarını sarsmaya çalışmak, küçük görmek, küçük düşürmek, takdir etmemek. make disparaging remarks küçük düşürücü sözler söylemek, bozmak. disparagement aleyhinde bulunma, kötüleme. disparagingly tenkit edercesine, aleyhinde bulunarak. eşit olmayan, birbirine benzemeyen, tamamen ayrı, farklı. eşitsizlik, müsavatsızlık, fark, nispetsizlik. tarafsız, hislerine kapılmayan, serinkanlı, sakin. dispassionately tarafsızlıkla, hislerine mağlup olmadan. dispassionateness tarafsızlık; serinkanlılık. gönderme, sevketme, çekme (telgraf); öldürme, idam etme; acele, sürat; yazışma, mektup; telgraf; göndermek (kurye veya mektup), çekmek (telgraf); sevk etmek; idam etmek; süratle bitirmek. dispatch boat resmi mektupları taşıyan devlet gemisi. dispatch rider (ask.) posta. dispatcher hareket memuru (tren, uçak) (pelled pelling) dağıtmak, defetmek, gidermek. elzem olmayan, vaz geçilebilir; mazur görülebilir. dispensability vazgeçilebilir olma hali. dispanser, bakım evi; eczane. dağıtma, bölme; idare, tertip; takdiri ilâhi; bağışıklık, muafiyet; af, hariç tutma, dışında bırakma, istisna. ilâçların ter kibini izah eden kitap, kodeks; (eski.) dispanser. dağıtmak, tevzi etmek, vermek; üstesinden gelmek, başarmak; yap- (mak.), hazırlamak (ilâç reçetesini) dispense with vaz geçmek, yol vermek. dispenser dağıtan kimse; yöneten veya idare eden kimse. dağılma, dağıtılma. dağıtmak, yaymak, ayırmak, saçmak; ayrılmak, yayılmak, dağılmak. dispersion dağıtma, dağıtım, dağılma; (fiz.) dağılım, saçılma, inhilâl (ışın) dispersive dağıtmaya meyilli. keyifsiz, neşesiz. dispiritedly keyifsiz olarak. dispirited ness keyifsizlik. yerinden çıkarmak, yerini değiştirmektirmek; yerini zaptetmek; azletmek, işten çıkarmak. displaced person harp sebebiyle memleketini terketmeye mecbur kalan kimse. yerinden çıkarma veya çıkarılma; (fiz.) bir geminin ihraç ettiği suyun ağırlığı. gösterme, teşhir, sergileme, arz, izhar, gösteriş; göstermek, teşhir etmek, göz önüne sermek, izhar etmek, arz etmek; (matb.) iri harflerle teşhir etmek. make a display gösteriş yapmak. darıltmak, gücendirmek, canını sıkmak, sinirlendirmek. memnuniyetsizlik, hoşnutsuzluk, kırılma, gücenme, öfke. oynama, oyalanma, eğlenme; oynamak, oyalanmak, eğlenmek. elden çıkarılabilir, verilebilir; icabına göre kullanılabilir; kullanıl dıktan sonra atılabilir. düzen, tertip, tanzim; idare, tasarruf; satma, satış, başkasına verme, elden çıkarma; iktidar. at one's disposal emrine amade, hizmetinde. niyetlendirmek; dağıtmak; düzenlemek, tanzim etmek; idare etmek, kullanmak, tasarruf etmek; uydurmak, kandırmak; son şeklini vermek; of ile satmak, vermek, elden çıkarmak. Man proposes, God dis poses Muratinsandan,takdir Allahtan Takdir tedbiri bozar. düzen, tertip, idare, nizam, tanzim; eğilim, temayul; mizaç, tabiat, huy; istidat, hal. mal ve mülküne el koymak, evinden çıkarmak, (huk.) tahliye etmek; yoksun bırakmak, mahrum etmek. dispossession mal ve mülke el konulması, evden çıkarma veya çıkarılma. kötülemek, ayıplamak, kıymetini takdir etmemek; kötüleme, ayıplama. dispraisingly kötüleyerek, ayıplayarak. cerh, ret, aksini ispatlama. nispetsizlik, fark. disproportional nispetsiz olan disproportionally nispetsiz olarak. nispetsiz, gereğinden fazla, aşırı, ifrata kaçan, uymayan. disproportionately nispetsizce. disproportionateness nispetsizlik. yanlış olduğunu göstermek, aksini ispat etmek, çürütmek (fikir, iddia); reddetmek. disprovable çürütülelir. inkâr edilebilir, itiraz kaldırır, tartışılabilir; şüpheli. disputably tartışılabilecek surette, inkâr edilebilecek şekilde. münakaşacı, tartışmacı, münakaşada bir tarafı savunan. tartışma, münakaşa, münazara. disputatious, dispu'tative münakaşacı, tartışmacı. kavga, tartışma, münakaşa, mücadele; tartışmak, münakaşa etmek; bir şeyin doğruluğundan şüphe etmek; karşı koy (mak.), reddetmek, kabul etmemek, itiraz etmek, mücadele etmek. beyond dispute münakaşa kabul etmez, herkesçe kabul edilmiş. yetkisiz kılma, yetkisizlik, salâhiyetsizlik, ehliyetsizlik; oyundan çıkarma cezası. yetkisini elinden almak (ceza olarak); oyun oynama hakkını elinden almak; ödul alma hakkını iptal etmek. rahatsız etmek, endişe vermek, huzurunu kaçırmak, üzmek; merak, endişe, huzursuzluk, üzüntü. disqui eting merak verici, rahatsız edici, huzur kaçırıcı. disquietude rahatsızlık, huzursuzluk, üzüntü. tez, tetkik, çaIışma, travay; nutuk, söylev. ehemmiyet vermemek, önemsememek, aldırmamak, saymamak, itibar etmemek, ihmal etmek; ihmal, kayıt sızlık, itibar etmeyiş, saymayış. tiksinme, hoşlanmayış; hoşlanmamak, beğenmemek, tiksinmek. tamire muhtaç olma; bakımsızlık. in disrepair tamire muhtaç, harap halde. itibarsız, kötü şöhreti olan, haysiyetsiz, namussuz, rezil. itibarsızlık, kötü şöhret. fall into disrepute şöhreti lekelenmek, ismi kötüye çıkmak, itibardan düşmek. hürmetsizlik, saygısızlık, adam yerine koymayış, kabalık; hürmet etmemek, saymamak. show disre spect for saygısızlıkta bulunmak. disre spectable saygısız. soymak, elbisesini çıkarmak; soyunmak. disrobing room soyunma odası. karışıklık içine itmek; engel olmak; yarmak, kesmek, çatlatmak, kırıp ayırmak. disruption karışıklık içine itme; engel olma; kesilme, çatlama, bozulma, yarık. disruptive yıkıcı, bozucu. memnun etmemek, hoşnut etmemek, tatmin edememek. dissatisfac'tion memnuniyetsizlik, hoşnutsuzluk, tatminsizlik. parçalara ayırmak, teşrih etmek, tahlil etmek; inceden inceye tetkik etmek. dissecting teşrih, tahlil. dissection teşrih, teşrih edilen şey. dissector teşrihçi. (huk.) mal ve mülkünü elinden almak (bilhassa haksızca) disseizin, disseisin emlâki zaptetme, emlâki zaptedilme. gizlemek, saklamak, örtbas etmek; başka şekilde göstermek; gör- mezlikten gelmek, anlamazlıktan gelmek; iki yüzlülük etmek, mürailik etmek .dissemblance mürailik. saçmak, yaymak, neşretmek; geçirmek, sirayet ettirmek dis- semina'tion neşir, saçma, saçılma; geçme, sirayet.. anlaşmazlık, kavga, çekişme. karşı koymak, muhalif olmak, kabul etmemek; ayrılmak; kabul etmeyiş, ihtilâf, ayrılık. (biyol.) bölme, ayıran zar. tez, travay, risale: nutuk, söylev. zarar, ziyan. do dis serviceto bir kimseye zarar vermek.disserve bir kimseye kötülük etmek, incitmek, kırmak. tamamen ayırmak, bir birinden ayırmak, kesip ayırmak; ayrılmak. fikir ayrılığı, ihtilâf, karşı koyma, muhalefet. muhalif, karşı koyan (kimse) birbirine benzemeyen, farklı, başka, muhtelif. dissimilar'ity baş- kalık, farklılık, benzemeyiş. farklı yapma veya olma (ses) benzemeyiş, başkalık, fark. başka türlü göstermek, hislerini gizlemek, ikiyüzlüluk etmek. dissimulation mürailik, ikiyüzlülük. dağıtmak, israf etmek, ziyan etmek, har vurup harman savurmak; dağılmak; müsrif olmak; ziyan olmak, harcanmak; sefahate dalmak. dissipated müsrif, sefih; ayyaş; dağılmış, israf olunmuş. dissipa'tion dağıtma, dağılma, zihin dağınıklığı; israf; sefahat. ayırmak, tefrik etmek; (kim.) ayrıştırmak, bir cismi terkip eden unsurları birbirinden ayırmak. dissocia'tion ayırma, ayrılma, tefrik; (kim) çözüşme; (psik.) şahsiyetin çözülmesi. erir, eritilebilir, hallolunur; çözülür; fesholunabilir. ahlaksız, çapkın, sefih. dissolutely ahlaksızca, sefihçe disso- luteness ahlaksızlık, sefahat. eritme, erime; ayırma; tatil etme; sona erme; ölüm, zeval. eritmek, erimek, halletmek, hallolmak; ,çözmek, açmak; feshetmek, dağıtmak; izale etmek, yok etmek; zeval bulmak; televizyon veya filimde iki görüntüyü karıştırarak değiştirmek. dissolve into tears gözyaşları boşanmak. dissolvable erir,eritilebilir, çözülebilir; fesholunabilir dissol vent eritici, muhallil (madde) ahenksizlik, uyumsuzluk, seslerin birbirine uymaması; (müz.), (fiz.) akortsuzluk. ahenksiz, uyumsuz, uygun olmayan. aksine ikna etmek, caydırmak, vazgeçirmek. dissuasion vazgeçirme, caydırma. iki heceli kelime. simetrik olmayış, bakışımsızlık; (mat.) simetrisizlik. dist (kıs.) distance, distinguish, district. öreke; kadın işi, kadın veya kadınlar. distaff side ailenin kadın kısmı. (bot.), (anat.) merkez veya mafsaldan uzak. mesafe, uzaklık, ara, menzil; müddet, fasıla; aralık; (güz) (san) buut, perspektif; geride bırakmak. a good distance off epeyce uzakta. at a distance uzakta, uzak bir yerde; belirli bir mesafede. from a distance uzaktan. keep one's distance haddini bilmek, sokulmamak, 1üzumlu olan mesafeyi muhafaza etmek. middle distance orta buutta. within striking distance vurulabilecek mesafede. uzak, ırak (yer veya zaman); soğuk, ağır, mesafeli (kimse); belirsiz, hafif. distant relative uzak akraba. distantly uzaktan, soğuk bir tavırla. sevmeyiş, hoşlanmayış; tadını beğenmemek, zevk almamak, hazzetmemek. tatsız, nahoş, sevilmeyen, makbul olmayan. diststefully tatsız bir şekilde. huysuzluk, aksilik, terslik; rahatsızlık; karışıklık; bir çeşit köpek hastalığı; rahatsız etmek, hasta etmek,keyfini kaçırmak,sirlendirmek. yumurta karıştırılmış bir çeşit boya; bu boyayı kullanma usulu; boyaya yumurta karıştırmak; bu boya ile sahne veya duvar boyamak. şişirmek, yaymak, germek; şişmek, yayılmak, gerilmek. distention şişme, gerilme, germe, yayılma, yayma. beyit, iki mısra. (bot.) dikey iki sıra halinde düzenlenmiş. (tilled, tilling) imbikten çekmek, taktir etmek, damıtmak; damlamak, süzülmek, imbikten çekilmek; bir fikrin özünü bulup çıkarmak. distillate imbikten geçmiş sıvı, öz. distilled imbikten geçmiş distilla'tion taktir, damıtma: öz. distiller imbikten çekici; rakı v.b. imal eden kimse. distillery taktirhane, içki imal eden fabrika. ayrı, farklı, başka; bağımsız, müstakil; açık, vazıh, belli. distinctly açıkça, vuzuhla; şüphesiz, muhakkak, kesin olarak. distinctness vuzuh, açıklık, farkIıIık. ayırt etme, tefrik, temyiz; fark, idrak; açıklık, vuzuh; nişan, rütbe, paye; sivrilme, yukselme, temayüz; üstünlük. distinction without a differ ence hak olunmayan sivrilme, suni fark. ayıran, ayırt eden, tefrik ve temyiz eden; özellik belirten. disnctively ayırt ederek, farklı bir şekilde. distinctiveness ayırt edici özellik. (Fr.) sivrilmiş, üstün, mükemmel, zarif, kibar, nazik. ayırt etmek, ayırmak, tefrik etmek; anlamak, idrak etmek; sivrilmek, temayüz etmek; değer kazandırmak. distinguishable görülebilir, fark edilebilir. distinguishably farkedilecek surette. distinguished üstün, mükemmel, kibar, sivrilmiş, mütemayiz. eğri büğrü etmek, çarpıtmak, biçimini bozmak, kırmak, bükmek; tahrif etmek, olduğundan başka anlam vermek; azdırmak. distortion çarpıklık, bükülme; tahrif. zihni veya ilgiyi başka tarafa çekmek; rahatsız etmek,şaşırtmak; çıldırtmak.distracted şaşırmış, aklı başında olmayan (huk.) borç yüzünden bir kimsenin eşyasına el koymak veya hac- zetmek. distrainable haczolunabilir. distrainor haciz veya el koyan kimse. distraint haciz veya el koyma. şaşırmış, aklı başından gitmiş, üzülmüş; çılgın. dert, sıkıntı, üzüntü, keder, ıstırap, tehlike; (huk.) borca karşllık eşyaya el konulması, haciz; keder vermek, ıstırap çektirmek, sıkıntı vermek, sıkmak, felakete sürüklemek; (huk.) borca karşılık bir kimsenin eşyasına el koymak. distressing keder verici, acıklı. asıl nehirden dışarı akan kol. dağıtmak, tevzi etmek, yaymak, taksim etmek, bölmek; düzenlemek, tasnif etmek, sınıflama yapmak; (matb.) tertip olunmuş harfleri yerlerine dağıtmak. dağıtım, tevzi, dağıtma; bölme, taksim; tertip, tanzim; dağılma, yayılma. dağıtan, tevzi eden, taksim eden; (man) üleştirimli, tevzii; ferdl; (gram) ''her bir", ''her'', gibi sıfat ların anlamınl ifade eden. distributive jus tice herkesin hakkını verme, adalet dağıtımı, üleştirimli tüze. mıntıka, bölge, havali, nahiye, mahalle, kaza, sancak, seçim bölgesi; mıntıkalara ayırmak. district attorney bir mıntıkanın başsavcısı (kıs.) DA) district court (huk.)uki bir mıntıka içinde yetki sahibi olan mahkeme. (kıs.) DC) Washington mıntıkası. şüphe etmek, itimat etmemek, güvenmemek, emniyet etmemek, inanmamak; şüphe, güvensizlik, emniyetsizlik, itimatsızlık. distrulltful şüpheci, vesveseli, kuşkulu, başkalarına güveni olmayan. kanştırmak, altüst etmek, düzenini bozmak; rahatsız etmek, taciz et mek, tedirgin etmek; endişelendirmek, müteessir etmek, üzmek; telâşa düşürmek. karışıklık, kargaşalık, fesat;rahatsızlık, sıkıntı. (kim) bisulfat. (kim) disülfür bir eleman ile iki kükürt atomundan meydana gelen bir madde. (kim) disulfürik. aynlma; nifak, ihtilaf. ayırmak, aralarını bozmak; ayrılmak. ayrılık, ahenksizlik, uyumsuzluk. kullanılmama, kullanılmazlık; terk. fall into disuse kullanılmaz olmak, terkedilmiş olmak. kullanmaz olmak, kullanmamak, terketmek. kullanışsızlık, faydasız oluş; zararlı oluş. iki heceli kelime. hendek; (ark.); hendek kazmak; hendekle çevirmek; hendeğe atmak; (A.B.D) raydan çıkmak; (A.B.D), (argo) kurtulmak, den kaçmak; (argo) arızalı bir uçağı suya indirmek. ditchdigger hendek kazıcısı; ağır ve adi işte çalışan kimse. ditchwater hendekte biriken pis su. iki eşit tanrıya inanma; iki zıt prensibin varlığına inanma. ditheist bu inancı kabul eden kimse. titremek; titreme, titreyiş be a11 in a dither tir tir titremek, çok heyecanlanmak, fazla telaşa kapılmak. ditiramp; kaside tarzında duygulu ve düzensiz bir üslupla yazılmış şiir. dithyrambic bu tarzda yazılan. geyikotu, girit otu, (bot.) Dictamnus albus, ilaç için kullanılan birkaç çeşit ot. dittany of Crete kurt helvası, (bot.) Origanum dictamnus. (ünlem), aynı şey (az önce anılan); yukanda bahsedildiği gibi, aynı, aynen, tıpkı; (ünlem), (k.dili) Kabull; tekrarlamak; kopya etmek, makinayla suret çıkarmak. ditto mark denden işareti, (") bestelenmek için yazılmış şiir, kısa ve basit şarkı. (tıb.) idrarın fazlalaşması. diuretic (dayyuretik) idrar getiren, müdrir; müdrir ilaç. günlük, yevmi, her günkü; gündüze ait, gündüz olan; (bot.) günlük bir devir gösteren, gündüz açılıp gece kapanan, bir günlük (çiçek) primadonna. başıboş dolaşmak, yoldan ayrılmak, sapmak; konu dışına çıkmak. divaga'tion sapma, ayrılma; konu dışına çıkma. (bak.) bivalent. sedir; divan, meclisi hümayun, büyük meclis; salon, divan odası; tütün ve kahve içmeye mahsus salon veya oda; divan, bir şairin alfabetik sıraya göre düzenlenmiş şiirlerinin toplamı. çatallanmak, ayrılmak, dallanmak. divarica'tion dallanma, yayılma, çatallanma; ayrılık, fark, uyuşmazlık. (d veya dove) suya dalmak, dalmak, batmak, suya atlamak; (hav.) pike yapmak; dalış; pike; batakhane. dive bomber bombardıman uçağı diving dalan, dalmak için kullanılan; dalış. take a dive (A.B.D.) (argo), boks karşı tarafın kasti olarak yenmesini sağlamak. diving bell dalgıç hücresi. diving board atlama tahtası, tramplen. diving suit dalgıç elbisesi. dalan kimse, dalgıç; suya dalan birkaç çeşit kuş, dalgıç kuşu. skin diver, scuba diver balıkadam. ayrılmak, birbirinden uzaklaşmak; sapmak, yolundan ayrılmak; farklı olmak, aykırı olmak, fikirce ayrılmak; ayırmak, birbirinden uzaklaştırmak. diver gence,- cy ayrılma, uzaklaşma. divergent çeşitli, muhtelif, muhalif, birbirine karşı. divergingly gitgide birbirinden uzaklalaşarak. muhtelif, çeşit çeşit, farklı. diversely muhtelif surette, çeşitli olarak. değişik veya çeşitli bir hale sokmak.diöirsifica'tion değişiklik,çeşitlilik. saptırma, yoldan çevirme; eğlence, oyun; vakit geçirme, oyalama, oyalanma; (ask.) şaşırtma hareketi, sahte taarruz. diversionary tactics yoldan çevirmek için şaşırtıcı taktikler. başkalık, çeşitlilik, fark; çeşit, cins, nevi. ilgisini başka yöne çekmek, dikkatini dağıtmak; çevirmek, saptırmak; oyalamak, eğlendirmek. divertingly eğlendirecek şekilde. eğlence; (müz.) divertimento; opera, piyes gibi temsiller arasında sahneye konan bale gibi kısa ve eğlendirici oyun. soymak, tecrit etmek; yoksun bırakmak, mahrum etmek. di- vestiture, divestment soyma, tecrit etme; soyulma, tecrit edilme; mahrum etme veya edilme. bölmek, taksim etmek, ikiye ayırmak, kesmek; tevzi etmek, dağıtmak; ara açmak; sınıflandırmak, tasnif etmek, kısımlara ayırmak; oy kullanmak için ikiye ayırmak veya ayrılmak (parlamento); (mat.) bölmek; (cogr) yağmur sularını iki yana akıtan ve yamaçları veya meyilli düzeyleri birbirinden ayıran dağ sırası. divided highway geliş gidiş yönü birbirinden ayrılmış olan ana yol. kar hissesi; (mat.) bölünen. dividend coupon (tic.) kâr kuponu. cash dividend peşin ödenen kâr. bölen veya ayıran kimse veya şey; hisseleri bölen kimse; (çoğ.) pergel. bölünmüş, bölünebilir; ayrı, ayrılabilen; dağıtılmış. kehanet, keşif, fal açma, gaipten haber verme; isabetli tahmin. div'inator kâhin, falcı. divin'a tory kehanete ait, kehanet iddiasında, gaipten haber veren. Tanrı ile ilgili tanrı bilime ait, ilâhi, kutsal, göksel, tanrısal; fevkalade, mükemmel, fevkalade, mükemmel, ala;(k.dili) çok güzel; rahip, ilahiyatçı.divinely mükemmel olarak. sezmek, hissetmek, gaipten haber vermek; kehanette bulunmak, önceden bilmek; fal açmak, fala bakarak önceden haber vermek; içine doğmak, malum olmak; tahmin etmek; özel bir çubuk ile yerini bulmak. diviner kâhin, falcı, önceden haber veren kimse. divining rod yeraltında su veya maden damarı keşfinde kullanılan çatal şeklinde çubuk. tanrılık vasfı, ilahi vasıf, metafizik kuvvet, salt mükemmellik; ilâhiyat; ilâh, mabut, tanrı, tanrıça; Tanrıdan aşağı insandan üstün göksel yaratık, melek; bir çeşit şekerleme. divinity school ilâhiyat okulu. the Divinity Tanrı. taksimi mümkün, bölünebilir, ayrılabilir. divisibil'ity bölünebilme, taksim edilebilme. bölme, taksim ayırma; bölünme, taksim olunma; hudut, bölme; parça, kısım, bölüm, bölge, daire; uyuşmazlık, anlaşmazlık, ayrılık, fark; oy kullanmada Parlamentonun ikiye ayrılması; (mat.) bölme, taksim; (ask.) fırka, tümen; (den.) donanmanın bir filosu; (biyol.) fasile. division of labor işbolümü. Iong division iki veya daha fazla haneli bölme. short division bir haneli bölme. divisional bölme veya bölünme ile ilgili; (ask.) tümene ait. bölen, dağıtan; anlaşmazlık yaratan, ayrılık yaratan, ihtilâf çıkaran. (mat.) bölen. greatest common divisor en büyük ortak bölen. boşama, boşanma, talâk; ayrılma, ayrılık; boşamak; ayırmak; ayrılmak; alâkasını kesmek. divorcee boşanmış kimse. divorcement boşama, boşanma. golf sopasıyla acemice vurarak kökünden kopartılan çim parçası. ifşa etmek, açığa vurmak, söylemek, yaymak. divulgence ifşa etme, bir haberi yayma, ifşaat. (argo) kısım, pay; up ile paylaşmak, bölmek. (bak.) disfranchise. Dixie land Amerika Birleşik Devletlerinin güney eyaletleri. başı dönen, baş döndüren, sersem, şaşkın, gözü kararmış; baş döndürücü, sersemletici; düşüncesiz dikkatsiz; (k.dili.) budala, kuş beyinli; başını döndürmek, sersemletmek. dizziness baş dönmesi, sersemlik. dizzily sersemcesine,aptalca, aklı yerinde olmayarak. Dinyeper nehri. Dinyester nehri. (müz.) bir gamın birinci ve son notası. (k.dili.), eğlenti, toplantı. do' and don'ts yapılması ve yapılmaması gereken şeyler. (did, done) etmek, yapmak, eylemek; icra etmek, kılmak, ifa etmek; başa çıkmak, başarmak; tamamlamak; hazırlamak, tertip etmek; hareket etmek, davranmak; bir halde olmak; işini becermek; kafi gelmek, yetişmek; tercüme etmek; oynamak (piyes); belirli bir mesafe katetmek; fiilin anlamını ve emir cümlesini kuvvetlendirmede. (I.) do believe you Do be quiet: soru cümlelerinde: Do you hear? olumsuz cümlelerde: (I.) do not know do away with atmak, kaldırmak; öldürmek. do badly işini becerememek. do battle uğraşmak, mücadele etmek. do by davranmak .do for bakmak .do in (argo) öldürmek. do one's best elinden geleni yap- (mak.) do one's hair saçlarını düzeltmek veya şekil vermek. do to death öldürmek. do over again yeni baştan yapmak. do up sarmak, paket etmek; çok yormak; konserve yapmak; tamir etmek. Do tell ! Öyle mi ? Sahi mi ? do well işi iyi gitmek; iyi para kazanmak. do well by him ona iyilik etmek. do without muhtaç olmamak, -sız olmak. done to a turn olmuş, tam pişmiş. done in (A.B.D.), (k.dili.) yorgun, bitkin; öldürülmüş. all done up bitkin bir halde, çok yorulmuş; hepsi hazır, hepsi sanlmış. (paket vb) make do idare etmek It is not done. Yapılmaz. Yakışık almaz. have nothing to do with hiç bir ilişkisi olmamak How do you do? Nasılsınız? Nothing doing ! (k.dili.) Asla! That will do Kafi. Yetişir. well to do zengin, hali vakti yerinde. çiftlik atı, beygir, uysal at. bazı (A.B.D.) üniversitelerinde okutman. uysal, halim selim, yumuşak başlı. docil'ity yumuşak başlılık, uysalık. karabuğdaya benzer bir ot. patience dock labada, (bot.) Rumex patientia sour dock kuzukulağı, (bot.) Rumex acetosa. mahkemede sanık yeri. (den) havuz, gemi havuzu, dok: iskele, rıhtım; rıhtıma yanaşmak, havuza çekmek, havuza girmek. dockage havuz veya rıhtım ücreti. docker havuz veya tersane işçisi. dockmaster tersane müdürü. dockyards tersane. floating dock yüzer havuz. (zool.) hayvan kuyruğunun etli kısmı; kuyruğunu kesmek; ücret, indirmek. (huk.) özet, hulasa; (huk.) karar defteri; (huk.) bekleyen davalar listesi; gündem, yapılacak işler listesi; paket etiketi; özetlemek, hulasa etmek, listeye kaydetmek; etiket yapıştırmak. on the docket yapılacak işler listesinde, gündemde. doktor, tabip, hekim, veteriner, diş doktoru; herhangi bir bilim dalmda doktora yapmış olan kimse; makinalarda birtakım kolaylıklar sağlayan kısımlar; (k.dili.) doktorluk etmek, tedavi etmek; ilaç içmek, tedavi edilmek; tamir etmek; düzeltmek; tahrif etmek, üzerinde oynamak, değiştirmek hile karıştırmak; elden geçirmek, ıslah etmek. doctoral doktor payesine ait. doctorate doktora, doktor payesi. kurama, nazariyeci; kuramsal, nazari. kuram veya doktrine ait. akide, öğreti, doktrin, düstur. belge, vesika; senet, delil; tevsik etmek, belgelerle ispat etmek. documenta'tion tevsik, belgelerle ispatlama. dökümanter, belgelere dayanan, belgesel, yazılı. documentary bills vesikalı poliçeler. documentary credit (tic.) vesikalı kredi. documentary film belgesel filim, dökümanter filim. yaşlılık nedeniyle titremek, sendelemek. doddering titrek, halsiz, zayıf. bağboğan, küsküt, (bot.) Cuscuta. (geom.) on iki açılı şekil, (geom.) on iki yüzlü şekil. Oniki Ada. bir yana kaçmak; kaçamak yapmak, atlatmak, bertaraf etmek; hile ile sıvışmak; -den bir yana kaçıp kurtulmak, atlatmak; bir yana kaçış, çevik bir hareketle kurtulma; atlatma, hile, oyun, düzenbazlık. dodger hilekâr kimse, savuşturan veya geçiştiren kimse; (A.B.D.) küçük el ilânı. (çoğ.) oes, os) şimdi nesli tükenmiş olan güvercin cinsinden uçamayan büyük bir cins kuş, (zool.) Rapheco; (k.dili) dünyadan habersiz kimse, budala kimse, aptal kimse. geyik ve tavşan gibi hayvanların dişisi. doeskin dişi geyik derisi, karaca derisi, buna benzeyen ince deri veya bez. yapan kimse. do'nın 3'üncü tekil şahsı. çıkarmak (elbise); şapkayı çıkararak selâm vermek; atmak, başından savmak. doffer çıkaran kimse; şapkası ile selâm veren kimse; başından savan kimse. köpek, it; kurt, tilki ve çakal gibi hayvan; bu hayvanların erkeği; (k.dili.) herif, adam; (argo) değersiz ve kötü olan herhangi bir şey; kütükleri tutmak veya kaldırmak için kullanılan demir alet; (argo) çirkin ve sıkıcı kadın; mandal; den palamar gözü; ocagm demir ayağı dogs (argo) ayaklar. dog collar köpek tasması; dik ve yüksek yaka. dog days yazın en rutubetli ve sıcak sayılı günleri, eyyamı bahur. dog in the manger kendisine yaramayan şeylerin başkaları tarafından alınmasına engel olan bencil kimse. dog Latin uydurma ve hatalı Latince. dog license köpeğin tasma numarası veya kayıt vesikası. dog rose köpek gülü, yabani gül, (bot.) Rosa canina dog' life (k.dili.) tasalı hayat. Dog Star Büyük Köpek burcunda en parlak yıldız, Sirius. dog tag köpeğe takılan madeni kimlik; (A.B.D.), (k.dili.) askerlerin boyunlarına taktıkları madeni kimlik belgesi. dog tired, dog weary çok yorgun, bitkin. dogs of war harbin kan dökücü ve yıkıcı tarafları. a dead dog köpek leşi; değersiz kimse veya şey. creeping dog' tooth grass büyük ayrık otu, domuz ayrığı, (bot.) Cynodon dactylon die like a dog gebermek, sefil bir şekilde ölmek (dog) eatdog çıkar gözeten. Every dog has his day (bak.) day go to the dogs mahvol (mak.), bozulmak, kötü yola düşmek. hot dog sosis Iet sleeping dogs lie işi kurcalamamak, işi oluruna bırakmak. put on the dog (A.B.D.), (k.dili.) çalım satmak, poz takınmak. rain cats and dogs sel gibi yağmur yağ (mak.), gökler boşanmak. sea dog fok; gemici throw to the dogs itin önüne atmak, ziyan etmek, israf etmek. (ged, ging) peşini bırakmamak, takip etmek (özellikle kötü bir niyetle); tazı gibi av peşinden gitmek; kütükleri aletle tutup kaldırmak. dog one' steps birinin peşini bırakmamak, takip etmek. kitap sayfası köşesini kıvırmak; kıvrık sayfa köşesi. insana benzer kuyruksuz maymun. itboğan, (bot.) Apocynum erectum; buna benzer birkaç ot. bir tür kızılcık. çift oturacak yeri olan tek atlı ufak araba; köpeklerin koşulduğu hafif araba. (A.B.D.) başıboş köpekleri toplayan kimse. (eski) Venedik ve Cenova Dükası. (A.B.D.), (argo) er. it papatyası, fena kokulu papatya, (bot.) Athemus cotula. köpek kavgası; savaş uçakları arasındaki çatışma. birkaç çeşit köpekbalığı, (zool.) Mustelus. inatçı, bildiğinden şaşmaz, sebatkâr, doggedly sebatla. doggedness sebat, inat, bildiğinden şaşmazlık. Kuzey Denizinde kullanılan ,çift direkli bir çeşit balıkçı gemisi. edebi değeri olmayan komik şiir. köpek gibi; ters, aksi, huysuz; (A.B.D.), (k.dili.) gösterişli, fiyakalı. ünlem, (A.B.D.), (k.dili.) Hay Allah ! küçük köpek, süs köpeği. köpek kulübesi. in the doghouse (A.B.D.), (k.dili.) gözden düşmüş. (A.B.D.) annesiz buzağı. dogma, inak, doktrin, akide, dini inanç, kaide; kesin söz veya fikir. dogmatik, kesin, iman ve itikada ait, kesin kurallarla ilgili; kestirip atan, tartışma kabul etmeyen; kesin. dogmatics dini dogmaların sistematik olarak incelenmesi. dogmatically kesinlikle, katiyetle, tartışma kabul etmez surette. dogmatizm, inakçıIık, fikir beyan etmede kesinlik. dogmatist dogmatik kimse, kesin fikir beyan eden kimse. kesin olarak fikrini söylemek veya yazmak; kestirip atmak, tartışmaya meydan vermemek. (k.dili.) iyi niyetli fakat başarısız toplumsal reformcu. (k.dili) çok yorgun, bitkin. köpekdişi; (mim.) yaprak şeklinde bir çeşit süs. dogtooth violet zambakgillerden Alp lalesi, (bot.) Erythronium denscanis. yavaş koşma. den öksüz vardiya, gemide kısa akşam nöbeti. kızılcığa benzer bir ağaç, (bot.) Cornus. dantel veya işlemeli masa örtüsü. işler, vakalar; hareket, tavır. (A.B.D.), (k.dili.) yardımsız yapılabilecek şekilde hazırlanmış. (müz.) tatlı, aheste, hoş, dolçe. dolce far niente tatlı rehavet. dolce vita tatlı hayat. dolcis'simo (müz.) çok tatlı, çok hoş. okyanusun rüzgârların hafif ve sakin olduğu ekvatora yakın kısımları; iş ve sanat gibi çevrelerde durgunluk, sükunet; kasvet, keder, bezginlik, sıktntı. be in the doldrums canı çok sıkkın olmak. kısım, hisse, pay, nasip; muhtaç kimselere yiyecek, giyecek v.b dağıtımı, yardım, iane, sadaka verme; hükümetin işsizlere yardım olarak verdiği para; out ile iane olarak dağıtmak; ufak miktarda giyecek, yiyecek v.b yardımı yapmak. go veya be on the dole hükümetin işsizlere yaptığı para yardımı listesine katılmak. kasvetli, sıkıntılı, kederli, hüzünlü, mahzun. dolefully sıkıntıyla, kasvetle, hüzünle. (jeol.) dolerit, dolantaşı, koyu renk birkaç çeşit volkanik taş. doliko sefal, uzunkafalı. oyuncak bebek, kukla; yalnız dış güzelliği olan kadın; güzel ve sevimli çocuk; (k.dili.) up ile süslemek, süslenmek, şık giyinmek, giydirmek. dollhouse oyuncak bebek evi. dolar, 100 sent karşılığı olan Amerikan para birimi; Kanada, ,Çin ve bazı İngiliz sömürgelerinin para birimleri. (k.dili) topak, ufak parça. (ç)dili bebek, kukla; (mak.) tekerlekli kriko; iki tekerlekli yük taşıyıcısı; filim veya televizyon kamerasını taşıyan tekerlekli araç; dekovil lokomotifi; şahmerdan başlık takozu; (çoğ.), (argo) dolofin, sentetik uyuşturucu bir madde. bir çeşit giysi, dolama; bir çeşit kadın paltosu. tarih öncesi devirde büyük taşlardan yapılmış olan lahit şeklinde abide, dolmen. (jeol.) kalsiyum, magnezyum ve karbonattan ibaret bir çeşit beyaz mermer, dolomi Dolomites Tirol,da bu kayadan oluşmuş dağlar, dolomitler. ,(şiir) keder, gam, elem, azap. dolorous acıklı, kederli, elem veren. Delphinidae familyasmdan yunusbalığı ve ona benzeyen başka birkaç çeşit balık, (zool.) Delphinus delphis; (den.) palamarlık baba veya şamandıra. (astr.) Delfin takımyıldızı. ahmak, budala, kalınkafalı kimse. doltish kafasız, budala, ahmak dom (sonek) lik, -Iık veya ''yeri" anlamın da kullanılır. mülk, mal, arazi; memleket, üIke; nüfuz sahası, nüfuz bölgesi; saha, alan, ihtisas; (huk.) yüce hakimiyet. right of eminent domain istimlâk hakkı. (mim.) kubbe; kubbe biçimindeki tabii oluşum; (argo) başın üst kısmı, tepe; kubbe ile örtmek; kubbe şekli vermek. hüküm günü, kıyamet günü. Domesday Book 1086'da Ingiltere'de Kral William'ın emri ile yapılan araştırmada arazi sahipleri ile bu kişilerin (mal.) ve mülklerinin sayımını kapsayan kitap. eve ait, evcimen, ev işlerine bağlı; ehli, evcil; kendi memleketine ait; hizmetçi. domestic animals evcil hayvanlar. domestic industries yerli sanayi. domestic science ev bakımı, ev idaresi . evcilleştirmek, ehlileştirmek; medenileştirmek; evcilleşmek. domestica'tion ehlileşme, ehlileştirme. eve ve aileye bağlılık, evcimenlik; ev hayatı, aile hayatı. ev, konut, mesken, ikametgah; (huk.) daimi ikamet yeri; yerleştirmek, iskân etmek; yerleşmek, oturmak. hakimiyet, salahiyet, tahakküm, üstünlük. (biyol.) başat özellik; (müz.) sol notası. hakim, mütehakkim, idare eden, yöneten, galip, tesirli, nüfuzlu; (müz.) bir gamda sol notasına ait, dominant; (biyol.) başat. hakim olmak, tahakküm etmek, idaresi altına almak; üstün olmak. hükmetme, istibdat, idaresi altına alma; idaresi altında olma. despotça hükmetmek, hâkim durumda olmak. domineering otoriter, tahakküm eden; küstah. domineer ingly otoriterce, tahakküm ederek. Dominikan tari katı ile ilgili; bu tarikata bağlı kimse. iskoç öğretmen; (A.B.D.), (k.dili) papaz. hüküm, hâkimiyet, idare; dominyon. (huk.) malikiyet, idare, salahiyet, yetki. bir çeşit maske veya yarım maske; domino taşı dominoes do mino oyunu. ''Bay'' anlamına gelen ispanyolca bir söz; ispanya'nın ileri gelenlerinden, Don; (ing), (k.dili.) üniversite öğretmeni. (ned, ning) giymek, giyinmek. (isp) hanım, bayan; ispanyol hanımı. hediye etmek, bağışlamak, iane vermek. iane verme; iane, hediye, bağış, hibe. (bak.) do; tamamlanmış, bitmiş; iyi pişmiş (yemek) done brown iyi kızarmış (et, ekmek) done for mahvolmuş, bitkin, öIüm döşeğinde. done in çok yorgun, bitkin. (huk.) bağışta bulunulan kimse veya kurum. eski zaman şatolarında en yüksek kule, burç. eşek, merkep; eşek adam, akılsız veya inatçı kimse. donkey engine (mak.) donki makinası, küçük yardımcı buhar makinası. it hanım. herkesin katıldığı kavga. veren veya hediye eden kimse; bağışta bulunan kimse; (tıb.) kan veren kimse, verici. tembel ve haylaz kimse; (colloq.) boş gezenin boş kalfası. don't (kıs.) donot. (k.dili.) küçük süs eşyası, incik boncuk. karalama, gelişigüzel yazma veya çizme; karalamak doodlebug maden damarlarını aramakta kullanılan herhangi bir cihaz; uçan bomba. (A.B.D.), (k.dili) şey, asıl ismi bilinmeyen veya hatırlanmayan bir şey. kötü kader, kör talih; hüküm, mahkumiyet; ölüm, zeval, yok olma; son hüküm, kıyamet günü. crack of doom kıyamet kopması, dünyanın sonu. hüküm vermek, aleyhinde karar almak, mahkum etmek; kötü bir talihi olmak. doomsday (bak.) domesday. kapı. doorbell kapı zili. door keeper kapıcı. doorknob kapı tokmağı. doorman kapıyı açıp kapamakla görevli kimse. door (mat.) paspas doornail eski zamanda kullanılan iri başlı kapı çivisi. door plate isim yazılı kapı tabelası. doorstep eşik. doorstop kapı tamponu. doorway kapı aralığı, giriş, antre. have a foot in the door (mec.) postu sermek; adımını atmak. at death' door ölmek üzere, bir ayağı çukurda darken the door birisinin evine gitmek, uğramak dead as a doornail olmuş gitmiş. deaf as a doorpost duvar gibi sağır. Iay at the door of suçlamak, kabahat yüklemek next door kapı komşu, yakın out of doors dışarıya, dışarıda; açık havada show one the door kovmak, kapıyı göstermek three doors off üç ev ötede. isteğini bütün şartlar karşısında yapmaya kararlı; öIüm kalım. herhangi koyu bir sıvı veya hamurumsu preparat; (hav.) uçak kanatlarının yapımında kullanılan bez cilâsı; dinamit yapımında kullanılan madde; (argo) uyuşturucu madde, narkotik; (argo), (spor) doping, uyarıcı ilâç; (argo) budala kimse; (argo) malumat; sıvı veya hamurumsu preparatı sürmek; karışımın içine başka şey karıştırmak; uyarıcı ilâç vermek; uyuşturucu madde ile tedavi etmek veya bayıltmak; out ile, (argo) çözüm yolu bulmak, halletmek; önceden tahmin etmek, kestirmek doper (argo) esrarkeş. dope sheet (argo), (spor) at yarışlarında yarış listesi. dopester yarış ve seçim gibi olayların sonuçlarını önceden tahmin etmeye çalışan kimse. dopey (argo) esrarın tesiri altında olan; (k.dili) uyuşuk; ahmak, budala. (Al.) hayatta olan bir kimsenin eşruhunu taşıdığı tasavvur edilen ve yalnız o kimseye görünen hayalet. pis yerlerde yaşayan bir cins böcek, (zool.) Geotrupes ster corarius. Dorlara ait; (mim.) en eski ve sade Yunan mimari üslubu, Dorik. ayaklarında beşer tane parmak bulunan İngiliz tavuğu. (k.dili) yatakhane. uykuda olan, uyuşuk, cansız; (colloq.) rafa kalkmış; keşfedilmemiş. (kabiliyet); (bot.), (zool.) geçici bir süre için uykuya yatmış, hareketsiz. dormancy uyku hali. dormer window çatı penceresi. yatakhane, kouş; örenci yurdu. (zool.) Gliridae familyasından ufak sincaba benzer fare, kakırca, (zool.) Muscardinus avel lanarius. (anat.) sırta ait; (bot.) arka tarafa ait. yassı bir çeşit kayık; (zool.) Zeidae familyasından bir çeşit yassı balık. John Dory dikenli dülger balığı, (zool.) Zeus faber. halk oyunlarında bir dans figürü; sırt sırta. (tıb.) ilâcın belirli miktarda verilmesi, dozaj, düzem, yaşa göre miktar tayini; kuvvet veya lezzet vermek için şaraba şeker, alkol v.b katılması. bir defada alınan ilâç miktarı, doz; belirli miktarda ilâç vermek; tatsız bir şey vermek; ilâç almak. ipekten yapılmış duvar halısı; küfe. evrak dosyası. (eski.) do'nun ikinci şahıs tekili. nokta, ufak leke, benek; Mors alfabesinde nokta; (mat.) çarpma işareti; (mat.) ondalık nokta; (müz.) noktadan sonra konan ve uzatma ifade eden nokta. dot the ' and cross the t' bir şeyi doğru olarak ifade etmek. on the dot (k.dili.) dakikası dakikasına, tam vaktinde. (ted, ting) noktalamak, benek benek dağıtmak; sık olarak yayılmak. bunaklık; düşkünlük, iptila, aşırı sevg. dotard bunak kimse. on veya upon ile aşırı sevmek, düşkün olmak; bunamak. dotingly düşkünlükle; bunakçasına. (eski) do'nun üçüncü şahıs tekili . Charadriidae familyasından bir cins kuş, dağ yağmur kuşu, (zool.) Eudromias morinellus. içtikten sonra piponun içinde kalan tütün kalıntısı. noktalı, benek benek; (k.dili.) sarsak, aptal, budala. iki kat, çift, iki misli;eş, aynı; kat; hile, oyun; tiyatro, sin dublör; (briç.) kontr; iki kat, iki kere, iki misli; çift; bükülmüş, katlı; iki kişilik; iki yüzlü; (müz.) bir oktav daha alçak ses veren; çift çift, iki kat, iki misli. doubleacting iki taraflı çalışan, iki misli tesiri olan. double agent iki taraflı çalışan casus. doublebanked den kürekçileri çift çift oturan, iki sıra kürekçisi olan (gemi, kayık) double bass kontrbas. double bed iki kişilik karyola veya yatak. double boiler benmari. double bottom (den.) çifte karina doublebreasted kruvaze (ceket), çift düğmeli. double check tekrar kontrol etmek, çifte kontrol yapmak, emniyet tedbiri olarak tekrar gözden geçirmek. double chinned çifte gerdanlı, katmerli gerdanı olan. doublecross (argo) verdiği sözden dönerek aldatmak; aldatmak, kazık atmak; aldatma, kazık atma. doubledate iki çiftin birlikte gezmesi. doubledealer iki yüzlü kimse, dolandırıcı, sahtekar kimse. doubledecker iki katlı otobüs veya yatak; den su hattının üzerinde iki güvertesi bulunan gemi. doubleedged iki tarafı keskin; hem lehte hem aleyhte olan. doubleended iki ucu bir olan. doubleender iki yönde aynı kolaylıkla gidebilen lokomotif veya gemi. double, entendre (Fr.) iki tarafa çekilebilecek söz, lastikli söz. double entry muhasebede her işlemi iki defa gösteren defter tutma usulu. double exposure (foto.) (yanlışlıkla) bir negatifte çekilen iki ayrı poz. doublefaced : iki yüzlü; iki taraflı (kumaş) double featuresin iki filim bir arada. doublehanded iki eli olan, iki elli; hilekâr; iki elle kullanılmaya mahsus. doubleheaded çift başlı. doubleheader iki lokomotifle çekilen tren; iki takım arasında üst üste yapılan iki karşılaşma. double jeopardy (huk.) aynı suçtan ikinci defa yargılama doublejointed (tıb.) çok oynak mafsallı. doublepark arabayı yolun ortasında bırakmak; kaldırıma paralel park etmiş bir arabanın yanına park etmek. doublequick çok çabuk; çabuk yürüyüş; çok çabuk yürümek. doublereed (müz.) çift dilli (obua ve zurna gibi) double room otelde çift yataklı oda. doubles tenis çiftler, dabıl doublespace yazı makinasında çift aralıkla yazmak. double standard erkeklere kadınlardan daha fazla serbestlik tanıyan toplum kuralı double star. (astr.) yan yana duran ve tek yıldız olarak görünen iki yıldız dou ble take bir durumun veya şakanın anlamını sonradan kavrama. double talk lastikli söz, çeşitli anlamlar verilebilecek söz; aslında hiçbir anlamı olmayan kelimeler uydurarak konuşma. doubletime hızlı yürümek. double time hızlı yürüyüş; fazla çalışılan saatler için yapılan iki misli ödeme. doubleton (briç.) ikili, çift kağıt. double tongue (müz.) üflemeli müzik aleti kullanırken çabuk çalmak için dili diş ve damak arasında hızla oynatmak. doubletongued özü sözü bir olmayan, hilekâr, murai doub letree çift atlı arabada terazi. see double çift görmek sleep double bir yatakta iki kişi yatmak. iki misli yapmak; iki ile çarpmak; bukmek, iki kat yapmak; sıkmak (yumruk); iki mislini ihtiva etmek, iki misli kıymeti olmak; bir burunu dolaşmak (gemi); (müz.)bir oktav daha yüksek veya daha alçak ses vermek; iki misli olmak; aynı yoldan geri dönmek; bükülmek, katlanmak; (tiyatro) aynı piyeste iki rol almak; for ile dublorluk etmek; (briç.) kontr yapmak double up eğilmek, vu cudunu kıvırmak, iki buklum etmek veya olmak, bukülmek; (A.B.D.), (k.dili) paylaşmak doubling iki kat etme veya olma Rönesans devrinde erkek lerin giydiği bir çeşit yelek; iki parçadan meydana gelen sahte taş; eş, aynı; (matb.) yanlışlıkla tekrar dizilen satır veya kelime. doublets atılınca çift gelen zarlar. eski bir ispanyol altın parası. çift çift, iki kat olarak, iki misli olarak. şüphe, tereddüt, güvensizlik, itimatsızlık; şüpheli husus. beyond doubt şüphesiz. in doubt şüpheli, henüz belli olmayan. no doubt hiç şüphesiz, elbette. give the benefit of the doubt şüphe edildiği halde delil yetersizliğinden suçsuz olduğunu kabul etmek. without doubt şüphesiz. şüphe etmek, şüphelenmek, kuşkulanmak; ikna olmamak, itimat etmemek; çekinmek, tereddüt etmek, kararsız olmak. (I.) doubt whether şüphe ediyorum, acaba. (I.) don't doubt that Hiç şüphem yok ki. doubting şüphe eden; şüphelenme. doubting Thomas şüpheci kimse. şüpheli, karanlık, muğlak, belirsiz, müphem; kararsız; sonucu şüpheli. şüphesiz, muhakkak; herhalde. (iskoç) ağır başlı, sakin. (tıb.) şırınga; şırınga etmek. hamur; hamur gibi herhangi bir şey; (argo) para. doughy hamur gibi, hamur kıvamında olan. mayalı çörek; (A.B.D), (k.dili) 1. Dünya Savaşında piyade. yağda kızarmış bazen ortası delikli, bazen mayalı ufak ve yuvarlak şekerli çörek, gözleme. (şaka) kuvvetli, yiğit, cesur. doughtily cesaretle, kuvvetle. doughti ness cesaret, kuvvet, yiğitlik. asık yüzlu, ters, haşin, aksi. suya dalmak, daldırmak, batırmak; ıslatmak; (k.dili) su ile söndürmek. (zool.) Columbidae familyasından güvercin ve kumru gibi kuş; masumiyet ve barış sembolu; (A.B.D) barışçı kimse; yumuşak başlı kimse, uysal kimse. ring dove kumru, (zool.) Columba palumbus rock dove kaya güvercini, (zool.) Columba livia stock dove mavi güvercin, (zool.) Co lumba oenas dovecote güvercinlik. sandık ve çekme. cede koşe bağının dişleri, kırlangıç, geçme, kurtağzı; tam uymak; köşe bağı kesmek; köşe bağı dişleriyle bitiştirmek. (ing), (huk.) eşinden miras kalan malı veya ünvanı olan dul kadın; (k.dili.) ağır başlı yaşlı kadın. queen dowager vefat etmis olan kralın dul eşi. derbeder, üstü başı dökülen; acayip kıyafetli kimse, modaya aldırış etmeyen kadın; meyvalı pasta. tahta çivi, ince yuvarlak tahta; tahta çivi ile tutturmak. (huk.) dul kadına hayatı boyunca kocasının gayri menkullerinden tahsis olunan irat; drahoma, çeyiz parası, ağırlık, başlık; kabiliyet, istidat, vergi; . çeyiz veya ağırlık vermek. ince kuş tüyü, yonda; ince tüy, ayva tüyü, (hav.) aşağı indirmek, alaşağı etmek, yere yıkmak, devirmek, düşürmek; (k.dili.) yenmek (sporda); bir yudumda içmek, (slang) mideye indirmek. aşağı, aşağıya; güneye doğru; (tiyatro) sahneye doğru, ileride. down and out hayatta yenilgiye uğramış, bezgin, bitkin. down at the heels perişan bir halde. down at the mouth, down in the dumps üzüntülü, hayal kırıklığına uğramış, meyus, cesareti kırılmış. down on his luck talihsiz; hayal kırıklığına uğramış, ümitsiz. Down with (I.) Kahrolsun. (I.) The house burned down Ev yanıp yerle bir oldu. The pressure is down Basınç azaldı. The wind is down Rüzgâr hafifledi. fall down düşmek. get down to work ciddi olarak işe başlamak. He is down with fever Ateşten yatağa düşmüş. knock down vurup devirmek, yere yıkmak; tenzilâtlı fiyatla satış yapmak, ucuza vermek. track down araştırıp bulmak. shout down bağırarak susturmak. shut down kapatmak (fabrika, iş yeri) wster down hafifletmek, su katmak. turn down reddetmek; (radyoyu) kısmak. shoot down ateş açıp düşürmek. get down to cases sadede gelmek. pay down peşin vermek. put the helm down gemiyi rüzgâr yönüne çevirmek. The sun is going down Güneş batıyor. write down yazmak, kâğıda dökmek. aşağıya yönelen; (k.dili.) üzgün, argın. be down on kızgın olmak, karşı olmak, garez bağlamak. iniş; talihin ters dönmesi. ups and downs hayattaki iniş çıkışlar, iyi ve kötü günler. (A.B.D) New England; Maine eyaleti. (k.dili) Avustralya, Yeni Zelanda. (müz.) öIçünün birinci vuruşu; kötümser, bedbin. aşağıya yönelmiş; üzgün, kederli; aşağıya yönelme; maden ocağına hava veren boru. (çoğ.), (argo) müsekkin, yatıştırıcı maddeler. düşüş, yıkılış, sükut, gerileme, çökme, inkıraz; yağmur boşanması. downfallen düşmüş, yıkılmış. meyus, kederli, morali bozuk, maneviyatı kırılmış, mahzun. yokuş aşağı, aşağıya; inişli, meyilli. go downhill düşüş göstermek, bozulmak (başarı, sıhhat) İngiliz Başvekili 'nin ikamet ettiği sokak; (k.dili) ingiliz hükümeti. down payment taksitle alışverişte peşin ödenen para. şiddetli yağmur, sağanak. tamam; kesin, kati; çok; tamamen, büsbütün; doğrudan doğruya, açıkça, dobra dobra, sözunu esirgeme(den.) Güney ingiltere'de yüksek meralar. yağmur suyunu çatıdan yere akıtan oluk. sahnenin onu. aşağı kata, aşağı katta, aşağıya, aşağıda; aşağıda olan; aşağı kat. akıntı yonünde. yıkma, devirme, yıkılma, devrilme. makul, gerçekçi; uygulanabilir, gerçekleştirilebilir. şehrin merkezi, çarşının bulunduğu taraf; çarşı istikametinde, çarşı tarafında; şehrin merkezinde (den.), ayaklar altında çiğnenmiş; mazlum, haksızlığa uğramış, mağdur. aşağı doğru; geçmişe ait, maziden intikal eden, kendinden önce gelenlerle ilgili. rüzgâr yönu ne, rüzgârla birlikte; rüzgâr yönünde olan. ince tuylu, havlı; tuy gibi yumuşak çeyiz; kabiliyet, istidat. çubukla yeraltında su veya maden damarı araştırmak. dowsing rod yer altında su aramak için kullanılan çatal şeklinde çubuk. hamt ve şükran duası, hamt ilahisi. (eski), (argo) fahişe, orospu, hafif kadın; metres. doktrin, fikir, dini görüşler. bir grubun en yaşlı veya en kıdemli üyesi. hafif uyku tavşan uykusu, şekerleme, kestirme, uyuklama; uyuklamak, kestirmek, şekerleme yapmak. doze off uyuklamak, uykuya dalmak. düzine, on iki tane. dozenth on ikinci. baker' dozen on üç tane (kıs.) displaced person. (kıs.) Doctor, Drive. (kıs.) debit, debtor, drachma, dram, drawer. (bed, bing) orospu,fahişe; pasaklı kadın; fahişelerle düşüp kalkmak. kasvetli, sıkıcı, ölü (renk); koyu gri kumaş. yerde sürükleyerek ıslatmak veya ıslanmak, su veya çamura bulamak, bulanmak. (bak.) dram. eski Yunanistan'da yaklaşık olarak dört gram ağırlığında bir tartı birimi; eski Yunan gümüş parası; bu günkü Yunan drahmisi. eski Yunanistan'da çok ağır kanunlar koyan Drakon'a ait; zalim, gaddar. ejderhaya ait, ejderha gibi. mecburi askerliğe almak; kura ile askere almak; hizmete mecbur tutmak, zorla adaylığa seçmek; mecburi askerlik. draftee mecburi askerliğini yapan er. draft board askere çağırma islemini düzenleyen sivillerden kurulu komite. draft dodger (asağ) askerlikten muaf tutulmanın yolunu bulan kimse; asker kaçağı. tasarlamak, taslak çizmek, plan yapmak, kaleme almak; müsvedde, tasarı. drafting teknik resim çizme. drafting board teknik resim çizme tahtası. drafting table resim çizme masası. drafts'(man.) teknik resim çizen ressam. ., çekmek; çekme, çekim, yudum; (den) . geminin çektiği su; (tic.) poliçe, çek; hava cereyanı, soba borusunun çekmesi; ağır yük çekmede kullanmaya elverişli; şişeye konmamış (bira) drafty cereyanlı. forced draft kazan ateşinin çok yanması için verilen tazyikli hava. beer on draft fıçı birası. (ged, ging) sürüklemek, sürümek, çekmek; taramak, tesviye etmek (toprak); (den.) suyun dibini çengel veya ağ ile taramak, yoklamak; taş yontmak; sürüklenmek, sürünmek; geride kalmak. drag an anchor (den.) demir taramak. drag in (konu ile ilgili olmayan bir sözu) lafın arasına sokmak, konuya dahil etmek. drag on sürmek, devam edip gitmek. drag one' feet (A.B.D) (k.dili) kasıtlı olarak yavaş hareket etmek veya çalışmak. drag out uzatmak, uzamak. sürükleme; sürüklenen şey ağır hareket; tarla tırmığı; (den.) suyun dibini taramaya mahsus çengel veya ağ takımı; engel, mâni; havanın aerodinamik direnci; rüzgârın geri itme kuvveti; (sig.)arada) bir nefes; (k.dili) sıkıcı kimse veya şey; (argo) , (slang) piston. dragnet bir şey bulmak veya yakalamak için suyun dibinde ya da tarlada gezdirilen ağ; suçluyu yakalamada uygulanan plan veya sistem. drag rope bir şeyi çekmek için kullanılan ip. drag race (A.B.D) (k.dili), (oto.) kısa mesafeli araba yarışı. drag strip (A.B.D), (k.dili) , (oto.) kısa mesafeli araba yarışlarına elverişli yer. çamur içinde sürükleyerek ıslatmak veya ıslanmak; kirletmek, kirlenmek; bulaştırmak, bulaşmak; ağır ağır takip etmek. (çoğ.) mans veya men) Orta Doğu'da tercüman, rehber. ejderha, ateş saçan kanatlı bir sürüngen şeklinde tanımlanan efsanevi bir hayvan; (eski) yılan; çok hiddetli kimse (bilhassa kadın) dragonfly (zool.) Odonata familyasından ince ve uzun kanatlı bir cins böcek, yusufçuk.dragon' blood ağaç veya meyvadan çıkan koyu kırmızı bir cins sakız. ağır süvari; halka işkence etmek; zor ve şiddete baş vurarak boyun eğdirmek, eziyet etmek, zulmetmek. Iağım veya hendek ile suyu akıtmak; bir yerin suyunu tamamıyle çekmek; kurutmak (bataklık), akaçlamak, drenaj yapmak; içip bitirmek, tüketmek; süzmek; (tıb.) iltihaplı yaradan cerahati çekmek; süzülmek, suyu süzülmek. suyunu çekme veya akıtma; hendek, lağım, kanalizasyon, kanal, mecra; (tıb.) iltihaplı yerden cerahat çeken tüp veya fitil. drainboard yıkanmış bulaşıkların süzüldüğü oluklu kısım. drainpipe suyu dışarıya akıtan boru, oluk. go down the drain değerini kaybetmek, boşa gitmek. a drain on the resources bütçeye yük olan bir şey. süzülme, çekilme, akaçlama, drenaj; süzülen su, çekilen su; su mecraları; lağım ve kanalizasyon sistemi; suyu kurutulan arazi; (tıb.) fitil veya tüple cerahat çekme. drainage basin akaçlama havzası; suyu bir nehir ve kolları tarafından çekilen havza. süzgeç, süzgü. . erkek ördek. mallard drake yeşilbaş, (zool.) Anas platyrhynchos. (med,ming) dirhem; bir yudum içki; az bir miktar; alkollü içki içirmek; çok içki içmek. tiyatro eseri, oyun, piyes; tiyatro edebiyatı, tiyatro sanatı; canlı, duygusal, çarpıcı veya birbiriyle çatışan olaylar dizisi. tiyatro ile ilgili; tiyatro türünü andıran (özellikle çatışma ve zıtlık ifade eden turü); hareketli, canlı, et kileyici, tesirli, çarpıcı. dramatically bir oyunu andırır şekilde canlı olarak, çarpıcı olarak. (çoğ.),) (Lat.) bir oyundaki kişiler; bir piyesin metnin' den önce gelen oyundaki kişilerin listesi. oyun yazarı, piyes yazarı. dram şekline sokmak, tiyatro oyunu şeklinde ifade etmek. dramatiza'tion dram şekline koyma; romanın oyunlaştırılmış şekli. tiyatro eseri yazma sanatı. dramatur'gic bu sanata ait. (bak.) drink . perde ile örtmek, kumaşla kaplamak; kıvrımlar meydana getirmek; elbise' nin kıvrımlarını düzeltmek; (k.dili.) yayılarak oturmak; (gen.) (çoğ.) kalın ve koyu renk perde. draper (ing) kumaşçı. drapery bol ve bükümlü kumaş; perdelik kumaş, döşemelik kumaş; (ing) kumaş ticareti. şiddetli, zora baş vuran; ağır ve kesin. (ünlem), hey, mübarek (kızgınlık belirten (ünlem); (k.dili) lânetlemek. (bak.) draft. (bak.) draftsman. (bak.) drafty. çekme, çekiş; silâh çekme; çekilen bir şey (kur'a gibi); ilgi çeken herhangi bir şey; berabere kalma, berabere biten oyun (satranç, dama); (A.B.D) dik yamaçlı ve derin vadi; bir köprünün açılan kısmı. beat to the draw önce davranmak. (drew, drawn) çekmek, sürüklemek; (kuyudan su) çekmek; silah çekmek; cezbetmek, ilgi çekmek; çizmek, resmetmek, kelimelerle tasvir etmek; içine çekmek, emmek (hava, sıvı); ilham almak, kaynak olarak kullanmak; almak (faiz, pa ra); suyunu boşaltmak; çekip uzatmak (tel); germek (yay, ip); berabere kalmak; çekip çıkarmak (diş, tıpa); kapamak (perde); çekmek (baca) draw a conclusion sonuç çıkarmak. draw ahead yavaş yavaş öne geçmek. draw away çekilmek, kendini çekmek. draw an animal iç organlarını çıkarmak, temizlemek (hayvan) draw back geri çekilmek veya çekmek .draw interest faiz getirmek. draw near yaklasmak. draw on account bir hesaptan para çekmek. draw oneself up ciddileşmek. draw out uzatmak; konuşturmak, söyletmek, samimi bir şekilde konuşturmak. draw straws kur'a çekmek. draw the line sınırlandırmak. draw up tanzim etmek, yazmak (kontrat, senet); yaklaşıp durmak . yukarı çekilip açı labilen köprü. (tic.) havale alan kimse, muhatap kişi. çekmece, göz; (çoğ.) don, külot. chest of drawers çekme gözlü konsol, şifoniyer. çeken kimse, çekme işini gören araç veya kimse; plan çizen kimse; barmen. çizim, karakalem resim, resim taslağı; kroki, plan; çizme sanatı; piyango, çekiliş. drawing account açık hesap. drawing board resim tahtası. draw (ing) book resim defteri. drawing card ilgi çekici kimse veya program. drawing compasses resim pergeli. drawing room misafir odası, salon drawing knife, draw shave iki saplı bıçak. kelimeleri uzatarak konuşmak; ağır ağır konuşma. (bak.) draw: bitkin, yorgun görünüşlü. drawn butter salça gibi kullanılan eritilmiş ve (çoğ.)unlukla un ve sıcak su ile karıştırılmış tereyağı. drawn game veya battle berabere bitmiş oyun veya savaş. drawn work iplik çekilerek işlenen nakış. bir torbanın ağzını büzerek kapamakta kullanılan ip. araba veya kızak; yanları sabit olmayan ağır yük arabası. dray horse ağır yük arabasına koşulan kuvvetli beygir. ağır yük arabasıyla taşıma; bu taşıma için alınan ücret. çok korkmak, korku ve endişe duymak, korku hissetmek; hoşlanmamak, sevmemek; büyük korku, dehşet, korku hissi; huşu; çekinme, hürmetten ileri gelen korku. korku yaratan, ürkütücü, korkunç; haşmetli, heybetli. korkunç, dehsetli, heybetli; (k.dili.) iğrenç, berbat, çok kötü. dread fully çok fena, dehşetle; (k.dili.) çok, muthiş. kalın yünlü palto veya kumaş; (den.) eskiden kullanılan ağır toplu bir deniz zırhlısı, dretnot; gözüpek kimse. rüya, duş; rüya gorme; hülya, hayal; emel, hedef, gaye, amaç; kuruntu; kdili çok guzel ve cazip kimse veya şey dreamboat (argo) cazibeli kimse veya şey. dreamland rüyalar. diyan dream world hayal âlemi. dreamless rüyasız (uyku) dreamlessly rüya görme(den.) dreamlike rüya gibi, hayali. (t veya ed) rüya görmek; görur gibi olmak, tahayyül etmek, hayal kurmak; hayal etmek, düşünmek tasavvur etmek. dream away one's time vaktini hayal kurarak geçirmek. dreamer hayal kuran kimse, hayalperest kimse. dream up (k.dili.) hayalinde yaratmak. (bak.) dream. rüya ile ilgili, rüya gibi; belirsiz, müphem, karanlık; dinlendirici yatıştırıcı, teskin edici; (k.dili) fevkalade mükemmel. kasvetli, sıkıcı, hazin. (mak.) tarak, tırmık, tarama aleti; deniz dibini taramak, tarakla temizlemek (liman, nehir); tarama aleti kullanmak. dredger tarak dubası, tarama makinası. dredging tarama. dredging machine tarama aleti, ırmak vb'nin kum ve çamurunu temizlemeye yarayan makina. üzerine un serpmek. tortu, telve; çöp, süprüntü; parça, az bir miktar. drain to the dregs son damlasına kadar içmek. dregs of society ayaktakımı, döküntü. dreggy tortulu, telveli. ıslatmak, sırılsıklam etmek; sıvıya batırmak, banyo etmek, batırmak; (bayt.) atlara zorla içirilen ilâç. giydirmek; düzenlemek, tanzim etmek, süslemek; (ask.) bir hizaya getirmek, sıraya sokmak; tedavi etmek (yara); taramak, şekil vermek (saç); sepilemek (deri); temizlemek (kuş, balık); işlemek, ekip biçmek (toprak); giyinmek; hizaya girmek, sıralanmak. dress a ship gemiyi bayraklarla donatmak. dress down (k.dili) azarlamak. dress out. çok süslü giydirmek. dress up giyinip süslenmek. kadın elbisesi, giysi, fistan giyinme, giyim, kılık kıyafet; itinalı kıyafet. dress circle opera veya tiyatroda protokol kısmı. dress goods kadın giyimine özgü kumaş. dressmaker kadın terzisi. dressmaking terzilik. dress parade geçit töreni. dress rehearsal (tiyatro) kostümle prova. dress shield subra. dress uniform (ask.) merasim üniforması, büyük üniforma. evening dress gece elbisesi. full dress (frak) morning dress kadın ev elbisesi; redingot. şifoniyer; içine porselen veya gümüş takımlar konulan büfe; mutfak dolabı veya rafı. giydiren kimse, birinin giyinmesine yardımcı olan kimse; iyi giyinen kimse. giydirme, giyme, giyinme; pansuman, sargı; tavuk dolması içi; salça, mayonez, terbiye; gübre; down ile, (A.B.D) (k.dili.) azarlama. dressing case tuvalet çantası. dressing gown sabahlık. dressing room giyinme odası, gardırop. dressing table tuvalet masası. (k.dili.) giyimine çok itina eden, şık; gösterişli giyinen. (bak.) draw. damla damla akıtmak damlatmak; (spor) bazı oyunlarda topu zıplatarak ileri götürmek; damlamak; salyası akmak; damla damla akan şey, damla; az miktarda olan herhangi bir şey, nebze. az bir miktar, ufak parça, nebze; damla, damlacık. (bak.) dry. daha kuru; kurutan kimse kurutucu şey; çabuk kuruması için boyaya katılan madde. rüzgâr veya akıntının etkisiyle sürüklenme, çekilme; rüzgârın yığdığı kar; amaç, hedef, eğilim, temayül; sürüklenme, gayesiz olarak dolaşma; (jeol.) birikinti, moren; (den) geminin akıntı veya rüzgâr ile sürüklenmesi, sürükleniş uzaklığı; (hav) rotadan ayrılma; (mad.) kanal, geçit. drift anchor (den) açık deniz çapası. drift ice yüzer buz, aysberk. drift mining tüneller açmak suretiyle altın madeni arama. driftwood nehir veya denizin sürüklediği veya karaya attığı odun ve kereste parçaları. sürüklenmek, akıntıya kapılmak; yığılmak, toplanmak birikmek; tıkanmak; sürüklemek; yığmak, biriktirmek; gayesizce dolaşmak, olayların akışında sürüklenmek. driftage sürüklenme, sürükleyiş; sürüklenen veya sürüklenmiş şey. drifter başıboş gezen kimse, serseri. The road has drifted badly. Yol karla tıkanmış. matkap, delgi; matkapla delik açma usulü; istiridyeleri yok eden bir çeşit kabuklu deniz hayvanı, (zool.) Urosalpinx cinerea; talim, alıştırma; delmek, matkapla delmek, delik açmak; talim yaptırmak, talim yapmak; dersi birkaç kere tekrarlatarak öğretmek. drillmaster talim öğretmeni. drill press (mak.) dikmeli matkap makinası. drill sergeant talim çavuşu. driller delen kimse veya şey; sondaj işçisi; delici; talim ettiren kimse. drilling matkaplama, delme, sondaj; talim etme. (bahç) mibzer, tohum ekme makinası; tohum dizisi; tarlada dizilere ekilen tohum; makine ile tohum ekmek. Batı Afrika,ya özgü bir çeşit büyük maymun, (zool.) Mandrillus leucophaeus. dimi ve dok denilen bir çeşit pamuk veya keten bezi, diril. (drank, drunk) içmek, alkollü içki içmek; yutmak, çekmek aImak kana kana içmek; şerefe kadeh kaldırmak; in ile zevk duyarak doya doya seyretmek veya dinlemek; to ile şerefine içmek. drinker içki içen kimse; ayyaş veya sarhoş kimse. içecek şey; içki; bir defada içilen miktar; fazla içki içme; (argo) büyük su kütlesi, deniz, okyanus. a drink of water bir bardak su. hard drinks sert içki, sarhoş edici içki. soft drinks meşrubat, alkolsüz içki. strong drinks, kuvvetli içki, sert içki. stand drinks herkese içki ikram etmek. içilebilir, içilmesi mümkün. içki içme alışkanlığı, içki iptilâsı. drinking bout içki âlemi. drinking cup kadeh. drinking fountain bardaksız içilen içme suyunu yukarı doğru fışkırtan bir çeşit musluk. drinking horn boynuzdan yapılmış kadeh. drinking song içki içilirken söylenen şarkı. drinking water içme suyu. (ped veya pt, ping) damlatmak; damlamak, damla damla akmak. drip with blood kanı akmak. dripping wet sırsıklam. damlama, damlayış; (mim.) damlalık, saçak; taşan bir sıvıyı toplayan kap; (argo) tatsız kimse, geçinilmez adam. dripdry (çamaşırı) sıkmadan askıya asarak kurutmak. drip moulding (mim.) damlalık, saçak. drip pan damlayan su veya yağı toplamaya mahsus kap. drippy damlayan; çok ıslak yağmurlu; (A.B.D), (argo) tiksinti uyandıran. dripstone (mim.) taş damlalık; stalaktit (sarkıt) ve stalagmit (dikit) şeklinde kalsiyum karbonat. damlama, damlayan şey. drippings kızartılan etten damlayan yağ ve su. (drove, driven) sürmek; araba kullanmak; araba ile götürmek; gütmek; kaçırmak, kovmak; tazyik etmek, sıkmak, mecbur etmek, zorlamak; fazla çalıştırmak; şiddetle tahrik etmek; acele ettirmek; sürüklenmek; hızlı gitmek; (topa) hızlı vurmak; araba ile gitmek: at ile atılmak, meramı olmak, demek istemek, kastetmek, gayret etmek. drive a bargain pazarlığı kendi lehine kabul ettirmek. drive away kovmak, defetmek; araba ile gitmek veya götürmek. drive back geri dönmek; araba ile geri gitmek veya götürmek. drive by araba ile geçmek. drivein müşterilerine araba içinde servis yapan (banka, sinema, lokanta); seyircilerin otomobilleri içinde oturarak seyrettikleri açık hava sineması. drive (mad.) çıldırtmak. drive out kovmak, defetmek. sürme, sürüş; araba gezintisi; araba yolu; hücum etme; (psik.) itki; hayvanları toplayıp gütme; kuvvet nakli, işletme tarzı; hamle; enerji, kuvvet, gayret; (mak.) döndürme mekanizması. drive shaft (mak.) işletme (hareket) mili, çevirme mili. driveway bilhassa garaj ile cadde arasındaki özel yol. belt drive (mak.) kayışla döndürme kayışla işletme. friction drive (mak.) sürtünme ile işletme, sürtünme mekanizması. a drive for funds para toplamak için açılan kampanya. (ed veya led, ing veya ling) ağzından salyası akmak; salya gibi akmak; budalaca söz söylemek; ağzından akıtmak; saçmalamak; salya akışı; saçma sapan söz. (bak.) drive. sürücü, arabacı, hayvan güden kimse, şoför, (ing) makinist; (mak.) işletme (hareket) kasnağı. sürme, sürüş, araba gezintisi; enerjik, canlı, tuttuğunu koparan; şiddetli, sert; hareket ettiren, çeviren, işleten. driving rain şiddetli yağmur. driving wheel (mak.) işletme dişlisi. ince ince yağmak, çiselemek, serpiştirmek (yağmur); ince ince yağan yağmur; çiseleme. drizzly çiseleyen. tuhaf, gülünç; tuhaf kimse; maskara, soytarı. drollness tuhaflık, gülünç oluş, acayiplik. drolly gülünç ve tuhaf bir şekilde. mizah, şaka, tuhaflık; gülünç bir şekilde davranma veya konuşma. hecin, tek hörgüçlü binek devesi, (zool.) Camelus dromedarius. bal yapmayan iğnesiz bir cins erkek arı; radyo ile kontrol edilen ve içinde kimse olmayan uçak veya gemi; asalak, başkalarının sırtından geçinen kişi; (müz.) telli ve nefesli çalgıların pes tonu; monoton ses, vızıltı; monoton bir ses tonuyla konuşan kimse; vızıltı halinde konuşmak veya ses çıkarmak; vızıldamak, monoton bir ses tonuyla konuşmak. droningly vızıltı gibi aynı perdeden ses çıkararak. ağzı sulanmak, ağzının suyu akmak; aşırı memnuniyet belirtmek; saçmalamak, saçma sapan konuşmak. sarkmak bükülmek, tepesi veya yaprakları solup eğilmek (bitki, çiçek); halsiz olmak, kuvvetten düşmek, canlılığını kaybetmek; cesareti kırılmak, ümitsizliğe düşmek; sarkıtmak, düşürmek, asmak; sarkma, bükülme, eğilme. drooping sarkık; halsiz, dermansız. droopy takatsiz; kederli, ümitsiz. damla, katre; az miktarda herhangi bir şey, bir yudum içki; (ecza) damla; damlaya benzeyen herhangi bir şey damla şeklinde küpe; akide şekeri; pastil; düşme sukut; asma tiyatro perdesi, pano; düşüş uzaklığı; sarp yamaç; (ask.) paraşütle atlama, paraşütle bir defada atlayan asker sayısı. dropforge şahmerdan ile kalıpta basmak. drop hammer (mak.) şahmerdan. drop kick (futbol) top düşüp yere dokunduktan sonra yapılan vuruş. dropleaf table açılır kapanır kanatları olan masa. droplight alçaltılıp yükseltilebilen asılı lamba. dropout (A.B.D), Kanada devam mecburiyeti bittikten sonra okuldan ayrılan öğrenci. dropoff azalma, eksilme; dik iniş. a drop in a bucket devede kulak. He' had a drop too much. içkiyi fazla kaçırmış. at the drop of a hat işaret verilince, hemen, istekle. get veya have the drop on atik davranarak birinden evvel silâh çekmek; üstünlük kazanmak, daha iyi şartlar altında bulunmak. droplet damlacık. (ped veya -t, ping) damlatmak; elinden bırakıp düşürmek; serpmek; yol vermek, salıvermek, bırakmak; yazıda, örgüde satır veya ilmik atlamak; indirmek, geride bırakmak; damlamak; düşmek, birdenbire inmek; düşüp ölmek, ölü gibi düşmek; (argo) kumarda para kaybetmek; (hayvan) doğurmak. drop astern geri kalmak. drop a brick (argo) pot kırmak. drop a hint bile bile ağzından kaçırmak, imada bulunmak, dokundurmak, isteyerek söylemek. drop a line iki satır yazıvermek, pusula göndermek; piyeste söyleyeceğini unutmak. drop a remark kasten söylemek, farkında değilmiş gibi söylemek. drop asleep uyuyakalmak. drop behind geri kalmak. drop down düşmek, yıkılmak; akıntı ile gitmek. drop in uğramak. drop off düşmek, azalmak (sayıca), eksilmek; uykuya dalmak. drop on one' knees diz çökmek. drop one' h' ''h" harfini söylememek. drop out ayrılmak (üyelikten), çıkmak; okula devam etmemek. dropper damlalık. damlama, düşme; (çoğ.). damlayan şeyler (mum, yağ), birikinti, sızıntı; (çoğ.) gübre. sıskalık, bedenin her hangi bir yerinde fazla sulu madde birikmesi. dropsical su toplanması ile ilgili, su toplanmasına elverişli. dropsied vücudunda fazla su toplanmış olan. (çoğ.) kies) dört tekerlekli bir Rus arabası, droşki. maden cürufu, maden posası; süprüntü, artık, değersiz şeyler; cüruflu; değersiz. kuraklık, susuzluk; kıtlık, eksiklik. droughty kurak, susuz; kıt. sürü, küme; enli keski, enli taş kalemi. (bak.) drive. davar tüccarı, celep. suda boğulmak; suda boğmak; su altında bırakmak, batırmak; bastırmak (keder, üzüntü); out ile gürültü ederek bir sesin işitilmesine engel olmak. drowned in sleep ağır uykuya dalmış. drowned in tears iki gözü iki çeşme. uyuklamak, ayakta uyumak, pineklemek; uyku vermek; pinekleyerek vakit öldürmek; uyuklama, yarı uykulu yarı uyanık olma hali. uykulu, ağırlık basmış ağır, uyuşuk; uyku veren; sersem. drowsily uyuşuklukla, uyur gezer bir halde. drowsiness uykulu olma, uyuşukluk. (bed, bing) sopayla dövmek, dayak atmak; üstesinden gelmek. drubbing dayak, kötek. köle gibi çalıştırılan kimse; ağır ve tatsız bir iş yapmak. ağır ve sıkıcı iş. (ged, ging) ilâç, ecza; esrar, uyuşturucu madde, narkotik ilâç; alışkanlık meydana getiren kimyasal madde; ilâçla uyuşturmak, ilâç vermek, zararlı ilâç vermek, yemek veya içki içine uyuşturucu veya zehirli ilâç katmak. drug addict uyuşturucu maddelere düşkün kimse, esrarkeş. drug habit uyuşturucu madde kullanma alışkanlığı. drug onthe market piyasada ihtiyaçtan fazla bulunan (mal.) drugstore eczane; (A.B.D) ilâç, yiyecek, içecek, kozmetik 'gibi maddelerin satıldığı mağaza. bir çeşit kaba Hint keçesi. eczacı. davul, trampet, dümbelek, darbuka; davul sesi veya ona benzer ses; (anat.) timpan boşluğu, davul boşluğu (orta kulağın bir parçası); (mim.) alın; (mak.) gömlek, silindir. drumbeat davul sesi. drumhead davul derisi. drumhead court-martial (ask.) savaş veya barışta acele ile toplanan harp divanı. drum major mızıka şefi. drum stickk davul çomağı veya tokmağı; pişmiş tavuk butunun alt kemiği. bass drum (müz.) büyük davul. (med, ming) davul çalmak; sert bir yüzeye ritmik bir şekilde parmaklarla vurmak; davul sesi çıkarmak; davulla tempo tutmak; davul sesi ile bir araya toplamak, çağırmak; devamlı tekrar ederek aklına sokmak; kanat veya ayaklarıyla davul sesi çıkarmak (kuş veya böcek) drum out of yuhalayarak kovmak. drum up trade dolaşıp sipariş almak. (zool.) Sciaenidae familyasından davul sesi çıkaran bir çeşit balık. (jeol.) buzul birikintilerinden meydana gelmiş dar uzun yığın. davulcu, trampetçi; ABD gezgin satıcı. (bak.) drink: sarhoş içkili, mest; sarhoş adam; sarhoşluk; içki âlemi.drunk as a fiddler veya lord çok saıhoş, fitil gibi, (slang) küfelik drunk with success basarı sevinciyle kendinden geçmiş. blind drunk körkütük sarhoş.dead drunk fitil gibi, çok sarhoş. half drunk yarısı içilmiş; yarı sarhoş. (The man is drunk fakat ,'a drunken man', değil.) ayyaş kimse. sarhoş, sarhoşlukla ilgili, sarhoşluk esnasında olan. drunkenly sarhoşlukla. drunkenness sarhoşluk. drunkom'eter kandaki alkol miktarını nefesten ölçen alet. erik ve şeftali gibi tek çekirdekli ve etli meyve. drupelet böğürtlen gibi bileşik meyvalardaki ufak tanelerin her biri. Dürzi. kuru, yağmursuz, kurak, susuz; susamış; kurumuş, suyu çekilmiş; süt vermez, sütü kesilmiş; sert, keskin; yavan, tatsız; sert, sek (içki); pirinç ve makarna gibi kuru (yiyecek); sıkıcı; (A.B.D.), (k.dili.) içki yasağı uygulanan dryasdust sıkıcı. dry cell kuru pil.dry cleaning kuru temizleme.dry cough kuru öksürük.dry dock gemilerin bakım ve onarımlarının yapıldığı suyu boşaltılabilen havuz. dryeyed ağlamayan, göz yaşı dökmeyen. dry farming kuru tarım usulü. dry goods manifatura, mensucat. dry humor ince ve düşündürücü bir mizah tarzı. dry ice donmuş karbondioksit. dry kiln kereste kurutucu fırın. dry land kurak bölge. dry measure kuru şeylere mahsus hacim ölçü birimleri. dry nurse dadı .dry point asitsiz kullanılan hakkâk kalemi. dry rot kerestenin içindeki toz gibi çürüklük; meyvadaki çürük veya bu çürüğü meydana getiren mantarımsı şeyler; (mec.) ahlâki çöküntü. dry run deneme koşusu. dryshod ayaklar ıslanmadan. dry town (A.B.D.) (k.dili.) içki yasağı uygulanan şehir. dry wall harçsız taş duvar. dry wit ince nükte, farkında değilmiş gibi söylenen nükteli söz. The cow is dry. ineğin sütü kesilmiş. a dry speech yavan söz, tatsız konuşma. dry years verimsiz yıllar.dryly kuru bir şekilde; inceden inceye alay ederek. dryness kuru oluş; duygu veya hayal gücü eksikliği. (ied) kurutmak; sütünü kesmek; kurumak; suyu veya sütü kesilmek. dry up bütün bütün kurumak veya kurutmak: (A.B.D)(argo)susmak, çenesini tutmak. (mit) orman perisi. kurutma makinası. ikili, çifte, çift iki kat; (gram.) ikili adlandırma. dual con trol (hav.) çift kumanda. Dual Monarchy eski Avusturya Macaristan imparatorluğu. dual ownership bir mülkün iki sahibi olması. dualpurpose çift görevi veya kullanılışı olan. dual'ity ikilik du'ally çift olarak. ikilik; (fels.) düalizm, evrenin zihin ve madde olarak iki prensipten meydana geldiği görüşü. dualist ikilik prensibi taraftarı. dualis'(tic.) ikilik prensibine ait . (bed, bing) şövalyelik unvanı verilirken kılıçla omuza hafifçe dokunmak, şövalyelik unvanı vermek bir kimseye yeni bir unvan veya isim vermek, adlandırmak, çağırmak; vurmak, düzeltmek (kereste, deri) (bed, bing) dublaj yapmak, filmi çekiminden sonra seslendirmek. şüpheli olma; şüpheli bir şey. şüpheli; belirsiz müphem; kararsız; güvenilmez; sonucu şüpheli .dubious battle sonucu şüpheli savaş. dubious transaction şüpheli pazarlık. dubiously şüpheyle. dubiousness şüphe, belirsizlik. şüphe, tereddüt. dubitative şüpheli, ,şüphe veya kararsızlık belirten . irlanda'nın başkenti Dublin şehri . dük unvanına sahip kimseyle ilgili. eski Avrupa'ya bilhassa Venedik'e mahsus birkaç çeşit altın para, duka altını; (çoğ.) (argo) para . (it) Lider, komutan, diktatör. düşes, dükün karısı . dukalık . ördek dişi ördek; Anatidea familyasından ördek; (ing.), (k.dili.) sevgili yavru; sakat kimse veya şey, kolay ele geçirilebilen hedef; (A.B.D.), (ask.) hem karada hem suda işleyebilen kamyon. duck and drake (veya) ducks and drakes suda taş kaydırma oyunu . duckboard ıslak veya çamurlu yolda yürümek için döşenmiş bir iki sıra tahta. duck on the rock kaydırak oyunu. fine day for ducks yağmurlu hava. Iame duck (A.B.D.) yeni devre için seçilmemiş fakat kısa bir müddet için daha çalışan senato veya kongre üyesi. Iameduck seçimden sonra eski üyelerin toplantısına ait. Iike water off a duck' back tesirsiz, etkisiz, sonuç vermeyen, faydasız .make ducks and drakes of (veya) play ducks and drakes with hesapsız para harcamak, har vurup harman savurmak. pintail duck kılkuyruk, (zool.) Anas acuta. shoveler duck kaşıkçın, (zool.) Spatula clypeata. take to it like a duck to water seve seve bir işe girişmek, kolay alışmak. duckling ördek yavrusu, ördek palazı duck soup kolay iş. başını veya vücudunu suya sokup çıkarmak, suya daldırmak; başını çabucak eğip kaldırmak; bir darbeden sakınmak; dalmak, batmak, başını eğmek, eğilmek; bir vuruştan kaçmak için süratle yana çekilmek; eğilme, başını eğme; birden dalış, batış. ducking stool eski zamanlarda ceza olarak üzerine suçluların bağlanıp suya batırıldığı sandalye. dok denilen bez, branda bezi. vücudu kunduza benzeyen, ördek gibi gagası olan ve ayakları perdeli Avustralya'ya mahsus bir hayvan,(zool.)) Ornithorhynchus anatinus. su mercimeği, (bot.) Lemna minör. (argo) mükemmel, fevkalade; sevgili, aziz. (anat.) özellikle guddelerden sıvı maddeleri nakleden kanal, bezlerin salgısını akıtan kanal; tüp, mecra, kanal; (bot.) damar. ductless mecrasız, kanalsız. ductless gland (tıb.) salgısını doğrudan kana veren iç salgı bezi . haddeden çekilebilir, dövülünce uzayabilir; şekil verilebilir, yumuşak, plastik. ductileness, ductil'ity haddeden çekilebilme özelliği, kolayca şekil alabilme kabiliyeti . (ask.) patlamayan mermi veya bomba; (k.dili) başarıya ulaşamayan kimse, başarısız iş .duds (k.dili) elbise, giyim eşyası; şahsi eşya. züppe adam, giyimine aşırı düşkün erkek; (k.dili) tatilini taşralıların yanında geçiren şehirli. öfke, hiddet, suçluluk veya pişmanlık duygusu. in high dudgeon çok öfkeli, tepesi atmış. ödenmesi gerekli olan, vadesi dolmuş vakti gelmiş, yerine getirilmesi gereken; uygun, münasip, lâyık; yeterli; -(den.) dolayı, sebebiyle; gelmesi icap eden; tam, doğru. due care gerekli olan itina. due course of time zamanı gelince, vakti saati gelince. due east tam doğuya doğru . He is due in at noon Öğleyin varacak. Öğleyin gelmesi lâzım. due process (huk.) bir davanın yürürlükte olan kanun ve kurallar gereğince ele alınması. bir kimsenin hakkı; alacak, matlup. give a person his due bir kimseye hakkını vermek; iyi tarafını görmek . (led, ling) duello; düello etmek duel(l)er, duel(l)ist düello edenlerden biri. ispanya ve Portekiz'de genç bir kıza refakat eden yaşlı kadın; mürebbiye, dadı . aidat, üyelik aidatı . (müz.) : duet ,duetto. bir çeşit muhallebi. kalın havlı ve kaba bir cins yünlü kumaş; spor veya kamp araç ve gereçleri, spor yapılırken giyilen kıyafet . duffel bag içinde spor malzemesi veya elbisesi taşınan torba . (ing.), (k.dili.) ahmak ve beceriksiz kimse, sıkıcı ve kararsız ihtiyar adam; seyyar satıcı, hileli kumaş vb satıcısı; (argo) her türlü hile taklit. meme, hayvan memesi . (bak.) dig . Kızıl deniz ve Hint Okyanusu sularında yaşayan ve bitkiyle beslenen bir çeşit memeli hayvan, dugung ,dugon . içi oyulmuş kütükten yapılan kayık; yeraltı sığınağı; (beysbol.) üzerinde oyuncuların oturduğu ustu kapalı sıra veya yer. dük dukedom dukalık. (argo) yumruklar. kulağa hoş gelen, ahenkli; tatlı, hoş, latif. zevk vermek, hoşa gitmek; yatıştırmak, dindirmek; tatlılaştırmak. santur, kanuna benzer bir çeşit çalgı . ağır, kafası işlemez, kalın kafalı, gabi; alık, anlayışsız; duygusuz, hissiz, vurdumduymaz; kesat, durgun; sıkıcı, kasvetli; kor, kesmez; donuk, sönük, canlı ve parlak olmayan (renk); körletmek, körlenmek; donuklaştırmak; donuklaşmak; sersemletmek . dullard ahmak kimse. dullish donuk; ahmak. dullness sıkıntı, kasvet; körlük, kesmezlik. dully ahmakça; sönük bir şekilde. yenebilen bir çeşit kırmızımsı kahverengi deniz yosunu, (bot.) Rhodymenia palmata. uygun olarak, usulen, hakkıyla, lâyıkıyle; tam zamanında; yeteri kadar. Çarlık devrinde Rus parlamentosu; Rus milli meclisi. dilsiz; dili tutulmuş sessiz konuşmayan; konuşmadan yapılan, pandomim şeklinde, mimikle ifade edilen; (A.B.D.), (k.dili.) sersem kafasız, budala. dumbbell jimnastik güllesi, halter; (A.B.D.) (argo) aptal kimse.dumb piano egzersiz için kullanılan ve ses vermeyen tuş dizisi .dumb show pantomim. dumbwaiter yemek asansörü; (ing.) portatif servis masası. strike dumb hayretten dondurmak. be struck dumb dili tutulmak, donakalmak .durrbly konuşmadan; ahmakça .dumbness dilsizlik; dili tutulma. dumdum kurşunu, vücutta tehlikeli yaralar açan tüfek mermisi. hayretler içinde bırakmak, şaşırtmak. kukla, manken; taklit, suret; dilsiz, az konuşan kimse; (argo) budala kimse; (matb.) mizanpaj; (iskambil) ölü el; sözde kendisi hakikatte başkası hesabına hareket eden kimse; dilsiz, dili tutulmuş, sessiz; sahte, yapma, taklit. dummy barge yükleme ve boşaltmada kullanılan dört köşe duba, şat. boşaltmak, atmak; (tic.) damping yapmak, fiyatları düşürmek, toptan ucuz fiyata vermek; düşmek; çöp yığını, çöplük, mezbele;(A.B.D.), (argo) köhne ve kötü şöhretli ev veya otel; komputer makinadaki bütün bilginin makinadan boşalıp kâğıda basılması. ammunition dump (ask.) cephede geçici cephane. dumpcarti kum v.b.'ni taşıyıp boşaltmaya mahsus araba. dump truck damperli kamyon. dumping (tic.) damping, tenzilât, fiyat indirme, ucuzluk. İngiltere'de bazı çocuk oyunlarında kullanılan kalın maden parçası; Avustralya'ya mahsus ufak para; gemi inşasında kullanılan bir çeşit cıvata; bir çeşit şekerleme. bir çeşit meyvalı hamur tatlısı; kaynar çorba içinde pişen küçük hamur parçası; (k.dili) kısa boylu ve tombul kimse. hüzün, neşesizlik, keder; kuruntu, evham. down in the dumps melankolik bir halde. dumpish, dumpy melankolik, hüzünlü, kuruntulu. bodur, tıknaz; asık suratlı . (ned, ning) sıkıştıran alacaklı; alacaklının parasını istemesi, alacak talebi; alacağını istemek, borçluyu sıkıştırmak. esmer, kul rengine çalan kahve rengi, boz sıçan tüyü renkli; boz renk; boz at. dun diver ördek. ahmak veya kalın kafalı kimse. dunce cap eski devirlerde okulda tembel öğrencilerin ceza olarak başlarına giydikleri kâğıt külâh. ahmak veya kalın kafalı kimse. rüzgârın yığdığı kum tepeciği . pislik, hayvan tersi, gübre; gübrelemek. dung beetle (zool.) Scara baeidae familyasından bokböceği, pabuç tartan böceği .dung fork gübre çatalı .dung heap, dunghill gübre yığını, fışkılık. Hindistan'a mahsus bir çeşit kaba pamuklu kumaş; (çoğ.) bu kumaştan yapılmış işçi tulumu. zindan. bir sıvıya batırmak; kurabiyeyi kahve veya çaya batırarak yemek. sırtı kırmızı bir çeşit kum çulluğu, (zool.) Erolia alpina. (den.) ambardaki eşya ıslanmasın diye altına ve yanına konulan saman ve tahtalar; tayfaların özel eşyası . (önek), (müz.) duet, duetto; çift, eş; (önek) iki. on iki veya on ikinciye ait, on ikişer on ikişer; on ikide bir kısım; (çoğ.), (mat.) on iki üzerine kurulan rakam sayma usulü. bir kitap boyu, yaklaşık olarak 13 x 20 cm. (anat.) duodenum, onikiparmak bağırsağı. iki kişi ile oynanan piyes; diyalog. kolaylıkla aldatılabilen kimse; aldatmak, (slang) işletmek, gırgır geçmek. dupery aldatma, işletme; işleme, aldanma . çift. çift; (mak.) aynı zamanda veya aynı şekilde işler iki kısmı olan; bitişik olarak inşa edilmiş çift ev; iki katlı apartman dairesi. duplex pump çift silindirli tulumba. duplex telegraphy aynı zamanda ve aynı hat üzerinde aksi yönlerde telgraf gönderme usulü. eş; kopya, aynı,(bir şeyin) aynı; ikinci nüsha, suret. eşini yapmak, kopyasını yapmak; suretini çıkarmak, teksir etmek; ikinci kere yapmak, tekrarlamak, çift yapmak. duplicate bridge turnuva brici. in duplicate iki nüsha halinde. duplicator teksir makinası. duplica'tion teksir etme, teksir, suret. ikiyüzlülük, düzenbazlık, hile. dayanıklılık, mukavemet; sürekli oluş, devam. dayanıklı, mukavim, sağlam, eskimez; devamlı, sürekli. durably dayanıklılıkla, mukavemetle; sürekli olarak. (anat.) dura mater, beynin ve omuriliğin en dış zarı. (bot.) ağaçların merkeze yakın bulunan sert odun kısmı. tutukluluk, mahpusluk. devam, süreklilik; süre, müddet. for the duration güç bir durumun (özellikle 2. Dünya Savaşının) sonuna kadar. (gram) sürekli bir etkinlik belirten yüklemleri ifade eden (geniş zaman) . zorlama, cebir, icbar, baskı, tazyik; (huk.) kişiyi istek ve düşüncelerine aykırı bir şey yapmaya veya söylemeye zorlama; (huk.) kanunen onaylama olmaksızın tutukluluk, mahpusluk. under duress baskı altında. a plea of duress (huk.) baskı altında yapıldığı iddiası ile kontratın feshi talebi. (edat) esnasında, zarfında, müddetince, de . esnek kerestesi olan bir cins Avrupa meşesi, (bot.) Quercus petraea. Arap'ların giydiği kukuleteli cüppe. Afrika'ya mahsus bir çeşit darı. (eski), (bak.) dare. unundan makarna yapılan bir cins buğday (bot.) Triticum durum. alacakaranlık, akşam karanlığı; yarı karanlık, loş. dusky oldukça karanlık; koyu esmer. toz; toz halinde herhangi bir madde; çiçek tozu; toz bulutu; toprak; çöp, değersiz şey, hiç; küçültücü durum; karışıklık. dust bowl kuraklık yüzünden toz fırtınalarına maruz kalan bölge.dust cover eşyaları tozdan korumak için yapılan kılıf. dust devil bazen kurak bölgelerde görülen küçük toz fırtınası. dust jacket kitabın cildini koruyan ikinci bir kap kitap kabı. dust storm kum fırtınası, toz fırtınası. bite the dust ölmek, özellikle savaşta ölmek; yenilgiye uğramak, başaramamak. Iick the dust ölmek; küçük düşmek. shake the dust from one' feet terk edip gitmek, kararlı olarak ayrılmak. throw dust in one' eyes aldatmak, yanıltmak. toz serpmek; toz almak, fırçalamak, tozunu silkmek; toz haline getirmek; tozlanmak. toz fırçası. toz bezi. toz yuvası, toz kapanı. toz alan kimse veya şey; toz bezi; elbiseyi tozdan korumak için giyilen önlük; kadınların yazın giydiği hafif ve bol ev elbisesi; toz serpmeye mahsus araç. toz filtresi. toz veya süprüntü yığını. (ing.) çöpçü. faraş. toz geçirmez. tozlu; toz renkli; toz gibi. dustiness tozluluk, toz. Felemenk veya Hollanda'ya ait; Felemenk'ten gelmiş veya Felemenk'te yapılmış: Felemenk dili, Hollanda dili, Felemenkçe; Fe!emenk halkı; Pennsylvania'da konuşulan bir çeşit Almanca; bu dili konuşan halk. Dutch brick sert tuğla. Dutch cheese Hollanda peyniri. Dutch courage içkinin verdiği çılgınca cesaret. Dutch door ortadan enine ikiye bolunmuş ayrı ayrı kullanılabilen kapı. Dutch oven kalın ve kapalı tava, ateşin önünde et pişirmeye mahsus önü açık madeni tertibat. Dutch treat (A.B.D.), (k.dili.) birkaç dost arasında tertiplenen ve herkesin kendi masrafını ödediği eğlence. get in Dutch (A.B.D.), (k.dili.) başı derde girmek .go Dutch (A.B.D.), (k.dili.) herkes kendi masrafını ödeyerek eğlenmek. talk like a Dutch uncle (k.dili.) baba gibi sert bir şekilde azarlamak. That beats the Dutch (A.B.D.), (k.dili.) Allah Allah Şaşılacak şey. (çoğ.) men) Felemenkli, Hollandalı; (den.) Hollanda gemisi . Dutchman' breeches Kuzey Amerika'ya mahsus bir çeşit gelincik çiçeği. Dutch (man.) spipe zeravende benzer bir çeşit asma, loğusaotu. gümrüğe tabi. görevini bilen vazifeşinas: itaatkar; hürmetkar, saygılı. dutifully vazifesini bilerek; hürmetkarane. dutifulness vazifeşinaslık; hürmetkarlık. to (veya) towards (ile) vazife, görev, ödev, sorumluluk, borç; hürmet, saygı; itaat, boyun eğme; resim, vergi, gümrük resmi, iş, hizmet; (mak.) iş, kudret. duty call mecburi ziyaret. duty of water belirli bir alanı sulamak için gerekli olan su miktarı. death duty veraset vergisi .do duty for görevini yapmak, yerini almak. off duty izinli, serbest . on duty nöbetçi, vazife başında. stamp duties pul resmi . gümrük resminden muaf, gümrüksüz. cüce, bodur hayvan veya fidan; büyümesini önlemek, cüceleştirmek; karşılaştırma yaparak gölgede bırakmak, küçük göstermek; kısa boylu, cüce olan, bodur. dwarf elder yaban mürveri,(bot.) Sambucus ebulus. bodurca, oldukça kısa . dwarf stinger küçük ısırgan otu, (bot.) Urtica urens. (dwelt veya dwelled, dwell ing.) oturmak, ikamet etmek, sakin olmak; hayat sürmek, yaşamakta devam etmek; on (ile) bir konu üzerinde durmak, kalmak, devam etmek. dwell in de ikamet etmek oturmak. ikamet eden veya oturan, kimse, sakin. ev, ikametgah, mesken. dwelling house, dwelling place ev, ikametgah, mesken, konut. yavaş yavaş azalmak veya ufalmak, küçülmek; önemini kaybetmek, zeval bulmak. iki, çift; (kim.) iki atomdan meydana gelen molekül. (dyed, dyeing) boya, kumaş boyası, renk, boyayıcı madde; boyamak, boyanmak. dyestuff boya ilacı. dyed in the wool ham madde halinde boyanmış; hakikî, öz tamamıyle. doubledyed iyi boyanmış; huyları kökleşmiş, yerleşmiş inançları olan.red dye Fes boyası. dyeing boyacılık (kumaş vb'ni) boyama.dyer boyacı . dyer' madder boya otu, (bot.) Rubia tinctorum. dyer' rocket dyer' weed Yemen safranı, cehri, (bot.) Reseda luteola. ölüm,ölme;ölen,ölmekte olan dying bed ölüm döşeği .dying confession (veya) declaration ölüm döşeğinde yapılan itiraf, açıklama. dying will ölmek üzereyken ifade edilen arzu, son dilek. tabii kuvvete ait, dinamik; mekanik gücü olan; değişme ve hareket halinde olan; kuvvetli, enerjik, faal. dinamik bilimi; (çoğ.) hareket ettirici kuvvetler ve kanunlar; (müz.) sesin alçak veya yüksek olmasını belirten işaretler. (fels.) tabiat olaylarını kuvvet ve enerji terimleriyle açıklayan doktrin. dinamit, nitrogliserinden yapılmış patlayıcı bir madde; dinamitle havaya uçurmak; (kuyu açmak için) dinamitlemek .dynamiter dinamitçi, dinamitle uçuran kişi. dinamo. dinamometre. (elek.) direkt akımın voltajını değiştiren alet. hükümdar, prens. hükümdar sülâlesi, hanedan. dynastic hanedana ait . (radyo) dinatron, bir çeşit üçlü valf. (fiz.) din . (önek) fena, zor, sert . (tıb.) dizanteri, kanlı basur, kanlı ve sancılı ishal dysenter'ic dizanteriye ait. (tıb.) bir uzvun görevini yapmaması. beğenmeyen, eleştiren, tenkit eden. (tıb.) hazımsızlık. dispepsi dyspeptic hazımsızlığı olan kimse; hazımsızlığa ait. (tıb.) nefes darlığı, dispne. (tıb.) beslenme yetersizliği; adalenin gelişmemesi. ingiliz alfabesinin beşinci harfi. even, evening. ever istekli, hevesli, arzulu, şevkli, canlı, sabırsız. eagerly şiddetli arzuyla, büyük şevkle, sabırsızlıkla. eagerness şevk istek, arzu, canlılık. eager beaver (A.B.D), (argo) vazifesine fazlasıyla bağlı olan kimse. kartal, karakuş, (zool.)) Aquila;kartal şeklinde veya kartal resmi taşıyan herhangi bir şey (mühür, damga, madeni para) eagle owl puhu kuşu gibi bir çeşit baykuş. eagle ray fulya balığı. eaglewood tree kartal ağacı,(bot.) aquilaria agallocha. booted eagle cüce kartal,(zool.)) hieraetus. golden eagle kaya kartalı ,altın kartal, (zool.)) aquıla chrysaetos. uzağı görebilen, eagleyed nüfuz edici bakışları olan. keskin gözlü. eski bir söylentiye göre kartalların yuvalarında fol olarak kullandıkları ceviz iriliğinde bir taş, kartal taşı . kartal yavrusu. kartal gibi hızlı ve yüksekten uçan. nehrin ağzında ani met taşması. taş yığını halinde abide, mezar veya işaret noktası, kurgan. kulak, işitme duyusu; müziğin inceliklerini sezebilme yeteneği; testi kulpu gibi kulak şeklinde olan herhangi bir şey; dikkat, kulak verme .ear flap soğuktan koruyucu kulaklık. ear lobe kulak memesi .ear trum pet ağır işiten kimselerin kullandıkları kulak borusu. a word in your ear gizli söz, sır .be all ears kulak kesilmek, dikkatle dinlemek. by ear (müz.) notasız, kulaktan. give ear to kulak vermek, dinlemek. have an ear for music müzik kulağı olmak. keep an ear to the ground yeni haberlerle ilgilenmek. Iend an ear kulak vermek, dinlemek. play by ear notasız çalmak; olaylara göre hareket etmek. prick up one' ears kulak kabartmak . put a flea in one' ear imada bulunmak, kulağını bükmek, ikaz etmek. turn a deaf ear kulak asmamak, aldırmamak. up to the ears in work fazla meşgul. Did your ears burn? Kulaklarınız çınladı mı? Sizden bahsediyorduk. Başak; başaklanmak, Başak bağlamak, başak tutmak. in the ear kabuklu. kulak ağrısı. sallantılı küpe. kulak damlası. kulak zarı. ( .(A.B.D.), (k.dili.) üzerinde çok durulan bir söz; dedikodu havadis; azarlama. kont earl'dom kontluk, bir kontun unvanı ve sahip olduğu topraklar. kulaklık; kulak memesi, kulak kepçesi. erken; eski; ilk, ilkel; vakitsiz, vaktinden evvel. early bird erken kalkan, sabahçı. The early bird gets the worm Erken davranan istediğini elde eder. early riser erken kalkan kimse .at an early age çocukken.at your early convenience sizin için uygun olan ilk fırsatta. hayvanların kulaklarına takılan marka; damga; kulağa işaret koymak; belirli bir maksatla ayırmak, bir yana koymak, tahsis etmek. kulaklık (soğuğa karşı) kazanmak, edinmek, hak etmek. ciddi; gerçek, hakiki; istekli; içten, samimi. in earnest ciddi olarak, samimiyetle, gerçekten. (huk.) pey, kaparo, avans, teminat. earnest money teminat akçesi, pey akçesi. kazanç, kâr; maaş, gelir. (bak.) headphone. kulak temizleyecek alet. küpe. işitilecek mesafe, kulak menzili, kulak erimi. kulak tırmalayıcı, sağır edici (ses) dünya yeryüzü, arz; toprak, kara, zemin; bu dünya; dünya halkı; (kim.) nadir toprak alkali metallerinden her biri; elektrik akımının devresini tamamlayan toprak. earth flax asbest. earth movement (jeol.) Dünya kabuğunun hareketi. earth science dünyanın oluşumunu ve özelliklerini inceleyen çeşitli ilimler. come down to earth hayal kurmaktan vazgeçmek, gerçekçi olmak. run to earth yakalayıncaya kadar kovalamak; buluncaya kadar aramak. scum of the earth ayaktakımı .Why on earth? Ne halt etmeye...? Acaba neden...? inine kaçırmak (tilki); inine kaçmak; (elek.) toprağa bağlamak. insanoğlu; fani, dünyevi. maddi; toprağa sıkıca bağlı. topraktan yapılmış, toprak. çanak çömlek, toprak işi. yeryüzünden yansıyıp ayın gölgede kalan kısımlarını aydınlatan ışık. yeryüzünde yaşayan kimse, fani kimse; kendini dünya işlerine vermiş kimse. dünyaya ait, dünyevî; imkân dahilinde, (k.dili) akla yatkın. of no earthly use hiç bir faydası olmayan, beş para etmez. earthlyminded maddi fikirlere sahip, dünyevi fikirli .earthliness dünyevî oluş, maddilik; imkan dahilinde oluş. (ing.) Amerikan fıstığı, (bot.) Arachis; domuz elması; yermantarı,domalan. deprem, yer sarsıntısı, zelzele. inançları kökünden sarsan, fikirleri altüst eden. (ask.) toprak tabyası, topraktan yapılan set, siper. solucan, yer solucanı, (zool.) Lumbricus terrestris. topraktan ibaret, toprağa benzer, topraklı; kaba, incelikten yoksun. kulak kiri, kulak salgısı. kulağa kaçan, (zool.)) Forfi cula auricularia. rahat huzur; serbestlik, kolaylık, tabiilik.at ease rahat, teklifsiz. At ease ! (ask.) Rahat ! feel at ease içi rahat etmek with ease rahatça, kolaylıkla. rahat ettirmek, sıkıntıdan kurtarmak; ağrıyı yatıştırmak; basınç veya gerilimi azaltmak; kolaylaştırmak; dikkatle yerleştirmek; (den.) ağır ağır laçka etmek. ease the ship (den.) gemiyi dalgaya karşı götürmek. Ease the helm ! (den.) Ağır ağır gel ! ease off yavaş yavaş gevşetmek (ip) ease one' mind içi rahat etmek. rahat, asude, sakin. ressam sehpası, şövale. rahatlık veren herhangi bir şey; sıkıntıdan kurtarma; (huk.) irtifak hakkı. kolaylıkla, kolayca, rahat rahat, bol bol; şüphesiz. kolaylık, yumuşak veya tabii davranış. doğu, şark; doğu halkı veya uygarlığı; doğu ile ilgili; doğuya doğru . East Germany Doğu Almanya .East Indies Hindistan, Hindi çini ve Doğu Hint Adaları. east wind, easter doğudan esen rüzgar, gündoğusu.(Far.) East. Uzak Doğu . Near East Yakın Doğu eastward doğu yönünde (olan) eastwardly doğuya; doğudan esen (rüzgar) Paskalya yortusu.Easter Day Paskalya günü. Easter egg Paskalya yumurtası. Easter lily zambak.Eastertide Easter time Paskalya zamanı. doğuda, doğuya doğru; gündoğusuna bakan, doğudan esen .easterly wind gündoğusu. doğusal, doğuda olan, doğudan gelen doğuya ait .Eastern Church Rum Ortodoks Kilisesi. Eastern Hemi sphere Doğu Yarımküresi. easterner şarklı kimse, bir memleketin doğusunda oturan kimse. den doğuya doğru hareket. kolay, rahat; asude, sakin; yumuşak, uysal; hafif, yavaş, ağır .easy chair koltuk. easy mark (k.dili) kolayca aldatılabilen kimse.easy money kolay kazanılıp kolay sarf olunan para.easy of access kolay görüşülebilir, yanına yaklaşılabilir. in easy circumstances, on easy street hali vakti yerinde, varlıklı, müreffeh . (k.dili.) kolayca, rahatça. Take it easy Yavaş yavaş Kendini yorma. Kolayına (bak.) .işi hafiften al Kızma. yumuşak uysal tabiatlı, yumuşak başlı. (ate, eaten) yemek; gıda almak; yemek yemek. eat away yavaş yavaş yiyip bitirmek; yiyip durmak. eat one's heart out kendi kendini yemek, çok üzülmek .eat one's words sözünü geri almak. eat out of house and home aşırı derecede yiyerek aile bütçesini altüst etmek. eat up yiyip bitirmek. eatable yenebilir What's eating you? (k.dili.) Nen var? (çoğ.),(A.B.D.) (argo) yemek. (Fr.) (çoğ.) eaux) (o) su. eau de Cologne kolonya. eau forte ofort, madeni levhaları hakketmek için kullanılan nitrik asit; böyle hakkedilmiş levhalarla basılan resim. saçak, çıkıntı .eaves trough yağmur suyunu akıtan oluk. kulak misafiri olmak, kendisini ilgilendirmeyen konuşmaları belli etmeden dinlemek; saçaktan damlayan su. eavesdropper kulak misafiri. eavesdropping kulak misafiri olma. cezir, deniz sularının çekilmesi; bozulma, düşüş, düşkünlük; çekilmek (deniz); bozulmak, düşmek, zayıflamak. ebb tide cezir, inik deniz. at a low ebb çok fena vaziyette, müşkül durumda. ebb and flow gelgit, meddücezir. (şiir) siyah. ebonit, bir çeşit siyah sert kauçuk, volkanit. abanoz, abanoz ağacı, (bot.) Diospyros ebenum; abanozdan yapılmış; siyah. içi kaynayan, taşkın, coşkun, şevkli; kaynayan, taşan (sıvı) .ebullience, cy kaynayıp taşma; coşkunluk, şevk. kaynama; taşkınlık, coşkunluk. iki kişi ile oynanan bir iskambil oyunu. kuyruksuz. eksantrik, alışılagelmişin dışında; acayip, garip, tuhaf; (geom.) merkezleri aynı olmayan, merkezde olmayan, ekseni merkezden geçmeyen, dışmerkezli; garip bir kişiliğe sahip olan kişi; alışılmamış ve garip görünüşlü şey; (mak.) eksantrik, devri hareketi yatay harekete çeviren tertibat, salgılı kasnak. eccentrically garip bir şekilde; dışmerkezli olarak .eccentric'ity tuhaflık, yabansılık: dışmerkezlilik . (çoğ.) si ae) kilise; cemaat; eski Yunan şehir devletlerinde yasama meclisi. ecclesiarch kilise başkanı, büyük papaz. ecclesias'(tic.) kiliseye veya kilise örgütüne ait, dini; papaz, vaiz, rahip . ecclesias'ticism kilise prensip veya usulleri, bu usullere bağlılık ve merak. kilise mimarisi ve kilise süsleme sanatı çalışması. (,(çoğ.) ses) (zool.)) yılan ve böceklerde dış derinin atılması, değişmesi, dış kabuğun dökülmesi. ecdysiast striptiz yapan kadın. (ask.) kademe, diziliş. denizkestanesi ve deniz yıldızı gibi derisi dikenli bir hayvan . deniz kirpisi, denizkestanesi; (mim.) yastık, Dorik sütunlarda yuvarlak kenarlı sütun başlığı. (çoğ.) oes) yankı; (müz.) bir parçanın hafif ve yankıyı andıran bir şekilde tekrarı; taklit eden kimse, taklitçi; şiirde bazı hece ve seslerin tekrarı, nakarat. yansımak, aksetmek; yansıtmak, aksettirmek; tekrar etmek; taklit etmek . (psik.) anlamsız sözlerin üst üste tekrarlanması. sesin yankılanmasından faydalanarak bir cismin bulunduğu yön ve uzaklığı saptama. ekler, bir çeşit küçük oval pasta. (tıb.) Loğusa humması, havale. üstün başarı; alkış; şeref, büyük şöhret. çeşitli sistem ve kaynaklardan derlenmiş; seçme şeylerden ibaret; seçen, derleyen; felsefe ve sanatta belirli bir inancı olmayıp çeşitli fikirler ve üsluplar içinden kendine uygun gelenleri seçen kimse, değişik sistem ve fikirleri birleştiren kimse.eclectically seçip toplayarak, derleyerek. eclecticism seçip toplamak eğilimi. ışığını karartmak, tutmak, örtmek; (bir kimsenin) yıldızını söndürmek, bir kimseden üstün çıkmak, gölgede bırakmak; tutulmak, sönmek. tutulma, güneş tutulması, ay tutulması; sönme, karanlığa gömülme, gözden kaybolma, yok olma. annular eclipse güneşin halka şeklinde tutulması. lunar eclipse ay tutulması. partial eclipse Güneş veya ayın kısmen tutulması.solar eclipse güneş tutulması. total eclipse güneş veya ayın tamamen tutulması . (astr.) ekliptik, dünyanın etrafını dolaşan ve tropiklere değen büyük halka; güneş ve ayın tutulmasına ait. karşılıklı konuşma şeklinde pastoral şiir. organizmaların çevreleriyle olan ilişkilerini inceleyen biyoloji dalı, çevre bilim. iktisadi, ekonomik; idareli, az masraflı, masrafını çıkaran; mali işlere ait. economic man iktisadi insan, yalnız kendi çıkarını düşünen ve düzenli hareket eden kimse.economical idareli, az masraflı, tutumlu; iktisadi, ekonomik. economically az masraflı, idareli; iktisadi yönden. economics iktisat, ekonomi ilmi . home economics ev idaresi bilimi .econ'omist iktisatçı. ekonomi yapmak, iktisat yaparak idare etmek, ihtiyatlı kullanmak, idareli kullanmak, idareli sarf etmek, masrafı kısmak. economizer iyi idare eden kimse, tutumlu kimse. iktisat, tasarruf, idare; tutum, israftan çekinme; idare usulleri, teşkilât.minister of economy maliye bakanı. political economy politik ekonomi, iktisat ilmi. bir yerde bulunan bütün canlılar topluluğu ile çevreleri ve hayat şartları. ham ipek veya keten rengi; bu renkte kumaş. vecit halinde olma, kendinden geçme, aşırı sevinç; vecit; (tıb.) ekstaz. vecit haline ait. ecstatically vecit halinde olarak. (zool.) ektoderm, dış deri. (fizyol.) en çok sinirleri ve beyin kısmı gelişmiş olan . (biyol.) ektoplazma, dışplazma; bir medyumdan çıktığı farz olunan sihirli ruh. Ekvador Cumhuriyeti. evrensel; kiliselerin birleşmesine ait; bütün Hıristiyanlarca kabul edilen. Hıristiyan kiliselerinin evrensel birliği için uğraşan kimselerin düşünce ve prensipleri. (tıb.) egzama, bir çeşit deri hastalığı, mayasıl. obur, açgözlü .edaciously oburcasına edacity oburluk, çok yeme. dışı kırmızı mumla kaplı içi sarı bir Hollanda peyniri. girdap, anafor; rüzgâr veya tozun girdap gibi dönmesi; girdap gibi döndürmek veya dönerek gitmek. edelvays, Alp dağlarına mahsus küçük beyaz bir çiçek, (bot.) Leontopodium alpinum. (tıb.) ödem, vücudun bir yerinde su toplanması. Aden, cennet. dişsiz; (zool.) bazı dişsiz memeli hayvanlara ait; bu hayvanlardan biri . Urfa'nın eski ismi. kenar, ağız; (geom.) ayrıt; keskinlik; sınır, hudut; (A.B.D.), (k.dili.) avantaj, üstünlük . edge tool kesecek alet, keskin ağızlı alet . give an edge to bilemek; açmak (iştah); (A.B.D.), (k.dili.) avantaj tanımak.on edge sabırsız; endişeli, aksi, sinirli; fazla hassas. take the edge off körletmek; kapamak (iştah); zevkini azaltmak .set his teeth on edge dişlerini kamaştırmak, sinirlendirmek; iğrendirmek. yanaşmak, yavaş yavaş sokulmak, yaklaşmak; yan yan ve yavaş yavaş sürmek; bilemek, keskinletmek; kenar geçirmek. edge in sokulmak.edge out kıl payı ile yenmek; kenara itmek. kenarı üste gelecek şekilde, yan yan, yandan . not be able to get a word in edgeways karşısındakinin fazla konuşmasından dolayı ağzını açamamak. kenar, kenar için kullanılan şerit, dantel, sutaşı. sinirli, alıngan, huzursuz; keskin kenarlı; (güz.san.) ana hatları fazla bariz .edginess sinirlilik. yenebilir; yenen şey, yiyecek. edibil'ity yenebilme niteliği. emir, ferman, bildiri, tebliğ. zihni ve ahlâki yönden geliştirme, yetiştirme, takviye etme; bilgi verme; ıslah ve terbiye. bina, büyük bina, yapı. öğretmek; ıslah ve terbiye etmek; moral bakımından takviye etmek. edifying iyi bir örnek olan . başkasının yazdığı bir yazıyı basılmak üzere hazırlamak, telif etmek; düzeltmek, düzenlemek; bir gazetede mesül müdür olmak. baskı, tabı, bir kitabın bir defada basılması veya basılma sekli; bir kitabın bir defada basılan nüshalarının sayısı,tiraj .de luxe edition lüks baskı. first edition ilk baskı . bir kitabı matbaaya gitmek üzere tertip edip hazırlayan kimse, müellif, editör; gazete müdürü, başyazar. editorship kitap hazırlama veya yazma, müelliflik, editörlük. gazete vb'nin müdürüne ait veya böyle bir kimsenin uslubuna göre; başmakale. editorialize haber naklederken yorum yapmak. eğitmek ve öğretmek, terbiye etmek, yetiştirmek, talim etmek, okutmak, öğrenim yaptırmak. educated öğrenim görmüş, tahsilli, aydın. educator eğitmen, öğretmen. eğitim, eğitim ve öğretim, tedris, tahsil, maarif, yetiştirme, eğitme; ilim, irfan; pedagoji, eğitim bilimi. educational tahsille ilgili, eğitimsel, terbiyevi .educationally terbiye bakımından, eğitim yönün(den.) sonuç veya anlam çıkarmak, sonuca varmak. çıkarılan şey. educ'tion çıkarma, istihraç etme; çıkarılan şey. (sonek) as(sig.)nee veya payee kelimelerinde olduğu gibi bir fiile hedef olan kimseyi gösteren ek; bazen or ile karışıp"yapan" anlamına gelir: escapee . (kıs.) European Economic Community. yılan balığı, (zool.) Anguilla; yılana benzer uzun balık.eelgrass (bot.) zostera otu. eelskin yılan balığı derisi veya buna benzer şey. eelworm (zool.) sirke kurdu . cusk eel kayış balığı, (zool.) Ophidium barbatum sand eel kum balığı, (zool.) Ammodytes. (sonek) ci anlamında (sonek) tekin olmayan, korku veren, ürkütücü, meşum. eerily ürküterek, korku vererek, uğursuzlukla .eeriness tekin olmayış, uğursuzluk, meşumluk. silmek, bozmak; yok etmek, gidermek, izale etmek. efface oneself kendini çekmek, kendini göstermemek. effacement silme; yok etme; kendini çekme. etki, sonuç, eser; anlam, husus, meal; tatbik mevkii, fiil, iş, işlem. put into effect, give effect to tatbik mevkiine koymak, uygulamak.cause and effect sebep ve sonuç. for effect gösteriş için. in effect gerçi, aslında, gerçekten, filhakika. of no effect etkisiz, tesirsiz, neticesiz, faydasız take effect yürürlüğe girmek; etkisini göstermek, islemek. to that effect bu hususta, bu mealde effects (çoğ.) eşya, (mal.) başarmak, sonuca vardırmak. işe yarar; itibar olunur, sayılır; yürürlükte; etkili, tesirli; hakiki, fiili; faal hizmete hazır asker veya ordu; (tic.) efektif, nakit, para .effective range tesirli top menzili. effectively tesirli olarak, fiilen. effectiveness etki, tesir; geçerlilik, itibar. istenen sonucu veren, tesirli, etkileyici; yeterli, kifayet edici; geçerli, muteber .effectually etkili bir şekilde; yeterli olarak . icra etmek, tatbik mevkiine koymak; üstesinden gelmek, başarmak. kadınımsı, erkekçe davranışları olmayan. effeminscy kadınca davranış, erkekçe olmayan tavır. effemi nately kadın gibi, kadınca. (anat.) dışarı götüren; dışarı götürülen. köpürmek, kabarmak; coşmak, galeyana gelmek, neşelenmek. kabarma, köpürme; coşma, neşelenme. effervescent köpüren; coşkun, neşeli. mertliğini kaybetmiş; bitkin; erkekliğini yitirmiş; kısır, verimsiz. istenen sonucu veren, etkili, tesirli, yararlı. istenen sonucu verebilme yeteneği, yarar, fayda, etki. yapılan işe veya kullanılan enerjiye göre verim oranı, randıman oranı; yeterlik, kifayet, ehliyet; etki, tesir; kabiliyet derecesi. randıman oranı yüksek olan; yeterli, ehliyetli, işbilir, becerikli; etkili, tesirli. efficient cause tesir edici sebep. efficiently yeterli olarak; becerikli olarak. heykel, büst, resim, tasvir, suret, şekil; hoşa gitmeyen bir kimsenin kötü tasviri. burn veya hang in effigy (halkın nefret ifadesi olarak) bir kimsenin büstünü veya resmini yakmak veya asmak. çiçek açmak; (kim) hava ile temas edince ince toz haline gelmek; tozla örtülmek. efflorescence çiçek açma, olgunlaşma; tozlanma; (tıb.) derinin kızarması. efflorescent çiçeklenen, çiçek açan; hava ile temas edince tozlanan. dışarı akma, akıntı, seyelân; bu suretle akan madde. effluent dışarı akan, cari; dışarı akan madde; gölden ayrılıp akan çay veya dere. dışarı akış, akıntı. gayret, çaba, çabalama, kendini sıkma; (mak.) kuvvet, kudret. effortless gayretsiz, çaba göstermeyen; kolay. küstahlık, yüzsüzlük, hayâsızlık. parlaklık parıltı, ihtişam, şaşaa, nur. effulgent ışık saçan, parlak, şaşaalı. effulgently ışık saçarak, parlak bir şekilde, şaşaalı olarak. (bot.) yayılmış; (zool.) ağzı açık (bazı kabuklu hayvanlar) dışarı akıtmak, dökmek; yaymak. dökme akıtma; dökülen veya akan şey; içini dökme, coşkun hislerin etkisi altında yazılan yazı; (tıb.) bedenin içinde kanın damarlardan başka dokulara akması. bol miktarda dökülen, akan, taşan; coşkun, heyecanlı, taşkın; (jeol.) volkanik kayaların yer yüzeyinde katılaşmasıyla ilgili. effusively coşkunlukla, taşkınlıkla. effusiveness coşkunluk, taşkınlık. (zool.) ufak semender veya kertenkele. (eski) biraz sonra, çok geçmeden; gene. (kıs.) exempli gratia (Lat.) for example meselâ, örneğin. (ünlem) Yahu ! Hey mübarek ! siyasal ve sosyal eşitlikle ilgili; siyasal ve sosyal eşitliğe inanan kimse. yumurta, tohum; yumurta biçiminde herhangi bir şey; (mec.) tasarı, taslak; (A.B.D), (argo) herif; (A.B.D), (argo) bomba, torpido. egg timer yumurtanın kaynama zamanını ölçmekte kullanılan saat gibi bir alet. egg white yumurta akı. a bad egg (argo) ciğeri beş para etmez adam. Easter egg Paskalya yumurtası. fried egg sahanda yumurta, yağda pişirilmiş yumurta. hardboiled egg lop yumurta, çok kaynamış yumurta. Iay an egg yumurtlamak; (A.B.D), (argo) fiyasko vermek. put all one' eggs in one basket varını yoğunu tehlikeye atmak; bütün sermayesini bir işe yatırmak. scrambled eggs çırpılarak yağda pişirilen yumurta. sit on eggs kuluçkaya yatmak; endişeli olmak. soft boiled egg rafadan yumurta, az kaynamış yumurta. tread on eggs nazik bir durumda dikkatli olmak. (gen.) on ile tahrik etmek, kışkırtmak, teşvik etmek. pişirmeden önce üzerine çırpılmış yumurta sürmek; (A.B.D) (k.dili) birinin kafasına çürük yumurta atmak. (mim.) binaların cephelerini süslemek için silmelerin yüzeyine süs olarak yapılan yumurta ve kargı seklinde kabartmalar, beyzi mimari süsleme. yumurta çırpma teli. yumurtalık. (A.B.D), (argo), (alay.) aydın, kültürlü ve zeki kimse. çırpılmış yumurtayla şeker ve sütten yapılan bir içecek; bunlara viski katılarak meydana gelen içki. patlıcan, (bot.) Solanum melongena. yumurta biçiminde oval, beyzi. yumurta kabuğu; kolay kırılır, nazik, ince; uçuk sarı veya fildişi. kokulu bir yabani gül, (bot.) Rosa rubiginosa. ruh ve bedenden ibaret insan; (fels.) hisseden, düşünen ve iradesini kullanan kimse; (psik.) ben, ego; (k.dili.) kendini beğenmişlik. kendini merkez olarak alan, başka kişileri veya şeyleri kendi durumuna göre düşünen; (fels.) kişinin algıladığı şekilde varlığı olan. bencillik, egoizm, hodbinlik hodkâmlık, yalnız kendi öz varlığını düşünme ve sevme; kendini beğenmişlik; (fels.) yalnız kişisel bilincin bilindiğini iddia eden doktrin; kişisel çıkarların ahlâkın esası olduğunu öne süren görüş, davranışların doğrudan doğruya kişisel çıkarlar tarafından harekete getirildiği görüşü. egoist bencil, egoist, yalnız kendini düşünen kimse; kendini beğenmiş ve kibirli kimse. egoistic kendini fazla düşünen, bencil, hodkâm. egoistically bencillikle, egoistçe. kendinden çok bahsetme, egotizm, kendini beğenmişlik, övünme; hodbinlik, bencillik. egotist kendinden çok bahseden övüngen kimse; bencil kimse. egotistical kendini beğenen; bencil. egotistically kendini överek; bencillikle. fevkalade kötü, çok fena. egregiously kötülükle. egregiousness göze batar derecede fena ahlâklı oluş, kötülük. , egression dışarı çıkma, gitme, gidiş; çıkış kapısı; çıkış müsaadesi. küçük beyaz balıkçıl, buna benzer bir balıkçıl; sorguç, kuş tepeliği. Iittle egret küçük beyaz balıkçıl, (zool.) Egretta garzetta. kusup çıkartmak. Mısır. Egyptian Mısır'a ait; Mısırlı; eski Mısır dili. eski Mısır uygarlığını inceleyen ilim kolu. Egyptologist bu uygarlığı inceleyen kimse. (ünlem) Ey ! Vay ! Ya ! eider duck (zool.) Kuzey Avrupa ile Amerika'ya ait iri bir deniz ördeği. eiderdown bu ördeğin göğsünden alınan yumuşak ve ince tüy; bu tüyden yapılmış yorgan. (psik.) önceden algılanan objelerin zihinde net bir şekilde canlandırılması yeteneğine ait, bu yetenekle ilgili. (çoğ.) la) şekil,görüntü, hayal: hayalet. (önek), (Alm.) kendi: eigenvalue bir denklemin şartlarından birinin müsait olabilen değerlerinden biri. sekiz; sekiz rakamı (8, Vlll); sekiz kısımdan ibaret olan şey; yarış kayığında kürek çeken sekiz kişilik takım. eight-hour day çalışma sÜresini günde sekiz saat olarak kabul eden sistem. behind the eight ball (A.B.D), (argo) müşkül durumda. onsekiz; onsekiz rakamı (18, XVIII) eighteenth onsekizinci, onsekizde bir. sekiz kat, sekiz misli. sekizinci, sekizde bir. eighth note sekizlik nota, çengelli nota. sekiz kere yirmi. seksen; seksen rakamı (80, LXXX) eightieth sekseninci; seksende bir. (bak.) icon. küçük kızıl buğday, (bot.) Triticum monococcum. irlanda. Gal ülkesinde edebiyatçılarla saz şairlerinin yıllık yarışması. (zam.), (bağlaç.) ikisinden biri, ya o ya bu, iki, her iki, her; (bağlaç.) ya, de. Either he is talking or he is singing. Ya konuşuyor ya da şarkı söylüyor. Either of them is enough. ikisinden biri kâfidir. either this or that ya bu ya o. nor you, either ne de siz. on either cheek her iki yanağında da. birden bire söyleyivermek; atmak, fırlatmak, fışkırtmak. ejacula'tion (ünlem); (fizyol) dışarı atma, fışkırtma. ejaculatory ünlem şeklinde, birdenbire, ani, fevri (söyleyiş) ani bir şekilde dışarı atmak, çıkarmak, fışkırtmak; defetmek, kovmak, azletmek. ejection çıkarma, çıkarılan şey, fışkıran şey. ejection (hav) tehlike zamanında uçaktan ayrılan ve paraşütle inen pilot kapsülü. ejectment (huk.) masrafları ve tazminatıyla beraber bir mülkü geri almak için açılan dava. ejector çıkartan veya fışkırtan şey, ejektör, fıskiye; (mak.) buhar yayarak bir sıvıyı boşaltan araç, tahliye cihazı, tüfek ve tabanca gibi silâhların namlularından boş kovanları atan cihaz. çıkarma eğiliminde olan. (gen.) out ite ilâve etmek katmak, eklemek, artırmak; güçlükle geçinmek, zar zor yetmek. (bak.) elevated railway El Salvador Cumhuriyeti. dikkatle işlenmiş, özenilmiş, mükellef, tafsilâtlı, ayrıntılı, inceden inceye işli. elaborately üzerinde dikkatle durarak, inceden inceye işleyerek. ince işle ve emekle meydana getirmek, incelikle işlemek, ihtimam etmek, ayrıntılı bir şekilde hazırlamak, genişletmek. elabora'tion ihtimam, inceden inceye işleme. şevk, canlılık, ateşlilik; hamle, davranma. (zool.) Güney Afrika'ya mahsus iri bir geyik. geçmek, akmak (zaman) elâstikî, esnek, eski şeklini alan, toplanıp çekilen; lâstikli; hoş görü sahibi, şartlara kolayca uyabilen; üzüntü, hastalık veya yorgunluktan sonra çabucak kendine gelen, kendini çabuk toparlayan, kolay kolay yılmayan; ekon. ihtiyaca göre artıp eksilen, mütedavil (para); Lâstikli kumaş; lâstik bant; lâstikten yapılmış şey. elastic limit esneme sınırı. elâstikîyet, esneklik. (kim.) sentetik kauçuk gibi elastik bir madde. sevindirmek, mutlu etmek, neşelendirmek, coşturmak, gururlandırmak. elated mutlu, memnun, sevinçli, bahtiyar. elation gurur, sevinç, kıvanç, mutluluk, saadet. (ecza.) müshil olarak kullanılan eşek hıyarı özü. dirsek; dirsek şekli. elbow grease (k.dili.) alın teri, emek. at his elbow yanı başında, elinin altında. out at the elbows fakir, kılıksız, pejmürde, perişan. rub elbows with (tanınmış kimselerle) vakit geçirmek. up to the elbows çok meşgul, işi başından aşmış. dirsekle itmek veya vurmak; ite kaka yol açmak. rahatça hareket edilebilecek yer, geniş yer. iki kişinin yaşça daha büyüğü; daha ilerde veya kıdemli olan; eski; ihtiyar; kilise mütevelli heyeti üyesi. elder statesman devlet işleri için fikri sorulan, kendisine danışılan emekli kimse. mürver ağacı, (bot.) Sambucus nigra. elderberry mürver ağacının meyvası. dwarf elder yer mürveri, (bot.) Sambucus ebulus. water elder dağdağan, (bot.) Viburnum opulus. oldukça yaşlı, yaşını basını almış, ihtiyar. yaşça en büyük isp. altın ülkesi diye şairlerce hayal edilen bir Güney Amerika ülkesi; altınlarla donanmış yalancı cennet. (eski) büyülü, tekin olmayan, korku uyandıran. andız otu, (bot.) ınula helenium. seçmek intihap etmek; seçilmiş, seçimi kazanmış. seçim, intihap, tercih; ilcih ebedi saadeti nasip eden ilahi takdir. election day seçim günü. election district seçim bölgesi. election precinct seçim mahallesi. bir aday veya partinin seçimi kazanması için çalışmak. seçime ait, intihabi; seçme yetkisi olan; seçilen, seçim sonucu iş başına getirilen; arzuya bağlı; seçimli ders. seçmen, seçme hakkı olan kimse; orta çağda Kutsal Roma Germen imparatorluğunda imparatoru seçme hakkına sahip prens. seçim veya seçmenlerle ilgili. electoral college (A.B.D.) Cumhurbaşkanı seçmek için toplanan seçmenler kurulu. oy verme hakkına sahip kimseler, seçmenler. elektrikle ilgili, elektrikli, elektriki, elektriksel; heyecan veya ürperme veren. electric blue çelik mavisi. electric chair elektrikli sandalye. electric eel Güney Amerika nehirlerine mahsus elektrik saçan bir çeşit iri yılan balığı, (zool.) Electrophorus electric eye. ışık değişikliğinde elektrik sinyal veren cihaz. electric guitar elektro gitar. electric light elektrik lâmbası. electric motor elektrik motoru .electric needle cerrahlıkta kesmek ve dağlamak için kullanılan yüksek frekanslı elektrikli iğne. electric organ sesleri elektronik tertibatla meydana gelen org. elektric ray uyuşturan balığı, torpil balığı, (zool.) Torpedo torpedo. electric shaver elektrikli tıraş makinası. elektrikli, elektriğe ait, elektriksel. electrical engineer elektrik mühendisi. electrically elektrik kuvvetiyle. elektrik tesisatçısı, elektrik teknisyeni. elektrik; elektrik bahsi, elektrik bilimi static electricity statik elektrik. elektrikleme, elektriklenme, elektrik uygulaması. elektriklemek, elektrik kuvvetiyle işlemek üzere teçhiz etmek; heyecanlandırmak. (tıb.) elektro kardiyogram. kimyasal elektrik, elektroşimi. elektrikli sandalyede idam etmek; elektrik akımı vererek öldürmek. electrocu'tion elektrikle idam; elektrik çarpması sonucunda ölme. elektrod . elektrodinamik . elektrikli kalemle hakkâklık. elektrikle yazılmış yazı veya kayıt; bu kaydı yapan elektrik aracı; resim veya haritayı elektrikle nakleden araç. elektroliz, elektrikle çözüm, galvanik kuvvetle elemanlara ayırma; elektrikli iğne ile kıl veya ben yakma. elektrolit, elektrikle unsurlarına ayrılabilen madde. elektrikli mıknatıs. electromagnet'ic elektromanyetik. elektrik akımının geçmesini sağlayan. electromotive force voltaj. elektron. electron microscope elektronla işleyen çok kuvvetli bir mikroskop. pozitif kutba çekilen; bileşimlerde hidrojenin yerini alabilen . elektronik bilimine ait; elektronla işleyen. elektronik bilimi. (çoğ.) -ri) (fiz.) endüksiyon yoluyla elektrik toplamaya yarayan alet, elektroforus. elektroliz usulü ile kaplamak; bu şekilde kaplanmış şey. negatif kutba çekilen; alkalik. elektroskop. (psik.) beyinden elektrik akımı geçirilerek uygulanan tedavi. statik elektrik bilimi. electrostatic statik elektriğe ait. cerrahlıkta elektrik kullanma. elektrikle tedavi usulü, elektro terapi. elektrik akımı geçirildiğinde kas veya sinirde meydana gelen değişiklik. (matb.) elektrikle yapılmış klişe; bu şekilde klişe yapmak. electrotyping elektrikle klişe yapma; bu şekilde klişe ile basma. atomdan atoma elektron verme ile meydana gelen bağlantı; verilen elektron sayısı. eskiden bulunan doğal bir çeşit altın ve gümüş alaşımı. (ecza.) elektuvar, ilâç olarak kullanılan bal ile yoğrulmuş bir çeşit macun. sadaka, iane veya hayır işlerine ait, sadaka olarak verilmiş; iane ile geçinen kimse . zarafet, şıklık, incelik. zarif, şık; nazik, ince, kibar; mükemmel, üstün. elegantly zarafetle, nezaketle. mersiyeye ait, mersiye tarzında, hüzünlü, matemli; mersiye; mersiye vezni. mersiye yazmak; mersiye okuyarak hatırasını anmak. mersiye, ağıt, mersiye vezniyle yazılan şiir; (müz.) hazin makam. elegist mersiye yazarı. (önek) elektriğe ait, elektrikle işleyen, elektrikle husule gelmiş. öğe, eleman, unsur; cevher; cüz; esas; basit cisim; (hava, ateş, toprak, su gibi) dört ana unsurdan her biri; (kim.) element, öğe. the elements hava, açık hava; kötü hava şartları; temel esaslar. be in his element (k.dili.) havasını bulmak. be out of one's element bir işin acemisi olmak, kendini yabancı hissetmek. esasa ait, esas, ana, temel, başlıca; basit, ilkel; tabiat kuvvetleri ne ait; (kim.) bileşik olmayan; saf, halis. elementally esasa ait olarak; saf bir şekilde. basit, sade, öz; ilk, başlangıç, giriş. elementary education ilköğretim. elementary proposition (man.) asıl önerme. elementary school ilkokul; ilk ve ortaokul. vernik yapımında kullanılan parlak bir reçine. (man.) son önermenin aksini ispatlayarak bir fikrin yanlışlığını ortaya koyan tasım; bilgicilik, safsata. sofizm elenctic aksini ispat ederek yanlışı ortaya koyan. fil white elephant elde bulundurması güç olan ender rastlanır kıymetli (mal.); külfetli (mal.), bir işe yaramadığı halde başa dert olan şey. elephant apple fil elması, (bot.) Feronia elephantum. (tıb.) fil hastalığı. fil gibi; çok büyük, iri, çok ağır. (eski) Yunanistan'da Elevsis'e ait. Eleusinian mysteries Elevsis'te icra olunan dini ayinler. özgürlük bahşeden. yükseltmek, yüceltmek, kaldırmak; terfi ettirmek; bir üst makama atamak; ihya etmek, moralini yükseltmek. elevated elevated railway (A.B.D.) yol üstünde uzayan bir köprü üzerinden geçen demiryolu. yükseltme, yüceltme, kaldırma; yükseliş; yüksek yer, tepe, bayır; yükseklik, deniz seviyesine oranla yükseklik; binanın irtifaen suret ve şekli, dikey resim. (A.B.D.) asansör; yükselten veya kaldıran araç; bir uzvu kaldıran adale; (A.B.D.) tahıl ambarı; tahılı üst katlara nakleden makine; (hav.) irtifa dümeni. elevator controls goşisman kumandaları. on bir; on bir rakamı (11, Xl); oyunda on bir kişilik takım. elevenses ing, (k.dili) sabah (saat 11.00'de) hafif yemek. eleventh on birinci, on birde bir. eleventh hour son dakika, karar değiştirmek için son fırsat. (çoğ.) elves) (mit.) peri, cin, cüce; cin gibi akıllı ve yaramaz çocuk, yaramaz kimse; ufak tefek kimse. elf child cinler tarafından değiştirildiği farz olunan çocuk. elfish cin gibi, yaramaz. peri veya cinlere ait; küçük, yaramaz, ele avuca sığmaz. (bak.) Elijah. temin etmek, sağlamak (bilgi, cevap); aydınlığa çıkarmak. telaffuz ederken atlamak (harf veya hece); çıkarmak. seçilmeye lâyık, uygun, münasip, muvafık, elverişli; evlilik için uygun. eligibil'ity seçilme niteliği, uygun oluş. çıkarmak, ihraç etmek, hariç tutmak, atmak, bertaraf etmek. elimina'tion çıkarma. klips, evraklan birbirine tutturmak için kullanllan madeni tutturacak; tüfek şarjorü; (tıb.) pens; sıkıca tutmak, sarılmak. elipboard üstünde yazı yazılan klipsli tahta. paper clip kâğıt raptiyesi, (bağlaç.), klips. (çoğ.) kırpma makası, saç kesme makinası; tek sürat teknesi; hava gemisi, kliper tipi uçak; süratle seyreden herhangi bir şey. nail elipper kıskaçlı tırnak makası. hair elippers saç kesme makinası. kesme, kırpma, kırkma; (ABD) gazete küpürü. çıkarma, şiirde özellikle kelime sonlarındaki harf veya hecenin okunmaması. belirli bir sosyal sınıfın en seçkin kısmı, seçkin kimseler, seçkin sınıf: seçkin; ufak boy (on punto) harfleri olan. (ecza.) terkipli ecza, öz, hulasa; (alk.) iksir, hayatı ebedîleştirdiği farz olunan madde. elixir of life abıhayat, hayat iksiri, bengisu. İngiltere kraliçesi 1. Elizabeth'e veya devrine ait; devirde İngiltere'de yasayan kimse. İ.O. IX. yüzyılda bir İbranî peygamberi olan ilyas peygamber. iri boynuzlu bir geyik, (zool.) Alces alces. endaze, arşın. "L'' harfi; "L" harfi seklinde her hangi bir şey; bir binada "L'' şeklini meydana getiren ilave. elips; (astr.) bir gezegenin dönencesi. (çoğ.) -ses) (gram.) bir cümlenin anlamı bozulmaksızın öğelerinden birinin atılması; (matb.) çıkanlan kelimelerin yerini gosteren nokta veya işaretler. (geom.) elipsoit. ellipsoidal elipsoit gibi oval şekli olan, elipsoidal. beyzi, oval, eliptik; kısa, kısaltılmış, bazı kelimeleri çıkarılmıs (yazı, konusma) elliptically beyzi olarak, eliptik şekilde. elliptic'ity elips şeklinde oluş. karaağaç, (bot.) Ulmus. söz söyleme sanatı veya yeteneği, hitabet, güzel ve etkili söz söyleme veya yazma, belagat. elocutionist belâgat sahibi kimse, hatip. uzatmak, sürdürmek; uzamış; uzatılmış. elonga'tion uzatma, sürdürme; uzama, devam. evlenmek için evden kaçmak, aşığıyla kaçmak; iş veya vazifeden kaçmak. elopement bu suretle kaçma. (-ged, -ging) tıkamak, tıkanmak; köstek vurmak; engel olmak, mani olmak; sıkmak; engellenmek, mani olunmak; pıhtılaşmak. etkili ve güzel söz söyleme sanatı, belagat, fesahat. eloquent hitabet yeteneğine sahip, açık ve düzgün (ifade); dokunaklı. eloquently belagatla. başka, daha; başka yer başka zaman, başka türlü: yahut, yoksa. How else can he do it? Bunu başka nasıl yapabilir? It was somebody else Baska birisi idi. Hurry or else you will be late Acele et, yoksa gecikeceksin. Who else is going ? Başka kim gidiyor? Daha kim gidiyor? It' not mine, it' somebody elses. Benim değil başkasınındır. başka yere, başka yerde. açıklamak, izah etmek, tarif ve beyan etmek; bir konuyu aydınlatmak, açmak. elucida'tion açıklama, izah, tarif ve beyan. kaçamak yapmak, sakınmak, bertaraf etmek -dan paçayı kurtarmak, -dan sıyrılmak: gözünden kaçmak. Musevi takviminde Eylül ayı. kaçıp kurtulma, sıyrılma, bertaraf etme, sakınma. elusive -sory (ilu' siv, -sori) ele geçmez, kolay bulunmaz; anlaşılması zor. yıkamak, paklamak, yıkayıp tasfiye etmek. elutria'tion yıkayıp tasfiye etme. (çoğ.), (bak.) elf. peri veya cine ait, cin gibi. cennete ait, cennet gibi. Elysian Fields cennet bahçeleri. (mit.) cennet; güzel ve ferah yer. "M'' harfi; (matb.) katrat. çok zayıflatmak, bir deri bir kemik hale getirmek. emaciated (açlıktan veya hastalıktan) çok zayıflamış, sıska. emacia'tion anormal derecede zaylflatma, bir deri bir kemik hale gelme. çıkmak, hâsıl olmak; yayılmak, fışkırmak. emana'tion çıkma, dışan akma; çıkan şey. özgür kılmak, azat etmek, serbest bırakmak; (huk.) aile hakimiyetinden kurtarmak. emancipa'tion azat etme, özgür kılma, serbest bırakma; aile hakimiyetinden kurtarma. emancipa'tionist koleleri azat etme taraftan. eman'cipator azat eden veya özgür kılan kimse. (bot.) kenarı veya tepesi çentikli, dişli (yaprak) hadım etmek, enemek, burmak; kuvvetten düşürmek; (bazı kısımları çıkarmak veya sansür etme yoluyla) edebi bir yazıyı hafifletmek; kuvvetten kesilmiş; efemine, erkekliği olmayan. emascula'tion hadım etme veya edilme; kuvvetten düşürme, kuvveti kesilme. tahnitetmek, mumyalamak; hatırında tutmak, anmak; (şiir) rayiha vermek, koku vermek. embalmer tahnit eden, mumyalayan kimse. embalmment tahnit, mumyalama. etrafına veya yanına toprak set yapmak embankment set yapma; toprak set. (çoğ.) -goes) ambargo; ticareti sınırlama; yasaklama, men etme; ambargo koymak, müsadere etmek. gemiye binmek veya bindirmek; sokmak sevketmek, girişmek, başlamak. embarka'tion gemiye binme veya bindirme. (Fr.) şıkların fazla oluşu. embarras desriches şaşırtıcı fazlalık. sıkmak, sıkıntı vermek, şaşırtmak, mahcup etmek, utandırmak; engellemek, mâni olmak; (tic.) paraca sıkıntı vermek, güçlük çıkarmak. embarrassingly mahcubane, sıkıntı vermek suretiyle. embarrassment sıkıntı, sıkılma, utanma, mahcubiyet. sefarethane; sefaret, elçilik; sefir ve maiyeti, sefaret erkânı. meydan savaşına hazırlamak; mazgal yapmak. embattled meydan savaşına hazır durumda; savaş halinde; güç durumda, sıkışmış. (-ded, -ding) içine koymak, gömmek. süslemek, tezyin etmek, güzelleştirmek; (hikâyeye) aslında olmayan hayal ürünü şeyler ilave ederek ilgiyi artırmak. embellishment süsleme, güzelleştirme; süs. kor, koz; ,coğ. sönmekte olan ateş. (emanet para veya mülkü) zimmetine gecirmek. embezzlement zimmete geçirme. embezzler zimmetine para geçiren kimse., emarginated. acılaştırmak; gücendirmek, acı hisler uyandırmak. embitterment acılaştırma; gücendirme darıltma. aydınlatmak; alevlendirmek, tutuşturmak. arma süsleri ile temsil etmek; süslemek tezyin etmek, tezyinatla göstermek; kutlamak, tesit etmek. emblazonment, emblazonry süsleme, tezyin etme; kutlama. amblem simge, remiz, işaret, arma; temsili resim; amblemle temsil etmek. temsil eden, temsil edici sembolik. (çoğ.), (huk.) ürün, mahsul; (huk.) araziden elde edilen ürün veya bu üründen elde edilen karın hakkı. cisimlendirmek, şekillendirmek, somutlaştırmak, belirtmek temsil etmek; bir butun halinde toplamak, düzenlemek, tertip etmek. embodiment cisim haline gelme, şekil alma; düzenleme. cesaret vermek, teşvik etmek. (tıb.) amboli kan pıhtısının bir kan damarı veya arterini tıkaması; takvimler arasında uygunluk sağlamak amacıyla sene, ay veya gün ilâvesi, ay ve güneş senelerinin uzlaştırılması. embolus (tıb.) damar tıkanmasına yol açan kan pıhtısı. (Fr.) vucutça toplu oluş, dolgunluk, şişmanlık. kucaklamak, bağrına basmak; beslemek, büyütmek, bakmak; sığındırmak, sarmak, muhafaza etmek. kıymetli tezyinatla süslemek; kakmak, kabartmak; üzerine kabartma işi yapmak, kabartma işi ile süslemek. embossment kakma, kabartma . nehir ağzı, vadinin ovaya açılan ağzı, top ağzı; (müz.) nefesli sazlann ağızlığı; nefesli sazın ağıza yerleştirilme sekli. ağaçlık veya kameriye gibi gölgeli bir yere koymak, muhafaza etmek gizlemek, gölgelemek. kucaklamak, bağrına basmak, sevmek; sarmak, içine almak, kapsamak, ihtiva etmek; benimsemek, kabul etmek, almak; kucaklama, sarılma, bağrına basma. embracement kabul etme, benimseme. (huk.) mahkemeyi tesir altında bırakmaya çalışmak. (huk.) hâkime, jüriye veya yeminli kimselere rüşvet vererek veya nüfuz kullanarak tesir etmeye çalışma. embracer (huk.) bu işi yapmaya çalışan kimse. dallanma, kollara ayrılma (nehir gibi); dal, kol. şaşırtmak, karıştırmak, dolaştırmak. embranglement şaşırtma; birbirine dolaşma, karışma. bir kapı veya pencerenin meyilli pervazı, (ask.) mazgal şevi. (tıb.) hasta bir uzvu ilâçlı bir sıvı veya yağla ovmak. embroca'tion bu çekilde ovma; bu işte kullanılan yağ. üzerine nakış işlemek; süslemek; mübalâğaya kaçmak (hikâyede) embroidery nakış, işleme; süs embroidery frame kasnak. karışıklık içine girmek; karmakarışık etmek, bozmak, karıştırmak; bozuşturmak, aralarını açmak. embroilment bozuşma, kavga, anlaşmazlık, karışıklık. (çoğ.) -os) (biyol.) embriyon, cenin, oğulcuk, bir organizmanın ilk oluşumu; başlangıç, iptida; ilkel, olgunlaşmamış. in embryo tasarı halinde, gelişmemiş halde. embryonic (embriyan'ik) embriyona ait; ilkel, gelişmemiş, olgunlaşmamış. biyot. embriyoloji. embryologist embriyoloji bilgini. (k.dili) teşrifatçı, protokol müdürü. düzeltmek, tashih etmek, ıslah etmek, üzerinde oynamak, değişiklik yapmak, tadil etmek. emen'date düzeltmek, tashih etmek (bir metni), değişiklik yapmak, tadil etmek. emenda'tion bir metni düzeltme, metin tashihi. emen'dator tashihçi, tadil eden kimse. emen'datory düzeltme kabilin(den.) zümrüt, zümrüt yeşili; (matb.) altı ile yedi punto arasındaki ufak harfler; zümrüt gibi yeşil. Emerald Isle Irlanda. çıkmak, zuhur etmek, meydana çıkmak, hâsıl olmak, doğmak. emergence çıkma, zuhur. emergent çıkan, zuhur eden. emergent evolution (fels.), (biyol.) evrim veya gelişme sürecinin bazı safhalarında önceden bilinmeyen yeni birtakım özelliklerin ortaya çıkması. ani olarak ortaya çıkan güç durum, âcil ihtiyaç veya vaka; icap. emergency door, emergency exit tehlike zamanında kullanılan çıkış kapısı. emergency ration olağanüstü zamanlara mahsus yemek paketi. in case of emergency icabında, âcil bir durumda. state of emergency olağanustü tehlike hali; sıkı yönetim, örfi idare. memuriyet unvanını muhafaza eden emekli (profesor) (astr.) tam veya yarım tutulmadan sonra bir gök cisminin yeniden görölmesi. zımpara emery board zımparalı tırnak törpüsü. emery cloth zımpara bezi. emery paper zımpara kâğıdı emery powder zımpara tozu. emery wheel zımpara çarkı. küstürücü, istifrağ ettirici (ilâç) (kıs.) electromotive force. göçmen, muhacir, bir yerden göç eden kimse. göçmek, hicret etmek. emigra'tion göç, hicret; göçmen topluluğu. göçmen, muhacir, özellikle Rus veya Fransız ihtilâlinden kaçan kimse. yüksek yer, tepe, doruk; yüksek mevki veya rütbe, itibar; b.h. Katolik kilisesinde Kardinal unvanı. yüksek rutbe sahibi, seçkin, üstün, ünlü, mümtaz, güzide. eminent domain (huk.) kamulaştırma yetkisi, istimlâk hakkı. eminently ziyadesiyle, gayet, pek. reis, emir emirate (emir'it) bir emrin hüküm sürdüğü memleket, emirlik. hükümet temsilcisi, özel bir görevle gönderilen memur, gizli ajan. dışarı verme, çıkarma, yayma, neşretme, ihraç; ihraç veya neşrolunan şey; (radyo) emisyon; (tic.) tahvilât çıkarma . nocturnal emission bel suyunun uykuda akması. (-ted, -ting) dışarı vermek, çıkarmak, ihraç etmek, fıskırtmak, atmak; yaymak, yayımlamak, neşretmek; ifade etmek, söylemek (fikir, düşünce) emissive yayan, neşre(den.) emitter çıkaran şey, fışkırtan şey; (elek.) emitor. (tıb.) kadınlarda âdetleri kolaylaştıran ilâç. düşük kaliteli bir cins buğday, (bot.) Triticum dicoccum. (tıb.) göz merceğinin normal oluşu. (A.B.D.) bir televizyon ödülü. yumuşatan, yumuşatıcı; deriyi yumuşatan merhem, acıyı yatıştıran ilâç. aylık, ücret, bir hizmet karşılığında alınan para. (k.dili.) fazla duygulu davranmak. heyecan, duygu, his. duygulu, hassas, hisli; heyecanlı, heyecan veren. emotionalism duygululuk, çabuk heyecana kapılma . emotionalist fazla heyecana kapılan kimse; heyecan uyandırmaya çalışan kimse. emotional'ity heyecana kapılma, duygun luk, duyarlık, hassasiyet. emo'tionalize duygusal yönünü uyandırmak. emo'tionally heyecanlı olarak, heyecanla; duygusal yönden. heyecana ait, hissi emotively hissi olarak. (bak.) impale. (bak.) impanel. karşısındakinin duygularını anlayıp paylaşmak. (psik.) bir başkasının duygularını anlayabilme uçağın kuyruk kısmı. imparator. emperor butterfly iri ve mor bir çesit kelebek, (zool.) Apatura iris veya Asterocampa clyton. emperor goose Alaska kıyılarına mahsus bir çeşit renkli kaz, (zool.) Philacte canagica. emperor penguin Güney Buz Denizine mahsus penguenin en büyük çeşidi, (zool.) Aptenody tesfosteri. önem, ehemmiyet; şiddet, kuvvet; vurgu; üzerinde durulan nokta, önem verilen husus. üzerinde durmak, vurgulamak, önemini belirtmek, ısrarla söylemek. üzerinde durulmuş, kuvvetle ifade olunmuş, etkili; önemli, dikkati çeken; vurgulu, kuvvetli ifa desi olan, kesinlikle hareket e(den.) emphatically üzerinde durarak, belirterek; kesin olarak, muhakkak. (tıb.) doku ve organlar arasında hava kalması, anfizem. imparatorluk; imparatorlukla idare sistemi; çok geniş topraklar üzerinde kurulan hâkimiyet. bilginin tecrübe ile edinildiğine inanan kimse; şarlatan. deneysel, tecrübi, tecrübeye dayanan. empirically deneysel olarak. (fels.) her türlü bilginin esasının tecrübeye dayandığını ileri süren felsefi görüş; şarlatanlık. (ask.) istihkâmda top yeri, topa mahsus platform; tabya; yerleşme, belirli bir yere koyma. kullanmak, bir hizmet veya işte kullanmak, istihdam etmek; meşgul etmek, iş vermek, görevlendirmek, memur etmek; sarfetmek, vermek (vakit, enerji); görev, hizmet, memuriyet. employable kullanılabilir, istihdam olunabilir. employer patron, işveren. memur, işçi, bir başkası hesabına ücret karşılığında çalışan kimse. iş verme, istihdam; işi olma; iş, görev, vazife, hizmet, memuriyet, meşguliyet. employment agency iş bulma bürosu, iş ve işçi bulma kurumu. ticaret yeri, ticaret merkezi, dükkân, mağaza. empoverish (bak.) impoverish. yetki vermek, salâhiyet tanımak; izin vermek, müsaade etmek. imparatorice. (Fr.) samimiyet, yakınlık gösterme. boş; yoksun, mahrum; (k.dili) aç; önemsiz, değersiz, anlamsız, yararsız, nafile, beyhude; verimsiz, meyvasız, semeresiz; bilgisiz, kof; boş olan herhangi bir sey. emptyhanded eli boş. emptyheaded boş kafalı, kuş beyinli. empty word sözlük anlamından çok gramer bakımından anlamı olan kelime. empty words boş laf. emptiness boşluk. boşaltmak, tahliye etmek; akıtmak, dökmek; boşalmak, dökülmek. mor renge boyamak, morartmak. (tıb.) göğüste ve özellikle akciğerin dış tarafında cerahat toplanması, ampiyem. semavi, göksel; yüce, ulu; ateşten yapılmıs, ateş gibi. mitolojiye göre ateşten olduğu farzedilen en yüksek gök tabakası; gökler, sema; semavi; ateşten yapılmış, ateş gibi. Avustralya'ya mahsus devekuşuna benzer iri bir kuş, (zool.) Dromi ceius. rekabet etmek, geçmeye çalışmak; gıpta etmek, taklit etmek. emula'tion rekabet, benzemeye çalışma, gayret. em'ulator benzemeye gayret eden kimse. birine benzemeye veya birini geçmeye gayret eden; rakip, gıpta e(den.) bir maddeden. emulsiyon yapmak. emülsiyon. emulsive emulsiyon hâsıl e(den.) bedenin ifrazatını dışarı atan uzuv; bu gibi fazlalıkları atan. (sonek) kelimeleri sıfat, fiil, isim yapan ek. "N" harfi; (matb.) basılan yazıların büyüklüğünü tayin için kullanılan ölçü, "em" ölçüsünün yarısı, yarım katrat. (Fr.) geçerken, sırası gelmişken, akla gelmişken. take the pawn en passant (satranç) piyadeyi an pasan vurmak. (önek) e, içine (çok defa şiddet ifade eder) muktedir kılmak, kuvvet vermek; yetki vermek, salâhiyet tanımak; imkân vermek, mümkün kılmak, kolaylaştırmak. kanunlaştırmak; harekete geçirmek; karar vermek, hükmetmek; temsil etmek, canlandırmak, oynamak (rol) enactive yasama yetkisi olan, yapan, icra eden. enactment kanunlaştırma, kabul; kanun, kararname. emay, mine; emay gibi şey; diş minesi; emay işi. enamelware emay işi. (-led, -ling) minelemek, mine ile kaplamak; değişik renklerle süslemek; parlaklık vermek. enamelling mine işi. âşık etmek, meftun etmek, büyülemek, teshir etmek, kendine bağlamak; (k.dili) aklını başından almak. enamored of someone birine âşık, tutkun, meftun. (anat.) enartros, oynak eklemlerin bir cinsi, mafsal. anne tarafından akraba, anne soyundan gelen. (Fr.) toptan, bir bütün halinde, hep birden (çoğ.) bir şehrin kuruluşu veya bir kilisenin takdisi hatırasına düzenlenen tören. kafese kapamak, kafese koymak. ordugâh kurmak, kamp kurmak. encampment ordugâh, kamp, karargah. sandığa koymak, sandıklamak; kapamak, örtmek. (güz. san.) tahta veya çömlek üzerine yakmak suretiyle tezyinat yapılmış olan; sıcak balmumu ile resim yapma, ısı vasıtasıyla renkleri sabitleştirme; bu gibi işler, çini, fayans. gebe, hamile. istihkâm muhiti; çevresi surla kuşatılmış saha veya şehir. (anat.) beyne ait, dimaği. enceph'aloid beyin maddesine benzer. (tıb.) beyin iltihabı, ansefalit. beyin, dimağ, ansefal. zincir ile bağlamak, zincire vurmak; kendine bağlamak, meftun etmek. büyülemek, teshir etmek, meftun etmek; kendinden geçirmek; (k.dili.) aklını başından almak, çıldırtmak. enchanter büyüleyen kimse, büyücü. enchantress büyüleyen kadın, büyücü kadın. enchanting meftun edici, büyüleyici. enchantment sihir, büyü, meftun olma. süslü çerçeve geçirmek, oturtmak, süslemek; kakma, kabartma veya oyma işiyle tezyin etmek. Meksika'da yapılan çok biberli bir börek. el kitabı. (tıb.) kıkırdaklı ur. yerli; halka ait. şifre etmek, kapamak. etrafını çevirmek, kuşatmak, sarmak, ihata etmek; etrafını dolaşmak, devretmek. kuşatma, ihata. policy of encirclement kuşatma politikası (kıs.) enclosed, enclosure. kucaklamak, sarmak. yabancı topraklarla kuşatılmış bölge; bir memleket veya şehirde yabancı ırka mensup kimselere mahsus yerleşme bölgesi; özel bir amaçla ayrılmış bölge; (tıb.) organ veya dokunun içine sarılmış şey. (gram.) kendisinden önce gelen kelime ile birleşip bir kelime gibi okunan kelime, ekleme; mustenit. enclitically bitişik veya ekli olarak. kapamak, hapsetmek, sarmak, kuşatmak, çevirmek; zarf içine koymak, ilişikte göndermek; ihtiva etmek. kapama, kuşatma, çevirme; kapanma, çevrilme; kapanıp çevrilen şey, etrafı çit veya duvarla çevrili yer, zarf içine konulan şey, ilişikte gönderilen şey; mânia, çit. sifre etmek, kapamak. methiye yazan kimse, kaside yazarı. methiye, kaside. kuşatmak, etrafını sarmak, çevirmek; içine almak, ihtiva etmek . encompassment kuşatma, sarma, sarılma. (ünlem), (Fr.) Bir daha ! Tekrar ! Bravo !; bir şarkının tekrar edilmesi isteği; bis parçası, ankor; bir şarkının tekrar edilmesini istemek. He had an encore Tekrar sahneye çağrıldı. karşı karşıya gel mek; çarpışmak; karşılamak; rast gelmek; karşılaşma, rast gelme, tesadüf; dövüş. cesaret vermek, teşci etmek, teşvik etmek; himaye etmek. encouragement cesaret verme, teşvik etme, himaye etme. ümit verici, cesaret verici, teşvik edici. encouragingly cesaret verici bir surette, teşvik ederek. kırmızılaştırmak, kızıla boyamak. tedricen veya gizlice tecavüz etmek (hak, toprak, mülk vb'ne), el uzatmak. encroachment tecavüz, geçme, aşma. üstüne katıca bir kabuk çekmek, kabuk bağlamak, sert bir tabaka teskil etmek, kabuk tutmak. , incumber engel olmak, mani olmak; yüklemek, zorunluluk veya sorumluluk altında bırakmak. encumbrance yük, engel, mâni; çocuk, bakımından sorumlu olunan kişi; (huk.) borç, ipotek . without encumbrances çocuksuz; ipoteksiz, ilişiksiz. encumbrancer (huk.) bir başkasının mülkü üzerinde hakkı veya alacağı olan kimse. tamim edilmiş; genelge, tamim, özellikle Papanın Katolik piskoposlara gönderdiği tamim. ansiklopedi. encyclopedic ansiklopedik. ansiklopediyi yazan veya derleyen veya bu işe katılan kimse; ansiklopedik bilgisi olan kimse. the Encyclopedists on sekizinci yüzyılın büyük Fransız Ansiklopedisini yazmış olan âlimler. kese teşkil etmek, kese içine almak veya alınmak. encysted tumor kese içinde bulunan ur. uç, son, nihayet, baş; akıbet, encam; gaye, amaç, niyet, maksat, meram; sonuç netice. end for end uçları ters çevrilmiş. end on (den.) baş başa, tam pruvada; tos vuruşu gibi baş başa. end to end sıra ile veya uç uca dizilmiş. at loose ends. boşlukta, gayesiz; işsiz, ortalıkta. at ones wit' end aklı başından gitmiş, şaşırıp kalmış. from beginning to end baştan sona. from end to end bir uçtan bir. uca go off the deep end (k.dili.) kendini zor duruma sokmak, düşünmeden ileri atılmak; çok sinirlenmek, duygusal kontrolu kaybetmek; intihar etmek. in the end sonunda, nihayetinde. He is at the end of his tether çaresizlikten kıvranıyor. Bütün imkânlarını kullanmış. keep one's end up sorumluluğunu çok iyi bilmek; kendini gayet iyi savunmak. make an end of bitirmek, son vermek; mahvetmek, işini bitirmek, öldürmek. make both ends meet geçinebilmek, geliri giderine denk gelmek, ayağını yorganına göre uzatmak. no end sonsuz, pek çok. odds and ends ufak tefek şeyler. on end dik, dikine; mütemadiyen, üst üste put an end to son vermek to the end that gayesi ile. world without end ebediyen. bitirmek, son vermek, nihayete erdirmek; sonuna gelmek; ortadan kaldırmak, imha etmek; öldürmek; bitmek, tamam olmak, nihayete ermek; ölmek. end up bitirmek, son vermek; sonunda olmak. istihsal edilen şeyler. (A.B.D.) küçük masa, sehpa. her şeyin sonu. bozmak, zarar vermek, hasara uğratmak. tehlikeye atmak. sevdirmek. endearment okşama, sevgi ifade eden söz veya hareket. yapmaya çalışmak; gayret etmek, çalışmak; emek, çaba, gayret. bir bölge veya zümreye mahsus, mahalli, her zaman görülen; böyle bir hastalık. endemical mahalli, yerli, yöresel; (tıb.) bölgesel ve devamlı. (tıb.) cilt içine işleyen, cilde surülen (ilâç) son, nihayet, hitam; uç, baş; (gram.) takı, (sonek) hindiba, Frenk salatası, (bot.) Cichorium endivia. sonsuz, ölümsüz, ebedi; namütenahi, bitmez tükenmez, sonu olmayan endlessly durmadan, bitmek tükenmek bilmeksizin. endlessness sonsuzluk, devamlılık. uzunluğuna; dik, dikine. end (man.) (eski), (A.B.D.), (tiyatro) komedyen. uçtaki, en uzaktaki. (önek) içinde. (anat.) kalbin iç zarı, endokard. endocardial kalbin içinde; kalbin iç zarına ait. (bot.) meyvanın iç. dokusu, endokarp. fizyol iç ifrazata ait .endocrine glands iç salgı bezleri, iç ifrazat guddeleri. (zool.) iç deri, bağırsağın iç tabakası. yalnız kabile veya zümre içinde evlenme. endogamous kabile içinde evlenen. (anat.) endolenfa, iç kulakta bulunan bir sıvı. (mad.) bir cins maden billuru içindeki diğer bir cins maden billuru; fizyol. nispeten kısa boylu, iri yapılı ve adaleli kimse, endomorfik tipte kimse. (zool.) bir hayvanın iç organlarında yaşayan asalak. (biyol.) protoplazmanın yumuşak iç tabakası, iç plazma. çek veya poliçenin arakasına imza etmek, ciro etmek, vesika arkasına bir şey yazmak; onaylamak, uygun bulmak. endorsee' poliçeyi hamil, poliçeyi elinde bulunduran kimse. endor'ser ciranta, bir senedi ciro eden kimse. vesika arkasına atılan imza, ciro; tasdik. endorsement in full tam ciro. blank endorsement açık ciro, beyaz ciro. (tıb.) endoskop, vucut içi boşluklarını aydınlatarak görülmesini sağlayan alet. (anat.), (zool.) iç iskelet . (bak.) osmosis. (bot.) endosperm, besidoku. (bot.) (spor) zarının iç tabakası; (bakt.) hücre içinde yetişen cinsiyetsiz spor; iç spor. (kim.) endotermik, ısı alan, hararet alıcı "with" ile irat bağlamak; bahşetmek, ihsan etmek, vakfetmek. endowed with malik, haiz. endowment Allah vergisi, doğuştan gelen özel kabiliyetler; bağış, teberru, vakıf, okul ve hastane gibi kurumların iane olarak toplanmış sermayesi. endowment insurance belirli bir sürenin bitiminde belirli bir meblâğın ödenmesini on gören (sig.)orta. (matb.) kitaplar; baş ve sonlarındaki boş yapraklar. uçtaki parça, uç, baş. giymek; giydirmek, teçhiz etmek; vermek, tevdi etmek. tahammül, sabır, dayanma, kaldırma, tahammül gücü. dayanmak, tahammül etmek, çekmek, kaldırmak, katlanmak; devam etmek, sürmek. endurable katlanılabilir, dayanılabilir. dayanıklı, sabırlı, tahammüllü; ebedi, devamlı. dik, dikine; ucu ileriye doğru; uzunluğuna. (tıb.) lavman, tenkıye, şırınga. düşman, hasım (olan) faal, enerjik, çalışkan, yorulmaz; kuvvetli, şiddetli. energetic measures şiddetli veya etkili tedbirler. energeti cally enerjik olarak. enerji, güç veya kudret vermek; kudret sarfetmek, harekete geçmek. cinli, cin çarpmış kimse; herhangi bir şeye aşırı düşkünlüğü olan kimse. enerji, erke, güre; kudret, kuvvet; faaliyet, gayret. Devote your energies to this Gayretinizi buna hasrediniz . zayıflatmak, gevşeklik vermek, kuvvet veya cesaretini kırmak, moralini bozmak. enerva'tion zayıflatma, kuvvetten düşürme, zayıflık. en'ervate(d) zayıflamış, gevşemiş, kuvvetten düşmüş. yüz tarafına yazmak veya basmak (poliçe, fatura) (Fr.) ailece, aile fertleri ile. (Fr.) yaramaz çocuk, soru veya sözleriyle büyükleri güç durumda bırakan çocuk. zayıf düşürmek, dermansız bırakmak, mecalsiz bırakmak. enfeeblement zayıflatma, zayıflatılma. (huk.) tımar veya zeamet vermek, tımar şeklinde vermek. enfeoffment zeamet verme, tımar veya zeamet fermanı. zincire vurmak . (ask.) bir siper veya asker saffı boyunca ateş; bu şekilde ateş etmek. katlamak, sarmak; kucaklamak, bağrına basmak. mecbur etmek, icbar etmek; zorla almak veya yaptırmak; uygulamak, tatbik etmek, yerine getirmek, yürütmek; kuvvetlendirmek. enforceable uygulanabilir, tatbik edilebilir. enforcement uygulama, tatbik. law enforcement officer polis. imtiyaz vermek, ayrıcalık tanımak; vatandaşlığa kabul etmek, oy kullanma hakkı tanımak; azat etmek, serbest bırakmak. enfranchisement vatandaşlık haklarının tanınması; azat etme, özgür kılma. işe almak, tutmak, angaje etmek; işgal etmek, yer tutmak; söz almak, vaat ettirmek; dövüşmek, birbirine girmek, çarpışmak; ilgisini çekmek; meşgul etmek; nişanlanmak; vaat etmek, söz vermek, bağlanmak, taahhüt etmek; (mak.) birbirine geçmek, birbirine geçirmek, birbirine tutturmak. engage in ile meşgul olmak. (Fr.) kendini adamış, ilgili. meşgul, tutulmuş; nişanlı; dövüşmekte; birbirine geçmiş. engaged column (mim.) yarısı duvarda yarısı meydanda olan direk. meşguliyet; nişanlanma; randevu; rehin; söz; vaat, taahhüt; çarpışma, dövüşme; belirli bir süre için ücretli iş; mülâkat; (çoğ.) borçlar. engagement ring nişan yüzüğü, alyans. çekici, cazip, hoşa gi(den.) (Fr.) (eskrimde) kendini savunmaya hazır. çelenkle süslemek, çelenk takmak. hâsıl etmek, vucuda getirmek, meydana çıkarmak; doğurmak, tevlit etmek. makina, cihaz, lokomotif: tertibat. engine driver ing. makinist. engine house itfaiye merkezi; lokomotif deposu. engine room makina dairesi, makina odası . fire engine itfaiye arabası, yangın tulumbası. muhendis; makinist; (den.) çarkçı; mühendis sıfatıyla inşa etmek; idare etmek, yönetmek. chief engineer baş muhendis; (den.) çarkçı başı. civil engineer insaat mühendisi. electrical engineer elektrik mühendisi. mechanical engineer makina mühendisi. mining engineer maden mühendisi. electronical engineering elektronik mühendisliği. aeronautics engineering uçak mühendisliği. engineering mühendislik; makinistlik. makinalar; savaş araçları. kuşatmak, kemer gibi sarmak, ihata etmek. ingiltere . ingiliz, ingilizce; ingilizce; the ile ingiltere halkı, ingilizler; ingilizce tercüme; (matb.) ondört puntoluk harf; bilardo oyununda bilyeyi çok döndüren vuruş. English daisy ingiliz papatyası, (bot.) Bellis perennis. English sparrow serçe kuşu. English walnut ceviz. in plain English açık ingilizcesi, açıkçası. Middle English 1500 tarihinden evvelki ingilizce. Old English 1050 tarihinden evvelki ingilizce. the King' English temiz ingilizce. Modern English 1500 tarihinden sonraki ingilizce . Englishman ingiliz erkeği, ingiltereli erkek. Englishwoman ingiliz kadını. tıkanmak, kan hucum etmek; oburca yemek, (informal) silip süpürmek, yutmak, tıka basa yemek. engorgement tıkanma, kan hücumu; oburca yeme, tıkınma . asılamak; dikmek. kenarını tırtıl veya kabartmalarla süslemek. boyayı iyice emdirmek; iliğine geçirmek; odun gibi görünmesini sağlamak. (biyol.) hücre protoplazmasındaki devamlı değişme hali. hakketmek, kazmak, kalemle işlemek, kabartma işi yapmak. engraved on the mind hafızaya yer etmiş, zihne nakşolunmuş. engraver hakkak, oymacı. oyma klişeden çıkarılan resim; hakkâklık, oymacılık; hakkâk işi. tutmak, zaptetmek, işgal etmek; iri yazı ile kopya etmek, (yazıyı) temize çekmek; tekel maksadıyla piyasayı tutmak, piyasada bulunan bir malı kapatmak. engross one's thoughts zihnini tamamen işgal etmek. engrosser piyasadaki malı kapatan veya istifeden kimse; yazıları temize çeken kimse. engrossing zihni tamamen meşgul eden, düşünmeye sevke(den.) engrossment bir şeyle tamamen meşgul olma durumu; temize çekilmiş yazı; bir malı kapatma. içinde kaybolmak; yutmak, girdap içine çekip yutmak. engulfment bu suretle yutma veya yutulma. (kıymet veya fiyatı) artırmak, ziyadeleştirmek, fazlalaştırmak, (çoğ.)altmak. enhancement artma, (çoğ.)alma; artırma. (müz.) ikilik notalardan daha küçük entervallere ait. bilmece, muamma. bilmece kabilinden, karışık, anlasıaz, saşırtıcı. enigmat'ically anlaşılması zor bir surette. (siir) bir cümle veya fikrin mısra sonunda bitmeyip birkaç mısrada devam etmesi. "to" ve herhangi bir mastar ile emretmek, tembih etmek; hareket tarzını tayin etmek. (I.) enjoined him to leave Ona gitmesini emrettim. "from" ve "bağfiil" ile menetmek, yasaklamak. (I.) enjoined him from leaving Onun gitmesini menettim. enjoinment emir, yasaklama. zevk almak, beğenmek, hoşlanmak, sevmek; kullanabilme yeteneğine sahip olmak. enjoy oneself zevk almak, keyfine bakmak, hoşça vakit geçirmek. enjoyable hoş, tatlı, zevkli, eğlenceli. enjoyably zevk alacak surette. enjoyment zevk, hoşlanma; bir şeyden zevk alabilme ve bu zevki kullanabilme yeteneği. tutuşturmak, alevlendirmek, yakmak. sıkı sıkı sarmak, birbirine geçirmek, dolaştırmak. büyültmek, genişletmek, (çoğ.)altmak; büyümek genişlemek; (huk.) muhleti uzatmak; serbest bırakmak; "upon" ile tafsilâta girişmek. enlargement büyültme; büyüme; (foto.) agrandisman. enlarger (foto.) fotoğrafları büyültmeye mahsus cihaz. ögretmek, bilgi vermek, içyüzünü anlatmak, aydınlatmak. enlightened bilgi edinmiş, aydın, münevver. enlightenment ilim, irfan, aydınlatma. kaydetmek; askere almak; yardımını temin etmek; gönüllü olarak askere gitmek; bir işe atılmak. enlistment kaydetme, kaydedilme, gönüllü asker yazma veya yazılma. canlandırmak, neşelendirmek, ferahlatmak. toptan, hepsi birden. ağa düşürmek, ağ gibi sarmak. düşmanlık, husumet kötü niyet besleme. dokuz taneden ibaret her hangi bir şey dokuz kişilik grup. yükseltmek, ulvileştirmek, asalet vermek. (Fr.) söz aramızda. can sıkıntısı. alçaklık, habislik, iğrençlik, büyük kötülük. çok iri, pek büyük, müthiş, aşırı. enormously aşırı derecede. enosis. (ünlem) yeter miktar; kâfi, yetişir, elverir; kâfi derecede: (ünlem) Yeter! .enough and to spare yeter de artar bile. (I.) have had enough of him. Artık ondan bıktım Burama kadar geldi. oddly enough işin tuhaf tarafı şu ki. sure enough gerçekten. This is good enough for me Bu bana yeter. (I.) have had enough excuses Yeteri kadar mazeretlerine göz yumdum. Let well enough alone üzerine varma. Enough' enough Yeter artık1 resmen ilân etmek, beyan etmek, bildirmek; telaffuz etmek, söylemek. uçağa binmek. (bak.) inquire. kızdırmak, öfkelendirmek. (Fr.) muvafık, uygun, mutabakat halinde, uyuşan. vecit halinde, kendinden geçmiş. kendinden geçirmek, vecit haline getirmek çok memnun etmek sevincinden çıldırtmak. vecit haline getirmek, zevkten çıldırtmak. deftere kaydetmek. (Fr.) usule göre, sırasında, yolunda. zenginleştirmek, zengin etmek; süslemek tezyin etmek; gübrelemek, toprağı daha bereketli hale getirmek: koyulaştırmak, lezzet vermek; besin değerini artırmak, kuvvetlendirmek. enrichment zenginleştirme, zenginleşme. giydirmek (elbise) isim defterine kaydetmek, üyeliğe kabul etmek; sicile kaydetmek, kütüğe kaydetmek. enrollment kayıtlar; kaydedilenlerin sayısı; kaydetme. kökleştirmek. yolda, yolu üzerinde giderken. (çoğ.) -entia) (fels.) soyut varlık kavramı, var olma. kanla kaplamak veya lekelemek. yerleştirmek, yataklık etmek; yerleşmek, rahat bir şekilde oturmak. genel tesir, parçaların tümünün bir bütün teşkil edercesine bir arada algılanması; iki veya daha fazla parçadan ibaret kadın kostümü, takım, döpiyes; (müz.) bir müzik topluluğunun birlik, denge ve başarı derecesi; topluluk, orkestra, koro; piyesteki oyuncuların bütünü. mabede koymak; kutsal olarak kabul etmek. kefenlemek; örtmek, gizlemek. (bot.) kılıç şeklinde kılıçsı (yaprak) bayrak sancak, bandıra, alem; alâmet, nisan. ensign bearer alemdar, bayraktar. (den.) asteğmen. mısırı saplarıyla hayvan yemi olarak kesip siloya doldurma; siloda saklanan bu çeşit yem. köle yapmak, esir etmek. enslavement esir etme ve edilme, esaret, kölelik. tuzağa düşürmek. ruh vermek, canlandırmak; kalbinde saklamak. küre içine almak; küre şekli vermek. birbirini takip etmek, ardından gelmek; sonuç olmak, çıkmak, meydana gelmek. the ensuing year ertesi sene. Silence ensued Onu sessizlik izledi. sağlamak,temin etmek,garanti etmek, emniyete almak; (sig.)orta etmek. kundağa sarmak, sargılamak, sarmak. (mim.) saçaklık, direk üstü tabanı, sütun pervaz. (mim.) saçaklık, (bak.) entablature: dört köşeli temelin üzerindeki heykele destek olan taban. (huk.) ingiltere'de bir mülkün vâris tarafından ferağ veya satışını meneden miras usulu; miras yoluyla intikal eden ve satılması yasak olan gayri menkuller, meşruta. icap ettirmek; (huk.) belirli bir veraset usulüne göre vermek; meşruten vakfetmek. entailment icap ettirme; meşruten vakfetme; bu suretle vakfedilen mülk. dolaştırmak, karmakarışık etmek; bir kimsenin başım derde sokmak, şaşırtmak. entanglement karışıklık, dolaşıklık; engel, mânia. (fels.) şekil veren neden veya kuvvetin gerçekleşmesi, entelekya; bireysel olgunluğa erişme. (Fr.) anlaşma, uyuşma, itilâf, antant. girmek, içine girmek; dahil olmak, nüfuz etmek; delmek; girişmek, başlamak; üye olmak, yazılmak, katılmak; sokmak, koymak; yazmak, kaydetmek, deftere yazmak; (huk.) usulen mahkeme huzuruna getirmek; tasarruf etmek üzere bir mülke girmek; gümrüğe (mal.) beyannamesi vermek; telif hakkı almak için gereken malumatı vermek; sahneye çıkmak. enter into başlamak, girişmek; katılmak, iştirak etmek; ilgilenmek; (bütünün) bir unsuru olmak: tartışmak, görüşmek. enter into an agreement anlaşmaya varmak. enter on, enter upon başlamak, girişmek. bağırsaklara ait. enteric fever bağırsak humması, tifo. (tıb.) bağırsak iltihabı, anterit. (önek) bağırsak. (tıb.) karın çeperinden bağırsağa doğru suni delik açma. (tıb.) bağırsak ameliyatı. teşebbüs, yatırım, iş: uyanıklık, açıkgözlülük, girişkenlik; sonucu şüpheli olan önemli ve zor iş. uyanık, açık goz, girişken, muteşebbis eğlendirmek, avutmak, meşgul etmek; misafir etmek, ağırlamak, ikram etmek; misafir kabul etmek; hatırda tutmak; göz önünde bulundurmak. entertain a motion bir teklifi kabul edip kurula arzetmek (başkan) They entertain a great deal çok misafirleri gelir. eğlenceli, hoş. entertainingly eğlenceli bir surette. eğlence, toplantı; misafir etme, davet, ziyafet, ağırlama. büyülemek, teshir etmek; esir etmek, kendine bağlamak. enthrallment büyülenme; esirlik. tahta çıkartmak; kalbinde veya zihninde bir kimseye yuksek yervermek. enthronement tahta oturtma, tahta çıkma, cülus. (A.B.D.), (k.dili.) şevk vermek, şevke gelmek; gayret vermek, gayrete gelmek. şevk, gayret, istek, heves; sanat aşkı; kuvvetli ilham. enthusiasy şevkli kimse, taşkın ve hararetli kimse; aşırı taraftar. enthusias'(tic.) şevkli, hararetli, gayretli, hevesli. enthusias'tically şevkle, gayretle. (man.) kısaltılmış tasım, öncüllerden biri ifade edilmemiş tasım. ayartmak. enticement kandırma, baştan çıkarma, ayartma. enticing ayartan, baştan çıkaran. tam, tamam, bütün, parçalanmamış; iğdiş edilmemiş (hayvan); (bot.) tek parçadan ibaret, yekpare; kenarı dişli olmayan (yaprak); bütün. büsbütün, tamamen. tamamlık, mükemmellik, bütünlük; yekparelik; tüm, bütün. in its entirety bütünü ile, tamamen. hak kazandırmak, yetki vermek, salâhiyet vermek; ünvan vermek, ad takmak. varoluş, varlık, mevcudiyet, vücut, şey, zat; (fels.) öz, kendilik, mahiyet. (bak.) endoderm. mezara koymak, gömmek, defnetmek; mezar olmak. entombment mezara koyma. (önek) böceklerle ilgili. zoolojinin böcekler ilmi. entomolog'ical böcekler ilmine ait. entomol'ogist böcekler bilgini. maiyet, arkadaşlar; etraf, çevre, muhit. bağırsak kurdu. perde arası, antrakt; (müz.) fasıl arası. bağırsaklar, iç uzuvlar; iç, iç kıslmlar. trene bindirmek veya binmek; arkadan çekmek. vecit haline koymak, kendinden geçirmek; büyülemek, teshir etmek. entrancement vecit hali. giriş, girme; giriş yeri, giriş kapısı, methal; giriş müsaadesi; giriş ücreti, duhuliye. başlayan kimse,girenkimse, kaydolan kimse. (-ped, -ping) tuzağa düşürmek, yakalamak: şaşırtmak. entrapment hile, tuzak. yalvarmak, yakarmak, rica etmek, niyaz etmek. entreaty rica, niyaz, dilek, temenni. giriş, giriş müsaadesi, giriş hakkı; esas yemek; ziyafetlerde balık ile et arasında verilen yemek. sıcak veya soğuk tatlı, garnitur, esas yemeğin yanında veya arasında verilen ek yiyecekler. hendek veya siper kazmak; sağlamlaştırmak, yerleştirmek, emniyete almak. entrench on tecavüz etmek, bir başkasının hakkını çiğnemek. entrenched sabit, kolay degişmez. ambar, antrepo. işadamı, müessese sahibi; müteşebbis kimse. (mim.) zemin katı ile birinci kat arasındaki kat, asma kat. (fiz.) termodinamik bir sistemde elde edilemeyen enerji miktarı; her hangi bir sistemin evrenle birlikte düzensizlik ve tesirsizliğe doğru olan eğilimi. emniyet etmek, emanet etmek; tevdi etmek, havale etmek. giriş, girilecek yer, antre, methal; girme, giriş; kayıt; (huk.) tasarruf, tesellüm, sahip olarak mülke girme; geminin manifestosunu verip gümrüğe giriş kaydı yaptırma . entryway methal, girilecek yer. double entry çifte kayıt usulu. etrafım sarmak, örmek, tırmanmak (sarmaşık), bükmek, dolaştırmak. sarmak, dolaştırmak, bükmek, örmek. nüvesini çıkarmak; içini kesmeden çıkarmak (ur); aydınlatmak, izah etmek. enuclea'tion nüvesini alma; izah, aydınlatma, aydınlanma. saymak, birer birer saymak veya söylemek. enumera'tion sayma, sayım; ayrıntılı liste, katalog. enu'merative birer birer sayan veya söyleyen, sayıma ait. telaffuz etmek; ilân etmek, bildirmek, beyan etmek. enunciate well kelimeleri açık olarak telaffuz etmek. enuncia'tion telaffuz; ilân, ihbar, tasrih. (bak.) inure. (tıb.) istemeyerek idrar kaçırma (özellikle uyurken) sarmak; kuşatmak,örtmek. envelopment sarma; örtme; (ask.) kuşatma. zarf, mektup zarfı; (biyol.) zar, torba; (bot.) örtü zehirlemek, zehir katmak; acılık vermek; kin aşılamak, bozmak. gıpta edilen, istenilen, güzel, iyi, başarılı. enviably gıpta edilecek kadar. kıskanç, hasut, günücü, gıpta e(den.) enviously gıpta ile. enviousness haset, kıskançlık. etrafını çevirmek, kuşatmak, ihata etmek, içine almak, şamil olmak. environment çevre, muhit, etraf, içinde bulunulan şartlar. environmen'tal çevresel, etrafındaki. (çoğ.) dolay, civar, havali, etraf. tasavvur etmek, tahayyul etmek; zihninde canlandırmak, planlamak. tahayyül etmek, planlamak. elçi, sefir, murahhas, özel görevi olan memur; düzyazı veya şiirde yazar veya şairin özellikle ithaf şeklindeki son sözü. envoy extraordinary and minister plenipotentiary fevkalade murahhas ve ortaelçi, büyükelçiden bir alt derecedeki diplomat. gıpta etmek, haset etmek, kıskanmak. gıpta, imrenme; kıskançlık, haset; gıpta edilen kimse veya şey. be green with envy aşırı derecede kıskanmak. (wound) dolaşmak, a sarılmak. belirli bir bölgede görülen (hayvan hastalığı) (biyokim.) organizmada kimyasal reaksiyonları hızlandıran madde, enzim, ferment. (jeol.) eosen, üçüncü zaman arazisinin en eski tabakası, tersiyen tabakalarının eskisi. (paleont.) eosen tabakasında fosil halinde bulunan bir çeşit küçük ilkel at. (bak.) Aeolian. (ark.) eolitik kültüre mahsus bir çeşit taş araç. taş devrinin en eski zamanlarına ait, eolitik. çok uzun müddet. Aşai Rabbani ayininde Hazreti isa'nın ekmek ve şarapla birlikte var olması doktrini. (jeol.) üzerinde hayvan izleri bulunan en eski yer tabakasına ait. güneş ve ay yılları arasındaki gün farkı (genellikle on veya on bir gün); yeni doğan aydan itibaren geçen günlerin yılın ilk gününe eklenen sayısı. eski Yunanistan'da vali; Rum Ortodoks kilisesinde piskopos. eparchy eski ve bugünkü Yunanistan'da vilâyet; Rum Ortodoks kilisesinde piskoposluk bölgesi. apolet. eskrimde kullanılan kılıç meç. (gram.) ses türemesi. sofra ortasına konulan tabak veya kase. izahlı ilave. otuz yedi litrelik eski İbranî tahıl ölçü birimi, efa. (çoğ.) -bi) eski Yunanistan'da reşit olarak tam vatandaşlık haklarını elde eden genç. ephebic bu gençlere ait; bir canlının olgunluk dönemine ait. (ecza.) efedrin. (zool.) kısa ömürlü böcekler sınıfı, efemeridler; kısa ömürlü herhangi bir şey. bir gün devam eden; ömrü kısa olan, geçici, devam etmeyen. ephemerid (zool.) bir çeşit kısa ömürlü sinek, su sineği. (astr.) senenin her gününde güneş ve birkaç yıldızın mevkiini tayin eden astronomik takvim. Efes, şimdiki Selçuk. eski İbrani rahiplerinin ayinlerde giydikleri kıyafet, efod. (çoğ.) -ors, (Lat.) -ori) eski Isparta'da beş kişiden kurulu hükümet üyesi; bügünkü Yunanistan'da bayındırlık müfettişi. (önek) üstünde, üstüne, yakınında, -de, önce, evvel, sonra, takiben. (biyol.) dışderi. destansı, hamasi, menkıbevi; destan; bu tür konulu roman veya oyun. (tıb.) epikardiyum. (çoğ.) -di.a) mersiye, ağıt. her iki cinse ait, her iki cinsin özelliğini taşıyan; (gram.) (eril) ve (dişil) şekilleri bir olan (kelime); ne biri ne öteki;cinsiyetsiz; kadınımsı (erkek) (jeol.) deprem merkezinin üstündeki yer ince zevk sahibi kimse (bilhassa yemek, müzik, sanat v.b.'nde) Epikür felsefesi taraftarı, epikürcü; keyfine ve boğazına düşkün kimse; Epikür veya felsefesine ait; zevk ve safaya düşkün epicureanism epikürcülük. (mat.) merkezsel bir daire çevresi üzerinde devreden küçük daire. salgın, yaygın,genel; salgın hastalık. salgın hastalıklardan bahseden ilim. hayvan derisininveya bitki kabuğunun dış zarı, beşere, üstderi epidermal, epidermic üstderiye ait epidermoid üstderiye ait veya benzer olan. (jeol.) deprem merkezi üstünde. (anat.) mide hizasındaki karın duvarlarına ait. epigastrium üstkarın, göbeğin üst kısmındaki karın duvarı. (jeol.) yerkabuğunun yüzeyinde veya çok derin olmayan bir kısmında meydana gelen. (anat.) epiglot, gırtlak kapağı epiglottal bu kapağa ait. nükteli kısa şiir, hicviye; nükte, nükteli söz, vecize. epigrammat' ic nükteli, vecizeli epigram'matist nükteci, vecize yazan kimse. kitabe; bir kitap veya bahsin özünü belirtmek için başına konan kısa yazı. epigraph'ic kitabelere ait epigraphist kitabe okuma ilmi uzmanı. epigraphy kitabeler; kitabeleri okuma ilmi, epigrafi. (tıb.) sara, tutarak, tutarık, yilbik, peri hastalığı. epileptic saralı kimse; saraya ait. sonsöz, hatime, son; nutkun son kısmı; (tiyatro) oyun sonuna ilâveedilen kısa söylev veya şiir. görünüş, tezahür, bir tanrının tecelli etmesi; (b.h.) Mecusilerin Hazreti İsa'yı görmek için Bethlehem'e gelmelerini kutlayan ve Ocak ayının 6'sına tesadüf eden yortu; Ortodoks kilisesinde İsa'nın vaftizine remiz olarak haçın suya atılma yortusu. (çoğ.),-na) sonuç yaratmada başlı başına bir etkisi olmayan ve başka olayların yanında yer alan ikinci dereceden bir olay; (tıb.) yan tesir. (anat.) kemikucu. (bot.) asalak olmadığı halde başka bir bitkinin üstünde büyüyen bitki, üsbitken bitki. epiphytic (epıfit'ik) bu bitkilere ait. kiliseyi piskoposlar vasıtasıyla idare usulü; piskoposluk; piskoposlar. piskoposlara ait; piskoposlar tarafından idare olunan. piskoposlara ait piskopos idaresi usulüne ait episcopalianism piskoposlarla idare usulü. piskoposluk; piskoposlar sınıfı; piskoposluk süresi. olay, hadise, vaka; eski Yunan tiyatrosunda bir perde; (roman, piyes,hikaye) bölüm, parça; tefrika; (müz.) kısım. ayrı ayrı olaylardan meydana gelmiş. (tıb.) kabarcık hası1 eden; yakı. (tıb.) burun kanaması (fels.) epistemoloji, bilgi kuramı, bilginin esas ve sınırlarından bahseden bilim dalı. mektup, name, risale; Yeni Ahit'te bir Resulün yazdığı mektup. mektup kabilinden, mektup tarzında; mektuplardan meydana gelmiş (roman); mektubun içinde geçen; mektuplaşma ile yürütülen. (mim.) üst taban, baş taban, saçaklığın alt kısmı ve sütun başlığı üzerine dayanan taban. (man.) astasım. mezar kitabesi; bu tarzda yazılan manzum veya düz parça. düğün kasidesi, düğün için yazılan şiir veya şarkı. (biyol.) epitelyum, mukozanın dış tabakası. sıfat, lakap; hakaret veya hoşnutsuzluk belirten söz. özet, öz; örnek, misal;sivrilmiş veya zirveye ulaşmış kişi. epitomist özet çıkaran veya hulasa eden kimse. özetlemek, hulasa etmek; temsil etmek, örnek teşkil etmek. (çoğ.) -zo.a) (zool.)) başka hayvanlar üzerinde yaşayan asalak hayvancık. (bayt.) salgın olan (hayvan hastalığı) (Lat.) birçok şeyden meydana gelen tek şey, Amerika Birleşik Devletlerinin resmi sloganı. devir, çağ, çığır; tarih, zaman. mark an epoch yeni bir devir açmak. epochal yeni bir devre ait (şiir) eski Yunan şiirinde kısa bir beytin uzun bir beyti takip ettiği manzume şekli; lirik gazelin üçüncü kısmı. ismi bir aile, kavim, şehir veya millete verilmiş olan kimse, bu kimsenin ismi. bir kavim v.b.'ne kendi ismini veren. epopoeia destan şeklinde yazılmış şiir, epik şiir tarzı. destan, manzum hikaye. epoxy resin boya, tutkal,tamir işlerinde kullanılan dayanıklı bir plastik; iki ayrı maddenin bileşiminden meydana gelen ve karıştırıldığı zaman sertleşen dayanıklı bir tutkal. Yunan alfabesinin beşinci harfi (Türk alfabesinde (e) harfinin karşılığıdır) (ecza.) müshil olarak kullanılan magnezyum sulfat, İngiliz tuzu. düzgün, düzenli, muntazam; sakin, yerinde. equable climate ılıman iklim. equable style düzgün üslûp equable temper yumuşak huy. equabil'ity yumuşaklık, ılımlılık. equably tatlılıkla. (ed veya -Ied, -ing veya -ling)eşit olmak, bir olmak; eşdeğerde olmak,muadili olmak. eşit, müsavi, aynı bir; eşdeğerli, muadil; dengeli muvazeneli; ehil olan; to ile akran emsal, eş; yeterli; aynı miktarda.equal to the task işin ehli. The cities are equal in size. Şehirler aynı büyüklüktedir. equal sign eşit işareti (=) eşitlik müsavat; akranlık, aynılık. eşitlemek, birbirineeşit hale getirmek equalizer eşitlik sağlayan araç veya kimse; (argo) tabanca. eşit olarak, müsavi olarak,aynı derecede. itidal, ılım,temkin, sükun, vakar. equa'nimous ılımlı,mutedil, sakin. eşitlemek, müsavi kılmak,eşit olarak göstermek, eşit saymak, denklemek. denklem, muadele,eşitleme. equation of time zaman denklemi.algebraic equation cebirsel denklem. cubic equation (mat.) üçüncü derece denklem.differential equation (mat.) farklı denklem. quadratic equation (mat.) ikinci derece denklem. simple equation (mat.) birinci derece denklem. simultaneous equations (mat.) denklemler sistemi. ekvator. ekvator ile ilgili; ekvatoral; (astr.) iki eksen üzerinde dönen ve eksenlerinden biri dünyanın eksenine paralel olan teleskop. mir- ahur; ahır bakıcısı; İngiliz kral ailesinden birinin şahsi hizmetlerinde bulunan kimse. biniciliğe ait; atlı; şövalyelere ait; atlı. equestrian feats binicilik oyunları. equestrian statue atlı heykel. . (önek) eşit eş köşeli, eşit açılı eşit uzaklıkta,aynı mesafede olan. eş kenar; eşkenar şekil; eşkenar. denge unsuru. denge sağlamak, muvazene temin etmek, denkleştirmek; birbirine denk olmak, eşitolmak. equilibra'tion denge, muvazene. akrobat, ip cambazı. denge, muvazene; (bak.) balance. ata ait, ata benzer; at. gece ile gündüzün eşit olduğu zamana ait, ekinoksa ait;ekvatora ait; ekvator üstünde güneşin geçtiği daire, göksel ekvator; ekinoks fırtınası. (astr.) ekinoks, güntün eşitliği. autumnal equinox sonbahar noktası (21 Eylül'e rastlayan ekinoks) mean equinox ortalama ilkbahar noktası spring equinox, vernal equinox ilkbahar noktası (21 Mart'a rastlayan ekinoks) (-ped, -ping) teçhiz etmek, gerekli alet veya silâhları sağlamak, hazırlamak; donatmak, giydirmek. equipment teçhizat, levazım, donatım; kişisel bilgi veya kabiliyet. (ask.) levazım; konak arabası (atlı) denge, muvazene;karşıt ağırlık, denge unsuru. kuvvetçe eşit müsavi; (mat.) eşdeğer, eş, muadil. ağırlık yönünden eşitlemek; eşit olmak, denk gelmek. gücü bir olan; (elek.) aynı voltajda olan. (ikisi) aynıderecede muhtemel olan. (çoğ.) -tums, -ta) atkuyruğu, kırk kilit, (bot.) Equisetum. tarafsız, bitaraf,adil, insaflı, haktanır; (huk.) adalet ve nısfete uygun; mahkemede müdafaası mümkün. quitableness insaf, adalet; tarafsızlık. equitably insafla, adaletle. binicilik, atıcılık . adalet, insaf, hakkaniyet,denkserlik; (huk.) resmi kanunlara ilave edilen adalet üzerine kurulmuş kurullar ve evvelki emsal; (huk.) davalı ve davacı arasında eşitlik ve denkserlik namına verilen karar; (tic.) borç ve ipotekten sonra firma ve sahibinin hakkı. eşit, müsavi; muadil; muadil olan şey; eşit miktar. equivalence eşdeğerlik, denklik, eşitlik, muadil olma, tekabül, karşılama equivalently eşdeğer şeklinde, eşdeğer olarak, eşit olarak. kaçamaklı, şüphe kaldırır, iki anlama gelebilen; iki anlamlı,belirsiz, müphem, muğlak, kapalı equivocally şüphe kaldırır bir surette, müphem surette, kapalı olarak. iki anlama gelecek söz söylemek, müphem veya kaçamaklı dil kullanmak. equivoca'tion kaçamak, çift anlamlı sözle aldatma. equiv'ocator kaçamak ifade kullanan kimse. equiv'ocator'y kaçamaklı. çift anlam, belirsizlik, müphemiyet, kaçamak;müphem söz; kelime oyunu -er (sonek) -ci; -li; daha (baker, New Yorker,colder gibi) tarih; devir; çağ Christian era milâdi tarih. Mohammedan era hicri tarih. saçmak, yaymak, neşretmek (ışın) kökünden söküp atmak, defetmek; mahvetmek yok etmek eradica'tion yok etme. erad'icator kökünden söken ve yok eden kimse veya şey. silmek, bozmak, kazımak; (A.B.D.), (argo) öldürmek. eraser lâstik, silgi. erasion (tıb.) hasta dokuları kazıma. erasure silme, bozma, silinen yerde kalan iz. (edat), (bağ.), ,(şiir) evvel, önce: ere long yakında, çok geçmeden ere now bundan önce. dimdik, ayakta duran, dikili, ayağa kalkmış. erective kaldırıcı. erectly dikine, eğilmeyerek, (dik.) erectness dik duruş. kaldırmak, dikmek (sütun, direk), ikame etmek, inşa etmek yapmak; yükseltmek, dikmek (bina); tesis etmek, tertip etmek; (tıb.) bir uzvun dikleşmesini sağlamak; (geom.) belirli bir temel üzerine çizmek (dikey bir şeyi) dikilebilir, dik durabilir; (biyol.) kanla sertleşebilir (doku) kaldırma; kalkma dikilme,penis dokusunun kan dolması ile sertleşmesi; bina, yapı, inşaat. kaldıran veya diken şey; (anat.) bir uzvu kaldıran veya dik tutan kas. münzevi, inzivaya çekilmiş kimse, keşiş. eremit'ic (-aI) inziva kabilinden (tıb.) bir organın aşırı hassasiyeti veya aşırı uyarılabilme kabiliyeti. (fiz.) erg, enerji birimi. (Lat.) bunun için, bundan dolayı,binaenaleyh. (bot.) çavdar mahmuzu; (ecza.) ilâç yapımında kullanılan hastalıklı çavdar tanesi. ergotism (tıb.) mahmuzlu çavdar ekmeği yeme sonucunda meydana gelen hastalık. kanarya otu. (İrl.)anda'nın eski ismi; (bak.) Eire. ihtilâflı, münakaşa kaldırır; münakaşa etmeyi seven kimse; (fels.) didişimcilik. Eritre. Erivan, Revan şehri. as, kakım, (zool.)) Mustela erminea; kakım kürkü; siyah benekli beyaz kürk; rütbe ve mevki itibariyle as kürküyle süslü manto giyen kimse (hükümdar ve hâkim gibi) deniz kartalı, (zool.)) Haliaetus albicilla. kemirmek, yemek; (jeol.) aşındırmak. (mit.) Eros, aşk tanrısı. (jeol.) erozyon, aşındırma,aşınma. erosive aşındırıcı. cinsel aşkla ilgili; cinsel arzu uyandıran; erosal, şehvani; âşıkane şiir; şehevî kimse. erotica şehvet uyandıran resimler ve kitaplar. eroticism erosallık, şehvetperestlik. (psik.) aşırı şehvetperestlik, erosallık. yanılmak.,hata etmek; günah işlemek. errancy hataya düşme; hata etme eğilimi. bir haber veya iş için bir yere gönderilme, bu gönderilmenin gayesi; iş. errand boy ayak işlerine koşulan çocuk, çırak . a fool' errand saçma bir şey, boşuna teşebbüs go on an errand, run an errand bir haber götürmek veya bir iş yapmak için bir yere gitmek . have several errands to do görülecek bazı işleri olmak . send on an errand bir haber veya işle bir yere göndermek. macera peşinde koşan, maceraperest, serseri; doğru yoldan ayrılan, dalâlete düşen. knight errant sergüzeşt arayan şövalye. maceraperest şövalyelere has davranışlar. (bak.) erratum. kararsız, sebatsız; düzensiz, intizamsız; seyyar; (jeol.) buzul veya akıntı gibi şeyler dolayısıyla asıl yerinden başka yere naklolunan taşa veya çakıl taşına ait. erratically sebatsızca, düzensiz olarak. (coğ. - ta) tertip hatası, mürettip hatası, sehiv. errata list yanlış - doğru cetveli. (tıb.) burna çekilip akmasını kolaylaştıran ilâç; burun akmasını kolaylaştıran. yoldan sapmış, dalâlete düşmüş, hata yapmış; günahkâr . erron (kıs.) erroneous, erroneously yanlış, hatalı erroneously yanlışlıkla. yanlış, hata, galat yanlışlık; yanlış hareket; yanlış fikir; günah; (ölçülerde)elde edilen sonuçla gerçek ölçü arasındaki muhtemel fark; (huk.) muhakemede usul hatası; (spor) oyuncu hatası, faul. clerical error yazı hatası. commit an error hata yapmak, yanlışlık yapmak. in error yanlışlıkla, sehven. errorless hatasız. aslının yerine geçen taklit (madde); suni (şey) iskoçya yaylalarına mahsus dil; İrlanda dili; bu yaylalarda oturan İskoçyalılara veya dillerine ait; İrlanda'ya ait. eski ilk önce, evvelâ; eski veya şiir evvelce, eskiden; eski ilk, birinci. erstwhile sabık, eski. kırmızı, kızaran, kızarmış geğirmek; fışkırtmak. eructa'tion geğirme. âlim, geniş bilgi sahibi, allâme. eruditely âlimane, geniş bilgi sahibi olarak. çok geniş ve çeşitli bilgi, okuma ve araştırma ile edinilen bilgi. patlayıp çıkmak, patlamak, püskürmek, indifa etmek. patlama, püskürme, indifa (yanardağ); diş çıkması; fırlayan şey; (tıb.) kızartı, kabarık. patlayan, indifa eden püsküren; kabarcıklar çıkaran. eruptively patlayarak, indifa ederek. -ery (sonek) -lik, -Iık (rockery, grocery gibi) deveelması, çakırdiken, (bot.) Eryngium. (tıb.) yılancık. erysipel'atous yılancığa benzer. (tıb.) eritem, vücudun bazı yerlerinde meydana gelen kızartı . erythemat' ic kızartı yapan. olağanüstü kızarma (hayvan tüyleri) (ecza.) eritrit; (mad.) doğal kırmızı kobalt sülfat. erythro - (önek) kırmızı (anat.) alyuvar, eritrosit. merdiven dayayarak duvar aşma, müstahkem bir yere merdivenleçıkıp hücum etme; merdivenle çıkıp hücum etmek. yükseltmek, yükselmek (fiyat, maaş); kızıştırmak, kızışmak (savaş,anlaşmazlık); artırmak, artmak. escala'tion artış, yükseliş, kızışma. yürüyen merdiven. escalator clause (A.B.D.) hayat pahalılığına göre ücret artışlarını ayarlamak üzere toplu sözleşmelere konan madde. (bak.) scallop. yaramazlık, haylazlık; sergüzeşt, macera. kaçmak, firar etmek kurtulmak, paçayı kurtarmak; atlatmak; sızmak;-den çıkmak; gözünden kaçmak; hatırından çıkmak. His name had escaped me. ismi hatırımdan çıkmıştı. kaçış, kaçma, firar; kurtuluş; sızma sızıntı; bakımsız kalmış fidan; gerçeklerden uzaklaşmayı sağlayan, sorumluluğu azaltıcı. escape cock emniyet musluğu. escape pipe emniyet borusu, fazla su veya buharı çıkarmaya mahsus boru. escape shaft maden ocağından tehlike anında kaçılacak saft veya çıkış yeri . escape valve emniyet valfı. escape velocity (uzay) bir roketin yer çekimi kuvvetinden kurtulması için gerekli olan asgari hız. a narrow escape güç belâ kurtulma, (colloq.) paçayı kurtarma a hairbreadth escape kıl payı kurtulma fire escape yangın merdiveni. saatin rakkasçarkının sekteli hareketini idare eden takım veya maşalı tertibat. hayat yükünden kaçıp kafasını dinlemek isteyen kimse. escapism hayatın yükünden kaçmak için kendini başka işlere verme, hayal kurma. (Fr.) bilhassa Fransa'da yenilen salyangoz. hindiba, (bot.) Cichorium endivia (ask.) hendeğin iç tarafı, sathı mail, eğik yüzey; sathı mail şekline koymak escarpment dik ve geniş olan herhangi bir şey; sıra halindeki dik kayaların yüzü; böyle meyillerle çevrelenmiş tahkimat. -escent (sonek) başlayan, azıcık (adolescent, phosphorescent gibi) (bak.) shallot. (tıb.) yara kabuğu. (ilah.) eskatologya,ölümden sonraki hayata ait bahis dünya ve hayatın sonu bahsi eschatolog'ical böylebahis ve doktrinlere ait. (huk.) mirasçısız ölen kimsenin emlâkinin devlete geçişi, bu şekilde intikal eden mülk, mahlul mülk. by way ofescheat mahlulen, mirasçısı olmayan bir kimseden (huk.)umete kalarak. (huk.) zor alımına çarptırmak müsadere etmek, zeamet sahibine vermek; devlete kalmak, mahlul olmak. escheator mahlul mallar memuru. çekinmek, içtinap etmek; -den sakınmak, kaçınmak. kavalye; (ask.) muhafız takımı; maiyet, himaye için refakat eden kimse; konvoy. under escort himaye altında. himaye veya nezaket gayesiyle refakat etmek. yazı masası, yazıhane. (huk.) belli şartlar karşılanıncaya kadar malın üçüncü bir şahsın kontrolü altında tutulması. Esculapian (bak.) Aesculapian. yenilebilir; yiyecek, sebze. armalı kalkan, arma; (den ) geminin isim tabelâsı; anahtar deliğinin etrafındaki süslü madeni çerçeve. a blot on his escutcheon şerefine sürülmüş leke. (sonek) -li, -e ait, -e mahsus, üslûbunda, tarzında, biçiminde: Cantonese Kanton şehrine ait, Kanton'lu, Kanton dili journalese gazete tarzında. esker (jeol.) buzulların bıraktığı kum veya çakıldan ibaret yığın veya sırt halinde küme. Eskimo; Eskimo dili. (anat.) yemek borusu. belirli bir grup tarafından anlaşılan veya onlara hitap eden, hususi, özel,anlaşılması zor; gizli, saklı, mektum. (kıs.) extrasensory perception. (bahç.) meyva ağacı dallarının yelpaze şeklinde büyümesi için tek yüzeyli kafes; böyle açılmış ağaç veya ağaç sırası. esparto grass halfa otu, (bot.) Stipa tenacissima. özel, hususi; müstesna, mahsus, en ileri, baş. especially özellikle, hususiyle, bilhassa. (Bak.) special. Esperanto dili. keşfetme, merak, tecessüs; görme, keşif. casusluk. meydan, deniz kenarında piyasa yapılan yer. kabullenme, benimseme; evlenme, nikâh; nişanlama, nişanlanma. kabullenmek, benimsemek;evlenmek . (it.), (müz.) dokunaklı, tesir edici bir şekilde. Italyan usulü kahve, espreso kahve. ruh, can, neşe. esprit decorps bir grup içindeki birlik duygusu. uzaktan görmek, gözüne ilişmek. eski zamanlarda silâhtar; bey, efendi; şövalyelik adayı; isim ve soyadından sonra kısaltılarak yazılan ve bay anlamına gelen bir unvan: John Smith, Esq. harfi; şeklinde olan herhangi bir şey. -ess (sonek) dişilik eki: poetess kadın şair Iioness dişi aslan. teşebbüs, tecrübe, deneme; makale, deneme; örnek, numune, müsvedde essayist deneme yazarı. tecrübe etmek, denemek; teşebbüs etmek, kalkışmak. öz, cevher, asıl, öz varlık, nefis, hakikat; mahiyet, nitelik; varlık; ruh; esans, ıtır. milâttan biraz evvel ve sonra Filistin'de yaşayan bir Musevi tarikatı mensubu. temelli, köklü, asli, esaslı, gerçek, temel, hakiki; önemli, elzem; ruh veya ıtır türünden; gerekli olan şey, esas. essential character esas mahiyet, asıl sıfat. essential mineral bir kayadaki esas maden essential oil bitkilerden elde edilen uçucu yağ essentially esasen,esas itibarıyla, zaten, aslında. -est (sonek) bir veya iki heceli sıfatların enüstünluk derecesini belirten ek. kurmak, tesis etmek; saptamak, tespit etmek, tayin etmek; yerleştirmek; tanıtmak, kabul ettirmek; (kiliseyi) resmileştirmek. He has established himself in business Ticaret hayatına atıldı. established church hükümet tarafımdan resmen tanınmış olan kilise . kurum, muessese mağaza, fabrika; belirli bir amaç ile teşkil edilen heyet; kanunen tesis; (huk.)umetin kiliseyi resmen tanıması; tesisat; iş, evlilik veya hayatta güven verici bir durum. the Establishment (toplu olarak) ileri gelenler, (slang) kodamanlar. mal, mülk, arsa; ölümle bırakılan mal ve mülk; malikâne, konak; itibar, yüksek mertebe; sınıf, tabaka, mevki; durum, hal personal estate menkul mal. realestate mülk, gayri menkul mal. the fourthestate basın, gazetecilik the three estates asiller, ruhban sınıfı ve halk. itibar etmek, saymak, kıymet vermek, hürmet etmek; takdir etmek; sanmak, zannetmek; itibar, hürmet, kıymet; kanı, zan. (kim.) ester, asitlerin alkollere etkisiyle elde edilen organik bileşik. (tıb.) duyumölçer. estetik zevki olan kimse; güzel sanatlara düşkün kimse. estetik,bedii, güzellik ile ilgili. esthetics estetik ilmi. Estonya. Esthonian Estonya'ya özgü: Estonyalı: Estonya dili. saygıdeğer, itibarlı, değerli, mümtaz, hürmete şayan; sayılabilir. estimably saygıdeğer bir şekilde, hürmeteşayan olarak. fikir edinmek , (huk.)um vermek; takdir etmek, tahmin etmek, kestirmek: paha biçmek: hesap etmek: hesap, tahmin, takdir; rey; fikir; (ikt.) şirket veya devletin önceden yapılansenelik masraflar hesabı estima'tion hesap etme; hesap, rey, fikir, tahmin, görüş, takdir; itibar, hürmet. yaza ait; yazın çıkan. yaz mevsimini geçirmek; (zool.)) yazı uykuda geçirmek. (zool.) birkaç çeşit salyangozda olduğu gibi yazın sıcak ve kuraklığından ileri gelen uyuşukluk; (bot.) çiçek tomurcuğunda petal ve sepallerin dizgisi. (bak.) Esthonia. (-ped, -ping) (huk.), kendi eylemi vasıtasıyla hakkını iskât ve iptal etmek estoppage durdurma, kendi eylemi ile hakkını iptal etme. (huk.) evvelce yapılan bir işin veya verilen ifadenin sonradan ileri sürülen bir iddiayı savunmaya engel olması. (çoğ.) (huk.) zaruri levazım. yabancılaştırmak, uzaklaştırmak; gayesinden uzaklaştırmak; aralarını açmak, soğutmak. estranged ayrılmış, ayrı yaşayan. estrangement yabancılaşma, yabancılaştırma, kayıtsızlık, bozuşma. (huk.) başıboş kalmış evcil ayvan, sahipsiz hayvan. (ing.), (huk.) asıl mahkemekaydının sureti; infaz için kayıtlardan çıkarmak; para cezası kesmek. (biyol.) estrojen, memelilerde dişilik hormonları. (zool.) kızışma, kösnüme devresi (dişi hayvanlarda) nehrin ağzındaki koy, nehrin denizle birleştiği geniş ve açık yer, haliç. obur, açgözlü, tamahkâr. Yunan alfabesinin yedinci harfi, ita. (kıs.) et cetera (Lat.) vs, ve saire,vb, ve benzeri. asitle yakmak; madeni veya başka bir levhayı asitle yakarak resim kalıbı çıkarmak. azot asidi ile madeni levhayı aşındırmak suretiyle yapılan bir hak usulü; bu levha; bu levha ile basılmış resimveya yazı. ebedi ve ezeli, başı ve sonu olmayan; daimi, baki, ölümsüz; (b.h.) ebedi varlık, Tanrı, Allah. the Eternal City Roma the eternal triangle evli bir çift ile bunlardan birinin sevgilisi. eternally ebediyen, daima. edebiyet, ezel ve ebed, nihayetsizlik, sonsuzluk; ölümsüzlük; çok uzun bir zaman . ebedi kılmak, sonsuzluğa kavuşturmak, ebediyen uzatmak; şöhretini ebedileştirmek. devirli, senelik, senede bir olan veya meydana gelen, mevsime göre, etesian wind meltem, imbat . (çoğ.) via) fena koku gibi hafif ve gözle görülmeden ortaya yayılan madde; çürüyen cisimlerden çıkan fena koku. (sonek), (eski.), (şiir) fiil çekiminde üçüncü tekil şahıs: he knoweth bilir. (kim.) eter, lokman ruhu; gökyüzü, esir. göklerle ilgili, havai, çok ince, ruh gibi; (kim.) eterik ethereally çok hafif olarak; narin bir şekilde. incelik, şeffaflık, havailik. ruh haline getirmek. eter haline getirmek, eterle uyutmak etheriza'tion eterle uyutma, eterin verdiği uyku. ahlâka uygun, ahlâki; ahlâk ilmi, ahlak sistemi. ethics ahlâk ilmi, ahlakiyat. ethical ahlaki, ahlâka ait, seciyeye ait, törel. ethically ahlâk prensiplerine uygun olarak. Habeşistan. Ethiopian Habeşistanlı, Habeş; Habeşistan'a ait. Ethiopic Habeşistan'a ait: Habeş dili. (anat.) burun içinde bulunan kalbura benzer bir kemiğe ait. ethmoid bone (anat.) etmoid, kalbur kemiği. ethmoidal cells (anat.) etmoid hücreleri. kabile reisi, başkan, şef; vali. etnik, ırka ait, ırksal; Hıristiyan ve Musevî olmayan. ethnically etnik olarak, ırk bakımından. kendi ırkının üstünlüğüne inanış. ethnocentric kendi Irkının üstünlüğüne inanan. etnoloji, budunbilim. ethnoloq'ical etnolojik. ethnolosl'ically etnolojik olarak. ethnologist etnolog. etnografya, kavimler ilmi, budunbetim. ethnograph'ic etnografya ile ilgili. ethnoqraph'ically etnografya ile ilgili olarak. (sosyol.) bir kavmin özellikleri; toplumsal bir kurumun özelliği. (kim.) etil: benzine konulan kurşunlu bir terkip. ethyl alcohol ispirto, saf ispirto. etilen, etilen gazı. ışıksızlıktan ağartmak veya ağarmak (bitki) sebepler bilgisi, sebep tayin etme; (tıb.) hastalıkların sebeplerini arama ilmi; sebepler. görgü kuralları, adabımuaşeret, davranış bilgisi, topluluk töresi. ispirto ateşinde bir şey ısıtmaya mahsus kab. Mt Etna Etna yanardağı. ingiltere de bir kasaba ve bir özel okul. Etoncollar ceket yakası üzerine dönen geniş ve sert bir çeşit gömlek yakası. Eton jacket kısa kadın ceketi. eski italya da Etrurya ya ait; Etruryalı, Etrurya dili. ette (sonek) küçültme eki: kitchenette: (dişil.) isim yapmak için: farmerette: taklit anlamında: leatherette. (müz.) etud. (krs etym) etimoloji, kelimelerde asıl şekil; türeme, iştikak;türem, iştikak ilmi; kelime kökü bilgisi. etymolog'ical etimolojik istikaka ait etymolog'ically türeme ile ilgili olarak iştikaken etymol'ogist turem bilgini, iştikak âlimi etymol'ogize bir kelimenin aslınıaraştırmak veya vermek; iştikak ilmi üzerindeçalışmak. (çoğ.) ing. -mons, (Lat.) -ma) kelimenin en eski şekli. (önek) iyi, faydalı, hoş. Eğriboz adası. sıtma ağacı, okaliptüs, (bot.) Eucalyptus. (bot.) Güney Amerika'da yetişen bir zambak. Hıristiyan kilisesine mahsus Aşai Rabbani ayini, Komünyon, şarap ve ekmek yeme ayini; bu ayin için takdis edilen şarap ve ekmek. Eucharis'(tic.) Aşai Rabbaniye ait; şükrana ait. iki, üç veya dört kişiyle oynanan bir Amerikan iskambil oyunu, koz diyen oyuncunun uç el kağıt alamayışı; bu oyunda yenmek; hile yaparak yenmek. Oklit, milattan 300 sene evvel yaşamış olan Yunanlı geometri bilgini Euclid'ean Oklit'e veya onun geometri sistemine ait. (fels.) saadeti en yüksek gaye bilen felsefe sistemi. saadet, mutluluk. (kim.) gazları tahlil ve ölçmek için kullanılan alet. insan ırkının soyaçekim yoluyla zihnen ve bedenen geliştirilmesine dair; gelecek nesillerin ıslahına ait; kalıtımla geçen iyi haslatlara sahip. eugenics insan ırkının soyaçekim yoluyla ıslahına çalışan bilim dalı. (fels.) mitolojinin kişilerin ilahlaştırılmasından doğduğunu kabul eden kuram; mitlerin gerçek olay veya kişiler üzerine kurulduğunu ileri suren teori. övmek, methetmek, sena etmek, sitayişle bahsetmek. eulogist methiye yazan ve söyleyen kimse, kaside yazarı. eulogistic(al) öven, övücü, övme kabilin(den.) eulogistically överek, methederek. methiye, sena, sitayiş, kaside. (mit.) günahları cezalandıran üç tanrıça. hadım, harem ağası. iğ ağacı. (tıb.) sindirim sisteminin iyi çalışması, iyi hazmetme. eupeptic kolay hazmettiren; kolay hazmedilir. kaba veya ağır bir söz yerine aynı anlamı veren daha hafif bir söz. euphemist bu tür hafif söz kullanan kimse. euphemis'(tic.) hüsnütabir kabilinden. euphemis'tically hüsnütabirle. (müz.) tuba cinsinden nefesli bir çalgı. tatlı ses; (dilb.) ses ahengi. euphon'ic kulağa hoş gelen, telaffuzu hoş, ahenkli ses veren. eupho'nious sesi ahenkli, sesi kulağa hoş gelen. eupho'niously ahenkli bir sesle. eu'phonize sesi tatlılaştırmak. sütleğen, (bot.) Euphorbia . (psik.) öfori, kendini aşırı derecede zinde hissetme hali. gözlük otu, (bot.) Euphrasia officinalis. Fırat nehri. dilde aşırı yapmacık, yazıda aşırı süslü üslup. euphuist yapmacık bir dille yazan veya konuşan kimse. euphuis'(tic.) yapmacık bir dille yazılan veya söylenen. ufak kubbe; döküm ocağı. (kıs.) Europe, European. Euraquilo (bak.) Euroclydon. Avrasya. Eurasian Avrupa ile Asya'ya ait; bir Avrupalı ile bir Asyalının evlenmesinden doğan çocuk. (ünlem.) Buldum ! Ieurhythmy (bak.) eurythmy. (cogr.) Akdeniz'de esen kuvvetli kuzeydoğu rüzgarı, poyraz. Avrupa. Europe'an Avrupalı; Avrupa'ya mahsus. European plan otelde oda ve kahvaltı parasını beraber ödeme sistemi. European Economic Community Ortak Pazar. (Yu.) (mit.) doğu veya güneydoğu rüzgârı tanrısı. müzikteki ahenk ve ritmi vücut hareketleriyle ifade etme sanatı. ritmik hareket veya düzen. (anat.) östaki borusu, ortakulakla yutak arasındaki boru. (fiz.), (kim.) maksimum erime yeteneği olan, ötektik (madde) müzik tanrıçası. rahat ölüm, ıstırapsız ölüm; özellikle ümitsiz durumda olan hastaların ıstıraplarını dindirmek için hayatlarına son verme. çevrenin etkisiyle insanların zihinsel ve bedensel niteliklerini geliştirme teşebbüsü ve ilmi. Karadeniz. boşaltmak, tahliye etmek; (tıb.) vücuttan çıkartmak, boşaltmak. evacuant (tıb.) müshil. evacua'tion oşaltma, tahliye. tehlike yerinden uzaklaştırılan kimse. kaçınmak, sakınmak, kaçamaklı yol aramak, paçayı kurtarmak, yakayı sıyırmak. evade a Iaw kaçamak yolu ile bir kanundan kurtulmak. kıymet takdir etmek,değerini tayin etmek, paha biçmek; tartmak. evalua'tion paha biçme, kıymet takdiri, değerlendirme. yavaş yavaş gözden kaybolmak, zail olmak, kaybolmak. evanescence yavaş yavaş kaybolma, zeval. evanescent gözden kaybolan, hafızadan silinen, zail olan, çabuk uçan; (bot.) dayanmayan, çabuk solan; (mat.) son derece küçük, cüzi. (kıs.) evangelical, evangelist. İncil'in getirdiği haber; İncil kitaplarından biri; iyi haber, müjde. muhafazakar Protestan; Protestan; İncil'e ait, İncil'e özgü. (şiir) zeval bulmak, yok olmak, gözden kaybolmak. İncil müjdesini getirme. buhar haline getirmek, buharlaştırmak, uçurmak; buhar olup uçmak, buharlaşmak, buğu çıkarmak. evapora'tion buharlaşma, buğulanma. evap'orator sebze, meyve ve başka maddeleri kurutmaya mahsus alet. evap'orated milk kısmen suyu alınmış yoğun süt. (biyol.) ters çevirmek, tersyüz etmek, içini dışına çevirmek. kaçınma, sakınma; baştan savma cevap, kaçamak; bahan. Havva. dauqhter of Eve Havva'nın kızı; kadın; mütecessis kadın. akşam; arife gecesi; arife. (astr.) güneş çekiminden ötürü ayın hareketinde meydana gelen düzensizlik. düzleştirmek, düzletmek, tesviyeetmek; up ile eşitlemek, müsavi hale getirmek, düzeltmek. hatta, bile, dahi; düz, eşit olarak; tamamıyla, tam. even if olsa bile. even so öyle olsa da, rağmen. düz, düzlem, müstevi; eşit, müsavi; düzenli, muntazam; doğru, tarafsız,bitaraf; paralel, muvazi, denk, aynı seviyede;çift, tam (sayı); temkinli, değişmez .evencolor her tarafı aynı tonda olan renk. evenhanded tarafsız, bitaraf. even number çift sayı. even with the roof dam yüksekliğinde, damla bir hizada. get even with intikam almak, hakkından gelmek. break even kâr ve zararı eşit olmak, ancak masrafını karşılamak. on an even keelden. (gemi) yatay durumda. odd and even tek ve çift. evenly düz bir durumda; eşit olarak; tarafsızca. evenness düz oluş; eşitlik; tarafsızlık. ,(şiir) akşam. akşam. Hıristiyan olmayanlara İncil' öğretmek; Hıristiyanlığa çevirmek. evanlleliza'tion İncil' öğretme, İncil' öğrenme. gezici vaiz; dört İncil' yazanlardan biri. evangelis'(tic.) dört İncil'e ait, İncil va'zma ait. akşam; gece; suvare; bir şeyin sona ermekte olduğu devre, özellikle ömrün son seneleri. evening dress gece elbisesi. evening primrose eşekotu, (bot.) Oenothera biennis. evening star akşam yıldızı, güneş battıktan sonra görülen Zühre yıldızı Good evening. İyi akşamlar. Tünaydın. musical evening müzik gecesi. akşam duası. olay, vaka, hadise; sonuç, netice, akıbet. at all events, in any event her halûkârda, ne olursa olsun. in the event of takdirde, halinde. quite an event olağanüstü bir durum. eventful hadiselerle dolu. eventfully olaylarla dolu olarak. (şiir) akşam, akşam vakti. akıbette, netice olarak vaki olan, nihai, en sonraki. eventually nihayet, sonunda, er geç, ilerde. ihtimal, netice, işin sonu. sonuçlanmak, neticelenmek; çıkmak, meydana gelmek. asla, hiç bir zaman; ebedi, daima, her zaman, durmadan; herhangi bir zamanda. ever after ondan sonra, hep, artık. everand anon arada sırada. ever burning hiç sönmeyen, daima yanan. ever changing daima değişen. ever living ölmez, ebedi ever more daima, ilelebet. ever so much pek çok. ever so often sık sık. for ever and ever. ilelebet; ebediyete kadar. for everand a day (k.) dili ilelebet, daima. if ever şayet, eğer, kazara. Nothing ever happens. Hiç bir şey olduğu yok . scarcely ever hemen hiç. seldom if ever nadiren, belki de hiç. the finest ever en güzeli. Well, did you ever ! Acayip ! Çok tuhaf ! Allah Allah ! özellikle Florida' da bataklık. the Everglades Güney Florida'daki geniş bataklık saha. (bot.) yaprağını dökmeyen, her dem taze; daima yeşil kalan ağaç veya bitki, yaprağını dökmeyen ağaç. ebedi, ölümsüz, daimi, sonsuz; sürekli, devamlı; fazla uzun süren, sıkıcı; dayanıklı; kuruyunca şekli verengi bozulmayan (çiçek veya bitki); ebediyet, sonsuzluk; (bot.) kuruduğu zaman rengini ve şeklini koruyan bir çeşit çiçek; birçeşit dayanıklı İngiliz kumaşı everlastingflower medine çiçeği, (bot.) Gnaphalium; ölmez otu, (bot.) Xeranthemum inapertum everlastingly ebediyen, daima; fazlasıyla everlastingness ebediyet, sonsuzluk ilelebet, ebediyen, daima. for evermore ebediyen. tersine döndürme, tersyüzetme; ters dönme. (fizyol.) tersine döndürmek, içini dışına çevirmek. her, her bir, her biri; her türlü. every bit as much tam onun kadar. everyfour days dört günde bir. every now and then, every now and again ara sıra, arada bir. every once in a while arada bir. every other day iki günde bir, günaşırı. everyother person her iki kişiden biri. everybody (zam.) herkes. everybody else başkaları, öbürleri. every day her gün. everyday her günkü, alışılmış, mutat, adi. everyman halktan biri, herhangi bir kimse. every one her biri. evervone (zam.) herkes. every so often arada sırada. everything (zam.) herşey. everywhere her yerde. every which way (k.dili.) her yöne, her tarafa, düzensiz. kaçamaklı, baştan savma; kaçmaya yarar. evasively kaçamak olarak, baştan savma bir surette. evasiveness kaçamak, baştan savma. (huk.) tahliye ettirmek. tahliye etme veya edilme; geri alma veya alınma. delil, tanıklık, şahadet, ispat, tanıt; vuzuh, açıklık, aydınlık; şahit; belirtmek, tasrih etmek, açıklamak, tavzih etmek; ispat etmek. be in evidence göz önünde olmak, belirmek, meydana çıkmak. external evidence harici delil, konu dışından gösterilen delil. in evidence göze çarpan, aşikâr. internal evidence dahili delil, muhtevadan çıkarılan delil. turn state' evidence suç ortağı aleyhine ifade vermek. açık, belli, sarih, aşikâr, vazıh, ortada olan, meydanda olan. evidently aşikar olarak, açıkça, sarahaten, tabii, anlaşılan. delil veya şahit kabilinden, delile dayanan. günahkar, fena, kötü, kem; keder verici; günah, şer, fenalık, kötülük, zarar,bela, dert. evildoer kötülük eden kimse, şerir, günahkar kimse, suçlu kimse. evil eye kem göz, nazar değdiren bakış. evil-minded fenalık düşünen, kötü niyetli. speak evil of hakkında kötü söylemek, yermek, zemmetmek. the Evil One Şeytan, İblis. the lesser of two evils ehvenişer, iki kötü ihtimalden nispeten az kötü olanı. evilly şeytanca, kötülük düşünerek, günahkârane. göstermek; izhar etmek, belirtmek, açığa vurmak, aydınlığa kavuşturmak, ispat etmek, delil göstermek. bağırsaklarını çıkarmak, içini boşaltmak. eviscera'tion bağırsaklarını çıkarma, içini boşaltma. sakınılabilir, kaçınılabilir, bertaraf edilebilir. zihinde uyandırma,aklına getirme; (huk.) davanın daha yüksek bir mahkemeye ref' ve devri. çağıran, davet eden, uyandıran. geliştirmek, inkişaf ettirmek; açmak, saçmak, dağıtmak, çıkarmak; gelişmek, inkişaf etmek; evrim geçirmek, tekâmül etmek. evolvement gelişim, evrim, tekâmül. aklına getirmek, uyandırmak; hissettirmek; tevlit etmek; (ruh) çağırmak. (geom.) evolüt, kıvrıklık merkez eğrisi . evrim, tekamül, inkişaf, gelişme, açılma. evolutionary evrimsel, tekamü1i. evolutionism evrim teorisi; bu teoriye inanma. evolutionist evrim teorisi taraftarı; zoraki devrim yerine birbiri ardından gelen safhaları izleyen bir sosyal yapı gelişimi için çalışan kimse. söküp çıkarma, kökünden sökme. dişi koyun, marya. ewe Iamb dişi kuzu; (fig.) gözbebeği. ibrik. (edat.), (Lat.), (ikt.) kullanma hakkı olmadan; ABD belirli bir senenin öğrencisi olup mezun olmamış kimse: ex '54. ex dividend (ekon.) kar hissesi ödenmiş vaziyette. ex quay (tic.) rıhtıma çıkarıldıktan sonraki harçları alıcıya düşen alım satım. ex (önek) -den dışarı, -den fazla; tamamen; -sız, olmadan; sabık, eski, önceki: ex-president sabık başkan. ex (kıs.) examination, example, except. şiddetlendirmek, kızıştırmak; kızdırmak, sinirlendirmek. exacerba'tion şiddetlendirme, kızıştırma, şiddetlenme; hiddet. cebren almak; mecbur tutmak, icbar etmek; talep etmek; (huk.) (birisini) mahkemeye celbetmek. exacting titiz, çok kuvvet ve enerji sarfettiren; her şeyin harfiyen yapılmasını isteyen. tam, doğru, tamam; kati, kesin; tamamen doğru; pek ince. exactscience matematik gibi kesin sonuçlar elde edilebilen bilim, pozitif ilim. cebren alma; cebren ifa ve icra ettirme; cebren alınan para veya yaptırılan iş. tam ve doğru olma, her işi yolunda, vaktinde ve doğru olarak yapma, hatasızlık, kusursuzluk. tam, tamam, tamamen, aynen, kesin olarak. doğruluk, sıhhat, hatasızlık, kusursuzluk. mübalâğa etmek, abartmak, büyütmek, izam etmek. exaggerated mübalâğalı, büyütülmüş, şişirilmiş. exaggeratedly mübalâğalı olarak. exaggeration mübalâğa, abartma, aşırılık, büyütme, izam. exaggerator mübalâğacı, büyüten kimse. yükseltmek, yüceltmek, paye vermek; övmek, methetmek, göklere çıkarmak; sevindirmek, aşka getirmek, gururlandırmak, heyecanlandırmak; kuvvetlendirmek . heyecan, aşkagelme, vecit; yükseklik, yücelik, ululuk; yükseğe çıkarma veya çıkarılma. yüceltilmiş, yükseltilmiş; yüksek, ulu, yüce, büyük; asil, soylu, haşmetli. (k.dili); sınav, imtihan. sınav, imtihan, yoklama, muayene, teftiş, tetkik; (huk.) sorgu. examination paper imtihan kâğıdı. give an examination imtihan etmek, sınav yapmak. pass an examination imtihan vermek, sınavı geçmek. postmortem examination otopsi. take an examination imtihana girmek. sit for an examination (ing.) imtihana girmek. bakmak, dikkatle gözden geçirmek; muayene etmek; teftiş etmek; sınava tabi tutmak, imtihan etmek, yoklamak; sorguya çekmek. examinee' imtihana giren kimse, imtihan olan kimse. exam'iner imtihan eden kimse, mümeyyiz, ayırtman; muayene eden kimse; sorgu hakimi; müfettiş. örnek, misal, numune, ibret. for example örneğin, meselâ. make an example of ibret olsun diye cezalandırmak. set a good example iyi örnek olmak. (çog mata) (tıb.) eksantem, çiçek ve kızamık gibi hastalıklarda ciltte hasıl olan kızartı, leke ve kabarcıklar. (tar.) Bizans İmparatorluğu devrinde Afrika veya İtalya'da genel vali; Ortodoks kilisesinde yüksek rütbeli piskopos. exarchate böyle bir valilik, il veya piskoposluk. kızdırmak, öfkelendirmek, sinirlendirmek, çileden çıkarmak; şiddetlendirmek. exasperated darılmış,öfkeli, kızgm. exasperatingly kızdıracak surette. exaspera tion dargınlık, öfke, hiddet, sinirlenme. (Lat.) yetkili olarak, salâhiyetle. kazı yapmak, kazmak, hafriyat yapmak, kazıp çıkarmak, kazıp açmak. excava'tion kazı, hafriyat, çukur. ex'-cavator ekskavatör, kazma makinası. geçmek, aşmak; üstün olmak, başkalarını geçmek; haddini aşmak, ifrata kaçmak, ileri gitmek. exceeding olağanüstü, fevkalâde. exceedingly fazlasıyla, ziyadesiyle. (led, ling) geçmek, üstün olmak; mümtaz olmak, ileride olmak. fazilet, üstünlük, faikıyet, seçkinlik, mümtaz oluş. Ekselans, sefir veya vekile verilen unvan. His Excellency Ekselansları. Your Excellency Ekselans, zatı âliniz. mükemmel, kusursuz; üstün, faziletli, mümtaz, faik. excellently peka1â, mükemmelen. talaş, ince yonga. saymamak, hariç tutmak, ayrı tutmak; karşı çıkmak, itiraz etmek. (edat.), (bağ.) -den gayri, -den başka, hariç; (bağ.) yoksa, meğerki, olmadıkça, etmezse. not excepting dahil. always excepting -den gayri, hariç. exceptfor olmasaydı; hariç. istisna; (huk.) mahkemenin ara kararlarına itiraz. take exceptionto itiraz etmek, kabul etmemek; gücenmek. The exception proves the rule. istisna kuralı bozmaz. (Asıl anlamı: istisna kuralı bozar) without exception ayrım yapmaksızın, istisnasız with the exception of hariç tutulursa, istisnasıyla. itiraz olunabilir, yakışık almaz, makbul olmayan. müstesna, istisnai, ender, fevkalade. exceptionally müstesna olarak, fevkalade. (bir kitap veya yazıdan) seçme parça, pasaj; almak, seçmek, iktibas etmek. aşırılık, ifrat, fazlalık; fazla, ziyade, artan. excess fare bilet ücret farkı, mevki farkı, zam. excessluggage fazla bagaj. excess profits tax fazla kazanç vergisi. drink to excess içkiyi fazla kaçırmak. in excess of -den fazla, (onu) geçen. excessive fazla, ifrat, aşırı. exces'sively aşırı olarak, ziyadesiyle. değiş mübadele, değişme, trampa; yerini alma; kambiyo, borsa:telefon santralı, merkez. exchange broker borsa simsarı, sarraf, borsacı. exchange rate kambiyo kuru, döviz kuru; değişim oranı. exchange value mübadele kıymeti. bill of exchange poliçe, tahvil. commercial exchange ticaret borsası foreign exchange döviz. produce exchange zahire borsası. stock exchange borsa, esham ve tahvilat borsası. mübadele etmek, değiş tokuş etmek, değiştirmek, trampa etmek. exchange positions yer değiştirmek, birbirinin yerini almak. exchangeable mübadele edilebilir, değiştirilebilir. (lng.) maliye; kraliyet veya devlet hazinesi; servet, para; (k.dili) bir kimsenin kişisel gelirinin tümü. Chancellor of the Exchequer (ing.) Maliye Bakanı. hazırlanacak olan ilaçlara uygun bir şekil veya güzel bir tat vermesi için katılan madde. (tic.) bir memlekette uygulanan istihsal, satış veya istihlâk vergi sistemi; bu vergiyi tahsil eden hükümet dairesi. excise duty bu vergi. exciseman bu verginin tahsildarı. kesmek, kesip çıkarmak, atmak; oymak, temizlemek (ur) exci'sion kesme, kesip çıkarma, kesip atma. kolay heyecanlanır, kolay telâşa kapılır, tahriki kolay. excitabil'ity, excit'ableness kolay heyecana kapılma; (fizyol.) uyarılma kabiliyeti. heyecanlandırmak, kışkırtmak, tahrik etmek, kızıştırmak, telâşa vermek; (fizyol.), (biyol.) harekete geçirmek; uyandırmak, tembih etmek. excita'ti on tahrik, tembih. exci'tant tahrik edici, harekete geçirici, muharrik. excited heyecanlı. excitedly heyecanla. exciting heyecan verici, ilgi çekici. excitingly heyecanla, tahrik edici surette. heyecan, telâş, galeyan, tahrik. (elek.) dinamonun sabit sarmalarına cereyan veren yardımcı dinamo; (elek.) indüksiyonlu kıvılcımla radyo sinyali veren tertibat. fizyol adaleyi harekete geçiren sinir, uyarıcı sinir. ansızın bağırıp çağırmak, hayretini ifade etmek, hiddetle söylemek. (ünlem), nida, ani olarak söylenen söz; bağırma, telâşla itiraz etme. exclamation mark, exclamationpoint (ünlem) işareti (!) exclam'ative (ünlem) ifade eden. exclam'atory sevinç, hayret veya keder belirten; gürültülü. bir memleketin başka bir devlette bulunan küçük toprak parçası. hariç tutmak, dışarıda bırakmak, dahil etmemek, engel olmak, yoksun bırakmak, mahrum etmek. ihraç, kabul etmeyiş,tart, ret, yoksun bırakma, mahrum etme. to the exclusion of hariç tutarak, dışında bırakarak, mahrum ederek, meydan vermeyerek. umuma açık olmayan; bir kimse veya zümreye has; tek, eşi olmayan; hariç tutan; of ile müstesna, -(den.) gayri, hesaba katmadan; yalnız bir gazete veya mecmuanın temin edebildiği mülâkat. exclusively yalnız, münhasıran. düşünüp bulmak, çıkarmak, icat etmek, düşünmek. kiliseden aforoz etmek, mahrum etmek, cemaatten tardetmek, Hıristiyan ayinlerine kabul etmemek. excommunica'tion aforoz. deriyi sıyırmak, deriyi yüzmek; şiddetle suçlamak, itham etmek. excoria'tion deriyi sıyırma, sıyrılma; şiddetle suçlama. pislik, dışkı. excremen'tal pislik kabilin(den.) nasır ve ur gibi hayvan ve bitki gövdelerinde hâsıl olan fazla cisim; fazlalık, normal dışı (çoğ.)alma. excrescent normalden fazla büyüyen, fazla, gereksiz. (çoğ.) ifrazat, salgı; pislik. ifraz etmek, çıkarmak (vücuttan) excretion salgı, ifrazat; ifraz etme,boşaltım. excre'tive, ex'cretory ifraz eden, salgı çıkaran. eza etmek, üzmek, ıstırap vermek, işkence etmek, acıtmak. excruciating eza verici, işkence edici. excrucia'tion ıstırap, işkence, eza, keder,elem. suçsuz çıkarmak, temize çıkarmak, tebriye etmek. exculpa'tion beraat, temize çıkma, tebriye. dışarı akan; (bot.) ana gövdesi uzamış olan; fizyol kalpten akan (kan ) gezinti, yolculuk, kısa süreli seyahat; (mak.) yarım titreşim veya devir hareketi; bu harekette alınan mesafe. excursion ticket özel bir tur için indirimli gidiş dönüş bileti. excursion train özel indirimli tren. dolaşan, belirli bir çizgi takip etmeyen, kararsız. arasöz; konu dışına çıkma, konudan ayrılma. özür, mazeret, bahane, sebep; özür dileme; izin verme, izin, hâk verme. affetmek, mazur görmek, göz yummak, kusura bakmamak; suçsuz çıkarmak, haklı çıkarmak; from ile izin vermek, müsaade etmek. Excuse me özür dilerim, affedersiniz, kusuruma bakmayın. excuse oneself özür dilemek, izin istemek. excusable affedilebilir. excusably affolunacak şekilde. alçak, melun, Lânete lâyık, murdar, tiksindirici, iğrenç; berbat, kötü, süfli. execrably kötü bir şekilde; alçakça, murdarca. Iânet etmek, belâ okumak, nefret etmek. execra'tion lânet, nefret; melun şey. icra eden kimse; konser veren kimse. icra etmek, tatbik mevkiine koymak, yürürlüğe koymak; başarmak, üstesinden gelmek, yapmak, etmek; idam etmek, hükmü infaz etmek. (huk.) infaz, idam; yerine getirme, ifa, icra, tatbik etme, uygu lama, yapma; (güz.) (san.) yapış veya yapılış tarzı, icra usulü. executioner cellât, idam hükmünü tatbik eden kimse. idareci, yetkili şâhıs; idareci durumunda olan, yetki sahibi, icra salâhiyeti olan, kanunları yapan. executive officer (den.) ikinci kaptan, (çoğ.) güverte subayları. executive power icra kuvveti, yürütme yetkisi. executive session gizli celse. icra eden kimse; (huk.) vasiyet hükümlerini yerine getiren kimse. exec'utory icrai.; (huk.) ileride veya belirli şartlar altında yürürlüğe girecek olan. exec'utrix (huk.) vasiyet hükümlerini yerine getiren kadın. (çoğ.) (drae) eski mimarîde kapalı toplantı yeri; kavisli bank. yorum, tefsir, şerh, kutsal kitapların tenkitli yorumu. ex'egete yorumlayan kimse; tefsir eden kimse. tefsir ilmi. exegetical yorumlama ile ilgili, tefsire ait. örnek, numune, sembol, timsal, misal; suret, kopya, nüsha. örnek alınacak, tavsiyeye şayan, ibret teşkil eden. örnek, misal, numune, sembol, timsal; (huk.) resmi mührü taşıyan bir senedin resmî kopyası. örnek olmak, misal teşkil etmek; örnek olarak göstermek, misal göstermek; kopya etmek, (huk.) tasdikli suretini çıkarmak, resmi suretini göstererek ispat etmek . (Lat.) (kıs.) eq) örneğin, meselâ. bağışık, muaf, ayrı tutulan, müstesna; muaf olan kimse, mükellef olmayan kimse: muaf tutmak, bağışıklık tanımak; hariç tutmak, istisna etmek. exemption muafiyet, bağışıklık, ayrı tutma,ayrılık, istisna etme. (tıb.) bir uzvu kesip çıkarmak. bir devletin diğer bir devletin konsolosunu tanıdığını gösterir belge. cenaze alayı; (çoğ.) cenaze merasimi. uygulama, tatbik, icra, yürütme, ifa, yerine getirme, kullanma;talim, alıştırma egzersiz; beden terbiyesi, jimnastik, idman; deney, tecrübe; (çoğ.) tören; icra etmek, ifa etmek, ettirmek, yaptırmak;idman yapmak, egzersiz yapmak; hareket etmek, gezmek; hareket ettirmek, çalıştırmak, idman yaptırmak, idmanla geliştirmek; meşgul etmek. exercised sinirli, heyecanlı, kızgın. egzersiz, pratik, işletme (bedeni veya zihni) talim yetiştirme,eğitim; edebi kabiliyet gösterisi. sikke veya madalyanın arka yüzünün alt tarafındaki yazı yeri veya yazı. (gayret, hak, güç) kullanmak, sarfetmek. exert oneself çabalamak, uğraşmak, gayret sarfetmek. exertion gayret,çaba, emek. exertive gayret sarfeden. (Lat.), (tiyatro) sahneden çıkarlar. exeunt omnes hepsi sahneden çıkarlar. pul pul olup dökmek veya dökülmek; kabuğu ince pullar hâlinde dökülmek (ağaç) exfoliation böyle dökme veya dökülme. exfoliative böyle dökülmeye sebebiyet veren. soluk alıp verme, nefes verme; soluk, nefes; herhangi bir şeyden çıkan koku veya buhar. nefes vermek, buhar çıkarmak, koku saçmak, buhar ve koku hâlinde çıkmak, nefes alıp vermek. exhalant dışarı veren. (mak.) egzos, egzos borusu; vakumla tozu dışarı atan alet. exhaustchamber (oto.) çürük gaz kutusu. exhaust pipe egzos borusu. tüketmek, bitirmek; boşaltmak; boşluk meydana getirmek; kuvvetini tüketmek; (bütün imkânları) denemek; bitap düşürmek, yormak; teferruatıyla incelemek,inceden inceye tetkik etmek; (kim.) eriyebilen maddeleri içinden çıkarmak. exhausted tükenmiş; yorgun, bitkin. exhaustible tükenir, biter. exhaustion yorgunluk, bitkinlik; tüketme, tükenme; boşluk . etraflı, geniş, teferruatlı, ayrıntılı, bütün imkânlar sağlanmış. exhaustively etraflıca, ayrıntılı olarak, teferruatıyle. exhaustiveness genişlik,etraflı oluş. sergi; (huk.) mahkemeye veya hakemlere ibraz olunan vesika veya delil; vesika gösterme; teshir etmek, sergilemek; göstermek, arz etmek; resimle göstermek; (tıb.) ilâç olarak vermek; (huk.) dava esnasında vesika veya delil ibraz etmek. exhibitor sergi açan kimse, teşhir eden kimse. sergi; gösterme, teşhir, izhar, ibraz, arz; (ing.) üniversiteden verilen burs; (tıb.) ilaç olarak verme. make an exhibition of oneself kendini teşhir etmek, kendini gülünç duruma düşürmek. exhibitionism kendini teşhir merakı,teşhir hastalığı. neşelendirmek,coşturmak, canlandırmak, hayat vermek, renk katmak exhilarant neşelendirici, canlandırıcı (şey) exhilara'tion neşe, canlılık, hayatiyet. exhil'arative neşelendiren,canlandıran. teşvik etmek; öğüt vermek,akıl öğretmek, nasihat etmek; uyarmak, ikaz etmek, ihtar etmek. exhortation teşvik; nasihat, öğüt, vaız. exhortative, exhor'tatory teşvik veya öğüt niteliğinde. toprağı kazıp çıkarmak; mezardan çıkarmak; açığa çıkarmak. exhuma'tion mezardan çıkarma. ihtiyaç; zorunluluk, zaruret, derhal tedbir almayı icap ettiren olay; lüzum. exigent hemen tedbir almayı icap ettiren; icbar edici, zorlayıcı, çok acele, acil; buhranlı; çok şey isteyen, fazla kuvvet ve enerji sarf ettiren. istenilir, talep edilir. azlık, kıtlık, yoksunluk. sürgün, sürülme; sürgün edilen kimse; sürmek, sürgüne yollamak. the Exile İ.Ö. VL yüzyılda Musevîlerin Babil'e sürülmesi. sürgüne ait, menfaya ait. ufak, cüzi, az. var olmak, mevcut olmak; bulunmak, olmak; kalmak, baki olmak; yaşamak, geçinmek. varlık, mevcudiyet, var oluş; hayat, ömür; bulunma, tezahür. existent mevcut, mevcut olan, var olan, bulunan. existen'tial var olan, mevcudiyeti olan. existen'tialism (fels.) egzistansiyalizm, varoluşçuluk. çıkış, gidiş, çıkılacak yer, çıkış kapısı; sahneden çıkış; çıkmak, gitmek; (tiyatro) çıkar (sahneden) (Lat.)...'nın kitaplığından (üzerinde kitap sahibinin ismi bulunan ve kitabın başına yapıştırılan etikete yazılan ibare) exo (önek) dış, harici: exoskeleton. (bot.) meyvanın dış kabuğu. (bak.) ectoderm. çıkış, özellikle Musa Peygamber zamanında Musevilerin Mısır'dan çıkışları; Eski Ahit'te ikinci kitabın ismi (Lat.) memuriyetle, memuriyetinden dolayı, memuriyet veya mevkiden ileri gelen (üyelik) (sosyol.) egzogami, dışarıdan evlenme. exogamic, exog'amous dışarıdan evlenme ile ilgili. (bot.) dıştan büyüyen bitki; sapı her sene dış halkalarla büyüyen bitki. exo'genous (biyol.) dıştan doğan, dış etkilere bağlı olarak büyüyen. (mim.) bir kilisenin dış dehlizi. beraat ettirmek, temize çıkarmak, suçlamalardan kurtarmak; muaf tutmak, hizmetten affetmek exoneration beraat, temize çıkarma. exonerative beraat ettiren, temize çıkaran. (tıb.) egzoftalmiye ait, göz küresinin fırlamasına ait exophthalmic goiter guatrdan meydana gelmiş egzoftalmi. (tıb.) hastalık sebebiyle gözün ileriye fırlaması hali, egzoftalmi. aşırı, had derecede, fahiş (fiyat), çok fazla, ifrata kaçan; (huk.) kanun dışında kalan. exorbitance, cy fazlalık, aşırılık, ileri gitme, haddini aşma. exorbitantly aşırı olarak, had derecede. dualarla defetmek,okumakla çıkarmak (cinleri); cinlerden kurtarmak; (nad.) çağırmak (cinleri) exorcismi dualarla defetme (cinleri); böyle dua. başlangıç; nutuk veya yazının giriş kısmı, mukaddeme, önsöz. (anat.) hayvanın dış kabuğu. (bak.) osmosis. atmosferin basıncı en az olan en yüksek tabakası. (anat.) kemik şişi. harici,zâhiri; genel, umumi; kolay anlaşılır; (fels.) dışrak. (kim) ısı veren,hararet neşredici. dışarıdan gelme, ecnebi,harici, yerli olmayan; garip, tuhaf, alışılmamış, dikkati çeken, ekzotik. exoticism dışarımalı, dışarıdan gelme; başka ülkelere ait olanları benimseme eğilimi. (kıs.) export, express. büyütmek; geliştirmek,inkişaf ettirmek; şişirmek; genişletmek, tevsi etmek; açmak, yaymak; büyümek, gelişmek,inkişaf etmek; genişlemek, şişmek. geniş saha veya meydan;açılma, yayılma; genişlik. yayılıp büyümesi mümkün. açılıp yayılan. açılıp yayılma, büyüme, genişleme; genişleyen kısım, ek. coefficient of expansion (mat.) genişleme katsayısı. expansion bolt sıkıştırma cıvatası,kurtağzı cıvata. yayılan, genişleyen,geniş, engin, yayılıp genişlemeye elverişli; şümullü, yaygın; coşkun, ateşli, açık sözlü. expansively yayılarak, genişleyerek; coşkunlukla. expansiveness yayılma, genişleme;coşma. (Lat.) yalnız bir tarafın yararına, tek taraflı. etraflıca yazmak veya söylemek. expatia'tion etraflıca yazma veya söyleme. memleket dışına çıkmak, göç etmek;memleket dışına sürmek; kendi vatanından başka bir memlekete yerleşen kimse. beklemek, intizar etmek,ümit etmek, ummak; (k.dili) zannetmek, tahmin etmek. bekleme, bekleyiş,intizar, ümit; (huk.) beklenen haklar. Iife ex pectancy ortalama ömür. bekleyen, ümit eden, uman (kimse) expectant mother hamile kadın. expectantly bekleyerek,ümitle. bekleme, intizar, ümit; beklenilme. contrary to expectations beklenilenin aksine. muhtemel, beklenilen; ümit e(den.) (tıb.) balgam söktüren: balgam söktürücü ilaç. balgam çıkarmak, tükürmek. expectora'tion tükürme; tükürük, balgam. doğru yolu aramadan istenilen sonucu elde etmek için en kolay yolu teşkil eden; uygun, münasip, muvafık, kestirme; yol, çare, tedbir. expediency yarar veya amaca erişmek için başvurulan çare; politika, bir işi doğru veya haklı olup olmadığına bakmadan yürütme. expediently münasip şekilde, uygun olarak. çabuklaştırmak, hızlandırmak, kolaylaştırmak; çabuk icra etmek;(nad.) göndermek, sevk etmek. güçlük ve eksiklere çare bulan kimse, bir iş için lüzumlu malzemenin vaktinde gelmesini temin eden memur. sefer, kesif heyeti veya seferi; zor yolculuk; sürat, acele; gönderme, sevk. süratli ve becerikli; iş bilir. expeditiously süratle, acele olarak, vakit kaybetme(den.) (led, ling) kovmak, azletmek, defetmek, tardetmek, çıkarmak; sürmek. expellant, lent çıkaran; defeden ilaç. sarf etmek, harcamak. expendable harcanabilen; (ask.) feda edilebilen. masraf, harcama. masraf, fiyat, paha, harcama, sarf etme, verme; masraflı kimse veya şey. a Iaugh at his expense bir kimse ile alay etme. at the expense of pahasına, hesabıma; zararına. pay his expenses masraflarını ödemek. with no expense to you bedava, size masraf ettirmeden. pahalı, masraflı. tecrübe, deney,görgü, vukuf; bir kimsenin geçirdiği tecrübeler, yaşantı; hayat. in all my experience bütün hayatım boyunca. görmek, başından geçmek, çekmek, maruz kalmak, tecrübe etmek, denemek, tatmak, hissetmek. experienced görgülü, tecrübeli, bilgili, irfan sahibi, marifetli. deneysel, tecrubi, tecrübeye dayanan, ampirik. deney, tecrübe, deneme; deney yapmak, tecrübe etmek. experimen,tal deneysel, tecrübeye dayanan, tecrübe. experimen'talism deneyselcilik. experimen'tally deneysel metotla,tecrübe ederek. experimenta'tion deneme, deneyim, tecrübe. usta, mahir, becerikli,uzman, mütehassıs, ehil; uzman, mütehassıs,eksper, bilgi ve tecrübe sahibi kimse; bilirkişi. expertly ustalıkla, mahirane. bilirkişi raporu; ehliyet,hüner. kefaret etmek, yapılan kötülüğü affettirecek bir harekette bulunmak,cezasını çekerek ödemek (suç) expiable kefaret edilebilir. expiation kefaret. ex'piatory kefaret kabilinden. keşfetmek; incelemek, tetkik etmek, araştırmak; (tıb.) inceden inceye muayene etmek, ameliyatla araştırmak. explora'tion keşif, araştırma, inceleme. explor'atory, explorative keşif kabilinden,tetkik mahiyetinde. explorer kâşif, keşfeden kimse veya araç. hitam, son, nihayet; nefes verme. bitmek, sona ermek, müddeti hitama ermek; nefes vermek; ölmek, son nefesini vermek. expiratory nefes vermekle ilgili. hitam, son, bitim. anlatmak, açıklamak, izah etmek, beyan etmek, belirtmek, tasrih etmek,aydınlatmak, tenvir etmek, tarif etmek; açıklamada bulunmak, izahat vermek. explainaway örtbas etmek tevil etmek, sözü çevirmek. explain oneself kendisi hakkında izahat vermek; meramını anlatmak, anlatmak. açıklama, izah,izahat; anlam, mana; tanımlama, tarif; yorum,tefsir; uzlaşma. açıklayıcı, izahat kabilinden. heyecan ifade eden söz; gereği olmayan harf,hece, kelime; anlamı kuvvetlendirici söz; küfür; fazla, boşluğu dolduran, tamamlayan (kelime) yorumlamak, tefsir etmek; açıklamak, izah etmek, anlatmak. explic'able anlatılabilir; anlaşılabilir. explication açıklama, izah, izahat; ayrıntılı tasvir. explicative. explicatory açıkalayıcı, izah edici; tahlili. sarih, apaçık, aşikar; kesin, katî. explicitly açıkça, sarahatle. patlatmak, infilak ettirmek;patlamak, infilâk etmek, patlak vermek; boşa çıkarmak, yanlış olduğunu ispat etmek, çürütmek. explode a theory bir kuramı çürütmek. kahramanlık, yiğitlik; sergüzeşt, macera. sömürmek, istismar etmek,istifade etmek; kullanmak, işletmek. exploita'tion kendi çıkarına kullanma, sömürme, istismar. exploiter sömüren veya istismar eden kimse; işleten kimse. infilak, patlama; galeyan, parlama, hiddetlenme. population explosion hızlı nüfus artışı. explosion oflaughter kahkaha tufanı. patlayıcı; infilak maddesi, patlayıcı madde. high explosive yüksek patlamalı madde. explosively patlayarak. explosiveness patlama kabiliyeti. beyan ve ifade eden; temsil eden; örnek, misal, sembol; (mat.) üs exponen'tial (mat.) üsse ait, üs rakamı cinsinden olan. exponentially üs rakamlarına dayanarak. ihraç etme, ihracat; ihraç malı. export duty ihracat resmi. export license ihracat lisansı. ihraç etmek, dışarıya mal göndermek, ihracat yapmak. exporta'tion ihraç etme, ihracat; ihraç edilen mal. ex'porter ihraç eden kimse, ihracatçı. suçu ortaya koyma, gizli bir şeyi açığa vurma; gizli kusurları meydana çıkaran makale veya kitap. maruz bırakmak, karşı karşıya getirmek; göstermek, arz etmek; terk etmek, bırakmak (çocuk); teşhir etmek; keşfetmek, açmak, meydana koymak, açığa vurmak, alenen göstermek; (coltoq) kirli çamaşırları ortaya dökmek; (foto.) almak, çıkarmak(filim üzerine) açıkça, meydanda; açık,maruz, korunmasız, muhafazasız; (foto.) çekilmiş. ifade, izah, açıklama, şerh, yorumlama, tefsir; teşhir, sergileme; sergi. şerh eden kimse,yorum yapan veya tefsir eden kimse. expository şerh ve izah eden, açıklayan. (Lat.) sonradan yapılmış olup öncekileride kapsayan; (huk.) karar veya kanun yürürlüğe girmeden öncesi için geçerli olan. with ile dostça tenkit etmek, uyarmak, ikaz etmek, nasihat etmek. expostula'tion dostça tenkit,uyarma. expos'tula'tor nasihat eden kimse. expos'tulator'y tenkit veya ikaz kabilinden. açma, keşfetme, teşhir;muhafazasız olma, maruz olma, açık olma;açığa çıkarma; (huk.) mahrem yerlerini gösterme suçu; (foto.) alma, çıkarma, poz (filim üzerine) The house has a southern exposure. Evin cephesi güneye bakar. exposure meter (foto.) ışıkölçer, pozometre. açıklamak, izah etmek,şerh etmek, yorumlamak, tefsir etmek. tarif etmek; ifade etmek, beyan etmek, anlatmak: yüz ifadesi veya mimiklerle anlatmak, belli etmek; sıkıp çıkarmak, sıkıp içini boşaltmak. express oneself maksadını anlatmak, meramını ifade etmek. express in other terms başka sözlerle anlatmak. açık, belli, sarih;kesin, katî; özel, hususi, mahsus; tam, tıpkı; gayesine uygun; sürat sağlayan; sürat postası ile, ekspresle; nakliye şirketi, ambar; sürat postası, ekspres; ambarla göndermek. express company nakliye şirketi, ambar. express train surat postası, ekspres. ekspresle paket gönderme; bu iş için ödenen ücret. ifade, deyim, ibare,söz, tabir; eda, yüzdeki ifade veya anlam;sıkıp içini boşaltma; (mat.) ifade, ifade işareti. expressionism (güz san) ekspresyonizm. expressionless ifadesiz, anlamsız, manasız. anlamlı, manalı, dokunaklı, tesir edici, etkileyici; canlı. expressively anlamlı olarak, tesir edici bir şekilde. kesinlikle, katiyetle;belirli olarak, açıkça, sarahatle; özellikle, bilhassa. nakliyat şirketi memuru; nakliyat arabacısı. ekspres yol, otoban. istimlak etmek, kamulaştırmak. expropria'tion istimlak, kamulaştırma. kovma, kovulma, tard, ihraç. expulsive ihraç edici, ihraç kuvvetini haiz. silmek, bozmak, çıkarmak. sansürden geçirmek(kitap); arıtmak, ıslah etmek, temizlemek. expurga'tion ıslah etme, arıtma, temizleme. ex'purgator ıslah eden veya arıtan kimse. expur'gatory ıslah edici, ıslah kabilin(den.) ince,zarif, nefis, enfes, çok güzel; mükemmel; keskin; şiddetli; züppe adam. exquisitepain şiddetli ağrı. exquisite taste ince zevk. exquisitely zarif bir şekilde; şiddetle. kansız. kesmek, kesip çıkarmak. dışarı çıkarmak. exserted (bot.), (zool.) dışarı çıkmış (uzuv veya kısım) kurutmak, suyunu çektirmek. exsicca'tion kurutma, kuruma, kuruluk. ex'siccative kurutucu. halâ mevcut, baki,günümüze kadar gelen. irticali, önceden yapılan bir hazırlığa dayanmayan. extemporaneously doğaçtan, irticalen. irticalen yapılan veya söylenen, evvelce düşünülüp hazırlanmamış. extemporar'ily irticalen. irticalen, hazırlıksız olarak, ani olarak; hazırlıksız. irticalen söylemek, hazırlıksız söz söylemek. extemporiza'tion ani olarak tertipleme. extemporizer irticalen söyleyen kimse. uzatmak, yaymak; genişletmek, büyütmek, tevsi etmek; kapsamına almak, teşmil etmek; uzamak, büyümek, sürmek; yetişmek, varmak; (ing), (huk.) kıymet takdir etmek. extended insurance (sig.) müddeti uzatılan (sig.)orta. extended order (ask.) (den.) açılma nizamı. extended type (matb.) alışılmıştan geniş matbaa harfi. extendible,extensible uzatılabilir. extensibil'ity uzatılma veya uzama kabiliyeti. uzatılabilir, uzatılması mümkün. uzatma, uzama, genişletme, büyütme, uzatılma, genişleme; (tıb.) kemik veya kasları yerine oturtmak için çıkık bir uzvu çekip uzatma; (tic.) vadenin uzatılması. extension course öğrenci olmayanlar için açılan yardımcı kurs, dinleyici öğrenciler için açılan kurs. geniş, yaygın, şümullü, vâsi, uzatılmış. extensively geniş bir şekilde, yaygın olarak, ziyadesiyle, çok. (anat.) bir uzvu çekip uzatan kas, açıcı, ekstensor. boy, uzunluk, mesafe, saha,büyüklük; kapsam, şümul; derece, mertebe,had; (huk.) musadere emirnamesi, müsadere; (mat.) uzanma. to a great extent büyük çapta. to the full extent of his power elinden geldiği kadar. azaltmak, eksiltmek, hafifletmek, mazur göstermek; ciddîye almamak, hafiften almak. extenuating circumstances (huk.) hafifletici sebepler. extenua'tion azaltma, hafifletme; ciddiye almama, hafiften alma. exten'uator hafifletici sebep. exten'uatory hafifletici; ciddiye almayan. dış, harici, zahiri; hariçten gelen; yabancı memleketlere ait; hariç, dış taraf dış, gösteriş, görünüş. exterior angle dış açı. exterior planets (astr.) dünyanın yörüngesi dışında kalan gezegenler. imha etmek,yok etmek kökünü kazımak, bitirmek. extermina'tion imha, izale. exter'minator (fare böcek) imha eden ilâç veya şâhıs. çalıştığı kurumda geceleri yatmayan; gündüzlü öğrenci: asistan veya stajyer doktor. harici, dış, zahiri; gözle görülen, maddi; dıştan gelen arızi, yüzeysel; yabancı, ecnebi; (anat.) vücudun dış kısmını ilgilendiren; (fels.) dış dünyaya, algılanan dünyaya ait. externals dışta veya yüzeyde kalan olaylar, durumlar, dış görünüş. external affairs harici iş1er. external'ity harici olma,dışta kalma; dış görünüşe önem verme. exter'nally harici olarak, dıştan. maddileştirmek, haricileştirmek, cismanileştirmek. (bak.) extraterritorial. sönmüş, sönük; nesli tükenmiş, varisi olmayan; battal, ilga edilmiş,kaldırılmış yok edilmiş. extinct animal nesli tükenmiş hayvan. extinct volcano sönmüş yanardağ. söndürme, sönme, imha; bir neslin tükenmesi; ortadan kaldırma; (fiz.) ekstinksiyon. söndürmek, bastırmak, ortadan kaldırmak, bitirmek, yok etmek, imha etmek, izale etmek; (huk.) feshetmek. extinguisher yangın söndürme aleti, mum söndürmeye mahsus şamdan külâhı. kökünden sökmek, kökünü kazımak; izale etmek, yok etmek, imha etmek. (Ied, ling) övmek, yüceltmek, lehinde konuşmak. (huk.) zorla almak, koparmak,gaspetmek, (slang) sızdırmak (para); zorla yaptırmak. extortion zorla alma, zorbalık,kanunsuz şekilde baskı yaparak alma; zorla alınan şey; şantaj. extortioner, extortionist zorla alan kimse, zorba kimse, görevini kötüye kullanan kimse. zorbalığa ait, zalim, insafsız, görevini kötüye kullanan. (önek) dışarı, hariç; extra-legal kanun dışında kalan. fazla, gereksiz, zait, ayrı; üstün, âlâ, fevkalade; fevkalade surette, ilâve olarak, ayrıca; ekstra, zam, fazladan olan şey; ikinci, üçüncü v. baskı (gazete);sin ufak rollerde oynayan kimse. Dancingis an extra. Dans dersleri için ayrıca ücret ödenir. özet, hulâsa, öz, ruh; esans; seçilmiş parça, iktibas edilmiş kısım. beef extract et suyu özü. lemon extract limon özü. çıkarmak, çekmek; söyletmek, itiraf ettirmek; özetini veya özünü çıkarmak; seçmek; (bir kitap vb'nden bir parçayı) almak, iktibas etmek; suretini almak. extractable çıkarılabilir. extractor sökücü, çıkarıcı. çıkarma, istihraç,çekme (diş); nesil, sülâle, nesep; özet, öz, hulâsa. çıkarılabilir; çıkarıcı; doğal maddeleri işlemeye ait. extractive industries doğal maddeleri işleme endüstrisi. ders programı dışında kalan. suçluları iade etmek veya ettirmek. extraditable iade edilebilir(suçlu) extradition suçluları iade. (mim.) bir kemerin dış çevresi; kemer sırtı, kubbe sırtı, bir kemerin tümsekli yüzeyi. (astr.) Samanyolu'nun dışında olan. mahkeme veya dava dışı. maddesel evrenin dışında olan. şehir veya okul duvarları dışında, okullar arası (karşılaşma) konu dışı mevzu haricî; dıştan gelen, yabancı, ecnebi. extraneously konu dışı olarak; dıştan gelerek. olağan üstü, fevkalade, nadir, garip,müstesna, özel bir durum için görevlendirilmiş. extraordinar'ily fevkalade bir şekilde. (mat.) bir seride bilinen rakamları veya miktarları esas alarak bilinmeyenleri tahmin etmek, mana çıkarmak. extrapola'tion bilinene dayanan tahmin. bilinen duygulara dayanmayan. extrasensory perception altıncı his. bulunduğu memleketin kanunları dışında. (tıb.) rahmin dışında olan veya oluşan. israf,aşırılık, ifrat, taşkınlık, delilik, saçmalık. tutumsuz, müsrif, aşırı, müfrit, çok pahalı, mübalâğalı, fazla. extravagantly tutumsuzca, aşırı olarak,mubalâğa ile. fantezi, zarif ve hayal gücüne dayanan müzik veya piyes. başıboş dolaşmak; müsrif olmak, haddi aşmak, ileri gitmek. (tıb.) damarlardan dışarıya kan akıtmak veya akmak. extravasa'tion bu çeşit akma; böyle akan kan. son derece; müfrit, aşırı; en uçta veya kenarda olan; son; sınır, bitiş noktası veya çizgisi, kenar, uç; son derece; (mat.) denklem ve seride başlangıç veya bitiş noktası. extreme case olağan üstü bir örnek. go to extremes ifrata kaçmak, aşırı gitmek. extremely ziyadesiyle, aşırı derecede. extremeness ifrat, aşırılık. ifrata kaçan kimse,aşırı giden kimse. uç, nihayet, son, zirve; hudut, sınır; son derece; aşırı sıkıntı veya tehlike; aşırı davranış veya fikir. extremities el ve ayaklar. resort to extremities aşırı gitmek. kurtarmak, çıkarmak,açmak, ayırmak. extricables kurtarılabilir, çıkarılabilir. extrica'tion kurtarma, kurtulma, çıkarma, ayırma. harici, dıştan gelen,arızi, esaslı olmayan, geçici; (fels.) dışınlı, özdışlı. extrinsically dıştan, hariçten, arızî olarak. (bot.) dışa bakan, dışa dönen. (psik.) ilginin içten dışa dönmesi, çevreyle ilgi kurma. (psik.) dışa dönük karakter, başkalarıyla ilgilenen kimse. itip çıkarmak, ihraç etmek; suyunu çıkarmak, sıkmak. extruded rods yumuşak halde iken deliklerden geçirilen demir çubuklar. extrusion (mad) ihraç etme, çıkarma. extrusive ihraç eden; fırlatan, püskürten; (jeol.) püskürük (volkanik kaya) coşkunluk, taşkınlık; bolluk. coşkun, taşkın; bol, mebzul, bereketli, çok. exuberantly coşkunlukla; bollukla, mebzulen. coşmak, taşkınlık yapmak; taşmak, bereketli olmak, bol bol bulunmak. ter gibi dışarı vermek veya çıkmak, sızmak. exuda'tion dışarı sızan şey, ter. (bir zafer sonucu) coşmak,övünmek, sevinç izhar etmek. exulta'tion . sevinç, sevinme, övünme. şehrin herkesin oturduğu banliyösünden daha uzak ve daha muteber yerinde oturan kimse. şehirden uzak ve zenginlere göre düzenlenmiş banliyölerin topu. (çoğ.) böcek ve yılan gibi hayvanların dökülmüş kabuk veya derileri. kabuk dökmek, deri veya tüy dökmek. şahin yavrusu. bakmak, süzmek; delmek. eye narrowly dikkatle süzmek. göz; (poetry) çeşm, ayn; bakış, nazar,basar; görüş; ince ayrıntıları görme yeteneği; dikkatle bakma, gözetme; göze benzer herhangi bir şey; toplanma noktası; ilmik; ilik;iğne deliği. eyed gözlü: blackeyed siyah gözlü. Eyes frontl önüne (bak.)! eye opener aydınlatan veya şaşırtan haber veya olay; (A.B.D), (argo) sabahları içilen ilk içki, mahmurluk gideren içki. eye rhyme imlâsı kafiyeli olup sesçe tam kafiyeli olmayan: move,love eye shadow sürme, far. a blackeye morarmış göz. a glass eye cam göz. a jealous eye, a green eye kıskanç göz, kem gözç an eye for an eye göze göz, dişe diş. be all eyes gözünü dört açmak. castsheeps eyes âşıkane bakmak, hayranlıkla bakmak. catch one's eye dikkatini çekmek,gozüne çarpmak. give one a black eye bir yumrukta güzünü mosmor etmek, gözünü patlatmak; namusunu lekelemek; itibarını lekelemek. in the eyes of gözünde, nazarında. keep an eye on dikkat etmek, gözü üstünde olmak. keep an eye out veya peeled açıkgöz olmak. make eyes at âşıkane bakmak,(colloq.) kaş göz etmek. MyeyeI inanamıyorum ! Yok canım ! Hadi hadi ! naked eye yalın göz. open one's eyes to uyarmak. ikaz etmek; aydınlatmak. red eyes kanlanmış gözler. see eye to eye tamamen aynı fikirde olmak. set eyes upon görmek. with an eye to hesaba katarak, göz önünde tutarak,düşünerek. with half an eye kolay bir tahminle, bir bakışta. göz küresi. nazar, bakış. (mak.) gözlü cıvata, mapa. göz otu, (bot.) Euphrasia officinalis; fırazya otu; lobelya, frengi otu. kaş. eyebrow pencil kaş kalemi. göz banyosu için kullanılan kadeh. göze batan veya göz dolduran herhangi bir şey; (argo) güzel kız, (slang) bir içim su. gözlük; dürbünde göz camı. gözlük. göz çukuru, gözevi; delik,göz. kirpik. gözsüz, kör. delik; bir deliğin etrafına geçirilen madeni bilezik; gözcük, göz deliği. göz kapağı. göze görünsün diye yapılan iş; hayranlıkla seyretme. bakış, nazar; görüş mesafesi, rüyet. görme yeteneği, görme duyusu; görüş mesafesi. göz çukuru. göze çirkin görünen şey,çirkin şey. (zool.) bazı aşağı cins hayvanlarda bulunan basit göz. göz yorgunluğu. köpek dişi, göz dişi. göz banyosu; (argo) göz boyama. göz banyosu, göz damlası; göz yaşı. kirpik. görgü şahidi. kuş yuvası, kartal yuvası. (kıs.) feminine, fine, fluid, folio, following, franc, frequency. (kıs.), (kim) fluorine, (mat.) function, (foto.) objektif açıklığı nispeti; (müz.) fa anahtarı. (kıs.) February, Fellow, France, Friday, son. İngiliz alfabesinin altıncı harfi; (müz.) fa notası. (kıs.) Field Marshall, Foreign Missions, Frequency Modulation. (bot.) fasulye familyası. fabaceous fasulye familyasına ait. tedbirli ihtiyatlı; tereddüt eden, geciktiren, Anibal' yıpratan QuintusFabius Maximus gibi; ingiltere'de ılımlı sosyalist bir derneğe mensup; bu derneğin üyesi. hikâye söylemek, yalan söylemek. fabled efsanevi, meşhur. masal, içinde hayvanların da insanlar gibi konuşup davrandığı hikâye, fabl; hayal gücüne dayanan hikâye, içinde morali olan hikâye, efsane, (mit.); yalan. (çog aux) manzum masal. kumaş, bez, dokuma; bünye, nesiç, doku. imal etmek, parçalarını bir araya getirerek yapmak; uydurmak yalan söylemek, (slang) atmak. fabrica'tion imal etme; yalan, uydurma. fab'ricar imalatçı; uyduran veya atan kimse. hayal unsuruna dayanan hikâyeler yazan kimse; yalan uyduran kimse. inanılmaz, müthiş, mükemmel, fevkalade; uydurma, hayal mahsulü, efsanevi; abartılmış, mübalâğalı. fabulously (k.dili) inanılmaz mükemmellikte. yüz, çehre, surat, sima; küstahlık, cüret; (ticari evrakta yazılı olan) asıl değer;on taraf; (sikke) resimli yüzey; (matb.) yazı;görünüş, üst, düzey, satıh; (mat.) düzey, yüz; (mad.) üzerinde çalışılan tünel duvarı veya sonu. face card resimli iskambil kağıdı. facedown yüz üstü, yüzü koyun .face lifting (tıb.) yüze uygulanan estetik ameliyatı. face to face karşı karşıya, yüz yüze. in the face of karşısında, dikkate alarak, rağmen. fly in the face of karşı gelmek. have the face yüzü tutmak, cüret etmek.Iose face itibarını kaybetmek. make a face yüzünü gözünü buruşturmak. make faces alay ederek yüzünü gözünü tuhaf şekillere sokmak. onthe face of it dış görünüşe göre. pull along face suratını asmak. put a bold face on (zor bir durum) karşısında cesaret göstermek. put a new face on the matter işin şeklini değiştirmek, işe baska cephe kazandırmak. save one' face kabahatini örtbas etmek.show one' face meydana çıkmak, kendini göstermek. to my face yüzüme karşı. yüzüne bakmak; yönelmek; karşılamak, karşı karşıya gelmek, yüz yüze gelmek, karşısında olmak; cesaretle karşılamak;(iskambil) kâğıt açmak; kaplamak, astarlamak;taşın yüzünü yontup düzeltmek, düzgünleştirmek; bakmak, dönmek; nâzır olmak, nezareti olmak face about aksi istikamete dönmek face down sukut ile veya küstahlıkla hasmını susturmak, karşısındakini sindirmek; yüzü koyun, yüzü alta gelerek face the music ABD, (argo) cezalandırılma ihtimali karşısında yılmamak face out sonuna kadar dayanmak face up to cesaretle karşılamak,farkına varmak (mak.) tornada düz ayna,torna tezgâhında işin bağlandığı ayna. kabahati örten, vaziyeti kurtaran. kıymetli taşın yüzeyi, faseta;yon: (zool.) bileşik gözü teşkil eden ufak gözlerden her biri. (çoğ.) nükteli sözler; kaba nüktelerden ibaret kitaplar. şakacı, latifeci, komikliği üzerinde, tuhaf. facetiously şakalaşarak,latife ederek. face value itibari kıymet. bina veya duvar cephesine konan mermer gibi şey. yüze ait, veçhi; yüz masajı. facial angle yüz açısı. dış görünüş; (jeol.) Kaya birikintilerinin bileşim ve oluşumlarını düzenleyen özelliklerin. toplamı; (tıb.) hastalık sırasında yüzün ifadesi. kolay; sevimli, cana yakın; uysal,kolay inanan, yumuşak huylu; mahir, usta,becerikli. (Lat.) şüphesiz olarak birinci gelen. (Lat.) Cehenneme giden yol kolaydır. kolaylaştırmak, teshiletmek. kolaylık, suhulet; fesahat;serbestlik; uzluk, hüner; (ask.) özel bir iş için yapılmış bina. facilities vasıta, imkân,bina, tesisat. kaplama; kumaşın kenarına geçirilen astar. faksimile, kopya, suret,aynı, tıpkı; radyo veya telgraf ile resim veya yazı gönderilmesi metodu. gerçek, hakikat; durum, gösterilen husus veya keyfiyet. factfinding delil toplayan (komisyon) accessory after the fact (huk.) cürüm işlendikten sonra suç ortağı olan kimse .in fact gerçekten, hakikaten,filvaki. matter of fact (bak.) matter. hizip, grup, bölüntü; hizipleşme, ihtilaf. factionist hizipçi, ihtilafçı, partizan. factional taraftar, ihtilaf çıkaran. factionalism partizanlık, ihtilâf. fitneci, fesatçı, ihtilâf çıkaran, hizipçi. yapma, suni, düzme,uydurma, gösterişten ibaret. factitiously suni olarak, uydurarak. factitiousness yapma oluş, sunilik. (gram.) bir nesnenin yanı sıra bir de belirleyici tümleç olan fiili gösteren: They made him king. Onu kral yaptılar. sebeplerden biri; (mat.) çarpılanlardan biri: (tic.) bir firmaya borç para veren kimse; (tic.) komisyon alarak satış yapan kimse. (mat.) çarpanlarını bulmak. (mat.) birbirini takip eden çarpanlara ait; 1 '(den.) başlayarak verilen bir sayıya kadar olan ardıl pozitif sayı serisinin çarpımı. fabrika, imalâthane, atölye; (eski.) yabancı bir memlekette iş hanı. kâhya, her işi gören memur. olaylara dayanan; kelimesi kelimesine, tam. factually olaylara dayanarak, keyfiyete göre. (çoğ.) lae) ,(astr.) güneş yüzündeki parlak nokta. yetenekli; seçimli,ihtiyari, mecburi olmayan; bir hassa veya melekeye ait. hassa, meleke; güç, iktidar,yetenek, kabiliyet, kuvvet; (A.B.D.) bir okulun öğretmen kadrosu; bir üniversitenin öğretim üyeleri (topluca); üniversite dalı, branş, fakülte. toplumca merak, heves, aşırı bir hevesle üstüne düşülen geçici eğlence veya alışkanlık. faddish geçici heves gibi. faddist geçici hevesleri olan kimse. solmak, rengi atmak, kurumak,zayıflamak, soldurmak, kuvvetten düşürmek. fade away, fade out sönmek, zail olmak,geçmek; (radyo, televizyon) tedricen değişmek fade in tedricen duyulmak veya görünmek (sinema, radyo, televizyon) fade out tedricen gözden kaybolmak veya duyulmamak. fadeless solmaz fadelessly solmayacak şekilde. (bak.) feces. (eski, (bak.) fairy. (ged, ging), didinmek, çalışıp yorulmak, uğraşmak; çalıştırıp yormak; uşak gibi çalıştırmak. (özellikle ingiltere'de öğrenciler arasında); (ing.) üst sınıftaki öğrenciye hizmet eden öğrenci; (A.B.D.), (argo) homoseksüel erkek. fag end kumaşın kötü dokunmuş başı veya sonu; halatın gevşek ucu; işe yaramayan artık şey. be fagged out bitkin bir halde olmak, bitap düşmek. ince odun demeti; işlenmek için bağlanmış demir çubuk demeti; böyle demet yapmak, böyle demet bağlamak. kumaş üzerindeki ajurlu nakış. fahrenhayt. fayans, çini. başaramamak, becerememek, muvaffak olamamak, çıkmamak, bitmek, kifayet etmemek; kuvveti kesilmek, zayıflamak; iflâs etmek; kalmak (sınavda), geçememek; boşa çıkarmak, bırakmak, ümidini kırmak; ihmal etmek, yapmamak; sınıfta bırakmak, geçirmemek. failsafe arızalara karşı otomatik tertibatı olan (mekanizma) Don't fail toact Mutlaka yap Yapmamazlık etme. He failed to come. Gelmedi. Words fail me Söyleyecek söz bulamıyorum. Ne desem bilmem ki ! without fail elbette, mutlaka. kusur, zaaf, ayıp; zail olan, eksilen. (edat) olmadığı takdirde. failing that aksi takdirde. kendinden çizgileri olan yumuşak ipekli kumaş. başarısızlık, muvaffakiyetsizlik, beceremeyiş; ihmal, yapmayış; bitme,tukenme, kaybolma; zail olma, zayıflama, inkıraz; iflâs; başarı kazanamayan kimse veya şey. (eski) memnun, istekli, hevesli,arzulu; yükümlü, mecburi; seve seve. (I.) would fain go Gitmek isterdim; gitmeyi arzularım. tembel, aylak, boş gezenin boş kalfası. bayılmak, solmak. faint away bayılmak, kendinden geçmek. donuk, belirsiz, zayıf, baygın,gevşek; isteksiz; baygınlık, bayılma. fainthearted yüreksiz, korkak; mahcup, çekingen. faintly azıcık, hafiften. faintness baygınlık, bayılma, halsizlik. viski veya başka bir içki imal edilirken en son çıkan hafif ve karışık ispirto. güzel; hoş, zarif, istenir; saf, temiz,pak; dürüst, haklı, doğru, adil, mubah; sarışın,kumral; orta, vasat, şöyle böyle; uygun, muvafık, müsait; iyi, açık (hava); uğurlu; okunaklı, açık. fair and square doğru ve dürüst,haklı. fair ball (beysbol.) iyi bir top (vuruşta)fair copy temiz kopya. fairhaired sarı saçlı; gözde olan. fairminded makul düşünen, fair play tarafsızlık; tarafsız oynama. fair to middling (A.B.D.), (k.dili.) orta, fena olmayan. fair trade (tic.) bir malın tenzilatlı satışını önlemek, damping yaptırmamak: tenzilâtsız (fiyat) .fair weather açık hava. fairweather friend iyi gün dostu. fairwind uygun rüzgâr. All' fair in love and war Aşkta ve harpte her şey mubahtır. by fair means or foul her ne pahasına olursa olsun. the fair sex kadınlar, cinsi latif .fairish oldukça iyi, oldukça büyük. fairly oldukça; haklı olarak, gereği gibi; müsait olduğu veçhile, uygun bir şekilde; âdeta,tamamen. fairness doğruluk; güzellik in all fairness doğruyu söylemek gerekirse. iyi, yolunda, dürüstçe, tam .fair spoken her şeyin doğrusunu söyleyen; nazik,tatlı dilli, kandırıcı. bid fair (bak.) bid play fair kurallara göre oynamak, hakça mücadele etmek. pazar, panayır, fuar, sergi. fairgroundi panayır meydanı, sergi yeri. (müh.) karenaj; (hav.) kaplama. (golf) çimenli yol; bir koy,liman veya ırmağın seyredilebilen kısmı, serbest geçit. peri; (argo) homoseksüel erkek,(slang) ibne; peri gibi, perilere ait .fairyland periler ülkesi, büyülü yer. fairylike peri gibi, peri elinden çıkmış gibi .fairy ring bazen çayırlarda bulunan ve perilerin dansından meydana geldiği farz olunan taze mantar halkası .fairy tale peri masalı; inanılmaz hikâye, yalan. (Fr.) emrivaki, olup bitti, oldu bittiye getirme. inanç, itikat, iman; güven, itimat,emniyet, tevekkül; din; sadakat, vefa. faith cure itikatla şifa bulma. faith healer itikatla hastalığı iyi ettiğini iddia eden kimse. faith in God Tanrıya inanış, Allaha iman. bad faith kötü niyet, bozuk niyet, hıyanet, samimiyetsizlik. break one' faith sözünde durmamak, güvenini sarsmak. good faith samimiyet, iyi niyet. keep one' faith imanını elden bırakmamak; sözünde durmak .pin one' faith on (herhangi bir şeye) bel bağlamak, tamamen güvenmek. mümin, iman sahibi; sadık,vefakâr, doğru, güvenilir, itimada şayan. faithful to his word sözüne sadık. the faithful müminler, bir dine iman etmiş olanların tümü. faithfully sadakatle, imanla. faithfulness sadakat, iman. sadakatsiz, hain, güvenilmez; inanmayan; imansız, dinsiz, kâfir; kararsız. faithlessly sadakatsiz bir şekilde,imansız bir şekilde. faithlessness güvensizlik; imansızlık. sahte, yapma, uydurma; şarlatan; uydurmak; sahte şey, taklit .faker sahtekâr, dolandırıcı, yalancı; seyyar satıcı. derviş, fakir, Hint fakiri. bir İspanyol faşist örgütü. falangist İspanyol faşist örgütü üyesi. orak şeklinde,kanca veya çengel şeklinde, hilal şeklinde. eski pala gibi enli ve ağır kılıç. (anat.) orak şeklinde. şahin, sungur, doğan. falconer şahinci, doğancı, avcı. falconry şahin veya doğan ile avlanma; doğancılık,kuşçuluk. peregrine falcon alaca doğan,şahin, (zool.) Falco peregrinus. red footed falcon kırmızı ayaklı kerkenez, (zool.) Falcovespertinus. white falcon ak sungur, (zool.) Falco rusticolus. (tar.) bir çeşit ufak top; Asya'ya mahsus birkaç çeşit doğan. (eski) şarkılarda kullanılan anlamsız nakarat; boş laf; önemsiz şey, süs. kilisede diz çökmek için kullanılan alçak tabure. (fell, fallen) düşmek, dökülmek,yağmak; çökmek; kapanmak, yıkılmak, mahvolmak, ölmek; alınmak, zapt olunmak, düşmek (kale); inmek, azalmak, eksilmek, kesilmek; gelmek, çıkmak, vurmak; tutulmak,duçar olmak; dalmak, başlamak; rastlamak,tesadüf etmek, vaki olmak; ayrılmak, bölünmek, taksim olunmak; doğmak. (hayvanlarda)fall afoul münakaşa etmek, atışmak; çarpmak. fall a sleep uykuya dalmak. fall away çekilmek; fenalaşmak, gerilemek; zayıflamak. fall back geri çekilmek .fall back on(güvenilecek bir kimseye veya bir yere) başvurmak.fall behind geri kalmak, arkadan gelmek. fall down düşmek. fall flat bekleneni elde edememek, karşılığını görememek fall for(A.B.D.), (argo) aldatılmak; (slang) kesilmek, bitmek; çok beğenmek, bayılmak. fall in dizilmek, sıraya girmek; çökmek; yıkılmak;bitmek; uygun gelmek, münasip olmak. fall in love âşık olmak. fall in with rast gelmek,tesadüf etmek; kabul etmek, muvafakat etmek,uymak. fall into error hataya düşmek,yanılmak. fall off çekilmek, azalmak, düşmek, bozulmak.fall off the roof (argo) âdet görmek, aybaşı olmak. fall on gelmek, düşmek; hücum etmek, üstüne düşmek, saldırmak; keşfetmek. This month the twentieth fell on a Friday. Bu ayın yirmisi cumaya rastladı. fall on one's face (k.dili.) yüzüne gözüne bulaştırmak. fall on one's feet dört ayağının üstüne düşmek, atlatmak, sıyrılmak, başarmak. fall out kavga etmek, bozuşmak; vaki olmak;(ask.) sıradan çıkmak. fall over yıkılmak. fallover oneself kendini çok istekli göstermek. fall prostrate yüz üstü kapaklanmak, bayılıp yere yıkılmak. fall short (of) kafi gelmemek, eksik gelmek, varmamak, ulaşamamak, umduğu gibi çıkmamak. fall through başarı kazanamamak, muvaffak olamamak,vazgeçilmek. fall to yemeğe veya harbe başlamak, girişmek, başlamak. fall under altına düşmek, dahil olmak, girmek. fall upon saldırmak, üstüne gelmek. fallen on evil times fena günlere gelmiş. fallen woman düşmüş kadın, fahişe. falling star göktaşı. His eye fell upon me. Gözü bana ilişti. His face fell. Suratı asıldı. It all fell out for the best. Sonucu hayırlı oldu. It fell to my lot. Benim payıma düştü. Bana isabet etti. The plans fell to the ground.Planlar suya düştü. düşüş, düşme, sukut, iniş; sarkma;yıkılma, çökme, inkıraz; yağış; bir defada yağan yağmur miktarı, düşüş mesafesi, fiyatların düşmesi, ucuzlama; dökülme, akma; sonbahar, güz, aynı mevsimde veya aynı zamanda doğan kuzular, hayvanların doğması; meyil,yamaç, yokuş aşağı; zapt olunma; düşürme, yıkma; güreşte düşüş; elbise fırfırı; (gen.) (çoğ.) çağlayan, şelâle. fall guy başkasının cezasını çeken kimse; dolandırıcılık ve şakada kurban edilen kimse. fall of (man.), the Fall Hz. Adem ve Havva'nın işlediği günah ve sonuçları. fall of the hammer açık artırma ile yapılan satışlarda malın satıldığını bildiren çekiç darbesi. He is riding for a fall. Belâsını arıyor. boş, yanlış, ,çürük, aslı esası olmayan, yalan, yanıltıcı, aldatıcı, temelsiz. fallaciously esası olmadan, boşuna,yanlış olarak. fallaciousness yanlışlık, asılsızlık, temelsizlik. yanlış fikir, aldatıcı kavram,sahte görünüş; aldatma, hile, yanlışlık, yanlış, hata, temelsizlik; (man.) safsata, mantık kurallarına aykırı gelen sav. pathetic fallacy insanlara has duyguların doğal belirtilere mal edilmesi ("insafsız deniz" gibi) süslü şey, süs. fallalery süs eşyaları, gösterişli şeyler, biblo. (bak.) fall. yanılabilir, hataya düşebilir,yanlış olabilir. fallibil'ity yanılma payı. fal'libly yanılarak, hata ederek. (anat.) döl yatağı borusu. nükleer bir patlama sonucu meydana gelen radyoaktif zerrelerin atmosferde aşağı doğru inmesi. nadas olarak dinlendirilen arazi, nadas; dinlendirilecek tarlayı sürme, nadas etme, canlıların hamile olmadığı devir: nadasa bırakılmış, ekilmemiş; dinlendirilecek tarlayı sürmek, nadas etmek. Iie fallow boş kalmak. fallow crop nadas yerine ekilen ekin. green fallow tarlayı boş bırakmayıp ekilen şalgam ve pancar gibi yeşil yapraklı bitki. naked fallow nadas. açık sarı; deve tüyü rengi. fallow deer Avrupa'ya mahsus açık sarı renkte bir çeşit küçük geyik. sahte, yapma, taklit, yanlış, hatalı; yalan, asılsız, aslı esası olmayan, yalancı; hakikatsiz, vefasız; hain; güvenilmez; (mak.) kuvvetlendirmek veya muhafaza etmek için konulan (parça); (müz.) ahenksiz, yanlış; hile ile; yalan söyleyerek; hata ederek;sadakatsizlikle. false bottom sahte dip, gizli dip (sandık veya çekmece)false colors sahte hüviyet. false face maske. false hearted hain, sadakatsiz. false horizon yapma ufuk. false keel (den.) kontra omurga. false pretenses aldatma niyetiyle sahte davranış. false representation maksatlı yalanlar serisi. false step yanlış adım, sürçme, hata. false teeth takma diş, protez. play false aldatmak, ihanet etmek. falsely yalan olarak. falseness yalan, sahtelik. (müz.) (erkekte) yüksek perdeden ses, kafa sesi; böyle sesle şarkı söyleyen kimse; böyle sesli. (k.dili.) göğüsleri dolgun göstermek için sutyen içine doldurulan pamuk. tahrif etmek, bozmak, kalpazanlık etmek; yalan olduğunu söylemek; (huk.)aslı olmadığını ispat etmek. falsifica'tion tahrif, sahtesini yapma, taklit. falsifier düzenbaz kimse, yalancı; tahrifçi kimse; kalpazan kimse. yalan oluş, doğru olmayış,yanlış oluş. portatif (bot.) sendelemek, sürçmek; kekelemek, sarsılmak; tereddüt etmek, duraklamak;tereddutle söylemek. falteringly tereddütle, kekeleyerek. (kıs.) familiar ,family. şöhret, nam, ün. aileye ait, aileden geçmiş. aşina, bilen, malûmatı olan, haberdar olan; tanınan, bilinen; teklifsiz,mahrem, samimi; Lâubalî, arsız; teklifsiz dost, arkadaş; aile ferdi; hizmetçi; cin, ruh. familiar spirit bir insanın hizmetinde olduğu farz edilen cin veya ruh. get familiar with küstahça davranmak. familiarly teklifsizce, dostça, samimi olarak. iyice tanıma, bilme, aşinalık, teklifsizlik, hususiyet, alışkanlık,ünsiyet; (gen.) (çoğ.) davranışlarda serbestlik,arsızlık, Lâubalîlik. alıştırmak, tanıtmak; tanımak, ilişki kurmak. familiarize oneself with poetry şiirle aşinalık peyda etmek. aile; zürriyet, kabile,akraba; çoluk çocuk, ev bark; fasile, cins,tür. family Bible bir ailenin önemli günlerini kaydettiği içinde boş sayfaları bulunan büyük boy Kitabı Mukaddes. family circle aile çevresi, aile muhiti; tiyatroda üst balkon. family (man.) ev bark sahibi, aile babası. family name soyadı. family skeleton aile sırları. family tree aile kütüğü, şecere,soyaacı. in a family way (k.dili.) gebe, hamile. kıtlık, açlık. aç kalmak, açlıktan ölmek; açlıktan öldürmek; aç bırakmak. ünlü, meşhur, tanınmış,maruf; belli: (eski), (h. dili) iyi. famously meşhur olarak; (h. dili) mükemmel. (çoğ.) li) (Lat.) bir âlimin veya sihirbazın uşağı. (ned, ning) hava vermek, yelpazelemek; savurmak; esmek, serinletmek;rüzgârın önüne katılmış gibi yavaş yavaş hareket etmek; yelpaze gibi açılmak; (beysbol) vuruş olmadığı için oyunu kaybetmek. fanthe flames kışkırtmak, tahrik etmek, körüklemek. (h. dili) hayran veya düşkün kimse,meraklı kimse. sport fan (spor) tiryakisi .movie fan sinema meraklısı. yelpaze; pervane, pervane kanadı;vantilatör; yelpaze şeklindeki herhangi bir şey,yeldeğirmeninin iri kanatlarını rüzgâr yönünde tutmaya mahsus arka kanat. fanlight (mim.) kapı üstündeki açık yelpaze şeklinde pencere fantail yelpaze kuyruklu kuş; böyle kuyruğu olan güvercin; yelpaze kuyruklu akvaryum balığı; geminin kıçı. fan tracery yelpaze şeklîndeki kemer süsü. fan vaulting yelpaze şeklîndeki kemer. electric fan vantilator. exhaust fan aspirator. aşırı derecede bir parti veya din meraklısı; mutaassıp; müfrit, aşırı,öIçüsüz; aşırı fikirleri olan kimse. fanaticals aşırı, müfrit, ölçüsüz olarak. fanatically aşırı bir bağlılıkla, sabit fikirle; tutuculukla,taassupla. fanaticize tutuculuğa sevk etmek. fanaticism tutuculuk, taassup, aşırılık. hayal mahsulü olan, muhayyel. merak sahibi; meraklı. gerçekten uzak, kaprisli,hayalperest, hayal peşinde koşan. fancifully hayal mahsulü olarak. fancifulness hayale dayanma. hayal, düş, imge; merak,kuruntu; kapris; meyil, sevgi; zevk; zihinde yaratılan bir kavram, mefhum; fantazi, süslü; hayale dayanan, keyfi; yüksek kaliteli (meyve); ifrat derecesinde. fancy dress fantazi elbise, karnaval kıyafeti. fancy dress ball maskeli balo, kıyafet balosu. fancyfree aşığı olmayan. fancy woman fahişe. fancy work el işi, işleme. catch the fancy of hoşuna gitmek, beğenilmek. take a fancy to beğenmek, sevmek, meyletmek. hayal etmek, tasavvur etmek,kurmak; beğenmek, sevmek; zannetmek, tahmin etmek, neslini ıslah etmek için hayvan yetiştirmek. Fancy ! Fancy that ! Takdir sizindir! Acaba! Yok canım! (çoğ.) - gos) hareketli bir İspanyol dansı, bu dansın müziği. mabet, küçük mabet. (müz.) nefesli çalgıların hep birden çaldıkları coşkun parça; fanfar. övünme, atma, farfaralık. hayvanın azı dişi; yılanın zehirli dişi; dişin kökü; pençe. fanged dişli, azılı. fangless dişsiz (hayvan) (A.B.D), (k.dili.) but, kaba et. Çin'e mahsus ve parayla oynanan bir kâğıt oyunu; bir çeşit kâğıt oyunu. (müz.) fantezi. (bak.) phantasm. hayalperest, hayal peşinde koşan kimse, garip fikirleri veya üslubu olan kimse. garip, tuhaf, acayip; mantıksız; hayali, gerçekten uzak; kaprisli, hayalperest; hayali ve garip fikirleri olan kimse; sÜs düşkünü. fantastical hayali;fantezi seven. fantastically aşırı derecede;acayip bir şekilde. hayal, fantezi,kapris; hülya, kuruntu, garip fikir, garabet; (müz.) fantezi. (çoğ.) kukla oyunundaki bebekler; kukla oyunu. uzak; uzak, uzun,,, daha uzun olan; ilerlemiş. far and away pek çok. far and near, far and wide her yerde. far be it from me. Allah esirgesin. Bana göre değil. Ben yapmam. few and far between seyrek. (Far.) East Uzak Doğu. (Far.) from it. Ne münasebet. Bilâkis. Hâşa! fargone çok hasta, çok ilerlemiş, çok deli, çok sarhoş. far off çok uzak; dalgın. far West uzak Batı, özellikle (A.B.D)'nin batı eyaletleri. a far cry büyük fark. as faras he is concerned ona kalırsa, ona sorarsan. by far büyük bir farkla. go far ileri gitmek, çok dayanmak, tesirli olmak. He will go far. Başaracak. how far nereye kadar. So far so good. Her şey yolunda. elektrik kuvvetini ölçmeye mahsus bir ölçü birimi, farad. faradiza'tion (tıb.) endüklenmiş elektrik akımiyle tedavi. saçma sapan sözlerle süslemek. (tiyatro) gülünçlü tiyatro oyunu, fars; maskaralık, saçma. (Fr.) şakacı, muzip; gülünçlü tiyatro oyunu yazan veya oynayan kimse. gülünç, tuhaf, maskaralık kabilinden. (bayt.) atlara mahsus bir çeşit çıban. yol parası, bilet ücreti; navlun; yolcu, kayık veya araba yolcusu; yiyecek. bill offare yemek listesi. full fare tam bilet; tam navlun. half fare yarım bilet; yarım navlun. plentiful fare bol yemek. poor fare kötü yemek. (eski.) olmak, vaki olmak; başından geçmek; yemek yemek; geçinmek, yemek temin etmek; (eski.) yolculuk etmek. Fare ye well. Uğurlar olsun, selâmetle. fare forth yola çıkmak. fare ill işleri yolunda gitmemek. fare sumptuously bol bol yiyip içmek, sefa sürmek. (ünlem), Uğurlar olsun, Güle güle. ayrılma, gitme; veda, geçirme,uğurlama; son, ayrılma. farewell dinner veda yemeği. çok meşhur, şöhreti çok yaygın. tabii olmayan, zorlanmış, zoraki. çok yaygın, uzak yerlere yayılmış. mısır unu, irmik, nişasta. un kabilinden,un gibi, nişastalı, irmikli. un veren; (bot.), (zool.) una bulanmış gibi beyaz tozla kaplı. çiftlik, tarla; su altında kabuklu deniz hayvanları yetiştirmek için ayrılan saha; (beysbol.) idman takımı; (eski.) bir belediye veya mıntıkadan tarhedilen vergi; (eski.) bu verginin mültezimliği. farm hand çiftlik amelesi, rençper. ekmek, ekip biçmek, çiftçilik etmek; iltizam etmek, kira ile tutmak; fakir bir kimseye para ile bakmak için anlaşmak; out ile, (tic.) multezime vermek, kiraya vermek,icara vermek; (beysbol.) idman takımına yerleştirmek. farming çiftçilik. çiftçi; çiftlik sahibi veya kiracısı. farmer-general eski Fransa'da mültezim. çiftlik evi. en uzak. çiftlik ve içindeki binalar. çiftlik avlusu, çiftlik binaları arasındaki meydan. bütün oyuncuların kâğıdı dağıtana karşı oynadıkları bir çeşit iskambil oyunu. (A.B.D), (argo) makbul, geçerli; bilgili; tatminkar. karmakarışık şey. uzaklara erişen,şümullü, geniş kapsamlı, geniş mikyasta. (ing) nalbant, orduda baş nalbant; (bayt.)ar. farriery nalbantlık. bir batında doğan domuz yavruları; yavrulamayan (inek); yavrulamak (domuz) uzağı gören, basiret sahibi. uzağı iyi gören; (tıb.)hipermetrop. (kaba) yellenme, osuruk; yellenmek, osurmak. daha uzak, daha uzun, öteki, ötedeki; daha uzakta, daha ötede, daha ilerde; daha uzağa, daha fazla; bundan başka, ayrıca, buna ilâveten. farthermost en uzak, en ötede, en ileride; (bak.) further. en uzak; un uzun; en uzakta, en ötede, en ilerde, en uzağa; (bak.) furthest. çeyrek peni (eski biringiliz parası) It isn't worth a farthing. Beş para etmez. eskiden kadınların giydiği çemberli etek veya iç eteği, jüpon, etegi kabartmak için alttan takılan çember. bir binanın yüzü, cephe, dış görünüş, yalancı görünüş. (çoğ.) eski Roma'da bazı hakimlerin önü sıra taşınan ve ortasında cellat baltası olan değnek demeti, hakimlik sembolü. (çoğ.) -ciae) (anat.) kas ve iç organları saran veya bağlayan ve deri altında bir tabaka meydana getiren liflerden oluşmuş bağdoku; (zool.) geniş ve belirli renkli hat; şerit, kemer, sargı; (mim.) mustevi bant, yatay bant. şeritli, kemer veya sargı ile bağlı; (bot.) bir çok dalların birleşmesinden meydana gelmiş ve yassılaşmış; renk renk çizgileri olan. küçük demet, salkım, fasikul, cüz, kısım. fascicular salkımlı; kısım kısım, bolümleri olan. büyülemek, teshir etmek; meftun etmek, hayran bırakmak. fascinating cazip, çekici, büyüleyici, meftun edici. fascina'tion büyüleme, teshir, cazibe. fas'cinator büyüleyici veya çekici şey; bir çeşit eşarp. (ask.) harpte bazı hafif istihkamlarda kullanılan çalı demeti. faşizm. fascist faşist,faşist parti üyesi veya taraftarı; bu parti ile ilgili, faşist. moda, adet, usul, kılık, biçim, şekil; tarz, üslûp; davranış; kibar sınıf hayatı; üst tabaka, yüksek zümre; yapmak, şekil vermek. fashion to uydurmak. fashion plate en son modayı izleyen kimse; elbise modeli. after veya in a fashion şöyle böyle. after the fashion of gibi, tarzında. out offashion modası geçmiş, demode. set the fashion modada öncülük etmek. the latest fashion en son moda. modaya uygun, kibar kimseler arasında revaçta olan. fashionably modaya uygun olarak. oruç tutmak, perhiz etmek; . oruç, perhiz; oruç süresi. fast day oruç günü, perhiz günü. break one' fast orucu açmak,oruç bozmak, perhiz bozmak; kahvaltı etmek. çabuk, tez, seri, süratli; ileri;ahlaksız, eğlenceye düşkün; sıkı, sabit, yerinden oynamaz, çıkmaz; sadık; metin, dayanıklı,solmaz; derin (uyku); çabuk, süratle; sıkıca, sıkı olarak; tamamen, derin bir şekilde; yakında, yanında. fast color solmayan renk, sabit renk. fast friend yakın dost, sadık dost. fast shut sımsıkı kapalı. fast track (spor) düzgün koşu sahası. Iive fast ahaksızca yaşamak, çılgınca bir hayat sürmek, hızlı yaşamak. play fast and loose riyakarlık etmek; iki yüzlülük etmek. fast asleep derin uykuya dalmış. hold fast sıkıca tutmak, yapışmak; dayanmak. bağlamak, açılmayacak surette kapamak, sürmelemek, tutturmak; dikmek,ayırmamak (gözünü); üzerine atmak. He fastened his eyes on her. Gözlerini ona dikti. fastener bağlayan şey, bağ, toka, (bağlaç.) fastening kapalı tutan şey, raptiye, süngü, toka. titiz, müşkülpesent. fastidiously titizlikle. fastidiousness titizlik, müşkülpesentlik. (bot.) dik olarak aynı düzlemde biten (dallar), koni şeklinde (servi, kavak); (zool.) koni şeklindeki demet gibi. metanet; kale, istihkâm,emin yer; sağlamlık; sürat. (ter, test) şişman, (slang) şişko; semiz, yağlı; bol ve iyi; bereketli; kârlı; dolgun;kalın; yağ; bereketli ürün; semizlik. fat cat (A.B.D), (argo) zengin adam; seçim öncesi partisine maddi yardımda bulunan kimse. a fatchance (A.B.D), (argo) çok zayıf bir ihtimal,imkânsızlık. fathead aptal kimse. fat lime halis kireç, kolay sönen kireç. fatwitted ahmak. chew the fat (argo) konuşmak. Iive off the fat of the land her şeyin iyisiyle geçinmek. The fat is the fire. Kıyamet kopacak. iş patlak verecek. kill the fatted calf samimi karşılamak (uzun bir ayrılıktan sonra dönen kimseyi) öldürücü, mahvedici, yok edici; talihsizlik getiren; kadere bağlı, mukadder,önüne geçilemeyen. fatally öldürücü bir surette, ölecek derecede; kadere bağlı olarak. kader ve kısmete boyun eğme, tevekkül; her şeyi kadere bağlama inancı, fatalizm, kadercilik. her şeyi kader ve kısmete bağlayan kimse, fatalist. fatalistic her şeyi talih veya kadere bırakan. fatalistically mukadderata bırakarak. kaza sonucu olan ölüm; felâket, musibet, uğursuzluk; kader, kısmet. fatalities ölenler. (özellikle Messina Boğazında görülen) serap. kader, takdir, kısmet, talih; ecel, helâk, ölüm; akibet, encam. the Fates kader tanrıçaları. fated kadere dayanan, kadere bağlı; mahvolmaya mahkûm. mukadderatı tayin eden, mukadder, kaçınılmaz; tarihi önem taşıyan; meşum. fatefully kaçınılmaz bir surette, mukadder olarak; meşum bir şekilde. baba, peder; ata, cet, soy, icat eden kimse, bani, pir; (b.h) Cenabı Hak, Allah; (kil), (b.h) papaz; (çoğ.) büyükler, ihtiyarlar. father confessor günah çıkaran papaz. fatherinlaw kayınpeder. father of lies şeytan. Holy Father Papa. the Church Fathers Hıristiyanlığın ilk asırlarındaki dinî metinleri kaleme alan yazarlar. fatherhood babalık sıfatı, babalık. fatherless babasız, yetim. fatherliness babacan tavırlar. fatherly baba gibi, babacan. babası olmak; vücuda getirmek, icat etmek; oğul olarak kabul etmek; abaca davranmak. father on isnat etmek,atfetmek, yüklemek (bir kitabı, bir yazara) anavatan, yurt. kulaç (uzunluk ölçü birimi) iskandil etmek; etraflıca anlamak. fathomable anlaşılabilir; iskandil olunabilir. fathomless dibine erişilmez, pek derin: anlaşılmaz. kehanet kabiliyeti olan, gaipten haber veren, geleceği önceden haber verebilen. yorgunluk, bitkinlik; zahmet, meşakkat, ağır iş; (mak.) eskime, dayanıklığı kaybetme; (ask.) kışla hizmeti; (çoğ.), (ask.) kışla hizmeti sırasında askerlerin giydiği kalın ve dayanıklı elbise; yormak, yorgunluk vermek; (mak.) dayanıklığını kaybettirmek. besili hayvan, semiz hayvan. (kim) yağ içinde eriyebilen (vitamin) semirtmek, şişmanlatmak; gübrelemek; şişmanlamak, semirmek. şişman, semiz, yağlı; gübreli (aşağ.) şişko, dobiş. fatty acid (kim) gliserid yapan asit, yağ asidi. fatty compounds (kim) yağlı bileşimler. fatty degeneration (tıb.) yağ dejenerasyonu, olağanüstü şişmanlık. fatty tissue (anat.) yağ dokusu. fattish şişmanca, oldukça toplu. ahmaklık, aptallık, budalalık, akılsızlık. ahmak, aptal, budala. fatuously ahmakça, budalaca. varoş, şehir dışındaki mahalle, banliyö. boğaza ait. ,(çoğ.), (anat.) boğaz; (zool.) helezoni deniz kabuğu ağzının içi. musluk. (ünlem) Püf ! Aman ! Ne fena ! Berbat !Uf be! kusur, kabahat, hata, yanlış; eksiklik, ayıp; (spor) faul, hata; (jeol.) fay, çatlak; kusur bulmak, kınamak, ayıplamak, takbih etmek; tenkit etmek; suçlamak, itham etmek; (jeol.) fay husule getirmek. faultfinder tenkitçi, her şeye kusur bulan kimse. be at fault kabahatli olmak. find fault with kusur bulmak. net fault (spor) net hatası, ağ hatası. through no fault of kabahati olmadan, hiçbir suçu yokken. to a fault aşırılıkla, ifratla. faultless kusursuz, mükemmel. faultIessly kusursuz bir şekilde, mükemmelen. faultlessness kusursuzluk, mükemmellik. kusurlu, sakat, bozuk, yanlış. faultily hatalı olarak. (mit) yarısı keçi yarısı insan olduğuna inanılan bir ilâh. (çoğ.) nae, faunas) fauna,direy, bir memlekete veya bir (jeol.)oji devrîne ait hayvanların topu; bu hayvanlar hakkında yazılmış eser. (Fr.) koltuk. (Fr.) kusur, kabahat, pot,toplum kurallarına aykırı davranış. make afaux pas pot kırmak, çam devirmek, kusurlu bir davranışta bulunmak. yararlı bir yardım; teveccüh, güleryüz gösterme, lütuf, kerem; iltimas, kayırma, himmet; taraf tutma, himaye; iltifat; sima, çehre, yüz; ufak hediye, armağan; (çoğ.) cinsi münasebet için müsaade etme. (ask.) a favor ricada bulunmak. bestow favors on ayrıcalık tanımak, iltifat etmek. curry favor yaltaklanarak kendini sevdirmeye çalışmak. do a favor ufak bir yardımda bulunmak. favorless sevimsiz, tutulmayan. in favor of lehinde, taraftarı; (tic.) emrine (çek) out of favor gözden düşmüş. müsamaha etmek, tarafını tutmak, iltimas yapmak, kayırmak, himaye etmek,işini kolaylaştırmak; onaylamak, tasdik etmek,tercih etmek: benzemek: dikkat etmek: lütuf göstermek: göz yummak. most favored nation clause diğer ülkelere tanınan kolaylıkları anlaşmayı imzalayan tarafa da sağlayan şart. uygun, müsait, elverişli, münasip; lütufkâr; taraftar, lehte; güzel. favorably Lehinde, taraftar, iyi, yolunda. çok sevilen kimse veya şey; sevgili, gözde; (spor) kazanması beklenen yarışçı; çok sevilen. favoriteson (pol.) kendi seçim bölgesince başkanlığa aday gösterilen kimse. a favorite with tarafından sevilen, tercih edilen. favoritism taraf tutma, adam kayırma. (tıb.) kel hastalığı. karaca veya geyik yavrusu; açık kahverengi; bu renkten olan; doğurmak, yavrulamak (geyik, karaca) fawn color açık kahverengi. in fawn gebe (geyik) on ile yaltaklanmak, yüz suyu dökmek, dalkavukluk etmek. fawningly yaltaklanarak. faksimile olarak kopya etmek. peri. (A.B.D), (k.dili.) telâşa düşürmek, iki ayağını bir pabuca sokmak; düşündürmek. (kıs.) Federal Bureau of Investigation. sadakat, Avrupa derebeyliğinde efendiye sadakat. swear fealty bi'at etmek, sadakat yemini etmek. korkmak. Never fear. Korkma, öyle bir tehlike yok. korku, dehşet; kuruntu, endişe, vehim. fear of God Allah korkusu. for fear of korkusundan. fearless korkusuz, gözüpek, yılmaz. fearlessly korkusuzca, yılmadan. fearlessness korkusuzluk, gözüpek oluş. korku veren, korkunç; korkak, heybetli; dehşetli; çok fena. fearfully korkarak; korkunç derecede, müthiş bir şekilde. fearfulness korkaklık, ödleklik. bir çeşit kalın yünlü kumaş, bu kumaştan yapılmış palto. dehşetli, korkunç; korkak. (huk.) bir vazifenin icrası. mümkün, yapılabilir, tatbik edilebilir; uygun, münasip, yakışık alır; ihtimal dahilînde, muhtemel, makul. feasibleness, feasibil,ity uygulama imkanı, tatbik kabiliyeti. feasibility study ön hazırlık çalışması. feasibly mümkün olacak surette. ziyafet; bayram, yıl dönüşümü, yortu; ziyafette yemek yemek, bol bol yemek; ziyafet vermek; sevindirmek. feast one' eyes on gözlerine zifayet çekmek, doya doya bakmak. movable feast her yıl değişik bir tarihe rastlayan yortu. başarı, maharet gösteren olay. feat of arms kahramanca iş. tüy takmak, kuş tüyü ile kaplamak, (den) pala çevirmek (kürek); tüylenmek, tüyleri bitmek. feather a propeller pervanenin kenarını uçağın gidiş yönüne çevirmek. feather one's nest küpünü doldurmak. (tar.) and feather hakaret için bir kimseye katran sürüp üstüne tüy yapıştırmak, âlemin maskarası etmek. the feathered tribe kuşlar. feathering tüy, ok yeleği. tüy, kuş tüyü; okun arka ucundaki tüy, yelek; püskül. feather bed kuş tüyü yatak. a feather in one' cap iftihar edilecek başarı. birds of a feather aynı huya sahip kimseler. in high feather neşeli. fur and feather av hayvanları ve kuşları. show the white feather korkaklık göstermek. feathered tüylü. featherless tüysüz. feathery tüylü, tüy gibi hafif, uçucu. işsizliği önlemek için bir işe gereğinden fazla işçi almak; bununla ilgili; bu sistem. yaka balinası yerine kullanılan kaz kemiği. kuş beyinli, budala, ahmak. kısa kesilmiş bir saç modeli (kadın) kolay bükülen sivri uç. (terz.) civankaşı dikiş, zikzak. tüy siklet. yüz uzuvlarından biri; (çoğ.) sima, çehre; özellik, hususiyet, vasıf; hal, şekil; asıl filim; makale; önem vermek, belirtmek, tebarüz ettirmek; (k.dili) benzemek. be featured baş rolü oynamak, baş rolde olmak. Feature that (h) dili Düşün bir kere! fea tureless hiçbir özelliği olmayan. (kıs.) February. ateş düşürücü ilâç. hummalı, ateşli. şubat. tortu, posa; pislik, bok, dışkı. fecal, faecal tortulu; pislik ile ilgili, dışkıya ait. (Lat.) yapmıştır, amelehu (''bunu yapan'' anlammda sanatçının imzası ile beraber kullanılır) hünersiz, beceriksiz, elinden iş gelmeyen; cansız, zayıf. (çoğ.) lae) (kim) nişasta fekül. çamur, bulanıklık; tortu, posa. çamurlu, tortulu, bulanık. verimli, doğurgan; mahsuldar, bereketli. gebe bırakmak, döllemek, ilkah etmek; verimli bir hale getirmek, bereketlendirmek, mümbitleştirmek. fecunda'tion dölleme; bereketlendirme. doğurganlık, veludiyet; verimlilik, müsmirilik; yaratıcılık. (bak.) feed. (Arap memleketlerinde) komando, fedai; komando örgütü. federasyon şeklinde; bir federasyona ait; birleşik devletlere ait. Federal (A.B.D) merkez hükümetine ait veya sadık; Amerikan iç Savaşında birleşme taraftarlarına ait. Federal Bureau of Investigation (ABD) ulusal polis örgütü, (FBI) Federal Reserve (A.B.D) merkezi bankacılık sistemi. Federal Trade Commission (A.B.D) ticari hayatı düzenleyen devlet dairesi. (pol.) federasyon halinde birleşme sistemi. federal sistem taraftarı. devletleri birleştirmek. federasyon halinde birleştirmek; birleşik devletler hükümeti idaresi altında örgütlendirmek; birleşik, müttefik, müttehit. federative federasyona ait, federasyon esasına dayanan, federatif. federasyon. fötr şapka. ücret; duhuliye, giriş ücreti; tımar, zeamet; doktor ücreti, vizite; ücret vermek; ücretle tutmak. fee simple (huk.) mülk, hususi bir varisler sınıfına munhasır olmayan mülk, şartsız veraset. hold in fee (huk.) mülken mutasarrıf olmak, mülke tam sahip olmak. retaining fee avukata peşin olarak ödenen ücret. zayıf, kuvvetsiz, dermansız, takatsiz. feeble joke soğuk şaka. feeble minded geri zekâlı; iradesiz. feebleness zayıflık, kuvvetsizlik. feebly zayıf bir şekilde, hafifçe, kuvvetsizce. (fed) yedirmek, beslemek, yiyeceğini vermek; malzemesini vermek, ihtiyacını temin etmek; desteklemek; gıdası olmak; otlamak; yemek yemek, gıda almak, beslenmek; (spor) pas vermek, geçirmek. feed on karnını doyurmak. feed up fazla yedirmek; semirtmek. fed up with (argo) bezmiş, gına getirmiş, bıkmış, usanmış. feeder yemek veren kimse, besleyici şey; yemek yiyen kimse veya hayvan; besleyen çay veya ırmak; ana demiryoluna bağlı hat; çevre yolu. yeme; yem, yemek; yiyecek, gıda; (mak.) besleme, işlenecek malzemeyi makinaya verme; bu malzemeyi makinaya veren cihaz; bu suretle verilen malzeme. feedback geri itilim. feedbag yem torbası. put on the feedbag (argo) yemek yemek. feed line besleyici boru. feed pump besleyici tulumba. feed trough lokomotifin su deposu. feed valve besleyici valf. feed water kazan suyu. off one's feed iştahsız. out to feed otlakta, merada. (felt) dokunmak, el surmek; elleri ile yoklamak; hissetmek, duymak; anlamak, görünmek, hissini vermek, intiba uyandırmak. feel cold üşümek. feel for acımak. feel hot ateş basmak, ((colloq.) sıcaklamak. feel in one' bones içine doğmak. feel keenly kuvvetle hissetmek. feel like doing canı yapmak istemek. feel like oneself tam sıhhatte olmak, iyi olmak. feel one' oats canlı olmak, kibirli olmak, böbürlenmek. feel one' pulse nabzını saymak. feel one' way yavaş yavaş ve ihtiyatla ilerlemek. feel up to iktidarı olduğunu hissetmek yapacak halde olmak. dokuma hissi, temas, dokunum; dokunarak yoklama; his, duygu. from the feel of it dokununca; havasından. dokunan kimse veya şey, hisseden kimse veya şey; (zool.) dokunaç; (mak.) kalınlığı ölçmeye mahsus araç; deneme kabilinden bir teklif veya bir şey. put out feelers ağzını aramak, ne düşündüğünü anlamaya çalışmak. his, duyu, duygu, dokunma; dokunma hissi; (çoğ.) his dünyası, iç âlemi, merhamet, şefkat; duygulu, hisli, hassas; şefkatli; dokunaklı, tesirli. hurt one' feelings hatırını kırmak, gücendirmek. feelingly tesir ederek, hissederek, duyarak, hislerle. (bak.) foot. yapar gibi görünmek; olduğundan başka görünmek, taklit etmek. feign madness deli taklidi yapmak. feignedly, feiningly sahte olarak, hile ile. vuracak gibi davranma, kandırıcı hareket; harp hilesi; sahte taarruzda bulunmak; aldatıcı harekette bulunmak. (min.) feldispat. feldspathic feldispata ait, içinde feldispat bulunan. saadet bahşeden, mutluluk getiren, sevindirici. kutlamak, tebrik etmek. felicitate someone on an occasion bir kimsenin bayramını kutlamak, yaptığı bir işten dolayı bir kimseyi tebrik etmek. felicita'tion tebrik, selâm. mutlu, mesut; uygun, münasip, yerinde, isabetli. felicitously memnun edici surette; isabetli olarak. felicitousness mutluluk, saadet; isabet, yerinde oluş. mutluluk, saadet; nimet, refah; uygunluk; etkileyici ifade veya uslup. kedi cinsinden, kedilere ait; kedi gibi; kurnaz; kedi cinsinden hayvan. (bak.) fall. kesmek, kesip devirmek, yere yıkmak, düşürmek; mahvetmek; (terz.) kumaşı kırmalı dikmek; bir mevsimde kesilen tomruğun tümü; kırmalı dikiş. zalim, insafsız vahşi, korkunç; öldürücü. in one fell swoop bir hamlede, bir çırpıda. (ing) kır; tepe (yalnız özel isimlerde) post, deri, posteki. (çoğ.) fellahs, fellahin) fellah. ağaç kesen kimse veya şey; (h) dili kişi, adam, şahıs. tekerlek çemberi, ispit. adam, kişi, herif, insan; (slang) ulan; arkadaş, yoldaş, refik; hemcins; akran, eş; doktora veya bilimsel araştırma bursu alan kimse; akademi üyesi. fellow citizen, fellow countryman vatandaş, yurttaş. fellow feeling ortak duygu, aynı şey başına geldiğinden başkasının halinden anlama. fellow laborer iş arkadaşı. fellow member aynı derneğin üyesi. fellow sufferer dert ortağı. fellow townsman hemşeri. fellow traveller yol arkadası, yoldaş; (A.B.D), (pol.) (1940) aslında komünist olmayıp komünistlerle işbirliği yapan kimse; komünist sempatizanı. good fellow iyi çocuk, iyi arkadaş. hail fellow well met laubali kimse. old fellow arkadaş; azizim. poor fellow zavallı adam. beraberce hoş vakit geçirme, arkadaşlık, refakat; samimiyet; üniversitede bilimsel araştırma için verilen burs; birlik; kurum, dernek, cemiyet, kulüp. (bak.) felloe. (huk.) suçlu, mücrim. (tıb.) tırnak altında veya yakınında olan ufak yara, dolama. cümre ait, suç unsuru olan, suçlu. feloniously cürüm halinde, suç işleyerek. mücrimler, mahkumlar. (huk.) cinayet, cürüm, ağır suç. (çoğ.) felones de se veya felos de se) (huk.), (Lat.) intihar eden kimse, intihar etme. (bak.) feldspar. (bak.) feel. keçe, fötr; fötrden yapılmış her hangi bir şey; keçeye benzer madde; keçe imal etmek; keçe ile kaplamak; keçelenmek. felt carpet keçe halı. felting keçe, keçe kumaş. Akdeniz'e mahsus yelkenli kayık. (kıs.) female, feminine. dişi (dişil.) kadın cinsine mahsus; (bot.) dişi; (mak.) dişi; kadın; dişi hayvan veya bitki. (huk.) zevce, karı. feme covert (huk.) evli kadın. feme sole hiç evlenmemiş, dul veya boşanmış kadın. kadın gibi, kadınımsı; kadına yakışır. kadına mahsus: (gram) (dişil) feminine rhyme (şiir) son hecesi vurgusuz olan iki heceli kafiye. feminin'ity kadmllk, kadınlık özelliği. kadın haklarını tanıtma mücadelesi, feminizm: (tıb.) erkekte (dişil.) özellikler bulunması. feminist, kadın hakları savunucusu. kadınlaştırmak, kadın gibi olmak, kadınlaşmak. (Fr.) kadın. femme de chambre oda hizmetçisi. femme fatale baştan çıkartıcı kadın. (anat.) kalça kemiğine ait, uyluğa ait. (anat.) kalça kemiği, uyluk. bataklık, çayır. parmaklık; tahta perde; çit; eskrimde kılıcın ustalıkla kullanılması; hazırcevaplık; çalınmış eşyaların alınıp satıldlğl yer ve bu işle uğraşan kimse. be on the right side of the fence kazanacak tarafta olmak. sit on the fence hangi tarafı tutacağını bilememek, ikilikte kalmak, tereddüt etmek. çit veya parmaklıkla etrafını çevirmek: eskrim yapmak: çalınmış (mal.) almak veya satmak; kaçamaklı konuşmak. fencer eskrimci. eskrim; kaçamaklı cevap verme; çit veya parmaklık malzemesi; bir araziyi çevreleyen çit. (eski.) esirgemek, muhafaza etmek, korumak. Heaven forfend ! Allah esirgesin! Allah korusun! Maazallah! off ile kovmak, uzaklaştırmak; bir şeyin bir yere çarpmasına engel olmak. fend for oneself kendini geçindirmek. çamurluk; şöminenin önüne konulan paravana; lokomotif mahmuzu; uzaklaştırıcı şey veya kimse; (den) usturmaça. (çoğ.) trae) (anat.) ortakulak ile içkulağı birleştiren deliklerden her biri, pencere; (zool.) bazı kelebeklerin kanadında bulunan şeffaf nokta; (tıb.) bir uzuvda tedavi veya muayene için açılan delik. fenestral pencereye ait. fenestrate delikli veya pencereli. fenestra'tion (mim.) pencerelerin tertibi; delikli veya pencereli olma: (tıb.) delik açma ameliyesi. Afrika'da bulunan uzun ve sivri kulaklı bir cins ufak tilki, (zool.) Fennecus zerda. rezene, raziyane, (bot.) Foeniculum vulgare. broad-leaved hog-fennel padişah otu, (bot.) Peucedanum ostruthium. giant fennel at kasnısı, (bot.) Ferula comunis sea fennel deniz rezenesi, (bot.) Crithmum maritimum. çörek otu, (bot.) Nigella sativa. bataklık gibi; bataklıklı. çemenotu, (bot.) Trigonella foenum graecum. (bak.) fief) (huk.) tımar, zeamet, ikta; tımar veya zeamet gibi vermek. (huk.) tımarlı, tımar sahibi, zaim. feoffment tımar, zeamet veya tapu verme. vahşi, yabani, ehli olmayan: (şiir) ölü ile ilgili, öldürücü. Güney Amerika'nın sıcak bölgelerinde yaşayan iri ve çok zehirli yılan, (zool.) Bothrops atrox. bir azizin ölüsünden veya eşyasından geriye kalan kutsal emanetlerin konduğu sandık, bu emanetlerin saklandığı oda. yortu veya tatil günlerine ait; (kil) yortu veya perhiz günü olmayan günlere ait, adi günlerle ilgili. vahşi, yabani. Frenk, Hintlilerin AvrupaIılara verdikleri isim. vahşilik, yabanilik; gaddarlık. (müz.) durak ve uzatma işareti. (kim) tahammür ettiren şey, maya; tahammür, mayalanma, ekşime; telâş, karışıklık, galeyan, heyecan. mayalanmak ekşimek, tahammür etmek; mayalandırmak, tahammür ettirmek: coşmak (fikir), heyecanlanmak, telaş etmek. mayalanma, fermantasyon, tahammür: galeyan, heyecan, fer'mentative mayalanan, mayalayan: mayalanma sonucu hasıl olan. (bot.) eğreltiotu gibi Filicineae sınıfından bitki. brake fern kuzgun otu, (bot.) Pteris aquilina. maidenhair fern baldırıkara, (bot.) Adiantum capillus Veneris. vahşi, yırtıcı, kudurmuş: (k.dili.) felâket. ferociously vahşice. vahşilik, vahşet. (sonek) içine alan, taşıyan: coniferous kozalaklı. (kim) demir asidi tuzu, asitferik tuzu. out ile gizlendiği yerden bulup çıkarmak, kovmak; araştırmak; gelincikle avlamak. (zool.) tavşan veya sıçan tutmak için kullanılan gelinciğe benzer ufak bir hayvan, dağ gelinciği. bir çeşit ensiz şerit. (önek), (kim) demirli. kayık veya sahil gemisine ödenen geçiş ücreti, feribot parası; kayık veya vapurla bir sahilden karşıya geçme. demire ait, demirli; (kim) içinde yüksek değerde demir iyonu bulunan. (kim) demirli. dönme dolap. (kim) Fe2-O3 ihtiva eden bir karışım; demir ve çelikte bulunan demir filizi. Önek demirli. ferrochrome sert çelik imalinde kullanılan bir demir ve krom karışımı. ferroconcrete betonarme. ferrocyanide ferosiyanit asidinin tuzu. fer romagnetic yüksek mıknatıs gücü olan. (foto.) ince demir levha üzerine çekilen fotoğraf ve bu şekilde fotoğraf çekme usulü. demirli, demirden oluşan; (kim) iki değerli demiri ihtiva eden; (bak.) ferric. demirli; pasa benzer, pas renginde. baston ucuna geçirilen demir veya madeni halka, yüksük, başlık; (bak.) ferule. feribot; nehir veya gölde bir iskeleden diğerine geçmek için kullanılan vapur; vapurla karşı yakaya taşımak. ferry service sahil seferi, feribot servisi. verimli, mümbit, bereketli; (biyol.) üreyebilen; doğurgan. fertil'ity verimlilik, mümbitlik, bereket; üreyebilme; doğurganlık. Türkiye ve Irak'ı içine alan hilal şeklindeki bir toprağı kapsayan ve tarım alanı olarak kullanılan verimli bir saha. gübrelemek, verimini artırmak, kuvvet ve bereketini (çoğ.)altmak; (bot.), (biyol.) döllemek, tohumlamak, aşılamak. fertiliza'tion ilkah; aşılama; verimini artırma, mümbitleştirme, gübreleme. fer'tilizer gübre, kimyevi gübre. şeytantersi, (bot.) Ferula; çomak, asa. öğrencinin eline vurmaya mahsus sopa; bu sopayla dövmek. hararet, şiddet ve hiddet, şevk, iştiyak, gayret. şevkli, gayretli, hararetli, sıcak, ateşli. fervently şevkle, hararetle, gayretle. fervor ateşlilik, hararet, şevk, gayret. çok şevkli, aşırı gayretli. fervidly şevkle, gayretle. şiddetli arzu, iştiyak, şevk, gayret. müstehcen, açıksaçık, kaba, ahlaksız, ayıp. bir çayır otu, (bot.) Festuca. bayram veya yortuya ait; şen, sevinçli, eğlenceli. iltihaplanmak, azmak; çürümek, küflenmek; kuruntu etmek; iltihap. (tıb.) sinirlilikten ileri gelen hızlı yürüme temayülü. bayram, yortu; festival, şenlik. bayrama ait, festivalle ilgili; şen, neşeli. festival; bayram, şenlik, eğlence. kavis şeklinde sarkan çiçek veya krepon kâğıdından yapılmış kordon; (güz.san) bu desende kabartma süs: böyle çiçek veya kâğıtla süslemek. cenine ait. alıp getirmek, getirmek; gelir sağlamak, hasılat getirmek; (k.dili) memnun etmek; (h) dili vurmak (darbe); (den.) volta vurmak; limana varmak; alıp getirme; uzanıp alma; mesafe; hile, ((colloq.) dolap. fetch a compass (den.) bir devir yapmak, dolaşmak. fetch and carry öteye beriye koşuşup iş görmek. fetching (k.dili) cazibeli, çekici, alımlı. ziyafet; açık hava eğlencesi, piknik; ziyafet vermek; ağırlamak. fete champetre (Fr.) açık hava eğlencesi. bir çeşit süpürge darısı. kokmuş, kokuşmuş, taaffün etmiş. fetidness kokuşma, taaffün. fetiş fetishism fetişizm. atın topuğu; topuk kılları; topuk mafsalı. pis koku. pranga, bukağı; (gen.) (çoğ.) engel, mani; ayağına zincir vurmak, elini ayağını bağlamak; bağlamak, engellemek, mani olmak, kayıt altına almak. hal; (end) demir işlemesinde ocağa serilen taş kırıntıları; bu taş kırıntılarını sermek. in fine fettle iyi halde, zinde. (biyol.) cenin, dölüt. fetal, foetal cenine ait. kan davası; kavga; ihtilâflı olmak, kavga etmek. feud with kavgalı olmak, husumet beslemek. tımar, zeamet. derebeyliğe ait. feudal system Avrupa derebeylik sistemi. feudalism derebeylik feudal'ity derebeylik; tımar, zeamet. tımarcı. (Fr.) Avrupa gazetelerinde roman veya sanat eleştirisine ayrılan sütun; bu sutunda çıkan yazı. (tıb.) ateş, hararet, sıcaklık, humma; telaş, heyecan, asabiyet. fever heat hararet, ateş. fever tree sıtma ağacı. be in a fever yanmak, ateş basmak, hararetli olmak; telâş etmek, merak etmek. black water fever (tıb.) karasu humması. hay fever saman nezlesi. scarlet fever kızıl humma. typhoid fever tifo. typhus fever tifüs, lekeli humma. yellow fever sarı humma. fevered ateşli, hararetli olan. âkırkarha, bir çeşit kasımpatı, koyungözü, (bot.) Chrysanthemum parthenium. hararetli, ateşli; ateş veren, sıtma getiren, sıtmalı; heyecanlı, telâşlı, sabırsız. feverishly hararetle, çok faal olarak. feverishness ateşlilik, hararet; asabiyet. az; az miktar. a few birkaç. a few of his friends dostlarından bazıları. a man of few words az konuşan adam. every few days birkaç günde bir. not a few pek de az değil, birçok. some few birkaç, birkaç kişi. quite a few birçok. the few seçkin kişiler, güzideler. kaçık, çatlak; ince, narin, sevimli; peri hissini veren. fes. (kıs.) folios, following, fortissimo. küçük atlı araba. nişanlı. irlandada aşırı milliyetçi parti. başarısızlık, muvaffakiyetsizlik, bozgun, yenilgi, hezimet, fiyasko. emir; karar. fiat money (A.B.D) yalnız (huk.)ümet kararına dayanarak tedavüle çıkarılan kâğıt para. Fiat lux! (Lat.) Nur olsun ! (bed, bing) küçük yalan, uydurma; yalan söylemek, uydurmak, (slang) atmak. fibber yalancı. Iif, iplik, tel; karakter. fibered Iifli, telli. fiberboard komprime liflerden yapılmış tahta. fiberglass cam elyafı. küçük lif veya tel. Iif veya tellerin meydana gelmesi; (tıb.) kalp hastalığında kalbin fazla hızlı ve zayıf çarpması. (biyokim.) fibrin. (biyokim.) kan pıhtısını meydana getiren madde, fibrinojen. Iifli, lif gibi, liften yapılmış. fibroid tumor lifli tümör. (tıb.) lifli tümör. (tıb.) hücre aralarındaki lifli bağdokunun artması, fibrosis. Iifli. (çoğ.) -lae) (anat.), (zool.) dizden aşağıdaki iki incik kemiğinden küçük olanı, kamış kemik, fibula; eski Roma'da elbiseyi tutturmak için kullanılan kancalı büyük iğne veya broş. üçgen omuz atkısı; üç köşeli pelerin. dönek, kararsız, (colloq.) maymun iştahlı. fickleness döneklik, kararsızlık. topraktan yapılmış; biçime girer, şekil alır; çömlek işine ait. roman ve hikâye edebiyatı, kurgusal edebiyat; hayal, icat, masal, uydurma hikâye; yalan; (huk.) kolaylık olsun diye hakikat gibi farzolunan şey fictional roman ede biyatına ait; hayali fictionalize roman şekline sokmak fictionist romancı, hikâyeci. uydurma, hayali fictitiously hayal mahsulu olarak. fictitiousness hayal mahsulu oluş. masal veya hayal kabilinden; hayali, uydurma, sahte. (den) kaşkaval; mandal; (den) çelik; tahta veya madeni çubuk. (müz.), (leh.) veya (alay.) keman; (den) fırtına olduğu zaman tabaklar düşmesin diye so'fra kenarına çekilen tahta veya ip korkuluk; (mak.) rende makinasında aletleri tutan çerçeve; (k.dili.) keman çalmak; sinirli sinirli parmaklarını oynatmak; boş şeylerle vakit geçirmek. fiddle away zaman öIdürmek için meşgul olmak. fit as a fiddle zinde ve neşeli. play second fiddle ikinci derecede rol oynamak. (ünlem), (eski) Boş Iâf ! Saçma ! saçma sapan söz. (aşağ.) kemancı. fiddler crab toprağı eşmek için kullandıgı iri kıskacını keman tutar gibi tutan bir çeşit yengeç. keman yayı; saçmalık, boş şey. Fiddlesticks! (ünlem), (eski.) Saçma! Karayib Adalarına mahsus bir ağaç. sadakat, vefa; doğruluk. high fidelity (elek) sesi tabii olarak kaydetme sistemi. (çoğ.) huzursuzluk, rahatsızlık, sinirlilik: yerinde duramayan kimse; rahat oturamamak, yerinde duramamak, durmadan kımıldanmak veya kımıldatmak. fidgety rahat durmayan, kıpır kıpır. güvenen, emniyet ve itimat eden; emniyet ve itimat kabilinden; (fiz.) miyar veya ölçü birimi türün(den.) fiducially emaneten, güvenle, emniyetle. itimada dayanan; emanet olan, emanet; itibari; emin, mütevelli, mutemet. (ünlem) Aman! Ayıp! Yuh! tımar, zeamet. çayır, kır, otlak, mera; tarla; saha, meydan, alan; savaş meydanı; oyun sahası; bir yarışmaya katılanlar; fırsat; (han) zemin; (fiz.) saha, tesir sahası, etki alanı; top oyunlarında meydancı olmak; topu yakalayıp atmak. field artillery (ask.) sahra topçusu. field corn hayvan yemi olarak yetiştirilen mısır. field day spor bayramı. field events bir atletizm karsılaşmasında yüksek atlama, cirit atma gibi yarışmalar. field glasses çifte dürbün. field hospital sahra hastanesi. field knautia, field scabious misk çiçeği, (bot.) Knautia arvensis. field magnet (mak.) motorda sabit bobin. field marshal mareşal, müşir. field mouse tarla faresi. field officer (ask.) binbaşı, yarbay veya albay; alay komutanı. fieldpiece sahra topu field sports atletizm; av gibi açık hava sporları. fieldstone (inşaatlarda kullanılan) yontulmamış taşlar. field trip (öğretimde) gezi, tatbikat. fieldwork (ask.) hafif istihkâm. field work bir bilginin yaptığı araştırma ve çalışma. a fair field bir yarışmada eşit şartlar. hold the field yerini muhafaza etmek. play the field (A.B.D) bir kişiye bağlanmayıp değişik kimselerle flört etmek. take the field sefere çıkmak. wide field of vision geniş görüş alanı. fielder (beysbol.) dış meydan oyuncusu. to field questions gazetecilerin sorularına cevap vermek; cevaplandırmak. ardıç kuşu, (zool.) Turdus pilaris. şeytan, ifrit, canavar, iblis, zebani: (k.dili.) bir şeye düşkün olan kimse, meraklı veya tiryaki kimse. şeytani, seytanca; gaddar, zalim. fiendishly şeytancasına. fiendishness canavarlık. şiddetli, hiddetli, sert, vahşi; öfkeli: hararetli, şevkli, ateşli; (argo) çok berbat. fiercely şiddetle, sert bir şekilde. fierceness şiddet, sertlik, vahşet. (Lat.), (huk.) mahkeme memuruna verilen yazılı haciz emri. ateşli, ateşten, ateş gibi; hararetli, şevkli; hummalı, harareti olan; kızgın, ateş kesilmiş; tutuşabilir. (isp) yortu, bayram, şenlik. asker düdüğü, fifre; düdük çalmak. fifer düdük çalan kimse, düdükçü. fife rail (den) armadura. on beş, on beş rakamı (15, XV) fifteenth on beşinci; on beşte bir. beşinci, beşte bir; (muz) bir notadan beş derece tiz veya pes olan enterval. a fifth (A.B.D) (içki ölçüsü) galonun beşte biri, 84 santilitre. Fifth Amendment (A.B.D) anayasasında bir kimsenin kendi suçları hakkında şahitlik etmeme hakkı. Fifth Avenue New York'ta büyük mağazaların bulunduğu cadde. fifth column beşinci kol. fifth wheel gereksiz şey veya kimse. ellinci; ellide bir. elli; elli rakamı (50, L) fifty-fifty yarı yarıya. (kıs.) figurative, figure. incir ağacı; incir, yemiş; önemsiz herhangi bir şey. figleaf incir yaprağı; gizlenmesi gereken şeyin örtüsü. Bengal (fig.) Hint inciri, (bot.) Ficus bengalensis. coprifig wild (fig.) yaban inciri, (bot.) Ficus carica. mulberry (fig.) Arabistan inciri. purple (fig.) kavak inciri. (ged, ging) esvap, üstbaş, donatım; hal: (k.dili) donatmak, süslemek. in full (fig.) giyimli; tam teçhizatlı. (fought) kavga, dövüş, savaş, muharebe; mücadele; savaş veya mücadele eğilimi; savaşmak, kavga etmek, dövüşmek, dövüştürmek; mücadele etmek, uğraşmak. fight it out mücadele yoluyla hesabını görmek. fight off püskürtmek, defetmek. fight shy of kaçınmak. running fight devam eden mücadele; kaçıp kovalama. show fight pes dememek, her an mücadeleye hazır olmak. fighting savaş, mücadele, kavga. fighting chance çetin bir uğraş sonucu kazanılabilecek zayıf bir başarı ihtimali. fighting cock dövüş horozu. fighter savaşçı; mücadele ruhu olan kimse; avcı uçağı. icat, hayal, uydurma. çanak çömlek; kil, toprak. (eril), figurante (dişil) figüran; balede figüran. belli bir biçimde. şekil veya biçim verme, şekle sokma; tasvir, temsil; şekil, şekillerle süsleme; (müz.) bir parçayı fazla notalarla süsleme. mecazi, remzi, timsali; süslü; tasviri. figuratively mecazi olarak. rakam, numara, adet; değer, fiyat; vücut yapısı, endam, boybos; yüz, çehre, sima, gösteriş, görünüş; hal, tavır; şahsiyet, şahıs, resim, suret; (geom.) şekil; (edeb.) mecaz, istiare; dansta figür. figure dancer figür yapan dansör veya dansöz. figurehead sözde mevki sahibi, gerçek yetki sahibi olmayan kimse; (den.) gemi aslanı gibi oyma süs. figure of speech mecaz, istiare, kinaye. figure skating figür yaparak paten kayma. at a low figure ucuz fiyata. income in five figures beş rakamlı gelir. keep one' figure şişmanlamamak, kilo almamak, vucudunu iyi muhafaza etmek. hesaplamak; tasvir etmek, resmetmek; şekil çizerek göstermek; desenlerle süslemek; hayalen canlandırmak; mecaz yoluyla ifade etmek; (k.dili.) düşünmek; (müz.) süslemek; görünmek. figure on (k.dili.) güvenmek, hesaba katmak, dayanmak. figure out hesaplamak, düşünmek. figure up hesap etmek, toplama yapmak. küçük heykel, heykelcik. sıracaotu, (bot.) Scrophularia. Fiji adaları. tel, iplik, lif; (bot.) ercik sapı; lamba teli. (tıb.) kan ve bağırsak parazitlerinden ileri gelen hastalık. iplikçilik; iplik fabrikası, iplikhane. fındık, (bot.) Corylus avellana. çalmak, aşırmak, (slang) yürütmek. eğe, törpü; eğe ile düzeltmek, eğelemek, torpülemek. file fish dikenli çütre balığı, (zool.) Stephanolepis ocheticus. double-cut file çapraz dişli eğe. dosya dolabı, dosya gözü; dosya, klasör; sıra, dizi, kuyruk; (satranç) karşı tarafa doğru bir kareler sırası; dosyalamak; dosyaya geçirmek; (huk.) dosyaya geçirilmek üzere evrakı ilgili memura teslim etmek; askerleri sıra ile yürütmek. file an application müracaat formunu doldurup ibraz etmek. file a complaint yazılı olarak şikâyet etmek. filing cabinet dosya dolabı; evrak klasörü. file clerk dosya tutan memur. filing system dosyalama sistemi. Indian file birbiri arkasından dizilen sıra. on file dosyaya geçirilmiş (evrak) rank and file fertler, halk, amme. single file tek sıra (insanlar) file, ağ, saç filesi; fileto, biftek. filet mignon fileminyon. evlâda ait, evlâda yakışır. filially evlada yakışır bir şekilde. (bak.) affiliate. birinin evlâdı oluş, evlatlık; aynı soydan gelme, dallara ayrılma; (huk.) babalığı hükmetme. iskoçyalıların giydiği eteklik. (pol.), (A.B.D) engellemek, bir kanunun kabul edilmesini önlemek için vakit geçirici konuşmalar yaparak kürsüyü işgal etmek; böyle bir engelleme; korsan, haydut. iplik veya lif şeklinde. kuyumculukta telkâri iş, telle işlenmiş tezyinat; buna benzer desen; telkâri. eğe talaşı. Filipin Adaları halkından biri. doldurmak, tatmin etmek; yapmak, icra etmek; işgal etmek, tutmak; dolmak, doymak, kabarmak, şişmek; hazırlamak (reçete); dolumluk, doyumluk, dolduracak miktar; toprak tesviyesinde kullanılan toprak veya moloz. fill in doldurmak, eksiğin yerini doldurmak, vekillik yapmak. Fill me in on the situation. Durumu bana izah et. fill out doldurup kabartmak ve şişirmek, dolup kabarmak; (fişi) doldurmak. fill the bill (A.B.D), (k.dili) ihtiyacı karşılamak. fill a tooth (dişçi) dolgu yapmak. fill up tamamen doldurmak; dolmak. have one' fill doymak. delik tıkamak için kullanılan herhangi bir şey; (boyada) astar; puronun içine konulan tütün; (gazet) boşluk doldurmak için kullanılan kısa yazı. saçları tutmak için başa bağlanan kurdele veya bant; kemiksiz et veya balık, fileto; tiriz, pervaz; (mim.) dar ve düz silme; kitap kapağı üstüne basılan süs çizgisi. doldurma; dolma içi; doldurulan herhangi bir şey; (dişçi) dolgu. filling station benzin istasyonu. fiske; teşvik edici veya harekete geçirici herhangi bir şey; önemsiz şey; fiske vurmak; teşvik etmek, harekete geçirmek. oluk rendesi; oluk. kısrak; (k.dili.) canlı genç kız. zar; ince örtü, ince tabaka; ince tel, lif; zar veya ince bir örtü ile kaplamak; zar bağlamak. filminess zarla veya ince bir tabaka ile kaplı olma. filmy zarlı, ince bir tabaka ile kaplı. (foto.), sin filim; filim çevirmek, filim yapmak. film fan sinema meraklısı. film pack düz fotoraf filimleri paketi. film speed filim hassaslığı. film strip konferanslarda yardımcı olarak gösterilen hareketsiz filim serisi. floş, bir çeşit ipek teli. filtre; süzgeç; süzmek, süzülmek, süzgeçten geçirmek veya geçmek, filtreden geçirmek; filtre vazifesi görmek; sızmak, duyulmak (haber, söylenti) filter bed filtre havuzu. filter paper filtre kâğıdı. color filter renk filtresi, yalnız belirli ışınları geçiren filtre. oil filter (oto.) yağ süzgeci. filtreden geçebilen. pislik, kir, murdarlık; ağzı bozuk olma. filthiness kir, kirlilik, pislik. filthy pis, kirli; ahlakı bozuk, iğrenç. süzmek; süzülmüş sıvı, filtreden geçen sıvı. (anat.) iplik, lif, filum. (zool.) saçaklı, püsküllü. yüzgeç; yüzgece benzeyen sey; (den) salma omurga; (hav) sabit dikey yüzey. finback bir çesit balina. fin keel (den) kotra omurgası. dorsal fin (zool.) sırt yüzgeci. pectoral fin (zool.) göğüs yüzgeci. (k.dili) hile yaparak elde etmek; aldatmak, kandırmak. son, nihai; kati, kesin; sonuncu; (matb.) son baskı; (çoğ.), (spor) kesin sonuç veren oyun, final, bir spor karşılaşmasmın son ve kati denemesi; sömestre sonu imtihanı. finally nihayet, sonunda. final cause nihai maksat, son gaye. (müz.) final, bitiş. (spor) finale kalan yarışmacı, finalist. kesinlik, katiyet; nihai oluş. bitirmek, son şeklini vermek. maliye, mali işler; (çoğ.) mali durum; gelir; bir kimsenin veya müessesenin mali işlerini idare etmek; bir işin masraflarını karşılamak; mali teşebbüslere sermaye yatırmak veya temin etmek. financial mali. financial engagements mali taahhütler, akçalı yüklenmeler. financially mali bakımdan. maliyeci, sermayedar; banker. (zool.) ispinoz (kuş) bulmak, keşfetmek; anlamak, sezmek; tedarik etmek; arayıp bulmak; ulaşmak, erişmek; buluş, bulunmuş şey, bulgu, keşif. find expression ifade edilmek; kendini göstermek. find fault (with) kusur bulmak. find for the plaintive (huk.) davacı lehine karar vermek. find guilty suçlu çıkarmak, mahkum etmek. find oneself olmak; kendini bulmak, kendine gelmek. find one's feet durumu düzeltmek, kendini geçindirecek hale gelmek, istidatlarını geliştirmek. find out öğrenmek, haberdar olmak, farkına varmak, anlamak. find wanting kusurlu bulmak, eksik bulmak. finder bulucu; (astr.) büyük teleskopa iliştirilen ve keşif vazifesini gören ufak teleskop; (foto.) vizör. finding bulunmuş veya keşfedilmiş şey; bulgu; sonuç, netice, karar. (Fr.) on dokuzuncu yüzyılın sonu; 1880-1910 devrinin özelliklerini arze(den.) fin-de-siecle çökmüş, soysuzlaşmış. (müz.) son. güzel, ince, zarif; (saf, katkısız, katışıksız, halis; hassas, ince ruhlu, duygulu; ala, mükemmel, üstün: berrak, açık; (k.dili.) güzel, hoş, iyi; toz haline getirmek; güzelleşmek. fine arts güzel sanatlar. finedraw (terz.) kumaşın iki kenarını görünmez surette birbirine dikmek; inceltmek (tel) finedrawn inceltilmiş (tel), bütün ayrıntılarıyla düşünülmüş. in fine feather (k.dili.) havasında. finegrained (bot.) ince damarlı (ağaç); (foto.) ince tanecikli. fine-spoken kibar bir şekilde konuşan. finespun ince eğrilmis; aşırı derecede ince. fine-toothed comb ince dişli tarak. go over the matter with a fine-toothed comb meseleyi inceden inceye gözden geçirmek, ince eleyip sık dokumak. a fine distinction ince fark. afine lady hanımefendi. fine gold saf altın. My fine fellow ! Oğlum ! Yahu ! some fine day günün birinde. finely inceden inceye, güzel bir şekilde. fineness incelik, zarafet, güzellik; karışımdaki saf altın oranı. para cezası; para cezasına çarptırmak. finable para ile cezalandırılabilir, para cezası verilebilir. süs, şıklık; süslü giyim. (bak.) refinery. incelik; kurnazlık, hile, ustalık; (iskambil) fines yapmak; ustalıkla durumu idare etmek. parmak; parmak gibi şey; parmak boyu; (A.B.D) alkol ölçüsü; parmakla dokunmak, el sürmek, parmakların arasına alıp oynamak, ellemek; çalmak, aşırmak; (A.B.D), (argo) ele vermek; parmaklarla ince iş yapmak; (müz.) parmakla çalgı çalmak, notaların hangi parmakla çalınacağını göstermek. fingerboard keman veya ut sapı; piyano klavyesi. finger bowl sofrada parmak yıkayacak kap, el tası. finger post yön belirtmek için yol ağızlarına dikilen parmak şeklindeki levha. finger painting ıslak kâğıt üzerine parmaklar ve elin bütünü ile desenli resim yapma. fingerprint parmak izi. finger tip parmak ucu. burn one' fingers bir kimsenin işine karışıp kendi başınaa dert açmak. get one' fingers on kapmak, el atmak. have a finger in the pie iştirak etmek, katılmak, çorbada tuzu bulunmak, işe karışmak. have at one' finger tips çok iyi bilmek. Iet slip through one' fingers elinden kaçırmak. My fingers itch to do it. Bu işi yapmak için sabırsızlanıyorum. şu işi bir an evvel yapsam. put one' finger on bulmak, doğru olarak gösterebilmek. put the finger on suç ortağını polise haber vermek, soyulacak evi seçmek; kurbanını seçmek. to the finger tips tırnaklarının ucuna kadar, tamamen. twist around one' little finger parmağının ucunda oynatmak. parmakla dokunma, yoklama; (müz.) parmakları kullanma usulü. parmak büyüklüğünde balık yavrusu. (mim.) Gotik binaların tepelerindeki süs. titiz, kılı kırk yaran, çok meraklı. finically kılı kırk yararak, titizlikle. titiz, kılı kırk yaran, çok meraklı. son, hitam, nihayet. bitirmek, sona erdirmek; tamamlamak, ikmal etmek; terbiye etmek; mahvetmek; telef etmek, yıkmak; (k.dili.) yok etmek; bitmek, sona ermek, nihayet bulmak; nihayet, son; en mükemmel durum, son iş, cila, rötuş. finish off veya up bitirmek. finish with ilişkiyi kesmek. finishing school genç kızları toplum hayatı için hazırlayan özel okul. fight to a finish sonuna kadar mücadele etmek. in at the finish sonunda iştirak e(den.) bitiren veya tamamlayan kimse, ikmal eden kimse; fabrikadan çıkacak mamullerin son işlerini yapan işçi veya makina; nihai darbe. sınırlı, mahdut, sonu olan, biten, fani: ölçülebilir, sayılabilir; (mat.) sonlu. finite verb (gram) mastar ve sıfat fiillerin aksine olarak fiilin belirli şahıs ve sayı gösteren şekli. finitely sınırlı olarak. finiteness fanilik. (A.B.D), (argo) grevi bozan işçi, ihbar eden işçi, muhbir, ele veren işçi, oyun bozan işçi; hoşa gitmeyen kimse. Finlandiya. Finlandiyalı, Finli. Finnic Finlandiya'ya veya Fin diline ait. Finnish Finlandiya'ya mahsus; Fin dili. bir çeşit tütsülenmiş mezit balığı. balık gibi yüzgeçleri olan, yüzgece benzeyen; balıklara ait, balığı çok olan. fjord fiyort. (müz.) nefesli çalgıların ağız kısmındaki tahta tıkaç. (bot.) çam ağacı, köknar; bu ağacın tahtası. Scotch fir, yellow fir sarı çam, (bot.) Pinus sylvestris. silver fir akçam ağacı, gümüşselvi, (bot.) Picea pectinata. ateş, alev; kıvılcım; yangın;cehennem, cehennem azabı; hararet, ısı, sıcaklık; hırs. fire alarm yangın zili, alarm. firearms ateşli silahlar. fireball akanyıldız; top şeklindeki şimşek; atom bombası patladığında hasıl olan ateş topu; (A.B.D), (k.dili.) enerjik kimse. fireboat yangın söndürme gemisi. firebrand alevli odun parçası, meşale, öksü; fesatçı, kundakçı, tahrikçi. firebreak ,(A.B.D)orman yangınının yayılmasını önlemek için ağaçları kesilen bölge. fire brick ateş tugğası. fire brigade itfaiye teşkilatı. fire bucket yangın söndürmeye mahsus su kovası. fire bug (A.B.D), (k.dili.) kasten yangın çıkarma egilimi olan deli. fire control (ask.) gemi veya istihkam top ateşini idare sistemi. firecracker kağıt fişek, torpil. firedamp kömür madenlerinde hâsıl olan kolay ateş alır gaz, metan. fire department itfaiye teşkilatı. firedog ocağın demir ayaklığı. fire drill yangından kaçma talimi. fireeater ateş yutan hokkabaz; kavgacı kimse. fire engine itfaiye arabası; yangın tulumbası. fire escape yangın merdiveni. fire extinguisher yangın söndürme aleti. firefighter itfaiyeci. firefly ateşböceği. fire hazard yangın tehlikesi çok olan yer. fire hydrant yangın söndürme musluğu. fire insurance yangın sigortası. fire irons maşa ile kürek ve kömür karıştıracak demirden ibaret ocak takımı. firelight alev ışığı. firelock eski tip bir tüfek. fireman itfaiye neferi; ateşçi. visiting fireman (A.B.D), (k.dili.) ağırlanacak misafir. fire marshall yangın tehlikesine karşı binaları kontrol eden görevli. fireplace şömine, ocak. fireplug yangın musluğu. fire power (ask.) ateş kudreti. fireproof yanmaz, ateş geçmez. fire sale (A.B.D) yangında hasar gören malın tenzilâtlı satışı. fire screen ocak önüne konulan perde; ateş siperi. fire ship yakılarak düşman gemileri arasına salıverilen gemi. fireside ocak başı: ev, yurt. firethorn ateş dikeni. fire tongs iri ateş maşası. fire tower yangın kulesi. firetrap yangın tehlikesi karşısında kolay kaçılamayan bina. fire wall yangın duvarı, yangının sirayet etmesine engel olmak için yapılan duvar. firewarden yangından korunma veya yangın söndürme işlerine nezaret eden kimse, yangın bekçisi. firewater viski fireweed yangın yerlerinde çabuk biten birkaç çeşit ot, yakıotu, (bot.) Epilobium angustifolium. firewood odun. fireworks donanma fişekleri. fire worship ateşe tapma, ateşperestlik. fire worshipper ateşperest, Mecusi. a running fire yaylım ateşi. between two fires iki ateş arasında. catch fire tutuşmak, ateş almak. cease fire ateş kesmek. go through fire and water bütün tehlikeleri göze almak. hang fire muallâkta olmak; geri kalmak. heap coals of fire on one's head iyilik ederek karşısındakini utandırmak. Iay a fire odunları çatıp ateş için hazırlamak. miss fire ateş almamak (silâh, bomba); başaramamak, isabet kaydedememek. on fire yanmakta; coşmuş. open fire atışa başlamak. play with fire ateşle oynamak, tehlikeli bir işe girişmek. set fire to ateşe vermek, tutuşturmak. set on fire yakmak; alevlendirmek, tahrik etmek, kışkırtmak, gayret vermek. set the world on fire üstün derecede başarı kazanmak. strike fire kıvılcım saçmak; tepki yaratmak. St. Elmo' fire gemici nuru. under fire ateş altında. fireless ateşsiz. fireless cooker sıcaklığı muhafaza eden tencere. tutuşturmak, ateşe vermek, alevlendirmek; yakmak, pişirmek; canlandırmak, harekete geçirmek, gayrete getirmek, tahrik etmek; teşvik etmek; patlatmak, ateş etmek; atmak, püskürtmek; tutuşmak; silahla ateş etmek. fire a volley yaylım atesi açmak. Fire away! Haydi, başla! fire a broadside (den.) borda ateşi etmek, geminin bir tarafındaki bütün toplarla birden ateş açmak. fire off pişirmeyi tamamlamak (tuğla, çanak); (k.dili) hemen göndermek. fire up fayrap etmek; birdenbire kızmak, parlamak. ateş etme; yakma. firing line (ask.) ateş hattı. firing squad idam mahkumunu kurşuna dizen asker bölüğü; ölü kimsenin mezarı başında saygı gösterisi olarak ateş eden asker bölüğü. ufak yağ fıçısı; bir ingiliz sıvı ölçü birimi (bir varilin dörtte biri oylumunda) pek, katı, sert, pekişmiş, sıkı; sabit, metin, dönmez; (gen.) up ile sabit kılmak, pekiştirmek, sağlamlaştırmak. firm order (tic.) kesin sipariş. firmly metanetle, katiyetle, sebatla, kuvvetle. firmness metanet sebatlılık. şirket, firma, ticarethane. firm name firma adı. sema, gök kubbe, asuman. ferman. ilk, birinci, baş, en büyuk; başlangıç; baş yer, birincilik; (müz.) en tiz ses; birinci (mal.); ayın ilk günü; evvelâ, ilk önce, başta, en ileride; ilk defa olarak; ondan evvel. firsts en iyi kalite eşya. first edition ilk baskı. first aid (tıb.) ilk yardım. first aidedecamp baş yaver. first and foremost ilk önce, en başta. first and last ilk ve son, her şeyi hesaba katarak, umumiyet itibariyle. firstborn ilk çocuk; ilk doğan. first base başarının başlangıcı. First Cause ilk neden, Cenabı Hak. first class birinci sınıfa ait; birinci sınıftan, mükemmel, âIâ; adi mektup cinsinden; birinci mevki ile. first cost maliyet fiyatı. First Day pazar günü. firstday cover ilk gün satışa çıkarılan yeni pulla pullanmış zarf. first floor zemin kat; (ing) birinci kat. first form (bak.) form. first fruits ilk sonuç, ilk hasılât. firsthand doğrudan doğruya, vasıtasız olarak, aracı olmadan; dolaysız. first lady cumhurbaşkanının karısı. first lieutenant (ask.) üsteğmen. first mate (den) kaptan yardımcısı. first mortgage ipotek, birinci derecede ipotek. first name isim, ad. first night gala temsili, açılış gecesi. first offender ilk defa sabıkalı olan kimse. first person birinci tekil veya (çoğ.)ul şahıs (ben, biz) first or last er geç. first papers (A.B.D) vatandaşlığa kabul için yapılan ilk müracaat. firstrate mükemmel, birinci sınıf. first water en yüksek kalite (mücevher) at first ilk önce, evvelce. from the first baştan itibaren. the first two baştan itibaren ilk ikisi, birinci gelen iki (kimse veya şey) ilk sonuç; ilk doğan çocuk. evvela, ilk olarak, ilkin. (iskoçya'da) haliç, nehir ağzı olan uzun ve dar körfez. devlet veya hükümdar hazinesi. mali. fiscal year mali sene. balık tutmak, balık avlamak, çekip çıkarmak; içinde balık avlamak; tahta veya demir parçası ile takviye etmek, seren berkitmek; for ile aramak, ağız aramak. fish for a compliment kendisine kompliman yapılmasını istemek; up veya out ile arayıp bulmak. fish in troubled waters bulanlk suda balık avlamak. fish the anchor (den.) gemi demirini fışkıya vurmak. fish out balık neslini tüketmek; seçip almak. (çoğ.) fish, değişik türler için fishes) balık; balık eti; tahta veya demir takviye parçası, berkitme parçası. fish and chips (ing)balık fileto ve kızarmış patates. fish ball balık köftesi. fishbone balık kılçığı. fishbowl kavanoz biçiminde akvaryum. fish cake patatesli balık köftesi. fishgig balık kargısı. fish hawk balık kartalı. fishhook olta. fish line olta ipi. fish market balık pazarı. fishmonger balıkçı, balık satan kimse. fish out of water yerini yadırgayan kimse, sudan çıkmış balık. fishplate (mak.) iki direği uç uca bağlamak için kullanılan takviye parçası. fish pond balık havuzu, balık gölü. fishspear balık kargısı. fish story (k.dili.) martaval. fishwife balıkçı kadın, balık satan kadın; pis konuşan kadın. bony fishes kemikli balıklar, (zool.) Teleostomi. cold fish soğuk kimse. drink like a fish alışkanlıktan dolayı fazla içki içmek. feed the fishes denizde boğulmak; deniz tutmasından dolayı kusmak. have other fish to fry daha önemli bir işi olmak. neither fish, flesh nor fowl hiç bir özelliği olmayan şey. balık tutan kimse, balıkçı; balık avlayan hayvan veya kuş. fisherman baIıkçı. fishery balıkçılık; balık tarlası, dalyan. balık avlama, balık avı, balıkçılık; ağız arama. fishing boat balıkçı kayığı veya gemisi. fishing rod olta kamışı. fishjng tackle veya gear balık takımı, baIıkçı takımı. balıktan ibaret; balık gibi, içinde balık tadı veya kokusu olan; balığı çok; (k.dili.) şüpheli, inanılmaz. fishy eye donuk göz; şüpheci göz. fishiness balık vasfı olma, içinde balık tadı veya kokusu bulunma; şüphelilik. çatlayıp yarılma kabiliyeti olan. fissility yanıma kabiliyeti. ortadan ikiye ayrılma; (biyol.) ortasından bölünerek üreme; (fiz.) uranyum gibi bir elemanın daha basit ve sabit parçalara ayrılıp dağılması. atom çekirdeği parçalanabilen. (biyol.) ikiye bölünme suretiyle üreyen. (zool.) çok tırnaklı, parmakları birbirinden ayrı olan (hayvan); Fissipedia familyasından bir hayvan (kedi, ayı, vb) yarık, çatlak, rahne; yarma; (tıb.) fisur, cilt veya mukozanın hafifçe veya yüzeysel olarak çatlaması; yarmak, çatlatmak; ayrılmak, çatlamak. yumruk, muşta; (h) dili el, el yazısı; (matb.) işaret parmağı; yumruklamak; avuçlamak. boks sporuna ait. yumruk yumruğa kavga. (çoğ.), las, Iae) (tıb.) fistül. boru şeklinde; (tıb.) fistül gibi, fistüle ait. uygun, münasip, yakışır, yaraşır, Iâyık, elverişli; hazır; zinde, sıhhatli. fit for nothing hiç bir işe yaramaz. fit to be seen görülmeye hazır. fit to be tied (h) dili çok kızmış, çok sinirli; sabırsız, patlayacak halde. a dish fit for a king krallara lâyık bir yemek. dressed up fit to kill (A.B.D), (k.dili) çok gösterisli bir şekilde giyinmiş. (ted, ting) uygun olmak; uygun bir hale getirmek, prova etmek; uydurmak; dikkatle üzerine koymak; uymak; uygun gelmek, münasip olmak; yakışmak; uyma, uygun gelme, munasip olma. tight fit sıkı geçme. fit out ihtiyacını temin etmek, teçhiz etmek. hastalık nöbeti, sara, ihtilaç, tutarak; ani olarak zuhur eden geçici hal; devre. a fainting fit baygınlık nöbeti, bayılma. by fits and starts ara sıra, düzensiz olarak, ıspazmoz kabilinden. have a fit sarası tutmak; (slang) deli olmak. have a fit of laughter gülmesi tutmak. fitful düzensiz, kesik kesik. (zool.) sansara benzer küçük bir hayvan, kokarca; bu hayvanın kürkü. fitch fitch brush kokarca kılından fırça. Iâyık olduğu şekilde, munasip surette, yerinde. Iiyakat; uygun ve yerinde oluş; sıhhatte oluş. prova eden terzi; (mak.) boru işlerine bakan kimse. (gen.) (çoğ.) prova; tertibat, teçhizat, takım; uygun, münasip, yerinde. beş; beş rakamı; beş sayısı (5, V); (iskambil) beşli; (spor) beş kişilik takım. five and ten, five and dime tuhafiye mağazası. fivefingers beşparmakotu; (zool.) beş parmak denilen deniz hayvanı. fivefold beş kat, beş misli. fiver beş dolarlık kâğıt para. fivespot (argo) beş dolar. Five Year Plan Beş Senelik Plan. yerleştirmek, oturtmak; sabitleştirmek; kararlaştırmak; (A.B.D) düzene sokmak; (A.B.D), (k.dili) tamir etmek; (A.B.D) (yemek) hazırlamak; (k.dili) rüşvet yoluyla sonucu garanti altına almak; (spor) şike yapmak; (A.B.D), (k.dili) yola getirmek; mikroskopik çalışma için hazırlamak; (kim) katılaştırmak; (foto.) tespit banyosu yapmak; (k.dili) (kedi, köpek) kısırlaştırmak. fix one' eyes on a thing bir şeye gözünü dikmek. fix on kararlaştırmak. fix up (k.dili) tamir etmek; düzene sokmak, tertip etmek, hazırlamak; ihtiyacını karşılamak. marazi bağlılık, düşkünlük; tespit, katılaşma. değişme veya solmaktan alıkoyan; olduğu gibi koruyan; bu işi gören ilâç. durağan, kımıldamaz, bağlı; sabit, solmaz (renk); (A.B.D), (k.dili.) önceden ayarlanmış. well fixed (argo) paralı. fixed assets sabit değerler. fixed charges sabit masraflar. fixed focus (foto.) sabit mihrak. fixed idea sabit fikir, idefiks. fixed liability uzun vadeli borç. fixed oil (kim) uçmaz yağ. fixed star durağan yıldız, sabite. fixedly gözlerini dikerek, sabit bakışlarla. fixedness sabit oluş, hareketsizlik. tamirci; rüşvet yediren kimse; (slang) piston, torpil; (foto.) fiksatif, sabitleştirici ilâç. hoppa kız; yaş baruttan yapılmış fişek, vızlayan fişek; sesli oyuncak, kaynana zırıltısı; zıpkın. (k.dili) tertibat, teçhizat; garnitür. sabit oluş, karar, sebat. sabit şey. fixtures sabit eşya; (huk.) müştemilât, demirbaş. Iight fixtures elektrik teçhizatı. yaş barut gibi vızlamak, fışırdamak; vızıltı, fışırtı; köpüklü içki. fizzy fışırtılı, köpüren, köpüklü. vızlamak; out ile, (k.dili) vızlayıp sönmek, evvelâ iyi başlayıp sonradan suya düşmek, bozulmak; vızıltı, fışırtı, köpürme; (k.dili) fiyasko, başarısızlık. (bak.) fiord. (kıs.) florin, flourished, flower, fluid. (kıs.) fluid ounce. (k.dili.) şaşırtmak, hayrete düşürmek. sarkık, yumuşak, gevşek; zayıf, iradesiz. (bot.), (zool.) yelpaze şeklinde. kıvamını kaybedip yumuşamış, gevşemiş, gevşek. flaccid'ity gevşeklik, kıvamsızlık. (ged, ging) büyük ve yassı kaldırım taşı; bu taşlarla döşemek. flagstone iri ve yassı kaldırım taşı. (ged, ging) gevşemek; yorulmaya başlamak, kuvveti kesilmek, neşesi kaçmak. (ged, ging) bayrak, sancak, bandıra, flama; köpek veya geyik kuyruğu; (müz.) çengel; bayrak çekmek, bayraklarla donatmak; bayrakla işaret vermek; bir şey sallayarak avını tuzağa düşürmek. flag down a train durması için trene bayrakla işaret vermek. flag captain amiral gemisi suvarisi. flag of truce mütareke flaması. flag officer (den.) sancak sahibi, amiral veya komodor. flagship amiral gemisi. flagstaff gönder, bayrak direği. flag station, flag stop yalnız işaret verildiği zaman trenlerin durduğu istasyon. dip the flag sancakla selâmlamak. hang the flag at half mast bayrağı yarıya indirmek. haul down the flag bayrak indirmek; teslim olmak. hoist a flag bayrak veya sancak çekmek. strike the flag teslim olmak üzere bayrağı aşağı indirmek. the white flag beyaz bayrak, mütareke flaması. wave a red flag kızdırmak, tahrik etmek (boğa güreşinde olduğu gibi) zambak, süsen, saz, (bot.) Iris pseudacorus; zambak yaprağı. sweet flag eğir, (bot.) Acorus calamus. döven, kırbaçlayan; özellikle kendisini kırbaçlayan veya kırbaçlatmaktan hoşlanan kimse. kırbaçlamak, dövmek. flagella'tion kırbaçlama, dövme, dayak atma; dövünme. (çoğ.) -lums, la) (biyol.) kamçı şeklinde parça; kamçı, kırbaç. (müz.) en yüksek sesli flüt. iri ve yassı taşlarla döşenmiş kaldırım veya sokak; iri ve yassı kaldırım taşları. gevşek, zayıf, cansız. habis, çok çirkin, alçakça; ağır suç kabilin(den.) flagitiously habis bir şekilde, ağır suç teşkil edecek şekilde. bir çeşit kapaklı sürahi, büyük şişe. pek çirkin, rezalet nevinden; göze batan, bariz (kötülük, ahlaksızIık) flagrancy kabahatin aşikarlığı ve büyüklüğü. flagrantly aleni ve çirkin bir şekilde, bile bile, alçakça. (Lat.) cürmümeşhut halinde, suçüstü. harman döveni; ortaçağda kullanılan buna benzer silâh. yetenek, kabiliyet, Allah vergisi; anlayış, seziş, hissediş; (k.dili.) gösterişli uslup. (ask.) uçaksavar ateşi; (argo) itiraz, karşı çıkma, karsı koyma; şikâyet. balık kurutmaya mahsus ızgara; (den) gemi tamir edilirken işçilerin üzerinde çalıştıkları asma iskele. ufak kar tanesi; ince tabaka, ince parça; pul; away veya off ile tabaka tabaka soymak veya soyulmak; out ile yorgunluktan çöküp kalmak. flaky Iapa lapa; kuşbaşı kar taneleri halinde. flakiness Iapa lapa oluş, ince tabakalar halinde bulunma. (k.dili) yalan, hile. (Fr.) meşale, fener; süslü şamdan. parlak, aşırı derecede süslü, şaşaalı, göz alıcı, rengârenk; (mim.) alev gibi dalgalı kıvrıntılarla süslü. flamboyancy aşırı derecede parlaklık, süs, saşaa. alev, yalaz, ateş; hiddet, şiddet; aşk, aşk ateşi; (k.dili.) sevgili. flame-colored ateş rengi. flameproof ateş almaz, yanmaz, ateş geçmez. flame test (kim) alev testi. flame thrower (ask.) yanar benzin saçan bir silâh. flametree alev ağacı, alpa gülü. an old flame eski sevgili. burst into flame tutuşmak, alev almak. fan the flames ateşi yelpazelemek, alevlendirmek, kışkırtmak. in flames alevler içinde, yanmakta. alevlenmek, alev çıkarmak, alev alev yanmak; (mec.) alevlenmek, yanmak, tutuşmak; öfkelenmek; parlamak, alev gibi kızarmak. flame up alevlenmek, tutuşmak. Eski Roma'da kâhin. ispanyol çingenelerine ait bir dans ve şarkı cinsi. (çoğ.) -gos, goes) (zool.) flamingo. yanar, yanabilir, kolaylıkla yanar. börek, tart; sikke yapılması için boş metal. (Fr.) tembellik, gevşeklik, ağırlık. kenar, yaka, kulak, flanş; flanş yapmakta kullanılan döküm aleti. böğür; yan taraf; (ask.), (den.) cenah, kanat; tabya koltuğu; cenahını muhafaza veya takviye etmek, cenaha hücum etmek, cenahı tehdit etmek, cenahtan geçmek; yan tarafında olmak. flank attack (ask.) kanat taarruzu, cenah taarruzu, kuşatıcı taarruz, çevirme hareketi. flank march (ask.) yan yürüyüş, kanat taarruzu yapmak maksadıyla düşman kuvvetlerine paralel yürüyüş. flank movement yan yürüyüş, çevirme hareketi. turn the flank of yandan çevirme hareketiyle (duşman) cenahı geri çevirmeye mecbur etmek. (ed, Ied; ing,ling) fanila, pazen; (çoğ.) fanila, iç çamaşırı; faniladan yapılmış spor pantolon; fanila giydirmek, fanila ile oğmak. flanneled fanila kaplı. flannelette' hafif fanila, fanilaya benzer pamuklu kumaş, pazen. (ped, ping) aşağı sarkan kanat veya kapak; (tıb.) sarkan et parçası; sarkan bir şeyin çarpması veya çarpma sesi; (k.dili) fazla heyecan; heyecan verici durum; sarkan bir şey ile vurmak, kuş kanadı gibi vurmak, çırpmak; birden atmak, çevirmek, katlamak; sarkık kapak veya örtü koymak: çarpmak, vurmak. flapjack tavada pişerken silkerek çevrilen bir çeşit börek. (argo) saçmalık, boş laf. 1920-1930 senelerinde son moda giyinen kız; çarpan şey; keklik palazı. birden alevlendirmek veya alevlenmek; çan şeklinde yaymak veya yayılmak; meşalelerle işaret vermek; göz kamaştırıcı ışık, işaret fişeği; yayılma veya yayılan şey; gösteriş. flareback topun kuyruk kamasından çıkan alev. flare light ateşle işaretleşmede alev çıkaran araç. flare out birden alevlenmek veya öfkelenmek, parlamak. flare chute (hav.) aydınlatma fişeği. flare up birden alevlenmek veya öfkelenmek, parlamak. flareup ani öfke, parlama, hiddet. flaring alevle parlayan; gösterişli; dışa dönük. parıltı, ani alev, şule; işaret olarak yanıp sönen ışık; an; birden gelen su akıntısı; (kaba) gösteriş; cama renk vermek için maden tuzu ile kaplama; bülten. flashback geriye dönme. flashboard suyun yüksekliğini artırmak için barajın üstüne takılan tahta, savak taşırma kapağı. flash bulb (foto.) flaş. flash flood seylâp. flashlight el feneri. flash point (fiz.) ısınan bir sıvıdan çıkan gazların yanma harareti. flash torch tiyatroda şimşek çakması hissini uyandıran tertibat. flash in the pan gösterişli bir şekilde başlayıp neticesiz kalan hamle veya insan. a flash of lightning şimşek, yıldırım. in a flash ansızın, şimşek gibi, birdenbire. news flash (A.B.D) radyo veya telgrafla gelen acele ve kısa haber. (ing) hırsız veya serserilere ait; gösterişli fakat sahte; kaba bir şekilde gösterişli. flash language hırsız argosu. birden alevlenmek, şimşek gibi çakmak veya parlamak; birden parlamak; birden akla gelmek; cam bir mamule ikinci bir renkte ince cam tabakası ilâve etmek; telgraf veya radyo ile acele haber ulaştırmak; (k.dili) birdenbire göstermek; yağmurdan korumak için damın üstüne ve altına saç kaplamak. It flashed upon me. Birden aklıma geldi. parlayan şey veya kimse; suni seylâp yapma; yağmurdan korumak için saç kaplama. parıltılı, alevli, gösterişli, frapan, göze çarpan. flashily gösterişli bir şekilde, göze çarpacak surette. içine barut veya yağ konan şişe şeklindeki kap, barutluk; termos; küçük ve yassı şişe, cebe konan içki şisesi, matara: dökümcülükte kullanılan kalıp. uzun ve yassı sepet; ufak içki şişesi. (ted, ting) yassılamak, düzeltmek; tadını kaçırmak, neşesini bozmak; yassılmak, düşmek; neşesiz olmak; (müz.) yarım ton indirmek; belirli perdeden aşagı söylemek veya çalmak. (ter, test) düz, müstevi, yassı: yüzüstü, sırtüstü; yıkık, harap; kati, kesin; (mat.), donuk, tatsız, yavan; durgun (ticaret); (müz.) bemol; açıkça; doğrudan doğruya; tam; (müz.) asıl notadan daha aşağı ve yanlış olarak. flat against the wall duvara yapışık. flatboat, flatbottom (den) düz karinalı gemi. flat broke (h)dili meteliğe kurşun atar durumda, beş parasız. flatcar (A.B.D) açık yük vagonu. flat denial kesin bir şekilde ret, kati surette inkâr. flatfish kalkan gibi yan yüzen balık. flatfooted düztaban; (A.B.D), (h)dili azimli. flathead yassı kafalı; (b.h) Amerika'da eski bir yerli kabilenin ferdi. flatiron ütü. flat race düz yerde yarış. flat rate tek fiyat. flat tire patlamış lastik. flattop (A.B.D) uçak gemisi. flatwork masa örtüsü gibi kolay ütülenir düz parçalar. fall flat büyük bir başarısızlığa uğramak. (I.)'ll tell you flat. Sana asıkça söyleyeceğim. The market is flat. Piyasa durgun. in ten seconds flat tam on saniyede. That' flat. Açık ve kesindir. Şüphe götürmez. flatly açıkca, peşin olarak. flatness düzlük, yassılık; tatsızlık, yavanlık. apartman dairesi. düz ve basık arazi; sığlık, kumsal; geniş ve düz olan şey, demiryolu arabası; düz sal; kılıcın yassı yüzü; kenarları alçak tepsi; madenin yassı damarı; (tiyatro) sahne dekoru için kullanılan kumaş gerili çerçeve; (müz.) bemol. yassılatmak; yere sermek; neşesini kaçırmak; matlaştırmak, donuklaştırmak; yassılaşmak, dümdüz olmak; tatsızlaşmak, neşesiz olmak. flatten out düzeltmek, açmak; (hav.) dalıştan sonra uçağı yerle paralel duruma getirmek. (slang) yaltaklanmak, yağ çekmek; dalkavukluk etmek; gururunu okşamak, ümit vermek, methetmek, övmek, göklere çıkarmak. flatter oneself sanmak, zannetmek, ümit etmek. flatterer dalkavuk, (slang) yağcı. flatteringly methederek, göklere çıkararak. flattery dalkavukluk, methiye. oldukça yassı ve düz; tatsız. midede gaz hasıl eden, bu gaza ait; yalnız gösterişten ibaret; şiskin. flatulence, cy gazlı veya yelli olma. flatulently gösteriş yaparak. (çoğ.) -tuses, tus) mide veya karındaki gaz. düz tabaklar; çatal bıçak takımı. yassılamasına, düz, düzlemesine. at solucanı, (zool.) Ascaris megalocephala. gösteriş yapmak, kibirlenmek; gösteriş flauntingly gösteriş yaparak, kibirle. (müz.) flütçü, flavtacı. sararmış, sarımtırak. (biyol.) hayvan ve bitkilerde bulunan çeşitli sarı boyalardan her biri. Iezzet, tat, çeşni; tat veren şey; lezzetli şey; koku, rayiha; tat veya lezzet vermek. flavoring tat veren şey. flavorless tatsız, lezzetsiz. flavorsome, flavorful, flavory Iezzetli. yarık, çatlak, çatlaklık, rahne; sakat, kusur, defo; ayıp; çatlatmak, sakatlamak; sakat olmak, defolu olmak; çatlamak. flawless kusursuz. flawy kusurlu. flawlessness kusursuzluk. birdenbire çıkan geçici ruzgâr, bora; rüzgârın yönünün değişmesi. flawy rüzgârlı. keten; ketene benzer bir çeşit bitki. flaxseed keten tohumu. flaxen keten, ketenden: sarı, lepiska. flaxy ketene benzer. derisini yüzmek, soymak; fena halde azarlamak, haşlamak; zorla veya hile yaparak parasını almak. (mim.) sivri kilise kulesi; (ask.) ok tabya. pire, (zool.) Pulex irritans. fleabite pire ısırması, pire yeniği, hafif ağrı. fleabitten pire ısırmış; (k.dili) köhne; çok ufak doru veya kula benekli beyaz (at) fleabane, fleawort pire otu, boğa yaprağı, karnı yarık, (bot.) Plantago psyllium. put a flea in one' ear dostça uyarmak, ihtar etmek, kulağını bükmek. neşter. nokta, benek, leke; çok ufak parça; lekelemek, beneklemek. (bak.) flexion. (bak.) flee. tüyleri çıkıncaya kadar beslemek; tüylendirmek; uçmak için tüy çıkarmak, tüylenmek. tüyleri henüz bitmiş yavru kuş; acemi çaylak, bir işe yeni başlayan kimse. (fled, fled, fleeing) kaçmak,firar etmek, (slang) tüymek; gelip geçmek, güzden kaybolmak; bırakmak, terketmek. koyun postu; bir koyunun bütün yapağısı; yün gibi yumuşak örtü; muflon; koyunu kırkmak; (bir kimseyi) soymak, yolmak; yünle kaplamak, yün gibi kaplamak. fleecelined içi muflonlu. fleecy yün veya yapağı gibi (bulut); yünden; yünle kaplı. alay etmek, terbiyesizce gülmek, eğlenmek; istihza, eğlenme, alay. donanma, filo. fleet of trucks bir firmanın bütün kamyonları. çevik, çabuk, çabuk geçen. çabuk geçmek; (den.) gitmek, seyretmek, hareket etmek. fleeting çabuk geçen, ömürsüz, fani. fleetingly çabuk geçerek, fani olarak. Flaman. Flemish Flamanların oturduğu bölgeye ait; Flaman dili. balina derisini yüzmek veya yağını çıkarmak, ayıbalığının derisini yüzmek. et; kasaplık et; tavuk veya balık eti; beden, cisim, ten, vücut; beşer tabiatı, insaniyet; ten rengi; sişmanlık; nesil, soy, ırk; insan oğlu; canlı yaratıklar; meyvanın etli kısmı. flesh and blood nesil, kan, akraba; beşer tabiatı. flesh color ten rengi. flesh fly yumurtalarını etin üstüne bırakan karasinek. fleshpots zevk; zevki tatmin için gidilen eğlence yerleri. flesh wound hafif yara. all flesh bütün canlı yaratıklar, beşeriyet. in the flesh kendisi, yaşayan, canlı. It makes my flesh creep. Tüylerimi ürpertiyor. fleshiness şişmanlık, semizlik, etlilik. fleshless etsiz. fleshly bedene ait; etli, etten ibaret, şişman; dünyevi. fleshy ete ait, ete benzer; şişman, etli, toplu. et yedirmek, etle beslemek; kan dökmek; hırsını tahrik etmek; etle kaplamak; eti sıyırmak (deriden) flesh out dolgun olmak; şişmanlatmak; ayrıntılarıyla anlatmak. ten rengi dar pantolon; deriden sıyrılarak alınmış ve tutkal için kullanılan et parçaları. okun üzerine tüy koymak. (çoğ.) fleurs-de-lis) süsen çiçeği, susam; eski Fransız armasındaki zambak şekli. (bak.) fIy. (çoğ.) bazı köpeklerin aşağı sarkan üst dudağı. bükmek, eğmek, kasılmak (kas) bükülebilir, eğrilebilir, esnek; uysal, yumuşak başlı, mülayim; uyabilir, kalıba girer. flexibil'ity eğilme kabiliyeti, esneklik; uysallık. flexibly bükülme suretiyle; uysallıkla. bükülme, esneme, çevrilme, eğilme; bükülebilen yer, dirsek. (anat.) bükülme hareketini yaptıran kas, fleksör kas. eğri, eğri büğrü, bükümlü, kıvrımlı. flexuosity eğrilik, kıvrımlılık büküntü. eğrilik, bükülme, dirsek, katlanma; kuş kanadının son mafsalı. hoppa ve geveze kimse, dedikoducu kimse. (ing), (argo) polis. hafif vuruş; fiske; leke, çizgi; hafifçe vurmak, fiske vurmak; atıvermek. flicks (argo) sinema. titrek ve parlak ışık; geçici belirti; çırpınmak; titrek yanmak. flickeringly titreşerek, pırıldayarak. (zool.) Amerika'ya mahsus kanatlarının altı sarı renkli bir çeşit ağaçkakan. uçan şey veya kimse; pilot; (A.B.D) el ilânı; (A.B.D), (k.dili.) hem kazancı hem zararı büyük olabilen bir yatırım; uzun atlama. uçuş, uçma; seyir, yol alma, hareket; göç, hicret; bir kat merdiven; bir uçuşta katedilen mesafe, menzil; firar, kaçış; birkaç uçaktan ibaret hava filosu: (kuşlar) göç etmek. flight of fancy hayal, hayal kurma. put to flight kaçmak mecburiyetinde bırakmak. take to flight kaçmak, firar etmek, (slang) tüymek. ne dediğini bilmez; hafifmeşrep; kararsız, dönek, maymun iştahlı; budala, kaçık. flightily ne dediğini bilmeden, belirli bir fikri olmayarak: kararsızca. flight iness kararsızlık, döneklik: kuş beyinlilik. (k.dili.) saçma, boş laf; hile, oyun, dolap; hilekar, dalavereci üç kağıtçı. seyrek dokunmuş ve kolayca yırtılabilen (kumaş), hafif, ince, dayanıksız; inanılması güç: müsvedde kâğıdı. flimsily hafifçe, dayanıksız bir şekilde. flimsiness hafif ve ince oluş, dayanıksızlık. çekinmek kaçınmak; çekinme, kaçınma; bir çeşit iskambil oyunu. parça kıymık. (flung) atmak, fırlatmak, savurmak: silkinmek: silkmek; binicisini üstünden atmak (at): öteye beriye sallamak; yıkmak, düşürmek, devirmek; çifte atmak: atılmak; savurmak (küfür); dalmak, sıçramak. fling away dışarı atmak, dışarı fırlamak. fling off dağıtmak, yaymak; izini kaybettirmek (av); defetmek. fling out yüzüne karşı söylemek (söz); fırlatmak. atma, atış; sıçrayış, fırlayış; hakaret, laf sokuşturma, iğneli söz; hareketli dans; çıIgınlık, eğlence, serbest davranış. have a fling at denemek, yapmaya çalışmak. have one' fling baskıdan kurtulup serbestçe hareket etmek, meydanı boş bulup bol bol eğlenmek. çakmaktaşı; çakmaktaşı gibi sert olan herhangi bir şey. flint and steel çelik çakmak. flint glass billur, kristal. flint heartted merhametsiz, taş yürekli. flintlock çakmaklı tüfek. flint ware hamurunda çakmaktaşı bulunan iyi cins çanak çömlek. flinty çakmaktaşı gibi çok sert. (ped, ping) başparmakla havaya fırlatmak (para atarak oynanan kumarda olduğu gibi); fiske vurmak; darılmak, kırılmak; fiske, hafif vuruş; alkollü bir çeşit içki; (k.dili) arsız, küstah. flipflop bir çeşit takla. bilir bilmez söz söyleyen, düşüncesizce söylenmiş (söz) flippancy küstahlık. flippantly düşüncesizlikle, küstahca. kaplumbağanın yüzmek için kullandığı yassı bacak veya kanadı; palet (yüzme); (argo) el. flört etmek, kur yapmak; fırlatmak, hızla hareket ettirmek, iki yana sallamak (yelpaze gibi); fırlamak; flört etmeye alışkın kimse: fırlama atılış, ani hareket. flirta'tion flört etme, kur yapma. flirta'tious işvebaz, flörtçü, (slang) fındıkçı. flit, böcekleri öIdürücü ilâç. flitgun flit makinası. (ted, ting) oradan oraya dolaşmak, gitmek, kuş gibi gelip geçmek; çırpınmak: çırpınma, kuş gibi geçme. tuzlanmış domuz döşü; kızartılmaya elverişli balık eti; uzun yekpare kereste parçası, direk. çırpınmak. yarasa. (A.B.D), (argo) eski ve değersiz otomobil. su üstünde yüzen herhangi bir şey; sal; olta mantarı; şamandıra, duba; geçit resminde kullanılan süslü araba; (den) pervane tahtası; mala; dondurmalı gazoz; (çoğ.) tiyatro sahnesinin ön kısmındaki ışıklar. yüzmek, batmamak, su yüzünde durmak, su yüzünde gitmek; hava akımına kapılarak sürüklenmek; hayal gibi hareket etmek, dolaşmak; yüzdürmek; su basmak; sala yüklemek; (hisse senetlerini ve tahvilleri) satışa arzetmek; yaymak, neşretmek. yüzen kimse veya şey; bir işten öbür işe geçen kimse; çeşitli yerlerde kanuna aykırı olarak oy kullanan kimse. yüzen; bağlı olmayan; gezici, seyyar, sabit olmayan; değişen. floating anchor (bak.) sea anchor. floating bridge yüzen köprü dubalı köprü. floating capital (tic.) döner sermaye. floating debt gayri muntazam borç. floating derrick (den.) gezer maçuna. floating dock yüzer havuz. floating dredge dubalı tarak. floating island yüzen toprak parçası; üzerinde yer yer yumurtalı köpük olan bir çeşit krema. floating kidney (tıb.) yer değiştiren böbrek. floating light fener dubası, fener gemisi, fenerli şamandıra. floating population gelip geçici ahali, gayri sabit nüfus. floating trade deniz ticareti. yün gibi, yünlü, (bot.) top top yumuşak tüylü. pamuk gibi top top olmak (bulut); topaklamak (toprak) yün yumağına benzer ufak topak. yün gibi yünlü; pamuğu benzer ufak ufak parçaları olan; top top yünle kaplı. flocculence,-cy yün gibi olma top top olma, topaklama. (çoğ.) li) yün yumağı gibi herhangi bir şey; (anat.) beyinciğin bir kısmı: (astr.) kalsiyum ile hidrojenden ibaret olup güneşin çevresinde bulunan ve buluta benzer şekil. sürü; küme: güruh kalabalık, yığın: cemaat, grup, zümre: sürü halini almak, sürü halinde gitmek, toplanmak, üşüşmek. saç veya yün yumağı şiltelere doldurulan kaba pamuk veya paçavra, kıtık; duvar kağıdına kumaş görünüşü kazandırmakta kullanılan ince ince kesilmiş kumaş veya yün parçaları: (kim), (çoğ.) pamuğa benzer ufak parçalar. flock bed kıtık şilte. flocky yünlü, top top yün gibi, topak halinde. denizde yüzen üstü düz buz kitlesi, buz sahrası. (ged, ging) dövmek dayak atmak kamçılamak. flogging dayak kötek, kamçı ile dövme. sel, taşkın tufan, seylap: met, kabarma; su, deniz, derya, nehir: bolluk: üstüne sel gibi su salıvermek, sel basmak, istilâ etmek: sel gibi akmak, taşmak coşmak; (tıb.) (rahim) fazla kanamak. flood control su baskınını önleme. floodgate set kapak. floodlight projektör. floodlighting projektörle aydınlatma. flood of light bol ışık, bol ziya. flood plain (coğr.) taşkın ovası. flood of tears sel gibi akan göz yaşı. flood tide met, kabarma. the Flood Nuh tufanı. flooded with letters mektup yağmuruna tutulmuş. taş veya tahta döşeme, yer, zemin; dip; kat; yasama meclisi salonunun üyelere ayrılmış kısmı; mecliste söz söyleme hakkı; taban ücret, asgari ücret veya fiyat; taş veya tahta döşemek, kaplamak: vurup yere yıkmak; (k.dili) şaşırtmak, ağzını kapatmak; (k.dili) yenmek. floorcloth döşemelik muşamba; tahta bezi. floor lamp ayaklı abajur. floor plan (mim.) kat planı. floor show varyete, atraksiyon, eğlence programı. floorwalker (A.B.D) büyük mağazalarda işi idare eden ve müşterilere yardımcı olmak üzere dolaşan adam. ground floor zemin kat. in on the ground floor başlangıçta işe giren. have the floor mecliste söz söyleme hakkı olmak, kürsüye çıkmak. take the floor mecliste söz almak. completely floored tamamen saşırmış. floorer döşemeci. flooring döşemelik. (A.B.D), (argo) hafifmeşrep kadın. (ped, ping) çırpınmak; çöküvermek, dönüvermek; devrilmek; birden düşürmek; (argo) uyumak; (k.dili.) başaramamak: çarpma, çarpma sesi; (k.dili.) başarısız teşebbüs (eser, icat); başarısızlık; çökme, devrilme; (argo) uyuyacak yer veya fırsat. flop house yoksul kimselerin kaldığı çok basit ve bakımsız bir otel. tavuk pençesi, (bot.) Biyophyllum pinnatum. (bot.) bitey, flora, bir bölgede yetişen bitkilerin topu; bu bitkiler hakkında yazılmış eser; (tıb.) belli bir kısımdaki mikroplar. floral çiçeklere ait. Floransa şehri. Floransa'ya ait; Floransalı; bir çeşit kabartma çizgili ipek kumaş. çiçeklenme, çiçek açma zamanı; başarı devresi. florescent çiçek açmış, donanmış. (bot.) ayçiçeği ve nergis gibi bileşik çiçeklerin ortasındaki ufak çiçekçik. çiçeklerle süslü. çiçek yetiştirme, çiçekçilik. kırmızı, yüzüne ateş basmış (yüksek tansiyondan); çok süslü. çiçek veren, çiçekli, çok çiçek açan. on dokuzuncu yüzyıla mahsus gümüş. Avusturya parası; iki şilin kıymetinde ingiliz parası; Hollanda'da kullanılan madeni bir para, florin, gilder. çiçekçi, çiçek yetiştiren kimse. bükülmemiş ham ipek, floş; kısa ipek telleri, ipek gibi yumuşak tüyler. floss silk elişlerinde kullanılan floş, ham ibrişim. dental floss diş aralannı temizlemeye yarayan mumlu iplik. flossy tüylü, hafif ve yumuşak; (argo) şatafatlı. yüzme, su üzerinde durma; su üstünde yüzen çöp ve enkaz; (den) geminin su üstünde kalan kısmı; yüzme gücü. yüzme, su üstünde durma; (tic.) sermaye temini; esham ve tahvilât satma; maden cevheri tozunu belirli bir sıvı içinde yüzdürerek ayırma. flotilla, küçük filo. (huk.) gemi enkazı. flotsam and jetsam denizde yüzen veya kıyıya vuran enkaz; ufak tefek şeyler; devamlı bir işi veya evi olmayan kimseler, serseriler, ayaktakımı. öfke veya sabırsızlıkla yerinden fırlayıp yürümek; donuvermek, fırlamak; fırlayış, atılış. farbala, volan; farbala ile süslemek, volan koymak. dilbalığı, dere pisisi, yan yüzen birkaç çeşit balık. English flounder dere pisisi, (zool.) Pleuronectes flesus. çamura veya suya bata çıka yürümek; güçlükler ve yanlışlıklar içinde sürüklenip gitmek, uğraşıp durmak; debelenme, çabalama. un, ince toz; öğütmek, un serpmek, una bulamak. flour beetle un kurdu, un böceği. flour mill un değirmeni. flour moth un güvesi. floury una bulanmış. serpilmek, gelişmek, büyümek, neşvünema bulmak, inkişaf etmek; başarı kazanmak, muvaffak olmak, zenginleşmek, yıldızı parlamak, gözde olmak; süslü bir dil kullanmak; gösterişli hareketlerde bulunmak; süslemek; tezyin etmek; sallamak, kibirli jestler yapmak (kollarla); gelişme, serpilme; refah; süs, gösteriş, fantazi, tumturak; fanfar, merasim borusu; sallama, savurma. a flourish of trumpets merasim borusu. flourishingly serpilerek, gelişerek; gösterişli bir şekilde; yıldlzı parlayarak. açıkça itaat etmemek, karşı koymak, muhalefet etmek; alay etmek, eğlenmek; hakaret etmek; küçümsemek, hor görmek; hürmetsizce davranmak; (alay.); karşı koyma. akmak, akıntı gibi gitmek, cereyan etmek, seyelan etmek; dalgalanmak, sallanmak; kabarmak, met halinde olmak; dolmak,dopdolu olmak; bol bol içilmek (şarap); su basmak; akıtmak. flowing akıcı,belagatli. flowing bowl içki, içki kâsesi. flowing style akıcı üslup, selis üslup. Iand flowing with milk and honey süt ve bal akan diyar, refah içinde olan ülke. akış, akıntı, cereyan, seyelân; (fiz.) akı; belirli zamanda akan su miktarı; met; akıcılık, düzgün konuşabilme yeteneği. çiçek; çiçek açan bitki; süs, süsleme, tezyinat; seçkin veya güzide şey, olgunlaşmış veya kemale ermiş şey; (kim), (çoğ.) buhardan toz haline gelmiş olan madde; çiçeklenmek, çiçek vermek, çiçek açmak; açılıp gelişmek, olgunlaşmak, kemale ermek; çiçek açtırmak; süslemek. flower bed çiçek tarhı, ocak. flower girl çiçek satan kız; düğünde çiçek taşıyan kız. flowerpot saksı. in flower çiçek açmış halde, tam gelişme devresinde. çiçek açan bitki, belirli zamanlarda çiçek veren bitki. süslü gösterişli, tumturaklı: çiçeklere ait, çiçekli, çiçeği çok. floweriness gösteriş, tumturak. (bak.) fly. (k.dili) grip, enflüanza. (A.B.D), (k.dili.) safsata saçma; züppelik. düzensiz bir şekilde değişmek, bir kararda olmamak; kararsız olmak, tereddüt etmek; (tic.) değişmek, tahavvül etmek. fluctua'tion düzensiz değişim. ocak bacası, baca; hava veya gaz borusu. hafif tüy. bir çeşit balık ağı. ifade düzgünlüğü, fesahat, akıcılık. akıcı açık, düzgun, fasih, beliğ, pürüzsüz; sürükleyici (ifade, söz, yazı) fluently akıcı olarak, purüzsüzce, kolaylıkla. hafif tüy kırpıntı; kuştüyü, yumuşak kürk; yüzdeki ince tüyler, ayva tüyü; (k.dili.) sahnede kötü okunan bir şey; silkinip tüylerini kabartmak; söyleyeceği sözü unutmak veya yanlış okumak. fluffiness tüy gibi yumuşak olma. fluffy tüy gibi yumuşak, kabarık. (müz.) kornet gibi nefesli bir çalgı. akışan, seyyal: akıcı, sıvı mayi, sulu: sıvı veya gazlı madde. fluid'ity akıcılık, seyyal oluş. (A.B.D) 29,57 cc: ing 28,41 cc. talih, rastlantı, tesadüf: şansla isabet etmek; tesadüfen kaybetmek veya kazanmak. fluky tesadüfe dayanan, şansa bağlı; kararsız, dönek, sağı solu belli olmayan. , (den.) gemi demirinin tırnağı veya ona benzer şey: ok ve mızrak damağı veya dikeni; balina kuyruğunun yassı parçalalarından her biri. dilbalığı, yassı bir balık: yaprak şeklinde ve yassı bir parazit kurt. fluke worm hayvanların karnında bulunan bir kurt, şerit. değirmen altında bulunan su yolu; (A.B.D) çay veya ırmak akan dar boğaz; böyle bir boğazdan geçirmek, kanal vasıtasıyla ırmak veya gölden su akıtmak. keşkeğe veya bulgur pilavına benzer bir yemek; muhallebi gibi bir çeşit meyvalı ve yumurtalı tatlı; tatsız şey, anlamsız kompliman, boş laf. (argo) şaşırtmak. (k.dili) ağır bir şeyi birden bırakıvermek; çökmek; ağır bir şeyin düşmesinden hâsıl olan ses. (bak.) fling. (A.B.D), (k.dili) başarı kazanamamak, kalmak, (slang) çakmak; sınavda bırakmak (öğretmen); sınav veya sınıfta kalma. flunk out başarısızlıktan dolayı okulu bırakmak veya bıraktırmak. dalkavuk, (slang) yağcı; uşak, hizmetçi. (fiz.) bazı cisimlerin ışık ve röntgen ışınlarına arzedilince kendiliklerinden çeşitli renklerde ışıklar saçma niteliği, flüorışı. fluorescent böyle bir niteliğe sahip olan. (kim) flüor ile başka bir elemanın bileşmesinden meydana gelen kimyasal karışım. (kim) flüor. kalsiyum flüorürü; (bak.) fluorspar. floroskop. mermer gibi güzel bir çeşit taş. birden esip kısa süren rüzgâr; hafif sağanak, geçici hafif kar veya yağmur; telaş, heyecan, acele; borsada geçici bir faaliyet; telâşa düşürmek, telâşa vermek, heyecanlanmak; (colloq.) iki ayağını bir pabuca sokmak; sinirlendirmek. kanatlanıp uçmak, ürkmüş kuş gibi uçmak: ürkütüp kaçırmak (özellikle av kuşu): birden ürkütüp kaçırılan kuşlar. dopdolu, taze: bol, mebzul, bereketli, cebinde çok para taşıyan: bir seviyede, düz: güvertesi baştan kıça kadar düz olan (gemi): düzlemek bir seviyeye getirmek; boşluklarını doldurup düzeltmek (duvar); düz bir şekilde, yüzeyde tam. ; birden akmak, hücum etmek (kan); kızarmak; heyecanlandırmak: akıtmak, bol su ile temizlemek; kızartmak; kızarma; ısınma, heyecan, galeyan, coşma, taşkınlık; kırmızılık, kızartı; ateş hararet, sıcaklık. Her face was flushed. Yüzü kıpkırmızıydı. in the first flush of passion ilk heyecanla, hislerin ilk coşkunluğuyla. flushed with victory zaferin verdiği şevk ve heyecanla dolu. (iskambil) floş, poker oyununda aynı renkten olan bir el kağıt. şaşırtmak, telâşa düşürmek şaşırmak, bocalamak,telâşlanmak; heyecan, telâş, şaşkınlık, bocalama. (müz.) flüt, flavta; (mim.) yiv, oluk; flüt çalmak: flüt gibi ses çıkarmak veya şarkı söylemek; (mim.) yiv açmak, yivlerle süslemek. fluted column yivli sütun. fluting yivli süs. flutist flütçü, flavtacı. fluty flut sesi gibi, flüt sesini andıran. kanatlarını çırpmak; titremek, sallanmak; çırpınmak, telâş etmek; titretmek, kımıldatmak; telâşa düşürmek, heyecan vermek; titreme, heyecan, çalkalanma, çırpınma; telâş, asabiyet; (hav) kanat sarsıntısı; (tıb.) titreme, kalp ritmi bozukluğu. nehirlerle ilgili; nehirde hâsıl olan; nehirde yaşayan. (coğr.) nehir ve denizin birleşik faaliyeti sonucunda hâsıl olan. seyelân, akıntı; değişme; (fiz.) akı; akış, cereyan; denizin meddi; eritici madde; emaye işinde kullanılan ve kolay eriyen bir çeşit cam; akıtmak, eritmek: (tıb.) akıntı vermek. flux density (fiz.) elektrikli veya manyetik alanın gücü. fluxa'tion akıtma, eritme. akıntı, akma, cereyan; (mat.) bir miktarın değişme hızı. fluxional akıntıya ait; değişen, kararsız. uçuş; (terz.) fermuar veya düğme ile kapatılabilen kısım; (beysbol.) vurulup havaya kaldırılan top; (mak.) sürat regülatorü: bayrak veya sancağın ucu: çadırda kapı yerine geçen perde: (çoğ.), (tiyatro) sahnenin yukarısındaki kısım ve dekor değistirme teçhizatı; (matb.) baskı makinasında kâğıt toplayıcısı. on the fly uçarken, havadayken; (A.B.D), (k.dili.) iki taşın arasında. (flew, flown) uçmak, havadan geçip gitmek: pek çabuk geçmek, pek çabuk gitmek; kaçmak, firar etmek; fırlamak, atılmak: uçakla gitmek: uçurmak; -(den.) kaçmak, -(den.) sakınmak: şahinle avlamak. fly about öteye beriye uçmak; süratle iş görmek. fly apart birdenbire kopup ayrılmak, parçalanmak. fly at fırlamak, atılmak, üstüne saldırmak. fly away uçup gitmek; kaçmak. fly blind (hav.) yalnız aletleri kullanarak uçmak. fly high çok hırslı olmak, coşmak. fly in the face of sözünü dinlememek, açıkça itaatsizlik etmek, karşı gelmek. fly into a passion kızmak, öfkelenmek, hiddete kapılmak. fly off uçup gitmek. fly off the handle birdenbire öfkelenmek, parlamak. fly out (beysbol.) atılan top tutulunca oyundan çıkmak. fly the coop (A.B.D), (argo) dışarı sızmak, kaçmak. sinek; sinek veya böcek şeklinde olta iğnesi; sinek şeklinde sus. fly blister (tıb.) kurutulmuş ispanyol sineginden yapılmış bir çeşit yakı. flypaper sinek kağıdı. fly swatter sineklik, sinek raketi. a fly in the ointment keyfe keder veren şey. forest fly atsineği, (zool.) Hippobosca equina. (argo) uyanık, haberdar. hoppa, bir dalda durmaz, maymun iştahlı. sinek yumurtası. sinek yumurtası ile dolu; bozuk, kötü. roketin bir gök cisminin yanından geçmesi. güvenilmez, aldatıcı; güvenilmez kimse. sinekçil, (zool.) Empidonax. redbreasted flycatcher cuce sinekyutan, (zool.) Musciapa parva. spotted flycatcher benekli sinekyutan, (zool.) Musciapa striata. (bak.) flier. uçma, uçuş; tayyarecilik, havacılık: uçan; havacılıkla ilgili. flying boat deniz uçağı. flying buttress (mim.) duvar dirseği, payanda, istinat kemeri. with flying colors parlak bir başarı ile. Flying Dutchman fırtınalı havalarda Ümit Burnu civarında görüldüğüne ve denizcilere uğursuzluk getirdiğine inanılan efsanevi Hollanda gemisi. flying field küçük havaalanı. flying fish uçarkefal, (zool.) Exocoetus. flying fox meyva yiyen bir yarasa. flying fortress uçan kale (uçak) flying machine eski uçak, tayyare. flying saucer uçan daire. flying squirrel uçar sincap. flying start hızlı ve elverişli başlangıç. bir kitabın baş veya sonunda boş bırakılan yaprak. sinek kağıdı. sinek tuzağı; sinekkapan (bitki) Venus' flytrap sinekkapan, (bot.) Dionaea muscipula. düzenteker. (foto.) diyafram ayarı öIçüsü, (bak.) forecastle. tay; tay doğurmak. in foal with foal gebe (kısrak) köpük; köpürmek, köpürerek akmak; öfkelenmek, (fig.) köpürmek, küplere binmek. foam at the mouth ağzı köpürmek; çok öfkelenmek. foam rubber sünger. foamy köpüklü. (bed, bing) off ile hile yapmak; başından savmak, atlatmak; bir kenara atmak, (slang) kazık atmak. pantolonda ufak saat cebi; (A.B.D) saat kösteği. (kıs.) free on board (tic.) fob, vapur veya trene teslim. (fiz.) odaksal mihraki. focal distance odak mesafesi. focal plane (foto.) bir objektifin odağını içine alan düzlem filim yeri. focal point toplanma noktası. mihraka getirmek, bir merkezde toplamak, mihrakı ayar etmek: (tıb.) bir noktada toplanmak (hastalık) (çoğ.) cuses, ci), (ed veyased, ing veya sing) odak, mihrak: belirli bir noktayı iyi görebilmek için göz veya aleti ayar etme; (mat.) odak noktası, faaliyet merkezi; bir noktaya getirmek, odağı ayar etmek; dikkatini toplamak. in focus odağı tam ayarlı. out of focus iyi ayar edilmemis, flu. saman veya ot gibi hayvan yemi; yem vermek, beslemek. düşman, hasım. foeman düşman. (meteor) dağlardan esen sıcak ve kuru rüzgâr. (bak.) fetal fetus. (ged, ging) sis, duman; (foto.) donukluk; bunaklık; sisle kaplamak, karartmak; sisle dolmak, sis basmak: (foto.) belirsiz olmak, donuklaşmak; bunamak. fog bank (meteor) uzaktan özellikle denizde görülen sis, sis yığını. fogbound sis yüzünden beklemek mecburiyetinde olan. fogbow (meteor) bazen sisli havalarda görülen beyaz veya sarımtırak gökkuşağı. foghorn sis düdüğü. ot biçiminden sonraki yeni sürgün. sisli, dumanlı; bulutlu, bulanık. (I.) don't have the foggiest idea. Haberim yok. Hiç fikrim yok. foggily duman içinde gibi, bulanik, karışık. fogginess duman, dumanlı oluş, sisli oluş. eski kafalı kimse. (ünlem) Püf ! Ne fena ! zaaf, kusur; delilik; merak; kılıcın ortasıyla ucu arasındaki kısım. engellemek, mâni olmak: şaşırtmak, işini bozmak; avda avcıları saşırtmak; hayvan izi. yaldız kâğıdı, alüminyum kâğıdı, aluminyum, kalay veya kurşun yaprağı, varak, ince maden tabakası (bak.) tinfoil); ayna sırı; (kıymetli taş için) foya; kıyas ve karşıtlık için gösterilen kimse veya şey; (mim.) yaprak, yaprak şeklinde süs; zıt nitelikte bir şeyin yanına koyarak kıymetini ortaya çıkarmak. eskrim kılıcı, meç. hile yaparak kabul ettirmek, hile veya zorla sokmak, sokuşturmak; (sahte bir şeyi) aslı diye kabul ettirmek. foist something off on somebody hile ile kabul ettirmek, yutturmak, kazık atmak. (sonek) kat, misil, kere: fivefold beş misli, beş kat. katlamak, bükmek; (matb.) kırmak; sarmak, bağrına basmak; kaplamak; katlanmak, bükülmek; sarılmak, bürünmek; kavuşturmak (elleri); hafifçe katmak; (A.B.D), (argo) tutulmayıp kapanmak (piyes); yorgunluktan çökmek; kat, kıvrım; büklüm; boğum (yılan); (jeol.) kıvrım. fold the arms kolları kavuşturmak. folding bed açılır kapanır karyola. folding door katmer kanatlı kapı. folding machine kırma makinası. ağıl; koyun sürüsü; cemaat; ağıla kapamak. (bak.) faltboat. katlama makinası; kırma makinası; dosya, klasör; broşür. (bak.) falderal. yapraklar, yeşillik; (mim.) süslemede kullanılan yaprak ve dal şekilleri. foliage plant yapraklarının güzelliği için yetiştirilen bitkiler. yapraklara ait, yapraklardan ibaret, yapraklı. dövüp ince yaprak şekline sokmak, yaprak haline getirmek; sır sürmek; (mim.) yaprak şekilleriyle süslemek; yapraklara ayrılmak, yaprak vermek; (matb.) sayfaları numaralamak. foliate(d) yaprak şeklinde, yapraklı; varaklara ayrılabilir, kâğıt gibi tabakalar halinde. yaprak şekline sokma; yapraklanma, yeşillenme; dövüp yaprak haline getirme; (bot.) tomurcuk içinde yaprakların dizilişi; (mim.) yaprak şeklinde taştan süsler; (jeol.) yaprak gibi ince tabakalı teşekkül; kitap sayfalarının numaralanması. (biyokim.) folik asit. (bot.) yaprak şeklinde, yapraksı; yapraklara ait veya yapraklardan ibaret. (çoğ.) -os), kitap yaprağı, varak; ikiye katlanmış kâğıt tabakası; ikiye bükülmüş yapraklardan meydana gelen kitap, en büyük boyda kitap, en büyük boyda kitabın ebadı; basılmış kitabın sayfa numarası; hesap defterinde karşı karşıya olan aynı numaralı iki sayfa; (huk.) bir vesikanın uzunluğunu tayin için kullanılan belirli kelime sayısı; (matb.) ikilik formalı, forması dört sayfalık. halk, ahali; kavim; millet; (çoğ.) insanlar, kimseler; (çoğ.), (k.dili.) akraba, aile, ana baba. folk dance halk oyunu. folk literature halk edebiyatı. folklore halkın malı olan gelenek, inanç, âdet, atasözü ve masallar; folklor, halkbilgisi. folk singer halk şarkıcısı, âşık. folk song halk sarkısı, türkü. folksy (A.B.D), (k.dili.) teklifsiz, samimi. folkways bir millete özgü âdetler. (bot.) tek hücreli basit meyva; (anat.) folikül, bezcik. (tiyatro) revü. takip etmek, izlemek; mesleğinde çalışmak; kovalamak, peşini bırakmamak, arkasından yetişmeye çalışmak; uymak, taklit etmek, örnek almak; sonucu olmak, anlaşılmak, çıkmak; takip, izleme. follow after peşinden gitmek, takip etmek. follow one' nose dosdoğru gitmek. follow out (bir işi) sonuna kadar götürmek. follow suit (iskambil) aynı cinsten oynamak; bir kimseyi kendine örnek almak. follow the hounds köpek kullanarak atla ava gitmekb follow the sea denizci olmak. follow through başladığına devam edip sonuca bağlamak; tenis veya golf oyununda topa vurduktan sonra raket veya sopayı sallamaya devam etmek. followthrough devam, tamamlanma. follow up takip etmek, izlemek, kollamak; tamamlamak. followup takip etme; takip etmede kullanılan herhangi bir şey. as follows böylece; aşağıda gösterildiği şekilde. It follows from this that... Bundan da anlaşıldığı gibi, binaenaleyh. (ing), (k.dili.) hayran. taraftarlar, bağımlı olan kimseler, tabi olanlar; takip eden, izleyen; ertesi, muteakıp, aşağıdaki; ilerdeki, istikbaldeki. the following şunlar. pirit. delilik, divanelik, ahmaklık, budalalık. tahrik, kışkırtma; isteklendirme, teşvik; (tıb.) pansuman. deli, meraklı, düşkün. fond of seven, âşık. fondly şefkatle, sevgiyle, muhabbetle. fondness sevgi, merak, iptilâ, düşkünlük. fondan. okşamak, sevmek; okşayarak sevgisini göstermek, bağrına basmak. (ahçı) fondü. vaftiz kurnası; bilhassa Katolik kilisesinde içinde mukaddes su bulunan kurna; menşe, kaynak; lambanın gaz haznesi. (matb.) belirli bir cins veya boyda hurufat takımı. (anat.) bıngıldak. yemek, yiyecek; gıda, besin; iaşe; (for animals) yem. food card yemek karnesi. food control yiyecek maddelerinin kontrol altına alınması. food poisoning gıda zehirlenmesi. foodstuff yiyecek, gıda maddesi. food for thought düşünülecek şey. ahmak veya budala kimse, enayi veya aptal kimse, alık veya akılsız kimse; soytarı; küçük düşürülen kimse. fools cap soytarı külâhı; okullarda oğrencilere eskiden ceza olarak giydirilen yüksek ve sivri tepeli külâh. foolscap yaklaşık olarak 33 x 40 cm ebadında kâğıt. fool' errand bir iş için boşuna bir yere gitme. fool' mate satranç oyununda belirli ve çok basit bir usul ile (mat.) etme. fool' paradise geçici ve gerçek olmayan mutluluk. All Fool' Day ing, April Fool' Day (A.B.D) 1 Nisan. make a fool of (bir kimseyi) enayi yerine koymak, budala mevkiine düşürmek. play the fool maskara olmak, rezil olmak. aldatmak,oynatmak; delilik ve maskaralık etmek; boşuna vakit geçirmek, eğlenmek. fool around kdili aylak aylak dolaşmak fool around with kurcalamak, ile oynamak. fool away (k.dili) delice sarfetmek, israf etmek, boşuna geçirmek; kaçırmak. fool with (k.dili) ile oynamak, boşuna uğraşmak. delice cesur, atılgan, çılgın. foolhardily delicesine bir cesaretle, çılgınca. foolhardiness delice cesaret, çıIgınlık. akılsız mantıksız, saçma, budalaca. foolishly akılslzca, budalaca, enayice. foolishness enayilik, akılsızlık, boş laf. salim, kazadan belâdan uzak; kusursuz, başarı kazanamaması imkansız olan. yaya yürümek, dans etmek, oynamak; (gen.) up ile yekununu çıkarmak; ödemek; gitmek; yol almak, seyretmek (gemi) foot a measure dans etmek. foot it yaya gitmek. foot the bill hesabı ödemek. (çoğ.) feet) ayak, kadem; ayak kısmı; en alçak kısım; alt, (dağ) etek, dip; temel esas; son; (şiir) vezin tef'ilesi; yaya asker, piyade; dikiş makinasında bezi düz tutan parça, ayak; yekun, tutar. foot lathe ayak tornası. foot of a mast (den) direk ıskaçası. foot of a sail (den) yelkenin altabaşosu. foot passenger yaya yolcu, yaya giden kimse. foot rot (bot.) portakal ağacının gövdesine ârız olan bir hastalık herhangi bir filizin dibinde husule gelen bir hastalık. foot rule bir ayak boyunda cetvel. foot soldier piyade neferi. (I.) wouldn't touch that with a tenfoot pole. Elimi bile sürmem. at one's feet ayağının dibinde; tesiri altında. cubic foot kübik kadem, 28,317 cm3. off one's feet yatar vaziyette; iradesi dışında. have feet of clay dışardan görünmeyen önemli bir kusuru olmak. keep one's feet düşmemek, sarsılmamak. one foot in the grave bir ayağı çukurda. on foot yaya olarak, yürüyerek. on one's feet ayakta. put one's foot down kararlı olmak, ayak diremek. put one's best foot forward iyi bir tesir bırakmak; elinden geleni yapmak. put one's foot into it, put one's foot in one's mouth pot kırmak, gaf yapmak. set foot in girmek, ayak basmak. sit at one's feet bir kimsenin hayranı olmak, müridi olmak. square foot kadem kare, 0,0929 m2. stand on one's own feet bağımsız olmak, kimseye muhtaç olmadan yaşamak. swift of foot ayağına tez. under foot ayak altında. kademlik, (arsa kenarı, filim, tahta) uzunluk; (mad.) çalışmaya göre ödenen para. (bayt.) sığıra mahsus bir çeşit bulaşıcı hastallk, aft humması. (ing) (futbol.); (A.B.D) yumurta şeklinde topla oynanan oyun, Amerikan futbolu. ayakları dayayacak tahta; tahta karyolanır ayak ucundaki parça. üniformalı uşak. ayak freni. yayalara mahsus köprü. (fiz.) bir ışık öIçüsü. yaya. a six footer aşırı uzun boylu kimse. ayak sesi. çorap ve ayakkabılar. dağ etegi, bayır. ayak basacak sağlam yer, garantili yer. basılan yer, ayak basacak yer; mevki, hal; ilişki; yekun; temel ayağı, taban. on a better footing than ever araları her zamankinden daha iyi. ayaksız, asılsız; (k.dili.)ahmak, budala. (tiyatro) sahne önündeki bir sıra ışık; sahne mesleği. önemsiz, değersiz; ahmak. küçük sandık. serbest, başıboş, kayıtsız. üniformalı uşak; piyade neferi. dipnot, hamiş; dipnot koymak. yavaş yürüyüş; merdiven sahanlıgı; ufak sahne. (eski.) yaya dolaşan haydut, yol kesen eşkıya. keçi yolu, patika; (ing) yaya kaldırımı. ayak-libre. 1/32 ayakl-ibre. ayak izi. ayak dayayacak yer, ayak konacak yer. (den.) yelkenin altabaşo halati; (çoğ.) marsapetler. posa, tortu. yürümekten ayakları şişmiş. (bot.) siçek sapı, yaprak sapı. kadınlara mahsus eyerin tek üzengisi; (mim.) sütun kaidesi veya kürsüsü. adım; ayak sesi; ayak izi; basamak. follow in one' footsteps bir kimsenin izinde olmak. mezarlarda ayak ucundaki taş. ayak taburesi. ayak giyecekleri. (spor) ayak hâkimiyeti. aşınmış, yorulmuş, ayakları acımış. (k.dili.) ahmak, budala. beceriksizce yapmak, yüzüne gözüne bulaştırmak; beceriksizlik. züppe. foppery züppelik. foppish züppece. foppishly züppecesine. foppishness züppelik. (kıs.) foreign, forestry. (edat) (bağlaç.) için, -e; uğruna; şerefine; -(den.) dolayı sebebi ile, cihetten; -e mukabil, karşı; uygun; yerine; hususunda, dair; göre; baglaç çünkü, zira. for all (I.) know bildiğime göre. for all that herşeye rağmen. forall the world ne pahasına olursa olsun, dünyada; tıpkı, aynen. for cash peşin para ile. for good bütün bütün, temelli olarak. for life hayat boyunca. for many miles around bütün civarda. for months aylardan beri; aylarca. for my part kendi hesabıma, bana kalırsa. for my sake hatırım için. for once bir kerecik, bir defacık. for reform yenilik taraftarı, devrimci. for sale satılık. for the life of me başım hakkı için, vallahi. for the second time ikinci defa olarak. as for me bana gelince. be tried for his life idam talebiyle yargılanmak. care for bakmak, meşgul olmak; sevmek; arzu etmek. For shame ! Ne ayıp! fit for nothing hiç bir işe yaramaz, beş para etmez. go for almaya gitmek; (k.dili) kabul etmek, istemek. go for a walk yürüyüşe çıkmak. Go for it! Saldır ! Davran! hard up for money para sıkıntısında. He was hanged for a pirate. Korsan diye asıldı. (I.) for one do not believe it. Kendi hesabıma ben inanmıyorum. If it weren't for you... Siz olmasaydınız... Is he the man for the job? O bu işin adamı mı? It is for you to make the move. Bu işe siz önayak olmalısınız. işe girişmek size düşer. It' time for school. Okul zamanı geldi. Iast for many hours saatlerce sürmek. He has left for India. Hindistan'a hareket etti. Iong for hasretini çekmek, özlemek, çok istemek, canı çekmek. mistaken for him ona benzetilmiş. not long for this world ölumü yakın, (colloq.) suyu kaynamış. notorious for -e adı çıkmış, ile meşhur. Now we are in for it. Çattık belâya ! Oh, for wings ! Keşke kanatlarım olsaydı! pay for ödemek. ready for dinner yemeğe hazır. shift for oneself kendini geçindinmek. So much for that. Bu hususta şimdilik bu kadar yeter. take him for a robber onu hırsız sanmak. Things look bad for you. işleriniz kötü görünüyor. a belt for ten liras on liralık kemer. time for work işe uygun zaman. use a book for a desk sıra yerine kitap kullanmak. too beautiful for words sözle tarif edilemeyecek kadar güzel. tooth for tooth dişe diş. tremble for üzerine titremek. walk for two miles iki mil yürümek. What for? Niçin? Neden? word for word harfiyen, kelimesi kelimesine. hayvan yemi, ot, saman, arpa; yiyecek peşinde koşma; yiyecekleri yağma etmek; yiyecek temin etmek için uğraşmak; yem veya yiyecek tedarik etmek. forage cap (Ing) bir çeşit piyade veya subay başlığı. (çoğ.) ramina) (anat.), (zool.) küçük delik. foramen magnum (anat.) kafatası altındaki büyük delik. foramen occipitale magnum (anat.) artkafa büyük deliği. foraminated (anat.) ufak delikli. (zool.) delikliler takımından bir deniz hayvanı. madem ki. çapul; akın; yağma etmek, çapulculuk etmek. (bak.) forbid. (bore, borne) kaçınmak, sakınmak, çekinmek. forbearance kaçınma, sakınma; sabır, tahammül, kendini tutma. forbearina sabırlı tahammüllü dayanıklı. (bade, bidden, bidding) menetmek, yasaklamak, yasak etmek. God forbid ! Allah esirgesin ! forbidden yasak, yasaklanmış. Forbidden City Tibet deki Lhasa şehri; Pekin'deki eski yasak bölge. forbidden degrees nikâh düşmeyen akrabalık dereceleri. forbidden fruit ahlâkdışı zevk. sert, haşin, ürkütücü nahoş. (bak.) forbear. güç, kuvvet, kudret; zor, cebir şiddet, baskı, tazyik; hüküm, tesir; (fiz.) güç, kuvvet. force feed (mak.) tazyikli yağlama, force majeure karşı konulmaz kuvvet, fors majör. force pump (mak.) alavereli tulumba, baskılı tulumba. force of circumstamces durum gereği. air force hava kuvvetleri. by force of etkisiyle. by (main) force zorla, cebren. in force büyük kuvvetlerle, bütün kuvvetiyle; tedavülde, muteber, geçerli; yü rürlükte. Iand forces kara kuvvetleri. naval forces deniz kuvvetleri. zorlamak, icbar etmek, mecbur etmek; tazyik etmek, sıkıstırmak; zorla almak; ırzına geçmek; (bahç) suni usullerle turfanda meyva, sebze ve çiçek yetiştirmek. force a smile zorla gülümsemek. force ones hand acele karar vermeye zorlamak. force one's way zorla yol katetmek. force the door kapıyı zorlamak. force the game fazla sayı kazanmak için oyunu tehlikeye sokmak. force the pace sürati artırmak, işi veya gidişi hızlandırmak. forced draft ateşe tazyikle verilen hava; aşırı çalışmaya zorlama. forced labor zorla çalıştırma, angarya; angaryaya zorlanan işçiler. forced landing (hav) mecburi iniş. forced loan (tic.) mecburi borçlanma. forced march (ask.) zoraki yürüyüş'. forced sale mecburi satış. forcing pit (bahç) bitkileri çabuk yetiştirmek için ısı verici maddeleri havi çukur. zorla yedirmek. kuvvetli, şiddetli, güçlü; etkili, tesirli. forcefully kuvvetle, şiddetle, zorla. forcefulness kuvvet, şiddet, güç; etkili oluş. baharatlı kıyma. (tıb.) pens forseps. zora dayanan: mecburi; canlı; etkili, tesirli, ikna edici. forcibleness mecburi oluş; etkili oluş; canlılık. forcibly zorla, mecburi olarak; etkili olarak. ırmakta yürüyerek geçilen sığ yer; sığ yerden yürüyerek geçmek. fordable yürüyerek geçilebilir. ön taraftaki, öndeki; ilk; daha evvelki; ön; önde olan şey; (den) baş taraf, pruva. come to the fore başa geçmek, öne geçmek. the fore part ön taraf, baş taraf. (ünlem) ön tarafta, baş tarafta önde; (ünlem) Dikkat ! (golf oyununda önde bulunanlara tehlikeyi ihtar için bağırma) fore and aft (den.) bas ve kıç istikametinde (gemi) (önek) önde veya önce(den.) (anat.) önkol,kolun dirsekle bilek arasındaki kısmı. önceden silâhlandırmak. (gen.) (çoğ.) ata cet. önceden haber vermek; (özellikle uğursuz bir şeyi) önceden hissetmek. foreboding kötü bir şeyin vuku bulacağını önceden hissetme, önsezi. tahmin, hava tahmini. (cast veya casted) önceden tahmin etmek; belirtisi olmak: tasarlamak. (den.) baş kasarası. (huk.) parayı ödemediği için ipotekli malı sahibinin elinden almak; imkânsızlaştırmak, engellemek; önceden halletmek. (huk.) ipotekli malı sahibinin kaybetmesi, hakkın düşmesi. ön avlu ön bahçe. (den.) güvertenin ön tarafı, bilhassa palavranın ön tarafı. önceden mahkum etmek. ata, cet. işaret parmağı. ön ayak. en öndeki yer, ön taraf, ön sıra. (bak.) forgather. (bak.) forgo. (went, gone) önce gitmek. önceden gitmiş, geçmiş; bitmiş. foregone conclusion kaçınılmaz sonuç, mukadder olan şey. ön plan. in the foreground ön planda, ön tarafta, göze çarpacak yerde. tenis sağ vuruş, forhend; atın boynu ve omuzları; menfaatli mevki; sağ vuruşla yapılan; önderlik eden; önceden yapılan. (A.B.D) ihtiyatlı, tedbirli. alın; herhangi bir şeyin ön tarafı veya cephesi. yabancı, ecnebi; harici, dış; ilgisi olmayan. foreign accent yabancı aksanı. foreign affairs dışışleri. foreign-born ikamet ettiği memleketten başka bir memlekette doğmuş. foreign exchange döviz; döviz alım satımı. foreign minister dış işleri bakanı. foreign office dışişleri bakanlığı. foreign to one' nature kendi tabiatına aykırı. foreign trade dış ticaret. foreigner yabancı, ecnebi. foreignness ecnebilik, yabancılık; uygunsuzluk, münasebetsizlik. (bak.) forjudge. önceden hüküm vermek. (knew, known) önceden bilmek. foreknow'ledge önceden bilme, önceden alınan haber. burun, çıkıntı; bir şeyin önündeki arazi parçası. (hayvanlarda) ön ayak. alın üzerine sarkan saç demeti perçem; (mak.) başlık çivisi, kilit pini. take time by the forelock fırsatı yakalamak, fırsatı kaçırmamak. ustabaşı, baş kalfa; reis, başkan, özellikle jüri başkanı. (den.) baş direği, pruva direği. başta gelen, en öndeki; başta. first and foremost en başta, evvelâ. head foremost başı önde; çekinme(den.) birinci isim, küçük isim, şahıs ismi, vaftiz ismi. forenamed yukarıda ismi geçen, mezkur. öğleden evvel, sabah. mahkeme veya munazaraya ait, munazara kabilin(den.) forensic medicine adli tıp. evvelden takdir etmek, önceden tayin ve tertip etmek. foreordination kader, takdir, kısmet. ön taraf, ilk kısım. (kasap) ön ayak ve yanındaki kısımlar. (ran, run) önden koşmak, koşup geçmek, önünden gitmek; müjdelemek. forerunner selef; cet, ata; müjdeci, haberci. (den.) trinketa yelkeni. (saw seen) önceden görmek ileriyi görmek, önceden bilmek. önceden ima etmek, ((colloq.) dokundurmak. (den.) trinketa yelkeninin bir kısmı; (çoğ.) kayığın ön tarafı. inme sırasında suların çekildiği kıyı. (güz. san) resimde yandan görülen bir şeyin boyunu kısa göstermek. (showed, shown) önceden göstermek, önceden söylemek. ihtiyat, tedbir, önceden görme, basiret. (anat.) sünnet derisi, gulfe. orman; ağaç dikip orman haline getirmek, ağaçlandırmak. (den) pruva ana istralyası. ormancı; siyah bir cins pervane, (zool.) Ageristus; bir çeşit büyük kanguru, (zool.) Macropus giganteus. ormancılık; orman, ormanlık. önceden alınan tat; önceden tadına varma. (told telling) önceden haber vermek; kehanette bulunmak. ihtiyat, tedbir; basiret; evvelden düşünme. geçmiş zaman. ihtar, bir şeyin olacağına dair belirti; evvelden uyarmak, ikaz etmek. (den) pruva çanaklığı. pruva babafingo yelkeni. pruva gabya çubuğu. pruva gabya yelkeni. (ing) for ever ebediyen daima: mütemadiyen, durmadan. forevermore ebediyen, ilelebet. önceden ikaz etmek, uyarmak. başkalfa kadın: jurinin kadın başkanı. önsöz mukaddeme. (den.) trinketa. ceza olarak bir şeyin veya hakkın kaybedilmesi; ceza olarak kaybedilmiş; ceza olarak kaybetmek. forfeitable ceza olarak kaybedilebilir. ceza olarak kaybetme. (zool.) uzun çatallı (kuş kuyruğu) toplanmak, içtima etmek, bir araya gelmek; rastlamak, tesadüfen görmek; ahbap olmak, sohbet etmek. (bak.) forgive. ağır ve devamlı ilerlemek. forge ahead yarışta başa geçmek; ilerlemek. demirci ocağı, demirhane, demir imalâthanesi; demiri ocakta kızdrıp işlemek, dövmek; sahtesini yapmak. sahte imza atan kimse, sahtekârlık eden kimse; demirci, demir döven kimse. sahte şey; sahte imza; sahtekârlık sahte imza atma. (got, gotten, getting) unutmak, hatırından çıkarmak, hatırlayamamak; ihmal etmek. forget oneself diğerkâmlık etmek, kendini düşünmemek; kendini unutmak, kendinden geçmek; düşünceye dalmak. forget about a thing bir şeyi büsbütün unutmak. forgettable unutulabilir. unutkan, ihmalci; savsak, dikkatsiz. forgetfully unutkanlıkla. forgetfulness unutkanlık, ihmal. unutmabeni, (bot.) Myosotis palustris. (gave, given) affetmek, bağışlamak. forgivable affedilebilir. forgiveness af, bağışlama, bağışlanma, mağfiret. forgiving affeden, merhametli. forgivingly affederek, merhametle. forgivingness affetme hasleti, bağışlama. (went, gone) vaz geçmek, sarfınazar etmek. (huk.) mahkeme kararıyla elinden almak; mahkeme solonundan çıkarmak. çatal; (bahç) bel; yol veya nehrin çatallaşan yer veya kolu; çatallaşmak; ayrılmak; yerden bitmek (mısır); çatal şekli vermek, çatallaştırmak; ayrılmak; çatalla kaldırmak; savurmak; (bahç) bellemek. fork lift (mak.) çatallı kaldırıcı. fork out, fork over, fork up (argo) teslim etmek, tediye etmek, (para) vermek, ödemek. forktailed çatal kuyruklu. tuning fork diyapazon. çatal şeklinde, çatallı, kollara ayrılmış. forked lightning zikzaklı şimşek. ümitsiz, meyus; terkedilmiş, metruk, sahipsiz, kimsesiz, ıssız. forlorn hope boş ümit; ümitsiz bir teşebbüs; fedailer takımı. forlornly ümitsizce. şekil, biçim, suret; beden, vücut, kalıp, cisim; cins, sınıf; tarz, usul, teamül; (spor) form; fiş, müracaat fişi; gelenek, etiket, hal; üslup; (matb.) forma; (ing) (okullarda) sınıf: first form orta bir. bad form (ing) etikete aykırı davranış, uygunsuz tavır. form leeter basılmış hazır mektup. for forms sake adet yerini bulsun diye. in due form usul dairesinde. in good form iyi halde, keyfi yerinde. out of form pek iyi halde olmayan, keyifsiz; biçimsiz; (spor) formunda olmayan. biçimlendirmek, şekil vermek; teşkil etmek, yapmak; düzenlemek, tertip etmek; edinmek, geliştirmek; kurmak; şekil almak; hasıl olmak, gelmek, çıkmak, zuhur etmek. form an opinion fikir edinmek. resmi, usule uygun; biçimsel, şekli; tuvalet, gece elbisesi. formal analogy (man) biçimsel karşılaştırma. formal call resmi ziyaret. formal garden geometrik şekillere göre düzenlenmiş şişek bahçesi. formal logic (man) yapısal mantık; genel mantık. formally resmi olarak, usulen, resmen. (kim) formaldehit, formol. biçimselcilik, şekilcilik, dış görünüşe ve davranışlara önem verme. biçimci kimse; resmiyet taraftarı. resmi olma, resmiyet; biçimcilik; formalite, usul, âdet. resmileştirmek; şekil vermek; resmi olmak, teklifli olmak. (matb.) kitabın genel düzeni; (program) genel biçim. şekil verme, düzenleme; tertip; oluş, teşekkül, formasyon; (ask.) birlik; (ask.) düzen; (jeol.) oluşum. şekil veren, şekil verebilen, teşkil etmeye yarayan; (biyol.) büyüyebilir, gelişme eğilimi olan; (gram.) ek, takı; ekli sözcük. biçimlendirici şey veya kimse. evvelki, önceki; öncel, eski, geçmiş, sabık; ilk bahsedilen: Of the two choices (I.) prefer the former. iki şıktan birincisini tercih ederim. former times geçmiş zaman, eski günler. (kim) karıncalarda bulunan bir aside ait; karıncalara ait. formic acid karınca asidi. (tıb.) karıncalanma. korkulur, korkunç, dehşetli, müthiş, heybetli; pek zor. formidabil'ity korkunçluk; güçlük. for'midably korkulacak surette, dehşet verici bir şekilde. şekilsiz, biçimsiz. Formoza, Tayvan'ın eski ismi. (çoğ.) -lae, -las) usul, kaide; reçete, tertip; (mat.), (kim) formül. formüler; (ecza) kodeks. formül halinde ifade etmek; kesin ve açık olarak belirtmek. formula'tion formül şeklinde ifade etme, formül haline koyma. formüllere bağlılık; formüller sistemi. evlilik dışı cinsel ilişkide bulunmak, zina etmek. fornication evli olmayan kimseler arasındaki cinsel ilişki. fornicator zina eden kimse, evli olmadığı bir kimse ile cinsel ilişkide bulunan kimse. (sook, saken) vaz geçmek; yüzüstü bırakmak, terketmek. (alay.) gerçekten, hakikaten. (eski) bitkin, bezgin, yorgun. erken davranıp önlemek, önüne geçmek; daha evvel davranmak; fiyatı yükseltmek için önceden satın almak veya istif etmek, kapatmak (mal.) (swore, sworn) bırakmak için yemin etmek; yeminle inkâr etmek, yeminle reddetmek; bırakmak. forswear oneself yalan yere yemin etmek. foresworn yalan yere yemin etmiş. hor çiçeği. kale, hisar; istihkâm. hold the fort savunmak, müdafaa etmek; işi devam ettirmek, yürütmek. (ask.) küçük istihkâm. bir kimsenin asıl hüneri ve başlıca sıfatı. (müz.) kuvvetle, çok sesle; kuvvetli. ileri, dışarı, dışarıya doğru. and so forth ve saire, ve başkaları. back and forth ileri geri. bring forth doğurmak; meydana getirmek, hasıl etmek, çıkarmak. from this time forth bundan böyle, bundan sonra. yakında çıkacak, gelecek; hazır, mevcut; geliş, varış. doğru, açık; içten, samimi; doğru; hemen, derhal. hemen, derhal. kırkıncı; kırkta bir. istihkam; kuvvetlendirme, tahkim etme; istihkam yapma. istihkam haline getirmek; takviye etmek, kuvvetlendirmek, sağlamlaştırmak, teyit etmek; alkol ilave ederek kuvvetlendirmek. (müz.) çok kuvvetli; kuvvetli sesle. metanet sebat, tahammül. fortitudinous metanetli, cesur, tahammüllü, dayanıklı. iki hafta, on beş gün. on beş günde bir, iki haftada bir. istihkâm kale, hisar. (fels.) evrimin doğal kanunların rastlantılı sonucu olduğuna inanış. bir rastlantı sonucu vaki olan, tesadüfi. fortuitously tesadüfen, kazara. fortuitousness, fortuity tesadüf, rastlantı. eski Romada talih tanrıçası. talihli, bahtiyar, mesut. fortunately iyi ki çok şükür, Allahtan, bereket versin talih, baht; rastlantı, tesadüf; uğur; şans; kader, kaza, kısmet; servet, çok para. fortune hunter bilhassa evlenme yolu ile zengin olmak isteyen kimse, servet avcısı. fortuneteller falcı. fortunetelling falcılık. make a fortune zengin olmak, servet yapmak. soldier of fortune kiralık asker. tell one's fortune bir kimsenin falına bakmak. try one's fortune şansını denemek. kırk (40, XL) forty acres 16 hektar. forty winks kısa süren uyku, şekerleme, kestirme. the roaring forties (coğr.) 40° ile 49 arasındaki kuzey ve güney enlem dereceleri içinde kalan fırtınalı denizler. 1849"da Kaliforniyaya altın aramak için giden kimse. eski Romada pazar yeri veya meydan; forum; mahkeme. ilerletmek, çabuk yetiştirmek, ilerlemesine yardımcı olmak; göndermek, yeni adrese göndermek, sevketmek. forwarder sevkeden firma, malı sevkıyat acentesine götüren kimse. forwarding agent sevkıyat acentesi; ambar. forwarding address yeni adres. ileride olan, öndeki, ön; ileri, ilerlemiş; küstah, cüretkâr; aşırı, müfrit; radikal; (futbol.) ön sırada yer alan oyuncu, forvet. forward buying ileride teslim edilmek üzere satın alma. forward pass (A.B.D) (futbol.) ileri doğru verilen pas. forwardly peşinen, önceden; istekle, şevkle; kustahça. forwardness cüret, küstahlık. ileri doğru, ileri, doğru. backwards and forwards ileri geri. bring forward göz önüne koymak, dikkati çekmek; nakliyekun yapmak. put forward ileri sürmek. put ones best foot forward en iyi şekilde etkilemeye çalışmak. (çoğ.) sae) (anat.) çukur. hendek, kale hendeği. (anat.) küçük çukur, gamze. Avustralya (eski.) maden ocaklarını eşerek maden aramak. fosil, taşıl; (k.dili) eski kafalı kimse; fosilleşmiş, taşlaşmış; eski kafalı. fossiliferous fosilli. fossilize fosilleşmek, taşlaşmak; fosilleştirmek, taş haline getirmek; köhneleşmek, köhneleştirmek, eskileştirmek. fossilization taş kesilme fosilleşme. (zool.) kazmaya müsait (ayak) beslemek, buyütmek, bakmak; teşvik etmek, gayretlendirmek. foster brother süt kardeş (erkek); küçüklükten beri aynı yerde kardeş gibi büyümüş kimse. foster child evlât gibi büyütülmüş çocuk, evlâtlık; süt evlât. foster father çocuğu kendi evinde evlâdı gibi büyüten adam, babalık. foster mother sütana, çocuğu kendi evlâdı gibi besleyen kadın, analık. foster parents çocuğu kendi evinde evlâdı gibi büyüten ana baba. evlâtlık büyütme; çocuğu kendi evlâdı gibi büyütecek bir ana babaya verme; besleme himaye, teşvik. evlatlık, manevi evlât. (bak.) fight. kirletmek, pisletmek, murdar etmek, bulaştırmak; bozmak; rezil etmek; yanmış barutun çamuru ile kirletmek (top namlusunu); (den) ot ve midye bağlamak (tekne karinası); dolaştırıp işlemez hale getirmek, çaparız vermek; (spor) oyuncuya karşı kural dışı harekette bulunmak, haksız muamele etmek; kirlenmek, kir bağlamak; dolaşmak, karışmak. foul up (argo) acemice hareket etmek, karıştırmak. iğrenç kerih, tiksindirici, nefret verici; kirli, pis, murdar; menfur, çirkin, ayıp; bozuk; sövüp sayma kabilinden; fena (hava); dolaşmış, karışmış, birbirine geçmiş; midye bağlamış (gemi teknesi); (den.) gambalı çaparız; (spor) kurallara aykırı hareket, faul, hatalı vuruş veya davranış; dolaşma, karışma; çarpışma, bindirme (gemi) foul bill of health (den.) bulaşık patent. foul breath pis nefes. foul copy düzeltmelerle karalanmış nüsha. foulmouthed ağzı bozuk, küfürbaz. foul play kurallara aykırı oyun; haince hareket hıyanet, suikast; cinayet. foul shot basketbol faul atışı. by fair means or foul iyi veya kötü yola baş vurarak, nasıl olursa olsun. fall foul of çaparız gelmek; çatmak, kızdırmak. to play foul hainlik etmek. foully çirkin bir şekilde; haince. foulness bozukluk; pislik, kir; günah. fular, kadın elbisesi yapılan desenli ince bir kumaş. kalıba dökmek, dökmek, eritmek. founder dökmeci, dökmeci ustası. kurmak, temelini atmak, tesis etmek. founder kurucu. (bak.) find. tesis, kurma; temel, esas, dayanak; vakıf; kurum, kuruluş, müessese. foundation garment (A.B.D) korse. (den) su dolup batmak; batırmak: batmak, iflâs etmek; çökmek; sakatlanmak (at) (bayt.) atlarda görülen tırnak iltihabı. buluntu, ana babası tarafından terkedilip sokakta veya başka bir yerde bulunan bebek. dökümhane; dökmecilik; döküm. pınar, kaynak, memba, çeşme; (bak.) font. çeşme, pınar, kaynak, memba; fıskıye. fountainhead pınar başı, kaynak, memba. fountain pen stilo, dolmakalem. drinking fountain içmek için suyu yukarıya fışkırtan çeşme. dört; dört rakamı (4, IV); dörtlü (kağıt veya domino); dört kişilik takım. four by four dörder dörder; dört inç kare kereste. four corners of the earth dünyanın dört bucağı. fourcycle (mak.) dört devirli. fourdimensional dört boyutlu. fourflusher (argo) blöfçü, martavalcı kimse. fourfold dört kat. fourfooted dört ayaklı. fourhanded dört elli; (spor) dört kişilik; (müz.) dört el için; (iskambil) dört kol. fourhorse dört atlı. fourinhand bir kişinin sürdüğü dört atlı araba; kravat, boyunbağı; dört atlı takım; kravat gibi bağlanmış; dört atlı. fourleaf clover dört yapraklı yonca. fourlegged dört ayaklı. fourletter word açık saçık soz. four masted (den.) dört direkli. fouro'clock saat dört; gecesefası, (bot.) Mirabilis jalapa. fourpence (ing) dört peni değerinde madeni para. fourposter dört direkli karyola. fourscore seksen. foursome (oyunlarda) dörtlü grup veya takım. foursquare dört köşe, kare; sıkı, metin, sağlam; dosdoğru, açıkça, dobra dobra. fourwheel dört tekerlekli. on all fours dört ayak üzerinde. (Fr.) mühimmat veya eşya vagonu, furgon. on dört (14, XIV) on dördüncü; on dörtte bir. dördüncü; dörtte bir; (müz.) do ile fa arasındaki aralık. fourthly dördüncü olarak. fourth class mail (A.B.D) ucuz tarife ile gonderilen eşya postası. fourth dimension varsayılan dördüncü boyut. fourth estate gazetecilik, basın. the Fourth (A.B.D) Bağımsızlık Bayramı. (biyol.) vücudun herhangi bir yerinde bulunan küçük çukur. (biyol.) bir organda bulunan çok küçük çukur. (çoğ.) fowl, fowls) kuş; kümes hayvanı; tavuk, hindi veya ördek eti; yabani kuş avlamak. barnyard fowl kümes hayvanı. Cochin fowl çin tavuğu. guinea fowl Hint tavuğu, Beç tavuğu, (zool.) Numida meleagris. jungle fowl yaban tavuğu, (zool.) Gallus gallus. Polish fowl tepeli tavuk. It is neither fish, flesh nor fowl. Hiç bir özelliği yok. fowler kuş avcısı. fowling piece av tüfeği. aldatmak, hile yapmak; sarhoş etmek; (kitap yapraklarının kenarlarını) kırmızıya boyamak; ekşitmek (bira) tilki; tilki kürkü; kurnaz adam. fox chase tilki avı; bunu taklit eden oyun. fox glove yüksükotu, (bot.) Digitalis purpurea. foxhole askerin sığınacağı çuku.r fox hound tilki avında kullanılan köpek. fox hunting tilki avı. fox terrier tilki teriyeri. fox trot fokstrot. a sly fox kurnaz adam, tilki. flying fox meyva yiyen birkaç çeşit yarasa. gray fox Amerika'da bulunan boz tilki, (zool.) Urocyon cinereoargenteus. red fox Kuzey Amerika'da bulunan kırmızı tilki, (zool.) Vulpes vulpes. tilki gibi, kurnaz; tilki renginde, sarımsı veya kızılımsı kahverengi; zamanla solmuş, eskimiş; fazla ekşimiş. (tiyatro) fuaye. (kıs.) fragment, franc, from. (kıs.) Father, France, Frau, French, Friar, Friday. kardeş (rahip unvanı) gürültü, velvele, kavga. parça, kısım; (kim) damıtık madde; (mat.) kesir. common fraction adi kesir, bayağı kesir. compound fraction bileşik kesir. decimal fraction ondalık kesir. kesri; cüzi. fractional currency ufaklık, bozuk para. fractional distillation (kim) uçucu sıvıları tedrici hararetle kısımlara ayırma, fraksiyonlu distilasyon. kısımlara ayırmak (imbikten çekilen sıvılar), damıtmak. (mat.) kesirlere ayırmak, kesre çevirmek; kısımlara ayırmak. ters, aksi, huysuz, kavgacı. fractiously ters ters. fractiousness huysuzluk, aksilik, çocuk terbiyesizliği. kırma, kırılma; kırık; (tıb.) kemik veya kıkırdağın kırılması, kırık; yarık; çekiçle kırılınca madenin meydana çıkan yüzeyi; kırmak çatlatmak, yarmak; kırılmak. compound fracture (tıb.) kırılan kemik uçlarının deriyi delerek dışarı çıkması hali. greenstick fracture (tıb.) küçük çocuklarda kemiğin iki parçaya ayrılmadan kırılması. simple fracture (tıb.) basit kırık. kolay kırılır, kırılabilir; nazik, narin, ince. fragil'ity kolay kırılma, narinlik. kırılmış parça, kısım; parçalara ayırmak. kısım kısım, parça parça, parça halinde; eksik kalmış, ikmal edilmemiş. parçalanma. fragmentation bomb (ask.) patlayınca şarapnel gibi parçalar saçan bomba. güzel koku, rayiha. güzel kokulu, rayihalı, mis kokulu. fragrantly güzel kokarak, mis gibi. kolay kırılır; kolay bozulur; zayıf; zayıf ahlâklı, kolayca günah işleyebilir. frailly kolay kırılabilir şekilde; zayıf ahlâklı olarak. frailty zayıflık, manevi zaaf. human frailty kolayca günah işleyebilme eğilimi, beşer zafiyetleri. kuru yemiş küfesi; bir küfelik kuru yemiş. bilhassa Kraliçe 1. Elizabeth zamanında giyilen kırmalı yakalık; istihkâma konan uçları sivri kazıklar, şarampol. Alman kitaplarında daha çok eskiden kullanılan harf şekli. şekil vermek, uydurmak; tasarlamak; düzenlemek, tertip etmek, yapmak; çerçevelemek; çatmak, kurmak; (argo) yalan yere suç yüklemek; ilerlemek; becermek, uydurmak. çerçeve, bina iskeleti, kafes, çatı; beden, vücut; gergef, tezgâh; hal. frame house ahşap ev. frame of mind düşünüş tarzı; mizaç, hal. frame of reference bir hüküm veya karar vermeden önce bilinmesi gereken şartlar ve değer hükümleri. frameup (argo) hileli düzen, kumpas; yalan yere suç yükleme, iftira, karacılık. framework kafes, çatı, iskelet; çevre. (Fransa, Belçika, isviçre) para birimi, frank; eskiden altın sonradan gümüş olarak basılan Fransız parası, frank. Fransa. oy verme hakkı; hükümet tarafından tanınan imtiyaz veya muafiyet, bu imtiyaz veya muafiyetin geçerli olduğu yer, melce; imtiyaz, hak: imalâtçı tarafından bayi veya perakendeciye tanınan mallarını satma yetkisi, acentelik. electoral franchise oy kullanma hakkı. Fransiskan mezhebine veya rahiplerine ait; bu mezhebe mensup rahip. (önek) Fransız. Afrika ve Asya'da bulunan keklik, çil, turaç, (zool.) Francolinus. (ask.) Fransız akıncı neferi, çeteci asker. kırılabilir. frangibil'ity kırılma özelliği. , frangipani bir çeşit yasemin ıtırı; alyasemin kokusu; (ahçı.) badem ve krema ile yapılan bir çeşit pasta. (k.dili.) sosis. ortaçağda Cermen kavimlerinden birine mensup kimse, Frank; Avrupalı, Frenk. postada ücretsiz gitmesi için mektubun üzerine imza atmak, (mektup, telgraf) parasız göndermek; muaf tutmak, istisna etmek; (mektup) posta ile parasız gönderme hakkı; ücretsiz gitmesi için mektupların üstüne atılan imza; ücretsiz giden mektup. açık sözlü, serbest, samimi, içi dışı bir; açık, aşikâr. frankly açıkça, dobra dobra; samimi olarak. frankness açık sözIülük, samimiyet. Frankeştayn; kendi yaptığı bir iş sonucunda mahvolan kimse; yaratıcısının kontrolundan çıkıp mahvına sebep olan herhangi bir şey. , frankfort(er) bir çeşit baharatlı sosis. günlük, buhur, tütsü. ortaçağdaki Frank kavmine ait; bu kavmin dili; Frenkçe. eski devirlerde ingiltere'de orta halli arazi sahibi. Benjamin Franklin tarafından icat edilen önü kapaklı bir çeşit soba. (eski.) (ing) (huk.) bir semtte her erkeğin bütün semt halkının davranışlarından mesul olması. çıIgın, kendinden geçmiş, çileden çıkmış. frantic(al)ly çıIgınca, kendini kaybetmişcesine. (ped, ping) (den) sıkı bağlamak. frap a rope halatı sarmak, strangola etmek. buzlu, dondurulmuş; meyvalı dondurma, buzlu şerbet frape. erkek kardeş, arkadaş. (eski.) manastır yemekhanesi. kardeşlere ait; kardeş gibi, kardeşçe; kardeşlik cemiyetine ait. fraternally kardeşçe. kardeşlik; kardeşlik cemiyeti; dinsel veya toplumsal gaye ile kurulan birlik; erkek talebe kuruluşu; aynı sınıf veya meslekten olan erkekler. birbiriyle kardeş gibi olmak, arkadaşlık etmek; düşmanla kardeş gibi samimi olmak. fraterniza'tion arkadaşlık etme kendi kardeşini öldürme; kendi kardeşlerini öIdüren kimse. fratrici'dal kendi kardeşini öldüren, kardeş katli kabilin(den.) (çoğ.) -en) evli veya dul Alman kadını; Bayan (evli), Madam. hile, dolandırıcılık, sahtekarlık; dolandırıcı ve hilekar kimse, sahtekar kimse. hileli, sahte; hilekar, dolandırıcı; hile ile ele geçirilen. fraudulence hilekarlık. fraud ulently hile ile, sahtekarIıkla. dolu, yüklü. fraught with danger çok tehlikeli. evli olmayan Alman kadını, Bayan (bekar), Matmazel. geyikotu, (bot.) Dictamnus fraxinella. kavga, karışıklık. (kumaş) yıpratmak; yıpranmak. yıpranma; yıpratmak; yıpranmak, eskimek. beat to a frazzle, worn to a frazzle bitkin, çok yıpranmış. garabet; acayiplik, hilkat garibesi, acibe; kapris, gelip geçen fikir veya arzu, maymun iştahlılık. acayip, garip; hilkat garibesi kabilinden; kaprisli. freakishly beklenmedik bir şekilde. freakishness acayiplik; kaprisli oluş, maymun iştahlılık. çil, leke, benek; çillenmek; çil basmak. freckled, freckly çilli. azat etmek, serbest bırakmak, çözmek; hapisten kurtarmak, tahliye etmek. özgür, hür, azat; serbest, kurtulmuş, baymsız; açık; bedava, parasız; (bot.) ayrı; (kim) serbest terkipsiz; eli açık, cömert; teklifsiz, arsız; from ile azade, muaf, beri; of ile ari, kurtulmuş, serbest; bedava, parasız. free alongside geminin bordasında teslim. free board parasız yemek. Free Church devletle ilişkisi olmayan kilise. free enterprise (ikt.) serbest teşebbüs. free flight roketin enerjisiz uçuşu. freefrom pain ağrıdan kurtulmuş. free gift karşılıksız hediye. free kick (spor) serbest vuruş, frikik. free lance serbest yazar veya fotoğrafçı. free list (ikt.) gümrüksüz giren eşya listesi; bir yere parasız girenlerin listesi, parasız dergi alanların listesi. free liver her şeyden bol bol yiyip içen kimse. free love bir erkekle bir kadının nikâhsız olarak birlikte yaşaması. free on board (tic.) gemide teslim, fob. free port (tic.) serbest liman. free thought (özellikle on sekizinci yüzyılda) serbest düşünce. free trade (tic.) serbest ticaret, yüksek gümrük resminden muaf milletlerarası ticaret. free verse siir serbest nazım. free wheel (oto.) rnotorun hızı arabanın hızından az olduğu zaman tekerleklerin serbest dönmesini sağlayan tertibat; bisiklette pedallar kullanılmayınca arka tekerleği serbest bırakan kenet. free with his money eli açık, cömert. make free with lâubali olmak, yüzgöz olmak. set free serbest bırakmak, azat etmek. freely serbestçe. teklifsiz, laubali. (den.) fribord. korsan, haydut. hür doğmuş. (çoğ.) -men) azatlı köle. özgürlük, hürriyet, serbestlik, azatllı; ihtiyar, irade; açık sözlülük; laubalilik, aşırı samimiyet; serbest düşünüş; muafiyet; fahri hemşehrilik veya üyelik sıfatı; bir şeyi serbestçe kullanma hakkı. herkese açık yarış veya karşılaşma; herkesin katıldığı kavga. (dilb.) bağımsız kalabilen söz. (güz.san) serbest eğrilerle şekillendirilmiş. (güz.san) öIçü ve araç kullanmaksızın elle yapılmış (resim) cömert, eli açık. samimi; cömert; serbest, kayıtsız. (huk.) mülk; iyelik hakkı, mülkiyet. freeholder mülk sahibi. kendi hesabına çalışmak (yazar, fotoğrafçı) (argo), (slang) otlamak, otIakçılık etmek. freeloader bedavacı kimse, otlakçı kimse. köle olmayan kimse; hür adam. (bayt.) erkek buzağı ile ikiz doğan cinsi yapısı kusurlu dişi buzağı. mason. frezya, bir tür süsen. açık sözlu, sözünü esirgemeyen, düşündüğünü söyleyen. kolay yontulan taş, Malta taşı; yarma şeftali. serbest yüzme stili. (özellikle dinsel konularda) serbest düşünür. geniş çevre yolu. tekerlekleri serbest dönen; (k.dili.) fazla serbest davranan. (fels.) elindelik, ihtiyar, hür irade. gönüllü, kendiliğinden yapılan. (froze, frozen) donmak, buz kesilmek; çok üşümek; buz tutmak; dondurmak, buz haline getirmek, buz bağlamak; fiyatları dondurmak, narh koymak; (ikt.) dış üIkelere ait banka mevduatını dondurmak; donma, don. freeze out (A.B.D), (k.dili.) işten veya toplumdan uzaklaşmaya mecbur etmek. freeze over üstü buz tutmak (su) freeze up tamamen donmak, buz kesilmek; bir kenara çekilip ağzını açmamak. freeze one's blood kanını dondurmak, çok korkutmak. freeze to death soğuktan ölmek, donarak ölmek. donduran şey, dondurma makinası; yemekleri dondurarak uzun bir süre muhafaza eden dolap, dondurucu dolap. donmakta; dondurucu, çok soğuk. freezing point donma noktası. navlun, nakliye ücreti; yük, hamule; yük katarı, marşandiz; yüklemek; nakletmek. freight car yük vagonu. freight train marşandiz, yük treni. navlun, nakliye ücreti: yük, eşya; yük nakletme. şilep; yük sevkeden firma; ambarcı. Fransa'ya, Fransızlara veya Fransızcaya ait; Fransızlar; Fransızca. French chalk terzi tebeşiri. French curve (müh.) eğri çizmede kullanılan plastik şekil. French doors çift kanatlı camlı kapı. French dressing sirke ve çiçek yağından yapılan salata sosu. French fried yağda kızartılmış. French horn (müz.) pistonlu korno, Fransız kornosu. French knot duğüm işi. French leave (bak.) Ieave. Frenchman Fransız. French toast yumurtaya batırılıp tavada kızartılmış ekmek. French window kapı gibi açılan uzun pencere. Fransızlaştırmak; Fransızlaşmak. coşkun, çok heyecanlı. (Lat.) (çoğ.) nums, na) (anat.) bir organın hareketini sınırlayan gışa kıvrımı. çılgınlık, cinnet,coşkunluk, taşkınlık; çıldırtmak, kudurtmak. frenzied çıIgın. sık sık vuku bulma, çok tekerrür etme; belirli bir zaman içinde tekerrür etme sayısı; (fiz.) frekans. frequency modulation (radyo) frekans modülasyonu. sık sık gitmek, çok uğramak. sık sık vuku bulan. frequently sık sık. frequentness sık sık vuku bulma. bir yere sık gitme. (gram) tekrarlama bildiren; tekrarlama gösteren fiil. (çoğ.) coes, cos) (güz. san) yaş sıva üzerine yapılmış duvar resmi, fresk; fresk yapmak. taze, yeni; tatlı (su); temiz, serin (hava); canlı; dinlenmiş, taravetli; acemi; (A.B.D), (k.dili.) küstah, cüretkâr; yeniden süt vermeye başlayan (inek); taze taze; serinlik. fresh air camp açık hava kampı. fresh breeze serin ve orta hızda rüzgâr. fresh complexion tazelik, körpelik, taravet. freshwater tatlı suya ait, tatlı suda yaşayan; acemi; (A.B.D) tanınmayan. begin a fresh chapter yeniden başlamak, yeni bir sayfa açmak. break fresh ground önemli bir hamlede bulunmak. fresh out of (k.dili.) yeni tükenmiş. freshly taze olarak, dipdiri. freshness tazelik, dirilik, taravet; acemilik. tazeleştirmek, tazelik vermek; artmak (rüzgar), sertleşmek; doğurmak (inek); (den.) bir halatın yerini değiştirmek veya başka türlü tazelemek; tuzunu çıkarmak; tazelenmek; serinlemek. denize dökülen akarsu; bir akarsuyun birdenbire kabarması veya taşması. bir işe yeni başlayan kimse; kolej veya üniversitenin birinci sınıf öğrencisi. (ted, ting) üzülmek, sıkılmak, söylenmek; üzmek, kızdırmak, sinirlendirmek, rahatsız etmek; aşındırmak, yıpratmak, yemek; aşınmak, yenmek, yıpranmak; çalkalandırmak, dalgalandırmak; çalkalanmak; üzüntü, sıkıntı, öfke; aşınma; yenmiş yer. fret and fume mırıldanmak, söylenmek. in a fret sinirli, asabi. (ted, ting) (müz.) sazın parmak basacak taksimi, perde; kenar süsü; kenarını süslemek; (mim.) kabartma yapmak; sazın perde taksimlerini takmak. fret saw kıl testere. fretwork bazı yeri kabartma bazı yeri oyma olan iş. sinirli, huysuz, aksi, ters. fretfully terslenerek, söylenerek. fretful ness huysuzluk, terslik. Freud tarafından bulunan psikanaliz usulünün taraftarı, Freudyen; Freud kuramlarına ait. (kıs.) Fellow of the Royal Geograph ical Society. kolay ufalanabilir, kolay ezilir, gevrek. friabil'ity, fri'ableness gevreklik, çabuk ufalanma. bazı Katolik örgütlerinde rahip, frer. friary frerlere ait; manastır. eğlenmek, oynamak; away ile boşa harcamak; hafifmeşrep, hoppa. (Fr.), (ahçı) dana kızartması veya yahnisi. salçalı et, yahni; yahni pişirmek. (gram) frikatit, (v), gibi sürtme sesi çıkaran sızıcı harflere benzer; frikatif harf. sürtme, delk, sürtünme; (tıb.) ovma, friksiyon; anlaşmazlık, ihtilâf. friction clutch (mak.) sürtünme kavramı. friction tape (elek) tecrit şeridi, izole bant. friction al sürtme kabilin(den.) cuma. Good Friday Paskalya yortusundan önceki cuma. (k.dili) buzdolabu. yağda pişirilmiş; kızartılmış; (argo) sarhoş. fried eggs sahanda yumurta. dost, arkadaş, ahbap; koruyan kimse, hami; yardımcı; (b.h) Kuveykır mezhebine mensup kimse. be friends with ahbap olmak. have a friend at court mahkemede dayısı olmak, arkası olmak. make friends dost kazanmak. make friends with someone bir kimse ile tanışmak, dost olmak. friendless dostu olmayan. dost, dostça; uygun, dosta yakışır; eğlence kabilinden (oyun); müsait. (bak.) fryer. kaba çuha, şayak. (mim.) saçaklıklarda baştabanla korniş arasmdaki tezyinat,efriz; buna benzer duvar süsü. (den.) firkateyn, eski tipte bir savaş gemisi; 1400 tonluk modern savaş gemisi. frigate bird çok uzun kanatlı bir deniz kuşu. korku, dehşet; korkutucu şey, korkunç kimse; (k.dili) çirkin şey. Iook a fright gülünç olmak, fena giyinmiş olmak. korkutmak, dehşete düşürmek; korkutup kaçırmak; ürkütmek. ürkmüş, korkmuş, dehşet içinde. korkutucu, dehşet verici. korkunç, müthiş; (k.dili.) berbat; iğrenç. frightfully korkunç bir şekilde. frightfulness korkunçluk, dehşet, iğrençlik. soğuk, buz gibi; cansız, duygusuz; cinsel bakımdan soğuk (kadın) Frigid Zone kutup bölgesi. frigid'ity soğukluk, duygusuzluk, cansızlık. frig'idly soğuk bir şekilde, duygusuzca. frig'idness soğukluk, duygusuzluk. eski Roma hamamlarında serinleme yeri, soğukluk. Meksika'da çok beğenilen bir cins kuru fasulye. farbala, fırfır, volan; (A.B.D) (k.dili) gereksiz sus, gösterişli tavır, yapmacık; kuş veya hayvanların özellikle boyunlarında bulunan saçak gibi tüyler; fotoğraf filminin ucundaki kırışıklık; farbala yapmak; kırıştırmak frilly farbalalı, süslü. saçak, püsküllü saçak; saçak gibi şey, perçem, kakül; kenar; (fiz.) ışın kırılmasından meydana gelen koyu çizgilerden biri; saçak veya kenar takmak. fringe benefit işçiye ücreti dışında sağlanan her hangi bir şey (sosyal (sig.)orta, emeklilik planı) özellikle elbisede gereksiz süs; yapmacık, gösterişli söz; cici bici şeyler, değersiz süsler. dalgalı saç Iülesi, frize. (Fr.) kadın berberi, kuvaför. Frizye'ye ait, Frizye'li; kuzey Felemenk halkından biri; bu memleketin dili. sıçrayıp oynamak; oynatmak; (A.B.D), (argo) bir kimsenin üstünü aramak, silah aramak; arama yaparken kıymetli şeyler çalmak: sıçrama; oyun, neşe;arama, yoklama. friskily neşeyle, canlılıkla. friskiness neşe, canlılık. frisky neşeli, oynak, yerinde duramayan. (ted, ting) cam haline gelmeden önceki hammadde karışımı; cam karışımını belirli derecede ısıtmak. buğday yiyen ufak sinek. zambağa benzer bir çiçek; benekli kelebek. gözlemeye benzer bir çeşit börek. parça, ufak parça; parça parça kesmek, dağıtmak. fritter away boşuna sarfetmek, ziyan etmek, israf etmek. (ed veya led, ing veya ling) (k.dili) vakit öIdürmek, eğlenmek. hoppalık; saçmalık, manasızlık. önemsiz, ehemmiyetsiz; anlamsız, manasız, saçma, boş uçarı, sathi. frivolously hafiflikle, ehemmiyetsiz bir şekilde. frivolousness uçarılık; önemsizlik. , frizzle kıvırmak, kıvrılmak, kıvrım kıvrım olmak; kıvrım, bukle. frizzy, frizzly kıvırcık, kıvrım kıvrım. , frizzle cızırdatarak kızartmak, cızırdayarak kızarmak. sadece to and fro şeklinde öteye beriye, aşağı yukarı. rahip cüppesi; cüppe; iş gömleği, iş elbisesi; redingot; frak; redingota benzer asker ceketi; kadın elbisesi, rop; cüppe giydirmek, papaz tayin etmek. frock coat redingot, frak. kurbağa; at tırnağının içi; (d.y) rayların çaprazvari kavuştukları noktadaki X şeklinde ray tertibatı, makas göbeği; kordonla kumaş kenarına yapılmış olan düğme iliği; çiçekleri dik tutmak için vazo içine konan ağır bir tutucu. frog in the throat ses kısılması. trae frog yeşilbağa, (zool.) Hyla arborea. frog kick (spor) kurbağalama yüzüş. frogman kurbağa adam. (icked, icking) eğlence; coşma, neşe; gülüp eğlenmek, (başkasına) oyun oynamak; neşeli, şen, canlı, hayat dolu. frolicsome eğlenceyi seven, şen. (edat) (den.), dan, (den.) dolayı. from above yukarıdan, gökten. from childhood çocukluktan beri. from ten to twenty ondan yirmiye kadar, on ile yirmi arasında. as from -dan başlayarak, itibaren. eğreltiotu yaprağı; hurma yaprağı; bileşik yaprak. ön, baş; ön taraf, ön saf; (bir arsanın) yol kenarı; birleşik hareket grubu, cephe; hareket sahası, mücadele alanı; başkan, sözcü; gizli maksatları örtmek için kullanılan kurum veya şahıs; cüret; takdir; (otelde) sıra kendisinde olan vale; (meteor) (soğuk veya sıcak) hava bölgesinin ön cephesi; kolalı gömlek göğüslüğü; öndeki; yönelmek; karşı gelmek; karşılamak.front bench (ing) (pol.) (Parlamentoda) ön sıralar, parti liderleri. front line (ask.) cephe. front matter (matb.) kitabın asıl metinden önceki sayfaları. front office başmüdürlük. front page baş sayfa. go to the front cepheye gitmek. present a bold front cesaret göstermek. binanın cephesi, arsanın sokağa bakan tarafı, cephe. , (anat.) alın çatkısı; alın kemiği; (kil) mihrap örtüsü; alna ait, alında olan. frontal attack cepheden taarruz. hudut, sınır, hudut bölgesi; yerleşilmemiş bölge, boş bölge; ilimde keşif sahası. kitabın basındaki resimli veya süslü sayfa; yapı cephesi binanın yüzü. alın bağı; hayvan alnı. (A.B.D) (argo) Lirıiversitede birinci sınıf örencisi. (parmak, yüz, kulak) soğuk ısırması. donmuş, soğuktan çürümüş. keklerin üzerine konan şekerli karışım. cam üstünde buz tutmasından meydana gelen çiçek şekilleri, buz çiçekleri; buz çiçeklerinin taklidi olarak maden üzerine yapılan süsler. don ve ayaz gibi soğuk; buz tutmuş, don yemiş, kırağı düşmüş; soğuk, mesafeli, cana yakın olmayan; saçı ağarmış, kır saçlı. frostily çok soğuk bir şekilde. frostiness soğuk, don. donma; ayaz, don, kırağı; soğuk davranış; (argo) başarısızlık, muvaffakıyetsizlik; dondurmak, kırağı tutmak; şekerli bir karışımla kaplamak (pasta); donmak; buz tutmak. frost line toprağın azami buz tutma derinliği. köpük; boş laf, saçma; köpürtmek; köpük püskürtmek; köpürmek, köpük bağlamak. frothy köpüklü. hışırtı; (k.dili.) şıklık taslama. ters, aksi, inatçı, asi, serkeş. frowardly terslikle. frowardness terslik. kaşlarını çatmak; hiddetle bakmak; kaş çatma, hiddetli bakış. frown on uygun görmemek; menetmek. frowningly kaşlarını çatarak, memnun olmadığını belirterek; hiddetle. dağınık, şapşal, pasaklı, kirli; çirkin; küf kokulu. (bak.) freeze. donmuş, buz kesilmiş; kalpsiz, soğuk; dondurulup konserve edilmiş. frozen assets donmuş mevduat. frozen credits donmuş krediler. frozen prices donmuş fiyatlar. meyva veren, verimli, semereli. meyva vermek; meyva verir hale getirmek, mümbitleştirmek. meyva şekeri, früktoz. meyva veren, verimli, semereli, faydalı, yararlı, karlı, kazançlı. idareli, tutumlu; sade. frugal'ity tutumluluk. fru'gally tutumlu olarak. meyva ile beslenen. meyva, yemiş; semere, mahsul, verim; tohum; (bot.) bir bitkinin tohumlu kısmı; netice; sonuç; (A.B.D), (argo), (slang) ibne; meyva verdirmek veya vermek; verimli kılmak veya olmak. fruit cake meyvalı kek. fruit cup bardak veya kadeh içinde verilen meyva salatası. fruit knife meyva bıçağı. fruit salad meyva salatası. fruit sugar früktoz. meyva; meyva verme; sonuç, netice. meyva taşıyan gemi; meyva ağacı. (ing) yemiş satan kimse, meyvacı, manav. meyva veren, yemişveren, verimli, mahsuldar. fruitfully verimli olarak. fruitfulness verimlilik, bereket. muradına erme, tahakkuk, gerçekleşme. semeresiz, meyvasız; faydasız, nafile; kısır. fruitlessly nafile olarak, boş yere. fruitlessness semeresizlik, faydasızlık. meyva gibi; meyvalı; dalkavuk olan; (argo) ibne olan; (argo) çatlak. buğday türünden, bugday veya diğer tahıllara benzer. , furmenty furmety (ing) bulgur sütlacı. acayip kılıklı ve huysuz kadın, rüküş. frumpish, frumpy böyle bir kadını andıran. işini bozmak, boşa çıkarmak, hayal kırıklığına uğratmak: amacına engel olmak. frustrated boşuna didinmiş, hedefine ulaşamamış; sinirli. frustra'tion aksiliğe çatma hissi, boşuna uğraşma; asabiyet. frus'trating boşa çıkaran, engelleyen; asap bozucu, sinirlendirici. (çoğ.) tums, ta) (geom.) kesik koni veya piramit. (bot.) çalı gibi, çalıya benzer. (bot.) çalıya benzer. , tavada kızartmak veya kızarmak; kızartılmış yemek; kızartılmış yemeklerin yendiği piknik. frying pan tava. jump out of the frying pan into the fire bir belâdan kurtulayım derken daha kötüsüne çatmak, yağmurdan kaçıp doluya tutulmak. (çoğ.) fry) yavru balık; çok sayıda doğan her türlü hayvan yavrusu; (çoğ.) sürü halinde giden ufak balıklar. small fry çocuklar, ufaklıklar; değersiz kimse veya şey. piliç kızartıcısı; tava; Piliç. (foto.) fotograf makinasının diyafram ayarı öIçüsü. (kıs.) foot, feet. küpeçiçeği, (bot.) Fuchsia hybrida. galibarda, koyu kırmızı boya. (kaba), (vulgar) sikmek; sikme. (çoğ.) fuci) (bot.) esmer deniz alglerinden biri. şaşırtmak, sersemletmek, sarhoş etmek; sarhoş olmak, sızmak; sersemlik, şaşkınlık, sarhoşluk. (k.dili) geri kafalı kimse; müşkülpesent kimse. yumuşak bir şekerleme; boş laf, saçma; (matb.) son dakikada gazeteye konan parça; uydurmak; acemice iş görmek; saçma söz söylemek; bilya oyununda eli fazla ileri götürmek. (. (ed, ing veya led, ling) yakacak, yakıt, mahrukat; ateşe yakacak atmak; (den.) yakıt yüklemek. fuel cell (mak.), (elek) hidrojen ve oksijen ile çalışıp elektrik akımı veren cihaz fuel cock gazocağı musluğu. fuel gauge (mak.) akaryakıt göstergesi. fuel injector mazot enjektörü. fuel oil mazot, akaryakıt. fuel pump yakıt pompası. fuel tank yakıt deposu. add fuel to the flames yangına körükle gitmek. uçar, uçucu; çabuk geçen, ömürsüz, süreksiz; (bot.) geçici, dayanıksız, çabuk dökülen. fugaciousness, fugac'ity uçuculuk. (müz.) füg türünden. kaçak, kaçkın, firari; tutulmaz, alıkonulmaz; derbeder; solan (renk); geçici, muvakkat; kaçak, firari; mülteci; muhacir; serseri. (çoğ.) -men) (eski.) (ask.) talim zamanında safların başında durup hareketleriyle askerlere ne yapacaklarını gösteren talimli nefer. (müz.) füg. Almanya'da lider. der Führer Hitler. Fujiyama Dağı. (çoğ.) -cra) (mak.) dayanak noktası, dayanma noktası, manivela mesnedi. , ing fil nail olmak, yerine getirmek, icra etmek; yapmak; görmek, ifa etmek; bitirmek, itmam etmek, tamamlamak. fulfillment nail olma, ergi; icra, ifa, yapma, tamamlama, yerine getirme. ,(şiir) çok parlak, şaşaalı. parlak. (tıb.) elektrik cereyanı ile siğil yakma. (jeol.) yıldırımın gevşek kuma düştüğü yerde hâsıl olan cam cinsinden eğri boru. isli, kurumlu, is gibi siyah. dolu; meşgul; boş olmayan, tutulmuş; tok; tam, tüm; azami derecede; met; dolgun, büyük, şişman, iri; tamam, bütün; dolun (ay); kalın, pes (ses); bol, geniş. full back (futbol) bek oyuncu. fullblooded saf kan. fullblown tamamen açmış; tam gelişmiş. fullbodied kuwetli ve memnun edici derecede (içki) full brother öz erkek kardeş. full dress resmi elbise, frak. fullface cepheden alınmış fotoğraf; (matb.) kalın harf. fullfashioned kesiksiz örülmüş. fullfledged tüyleri büyümüş, tam olgunlaşmış; harekete geçmiş; tam yetkili. full gainer havada ters perende atarak suya dalma. full house (tiyatro) her yerin dolu olması; pokerde ful. fulllength tam boy (portre) full membership tam üyelik asli üyelik. full moon dolunay. full nelson (güreşte) künde. full pay tam ücret veya maaş. full professor profesör. fullrigged üç direkli tam armalı (gemi) fullscale orijinal ebatta (suret, resim); bütün güçle yapılan (hücum, teşebbüs) full score (müz.) her aletin çalacağı veya sesin okuyacağı notayı ayrı ayrı gösteren kitap. full speed tam sürat. full steam ahead son süratle ileri. full stop nokta; tam vuruş. full to overflowing, full to the brim ağzına kadar dolu, dopdolu. full up dopdolu. at full gallop dörtnala (at) chock full agzına kadar dolu. in full tam, etraflı. full blast in full swing bütün kuvvetiyle (çalışmak) in full view herkesin önünde, aleni olarak, görünürde. fully tamamen; tamamıyle, tastamam, tam. (çuhayı) dibek içinde kül ve sabunla dövüp yıkamak, çırpmak; bol bırakarak dikmek veya dikilmek (elbise) bir şeyin dolusu, bir şeyin olgunluk mertebesi. to the full son haddine kadar, tamamıyle. tam, tamamen; fazlasıyle, pek çok; doğru. fullgrown kemale ermiş, tam gelişmiş. full many a flower bir dolu çiçek. çırpıcı; demiri dövüp saç yapmakta kullanılan çekiç. fuller' earth kil, çamaşırcı toprağı. fullery çırpıcı yeri. çırpıcı dibeği. dolgunluk; tokluk; kemal, olgunluk, tam oluş, bütünluk; şişmanlık in the fullness of time vadesi gelince, zamam gelince tamamen, butünüyle; hiç olmazsa kutuplarda yaşayan martıya benzer bir çeşit deniz kuşu fu (I.) gürlemek, top gibi patlamak; ateş puskurtmek; patlatmak; Iânet okumak; (kim.) fulminat asidinin tozu inisyal patlayıcı madde fulmination pat lama; ateş puskürme, gürleme; Iânet okuma fulminatory gürleyen, dehşet saçan; Iânet okuyan (kim.) fulminat asidine ait aşm, müfrit, taşkm (iltifat), dalkavukça fulsomely aşln olarak ful someness aşırılık, müfrit oluş kırmlzlmsl sam volkanik duman püs kürten küçük delik duman veya bu hara ait; eşyayı tutsülemeye veya du (man.) veya buhardan geçirmeye mahsus yer el yordamıyle beceriksizce aramak, boş yere çabalamak; tutamamak; becerememek; konuşurken duraklamak; oyun da topu duşürmek; tutamayış, becereme yiş; topu düşürme fumbler beceriksiz kimse fumblingly beceriksizce duman, buhar, pis kokulu duman, kurşun gibi madenlerin buğusun dan hâsıl olan toz; öfke, hiddet; duman veya buhar çıkarmak, tütmek; tüt sülemek; buğusu çıkmak; kızmak, öfkelen mek fumeless dumansız fumy duman çıkaran, dumanlı fbuharladezenfekteet mek fumiga'tion buharladezenfekteetme; buhardan geçirme fum'igator bu şekil de dezenfekte eden kimse şahtere, (bot.) Fu maria officinalis (ned, ning) eğlence, zevk; şaka, latife; k dili şaka etmek, eğlenmek; k dili eğlendirici, hoş for fun işin içine para katmadan (oyun oynamak); şaka olsun diye in fun şakadan, latife olarak Like funl Yok canıml make fun of, poke fun at bir kimse ile alay etmek, eğlenmek What funl Aman ne hoşl Enfes ip cambazı ic gr!rev, vazife, fonksiyon; kuvvet, hassa; toren, merasim, musamere; (mat.) fonksiyon; işlemek, go revini yapmak function word gram iki kelime arasındaki ilişkiyi gosteren kelime functioning faal, işler durumda, icra edilmekte olan, yururlükte görevsel, vazifeye ait, kuvvete ait; pratik, ameli; vücut organ larının görev ve hareketlerine ait; (biyol.) mutat vazifesini gören functional disorder tlb vucutta bir organın görevine tesir eden düzensizlik functionalism görevselcilik, bir şeyin yapısının yapacağı göreve gore olması gerektiini ileri süren öğreti func tionally görevsel bir şekilde, gorev ba kımından memur, gorevli sermaye, (mal.), fon; stok; ser vet; ço para: sermayeye tahvil etmek; eshama çevirmek; sermaye bulmak veya temin etmek funded debt birleştirilrrıiş dev let borçları mutual fund (tic.) kendi hisse senetlerini satıp tedarik edilen para ile baş ka firmaların senetlerini alan anonim şirket raise funds para toplamak reserve fund (tic.) ihtiyat sermayesi, ihtiyat akçesi sinking fund (tic.) itfa sermayesi fundless parasız makat, anus, kıç; cogr bir bölgenin coğrafi yapısı esaslı, asli, önemli, mühim; birinci, temele ait, kaideye ait; muz esası bassoda bulunan; esas, temel; (müz.) en pes nota fundamental rights temel haklar fundamentally esasen, esas itibariyle Pro testanllkta aşırı tutuculuk; Kitabı Mukaddesi harfi harfine tefsir etme fundamentalist dini akidelerde aşırı tutucu kimse (anat.) bir organın iç tarafı cenaze tö reni; gömme, defin; cenaze törenine ait funeral director cenaze törenini vöneten kimse funeral home öIülerin ylkardyy, yakıldığı veya cenaze törenlerinin yapıldığı bina funeral oration cenaze töreninde yapılan konuşma funeral pile uzerinde ce setlerin yakıldığı odun yığını funeral urn olu kulünün saklandığı kap That' your funeral (argo) Bu senin bileceğin iş Bun dan bana ne7 hazin, kasvetli; ce naze törenine ait, cenaze torenine yakışır funereally kasvetli bir şekilde, huzunlu olarak fung, fungi onek, (bot.) mantara ait mantarları öIdüren ilaç (bot.) mantara benzer, mantara ait; birdenbire çıkan ve büyüyen fungos'ity mantara benzerlik; birden bire büyüme (bot.) mantar veya mantar türünden bitki; trb yara etrafında veya deri üzerinde peyda olan mantar veya sün gere benzer /sıs/; birdenbire büyuyen şey tel tel, lifli; inişli çıkışlı arazilerde kullanılan ve ara baları kablo veya halatla çekilen şimendi fer hattı, füniküler funicular railway kab lo ile işleyen dag demiryolu ve katarı (ço li) ince lif ing, kdili korku, dehşet; korkak adam; çok korkmak, korkup çekil mek; korkaklık etmek, kaçınmak; onlemek huni; baca, boru funnel cloud bulut hortumu, bazen kasırga esna sında görülen huni şeklindeki bulut ABD kdili gazetede çizgi romanlar eğlenceli, komik, güldürücü, kdili tuhaf, garip, acayip funny bone (anat.) dirsekte bir şeye çarpınca kolun karın calanmasına sebep olan sinirin geçtiği yer funny business capraşık iş funny paper ABD k dili gazetenin çizgi roman ilâvesi (red, ring) kürk, kürk manto; post; kürkle kaplamak; pas veya kir bağlamak (dil); (mim.) döşeme tahtalannın al tına parça koymak make the fur fly ABD, k dili kavga çıkarmak rub a per son' fur the wrong way sinirine dokun (mak.), asabını bozmak furry kurk kaplı,kürke benzer; tuylü farbala, saçak; şa tafatlı süs, cicili bicili şey; farbala ile süs!e mek parlatmak, tazelemek, yeni gibi yapmak çatallanmış, dallanmlş; çatallanmak, aynlmak fur ca'tion çatallanma, dallanma kepek (saçta) kepekli öfkeli, kızgın, küplere binmiş, gözü dönmüş; şiddetli, sert furi ously öfkeyle, hiddetle furiousness öfke, hiddet kızgınlık (yelken, bayrak) sarmak bir milin sekizde biri, iki yüz metrelik mesafe sıla izni, sılaya gitme; sıla izni vermek ocak, kalorifer ocağı; azap yeri veya vakti; çok slcak yer; ocakta kızdırmak teçhiz etmek, malzemesini vermek; döşemek, tefriş etmek; salamak, tedarik etmek, vermek furnished möb leli, döşeli furnishings mefruşat, mobilya, eşya eşya, mefruşat, mobil ya, malzeme; (matb.) yazılar arasındaki boş lukları doldurmak için kullanılan madent parçalar taşkınlık, heyecan; kızgınlık, kudurma, gazap kürkçü kürk; dil üzerindeki kir; (mim.) döşeme tahtasını düz tutmak için kirişin girintili yerlerine konulan tahta parçasl sabanın açtığı iz, karık; kırışık; tahta veya maden üstüne kazılan ufak oluk; saban izi yapmak; alında kırışık Iık hâsıl etmek ötedeki, uzaktaki, daha uzak; ilave olunan; (Further çogun lukla miktar ve derece, farther ise mesafe için kullaml/r) daha öte; ilâveten, bun dan başka, ayrıca; ilerletmek, yardım et mek furthermore bundan başka, ayrıca furthermost en ötedeki yardım, muavenet en çok, en uzak, (bak.) farthest gizli, sinsi furtively gizlice, sinsi sinsi furtiveness gizlilik, sinsilik çıban, kan çıbanı hiddet, şiddet, çıIgınlık; taş kınlık; bh Yunan efsanelerinde suçluları ce zalandırmakla gorevli ve yılan saçlı uç tanrı çadan biri; çok öfkeli kadın, şirret kadın in a fury ofkeli Iike fury kdili hiddetle; çok hızlı katırtırnağına benzer bir bitki, (bot.) Ulex europaeus grimsi kahverengi eritmek, erimek; eriyip birbiriyle kaynaşmak, yapışmak fitil, havai fişek fitili; patlayıcı maddenin patlama cihazı; (elek.) (sig.)orta; (sig.)orta takmak; fitil koymak fuzee rüzgârda dahi kullanı labilen kibrit; saat kurgusu zincirinin sarıl dığı kuçük çark; demiryollarında kullanılan parlak işaret lambası; eczalı kav fusel (hav.) uçak gövdesi, gövde eritilebilir fusibil'ity erime kabiliyeti iğ şeklinde, iğimsi (ask.) bir çeşit eski tufek eritilerek veya doküm yolu ile yapılmış fusilier eskitüfek kul lanan asker; çog Ingiltere'de bazı alayların adına ilâve olunan isim yaylım ateşi; yay Iım ateşi açmak erime, eritme; eritip birleş tirme; birlestirme; (pol.) partilerin birleşmesi; (fiz.) atomlann kaynamasyndan meydana gelen reaksiyon telas, yaygara, itiraz, tartlşma; aşırı övgü; titiz davranmak ufak ayrıntılarla ilgilenmek; meraklanmak; yakınmak, sızlan (mak.); telâş etmek; telâşa vermek fussbudget kdili telâşlı veya yaygaracı kimse kılı kırk yaran; titiz, tel3şçı; huy suz, clrlak; cicili bicili, fazla süslü fussily titizlikle fussiness titizlik, telâş Yunan Efsun asker lerinin giydikleri eteklik dimi, pamuklu kadife; tumturaklı üslup; dimiden yapılmış; tum turaklı; saçma, boş, değersiz san boya veren bir ağaç; bu ağaçtan çIkan boya saka sopa ile döv mek fustiga'tion dayak, kötek küflü; çürük kokan, kokmuş; köhne, modasl geçmiş fustiness çürük kokma, kokmuşluk, küflülük; köhnelik, de modelik fut kys future boş, nafile, abes; değersiz futilely abes şekilde, boş yere futil'ity yararslzllk, faydaslz oluş, abes oluş den ahşap geminin dip kerestesi, döşek gelecek, müstakbel, istikbalde olan, gelecek zamana ait; istikbal, gelecek, yarın, ati; ömrün geri kalan kısmı; (gram.) gelecek zaman kipi futures çog ileride teslim edilmek üzere satılan veya satın alman mal: vadeli işlemler future perfect (gram.) gelecekte belirli bir zamandan evvel tamamlanacak olan bir ha reketi veya durumu gösteren fiil zamanı fütürizm futurist fütürist istikbal, gelecek; ileride meydana gelecek bir olay fuze, fuzee (bak.) fuse, fusee tüy gibi şeyler, tüy; (hav.); h vırcık saç; (argo) polis; ufak parçalarla kaplamak; tüylenmek fuzzball yabani mantar fuzzy tuy ve (hav.) dökuntüsü gibi olan: donuk belirsiz; kabank (saç) fy (sonek) yapmak: simplify, beautify; ol (mak.), kesilmek: liquify: etmek: unify, (sig.)nify gamall haç ,g ingiliz alfabesinin yedinci harfi; miiz sol notasl; (argo) bin dolar; yerçekimi birimi G clef sol anahtam G flat sol bemol G minor sol minor G sharp (müz.) sol diyez Gstring kemanda sol teli, kemamn en pes teli; kdili dansözlerin kullandlgı ve belin etrafına dolanmış bir kemerle tutu lan küçük örtü, key of G sol perdesi G kls George, German gravity, g kls genitive (gram.) gulf Ga kls Georgia GA, G /A, ga kls general average (kıs.) Great Britain. (kıs.) General Headquarters merkez, idare merkezi başkumandanlık karargahı. (kıs.) Grand Old Party, Republican Party. safra, öt; safra kesesi; aclllk; kin; ABD, (argo) küstahlık, terbiyesizlik ga11 bladder safra kesesi, öt kesesi bayram; büyük şenlik; gala; bayrama ait, şenliğe yaraşır kdili gevezelik, boş laf the gift of gab konuşkanlık, konuşma kabiliyeti gabardin, gabardin pardüsü çok çabuk konuşmak; ge vezelik etmek; anlamse sesler çıkarmak; kaz gibi ses çIkarmak; gevezelik, boş laf (jeol.) gabro palto, aba; ortaçagda bilhassa Musevilerin giydiği bir çeşit kaba ve bol cüppe ABD, (argo) çene çalma zamam, yarenlik (ask.) içi toprak dolu tab ya ve metris sepeti; liman inşaatmda kul lamlan taşla dolu ve suya batmlş kazan 9a bionade bu sepetlerle yapllan iş; sepet işinden tabya siperi (mim.) çatl altmdaki üç kö şeli yan duvar; pencere veya kapl üstundeki sivri tepelik; sivri tepelik yapmak (ded, ding) başıboş dolaşmak aadabout qadder kdili avare kimse maden hrmak için kullamlan sivri uçlu demir; üvendire; arazi öIçmeye mahsus cubuk atsineği, zoo/ Tabanus bovinus; fazla ısrar eden kimse, yapışkan huylu kimse kdili makina cinsinden herhangi bir alet; ismi unutulmuş şey cihazlar, aygıtlar, özel likle elektronik cihazlar Kelt ile irlanda ve Man Adası dillerine ait zoo/ morina cinsinden balıklara ait; morina cinsinden herhangi bir balık (mim.) kabartma pervaz üzerine yapılan oyma süs; guz san gümüş kapların kenar kabartma veya aynası boz ördek, (zool.) Anas streptera iskoçya Keltlerinin dili; Gal dili; bu Keltlere veya dillerine ait balıkçı zıpkını; den randa yelke ninin üst sereni, giz; dövüş horozunun ayagma geçirilen madeni mahmuz; (argo) gürültülü ve sinir bozucu konuşma; zlpkmla vurup tutmak (ballk) stand the gaff ABD, kdili slkmtlya veya yorgun luğa dayanmak (Fr.), kdili gaf yapma, pot klrma, gaf saka, asag yaşll adam, ihtiyar, dede (ged, ging) susturmak için ağlza sokulan tlkaç; t/b ağzı açık tutmak için agıza sokulan alet; söyletmemek; ağzım tlkamak; (haberin) yayılmasına engel olmak, susturmak; t/b alet ile ağzım açık tutmak; ögürmek gag rule mecliste konuşmay smırlandlran kural (argo) şaka, latife; sahnede oyuncu tarafmdan uydurulup ilâve edilen şaka gag man şaka ve espriler yazan kimse (argo) budala, deli go gaga over (bir şey için) deli olmak (bak.) gauge pey; rehin; düelloya davet anlammdayere ablan eldiven; bahse giriş mek, bahis tutmak birkaç çeşit yeşil veya san iri erik, caneriği; (bak.) greengage kaz gibi ses çıkarmak; kaz sürüsü; cenebaz kadınlar grupu, (kim.) süt şekerinden yapılan bir çeşit şeker , gayety şenlik, neşe; kı yafette zarafet veya sus, gosteriş gösterişli, heybetli, güzel; cesur, yürekli, kahraman; kibar, nazik; ateşli, 3şık galIantly nazik bir tavırla; göste rişli surette; kahramanca, yiğitçe ,slk delikanll; kadın lara karşı daima nezaket gösteren adam; 3sık; kadınlara karşl nazik; Sapkın; ka dınlara karşl nezaket göstermek; kadınlararefakat etmek; şık giyinmek; aşkım be (I.) irtmek , gaIlipot bir çeşit çam sakızu galon, ing 4,55 litre; ABD 3,78 litre gal , gayly (bak.) gay oluk, yiv; oluk açmak kazanç, kâr; yarar, fayda, men faat; artma, artış; kazanmak, kâr etmek; varmak, ulaşmak; ileri gitmek (saat); iler lemek gains kazanç, gelir gain ground ilerlemek gain on one yarışta (önde giden koşucuya) yavas yavaş yaklaşmak, aradaki mesafeyi kapatmak gain the ear of birine söz geçirmek gain the upper hand ustün gelmek,galipolmak gain time vakit kazan (mak.) kazanan veya ileri giden kimse veya şey; (bak.) full gainer kazançlı, kârlı gainfully kazançla, kâr ederek (said) inkâr etmek, reddetmek (bak.) against yurüyüş, gidiş; at yürüyüşü gaited belirli bir yürüyuş hızına sahip tozluk, getir gaitered ge tirli hdili kız gal hs gallon (astr.) gökadaya ait; samanyoluna ait (bak.): lacto meter Kral Arthur efsanelerin de kusursuz bir sil3hşor; bahadır , galangale (bak.) galingale ahçl galantin, ke miksiz haslanmlş dana ve piliç söğüşü pandomima tarzında bir çeşit gölge oyunu, kukla oyunu , Galatz Kalas (Ro manya'da bir şehir) Galatya (Ankara, Yozgat ve :anklrl havalisinin tarihi ismi) (astr.) gökada, Sok büyük yllde kümesi; bh samanyolu; seçkin kimselerin toplantısı (ecza.) şeytantersi, kasnı sert rüzgâr, bora, fırtına; ,siir hafif rüzgâr, esinti, meltem; kahkaha tufanı bataklık yerlerde yetişen guzel kokulu bir bitki (bot.) Myrica gala (çog ae) (biyol.) bazı çiçek veya böceklerin miğfer şeklindeki klsmı milâttan sonra ikinci yüz yılda yaşamış Yunanlı bir doktor, Kalinos (min.) içinde doğal kurşun sülfürü bulunan maden cevheri, kukurt kur şunu, galen yalancl kenevir otu Galile'li; eski devir lerde Musevilerin Hıristiyanlara verdikleri isim the Galilean Hazreti isa ingiltere'de buyuk kilise lerin antresinde bulunan oda veya avlu karışık ve an lamsız söz, saçma ve boş laf havlıcan, kulunç otu, (bot.) Alpinia officinalis; zencefile benzer ko kulu bir kök; kırk boğum, (bot.) Cyperus longus mazı, yumru Gallo onek Fransa veya eski Gal'e ait , galliot (den.) eski bir savaş gemisi, hafif kadırga, çektirme kls gallon sürtmekten h3sı1 olan yara; sinirlendirici herhangi bir şey; zayıf nokta, kusur, çürüklük (bilhassa ip); bir arazide çorak olan kısım; sürterek yara etmek; sinirlendirmek, kızdlrmak, incitmek, üzmek, slkmak; sürtünme ile yara olmak 13all ing inciten, slkıcı mazl, ağaç uru gaIIapple elma şeklinde mazı ga11 oak mazl meşesi cesaret, kahramanlık, yiğitlik; kadınlara karşı nezaket; âşıkane soz veya davranış , galliass eskiden Ak deniz'de kullanılan büyük kadırga kalyon, eskiden özel likle ispanyollar tarafından kullanılan yel kenli ve kürekli bir çeşit harp gemisi dehliz, koridor; üstü kapalı balkon; (cami, kilise veya tiyatroda) galeri; tünel; galeride toplanan halk; salon; (den.) (eski.) gemilerin kı,c tarafındaki galeri; (mad.) galeri play to the gallery seyirciler üze rinde parlak bir tesir bırakmaya çalışmak; halkın sempatisini kazanmaya gayret etmek kadırga, çektirme; eski za manlarda kullanılan bir veya daha fazla sıra kürekleri olan harp gemisi; büyük ka yık; gemi mutfağı; (matb.) dizilmiş harfle rin konulduğu tekne, gale gallev proof (matb.) ilk tashih galley slave Kadırgada çallşan kürek mahkumu, forsa galley west ABD, kdili düzensiz knack galley west yere yıkmak, altüst etrnek mazı hâsıl edan sinek hareketli bir dans; bu dansın müziği galliass (bak.) galleass Galya ile ilgili; Fransa'ya ait Gallican Galya veya Fransa'ya ait; Fransız Katolik kilisesine an Gallicism Fransızcaya mahsus veya Fransızcadan alın mış terim Gallicise Fransızlaştırmak, Fransızlaşmak çog (gen.) saka bol çorap veya pantolon; getir karmakarışık şey tavuk cin sinden gaIliot (bak.) galiot Gelibolu eczacıların kullandlğı ufak toprak merhem kavanozu; (bak.) galipot (kim.) galyum gezip tozmak, zevk peşinde koşmak, gününü gün etmeye (bak.) (mak.) ABD (argo) aptal kimse dörtnala gitmek, koş (mak.), segirtmek; dortnala koşturmak (at); dortnala gidiş; acele gidiş darağacl; (spor) barfiks gallows bird asılacak herif, ipten kazıktan kurtulmuş kimse safra taşı (çog galluses) ABD, (leh.) pantolon askısı galoot (bak.) galloot süratli bir dans, galop dansı bol bol kaloş, kısa çizme Iap lap yürümek galvanik, galvanizme ait; elektrik çarpmasına benzeyen gal vanic battery, galvanic pile galvanik batarya galvanic electricity galvanik elektrik kimyasal kuvvetle husule gelen elektrik, galvanizm; t/b gal vanik elektrik cereyanı ile tedavi harekete getirmek, heyecanlandırmak, tahrik etmek; (mad.) gal vanizlemek, galvanizle kaplamak; galvanik cereyan geçirmek; r,b elektrikle (adale) çalıştırmak galvaniza'tion galvanik ce reyanı geçirme, galvanize etme galvanized iron çinko, saç, galvanizli demir galvano metre, elektrik öIçegi galvanometry elektrik cereyanı öIçme ilmi galvanoplastic galva noplastik galva noplasti, galvanizm ile kaplama usulü galvanoskop balina süruisü; (argo) bacak at slçramasl; at gibi slçrama Gambia Malaya'da bir bitkiden çıkan ve sakız gibi çiğnenen veya boya iş ipek veya altın sırmadan lerinde kullanılan sarımsı renkte pekiştiricimadde (satranç) oyununda daha iyi bir mevki kazanmak için bir oyuncunun bir veya birkaç taş feda etmesi, gambit; bir konu tartışmasını açış kumar oynamak; so nucundan emin olunmayan bir teşebbüse gi rişmek; şansa bağlı bir işe girişmek; kdili tehlikeli teşebbüs gamble away kumarda kaybetmek gambler kumarbaz gam bling kumar oynama gambling (den.) kumarhane Hint zamkı, katalomba, gomagota; turuncumsu sarı renk sıçrama, oyun; sıç rayıp oynamak (at ve benzeri hayva nın) art ayak bileği gambrel roof (mim.) balık sırtı d am, Felemenk çatısı oyun, eğlence; (spor); oyun partisi, parti; plan, tertip; av, şikâr; av eti game bird av kuşu game fish yakala nınca direnen balık game laws av hu kuku game theory (oyun, savaş, tica rette) matematik hesap ile en isabetli hareket tarzını tespit etme game of chance kumar be off one, game oynaya cak halde olmamak make game of alay etmek, eğlenmek play the game usule göre oynamak, iyi sporcu olmak The game is up Plan suya düştü gözüpek, yiğit, cesur; av hay vanlarına ait gamely cesurca game ness yiğitlik, yüreklilik k dili topal, sakat av ,cantası dövuiş horoZu avlak bekçisi neşeli, şen; canlı, hareketli oyuncu; kumarbaz (biyol.) cinsel hücre, gamet cinsel; ancak ilkah ile mey dana gelebilen kimsesiz ve başıboş dola şan çocuk kumarbazlık, kumar oy nama gamma, Yunan alfabesi nin uçuncü harfi gamma globulin gamma globulin gamma rays gamma ışınları saka ya,slı kadın, kocakarı domuz etinin tuzlan mış ve tutsulenmiş but tarafı; domuz etini tütsulemek tavla; tavlada mars; mars etmek (ünlem) ing, k dili saçmalık, boş laf, aldatma; boş laf etmek, hile yapmak; aldatmak; (ünlem) Saçmalık (I.) Boş lafl (den.) cıvadrayı baş bo doslamasına tiringa halatı ile bağlamak gam moning cıvadra tiringası gamo onek cinsiyetle ilgili; bileşik gamous (sonek) evlilikle ilgili, ureme ile ilgili: monogamous tek eşli ing, saka büyük şemsiye bir şeyin tamamı, takım, seri; (müz.) gam av eti kokusunu andıran (bil hassa ağırlaşmış av eti); cesur, yiğit, gözüpek (eski) began: (bak.) begin erkek kaz; ABD (argo) bakış Take a ganderl (argo) şuna bakıverl , ganof (argo) hırsız çete; takım, ekip; guruh, suru; avene; yardakçılar; işçi takımı; (mak.) alet takımı; takım olmak, işbirliği yapmak; kdili çete halinde saldırmak; iskorj gitmek, yurumek gang plow çok bıçaklı pulluk gang up on ABD, (argo) saldırmak, karşı gelmek Ganj nehri fazla uzun boylu, (colloq.) Ieylek gibi t/b ganglion, sinir düğümü, lenfa bezi; ufak ur ganglion'ic gangliona ait, ganglionlu iskele tahtası tlb kangren; kan gren etmek veya olmak gangrenous kangren olmuş, kangrenli gangster (jeol.) gang (ünlem) yol, geçit, pasaj; den ambarda eşya arasındaki geçit; guvertede bir kısımdan ötekine geçilen iskele; iskele tahtası; (ünlem) Yol ver (I.) Yağlı boya (I.) Destur (I.) ocakların iç tarafına doşenen çakmaktaşı ve balçıktan ibaret bir cins tuğla sumsuk kuşu, (zool.) Morus bassanus parlak, cilâlı gibi (balık pulu); (zool.) parlak pullu bir balık (bak.) gauntlet (ask.) elleri değnekli iki sıra askerin arasından geçirilmek suretiyle uygulanan eski bir dayak cezası: iki veya her taraftan hücum; üzucu durumlar run the gantlet sıra dayağı yemek; birçok kimsenin hışmına uğramak , gauntry makas koprusu; dy sinyal iskeleti gantry scaffold (uzay) roket için seyyar servis kulesi eski Yunan efsa nelerinde mabutların sakisi; oğlan, puşt; (astr.) Jupiter gezegeninin üçuncü ve en buyük uydusu , gaoler (bak.) jail, jailer (ped, ping) yarık, rahne; geçit; aralık, fasıla; açıklık, ayrılık; yol açmak, yarmak, aralık meydana getirmek esnemek; ağzını açık tutmak, hayretten ağzı açık kalmak; yarılmak, açıl (mak.); esneme, hayretten ağzı açık kalma: (zool.) kuş veya balık ağzının açılış miktarı; ya rık, açıklık the gapes esneme nobeti; bir ku, hastalığı ing hayret uyan dıran ,sey GAR kls Grand Army of the Republic gar (bak.) garfish garaj, kıyafet, ustbaş, kılık; giy dirmek çöp, süprüntu; pis ve değersiz şey garbage man çopçü nohut tahrif etmek, bozmak, be lirli parçaları seçip kötü bir maksada alet etmek (yazı, söz); tahrif, bozma; bo zulmuş olan şey; maden alaşımı den gemi omurgası nın vanındaki dip tahtası ,burma tahtası (Fr.) oğlan, delikanlı; garson; uşak. bahçe; bostan; alelade. garden hose bahçe hortumu. Garden of Eden cennet bahçesi. garden party gardenparti. botanical garden bitkilerin sergilendiği bahçe. kitchen garden sebze bahçesi. market garden bostan. bahçıvanlık etmek, bahçede çalışmak, çiçeklerle uğraşmak. gardener bahçıvan. gardening bahçıvanlık. gardenya. zargana. kocaman, iri; obur, doymaz. (bayt.) inek memesinin iltihaplanması. gargara etmek, çalkalamak; gargara. çirkin bir insan yüzü veya hayvan başına benzeyen oluk ağzı. kolalı erkek gömleği biçiminde kadın bulüzü. cafcaflı, fazla süslü, gösterişli; havai, hoppa. çelenk; antoloji, derleme eser; çelenkle süslemek. sarımsak, (bot.) Allium sativum. garlicky sarımsaklı, sarımsak gibi. garlic mustard sarımsak otu, (bot.) Alliaria officinalis. giysi, elbise; giydirmek. toplamak, biriktirmek; tahıl ambarı. (jeol.) grena, kıymetli bir kırmızı taş, Iâl taşı; Iâl taşı rengi. donatmak, süslemek; bir servis tabağındaki yemeğin etrafını süslemek; (huk.) haczetmek; süsleme. garnishment süsleme; haciz. (huk.) haczetmek, haciz koymak, hacze bağlamak. garnitür, süs. tavan arasındaki oda. garreteer' tavan arasında oturan kimse. garnizon; garnizonun bulunduğu yer; garnizon kurmak; bir şehre asker yerleştirmek. İspanya'da eskiden uygulanan vidalı demir halka ile boğarak idam cezası; bu cezanın uygulanmasında kullanılan alet; soymak maksadıyle birinin boğazını sıkma; boğarak idam etmek; boğazını sıkarak soymak. gevezelik, boşboğazlık. çok konuşan, geveze, boşboğaz. garrulously gevezelikle, boşboğazlıkla. çorap bağı, dizbağı, jartiyer; b.h. İngiltere'de dizbağı nişanı; çorap bağı ile bağlamak. garter snake Kuzey Amerika'ya mahsus zehirsiz ufak yılan, (zool.) Thamnophis. manastır ve katedralin küçük avlu veya bahçesi. (çoğ.) es, -ses) (-sed,-sing) gaz, havagazı; (A.B.D.) benzin; anestezide kullanılan gaz karışımı; zehirli gaz; (midede) gaz; (mad.) patlayıcı metan karışımı; (argo) olağanüstü şey; fevkalade durum; (argo) boş laf, anlamsız söz; (argo) insana zevk veren herhangi bir şey; gazlamak, gaz vermek; gazla zehirlemek; saçmalamak, atmak. gas burner havagazı memesi, bek. gas engine gazla işleyen makina. gas fixtures gaz boruları ile muslukları. gas jet gaz alevi; gaz memesi. gas gangrene (tıb.) gazlı kangren gas main havagazı ana borusu. gas mask gaz maskesi. gas meter gaz saati, gaz sayacı. gas oven havagazı fırını. gas station A.B.D benzin istasyonu. coal gas kömürden elde edilen havagazı. poison gas ze- hirli gaz. Step on the gas. Gazla. Gaza bas. (argo) Çabuk ol. (colloq.) Pergelleri aç. gaz toplamaya mahsus torba; (argo) laf ebesi, atıcı. övünme; övünmek. gazlı, gaz gibi; boş, ozsüz, hafif. uzun ve derin yara; yaralamak. gaz haline koyma. gaz haline koymak, gaz yapmak; gazlaşmak. conta; (den.) kalçete, yelkeni kısmen kapatmak için kullanılan köstek; kalafat etmeye mahsus kıtık. gaz ışığı. havagazı memuru. A.B.D benzin. A.B.D gazölçer; (İng.) gazometre. gasometry gaz öIçme bilgisi. solumak, nefes nefese kalmak, nefesi kesilmek; nefesi kesilerek söylemek, soluyarak konuşmak; soluma, nefes. at the last gasp son nefesinde, ölmek üzere. gazlı, gaz gibi; (k.dili.) geveze. karın ağrısı. (tıb.) mideye ait, midevi. gastric fever mide humması. gastric juice mide suyu. gastric ulcer mide ülseri. (tıb.) mide iltihabı, gastrit. (önek) mide ile ilgili. (tıb.) mide ve bağırsakların iltihabı. (tıb.) gastroloji, mide bilimi. midesine düşkün kimse. iyi yiyip içmekle ilgili. iyi yemek yeme ve yemekten anlama sanatı. (zool.) karındanbacaklı. (tıb.) midenin içine bakmaya yarayan cihaz. (tıb.) mide ameliyatı. havagazı tesisatı veya deposu. dar kanal. (argo) tüfek, tabanca. (eski.) got. kapı; dağ geçidi, kanal kapağı; (maç veya temsilde) temin edilen bilet hasılatı; büyük valf; (elek.) sinyal cereyanı ile işleyen anahtar; dokümcülük kalıbı doldurmak için açılan delik, boğaz; bu boruyu dolduran ma(den.) gatecrasher (k.dili.) parasız veya davetiyesiz giren kimse. gatehouse kapıcı odası. gatekeeper kapıcı. gateleg(ged) table açılır kapanır ayaklı kanatları olan masa. gatepost kapı süvesi. between you and me and the gatepost söz aramızda. gateway geçit, giriş. Cilician Gates Külek Boğazı. toplamak, bir araya getirmek; devşirmek; seçmek, biriktirmek; yığmak; kazanmak; anlamak, sonuç çıkarmak; büzmek, kırma yapmak; toplanmak, bir araya gelmek; artmak, (çoğ.)almak; (matb.) sayfaları sıraya koymak, harman yapmak; (tıb.) toplanmak (cerahat) gather up bir araya getirmek, toplamak gather oneself up toparlanmak, kendini toplamak. a gathering storm fırtına havası. A rolling stone gathers no moss. Yuvarlanan taş yosun tutmaz. İşleyen demir pas tutmaz. be gathered to one's fathers atalarının arasına katılmak, ölmek. toplantı, toplanma; topluluk; şiş, cerahat, apse. eski model mitralyöz. (kıs.) General Agreement on Tariffs and Trade. acemi, beceriksiz, savruk. acemice tavır, beceriksizlik. süs, değersiz süs. aşırı süslü, cicili bicili, zevksiz. gaudily gösterişli surette. gaudiness aşırı süslülük. İngiltere üniversitelerinde yıllık ziyafet. ölçmek; tartmak, tahmin etmek, ölçüsünü bulmak. mikyas, öIçü; ebat; miktar; geyç, ölçme aleti; kalibre; demir yolu raylarının arasındaki açıklık; (den.) geminin bir diğerine veya rüzgâra göre bulundugu yer; (den.) dolu iken geminin çektiği su. broad gauge geniş hatlı (demiryolu) have the lee gauge of (bir geminin) rüzgâr altında bulunmak. have the weather gauge of (bir geminin) rüzgâr üstünde bulunmak. narrow gauge dar hatlı (demiryolu) rain gauge yağmur geyci, yağmur öIçer. steam gauge buhar geyci. take the gauge of tartmak, hesaplamak. wind gauge rüzgâr geyci. Fransa'nın eski adı, Gal; Galya; Gal'li Fransız. Gaulish eski Gal dili. zayıf, ince, kuru, gıdasızlıktan kurumuş; kasvetli, sıkıcı. zırh eldiveni; uzun eldiven take up the gauntlet meydan okuma mahiyetindeki daveti kabul etmek. throw down the gauntlet meydan okumak. (bak.) gantlet. (bak.) gantry. manyetik alan öIçü birimi. tül, ince ve seyrek dokunmuş kumaş; kafes tel; pus, duman. gauzy tül gibi, hafif; şeffaf. (tıb.) lastik sonda ile besleme. (bak.) give. bir toplantıda oturumun açıldığını ilan için başkanın masaya vurduğu tokmak. (İng.) mirası erkek evlâtlar arasında eşit olarak eski bir taksim usulü. eski bir Fransız dansı, gavot dansı veya müziği. (k.dili.) ahmakça bakmak; ahmak veya hantal kimse. gawky hantal, eli işe yakışmaz. neşeli, şen, keyifli; parlak, canlı; zevk ve sefa düşkünü; sefih; (argo) ibne. gaily, gayly neşeyle. gayness neşe. gayety (bak.) gaiety. A.B.D, (argo) adam, delikanlı. gözünü dikip bakmak; dik bakış. görüş sahası geniş olan balkon veya taraça, manzaralı ev; (A.B.D.), (argo) adam, delikanlı. burnundan ziyade gözü ile av kollayan köpek. ceylan, ahu, gazal, (zool.) Antilope dorcas. gazete, ingiltere'de resmi gazete; resmi gazetede ilân etmek. atlas, atlastaki bilgi, coğrafya isimleri indeksi.. (jeol.) geniş yukaç, (bak.) anticline. (mak.) dişli; dişli takımı; vites, şanjman; donanım, tertibat; elbise; eşya; viteslemek; donatmak: giydirmek; uymak, uydurmak. gear box, gear case dişli çark mahfazası. gear down yavaş gitme ayarı vermek. gear shaft dişli mil. gearshift (oto.) vites. gear wheel dişli çark. bevel gear konik dişli çark. high gear üçüncü vites. in gear viteste. low gear birinci vites. out of gear boşta, işlemez halde. shift gears vites değiştirmek. (zool.) sıcak memleketlere mahsus ufak bir kertenkele. G harfi. (A.B.D.), (k.dili) uygun gelmek. unlem at veya öküz sürerken "sağa git" manasında kullanılan bir (ünlem): Deh! Haydi ! (ünlem) hayret ifade eden ünlem: Ya ! Öyle mi? Allah Allah ! (bak.) goose. (argo) ihtiyar, bunak erkek. balık koftesi. Cehennem. (fiz.) radyoaktivite öIçme aracı. geyşa. gaysler tübü. (kim.) koloit koloit haline gelmek, jelatin gibi olmak; (bak.) jell. jelatin; tutkal hulâsası. gelat'inous jelatinli, jelatin gibi. dondurma, katılaştırma; donma, katılaşma. hadım etmek, iğdiş etmek, enemek, burmak; esaslı bir şeyden mahrum etmek; kuvvetini kesmek, zayıf düşürmek. gelding iğdiş edilmiş beygir. buzlu, buz gibi donmuş, soğuk. gelignit, jelatinli dinamit. (med, ming) kıymetli taş, cevher; cevher gibi kıymetli ve güzel şey; hafif bir çeşit pasta; kıymetli taşlarla süslemek, tezyin etmek. çift olmak. gemina'tion çift yapma. çift olarak bulunan. İkizler burcu, Cevza. (çoğ.) gemmae) (bot.), (zool.) tomurcuk, yaprak tomurcuğu; bazı bitki ve hayvanlardan ayrılıp bağımsız yaşayan kısım. (biyol.) tomurcuklanan, tomurcuklar vasıtası ile yeni filiz veren; tomurcukla (çoğ.)almak. gemma'tion (biyol.) tomurcuklanma, tomurcuklarla (çoğ.)alma. (biyol.) tomurcuk hâsıl eden; tomurcuklarla (çoğ.)alan. küçük tomurcuk. cevherli; cevhere benzer. İngç (tar.) meclis. (zool.) Güney Afrika'ya mahsus boynuzları uzun ve ince iri ceylan. kıymetli taş, yontulmamış kıymetli taş. (Al.) sevimli, misafirperver, tatlı, hoş. (gen.) (kıs.) gender, general, genitive, genus. Gen. (kıs.) General, Genesis. jandarma. jandarma gücü. (gram.) ismin cinsi, cinsiyet. common gender her iki cins için ortak olan kelime. feminine gender (dişil.), müennes. masculine gender (eril.), müzekker. neuter gender camit, cansız, nötr. (biyol.) jen. soy veya şecereye ait, şecereli. genealogical tree şecere. genealogically nesep şeceresi bakımından. nesep, şecere, silsile, soy; nesep tetkiki. genealogist nesep mütehassısı, şecereci. genealogize nesep tetkiki ile meşgul olmak. (bak.) genus. umumi, genel, külli; umuma ait, şümullü; içinde her şey bulunan; kesin olmayan, takribi; umum, avam, halk; (ask.) general. general average (den.) büyük avarya. general cargo (den.) karışık yük. general delivery postrestant, postanede sahibine teslim olunan mektup. general eIection genel seçim. general officer (ask.) albaydan yüksek rütbeli subay, general. general orders (ask.) bütün orduya şamil olan emirler. general practitioner (tıb.) ihtisası olmayan doktor, pratisyen hekim. general purpose her işte kullanılabilen, her gayeye uygun. general resemblance umumi bir benzeyiş. general rule genel kural. general staff (ask.) genel kurmay, erkânı harbiye. general strike genel grev. as a general rule genellikle, umumiyetle. attorney general baş savcı, müddeiumumi. brigadier general tuğgeneral. full general orgeneral. in general genel olarak, hiç bir özelliği olmadan. Iieutenant general korgeneral. major general tümgeneral. generally genellikle, umumiyetle. it. başkumandan. genellik, umumiyet, umumilik. generalities genel konular, kesinlik ifade etmeyen söz . genelleştirme, umumileştirme, genellik, umumilik, hepsini bir tutma, genel sonuç çıkarma. genelleştirmek, umumilestirmek, tamim etmek, genel bir fikir vermek; herkese teşmil etmek; (güz. san.) ayrıntılarını belirtmeden genel olarak tamamlamak; (tıb.) hastalığı umumi bir hale koymak; (tıb.) yayılmak; umumileşmek. generallik; bir generalin askeri bilgi ve yönetme yeteneği; önderlik, baskanlık, liderlik. husule getirmek, vücut vermek, hâsıl etmek; çocuğu olmak, doğurmak, yavrulamak; (geom.) çizmek. zürriyet husule getirme, doğuş, doğuruş, tenasül; nesil, soy, zürriyet, batın; vasat olarak insan nesli farzedilen otuz yıl. generation gap aile ile çocuk arasındaki görüş farkından doğan anlaşmazlık. tenasül kabiliyeti olan; doğuş ve doğuruşa ait. (elek.) jenerator, dinamo; doğuran veya meydana getiren kimse; hâsıl edici cihaz. (çoğ.), -trices) (geom.) yapıcı çizgi; doğuran dişi. cinse ait, fasileye ait; genel, umumi; şümullü, geniş kapsamı olan. generically kendi cinsine ait özellikleri taşıyarak. cömertlik, âli cenaplık. cömert, alicenap, eli açık; asil; mebzul, bol, bereketli; verimli, mümbit; sert, çarpan (içki) generously cömertçe. generousness cömertlik. hilkat, yaratılış, meydana gelme; başlangıç, mebde, menşe; b.h. Tekvin. sansara benzer bir hayvan. bir şeyin aslına ait; jenetige ait genetic heritage (biyol.), (psik.) kalıtım. genetically jenetik bakımından, jenetik yoluyla. (biyol.) jenetik, soyaçekim olaylarını inceleyen biyoloji dalı. ardıç rakısı. Cenevre. Cengiz Han. güler yüzlü, şen, hoş; müsait; hayat verici. genially güler yüzlü olarak, hoşa giden bir davranışla. genial'ity, (gen.)'ialness sempatik oluş, sevimlilik, nezaket. diz gibi mafsalları olan; diz gibi bükülmüş. cin, peri. katırtırnagı, (bot.) Genista scoparia, Genista luncea. tenasül uzuvlarına ait; (çoğ.) tenasül uzuvları. (çoğ.) tenasül organları. (gram.) isim ve zamirlerin -in hali. (önek) tenasül organlarına ait. (anat.) tenasül ve idrar yollarına ait. (coğ. geniuses) deha, üstün kabiliyet, istidat, yetenek, özel vasıf, ozellik, hususiyet; dahi. (coğ. genii) cin, peri, insan kaderine hükmeden kimse; biri iyi ve diğeri kötü iki periden biri; eski Roma mitolojisinde bir kimseyi veya yeri himaye eden cin. Cenova şehri. Genoese Cenovalı, Cenevizli(ler) kırım, katliam. tarz, tür, nevi; (güz. san.) günlük hayatı tasvir eden tarz. Japonya'da eskiden toplanan emekli devlet adamları heyeti. (çoğ.) gentes) (antro.) erkeklerden hesaplanan soy silsilesi; eski Roma tarihinde kabile, geniş soy. (argo) erkek, adam. gent. (kıs.) gentleman, gentlemen. soylu, kibar. (Bu kelime simdi küçültücü bir anlamda kullanılabilir) genteelly kibarca, zarif bir şekilde. yılan otu, (bot.) Gentiana lutea; (ecza.) bu bitkinin kökünden yapılan bir kuvvet ilâcı. red gentian kızıl kantaron, (bot.) Gentiana purpurea. dinsel edebiyatta Musevi olmayan kimse; Musevi olmayan; putperest; Romalılarda bir kabile veya millete ait; herhangi bir ırka veya memlekete verilen isme ait. (baz.) asağ. asalet; asalete has vasıflar, kibarlık; (çoğ.) sahte kibarIık. nazik, yumuşak huylu, kibar; tatlı; ıIımlı, mutedil; soylu, asil; hafif, latif. gently yavaşça, tatlılıkla, şefkatle, nezaketle. gentleness tatlılık, nezaket, şefkat. (çoğ.) soylu kişiler, yüksek tabaka. (çoğ.) men) kibar adam, efendi, terbiyeli adam, nazik adam, iyi bir aileye mensup erkek, çelebi, centilmen. gentleman' agreement karşılıklı söz vermeye dayanan anlaşmaç gentlemanat arms iç kral muhafızlarından biriç gentleman farmer kendi zevki için çiftlik işleten efendi. gentlemaninwaiting kralın maiyetinde hizmet eden asilzade. gentleman of fortune avantüriye, maceraperest adam; (eski.) korsan. gentlemanly efendiye yakışır. iyi bir aileden gelen kadın, hanımefendi, kibar kadın. (çoğ.) İngiltere'de orta sınıf; aydın tabaka, belirli bir sınıfa küçültücü nitelikte verilen isim: the lightfingered gentry yankesici takımı. diz çökmek (bilhassa ibadette) genuflec'tion, genuflex'ion diz çökme (bilhassa ibadette) . hakiki, gerçek, mevsuk, taklit veya sahte olmayan; asli; içten gelen, samimi. genuinely gerçekten, hakikaten. genuineness içtenlik, samimiyet, gerçek oluş, hakikilik. (çoğ.) genera) (biyol.) birkaç türden meydana gelen cins; nevi, kısım, takım. onek yeryüzüne ait. yerküresinin merkezine ait; bu merkezden görülen veya ölçülen; merkez olarak yerkü- resine ait olan. (jeol.) içi billurlu değirmice taş; böyle bir taşın içindeki oyuk. yeryüzü ölçmesi ile ilgili. geodesic dome fabrikada yapılan üçgenlerden meydana gelen ve kubbe şeklinde olan hafif bina. geodesic line (mat.) bir kürede iki nokta arasında çizilen en kısa çizgi. yeryüzü düzlemini öIçme bilgisi. (bak.) geodesy. kayalar bilgisi, kayaların madeni oluşumlarından, sınıflarınrından ve bulundukları yerlerden bahseden ilim. coğrafya; coğrafya kitabı. geographer coğrafya uzmanı, coğrafyacı. geograph'ic(al) coğrafyaya ait, coğrafi. geograph'ically coğrafi olarak. geol. (kıs.) geology. (jeol.)oji, yerbilim. geo dünyanın manyetik çekimi. fal bakma, remil atma. geomancer falcı. geoman'(tic.) falcılığa ait. geometri uzmanı, hendeseci. geometrik, hendesi; geometrik sekillerle süslenmiş eski Yunan çömleklerine ait geo- metric progression geometrik artma ve eksilme. geometric propcrtion, geometric ratio geometrik orantı, geometrik bağlantı. geometric tracery (mim.) kargir binalarda geometrik şekillerle yapılan oyma süs. geometrically geometrik olarak. (zool.) tırtılları yeri olçer gibi yürüyen birkaç çesit pervane. geometrik usullerle çalışmak, geometri ile ugraşmak. geometri, hendese. yeryüzü ile ilgili, jeomorfik. toprak yeme alışkanlığı. jeofizik. siyasi ve iktisadi coğrafya; jeopolitik. tarımsal, ziraata ait, zirai. geoponics tarım bilimi. erkek ismi. By George ! Maşallah ! Vallahi ! St. George' Day eski takvimde 23 nisana tesadüf eden Sen Jorj yortusu, Hıdrellez. jorjet, ince ipekli kumaş. Amerika Birleşik Devletlerinden biri; Gürcistan. George isimli dört İngiliz kralı zamanına ait, 1714-1839; Amerika Birleşik Devletlerinin Georgia eyaletine ait; Gürcü, Gürcistan'a ait, Gürcü diline ait. çiftçiliğe ait şiir; zirai. arz küresinin içindeki tazyikler ile ilgili. (jeol.) taş tabakalannın geniş bir sahada aşağıya çöktüğü mıntıka. yeryuvarlağının ısısı ile ilgili, bu ısı ile ısınan veya işleyen. (biyol.) yeredoğrulum. ıtır, sardunya çiçeği, (bot.) Pelargonium. geranium grass Mekke samanı, (bot.) Andropogon scoenan thus. feather geranium nezle otu, (bot.) Chenopodium botrys. Garbillinae familyasının kemiriciler takımından arka bacakları uzun olan tüylü kuyruklu ufak bir hayvan. ihtiyarların sıhhi durumu ile ilgili. geriatrics ihtiyarlarla ilgili tıp ihtisası. geriatric'ian ihtiyarlık hastalıkları mütehassısı. mikrop; tohum, tohum veya yumurtada bulunan asıl hücrecik, tohumun özü; asıl, başlangıç. germ plasm (biyol.) tohumda bulunup irsi hususiyetleri nakleden madde. germ theory (biyol.) canlı organizmaların yalnız canlı tohumlar vasıtasıyle husule gelebileceği teorisi. germ warfare savaşta mikrop kullanılması. (çoğ.) -mans) Almanya veya Almanlara ait; Alman, Almanca. German measles (tıb.) bir çeşit hafif kızamık hastalığı, kızamıkçık. German script Almanlara mahsus yazı. German silver Alman gümüşü, beyaz metal. High German standart Almanca. Low German Hollanda ile Belçika ve Frizya dillerinin toplamı; İngilizce, Felemenkçe ve benzerlerinin toplamı; kuzey batı Almanya'da konuşulan Almanca. Germanic Almanya veya Almanlara ait; kuzey batı'Avrupa'ya ait; German dil ailesi (Almanca, İngilizce ve Norveççe dahil) Germanism Alman dili veya Alman dili özelliği. öz (akraba): cousin german kuzen. kısa mahmut otu, yer meşesi. wall germander yer meşesi, meşecik, (bot.) Teucrium chamaedrys. water germander sarmısak otu, (bot.) Teucrium scordium. ilgili, alâkalı, müna sebeti olan. Almanya. mikropları kıran madde; mikrop öldürücü, antiseptik. tohum veya mikrop kabilinden; oluşum safhasında (madde veya fikir) filiz vermek, sürmek, filizlenmek; gelişmeye başlamak. germina'tion filiz verme, sürme, filizlenme ger'minative filiz vermeye ait. geronto- (önek) ihtiyarlıkla ilgili. (seçim bölgesini) bir siyasi partinin menfaatine uygun gelecek sekilde ayarlamak. (gram.) Latincede isim olarak kullanılan fiillerin bir şekli, İngilizcede isim olarak kullanıldığı zaman -ing şekli: Swimming is fun. (gram.) Latincede bir mecburiyet ifade eden fiilden türetilen sıfat: ''görülecek", ,"okutulacak" gibi. alçıtaşı. (psik.) geştalt. Alman Nazi rejiminde gizli polis teşkilâtı, Gestapo. gebelik; gebelik süresi. bedensel, özellikle dansa ait hareketlerle ilgili. söz söylerken el hareketleri yapmak, jestler yapmak. gesticula'tion jestler yapma. gestic'ulator konuşurken eliyle hareketler yapan kimse. gestic'ulatory jest kabilin(den.) hareket, jest, dikkati çekmek için yapılan hareket; el ile hareket yapmak, jest yapmak. gestural el hareketlerine ait. (ünlem) çok yaşayın ! (aksıran bir kimseye söylenir) (got, got, A.B.D gotten, getting) almak, ele geçirmek elde etmek, tedarik etmek; yakalamak; götürmek; hazırlamak; yaptırmak; sebep olmak; (netice olarak) bulmak; ögrenmek; (hastalığa) tutulmak, olmak; bağlantı kurmak; (trene) yetişmek; gebe bırakmak (gen.) hayvan); malik olmak; kazanmak; (k.dili) anlamak; (k.dili) vurmak, isabet etmek; (argo) şaşırtmak; (argo) ilgi çek- mek, hoşa gitmek; sinirlendirmek; (argo) far- kına varmak; getirmek; varmak; gelmek, gitmek, yer değiştirmek. get about yayılmak; dolaşmak; ortalıkta görünmek. get across açıklamak, anlaşılmasını sağlamak. get ahead ilerlemek. get ahead of geçmek, geride bırakmak, üstün olmak. get along gitmek, ayrılmak; geçinmek, idare etmek; başarmak; anlaşmak, uymak; yaşlanmak. get around yayılmak; gezinmek; ortalıkta görünmek; bir şey elde etmek için yağlamak; üstünden atmak, yolunu bulup kurtulmak. get around to geç yapmak, eli geç değmek. get at varmak; demek istemek; başlamak, yapmak; (k.dili) etkilemek. get away kaçmak, gitmek, kurtulmak, savuşmak; (koşuya) başlamak. get away with (argo) şüphe uyandırmadan veya ya- kalanmadan atlatmak. get back geri dönmek. get back at (argo) öç almak. get by geçmek, yetmek; (k.dili) gecinmek; (k.dili) yakayı ele vermeden yapmak. get down inmek, aşağı inmek; not etmek, yazmak. get down to başlamak. get drunk sarhoş olmak. get even (with) hakkından gelmek. get home eve varmak; dönmek. get in girmek; sokmak; katılmak; (ürün) kaldırmak get in good with (argo) gözüne girmek. get in on faydalanmak, paydaş olmak. get in a word edgewise laf so- kuşturmak. get in supplies erzak almak. get into girmek. get it (k.dili) anlamak; cezalanmak. get it into one' head kafasına sokmak; anlamak. get married evlenmek. get near yaklaşmak. get nowhere başarısız olmak. get off inmek; ayrılmak; kurtulmak; söylemek. get (some one veya something) off çıkarmak; kurtarmak. get (a thing) off one' chest içini dökmek. get on binmek; uyuşmak, anlaşmak; idare etmek. get on one' feet ayağa kalkmak; kendini geçindirecek hale gelmek. get on one' nerves sinirine dokunmak. get (a person veya a thing) on the brain (k.dili) ( bir kimse veya şeyi) aklından çıkaramamak, aklına takılmak. get one' back up inat etmek, kızmak; kızdırmak get one' goat (argo) kızdırmak, (slang) keçileri kaçırtmak. get one' hand in eli alışmak, usta olmak. get her hooks on (argo) (erkeğe) kancayı takmak. get ones way istediğini koparmak, hile ile veya üsteleyerek istediğini elde etmek. get out ayrılmak, kaçmak; ortaya çıkmak, sızmak; yayınlamak; güçlükle söylemek; çıkarmak. get out from under (karışık bir işten) sıyrılmak. get out of-(den.) almak; kurtulmak; kurtarmak; ayrılmak. get out of bed on the wrong side solundan kalkmak. get out of hand çapraşık hale gelmek, dizginlenemez hale gelmek, çığırından çıkmak. get out of one' depth derin suya girmek; başından buyük işe girişmek. get out of (sig.)ht göz önünden gitmek, ortadan kaybolmak. get over (hastalığı, öfkeyi) atlatmak; açıklamak, anlaşılmasını sağlamak get ready hazırlamak, hazırlanmak. get religion birden dine bağlanmak. get rid of kurtulmak, başından savmak, atmak. get round yayılmak; gezinmek; yolunu bulup kurtulmak. get the better of, get the best of üstün çıkmak. get the drop on haberi olmadan silâh çekmek; kazançlı bir durumda olmak. get the hang of manasını kavramak; işletme sırrını öğrenmek. get there (k.dili) amacına ulaşmak, başarmak. get the upper hand kazanmaya yüztutmak. get through bitirmek; geçirmek, geçmek; geçinip gitmek. get through to bağlantı kurmak; anlamasını sağlamak. get tired yorulmak. get to başlamak; yapabilmek; bağlantı kurmak. get together toplanmak, bir araya gelmek; anlaşmaya varmak; toplamak. get up kalkmak; binmek, tırmanmak, çıkmak; düzenlemek, hazırlamak; uydurmak; edinmek, geliştirmek. get up steam istim kaldırmak; hızlanmak; şevklenmek. get used to alışmak get wet ıslanmak. get wind of sezmek, kokusunu almak, duymak. get with (argo) ilgilenmek, uymak. Bak. got. yavru, hayvan yavrusu. kaçıp kurtulma, paçayı kurtarma. elbise takımı; yapılış, tertip; öncecilik, getupandgo oncecilik. oyuncak, cicili bicili değersiz şey, biblo. (İng.) suyu çabuk ısıtmaya mahsus kazan, şofben. fasılalarla sıcak su fışkırtan kaynak. Gana. dehşetli, korkunç, iğrenç; ölü gibi, sapsarı; dehşetle, ölürcesine . Hindistan'da dağ geçidi; (çoğ.) Güney Hindistan'ın doğusunda ve batısında bulunan dağ silsileleri; bir ırmağa inen merdiven. burning ghat böyle bir merdivenin başında Hinduların ölülerini yakmaya mahsus meydan. gazi. Gazne, Afganistan'da bir şehir. Hindistan'da manda sütü yağını eritip kaynatarak yapılan sadeyağ. Gand, Belçika'da bir şehir. ufak salatalık, turşuluk hıyar, adi veya yabani hıyar. bir şehirde, mahrumiyet içinde yaşayan azınlık mahallesi; ortaçağda bazı Avrupa şehirlerinde Musevi mahallesi. ruh, can: hayalet, hortlak, heyulâ, tayf; cin; iz, gölge. ghost town ahalisi olmayan metruk kasaba. ghost writer bir diğerinin hesabına ve onun ismi altında makale veya kitap yazan kimse. give up the ghost ölmek, ruh teslim etmek. Holy Ghost Ruhülkudüs. There isn't a ghost of a chance. En ufak bir ihtimal bile yoktur. ghostly hayalet gibi; manevi. gulyabani, cadı; mezar hırsızı. ghoulish cadı gibi.; (ask.). , (İng.) glamour göz kamaştırıcılık, sathi cazibe, sahte parlaklık; büyülemek, teshir etmek. glamorous cazip, göz alıcı. glamorously cazip bir şekilde, büyüleyici bir surette. glamorize çekici bir hale getirmek. (anat.), (bot.) bez, gudde; ifrazat hücresi; torba; (mak.) salmastra bileziği, salmastra kovanı; derece kenedi. (bayt.) at cinsinden hayvanlara mahsus nezle gibi fakat çok tehlikeli bir hastalık, sakağı, ruam. glandered bu hastalığa tutulan. dev, dev gibi kimse veya şey: iri, cesim, kocaman, muazzam. giant powder bir çeşit dinamit. giant star (astr.) dev yıldız. giant stride dev adımı. mental giant çok akıllı adam, deha. There were giants in those days. Atalanmız bizden yüksek adamlardı. giantess dişi dev, dev gibi kadın. giantlike heyulâ gibi, korkunç. gâvur. (mak.) çivi, pin, saplama; erkek kedi. çok çabuk ve anlaşılmaz şekilde konuşmak: bu şekilde konuşma. çabuk ve anlaşılmaz söz, karışık söz. darağacı; (mak.) maçuna kolu; darağacına asmak: teşhir etmek, rezil etmek. Hindistan ve Malezya' ya mahsus kuyruksuz ve uzun kollu şebek. , gibbose dışbükey; kambur. gibbosity, gib'bousness dışbükey oluş. gibbously dışbükey olarak. alay etmek, eğlenmek; (slang) dalga geçmek; alay, istihza. (çoğ.) tavuk pişmeden evvel çıkarılan yenebilir kısımları (yürek, ciğer, katı ) Cebelitarık. başı dönmüş, başı dönen; sersemletici, baş döndürücü (yükseklik veya dönme hareketi); hoppa, terelelli; sersem, beyinsiz: sersemletmek, sersemlemek. giddily başı dönerek, sersemlemiş olarak. giddiness baş dönmesi, sersemleme. hediye, armağan; istidat, hüner, kabiliyet; Allah vergisi, atiye, ihsan; (huk.) hibe, hediye verme hakkı; hediye vermek, hibe etmek. Don't look a gift horse in the mouth. Bahşiş atın dişine bakılmaz. gifted kabiliyetli, hünerli. iki tekerlekli tek atlı hafif araba; (den.) kik, bir çeşit hafif filika; bir çeşit zıpkın; (mak.) kumaş kabartma tezgâhı, piko tezgâhı. giga (önek) bilyon (109) dev gibi, deve ait; kocaman. kocaman, cesim, cüsseli. kıkır kıkır gülmek; kıkırdama. giggly kıkırdamaya meyli olan. (İng.) hoppa ve oynak kız. jigolo, tokmakçı. ortaçağlara mahsus bir çeşit ufak keman; eski bir ingiliz dansı. (elek.) mıknatıs işletme gücü ölçü birimi. (gilded veya gilt) altın kaplamak, yaldızlamak; tezhip etmek, süslemek, telleyip pullamak; parlamak; parlak göstermek. gilded youth varlıklı ve moda düşkünü gençlik. gild the pill sıkıcı bir şeyin etkisini azaltmak için bir çare bulmak. (bak.) guild. altın kaplama; yaldız. litrenin dokuzda biri kadar bir sıvı ölçü birimi. solungaç, galsame; mantarın alt tarafındaki balık kulağına benzer kısım; horoz veya tavuğun çenesi altındaki sarkık kırmızı et parçası, sakal; (k.dili.) insanlarda yüz ve boyun nahiyesi: ayıklamak (balık); sık ağla balık tutmak. gill cover solungacı koruyan kemik. gill net sık dokunmuş balık ağı. green around the gills görünüşte rahatsız. to the gills tepesine kadar, alabildiği kadar (dolu) İskoçya'da eski devirlerde derebeyi uşağı, şimdi avcı veya balıkçı yardımcısı; sirk eşyasını taşıyan kiralık yük arabası. şebboy; kırmızı şebboy, (bot.) Matthiola incana; bir çeşit parlak koyu kırmızı elma. (bak.) gild; yaldızlı, süslü, müzehhep; yaldız. giltedged kenarı yaldızlı; birinci sınıf, mükemmel, âla. (çoğ.), (den.) pusulanın yalpalıkları, yalpa çemberleri. bir şeye yaramamayan anlamsız süs, degersiz süslü püslü şey; cafcaflı, cicili bicili. burgu, delgi, matkap. A.B.D herhangi bir şeyin etki veya cazibesini artırmak için ilâve edilen sahte kısım veya unsur; küçük cihaz. gimmicky A.B.D hileli tarafları çok olan, yutturmaca. (argo) topallama; topallayan kimse; canlılık, neşe. ipek veya sırma şerit; kaytan; tel sarılı olta ipi; dantela için kullanılan kalın iplik. cin (içki) (ned,ning) çiğidi pamuktan ayıran makina, çırçır; (mak.) makara; maçuna; tuzak; pamuk çekirdeklerini çıkarmak; tuzağa düşürmek. gin block (mak.) vinç tornosu. gin rummy bir çeşit iskambil oyunu. zencefil, zencefil kökü; (argo) canlılık; zencefil katmak; canlandırmak. ginger ale zencefilli gazoz. gingerbread zencefilli çorek; gösterişli süs. gingerbread tree dum ağacı, (bot.) Hyphaene thebaica gingersnap zencefilli çörek. yavaşça, ihtiyatla; yavaş, ihtiyatlı, tedbirli. alaca dokuma, çizgili pamuklu kumaş. diş etlerine ait. Çin'den Amerika'ya getirilen ve meyva da veren bir süs ağacı. sinseng; Çin'de ilâç yapımında çok kullanılan bir çeşit kök. gipsy (bak.) gypsy. zürafa, (zool.) Giraffa camelopardalis. kollu şamdan; fıskıye; ufak taşlı bir çeşit küpe; çarkıfelek fişeği. çok parlak bir çeşit aynüşems taşı, opal; yerelması. (-ed veya girt) kuşak sarmak; kayışla bağlamak, sarmak, çevrelemek; kuşatmak, ihata etmek; giydirmek; hazırlamak, teçhiz etmek. (müh.) kiriş, belleme kirişi, hatıl, yollama, direk. kuşak, kemer; korse, kuşak gibi saran herhangi bir şey; ağacın üzerinde kuşak şeklinde kabuğu soyarak yapılan halka; yüzük kaşı; kuşatmak, kuşakla sarmak; kabuğunu soyarak ağacı kurutmak. kız; hizmetçi kız; sevgili. girl friend yakın kız arkadaş; bayan dost. girl scout A.B.D kız izci. girlhood kızlık çagı. genç kız gibi, kıza benzer, genç kızlara yakışır. girlishly kız gibi. girlishness genç kızlık hali. (bak.) gird. çevre; kolan; kuşak; kuşak takmak. A.B.D, (argo) ismi veya görevi tam olarak belli olmayan araç, cihaz; kumarda üstünlük sağlayan veya uğur getiren herhangi bir şey veya yol, uğur. öz, meselenin esası, hulâsa, özet. (müz.) eski zamanlarda kullanılan bir çeşit gitar; (bak.) cithara. (gave, given) vermek, hediye etmek, hibe etmek; devretmek; tayin etmek; baskı altında eğilmek veya çökmek; bel vermek; çekilmek; açılmak, nazır olmak, bakmak; erimek, erimeye yüz tutmak. give a good account of oneself iyi davranmak. give a command emir vermek. give a dinner ziyafet tertip etmek. give one a piece of one's mind bir kimsenin kusurunu yüzüne karşı söylemek, aklını başına getirmek. give a play temsil vermek; bir piyes oynamak. give a present hediye vermek. give away vermek, hediye etmek; ele vermek, sırrını açıga vurmak; düğünde gelini damada teslim etmek. give back geri vermek; geri çekilmek. give birth to doğurmak. give chase to kovalamak. give (a person) credit for (bir kimseyi )haklı veya muktedir saymak; kredi açmak; eserin sahibini tanımak, tanıtmak. give down kendini sağdırmak (inek) give ear to kulak vermek, dinlemek. give forth neşretmek, ilân etmek, dışarı vermek. give in teslim olmak; kabul etmek, susmak. give it to azarlamak; dövmek. give off çıkarmak (duman, koku, ışık); sızdırmak (gaz); salmak (dal) give offense darıltmak. give one a cold bir kimseye nezle geçirmek. give one's life to hayatını adamak, kendini vermek. give oneself airs çalım satmak, gösteriş yapmak, poz takınmak. give oneself trouble sıkıntıya girmek, başını derde sokmak. give out takati kesilmek, bitmek; ilân etmek, yaymak, bildirmek. give over vaz geçmek; terketmek, teslim etmek, ümidini kesmek. give place to yer vermek, meydan vermek, çekilmek. give rise to sebebiyet vermek. give suck emzirmek, meme vermek. give thanks şükretmek. give the slip yanından savuşup kaçmak, (slang) toz olmak. give up vaz geçmek, teslim olmak, ümidi kesmek; pes etmek; terketmek, teslim etmek. give up the ghost ölmek, son nefesini vermek. give up the struggle teslim olmak, pes etmek, mücadeleden vaz geçmek, çekilmek. give way çekilmek, kuvveti tükenmek; kendinden geçmek; çökmek. give way to müsaade etmek, serbest bırakmak, koyuvermek. given to düşkün olan (bir şeye), müptelâsı. gerilme hassası, elastikiyet. give -and-take elbirliği. (k.dili.) istemeyerek ağzından laf kaçırma, ifşa, açığa vurma; hediye dağıtımı; dama gibi bir oyunda oyuncunun taş veya el kaybetmesini hedef tutan oyun. verilmiş, hediye edilmiş; müptelâ, düşkün; belirli, muayyen, imza ve tarihi atılmış (vesika); ilk bilgi, veri. given name küçük isim, birinci isim. gizmo (bak.) gismo. (biyol.) taşlık; (şaka) mide. stick in one' gizzard kursağında kalmak; gücüne gitmek, ağır gelmek. It stuck in my gizzard Hazmedemedim. Gücüme gitti. Bana ağır geldi. Gk (kıs.) Greek. A.B.D, (k.dili.) asker, er, nefer. G.l. Joe asker. (anat.), (bot.) düz, tüysüz, kılsız. üstü şekerle kaplanmış; parlak, glase marrons glace kestane şekeri. buza ait, buzlu; buz devrine ait; (kim.) buza benzer. glacial drift buzulların taşıdığı taş ve toprak. gIacial period buzul devri. buzul ile kaplanma; buzulun yeryüzünün şeklini değiştirme etkisi. buzul. (ask.) şahra şevi. (-der, -dest) memnun, sevinçli; güzel, parlak; gülen, ferah. glad eye (argo) göz etme, gözle işaret etme. glad hand (argo) el sıkma, hoş geldiniz deme. glad rags (argo) bayramlık (giysi), en süslü elbise. gIadly memnuniyetle. gladness memnunluk. sevindirmek; sevinmek. orman içindeki açıklık. kama şeklinde olan. gladyatör. gladiator'ial gladyatöre ait. (bak.) gladiolus. (bot.) kılıç çiçeği, glayol, kuzgunkılıcı, kuzgun otu, keklik çiğdemi, (bot.) Gladiolus. sevinç, neşe, memnuniyet. memnun, sevinçli, neşeli. bir çeşit yol çan tası, bavul. bugün ancak Dalmaçya ve Hırvatistan'daki Katolik kiliselerinde kullanılan eski bir İslav alfabesi. yumurta akı; yumurta akından yapılmış çiriş; yumurta akına benzer yapışkan madde; böyle bir madde sürmek. göz atmak, göz gezdirmek; ima etmek; sıyırıp geçmek; bakış, nazar; ima; sıyırıp geçiş. (mad.) birkaç çeşit parlak ve kükürtlü mineral. , glandulous gudde gibi, guddeye ait. glandular fever öpüşme hastalığı. (anat.) erkek tenasül uzvunun veya klitorisin (bızır) başı. göz kamaştıracak surette parlamak; çok parlak olmak (renk); göze çarpmak; yiyecekmiş gibi bakmak, dik dik bakmak; ateş püsküren gözlerle bakmak, dik dik bakış fırlatmak; göz kamaştırıcı ışık, parıltı; sahte ihtişam; keskin ve düşmanca bakış; düz, parlak, şeffaf. glare ice düz ve parlak buz. dik ve düşmanca bakışlı; çok parlak, göz kamaştırıcı; apaçık, hemen göze çarpan. glaringly dik dik bakarak; göz kamaştıracak surette. çok parlak, pırıltılı, göz kamaştırıcı. glariness çok parlak oluş, pırıItı. cam; camdan yapılmış şey, bardak, kadeh; ayna; bir bardak dolusu; barometre; termometre; dürbün; mercek, adese glasses coğ. gözlük. gIass blower cam ve şişe imal eden kimse. glass cloth cam bezi; cam elyafından bir çeşit kumaş. glass culture cam altında bitki yetiştirme usulü. glass cutter cam kesici kimse veya alet, elmas. glass eye camgöz. glasshouse cam fabrikası; (İng.) Iimonluk, ser. glassman cam işleri satan kimse, züccaciyeci; cam imal eden kimse, camcı. glassware züccaciye. glass wool cam yünü. glass works cam fabrikası; cam süs eşyaları. a friendly glass dost ikramı bir kadeh içki. annealed glass tavlanmış cam. blown glass şişirilerek imal edilmiş cam. cheval glass endam aynası, boy aynası. cut glass billur, kesme kristal. ground glass buzlu cam; cam tozu. Iooking glass ayna. magni- fying glass pertavsız,büyüteç.pane of glass tek pencere camı. plate glass kalın ve pürüzsüz cam. spun glass ince tel haline getirilen cam, cam elyafı. stained glass renkli cam. glassful bir bardak dolusu, bir bardak. glassy cam gibi; anlamsız; dalgın, donuk. cam kaba koymak; cam gibi yapmak; camla kapatmak. deniz kenarında yetişen ve eskiden camcılıkta kullanılan tuzlu bir bitki. (ecza.) İngiliz tuzuna benzer müshil bir toz. (tıb.) bir göz hastaIığı, gözde karasu hastalığı, glokom. (min.) bazı kalkerlerde yeşil taneler şeklinde rastlanan bir silikat, glokoni. sarımsı yeşil renkte olan; yeşilimsi mavi; (bot.) üstü toz gibi beyaz bir madde ile kaplı (üzüm, erik) pencereye cam takmak; sırlamak, üstüne cam veya cam gibi bir tabaka geçirmek; cam gibi olmak; ince ve şeffaf bir tabakayla kaplamak; cam gibi sır, şeffaf sır perdah; cam gibi şey. camcı; perdahçı, sırcı. ışın, şua; hafif ve geçici ışık: parlaklık; ışın saçmak, pırıldamak. a gleam of hope bir umit ışığı. a gleam of humor bir nebze güldürecek şey. gleaming ışınlar saçan, pırıltılı, tertemiz; ara sıra güneşli ( hava) hasattan sonra başak toplamak; bağ bozumundan sonra kalan üzümleri toplamak; sabırla seçip ayırmak (şiir) yer, toprak; (İng.) vakıf arazisi. çoşkunca neşe; (müz.) üç veya üçten fazla sesli şarkı. glee club böyle şarkılar söyleyen grup. şen, neşeli. gleefully neşe ile. (tıb.) cerahatli hafif akıntı (gen.) belsoğukluğundan) dağlar arasındaki dar dere yatağı, dere, vadi. (anat.) oyuklu, çukursu. (-ber, -best) fazla düşünmeden süratli olarak konuşan; içten olmasa da kolayca söylenen; çevik, yumuşak ve rahat hareket e(den.) glibly süratli konuşarak; çevik olarak. glibness konuşmada sürat, akıcılık; hareketlerde serbestlik. kaymak, kayıp gitmek, akmak, akıp gitmek, süzülmek; sessizce hareket etmek; yavaş yavaş değişmek; (hav.) motor kullanmadan havada uçmak; kaydırmak; kayma; (dilb.) sesin yavaş değişmesi. planor. kayma, akış, süzülüş. gliding angle (hav.) süzülme açısı. (argo) ışık, lamba, mum, fener; göz. Douse the glim ! (argo) Lambayı söndür ! Lambaya püf de ! parıldamak, hafif ışık vermek; parıltı, hafif ışık; zerre, nebze. a glimmer of hope ümit ışığı. glimmering zayıf ışık; ima, fikir edinme, seziş. bir an için görme, gözüne ilişme; çok az bir zaman için görebilmek. birden parlamak; fırlamak; parıltı, birden görünen ışık, çıkış. kayma; buzlu dağ eteğinde kayma; dans ederken bir yana kayılarak yapılan figür; kaymak. (müz.) parmağı piyano tuşlarının üzerinden çabuk geçirerek çıkarılan ses; kayma. pırıldamak; parlamak parıltı. parıldamak, parlamak; göze çarpmak; parıltı, parlaklık; şaşaa, gösteriş. All that glitters is not gold. Parlayan her şey altın değildir. Görünüşe aldanmamalı. glittery parıldayan, parlak, şaşaalı. akşam karanlığı, ortalığın kararması. (gen.) over ile şeytanca bir zevk duymak, bir diğerinin başarısızlığını zevkle seyretmek; Oh olsun ! demek. damla; topak . bütün dünyayı kapsayan; küresel, cihanşümul. küre, top, yuvarlak; arz küresi, dünya; yetkisini belirtmek üzere hükümdarların taşıdığı altın top; dünya küresi modeli; küre haline koymak, küre şeklini almak. globefish kirpi balığı. globe flower (bot.) altın top. globetrotter durmadan dünyayı dolaşan kimse. küre şeklinde; küre şeklini andıran. küre şeklinde, küresel, kürevi; yuvarlardan meydana gelen. küçük yuvarlak, kürecik. (biyol.), kim. globulin. orkestrada çan sesi çıkaran alet, tınlak. kümelenmiş, yığın halinde. (bot.) çiçek kümesi. sıkıntı, can sıkıntısı; karanlık kasvet; kasvetli yer; canı sıkkın olmak, surat asmak; kararmak (hava); kederli olmak, meyus olmak; karartmak, kasvet vermek, kederlendirmek. karanlık; kasvetli; sıkıcı, sıkıntılı; ümitsiz. gloomily kasvetle, ümitsizce. medih, övme, ululama, yüceltme, hamt, sena. methetmek, övmek, göklere çıkarmak, büyültmek, yükseltmek, yüceltmek, ululamak, fazlasıyla büyültmek. şanlı, şerefli, ünlü; parlak, muhteşem, mükemmel, fevkalade. gloriously şanla, şerefli olarak. gloriousness şanlı oluş, ihtişam. şeref, şan, şöhret; övünme; övgü, medih, sena, sitayiş: parlaklık, şaşaa, haşmet, ihtişam; celâl, izzet: (güz. san.) hale; iftihar etmek, övünmek, çok sevinmek; gururlanmak; (güz. san.) hale şeklini almak. parlaklık: cilâ, perdah; bir ayıbı örtmek için yapılan gösteriş; dış güzellik; parlatmak, cilâ yapmak, yaldızlamak; parlamak, yaldızlanmak; over ile sahte bir şekilde gizlemek. glosslly parlak bir şekilde. glossiness parlaklık, cilâlı oluş. glossy parlak, cilâlı. açıklama, şerh, haşiye, tefsir; satır aralarında verilen metin tercümesi; tevil, tahrif; açıklamak, şerhetmek, tefsir etmek, haşiye yazmak; yanlış tefsir etmek, tevil etmek, tahrif etmek. (anat.) dile ait. bir kitaba veya yazara ait lügatçe. (tıb.) dilin tamamını veya bir kısmını kesme ameliyatı. parlaklık. (tıb.) dil iltihabı. (önek) dil veya konuşma ile ilgili. anlaşılmaz sesler veya sözler; bilinmeyen veya hayali bir dilde konuşma. dilbilimi. parlak, cilâlı. çanak çömlek imalâtında kullanılan kurşun sır. (sonek) lisan konuşabilen: tetraglot dört lisan bilen kimse. gırtlaksı; glotise ait. glottal stop (dilb.) hemze. (anat.) nefes borusunun ağzı, glotis. j., eldiven; eldiven giydirmek. fit like a glove eldiven gibi uymak, tam kalıbına göre olmak, biçilmiş kaftan olmak. handle with kid gloves kızdırmamak için (bir kimseye) yumuşak davranmak. glover eldivenci. ısıdan kızarmak veya beyazlaşmak, kor haline gelmek, yanmak; sıcak olmak, hararetli o!(mak.); kızarmak, kırmızılaşmak; şevke gelmek, alevlenmek; şevk, parlaklık, kızartı; hararet; ateş; şevk ve gayret. glowworm ateş böceği, yıldız kurdu, kandil böceği, (zool.) Zampyris noctiluca glowing kızarmış, hararetli; parlak. glowingly zöverek; heyecanla, hararetle. dik dik bakmak, öfke ile bakmak; öfkeli bakış. tevil etmek, söze veya davranışa başka anlam vermek. berilyum (eski ismi) glikoz. tutkal; tutkal gibi yapışkan madde: tutkalla yapıştırmak: yapışıp kalmak. gluepot içine ısıtılacak tutkal kabı konulan kaynar su kabı. gluey tutkal gibi, yapışkan glueyness yapışkanlık. asık yüzlü, suratsız. (bot.) kavuzlu. (bot.) kavuz, çayırgillerin başakçıklarında pul şeklinde bir çenek, gluma. (-ted, -ting) tıka basa doyurmak, ağzına kadar doldurmak; Iüzumundan fazla mal çıkarıp piyasayı boğmak; oburcasına yemek; bolluk, tokluk, piyasada fazla mal olması. glüten. gluten bread glüten ekmeği, nişastası az ekmek. gluten flour glüten unu, nişastası az un. tutkal cinsinden, tutkala benzer. (zool.) kutup porsuğu. obur kimse, boğazına düşkün kimse, çok yiyen kimse, açgözlu kimse; haris kimse. gluttonous obur, açgözlü. gluttonously oburcasına. oburluk. (glis'ırin, -ol) gliserin. glikojen. glikol. (tıb.) glikozüri. (mim.) yapı tezyinatında oyuk şeklinde yiv, glif; oyma veya kabartma şekli. bilhassa kıymetli taş oymacılığına ait. glyptics kıymetli taş oymacılığı. kıymetli taş oyma sanatı. glyptograph'ic bu sanata ait. (kıs.) (gram.) A.B.D Federal Soruşturma Bürosu memuru. GMT (kıs.) Greenwich mean time. iri budak, yumru, boğum; burmak, yamru yumru bir hale getirmek. gnarled, gnarly budaklı; boğum boğum, yamru yumru, yıpranmış (eller) diş gıcırdatmak; diş gıcırtadarak ısırmak veya çiğnemek. A.B.D tatarcık; (İng.) sivrisinek. strain at a gnat and swallow a camel ufak şeyi büyütüp büyük şeye onem vermemek. çeneye ait. (zool.) hakiki çeneli omurgalı. kemirmek, ısıra ısıra yemek; sancı vermek (mideye); sıkıntı vermek. gnawing ezinti, ezilme. (jeol.) granit cinsinden bir çeşit metamorfik kaya, gnays. yeraltındaki hazinelerin bekçileri farzolunan biçimsiz cüceler. vecize, atasözü, darbımesel. vecize veya darbımeselleri içine alan. güneş saati mili; (geom.) bir paralelkenann bir köşesinden daha küçük bir paralelkenar ayrılınca geriye kalan şekil. (sonek) bilgisi. tasavvufta marifet, Gnostik akidesi. gnostik, arif; ilmi, ilme ait; gnostik; (çoğ.) Hıristiyanlığın başlangıcında ruhani sırları bilmek iddiasında olan dini fırkalar. Hıristiyanlığın başlangıcında ruhani sırları ve yaradılışın sırrını bilmek iddiasında olan mezhep, gnostisizm. GNP (kıs.) gross national product. öküz başlı kıvrık boynuzlu, yeleli ve uzun kuyruklu bir Güney Afrika antilopu. gnu, (zool.) Connochaetes. (went, gone) gitmek, hareket etmek, ilerlemek; ayrılmak; yarışa başlamak; hareket halinde olmak, işlemek, çalışmak, iş görmek; ses çıkarmak; elden gitmek, kaybolmak; yıkılmak; yeri olmak; devrolunmak; tahsis edilmek; yayılmak, geçmek; olmak; devam etmek; sonuçlanmak; uymak; ölmek; iptal edilmek, kaldırılmak; yardım etmek; satılmak; dayanmak; yapmak üzere olmak; denmek, söylenmek; vasıl olmak, ulaşmak; uzanmak, erişmek; (k.dili) bahse girmek; (k.dili) işemek. go a long way çok iş görmek, çok dayanmak; yüksek mevkiye ulaşmak. go about (den.) tiramola etmek. go about a task bir işi ele almak, bir işe başlamak. go abroad dış memleketlere gitmek. go after (yakalamak veya almak için sıra ile) peşinden gitmek. go against karşı gelmek, karşı olmak; aykırı olmak; aleyhinde sonuçlanmak. go ahead devam etmek; ileri gitmek, başlamak. the goahead izin, müsaade, başlama işareti. go all the way tamamıyle anlaşmak; cinsi münasebette bulunmak. go along devam etmek. Go along ! Haydi, git ! (I.)'ll go along now. Gidiyorum artık. go along with ile beraber bulunmak; uymak; razı olmak, kabul etmek. go around herkese yetmek; gezinmek; sarmak, çevirmek. goasyouplease keyfi, serbest, istenilen kıyafetle gidilen. go at saldırmak; üzerinde çalışmak. go back dönmek. go back on vefasızlık göstermek, terketmek; (sözünden) vazgeçmek, caymak. go bad bozulmak, çürümek. go bail for -e kefil olmak. go begging sahipsiz olmak, istenilmemek, çok ucuza satışa çıkmak. go behind aslını arastırmak. go be yond aşmak, öteye geçmek. go by geçmek, yanından geçmek; -e göre davranmak; ismi ile tanınmak. go by the board metruk kalmak; kaçırılmak (fırsat) go down inmek, sönmek; batmak (güneş, gemi); yutulmak; azalmak, düşmek; yenilmek; (tarihe) geçmek; makbule geçmek; (İng.) üniversiteden ayrılmak; (briç.) düşmek. go down the drain (k.dili) boşuna sarfedilmek (para), kaçırılmak (flrsat); atılmak. go far çok iş görmek; çok etkili olmak; yüksek mevkiye ulaşmak. go for -e geçmek, sayılmak; peşinde olmak, peşine düşmek, aramak; almaya gitmek; (k.dili) sal- dırmak; (k.dili) çok beğenmek. go for a song çok ucuza satılmak. go great guns büyük bir başarı göstermek. go hang kahrolmak; unutulmak. go halves (k.dili) paylaşmak. go hard with güç duruma düşürmek. go hungry aç kalmak. go in and out girip çıkmak. go in debt borçlanmak. go in for katılmak, meraklısı olmak. go into giymeye başlamak; meslek olarak seçmek; iyice araştırmak; bö- lünmek. Two will go into six. Altı ikiye bölünür. Three into two won't go. İki üçe bölünmez. go in with ile girişmek, ile ortak olmak. go into effect yürürlüğe girmek. go it (uygunsuzca, usulsüzce, çılgınca) davran (mak.); meşgul olmak; idare etmek; atılmak. go mad çıldırmak, delirmek. go native yerli gibi olmak, yerlilere benzemek. go off patlamak, ateş almak; gitmek; sönmek, kesilmek; uyumak; çıkmak (sahneden) The party went off well. Ziyafet başarılı idi. go on devam etmek, ileri gitmek; hareket etmek; sahneye çıkmak. Go on ! Devam et! Yapma ! İnanmıyorum. go on strike grev yapmak. go on the road turneye çıkmak (tiyatro toplu- luğu) go on the stage tiyatro hayatına atılmak. go one better (başkasından) daha ileri gitmek. go out çıkmak, evden ayrılmak; sönmek; geçmek (moda); grev yapmak; oyundan çıkmak. go over geçmek, öbür tarafa geçmek; tekrarlamak; incelemek, tetkik etmek, prova etmek; (k.dili) başarmak. go places hayatta ilerlemek. go round (bak.) go around. go shares with ile paylaşmak. go steady devamlı olarak tek bir kişi ile flört etmek. go the whole hog istediğini elde etmek için her şeyi göze almak; çekinmeden girişmek. go through yoklamak, gözden geçirmek; geçirmek (hastalık, tecrübe); üstünden girip altından çıkmak, sarfedip bitirmek; geçmek; durmadan gitmek (tren); kabul edilmek (tasan) go through fire and water büyük imtihandan geçmek, çok ıstırap çekmek. go through with yürütmek, sonuca bağlamak, bitirmek. Go to! (eski) Haydi! go to bed yatmak; (matb.) baskıya gitmek; cinsel ilişkide bulunmak. go to great expense çok masrafa girmek. go to hell cehenneme gitmek; mahvolmak. Go to hell! Allah kahretsin ! Cehennem ol ! go to ground deliğine kaçmak (av) go to one' head başını döndürmek; kafasını tutmak. go to pieces parçalanmak; manen ve maddeten düşmek; sıhhati bozulmak; ayılıp bayılmak. go to press basılmak (gazete, kitap) go to sea denizci olmak; denize çıkmak. go to the country (İng.) kendi seçim bölgesinin oyuna başvurmak. go to the dogs berbat olmak, düşmek, mahvolmak. go to the wall altta kalmak, iflas etmek. go to town şehre inmek; büyük bir enerjiyle hareket etmek. go together dü- zenlenmek, yerine oturtulmak, uymak takıl- (mak.); iyi gitmek; beraber gitmek. go too far fazla ileri gitmek, haddini aşmak. go under batmak; if lâs etmek. go under the name of adıyla tanınmak. go underground gizli teş- kilât kurmak, faaliyetine gizli olarak devam etmek. go up çıkmak, yükselmek, fırlamak; (tiyatro) sahnenin arka tarafma gitmek; (İng.) üniversiteye girmek; (k.dili) mahvolmak, bat- (mak.) go up in flames tutuşup yanmak. go with beraber gitmek, uygun olmak, yaraşmak; (k.dili) ile flört etmek. go with the tide zamana uymak. go without -siz olmak, mahrum olmak. go without saying söz götürmemek, söylemeye lüzum olmamak, ortada olmak, aşikâr olmak. a going concern başarılı bir iş. a good rule to go by uygulanmaya değer bir kural, fayda görülen bir kural. Here goes! Başlıyoruz! Haydi bakalım! How is it going? işler nasıl gidiyor? Let go ! Bırak ! as far as it goes bir dereceye kadar. as far as that goes mademki ondan bahsediyoruz. Who goes there? (ask.) Kim o ? gitme, gidiş; (k.dili.) gayret, kuvvet, enerji; teşebbüs, hamle, sefer; başarı; (k.dili.) anlaşma. All systems are go. Herşey tamam. Başlayabiliriz. Devam edebiliriz. He made a go of it. İşini başardı. It' no go, Olacak iş değil. gonogo gage standart dışı olanlan reddeden mekanizma. on the go hareket halinde, faal. Japonya'da oynanan bir çeşit (satranç) Goa. üvendire; üvendire ile dürtmek veya sürmek; teşvik etmek, dürtmek. gaye, hedef, maksat, nişan; (spor) gol; kale. goalie (k.dili.) kaleci. goalkeeper kaleci. goal line gol çizgisi. goal posts (spor) kale direkleri. keçi, teke; (astr.) Oğlak burcu; (argo) şakaya hedef olan kimse; zampara. goatherd keçi çobanı. get one's goat (argo) bir kiınsenin sinirine dokunmak, kızdırmak. the sheep and the goats iyiler ve kötüler. striped goatfish barbunya, (zool.) Muslus barbatus. Syrian goat küpeli keçi. wild goat yaban keçisi,(zool.)Coprahircus, goaty keçi gibi,kaba, pis,goatishly kaba bir şekilde, pis olarak goatishness (I.), kabalık, pislik, zorbalık. sivri sakal, keçi sakalı, yalnız çenede olan sakal . teke sakalı, (bot.) Tragopogon pratensis . keçi postu . çobanaldatan, keçisağan, (zool.) Caprimulgus europaeus . (k.dili) parça, küme; (k.dili) Amerikan deniz eri; (çoğ.) büyük miktar, çok . Japonya'da dama tahtasında oynanan bir oyun . et parçası . hindi gibi sesler çıkarmak; hindi sesi. gobbler baba hindi . çabuk çabuk yemek, yutmak; (A.B.D.), (argo) kapmak . (k.dili.) karışık ve anlamsız yazı veya söz . goblen duvar halısı . aracı, arabulucu: simsar, tellâl . Gobi Çölü . kadeh . gulyabani, cin . mercek siperi . kayabalığı, Gobiidae familyasından bir balık. black goby kömürcün kayası, (zool.) Gobius niger fresh water goby dere kayası., (zool.) Gobius fluviatilis rock goby hortumkayası, (zool.) Gobius pa ganellus. yellow goby sazkayası. (k.dili) saygısızlık; görmezlikten gelme; kaçınma, çekimserlik. give someone the go-by tanımazlıktan gelmek, yüz vermemek . oyuncak çocuk arabası; çocuğu yürümeye alıştırmak için kullanılan tekerlekli sandalye; çocuk arabası; hafif araba; (bak.) gokart . ilâh, mabut; put, sanem; (b.h.) Allah, Tann, Cenabı Hak; ilah mertebesine çıkarılmış kimse veya şey; büyük kudret sahibi kimse. God forbid! Allah esirgesin! Allah korusun ! Maazallah ! God knows ! (k.dili) Vallahi ! God only knows ! Allah bilir ! God' acre kilise avlusundaki mezarlık. God save the King ! Yaşasın Kral ! God willing inşallah, Allah isterse. act of God (huk.) zorlayıcı sebep; yıldırım inmesi gibi gelen ve insan kudretini aşan afet. a feast for the gods şahane bir ziyafet. for God' sake Allah aşkına, Allah rızası için . Good God ! Aman Yarabbi ! serve God and Mammon hem Allaha hem paraya tapınmak. So help me God Allah yardımcım olsun (mahkemede yemin edilirken söylenir) Thank God ! Allaha şükür ! Maşallah ! would to God keşke. Ye gods ! Hay Allah ! vaftizi üzerine alınan çocuk, vaftiz evladı. (ünlem), Kahrolsun! kahrolası . mabude, ilahe, tanrıça; çok cazip kadın . vaftiz babası, manevi baba . dindar . Allah tarafından terkedilmiş; vicdansız; kahrolası . Allah, mabut . ilâhilik, tanrılık vasfı . Allahı tanımaz, Allahsız, dinsiz; günahkâr. godlessly Allahsızca. godlessness Allahsızlık, dinsizlik . Allah gibi, Allah'a benzer, tanrısal; fevkalade iyi godlikeness tanrısal oluş; üstünlük, fevkalâdelik . Allah'a saygı duyan, dindar; ilâhi . godliness dindarlık . vaftiz anası . (uzakdoğuda) ambar. godroon (bak.) gadroon . beklenilmedik zamanda vaki olan iyi bir şey, tam vaktinde Allah'tan gelen yardım . (ünlem) Allah yardımcın olsun ! Allah'a doğru, Allah'a yönelmiş . (zool.)) Limosa familyasından çulluğa benzeyen bir kuş . giden kimse, gidici kimse . kırma yapmak, kırmak, kıvırmak; kırma demiri veya kalıbı; kırma . ABD, (k.dili) becerikli kimse, açıkgöz kimse, her istediğini elde edebilen kimse . şaşı bakmak; devirmek (gözlerini), belertmek; patlak (göz), dışarı fırlamış (göz) goggleeyed patlak gözlü. (çoğ.) şoför veya pilotlara mahsus iri gözlük, tayyareci gözlüğü; renkli gözlük, güneş gözlüğü; sualtı gözlüğü. gidiş, ayrılış; yolların durumu; mevcut olan; hareket eden; işleyen; gelecek zamanı belirten yardımcı fiil: (I.) am going to do this. Bunu yapacağım. goings on (k.dili) olup bitenler, hal ve hareket (çoğ.)u zaman fena anlamda) a going concern başarılı iş veya şirket. It' going on four o'clock Saat dörde geliyor. There is nothing going on. Hiç bir şey olduğu yok. set the clock going saati kurmak . (tıb.) guatr, guşa. goitered, goitrous guatrı olan, guatra ait . (A.B.D.) ufak motorlu yarış arabası . altın; altın para; servet, zenginlik; altın rengi, sarı renk; yaldız, dore; altından yapılmış. gold amalgam civalı altın. gold basis altın esası; piyasanın altın fiyatlarına göre ayarlanışı. gold beater varakçı. gold beetle altın gibi parlayan bir böcek. gold brick (argo) üşenip işini yapmayan kimse; (k.dili.) kıymetli görünen sahte şey. gold clause (A.B.D.) tahvil karşllığının vadesi gelince altın ile ödenmesi şartını koşan madde. gold digger altın arayıcısı; (argo) erkeklerden para sızdırmaya çalışan kadın, (slang) fındıkçı. gold dust altın tozu. gold fever altın madeni arama deliliği, altın humması. gold foil altın varak, ince altın. gold leaf çok ince altın varak. gold mine altın madeni; servet kaynağı. gold rush altına hücum. gold standard para değerinde altını esas tutma usulü, altın esası. gold star mother harpte şehit olan askerin annesi. gold thread kılaptan, sırma tel. gold washer yıkayarak altını kumdan ayıran kimse veya alet. a heart of gold altın kalp, saf ve temiz kalp. old gold kahveren- gine çalan (mat.) sarı renk. Afrika'da Altın Kıyısı . altın, altından yapılmış; altın renginde; çok kıymetli, fevkalade; gönençli. Golden Age Yunan ve Roma ef- sanelerinde geçen, insanların barış ve mutluluk içinde yaşadıkları eski bir devir; altın (çağ.) golden eagle kaya kartalı; altın kartal. golden fleece altın pösteki, (bak.) Argonaut. Golden Gate San Francisco körfezinin ağzı. Golden Horn (İstanbul'daki) Haliç . golden mean ılımlılık, itidal, ifrata kaç- mayış. golden rule "Herkese iyilik et" kaidesi . golden wedding evliliğin ellinci yıldönümü. Silence is golden. Sükut altındır. Compositae familyasmdan uzun saplı bir sarı çiçek . saka kuşu, (zool.)) Carduelis carduelis; karabaşlı iskete; bunlara benzer birkaç sarı kuş . havuz balığı, kırmızı balık, (zool.)) Carassius auratus. sarı bukleli saçları olan kimse; düğünçiceği, (bot.) Ranunculus . kuyumcu . golf oyunu; golf oynamak. golf club golf değneği; golf kulübü. golfer golf oyuncusu. Golgota, Hazreti İsa'nın çarmıha gerildiği yer; (k.h.) cefa çekilen yer . ortaçağda Avrupa'da oradan oraya gezerek Latin yergi şiir veya şarkıarı yazıp söyleyen öğrenciler, Hazreti Davud' un öIdürdüğü dev gibi adam, Calut . (ünlem), (k.dili) Allah Allah ! (bak.) galosh. İran isi beyaz porselen . (bak.) Sodom . (anat.) yumurtalık veya erbezi . gondol; Kuzey Amerika'ya mahsus dibi düz bir mavna; yolcular için balona takılan vagon; (d.y.) üstü açık yük vagonu. gondolcu . (bak.) go; ayrılmış; kaybolmuş; yok olmuş, mahvolmuş; öImüş; geçmiş; sevdalanmış, aşık olmuş. far gone çok ilerlemiş, ileri safhada; öIümün eşiğinde, bir ayağı çukurda . a gone feeling bitkinlik, baygınlık . baygınlık, bitkinlik . (k.dili) kurtulması imkânsız olan kimse veya şey . yatay bir direkten aşağıya doğru asılan bir çeşit bayrak. gon falonier' bu bayrağı taşıyan adam; orta çağda İtalya'da yüksek bir rütbe . gong, tokmakla vurulunca ses çıkaran yassı bir madeni alet. açıları öIçmeye mahsus alet; mimar gönyesi, goniometre. (tıb.) belsoğukluğu . (A.B.D.), (argo) yapışkan madde; çamur . (A.B.D.) Amerikan fıstığı . (better, best) (ünlem) iyi, âIâ, güzel, hoş; uygun, münasip, yerinde; faydalı; doğru; hayır sahibi, kerim, cömert; uslu, itaatli; dini bütün; muteber; şerefli; sağlam, mükemmel, dolgun; çok, büyük; hünerli; güvenilir; hayırlı; bozulmamış; sıhhatli; salâh, iyilik, doğruluk; iyi ve hayırlı şey; hayır; fayda; menfaat, yarar; the ile iyi insanlar; (ünlem), bazen very ile pekalâ. good and (k.dili.) tamamen, çok. good breeding terbiye. Good day Merhaba. Günaydın. Allaha ısmarladık. Güle Güle. Good evening iyi akşamlar. Akşam şerifler hayrolsun. Tünaydın. good fellow iyi adam, iyi çocuk, hoşsohbet kimse. good fellowship sohbet, arkadaşlık. good for -e yarar; muteber; dayanır. good for a lira bir lira değe- rinde. good for nothing hiç bir işe yaramaz. Good for you ! Aferin ! Good gracious ! Allah Allah ! Tuhaf şey !l Good heavens ! Aman yarabbi ! Allah Allah ! good humor hoş mizaç; şakacılık. good looking yakışıklı, güzel; cazip. Good morning Günaydın. Sabah şerifler hayrolsun. good natured iyi huylu, yumuşak huylu. Good night İyi geceler. Allah rahatlık versin. good offices yardım, vasıta olma, ara bul ma (özellikle diplomatik konularda) good old days geçmiş iyi günler. good sense makul düsünüş, aklıselim. good-tempered iyi huylu, yumuşak başlı. good works hayır işleri, hasenat, sevap. a good long time bir hayli uzun zaman. a sood turn iyilik etme. a good while bir hayli zaman. good and angry epey kızgın. as good as hemen hemen, neredeyse; gerçekten. as good as dead hemen hemen öImüş gibi . as good as gold gerçekten altın gibi . Be good enough to come .(ing.) Gelmek lütfunda bulunun. for good veya for good and all temelli olarak, daimi olarak. He will come to no good . 0 adam olmaz. hold good geçerli olmak; değerini korumak. How good of you ! (ing.) Bu ne lütuf ! Çok naziksiniz . (I.) have a good mind to... aklıma koydum, tasarladım, yapacağım. in good spirits neşeli, keyfi yerinde. make good başarmak, muvaffak olmak, adam olmak, sağlamlaştırmak; (zararını) ödemek. to the good kârdır . What's the good of it? Neye yarar? (ünlem), Allaha Ismarladık. Hoşça kal. Güle güle. Selametle; veda . güzel, hoş görünüşlü; büyük. goodliness iyilik, iyi huyluluk . (ünlem) iyilik, güzellik; erdem, mükemmellik; cömertlik, ne- zaket; fazilet; faydalı kısım; (ünlem) Allah! Goodness knows! Allah bilir! For good ness' sake! Allah aşkına ! Thank good ness! Allaha şükür! have the goodness to lütfen, nezaketen . (I.) wish to goodness aman, keşke, Allah vere. (çoğ.) eşya, (mal.); kumaş; gayri menkul eşya; (A.B.D.), (argo) gerekli vasıflar. goods train (ing.) marşandiz, yük katarı. deliver the goods (A.B.D.), (k.dili.) beklenilen bir şeyi muvaffakıyetle yapmak. get the goods on (argo) suç delillerini elde etmek, elinde suç delilleri olmak . good will iyi niyet, hüsnüniyet, hayırhahlık; neşe; (ikt.) bir ticaret yerinin itibar ve müşteri ilişkileri gibi manevi değerleri. good-will ambassador iyi niyet elçisi. (k.dili.), (ünlem) şekerleme, bonbon; sahte sofu; (ünlem), (ç.dili) ne iyi. goody-goody hanım evlâdı . (k.dili) yapışkan. (argo) ahmak kimse; hata; hata yapmak. goof up (argo) bozmak; becerememek, altüst etmek. goof off (argo) işten kaçınmak, atlatmak, başından atmak. (argo) ahmak akılsız, budala; saçma. (mat.) 10100, onun yüzüncü kuvveti. (mat.) (10 1o) 100. (A.B.D.), (argo) çamur, balçık, yapışkan pislik; (A.B.D.), (asağ.) Endonezyalı. (argo) bir şantajcının adamı olan katil, kundakçı; işverenin grevcilere karşı şiddet kullanan adamı; ahmak kimse . (A.B.D.), (k.dili.) yapıştırıcı madde; kaba kimse. (argo) poposuna vurmak. (çoğ.) gooses) terzi ütüsü. (çoğ.) geese) kaz, (zool.) Anser; kaz eti; budala kimse, ahmak kimse. goose egg (argo) sıfır. goose flesh tüyleri diken diken olmuş deri. goose step kaz adımı; Alman askerinin yürüyüşü. cook one's goose işini bozmak. fox and geese kör- ebe oyunu; bunu taklit ederek dama tahtası üstünde oynanan birkaç çesit oyun. kill the goose that lays the golden egg altın yumurtlayan kazı kesmek, işini kendi eliyle bozmak. red-breasted goose kızıl kaz, (zool.) Branta ruficollis. bektaşi üzümü, (bot.) Ribes grossularia. kazayağı, (bot.) Chenopodium . kaz çobanı . kaz boynu şeklinde şey . kaz kanadı tüyü; tüy kalem. (zool.) Kuzey Amerika'ya mahsus birkaç çeşit sincap. (mit.) kördüğüm; Büyük İskender'in çözemeyip kılıcı ile kestiği düğüm. cut the Gordian knot bir müşkülü olağanüstü bir şekilde halletmek . kan, pıhtılaşmış kan; boynuzla yaralamak . peş, üç köşeli parça (kumaş); kumaşı bu şekilde kesmek; peş koymak . oburcasına çok veya çabuk yemek yemek, atıştırmak. koyak, vadi, iki dağ arasındaki geçit; oburcasına yutulan şey; su yolunu tıkayan birikinti; tiksinti. muhteşem, harikulade, parlak, debdebeli, göz kamaştırıcı. gorgeously muhteşem bir şekilde. boğaz zırhı; zırhlı yakalık; adi yakalık, kadın yakası; gerdanlık; (zool.)) bazen kuş boğazında bulunan ayırt edici renkli benek; (tıb.) taş çıkarmaya mahsus cerrah aleti. (mit.) kendisine her bakanın taş kesildiği farzolunan yılan saş1ı üç kadından biri, Gorgon; (k.h.) çirkin ve korkunç kadın. İtalya'ya mahsus bir çeşit peynir. (zool.) en büyük cins maymun, goril; (argo) bir gangsterin şiddet için kullandığı yardımcı; amansız hırsız. (bak.) gourmand . oburca yemek yemek, pek çok yemek . (ing.) katırtırnağına benzer bir bitki, (bot.) Ulex europaeus. kanlı. gorily kanlı olarak. (ünlem) Hay Allah! atmaca, çakırdoğan, (zool.)) Accipiter gentilis; doğu atmacası, (zool.)) Accipiter nisus. kaz palazı, kaz yavrusu. incili şerif; dört incilden biri; iyi haber, müjde; doğru söz, hakikat; akide. gospel truth asıl hakikat. (Ru.) bay (ecnebiler için) bükülebilen bir cins konusma borusu (pilotlar veya odalar arasında kullanılır) . havada uçan ince örümcek ağı; örümcek ağı gibi ince kumaş; ince, hafif . dedikodu, gevezelik, boş laf; dedikoducu kimse; dedikodu etmek, gevezelik etmek. gossiper dedikoducu kimse. gossipy dedikodulu (haber) dedikoducu kimse . (bak.) get; sahip olma: He has got a fine library Güzel bir kütüphanesi var . mecburiyet belirtme: (I.)'ve got to go. Gitmem lâzım . Got, Got kavminden biri; kaba adam, barbar kimse . Got'lara ait, Gotik; kaba, vahşi; Gotik yazıya ait; Got dili, Gotça; (mim.) Gotik tarzı; (matb.) Gotik yazı. Gothicism Gotik mimarisi; kabalık, barbarlık. Gothicize Gotik tarza uydurmak . (bak.) get. ill-gotten gains haram para, hak edilmemiş kazanç. zamklı suluboya; zamklı boya ile yapılmış resim. bir çeşit hafif sarı peynir. oluk ağızlı marangoz veya heykeltıraş kalemi; böyle kalemle oyma veya oyulan yer; (A.B.D.), (k.dili.) hile, oyun; böyle kalem ile işlemek; (A.B.D.), (k.dili.) değerinden daha pahalıya satmak, aldatmak, (slang) tuzluya satmak. gouge out oyup çıkarmak (göz) Macarların tas kebabı, gulaş . sukabağı, (bot.) Cucurbita pepo; kantar kabağı; bunların kabuğundan yapılan kap veya maşrapa. bitter gourd hanzal, (bot.) Citrullus colocynthis dish cloth gourd lif, (bot.) Cucurbita luffa. snake gourd yılan kabağı, (bot.) Trichosanthes angunia . boğazına düşkün kimse; (eski.) obur kimse. (ing,), (bak.) gormandize. ağzının tadını bilen kimse. (tıb.) gut hastalığı; damla, katre. gouty gut hastalığına tutulmuş. goutily gut hastalığına tutulmuş olarak. goutiness gut hastalığına tutulma. (kıs.) governor, government. idare etmek, hükümet sürmek; terbiye etmek; hâkim olmak, elinde tutmak; çevirmek, kullanmak; yönetmek; (gram.) almak, ile kullanılmak. governable idare olunabilir. yönetim, idare. mürebbiye, çocuğa evde ders veren kadın, öğretmen . idari teşkilat, hükümet; yönetim, idare, hüküm; yönetme, hükümet sürme, idare etme; hükümet erkanı; memleket, devlet. government house (ing.) hükümet konağı. Government Issue (A.B.D.) devletin sağladığı levazım. government papers, government securities devlet tahvilatı. form a government kabine kurmak, governmental devlete ait, devlet ile ilgili idare eden kimse; vali; (b.h.), (A.B.D.) eyalet reisi; (argo) patron, baba; (mak.) düzengeç . governor' council bir eyaletin idare heyeti. governor general (ing.) genel vali, governorship idarecilik valilik kadın elbisesi, özellikle gecelik; robdosambr; avukat veya profesör cüppesi, resmi elbise, biniş; elbise giydirmek. town and gown şehir halkı ve üniversite cemiyeti. binişli kimse (avukat, hakim, profesör, hoca, papaz) (aşağ.) Musevi olmayan kimse (özellikle Museviler arasında kullanılır) (kıs.) grain, grand, great, gross. (kıs.) gross weight brüt ağırlık. (-bed, -bing) kapmak, el atmak, zorla almak, gaspetmek; çabucak tutmak; kapış, kapma, gasp; el koyma; (mak.) eşya kaldırmaya mahsus tırnaklı alet. grab bag panayırda eşya piyangosu torbası. grab rope (den.) vardakavo, sandalcıların tutunması için geminin yanında asılı duran halat. grabber yağmacı kimse, her şeyi kapmak isteyen kimse, açgözlü kimse; vinç, çengel. el yordamı ile aramak, yoklamak; yüzükoyun yere serilmek. zarafet, letafet, nezaket; inayet, Iütuf, merhamet, gufran, kerem; rahmet; fazilet; şükran duası (sofrada); mühlet, müsaade (borç için); (müz.) asıl melodiye ilave edilen ve ufak olarak yazılan notalar; süslemek, tezyin etmek; şeref vermek; Iütuf göstermek, inayet etmek; (müz.) fazla notalar ilâvesiyle süslemek. grace cup sofrada en son içilen içki ve kadehi. grace note (müz.) melodiye ilâve olunan fazla nota. Act of Grace genel af. have the grace to lütfetmek. His Grace ingiliz düklerine veya başpiskoposlarına verilen ünvan. (Bu ünvan evvelce kral ve kraliçeye de verilirdi.) in his good graces teveccühüne mazhar, birinin gözüne girmiş. state of grace Allahın inayetine mazhar olma. the Graces Yunan efsanelerinde üç güzel kız kardeş. three days' grace üç günlük müsaade. with bad grace nezaketsizce, isteksizligini belirten kabalıkla. year of grace milattan sonra (tarihten bahsedilirken kullanılır) . zarif, latif, nazik. gracefully zarafetle, incelikle. gracefulness zarafet, incelik, nezaket. nahoş, kötü; çapkın, hayasız. gracelessly zarafetten yoksun olarak; hayasızca. gracelessness zarafet yoksunluğu; hayâsızlık . ince yapılı, zayıf. (ünlem) cana yakın, şirin, hoşsohbet, mültefit; merhametli, kerim, rahim; (ünlem) Hayret! Good gracious! Allah Allah ! His most gracious Majesty Haşmetmeab Kral Hazretleri. graciously zarif olarak; sıcakkanlılıkla, cana yakınlıkla. graciousness zarif oluş; sıcakkanlılık, cana yakınlık. sığırcık veya ona benzer kuş. (A.B.D.), (k.dili.) mezun kimse. (güz.) (san.) farkedilmez bir şekilde renk değiştirmek; derecelere ayırmak . derece derece çıkma veya inme; sıralama; derece, merhale; (güz.) (san.) bir tondan diğer bir tona tedricen geçme; (müz.) perde değiştirme; ((dilb.) sesli harfi tedricen değiştirme. gradational derece derece, tedrici. derece, mertebe, tabaka; cins; sınıf; meyil (yol); (A.B.D.) okul sınıfı; not (ders, imtihan); (A.B.D.) rütbe; sınıflandırmak, tasnif etmek, derecelere ayırmak; tonları tanzim etmek; aynı seviyeye getirmek, tesviye etmek (yol); yolu kazıyarak düzeltmek; neslini ıslah etmek (at) Grade A birinci kalite. grade crossing hemzemin geçit. grade school ilkokul. at grade aynı seviyede. make the grade başarmak, muvaffak olmak. the grades (A.B.D.) ilkokul. up to grade istenilen nitelikte. graded tasnif edilmiş; dereceli; düzeltilmiş . meyil, irtifa; yokuş; yükselme veya düşme; (fiz.) değişim öIçüsü; derece derece değişen; (zool.)) yürüyebilen . tedricen yükselen sıralar, basamak. tedrici, derece derece; kademeli. gradualism siyasi veya toplumsal değişiklikerin tedrici olarak uygulanması prensibi. gradually derece derece, ted.ricen diploma vermek; diploma almak, mezun olmak; derecelere ayırmak; derecelere aynlmak; tedricen değişmek. mezun kimse, diplomalı kimse; dereceli sıvı öIçeği; mezunlara ait; dereceleri olan. graduate school üniversite mezunlannı öğrenci olarak kabul eden fakülte. graduate student ihtisas yapan öğrenci. mezun olma, diploma alma, diploma dağıtımı, öIçü bardağı üstündeki derece işareti. Latince veya Yunanca vezin sözlüğü. (bak.) Grecism . (Alm.) Avrupa'da bir asalet ünvanı . (ark.) abidelerde sonradan kazılmış resim veya yazı; duvara karalanan yazı . (bahç.) aşı; (tıb.) yaralı yere parça ekleme; aşılamak; aşılanmak . (A.B.D.) rüşvet; para yeme; yolsuzluk, suistimal; rüşvet almak, nüfuzunu kişisel yararına kullanmak. grafter menfaatçi kimse, rüşvet ile geçinen kimse . (gen.) Holy Grail) son akşam yemeğinde Hazreti İsa'nın kullandığı farzolunan sahan veya kase . tane, habbe, tohum, zerre; hububat; eczacı tartısında 0,065 gram; doku, ağaç ve taşın damarı, bu damarların düzen lenişi; mizaç, huy; tanelemek; ağaç damarlarını taklit edercesine boyamak, mermer taklidi boyamak; deriyi işlemek; sepilemek; tanelenmek. grain alcohol hububat alkolü. grain elevator tahıl ambarı. grain leather tüylü yüzü işlenmiş deri. grain side derinin tüyleri çıkarılmış yüzü. a grain of common sense bir nebze anlayış. against the grain tabiatına zıt, hoşuna gitmeyen. close grained sık damarlı. coarse grained iri taneli, kaba damarlı. cut across the grain ağaç damarlarından kesmek. dye in grain iyice boyamak. fine grained ince taneli, ince da- marlı; aslında kibar olan. with a grain of salt ihtiyatla, şüphe ile. graining ağaç damarlarını veya mermeri taklit ederek bo yama . kumlu, taneli, çekirdekli, damarlı. bataklık kuşlarına ait. (kıs.) grammar, grammatical. (ing.) gramme gram. Hindistan'a mahsus bir çeşit nohut; bir çeşit fasülye. Batı Amerika otlaklarında bulunan bir ot. (ünlem), (eski) Eyvallah ! Sağol ! Çok teşekkür ! Allah Allah ! ota benzer, ot gibi, ota ait. graminiv'orous ot yiyen, otla beslenen . gramer, sarf, dilbilgisi; gramer kitabı; gramer kurallarına göre hazırlanmış yazı veya konuşma. grammar school eskiden İngiltere'de üniversiteye talebe hazırlayan mektep; (A.B.D.) ilk ve orta okul derecesinde resmi okul. comparative grammar karşılaştırmalı dilbilgisi. general grammar bütün dillerin ortak kurallarından bahseden gramer, genel gramer. gramer uzmanı, dilbilgisi kitabı yazarı, gramerci. gramere ait, sarfi, dilbilgisi kurallarına uygun. grammatically gramer bakımından, sarfça, gramer kurallarına uygun olarak . (İng.) gramofon, fonograf, pikap. yunusbalığına benzer memeli bir hayvan. bir çeşit çarkıfelek çiçeğinin meyvası. tahıl ambarı; çok tahıl yetiştiren bölge. büyük, azim, ulu; baş, başIıca; muhteşem, debdebeli, saltanatlı; heybetli, muazzam; fevkalade, enfes; (müz.) kuyruklu piyano; (A.B.D.), (argo) bin dolar. grandaunt büyük teyze veya hala. Grand Canal Venedik'te en büyük kanal. grand daughter kız torun. grand duke grandük, eski Rusya'da çarın oğlu. grandfather, grandpa büyükbaba, dede. grandfather clock sarkaçlı büyük dolap saati. grand jury (huk.) soruşturma heyeti. grandmother, grandma anneanne, babaanne, nine. grandnephew yeğen oğlu. grandniece yeğen kızı. grand opera opera. grandparent büyük baba veya anne. grand piano kuyruklu piyano. grandsire büyük baba. grand slam (iskambil) bir elde hepsini kazanma. grandson erkek torun. grand stand tribün. grand total umumi yekün. grand tour görgü ve bilgilerini artırmak için eski zamanlarda genç İngiliz asilzadelerinin Fransa ve italya'nın belli başlı şehirlelerine yaptıkları uzun seyahat, büyük gezi. granduncle büyük amca. grand vizier sadrazam. in grand style gösterişli, tantanalı, son modaya göre. grandly muhteşem bir şekilde; gösterişli olarak. grand ness ihtişam, azamet, büyüklük; gösteriş. yüksek rütbeli adam, ekâbir, itibarlı kimse; İspanyol veya Portekiz asılzadesi . kibarlık, büyüklük, azamet; ihtişam, güzellik. heybetli, muhteşem, yüksek; göz alıcı; tantanalı, debdebeli, gösterişli. (A.B.D.) çiftçi birliği; (İng.) binalarıyla birlikte çiftlik. içinden sayfaları keserek kitablı düzenini bozmak. Biga'daki Kocabaş Irmağının tarihi ismi. tahıl veren. habbe veya tohum şeklinde. granit, pek sert bir çeşit kaya. granite porphyry porfir ile karışık granit, graniteware emaye kaplar. granit' ic granit cinsinden; granite ait. granitoid granite benzer. tahıl ile beslenen. nineciğim; ihtiyar kadm; (k.dili) eski kafalı veya cahil yaşlı kadın. granny knot acemice yapılmış gevşek düğüm. ezilmiş granit çimentosundan yapılmış bir çeşit döşeme taşı. granolith'ic bu döşeme taşına ait. ihsan etmek, bahşetmek, vermek; bağışlamak, ferağ etmek, terketmek; teslim etmek; tasdik etmek, kabul etmek, farzetmek; bağış, teberru; senetle bağışlanan (mal.) veya arazi; (huk.) ferağ, terk, hibe. take for granted olmuş gibi kabul etmek; muhakkak reddetmek. take one for granted birinin kıymetini takdir etmeden onun yaptıklarını bir hak diye kabul etmek, istismar etmek. grantee kendisine birşey hibe edilen kimse. taneli, tane tane olan; (tıb.) tanecikli, içinde tanecikler bulunan. tanelemek, kabartmak; tanelenmek. granulation tane tane olma, tanelenme. tanecik, habbe. nişastanın şekere ,çevrilebilen kısmı. üzüm; asma; (ask.) eskiden toplara doldurulan demir parçaları, salkım, misket, peşrev; (çoğ.), (bayt.) atın ayağında olan bir hastalık. grape brandy üzüm rakısı. grape hya cinth salkımlı sümbül. grape leaf hopper asma yaprağını yiyen zararlı bir böcek. grape sugar üzümden alınan şeker, dekstroz. fox grape yabani üzüm, (bot.) Vitis labrusca. sour grapes koruk; ele geçirilemediğinden dolayı hor görülen şey. grapery üzüm yetiştirmeye mahsus yer. grapy üzüme ait, üzüme benzer. greypfurt, greyfurt, kızmemesi, altıntop, (bot.) Citrus paradisi. (ask.) salkım, peşrev denilen top mermisi, misket. asma; (A.B.D.) dedikodu yoluyla haber alma, kulaktan kulağa haber nakli. (I.) heard by way of the grapevine. Ağızdan duydum . (mat.) grafik; rakamları eğrilerle ifade eden sistem; grafik kâğıdı üzerine çizilen eğri. resim veya yazıya ait; tam tasvir olunmuş, canlı; yazıya uygun; şekillere ait, şekli, çizgili. graphic arts (güz.) (san.) grafik sanatlar. graphically canlılıkla; resimle. grafikle matematik ve mühendislik problemleri çözme metodu . grafit. (den.) filika demiri, dört tırnaklı demir; borda kancası. (den.) borda kancası, filika demiri; yakalayış, şiddetle sarılış; güreşte birbirine sanlma; gögüs göğüse savaşma; yakalamak, kavramak, sıkıca tutmak; kanca ile tutmak; filika demiri kullanmak; sarmak, kucaklamak; sarılmak, tutuşmak, uğraşmak . grappling iron kanca, borda kancası. tutmak, yakalamak, kavramak; anlamak, idrak etmek, kavramak; yakalayış, tutma, kavrama; idrak, kavrama. grasp at yakalamayı denemek; istekle kabul etmek. grasp at a straw en ufak bir şeye ümit bağlamak, yılana sarılmak. grasp a nettle cesaretli davranmak. beyond one's grasp uzakta, elin erişemeyeceği yerde; kavranamaz, idrak edilemez . haris, tamahkâr, aç gözlü. ot, çimen, çim, yeşillik; çayır, otlak; ot gibi herhangi bir bitki, (argo) haşiş; otlatmak, otlağa çıkarmak; otlamak; otla, kaplamak; (kumaşı ağartmak maksadıyle) otlar üzerine sermek; (spor) yere düşürmek. Bermuda grass domuz ayrığı, (bot.) Cynodon dactylon. black grass sıçankuyruğu, (bot.) Alopecurus agrestis corn panic grass, deccan grass tavşan otu, (bot.) Panicum colonum. couch grass ayrıkotuna benzer bir ot, (bot.) Poa palustris. meadow grass, rye grass karaçayır, (bot.) Lolium temulentum. scurvy grass kaşıkotu, (bot.) Cochlearia officinalis. grass snake üstü halkalı adi zehirsiz yılan. grass widow boşanmış veya kocasından ayrı yaşayan kadın; kocası yanında olmayan kadın. He doesn't let any grass grow under his feet. Ayağının altında ot bitmez. Boşuna vakit kaybetmez. Fırsatları kaçırmaz. grassiness otluk, yeşillik. grassy otlu, çimenli, yeşillikli . çekirge; çekirge şeklinde balık yemi; (A.B.D.), (argo) bir çeşit küçük uçak, pırpır. otlak . ufak çimenlik . (A.B.D.), (k.dili) halka yakın; esas; bilhassa taşra halkı veya seçmenleri. rendelemek; sürterek ses çıkarmak; on ile üzmek, sinirlendirmek; gıcırdatmak (diş); sürtünerek ses çıkarmak. gratingly gıcırtı ile; sinirlendirici bir şekilde. pencere kafesi, ızgara; ocak ızgarası; ocak; maden filizini ayırmaya mahsus kalbur. minnettar, müteşekkir, değerbilir; hoş, güzel, makbul. gratefully minnetle, şükranla. gratefulness minnet, şükran borcu; minnettarlık. rende. memnuniyet, zevk, haz; zevk veren şey. memnun etmek, hoşnut etmek, tatmin etmek. gratifyingly hoşa gidecek surette, tatmin ederek. pencere kafesi; ızgara; (fiz.) güneş spektrumunun hatlarını ölçmeye mahsus şebeke. bedava, parasız, caba. şükran, minnettarlık, kadir bilme. bedava, parasız; sebepsiz, keyfi; asılsız. gratuitously ücretsiz olarak; gereksiz yere, belli bir sebep olmadan. gratuitousness bedava oluş; asılsız oluş. hediye, teberru, bağış; bahşiş . (huk.) kabahatin esasını teşkil eden şey . (graved, graven) oymak, hakketmek. graven image oyma put . (den.) kalafat etmek, geminin altını temizleyip zift sürmek. graving dock kalafat yeri . ciddi, ağır, vahim, tehlikeli; ağırbaşlı, vakarlı, temkinli . (müz.) ağır, yavaş; ağır ve yavaş parça. mezar, kabir. one foot in the grave bir ayağı çukurda. make one turn in his grave mezarında kemiklerini sızlatmak. kefen . mezarcı . (ed, ing veya led, ling) çakıl; (tıb.) kum, kum hastalığı, idrar taşı; çakıl doşemek; şaşırtmak; (k.dili.) kızdırmak. gravelly çahılı. (bak.) grave. hakkâk; hakkâk kalemi . mezar taşı . mezarlık, kabristan. graveyard shift gece vardiyası (fab- rikalarda) hamile, gebe. gravid'ity gebelik. yerçekimi ile hareket etmek; çekilmek; çökelmek, çökmek. gravitative yerçekimi ile oluşan. yerçekimi gücü; cazibe kuvveti; çekilme. gravitational yerçekimiyle ilgili; cazibe kabilinden . (fiz.) yerçekimi; cazibe, çekim; ağırlık; ciddiyet, vakar, temkin; önem, ehemmiyet; tehlike; (müz.) kalınlık, peslik. gravity cell içinde elektrik cereyanı hasıl olan cam veya porselen kap. gravity rail road yerçekimi gücüyle işleyen demir yolu. center of gravity ağırlık merkezi. Iaw of gravity yerçekimi kanunu. specific gravity özgül ağırlık. (matb.) tifdruk, tifdurk. et suyu, sos; açıktan para, kolayca kazanılan kar. gravy bowl sosluk. gravy train (A.B.D.), (argo) az emek karşılığı menfaat sağlayan mevki veya iş. gri, kurşuni, kül rengi, boz; ağartılmamış (çamaşır); kır, ağarmış; eski, yaşlı; gri giysili; kurşuni renkte hayvan veya şey; ağartmak, ağarmak. gray matter (tıb.) gri madde, (k.dili.) beyin, akıl. gray wolf bozkurt. grayness grilik, bozluk. ak sakallı adam. ak saçlı kimse . tazı. (zool.) kurşuni tatlı su balığı, dere kayası; bir kurşuni kelebek . oksijen yetersizliğinden meydana gelen ve bilhassa pilotlarda gorülen geçici körlük. otlamak, otlatmak . sıyırıp geçmek, sıyırmak, sıyrılmak, sürtünüp berelenmek; sıyrık, bere. (ing.) çoban. otlak. (müz.) Iatif olarak, letafetle. yağ sürmek, yağlamak. grease one's palm (argo) rüşvet vermek. grease the wheels para ile işini yürütmek. yağ içyağı, et yağı, kuyruk yağı; koyu makina yağı; yıkanmamış yapağı; (bayt.) atın topuğuna arız olan bir iltihap. grease box (mak.) yağ kutusu. grease monkey (A.B.D.), (argo) araba tamirhanesinde işçi, kalfa. grease paint (tiyatro) makyajda kullanılan yağlı boya . gemide makina yağcısı. (A.B.D.), (argo), (aşağ.) Meksikalı; İspanyolca konuşan Amerikalı. yağlı, yağlanmış. greasy spoon (A.B.D.), (argo) kalitesiz lokanta . büyük, kocaman, iri, cüsseli, azametli; çok, sayıca çok, külliyetli; uzun, sürekli; fazla; önemli; yüksek, meşhur; asil; mahir, usta; fevkalade; (k.dili.) mükemmel; (k.dili.) çok iyi, yolunda. great with (eski.) hamile. be great on (k.dili.) doğru malumatı olmak; meraklı olmak. the great büyükler. greats (k.dili.) gözde kimseler. Great Bear Büyük Ayı. Great Britain Büyük Britanya. great circle (coğr.) büyük daire. a great deal çok, pek çok. the Great Divide bir kıtayı bölen su hattı; büyük kriz; öIüm ile hayatm arasındaki hat. great friends iyi dostlar. great horned owl büyük bir baykuş, (zool.) Bubo virginianus. Great Lakes (A.B.D.) ile Kanada arasındaki göller topluluğu. great organ (müz.) büyük bir orgun en büyük ve pes sesli borular takımı. Great Plains (A.B.D.) ve Kanadanın Kayalık Dağları doğusundaki platoluk bölge. Great Scott! Allah Allah! great seal hükümetin, resmi mührü. great tit büyük baştankara, (zool.) Parus major. great toe ayak baş parmağı. a great walk er yürüyüş meraklısı. Great Wall of China Çin Seddi. great white heron büyük balıkçıl, (zool.) Ardea occidentalis; Egretta alba; Casmerodius albus. It would be great if ...olsa çok iyi olur. Iive to a great old age çok yaşlanmak. greatly çokça greatness büyüklük. palto . büyük dede. alicenap, yüksek ruhlu; cömert. (gen.) (çoğ.) baldır zırhı. (çoğ.) donyağı tortusu . bir dalgıç kuşu, küçük yumurta piçi, (zool.) Podiceps ruficollis. red necked grebe kırmızı boyunlu yumurta piçi, (zool.) Podiceps grisegena . Yunanlı, Grek (kimse) Yunanca terim; Grek sanat ve kültürünün üslup ve ruhu. Grecize Yunanlaştırmak. Greko-Romen hususiyeti olan; (güz.) (san.) Yunan tesiri altında kalmış Roma sanatı; (spor) grekoromen . Yunanistan . hırs, tamah, açgözlülük. greedy tamahkar, hırslı; obur, açgözlü; haris, hasis; hevesli, arzulu. greedily hırsla, açgözlülükle. greediness hırs, açgözIülük, tamahkarlık . Yunanlı, Grek; Rum kilisesine mensup kimse, Rum; Yunan kültürünü seven kimse; Yunanca; anlaşılması güç söz; Yunanistan'a, Yunanlılara ve dillerine ait. Greek Church Ortodoks kilisesi. Greek cross dört kolu eşit haç, Ortodoks haçı. Greek fire Rum ateşi, Bizanslıların savaş gemilerine karşı kullandıkları ve ıslatılınca yanan bir çeşit kimyasal bileşim. (I.) fear the Greeks bearing gifts. Kötü maksatla verilen hediyelerden korkarım. (bak.) Trojan Horse) It' all Greek to me. Hiç anlayamıyorum. Greek Orthodox Church Rum Ortodoks kilisesi . yeşil; yeşillikle kaplanmış, yeşermiş; taze, canlı; ham, pişkin olmayan; acemi, cahil, toy; yarışa girmemiş (at); kurutulmamış, tuzlanmamış; pişmemiş, çiğ; soluk, rengi atmış (korku, mide bulantısı veya kıskançlıktan); yeşil renk; (spor) yeşil forma giyen takım; çimen, çayır, yeşillik; golf oyununda hedef deliğinin etrafındaki düz çimen. greens yaprak sebze; süsleme için taze dal, yaprak. green bean yeşil fasulye. green cheese lor; adaçayı ile boyanmış peynir; kesilmiş sütten yapılmış peynir. green finch yeşil ispinoz, yelve, (zool.) Chloris chloris. green light trafikte yeşil ışık, (k.dili.) izin, müsaade. green lumber yaş kereste. green manure toprağa gübre olsun diye yetiştirilen ekin; taze hayvan gübresi. green onion yeşil soğan. green pepper dolmalık yeşil biber. green soap bilhassa cilt hastalıklannda kullanılan yeşil sabun. green tea yeşil çay, buhar ile kurutulmuş çay. green thumb çiçekleri iyi yetiştirebilme kabiliyeti. reen vitriol demir sulfatı, zaç. the Green (İrl.)anda'nın milli rengi olan yeşil. greenish yeşilimsi. greenness yeşillik. (A.B.D.)'ne mahsus arkası yeşil banknot. yeşillik, nebatat. yeşil gözlü, kem gözlü. frenk eriği, bardak eriği. (ing.) sebzeci, manav. acemi veya toy kimse. Iimonluk, ser . golden'e benzer bir elma . Gronland Adası. tiyatroda oyunculann dinlenme odası. (tıb.) genç kadınlarda kansızlıktan ileri gelen bir hastalık, kloroz . çimen . İngiltere'de Greenwich şehri. Greenwich mean time, G.M.T. Greenwich meridyenine göre ayarlanan milletlerarası saat ayarı. selamlamak, selam vermek; karşılamak; selamlaşmak . selam. greeting card tebrik kartı. toplu halde yaşayan veya gezen; topluluğu seven; (bot.) sürü halinde bulunan, salkım halinde yetişen; sürüye ait. gregariously toplu halde, topluca. gregariousness toplu halde bulunma veya yaşama. Papa Gregorius'a ait veya onun tarafından kurulan, Gregoryen; Ermeni Başpapazı Greguar'a ait Gregorian Calendar (bak.) calendar. Gregorian Chant 1. Papa Gregorius tarafından tertip edilen ibadete mahsus müzik sistemi. Gregorian year milâdi sene. uçaklarda arızaya sebep olduğu rivayet edilen ve hayal mahsulü ufak bir varlık, cin. el kumbarası, el bombası; yangın söndürmeye mahsus ecza dolu cam kap. eskiden el bombası atan asker; (ing.) hususi bir alaya mahsus nefer; (zool.)) Güney Afrika'ya mahsus bir çulha kuşu; uzun kuyruklu balıkgillerden biri, (zool.)) Macrourus. ipek veya yünle ipek karışımından yapılmış çok ince kumaş; nar şurubu. tumturaklı söz. grandiloquent tumturaklı. (zool.)) yürümeye elverişli (ayaklar) (bak.) grow. (bak.) gruesome. (bak.) gray. tazı. ızgara; (elek.) bataryada kullanılan delikli kurşun levha; (d.y.) ray şebekesi; kablo şebekesi; bir haritada kesişen yatay ve dikey hatlar sistemi; (radyo) valfta kontrol voltajı taşıyan ızgara. alçak kenarlı bir çeşit demir tava; böyle tavada hamur işi pişirmek. griddle cake bir çeşit gözleme. kesmek, kazımak, gıcırdatarak kazımak, raspa etmek; gıcırdatarak geçmek; raspa sesi ile kesme. ızgara; ızgara şeklinde şey; Amerikan futbol sahası; (d.y.), ray şebekesi; sahne için ışık ve panoların asıldığı ızgara. keder, ıstırap, dert, elem, acı; felâket, bela; eser. come to grief felakete uğramak, belâsını bulmak. grief stricken çok kederli, meyus, bedbaht. şikayete sebep olan hal, keder verici şey. keder vermek, müteessir etmek, ıstırap vermek; kederlenmek, esef etmek; yas tutmak. grievingly kederlenerek, müteessir olarak. keder verici, elem verici, üzücü, ıstırap veren acı veren; acıklı, elem ifade eden; ağır cezaya lâyık. grievously fena surette; acıklı. grievousness vahamet; acıklılık . Hindistan'a yeni gelmiş Avrupalı. yarısı aslan ve yarısı kartal farzolunan ejderha . kısa ve sert kıllı bir köpek; kızıl akbaba, (zool.) Gyps fulvus. (A.B.D.), (argo) açıkgöz ve dolandırıcı adam. hayat dolu kimse; (zool.)) çekirge. ızgara; ızgarada pişmiş et; ızgarada pişirme; ızgarada et ve balık pişiren lokanta; posta pullan üzerinde ızgara şeklinde yapılan kabarık noktalı delikler; demir çubuklardan yapılmış pencere kafesi . ızgarada pişirmek; fazla ısıtmak; (A.B.D.), (k.dili.) sorguya çekmek, sıkıştırmak, ahret suali sormak . (mim.) temel ızgarası . ızgara; sorguya çekme, sıkıştırma, ahret suali sorma. Iokanta . denizden nehre ilk defa dönen som balığı. (mer, mest) vahşi, gaddar, merhametsiz, zalim; çirkin, suratsız; ümitsiz; korkunç, kerih; boyun eğmez, yavuz, çetin. grimly zulüm altında bütün kuvvetiyle çaIışarak; gaddarca, vahşiyane. grimness gaddarlık, zulüm. surat buruşturma; surat buruşturmak, yüz ekşitmek. yaşlanmış dişi kedi; cadı karı. kir, deriye yapışmış kir; kirletmek, karartmak. grimy kirli, pis, bulaşık. griminess pislik, kirli oluş. (ned, ning) sırıtmak, dişlerini göstererek gülmek; acı veya öfke ile dişlerini sıkmak; sırıtma sırıtış. Grin and bear it. Sabırla tahammül et. (ground) öğütmek, çekmek, ezmek; bilemek; sürterek parlatmak; gıcırdatmak; döndürmek, sapından tutup çevirmek; cefa etmek, eziyet vermek, sıkıştırmak; değirmen işletmek; gıcırdamak; (k.dili) sıkı ders çalışmak, (slang) hafızlamak, ineklemek; (A.B.D.), (argo) göbek atmak; öğütme, ezme; sıkıcı ve bitmek tükenmek bilmeyen iş; (k.dili) imtihan için sıkı çalışma, çok çalışan talebe, (slang) hafız, inek. ögüten kimse veya makina, öğütücü; bileyici; azı dişi; diş; içinde et, peynir, domates ve turşu olan büyük sandviç. (ing.) saraç alet ve malzemesi; bileyici dükkânı. bileği taşı. keep one's nose to the grindstone durmadan çalışmak, didinmek . (İsp.), (asağ.) ana lisanı İngilizce olan yabancı. grip hastalığı . (ped, ping) sıkı tutma; kavrama; el sıkma; pençe, el; tutak, bir şeyin tutacak yeri; (A.B.D.) el çantası; sıkı tutmak, yakalamak, kavramak: etkilemek, tesir etmek, hâkim olmak; manasını anlamak; dikkatini çekmek. gripsack (A.B.D.) yolcu çantası. come to grips with ile uğraşmak. (A.B.D.), (k.dili.) sıkıntı vermek, cefa etmek, kızdırmak: sancı vermek (kann); sancılanmak; (A.B.D.), (argo) sızlanmak, şikâyet etmek; (A.B.D.), (k.dili.) şikâyet, sıkıntı; (gen.), (çoğ.) karın ağrısı. grip hastalığı. çıtçıt. kurşuni renkte tezyini resim usulü (bilhassa cam üzerine) maviye çalan kurşuni renkte, boz, kır. şık ve şuh Fransız işçi kız. korkunç, dehşet verici, tüyler ürpertici. grisliness dehşet, korkunç oluş . bir defada öğütülecek zahire; öğütülmüş zahire. All' grist that comes to the mill. Ele geçen her şeyden istifade edilir. gristmill buğday değirmeni. kıkırdak. gristly kıkırdaktan ibaret. (ted, ting) iri taneli kum; kumtaşı; kefeki taşı, öğütme hassası olan taş; metanet, cesaret, yiğitlik; gıcırdatmak, diş gıcırdatmak . (çoğ.) kabuğu soyulmuş ve iri çekilmiş hububat; mısır dövmesi. içine kum taneleri karışmış olan, kumlu; cesur, yiğit. grittiness kumlu oluş; cesaret, yiğitlik. kır saç; kır peruka; kurşuni, gri. bozlaştırmak, bozlaşmak. (ing.), (k.dili.) üzülmek, sinirlenmek; şikâyet etmek. kurşuni, gri, (boz.) grizzly bear Kuzey Amerika'ya mahsus çok vahşi ve kuvvetli boz ayı, (zool.) Ursus horribilis. inlemek, ah etmek, figan etmek, inleyecek derecede ıstırap çekmek; yük altında olmak; hasret çekmek; inilti, figan. groaningly inleyerek . İngilizlerin dört penilik eski bir gümüş parası. dövülmüs kabuksuz buğday veya yulaf. bakkal. (A.B.D.) bakkal dükkanı; (çoğ.) bakkaliye, bakkalın sattığı eşya . rakı veya rom ile sudan ibaret içki; alkollü içki. grogshop meyhane . sersemlemiş, sarhoş, ayyaş . ipek ve keçi kılından yapılmış kaba kumaş, grogren. (anat.) kasık; (mim.) iki kemerin birleştiği kenar. iliğin madeni kenarı; (den.) ipten yapılan simit halkası, çevirme kasa. hodançiçeği, (bot.) Lithospermum. seyis, uşak; güvey; İngiliz sarayının hademelerinden biri; tımar etmek; çeki düzen vermek; giyinip kuşanmak, kendine itina etmek; özel eğitim vererek siyasi memuriyete hazırlamak. sağdıç, düğünde güveye refakat eden erkek. oluk, yiv, saban izi; alışkanlık, itiyat, âdet; oluk açmak; (argo) bir şeye kendini vermek, dalmak. in the groove (A.B.D.), (argo) mükemmel bir durumda. groovy (argo) son modaya uygun, mükemmel . el yordamı ile yürümek veya aramak; körü körüne araştırmak. gropingly el yordamı ile . (zool.) ispinoz familyasından iri gagalı bir kuş. scarlet grosbeak karmen renkli şakrakkuşu, (zool.) Corpodacus erythrinus. Avusturya şilinginin yüzde biri; 10 fenik karşılığı Alman parası; Almanların eski ufak gümüş parası. grogren, gron, bir cins kumaş . on iki düzine, yüz kırk dört adet; brüt; küme, hepsi, bütünü. in gross toptan, bütünüyle. by the gross pakette yüz kırk dört tane olarak. iri, kalın, kaba, büyük; toptan, tamam; yontulmamış; çirkin, kötü, şeni, iğrenç; tiksindirici. gross national product (ikt.) brüt milli hasıla (kıs.) GNP) gross negligence büyük gaflet. gross weight darası çıkarılmamış ağırlık, brüt ağırlık, gayri safi ağırlık. grossly fena halde. grossness kabalık. acayip, garip; kaba; soytarı. grotesquely acayip şekilde. grotesqueness acayiplik. mağara; suni yeraltı odası . (A.B.D.), (k.dili) mırıldanmak, homurdanmak, söylenmek; (A.B.D.), (k.dili) hiç bir şeyden memnun olmayan kimse, şikayetçi kimse, homurdanan kimse; suratsız Iık, homurdanma, söylenme, vızıltı; şikâyet. grouchy (A.B.D.), (k.dili) suratsız, asık çehreli. (bak.) grind. ground glass buzlu cam; cam tozu. yeryüzü; yer, zemin; toprak; meydan, saha, arsa; mesafe, yer; denizin dibi, dip; mebde, prensip; kabartma iş yapılacak düz satıh; maden levha üstüne sürülen ve işlenmeyecek kısımları muhafaza eden yapışkan terkip; (elek.) toprak. ground ball (beysbol.) yere sürtünerek giden top. ground bass (müz.) en kalın sesle tekrarlanan melodi. ground cover toprağa yakın yetişen kalın bitki örtüsü. ground crew hava meydanı tayfası. ground floor zemin katı. ground hog Amerikada bir çeşit dağ sıçanı. ground hog day 2 şubat. ground ice suyun dibinde meydana gelen buz. ground ivy yer sarmaşığı. ground line resimde alt çizgi, ön çizgi. ground pine kurdayağı, (bot.) Lycopodium; kurtluca, meşecik, (bot.) Ajuga chamaepitys. qround plan bir binanın zemin planı. around plate toprak levhası. ground rent arsa kirası. ground speed (hav.) yer sürati. ground swell soluğan. ground water yeraltı suyu. ground wire (elek.) toprak teli. ground zero bombanın patladığı yer. above ground yeryüzünde; meydanda. break ground tarla sürmek; yeni bina için yere ilk kazmayı vurmak, temel atmak; işe başlamak. cover ground yol almak; konuya değinmek. cut the ground out from under one's feet (colloq.) ayağını kaydırmak, delillerini çürütmek. down to the ground her hususta, tamamen. from the ground up temelinden, tamamen. gain ground ilerlemek; iyileşmek; mesafe katetmek. get in on the ground floor (A.B.D.), (k.dili.) temelden katılmak, bir işe yeni başlandığında katılmak. give ground ricat etmek, çekilmek. hold one's ground, stand one's ground durumunu devam ettirmek, ayak diremek. into the ground gereğinden fazla, dayanılmayacak kadar. Iose ground gerilemek, fenalaşmak rağbetten düşmek. off the ground harekette. on good grounds iyi sebeplere dayanan. on one's home ground kendi bilgi alanında. on the grounds of sebebiyle, -e dayanarak. rising ground yokuş, bayır. temel üzerine kurmak, esaslı bir şekilde yapmak; esaslı şekilde öğretmek; resme zemin boyası vurmak; yere oturtmak, karaya oturtmak (gemi); (elek.) toprağa bağlamak; temeli olmak; yere konmak; (hav.) pilotun uçmasma izin vermemek. ground arms silahı yere dayamak. (den.) bazı limanlarda demirleme için verilen harç. yere vurulunca zıplayan top. esassız, asılsız, temelsiz groundlessly asılsız ve temelsiz olarak . toprağa yakın yaşayan bitki veya hayvan; deniz dibinde yaşayan balık; basit zevkleri olan kimse; (eski.) tiyatroda ayakta duran seyirci . kökü yenen bir bitki; (Ing.) yerfıstığı, Amerikan fıstığı. (çoğ.) özel arazi mülk; oyun sahası, stadyum; saha; sebep, bahane. coffee grounds telve. (bot.) kanarya otu. tabanlık kereste. temel, esas . grup, küme, öbek; heyet, topluluk; (kim.) benzer nitelikli öğeler grubu; (jeol.) aynı zamanda teşekkü1 ettiği farzolunan kaya tabakaları; (biyol.) birbiri ile benzerlikleri olan hayvan veya bitki sınıfı; gruplara ayırmak, yan yana koymak; bir araya gelmek, gruplaşmak. group insurance grup (sig.)ortası, toplu (sig.)orta. hani balığı . (çoğ.) grouse) tavuğa benzer bir av kuşu, orman tavuğu, (zool.) Lyrurus. hazel grouse dağ tavuğu, (zool.) Tetrastes bonasia. sand grouse kaya kuşu, (zool.) Pterocles arenarius Pallas' sand grouse bağırtlak, (zool.) Syrrhaptes paradoxus. (k.dili.) homurdanmak, söylenmek, sızlanmak, Sikayet etmek; Sikayet. duvarcı sıvası, sulu harç; bulgur lapası; (çoğ.) tortu, telve; tuğla veya taş aralarına sulu harç doldurmak. koru, ağaçlık. (led, ling veya ed, ing) yerde sürünmek; kendini alçaltmak, yaltaklanmak. groveler zelil kimse, alçalmış kimse. (grew, grown) büyümek, gelişmek, inkişaf etmek, serpilmek; (çoğ.)almak, artmak, ilerlemek, olmak; hâsıl olmak, çıkmak; büyütmek, yetiştirmek, meydana getirmek; hası1 etmek. grow on one gittikçe daha çok beğenilmek, bir kimseyi kendine ısındırmak. grow out of hâsıl olmak, çıkmak. He grew out of his shoes büyüdüğünden dolayı ayakkabıları küçüldü. grow together yaklaşmak, birleşmek; beraber büyümek grow up büyümek, olgunlaşmak. growing pains büyüme devresinde çocukların kol ve bacaklarında hâsıl olan ağrılar; bir işin başlangıcındaki zorluklar . yetiştirici, üretici . hırlamak, homurdanmak; gurlamak, guruldamak; homurtu, homurdanma, hırlama . homurdanan kimse; (A.B.D.), (argo) bira kabı; Kanada'da kücük buzul . (bak.) grow; yetişmiş, yetişkin, büyümüş grownup büyümüş. grownup yetişkin kimse. grownups yetişkinler . büyüme, gelişme, inkişaf, yetişme; artma; mahsul; kaynak; (tıb.) marazi teşekkük. growth stock bir firmanın kâra geçeceği düşüncesiyle satın alınan hisse senedi. tırtıl, sürfe, kurt; bıkıp usanmadan çalışan kimse; (argo) yiyecek. grubby kirli, pis, düzensiz; kurtlu. (bed, bing) toprağı kazmak, eşelemek; adi işlerle uğraşmak; monoton bir işte calışmak; (argo) yemek yemek, yedirmek; yeri kazıp ağaç köklerini çıkarmak; kökünden sökmek; sürfesini çıkarmak . Londra'da eskiden fakir yazarların oturduğu semt; piyasa yazarları. grubstreet piyasa yazarlarına ait. (A.B.D.), (k.dili.) bir maden arayıcısına maden ocağını bulmak için ödünç verilen ve karşılığı ileride fazlasıyla geri alınacak para; (k.dili.) yeni bir teşebbüse yapılan yardım; böyle bir yardımda bulunmak. isteksizce vermek, istememek, çok görmek; kıskanmak; diş bilemek; kin, haset, diş bileme. to carry (bear, have) a grudge (against) kin beslemek. grudgingly istemeyerek, kıyamayarak . yavan un çorbası, sulu yulaf lapası. çok yorucu, bitap düşürücü; çok yorucu şey, işkence. korkunç, dehşetli, iğrenç. gruesomely dehşetle, korkunç, bir şekilde. gruesomeness dehşet, korkunçluk, ters, sert, huysuz; boğuk, boğuk sesli. gruffly terslikle; boğuk bir sesle. gruffness sertlik, terslik, huysuzluk. söylenmek, şikâyet etmek; homurdanma, halinden şikâyet. (bak.) grommet . (k.dili.) asık yüzlülük, suratsızlık. aksiligi tutmuş, hırçınlığı üstünde. fazla iffet taslayan kimseler. homurdanmak, domuz gibi hırıldamak; homurtu, hırıltı; hırıltı çıkaran bir balık. homurdayan sey; domuz; hırıltı gibi ses çıkaran bir balık. gravyer peyniri. striptiz artistlerinin mahrem yerlerini örtmek için taktıkları bant; (müz.) sol notası teli. tropikal Amerika'da yetişen ve yılan sokmasına karşı kullanılan bir ot; zeravent, (bot.) Aristolochia . Güney Amerika'ya mahsus deve cinsinden ve lamadan iri bir hayvan. guano . kefil; kefalet, teminat; garanti; garanti etmek, kefil olmak; başkasının sorumluluğunu üzerine almak . kefil, garanti eden kimse veya firma. garanti, kefalet; garanti etmek. korumak, muhafaza etmek, himaye etmek; gözaltına almak, nezaret altında bulundurmak; nöbet tutmak, bekle mek; dikkat etmek, uyanık bulunmak. guard against önceden tedbir almak. muhafız, nöbetçi; muhafız alayı; muhafaza, himaye, koruma, müdafaa; nöbetçilik, muhafızlık; kendini korumak için alınan pozisyon; trende memur; herhangi bir şeyi muhafaza eden alet. advance guard ileri karakol. mount guard nöbet tutmak. off guard hazırlıksız. on guard nöbette. On guard ! Dikkat ! Hazır ol ! rear guard artçı, dümdar. relieve the guard nöbetçi değiştirmek. uyanık, tetikte; korunan, muhafazalı; ihtiyatlı, tedbirli. guardedly ihtiyatla. guardedness tedbirlilik. askeri karakol. koruyucu, muhafız, gardiyan; vasi, veli. guardian angel koruyucu melek . vasilik, muhafızlık, velilik. parmaklık, korkuluk; siper demiri; (den.) puntel. bekçi odası . Guatemala . Amerika'nın sıcak taraflarında yetişen guava ağacı; bu ağacın armut şeklinde yenebilen meyvası. valiye ait . (A.B.D.), (argo) çamur; karışıklık. (zool.)) yem için kullanılan ufak tatlı su balığı; eski çabuk aldanan kimse; (mak.) mil, mihver, pin; menteşe kovanı; çengel, kanca; dümen dişi iğneciği . kartopu çiçeği, (bot.) Viburnum opulus Chinese guelder rose ortanca, (bor.) Hydrangea hortensia. eski bir Alman hanedanına mensup bir kimse; ortaçağda İtalya'da Mukaddes Roma İmparatorluğu aleyhtarı ve Papaya taraftar milli istiklal partisi azası, Gelf. (şiir) mukâfat; bahşiş; mükâfat vermek . Anglo Norman adalarından biri; bu adada yetiştirilen ve bol süt veren bir çeşit inek; (k.h.) örme kalın yün yelek veya ceket , çeteci, gerillacı; gerilla örgütü ile ilgili. guerilla warfare çete harbi, gerilla savaşı. tahmin etmek; keşfetmek, zannetmek, farzetmek; tahmin, zan, keşfetme. (I.) guess so. Galiba. tahmin. misafir, konuk, davetli; otel veya pansiyon müşterisi; (biyol.) asalak bitki veya hayvan. guest night davet gecesi, bir kulüp veya programa misafirlerin kabul edildiği gece. guest room misafir yatak odası. guest rope (den.) tonoz halatı, vardakavo, yedek halatı. paying guest aile pansiyoneri. (argo) laf, boş söz. kaba gülüş, kahkaha; kahkaha ile gülmek . Güney Amerika'da Guyana bölgesi. yol gösterme, delâlet, rehberlik; işaret; idare; kılavuz; (A.B.D.) eğitim sırasında çocuğa ve ailesine öğüt verme ve yol gösterme. yol göstermek; kılavuzluk etmek, delâlet etmek; idare etmek; işaret etmek; yetiştirmek; rehber, kılavuz, yol gösteren kimse; yönetmelik, talimatname; (mak.) yatak, kızak, ray; sevk kanalı, oluk; (gayd.) guided missile (ask.) güdümlü roket. guide rail (d.y.) kılavuz ray, sevk yatağı. guide rope balondan sarkıtılan idare halatlarından biri; (den.) yük kaldıran halatı yan tarafa çekmek için kullanılan diğer bir ip, açavele. rehber, rehber kitabı . okuyucuya yardımcı olmak için kitap sayfasının üstüne yazılan yazı; standart tespit eden kural veya prensip, tüzük. yol işareti, yol gösteren direk. tabur sancağı. esnaf birliği, lonca; hayır kurumu . (bak.) gulden. (ing.) esnaf birliği merkez binası; (b.h.) Londra belediye dairesi . aldatıcılık, kurnazlık aldatma eğilimi. guileful hileci, hain. guilefully hile ile. guilefulness hilecilik. guileless saf, riyasız, samimi. kuzey denizlerine mahsus karabatağa benzer bir deniz kuşu. girift nakış, meneviş; (mim.) sarılı veya bükülü iki üç telden ibaret pervaz . giyotin; kağıt bıçağı; (tıb.) bademcik makası; (ing.) (pol.) muzakere tahdidi; giyotin ile idam etmek . suç, mücrimlik; cürüm mesuliyeti; günahkârlık; günahkârlık duygusu. guilt by association bir kimsenin meşru hareketlerini veya tanıdıklarını şüpheli sayarak gizli suçları olduğunu tahmin etme. guiltless not guilty masum, suçsuz . suçlu, kabahatli, mücrim, günahkâr. verdict of guilty jürinin verdiği mahkumiyet kararı. guiltily suçlu olarak, günahkârlıkla. guiltiness suçluluk, günahkârlık. jilenin altına giyilen kısa bulüz . (b.h.) Gine; İngilizlerin yirmi bir şilin kıymetindeki eski altın parası; yirmi bir şilin; Afrika tavuğu, beç tavuğu. Guinea corn bir çeşit darı. guinea fowl, guinea hen Afrika tavuğu, beç tavuğu. Guinea pepper bir çeşit kırmızı acı biber. guinea pig kobay, (zool.)) Cavia cobaya; üzerinde deney yapılan insan . Ingiliz kralı Arthur'un sadakatsız karısı. dış görünüş; gösteriş; hileli görünüş, aldatıcı görunüş; kisve. (müz.) gitar. guitarist gitarcı, gitarist, gitar çalan kimse. guitarfish vatoz gibi bir balık, (zool.)) Rhinobatus. boğaza ait. ABD küçük ve derin dere. Hollanda para birimi. (hane.) armalarda kırmızı renk . körfez; uçurum; yutmak. Gulf Stream Gulf Stream akıntısı. (eski) aldatmak, dolandırmak; ahmak ve kolay aldanır kimse, saf kimse; hile, oyun. martı. blackheaded gull, laugh ing gull kara baş martı, (zool.)) Larus atri cilla. herring gull büyük martı, (zool.)) Larus argentatus Iittle gull cüce martı, (zool.)) Larus minutus . boğaz, gırtlak; gırtlağa benzer su geçidi. kolay aldanır, ahmak, saf. gullibil'ity kolay aldanma, ahmaklık, saflık . sel ve yağmur suyu ile açılmış dere; aşınma ile çukur açmak veya açılmak . tutuvermek; boğazında düğümlenmek (hıçkırık); yutma, yudum. gulp down yutuvermek . (med, ming~) zamk sürmek; zamklamak; zamk akıtmak; yapışmak. gum up pislikle dolup çalışmaz hale gelmek veya getirmek; (argo) işi bozmak. (gen.) (çog.) dişeti. gumboil diş eti iltihabı . zamk; sakız; sakız agacı; çiklet; lastik. gum arabic akasya sakızı, arap zamkı. gum juniper ardıç sakızı. gum mastic sakız, mastika. gum plant sütleğen, (bot.) Euphorbia resinifera. gum resin zamk ve reçineden meydana gelen bir karışım. gum thorn sakız dikeni, (bot.) Acorna gummifera. gum tragacanth kitre. gum tree kâfur ağacı, sıtma ağacı, zamk ağacı. gum water arap zamkı ile su karışımı. bluegum tree sıtma ağacı, (bot.) Eucalyptus globulus chew ing gum çiklet, sakız. dragongum tree kardeşkanı agacı, (bot.) Pterocarpus draco. bamya; bamya çorbası; yumuşak ve yapışkan toprak . jelatinli şekerleme. sakız gibi, sakızlı, yumuşak ve yapışkan. (k.dili) cesaret, girişkenlik, beceriklilik. Iastik çizme; lastik ayakkabı; (argo) hafiye; (argo) hafiyelik etmek . (ned, ning) top, tüfek; tabanca, revolver; kurşun ve gülle atan her çeşit silâh; selamlamada top atışı; tüfekle avlamak, tüfekle ateş etmek; ABD, (argo) gazlamak. gun barrel tüfek namlusu. gun carriage top kundağı ve arabası. gun dog av köpeği. gun flint tüfek çakmaktaşı. gun for (argo) öIdürmek niyetiyle birini avlamak; takdirini kazanmak veya anlaşmak için arayıp bulmak. gun metal top madeni; top madenine benzer maden karışımı. gun metal top madeni renginde. gun moll ABD, (argo) gangsterin kız arkadaşı; kadın hırsız. a big gun (argo) yüksek mevki sahibi adam, kodaman. give it the gun (argo) hızını ar tırmak. go great guns (argo) becerikli iş yapmak. grease gun yağ tabancası. ma chine gun makinalı tüfek. son of a gun (k.dili) alçak adam. spike one' guns bir kimsenin kuvvetini kesmek, yenmek. spray gun serpme tabancası. stick to one, guns davasından vazgeçmemek, ayak diremek. gambot . pamuk barutu . top ateşi. ABD, (argo) hevesli, çok istekli, silâhlı kimse, silâhlı gangster; tüfekçi. küçük bir balık, (zool.) Pholis gunnellus; (bak.) gunwale . topçu; topçu subayı; avcı. topçuluk, topçuluk tekniği avcılık . çuvallık bez, (çul.) gunny sack çuval. barut. silah kaçakçılığı. silah atışı; top menzili. silâh sesinden ürken (köpek, at) tüfekçi. tüfek kundağı, (den.) filika küpeştesi, borda tirizi. (zool.) Lebistes türünden ufak renkli balık . girdap suyu gibi kaynama; fokurdayarak kaynama . çağıldamak, çağıldayarak akmak; çağıltı gibi ses çıkarmak; çağıldarcasına söylemek; çağıltı, çağıltı sesi . askerlikle meşhur Rajputlann bir kolu, kırlangıçbalığı, (zoot.) Trigla hirundo. armed gurnard dikenli öksüz balığı, (zool.) Peristedion cataphractum. fly ing gurnard uçan kırlangıç, (zool.) Dac tylopterus volitans. gray gurnard benekli kırlangıçbalıgı, (zool.) Trigla milvus. red gur nard öksüzbalığı, (zool.) Trigla Iyra . (Uzak Doğu'da) mürşit. fışkırmak; coşmak, taşmak; (k.dili.) taşkın sevgi gibi hisleri açığa vurmak; sel gibi akmak (gözyaşı); fışkırtmak, şiddetle akıtmak; fışkırma, taşma, coşma; (k.dili.) taşkın ve yapmacık sevgi gösterme. tulumbasız fışkıran petrol kuyusu; heyecan gösteren ve yapmacık hareket eden kimse. konuşkan, geveze; aşırı iltifat eden. köşebent; elbise veya eldivenin üç köşeli peşi, rüzgârın ani olarak şiddetle esmesi, bora. tatma, tadına bakma. tatma duyusu ile ilgili. zevk alma; haz, şahsi istek; tatma; hususi stil. kesik kesik; rüzgarlı, fırtınalı. (ted, ting) bağırsak veya mide; hazım sistemi; çalgı kirişi; dar geçit; bağırsaklarını dışarı dökmek; yağma etmek; (binanın) içini tamamen tahrip etmek (yangın) bağırsaklar, hazım sistemi; (argo) cesaret, metanet; teşebbüs. gutsy (argo) cesur, gözüpek, atılgan; sakınmasız . eczacılıkta bir damla . gütaperka ağacından elde edilip tecrit maddesi olarak kullanılan beyaz öz, Sumatra zamkı. damlaya benzer; benekli. hendek, su yolu, oluk; hendek açmak, su yolu kazmak; oluk gibi akmak; eriyip akmak (mum) sokak çocuğu, köprüaltı çocuğu, küçük külhanbeyi. oburcasına yemek yemek, ((colloq.)) silip süpürmek. gırtlağa ait; boğazdan telaffuz olunan; gırtlaktan veya ağzın arka kısmından çıkarılan ses; bu sesleri temsil eden harfler. (k.dili.) adam, herif; (ing.) acayip kıIıklı adam; alay etmek, birini eğlence konusu haline getirmek, (den.) gemi direklerini yerlerinde saptayan halat, çıkarılan veya indirilen yükü yerinde tutan halat; çelik halat; halatla tutturmak. Guyana. Guy Fawkes Day (ing.) 5 Kasım, Guy Fawkes'ın yakalanışının kutlandığı gün. çok ve hızlı içmek, çakıştırmak. spor salonu; beden eğitimi. atletizm yarışması; atletizm sahası; ABD spor araba yanşı. (çoğ.)sia) spor salonu. bazı Avrupa memleketlerinde lise. beden egitimi öğretmeni veya uzmanı. gymnas'(tic.) beden terbiyesine ait, atletizme mahsus; beden eğitimi, cimnastik; gymnas'tics (çoğ.) beden eğitimi çalışması; idman, cimnastik; zihin egzersizi. eskiden Hindistan'da bulunan ve çıplak gezen filozof sınıfından bir kimse; çıplak gezen kimse. gymnosophy bu sınıfın inandığı felsefe. (bot.) kabuksuz tohumlu bitkiler sınıfı, çam gibi çıplak tohumlu bitkilerden biri. gymnosper'mous böyle tohumu olan. (çoğ.) cea) eski Yunan ve Roma'da harem dairesi; (bot.) çiçek pistillerinin topu. (bot.) erkeklik ve dişilik organları birleşik olan. devletin kadınlar tarafından idaresi. kadın doğum hastalıkları bilgisi, nisaiye, jinekoloji. gynceolog' ical kadın hastalıklanna ait . gyneeol'ogist kadın doğum hastaIıkları mütehassısı, nisaiyeci, jinekolog. kadm hastalıklarını teşhis ve tedavi, (ped, ping) ABD, (k.dili.) hile, dubara; düzenbaz kimse, hileci kimse; aldatmak, dolandırmak. alçı gibi, alçılı. içinde alçı bulunan. alçıtaşı. Çingene, (colloq.) Kıpti; Çingene dili. gypsy moth ağaçlara çok zarar veren bir çeşit güve. dönmek, devretmek; helezoni şekilde gitmek; yuvarlak, zemberek şeklinde, dairesel. gyra'tion dönüş, dönme, deveran. gy'ratory dönen, devre(den.) (şiir) dönüş, dönme, deveran; daire şekli, zemberek şekli; dönmek, devretmek. (bak.) gerfalcon . ciroskoplu pusula, topaç pusulası. (hav.) suni ufuk. (hav.) otomatik pilot, topaçlı pilot düzeni. topaç, ciroskop . gyroseop'ic muvazene çarkına ait. va purlarda sallantıya karşıl kullanılan ciroskop. (fiz.) cirostat bahsi, topaç denkliği bahsi. (eski.), (gen.) (çoğ.) ayak zinciri, bukağı, pranga; prangaya vurmak . (kıs.) hydrogen, (elek.) Henry; (fiz.) manyetik alanın kuvveti; toplu ısı; (argo) eroin. İngiliz alfabesinin sekizinci harfi (Honor, hour herb ve diğer bazı kelimelerin başında ve herhangi bir kelime veya hecenin sonunda telaffuz edilmez. Bazı sessiz harflerden sonra gelince başka , şekillerde telaffuz edilir.) (kıs.) harbor, hard, height, hence, high, (müz.) horns, hour hundred, husband. (kıs.) His veya Her Highness: His Holiness. (bak.) halfpenny . Küba'da yapılan bir dans; bu dansa göre müzik. (huk.) ihzar emri. ABD erkek giyimi satan mağaza; (ing.) tuhafiyeci. haberdashery şapka dükkânı; (ing.) tuhafiye eşyası veya dükkânı. zırh yeleği. (gen.) , (çoğ.) elbise, kıyafet, kılık. adet, alışkı, alışkanlık, itiyat, tabiat, huy; iptila, düşkünlük; zihni yapı, kafa; yaradılış, tıynet; elbise, kıyafet, kılık; din adamları ve binicilerin giydiği özel kıyafet; (biyol.) özel olarak büyüme veya yetişme. habitforming iptilâ hasıl eden, alışkanlık meydana getiren. drug habit esrar alışkanlığı. giydirmek. habited in giymiş. oturulabilir, ikamete elverişli habitabil'ity, hab'itableness oturulacak halde olma . (bir yerde) ikamet eden kimse. bir hayvan veya bitkinin yetiştiği yer; herhangi bir şeyin doğal yeri . ikamet, oturma; mesken, ev. alışılmış, mutat, itiyat edinilmiş; daimi. habitually alışıldığı şekilde, âdet üzere. habitualness alışkanlık, âdet, mutat oluş. alıştırmak, alışkanlık haline getirmek, itiyat kespettirmek. habitua'tion itiyat, alışkanlık. âdet, itiyat, alışkanlık. müdavim, daimi ziyaretçi. (güz. san.), resimde göIge çizgileri; haritalarda dağ yamaçlarını gösteren ince çizgi, tarama çizgi; tarama çizgilerle göstermek. büyük çiftlik, fabrika veya iş yeri. kira beygiri; ihtiyar at; kiralık atlı araba; AB,D, (k,dili.) taksi; külüstür araba; araba sürmek, taksi şoförlüğü yapmak. huck stand taksi durağı. çentmek, yarmak, yontmak, kıymak; (İng.),), (leh.) toprağı sürüp ekmek; kuru kuru öksürmek; A,B,D, (argo) becermek; (slang) çakmak; çentik; çentmeye mahsus alet; kekeleme; kuru öksürük; incik kemigine atılan tekme. adi yazılar yazan kalitesiz yazar; para için adi yazı yazmak; adi yazıya ait. hack work adi yazı. hack writer para için adi yazı yazan kimse. balık, peynir veya tuğla kurutmak için kullanılan ızgara. çentmek, yontmak, parçalamak; yontulmak, parçalanmak. keten ve kendir tarağı; horozun boynundaki uzun ve ince tüyler; bu tüyden yapılmış sinek şeklindeki olta iğnesi; (çoğ.) kızgınlık anında köpeğin boynunda dikleşen tüyler; keten tarağı ile taramak; olta ucuna suni sinek yemi takmak. binek veya koşum atı; kira arabası; (mec.), çok kullanılmış; adi, bayağı; (nad.) sokak arabası gibi daima ve her işe kullanmak; eskitmek, körletmek. adi, harcıa1em, günlük; dile düşmüş; basmakalıp; kaşarlanmış. hack saw demir testeresi, vargel testere. (bak.) have. mezit balığı, (zool.) Melanogrammus aeglefinus. (jeol.), damarın dik vaziyetten ayrılma açısı; bu suretle eğrilmek. (mit.), öIüler diyarının tanrısı Pluton'un diğer bir adı; ölülerin ruhlarının bulunduğu yer. hac. hacı. haema, haemato, haemo (bak.) hema, hemato, hemo. hafiz. bıçak sapı, kılıç kabzası; bıçağa sap takmak . yaşlı çirkin kadın, kocakarı, acuze; buyücü kadın; (eski) dişi hayalet veya cin. yılanbalığına benzeyen ve başka balıkların vücuduna başını sokarak yaşayan ufak deniz balığı. Musevi din kitaplarının efsane kısmı; Musevi din kitaplarının tefsiri. haggadic bu kitaplara veya tefsirlere ait. haggadist bu kitap veya tefsirlerin yazarı. yorgunluk ve açlıktan dolayı bitkin görünüşlü; yabani görünüşlü, yabani davranışlı (doğan) iskoç koyun veya dana ciğer ve yüreği ile yapılan soğanlı yahni. cadı gibi, acuze gibi. sıkı pazarlık etmek; çekişmek; acemice kesmek; sıkı pazarlık; çekişme. (çoğ.) Eski Ahit'te Tevrat ve peygamberlere ait kitapların dışında kalan kitaplar. azizler hakkında yazan kimse. azizlere tapma. azizlerin hayatı ile ilgili edebiyat . büyülenmiş olduğundan dolayı kederli. , The (heyg) Lahey . (bak.) ha. (ünlem) kahkaha sesi; (ünlem) Hahhah ! bir bahçenin etrafındaki alçak çit. Arapların başları ile beraber vücutlarına sarındıkları kumaş, ihram, çarsaf. Japonlara has üç mısralık kıtalardan meydana gelen kısa şiir. selâmlamak; çağırmak; seslenmek; selâmlama, seslenme. hail fellow well met samimi dost, yakın arkadaş; herkesle çabuk ahbap olan kimse, sıcakkanlı kimse, samimiyetten hoşlanan kimse. hail from (den.), ,,, Iimanından kalkmak. Where do you hail from? Nerelisin? Nereden geldin? within hail ses duyulacak mesafede, yakın. dolu; dolu gibi yağan şey; dolu halinde yağmak veya yağdırmak; hızlı ve şiddetli gelmek (söz, yumruk) hailstone dolu tanesi. hailstorm dolu fırtınası. saç,kıl, tüy; kıl payı mesafe. hair curler bigudi. hair net saç filesi. hair pencil kıldan yapılmış ince resim fırçası. hair remover kılları döken ilâç. hair re storer saçı beslediği zannedilen ilâç. hair shirt at kılı gömlek, ceza gömleği. hair spray saç tuvaletini korumak için saça püskürtülen sıvı, sprey . hair trigger tabancanın çok hassas tetiği. get in one, hair bir kimseyi rahatsız etmek, bir kimseye yapışmak, taciz etmek. His hair stood on end. Tüyleri ürperdi. Iet one' hair down ABD, (argo) içini dökmek. not turn a hair kılını kıpırdatmamak . to a hair tıpkı, tamamen aynı . kıl payı; kıl kadar mesafe . saç fırçası. kıldan yapılmış sert bir kumaş. saç tıraşı; saç kesilme biçimi. (I.) want a haircut. Saçımın kesilmesini istiyorum. (çoğ.) dos) saç tuvaleti, saç şekli, kuvaför, berber . (alında) saç çizgisi; ince çizgi . saç tokası, firkete; ''u'' şeklinde kıvrılan. hairpin turn keskin viraj. korkunç . kılı kırk yaran kimse. saatin içindeki kıl gibi yay . kıllı tüylü, kıldan yapılmış; kıl gibi; ABD, (argo) tehlikeli; mükemmel. hairi ness tüylülük, kıllılık. Haiti. barlam (balık), merlos, (zool.) Merluccius vulgaris . Musevi dinindeTalmud'da bulunan kuralların toplamı. (foto.) resimde karşıdan gelen kuvvetli ışığın pencere gibi yerlerin kenarlarından taşması. eskiden kullanılan baltalı kargı, teber. halberdier' bu silâhı kullanan kimse, teberdar. yalıçapkını, iskelekuşu emircik, (zool.) Alcedo atthis; kış başında deniz kenarında yumurtladığı zamanlarda fırtınayı durdurduğu farzolunan hayal mahsulü bir kuş; bu hayali kuşa ait; durgun, sakin, dingin. halcyon days kış ortasında iyi hava; sulh ve bereket devresi . surüklemek .hale into court mahkemeye celbetmek. sağlam, dinç, zinde. yarım (for less than one); buçuk (for more than one); yarı, yarı yarıya; kısmen; yarı. half binding arkasıyla köşeleri deri ve yanları kâgıt veya bez cilt. half blood melez, yarım kan. half brother üvey erkek karde, anne veya babası bir olan erkek kardeş. half crown iki buçuk şilin değerinde eski ingiliz gümüş parası. half gainer balıklama dalış. half hitch dülger bağı bir volta, sade ilmik. helf holiday yarım gün tatil, öğleden sonra tatil. half life (fiz.) radyoaktif bir maddenin yarısının kaybolması için gerekli olan müddet, yarılanma süresi. half measures yeterli olmayan tedbirler. half mourning yarı matem elbisesi, matem süresinin sonunda giyilen grili veya beyazlı elbise. half nelson (spor) boyunduruk. half note (müz.) ikilik nota, beyaz nota. half pay yanm maaş; açıkta bekleme maaşı. half pint bir bardaklık öIçü; ABD, (argo) kısa boylu adam. half seas over sarhoş. half sister üvey kız kardeş. half sole gizli pençe, yanm pençe .half time haftaym, ara; yanm günlük (çalışma) at half cock tetiği yan çekilmiş halde; çileden çıkmış halde, tepesi atmış olarak. better half eş (kadm veya erkek) by half çok fazla. cut in half, cut into halves yarıya bölmek .do a thing by halves bir işi yanm yamalak yapmak. go halves yarı yarıya böIüşmek. go off halfcocked (k.dili.) tedariksiz gitmek. have half a mind meyilli olmak. It is half past one. Saat bir buçuk. not half bad hiç de fena olmayan. yarı yarıya; karışık; (ing.) iki çeşit içki karışımı. (spor) hafbek. yarı pişmiş; iyi düşünülmemiş. .) melez, yanm kan (kimse) . babası Avrupalı annesi Hintli olan kimse; melez. isteksiz, gevşek, gayretsiz. yanm boy; vücudun yukan kısmını gösteren resim . bayrağın yarıya indirilmesi. yarımay . (çoğ.) halfpence) (ing.) yarım peni. pençe vurmak (ayakkabı) (matb.) resmi hafif noktalarla gösteren klişe. arkası ttırtıllı önü tekerli askeri vasıta. kısmen doğru olan iddia. ortada, yan yolda; yetersiz olarak; yetersiz; yarı yolda bulunan (han veya otel) halfway house hapisten çıkanlann geçici olarak kalabileceği yurt. ahmak, budala, ebleh. kalkana benzeyen yassı bir balık, (zool.) Hippoglossus. Bodrum, Halikarnas. (kim.) klor grupundan bir unsurla meydana gelen tuz. pis kokan nefes. koridor, dehliz; hol; toplantı salonu, büyük salon; resmi veya umumi toplantılara mahsus bina; konak; okul veya üniversite binası . (ünlem) Allaha şükür! (bak.) halyard. altın veya gümüşte ayar damgası; kalite işareti. (ünlem), dikkati çekme ünlemi; avda köpekleri saldırtma ünlemi; hayret ifade eden ses; bağırarak cesaret vermek veya canlandırmak. (ünlem), (ing.) Hayret! Hey ! takdis etmek, kutsamak. 31 Ekim akşamı, çocukların türlü kıyafetlere girerek eğlenceler tertip ettikleri hortlak gecesi. sanrılamak; sanrılatmak. hallucina'tion (psik.) sanrı vehim, kuruntu; akli denge bozukluğundan ileri gelen kuruntu. hallu'cinative, hallu'cinatory sanrı kabilinden, kuruntu getiren . (tıb.) sanrıya kapılmaya sebep olan ilaç. hallucinogenic sanrıya kapılmaya sebep olan (esrar) . (tıb.) sanrı getiren hastalık. (çoğ.) halluces) (anat.) ayak başparmağı. koridor; hol. (bak.) haulm. (çoğ.) los, loes) hale, ağıl, ışık halkası; (güz.) (san.) azizlerin başı etrafına konulan hale; şeref nuru. (kim.) halojenli, halojenimsi; bir halojenle meydana gelen tuz. (kim.) halojen, tuzveren. duruş; durma, duraklama; mola; durmak; duraklamak, durdurmak. call a halt durdurmak, kesmek, son vermek. (eski.) topal, aksak. the halt topallar, sakatlar. kusurlu olmak, eksik olmak (vezin); duraksamak, tereddüt etmek. halting duraksayan. yular; boyundan askılı ve sırtı açık bir çeşit kolsuz kadın bulüzü; idam ipi; yular takmak; yular takarcasına bir kimseye engel olmak; iple asmak, idam etmek. yarıya bölmek, iki eşit kısma ayırmak; yarıya indirmek . (bak.) half . (den.) kandilisa, abli, çördek, bazı yelken ve serenleri veya bayrağı yerine kaldıran halat . Kızılırmak (eski ismi) jambon, domuz budu; (çoğ.) kıç kaynağı, insanın kaynak ve oturma yeri; kaynak, but; dizin alt veya iç kısmı; (tiyatro) abartarak oynayan oyuncu; (k.dili.) amatör radyo operatörü; (argo) aşırı duygusal veya abartmalı bir şekilde oynamak. (mit.) orman perisi, ağaç perisi; zehirli bir Hindistan yılanı; bir çeşit Habeş maymunu hamal. Hamburg; bir çeşit kara üzüm; bir çeşit ufak tavuk; bir çeşit erkek şapkası. sığır kıyması; bu kıymadan yapılmış köfte, hamburger. hamutun koşum kayışına bağlı eğri tahtalarından biri. ; Kuzey Afrika'da bir dil ailesi (Eski Mısır dili, Berberce); bu dil ailesine ait . ufak köy, birkaç evden ibaret köy. çekiç, tokmak; (anat.) çekiçkemği; tüfek horozu; muhtelif aletlerin uzunca, yassı ve ekseriya oynak kısımları; mezatçı tokmağı. hammer and sickle orak ve çekiç. hammer and tongs ((k.dili.) büyük gürültü ve gayretle. hammer lock güreşte kolun arkaya bükülmesi. hammer throw (spor) çekiç atma yarışması. between the hammer and the anvil iki ateş arasında, çok zor durumda. claw hammer tırnaklı çekiç. come under the hammer açık artırma ile satılmak. pick hammer tek ağızlı kazma. çekiçle vurmak, çekiçlemek; çekiçle işlemek; yumruk atmak, yumruklamak; (kalp) hızla atmak; zihnen çok çalışmak; saldırmak, hücum etmek. hammer an idea into one' head bir kimsenin kafasına bir fikri sokmak, zorla anlatmak. hammer at azimle uğraşmak, uğraşıp durmak. hammer away durmadan çalışmak. hammer out şekil vermek, plan yapmak. çekiç balığı, (zool.) Sphyrna zygaena malleus. hamak, (den.) branda yatak. sepet sandık, kapaklı büyük sepet, çamaşır sepeti. engel olmak, mâni olmak; engel, mânia; (den.) arma. iri avurtlarında yiyeceğini yuvasıma taşıyan sıçan türünden kemirici bir hayvan, (zool.)) Cricetus. (strung) (anat.) diz arkasmda bulunan iki büyük kirişten biri; bu kirişleri kesmek; sakatlamak, topal etmek; çalışamaz hale getirmek . (çoğ.) li) küçük kanca, çengelcik, kanca şeklinde çıkıntı. elle vermek; el vermek; (den.) yelkeni istinga edip sarmak. hand down nesilden nesile devretmek; karar vermek . hand in yetkili bir kimseye vermek. hand it to (argo) haklı olarak övmek. hand on babadan oğula geçirmek; başkasına vermek. hand out dağıtmak. hand over vermek, devretmek, teslim etmek. el; el gibi uzuv (maymun ayağı, şahin pençesi, Istakoz kıskacı); kudret, yetki, salahiyet; parmak, işe karışma; maharet, hüner; el yazısı, imza; yardım; usta; yetki sahibi kimse; işçi, amele; taraf, yan; saat yelkovanı veya akrebi; atın yüksekliğini öIçmeye mahsus bir öIçü (on santimetre); alkış; (iskambil) el, sıra; oyun; hevenk; tütün yaprağı demeti. hand and foot bütün isteklerini karşılamak üzere, el pençe divan. hands down parmağını kıpırdatmadan, ko laylıkla. hand glass el aynası; el büyüteci . hand grenade el bombası. hand in glove with... ile çok yakın ilişkisi olan. hand in hand el ele. hand loom el tezgahı. Hands off ! Dokunma ! Elini sürme ! Bırak ! hand organ latarna. hand running (k.dili.) sıra ile, arkası kesilme(den.) hand to hand göğüs göğüse, yumruk yumruğa . handtomouth kıt kanaat geçinen; ihtiyatsız, çok müsrif. Hands up ! Eller yukarı ! Davranma ! a heavy hand sertlik zulüm. all hands (den.), tekmil tayfa. an old hand at tecrübeli, usta, ehil, kurt. at first hand doğrudan doğruya, birinci elden, asıl yerin(den.) at hand yakın, yanında, el altmda . be on one's hands (görev veya sorumluluk) omuzlarında olmak; elinde kalmak. by hand el ile. change hands el değiştirmek ,başkasının eline geçmek. clean hands suçsuzluk, masumluk. eat out of one's hand bir kimsenin elinden yemek; bir kimsenin fikirlerini kabul edip ona uymak; bir kimsenin dalkavuğu olmak. force one's hand zorla yaptırmak; bir kimseyi yapacağnı açığa vurmaya mecbur etmek. from hand to hand elden ele. give one's hand to bir kimse ile evlenmeyi kabul etmek. have a hand in it bir işle ilgisi olmak, bir işin içinde parmağı olmak. have one's hands full fazla meşgul olmak , zor başa çıkmak; başka işe vakti olmamak. in hand elde; hazırlanmakta; kontrol altında, gözaltında. in one's hands uhdesinde, elinde. keep one's hand in hünerini kaybetmemek; üstünde devamlı çaIışmak. Iay hands on el atmak, tecavüz etmek, yakalamak; takdis etmek, kutsamak. Iend veya give a hand yardım etmek, elini uzatmak. near at hand yakınında, yanı başında. off one's hands elinden çıkmış, sorumluluğu dışında. on all hands her taraftan. on hand elde; hazır, mevcut. on the one hand, on the other hand diğer taraftan. out of hand hemen, birdenbire; elden çıkmış, kontrolsüz. second hand sa- niye ibresi. show one's hand niyetini açığa vurmak. take in hand girişmek, üstüne almak. throw up one's hand ümitsizce bırakmak. turn one's hand to something bir işi ele almak. upper hand üstünlük wash one's hands of sorumluluğu üzerinden atmak, sıyrılmak. with a high hand zorbalıkla, kaba güçle. el çantası, kadın çantası. (spor) hentbol. el ilânı. el kitabı, rehber . bir el eninde ölçü (yaklaşık olarak 10 cm.) drezin. el arabası, çekçek. el sıkışma. kelepçe; kelepçe vurmak . eli olan, elli. avuç dolusu; az miktar; (k.dili.) başa çıkılması zor olan kimse veya iş. elle yakalama veya kavma; (çoğ.) göğüs göğüse çatışma. tabanca . tutamaç, tutamak . (ped, ping) mânia, engel; sakatlık; elverişsiz durum, handikap; (spor) engelli koşu; mânia koymak; engel olmak; yarışta mânia koymak .handicapped sakat, malul. mentally handicapped geri zekâlı. the handicapped sakatlar, yardıma muhtaç olanlar . el sanatı . beceriklilik, maharet. iş, elişi. mendil. el sürmek, dokunmak; ele almak; kullanmak, elle kullanmak; elle idare etmek; idare etmek, muamele etmek; satmak; ele gelmek, ele uygun olmak. sap, kulp, kabza, tutamaç, tutamak; tokmak; alet, bahane, vasıta; (k,dili.) bir kimseye verilen acayip isim. fly off the handle (k.dili) kızmak, köpürmek, tepesi atmak. (bisiklette) gidon; ABD, (k.dili) palabıyık. elle dokunma; işleme tarzı. handling charges elden geçirme masrafları. elişi. (eski) hizmetçi kız ,evlatlık, besleme; cariye, odalık. (k.dili.) kullanılmış, elden düşme; kullanılmış elbise veya eşya . bedava dağıtılan yiyecek, sadaka; bildiri . elle toplamak; dikkatle seçmek . merdiven parmaklığı, tırabzan. el testeresi . (ed, ing veya led, ling) uğur getirmesi için verilen hediye; siftah; pey; ilk taksit; siftah ettirmek; pey vermek; yeni yapılan bir işin veya yeni alınan bir şeyin şerefine ziyafet vermek . telefon makinası . el sıkma . yakışıklı; çok, bol, mebzul, iyi; cömert. handsomely cömertçe; bol bol . manivela . perende atma . elişi . e! yazısı . hazır, yakın, el altında; eli işe yatkın, becerikli, usta, mahir; elverişli, kullanışlı. handily kolay bir şekilde, elverişli olarak. elinden her iş gelen işçi. (hanged) asarak idam etmek . duruş (etek, perde); anlam, mana, kullanılış tarzı; sarkma, asılış. get the hang of usulünü öğrenmek, manasını kavramak. not give a hang aldırmamak, umursamamak . (hung) asmak; takmak; sarkıt (mak.); eğmek (baş); kaplamak, yapıştırmak; ABD engellemek, mani olmak (jüri kararı); asılmak, asılı olmak, sallanmak, sarkmak . hang around (k.dili.) başıboş gezerek beklemek. hang back tereddüt etmek, çekinmek . hang fire zamanında ateş almamak; neticesi çıkmamak. hang heavy yavaş geçmek (zaman) hang in the balance muallâkta olmak . Hang it ! Lânet olsun ! hang on bağlı olmak; yapışmak; peşini bırakmamak. hang out sarkmak, asılmak; sarkıtmak, asmak; (argo) (bir yerde) vakit geçirmek, oyalanmak. hang over abanmak, sarkmak, başında olmak (iş); tehdit etmek; eskiden kalmış olmak. hang together daima beraber olmak, birbirinden ayrılmamak; birbirini tutmak. hang up geri bırakmak, ertelemek, tehir etmek; ABD kapamak (telefon) be hung up on aklı bir şeye takılmak; bir şeyin delisi olmak; tutturmak . hangar . sinsi adam; alçak, habis; mahcup, ürkek, korkak. askı, askı kancası; çengel; elbise askısı; (oto.) makas köprücüğü; asan kimse, asıcı kimse. tufeyli, çanak yalayıcı kimse, (slang) beleşçi kimse. asma; ipe çekerek idam; (çoğ.) oda duvarlarına asılan kumaş; asılı, sarkan; askıda kalmış, bir sonuca varılmamış; idama layık; idam cezası vermeye meyilli. cellât . şeytantırnağı . (argo) ev, mesken, sık gidilen yer . ABD, (k.dili) içkiden meydana gelen baş ağrısı; geçmiş zamandan kalmış olma . (argo) güçlük, engel; özel mesele; meraklısı olunan şey; takınak . çile, yün veya ipek çilesi; kangal . (gen.) after veya for ile arzulamak, özlemini çekmek, hasret çekmek, özlemek. hankering istek, arzu, özlem. (k.dili.) hilekârlık, sinsilik; ABD, (argo) zina . Hanoi . ortaçağda tüccar loncası . hansom cab (han'sım) arabacısı arkada oturan iki tekerlekli ve tek atlı araba . Musevi dininde aşıklar bayramı . (Yun) Ancak bir kere görülen rasgele, gelişigüzel; şans, rastlantı. talihsiz, bahtsız. (biyol.) yarı kromozonlu (hücre) olmak, vaki olmak, meydana gelmek, rast gelmek. happen on rast gelmek, bulmak. olay, vaka; (tiyatro) kısmen ve irticalen sahneye konan ve seyircileri şaşırtmak gayesini güden oyun . ABD, (k.dili.) rastlantı, tesadüf. mutlulukla, sevinçle; iyi bir tesadüf olarak. saadet, mutluluk, bahtiyarlık; uygunluk. mutlu, mesut, talihli, memnun, bahtiyar, sevinçli; şen, neşeli; uygun, yerinde olan; ABD, (argo) ...delisi ( (msl.) girl happy kız delisi. ) happygolucky kaygısız; bir şeye aldırmaz, neşeli . harakiri . uzun ve şiddetli konuşma, tirad; uzun ve şiddetli bir şekilde konuşmak, tirad söylemek . rahat vermemek; yormak, bizar etmek, tedirgin etmek, taciz etmek; (ask.) aralıksız saldırılarla taciz etmek . harass'ment taciz, bizar, rahatsızlık. haberci, müjdeci . liman; sığınacak yer, sığınak; barındırmak; misafir etmek; beslemek. harborage barınacak yer, sığınak, melce . Iiman şefi . katı, sert, pek; güç, müşkül, zor, çetin; zalim, merhametsiz, kalpsiz, şefkatsiz; şiddetli, kötü, acı; anlaşılmaz, zor; ağır; çalışkan, faal; inatçı, ters; çirkin, kötü; acı (su); (gram.) kalın sesli (harf); cimri, pinti, hasis; eksi, ekşimiş, alkol derecesi yüksek, sert (içki) hard and fast rule değişmez kanun, istisna kabul etmez kaide. hard cash, hard money madeni para; nakit para. hard cider alkolleşmiş elma suyu. hard coal (min.) antrasit. hard court te niste beton kort. hard drug morfin gibi bedende alışkanlık yaratan uyuşturucu madde. hard facts ABD, (k.dili.) kesin deliller . hard hat (ing.) me!on şapka; kask, miğfer. hard hit büyük zarara uğramış. hard labor ağır iş cezası. hard luck talihsizlik, şanssızlık. hard maple isfendan ağacı, akçaağaç gibi şeker veren bir cins ağaç, (bot.) Acer saccharum. hard of hearing ağır işiten. hard row to hoe çetin iş. hard rubber ebonit. hard sauce (ahçı.) şeker ve tere yağı ile yapılan tatlı sos. hard sell ABD, (k.dili.) ısrarla satış usulü. hard times güç zamanlar, sıkıntılı günler. hard up eli dar, muhtaç. hard water kireçli su. a hard bargain çekişe, çekişe pazarlık. hardly güçlükle, güçbela; ancak, hemen hemen; az bir ihtimalle. hardness güçlük, zorluk; sertlik; terslik, aksilik. zorla, kuvvetle, hızla; sertlikle, güçlükle, müşkülâtla; sıkıca; katı, sert; çok, aşırı; yakın, yanı başında; (den.) alabanda; son hadde kadar. hard by pek yakın, yakında. be hard put to it zor durumda olmak, darlıkta olmak. die hard şiddetle karşı koymak, kolay teslim olmamak. go hard with için zor olmak, için acı olmak . inatçı, serkeş, bildiğini okuyan. lop, katı (yumurta); (k.dili) sert; kolay kanmaz. ABD sabit, kararlı, sabit fikirli, (colloq.) çetin ceviz. güç kazanılmış, alın teriyle kazanılmış. sertleştirmek, katılaştırmak, pekiştirmek; kuvvetlendirmek; sertleşmek, katılaşmak, pekişmek; kuvvetlenmek; donmak (çimento) hardened (ask.) yeraltında ve bombalara karşı takviye edilmiş (üs, roket üssü) sertleştiren kimse veya madde; sikatif; çelik tavcısı . çirkin, sert ifadeli . tamahkâr, cimri, eli sıkı; yumruğu kuvvetli . sıkı dövüşmüş. ABD inşaat işçisi; aşırı tutucu kimse. makul düşünen, hislerine mağlup olmayan . katı yürekli, kalpsiz, merhametsiz. cüret; arsızlık, küstahlık yiğitlik, cesaret; sert, sıkı . (argo) kendi menfaatini düşünen, çıkarcı . sert toprak, killi toprak: işlenmemiş sert toprak; sağlam temel. sert kabuklu; ABD (k,dili) sabit fikirli. sıkıntı, darlık, meşakkat; eza, cefa . peksimet, galeta . (oto.) üstü çelik araba . madeni eşya, hırdavat; nalbur dükkânı; silâh; bilgisayar aksamı . (gürgen, meşe, karaağaç gibi) sert tahtalı ağaç; bu ağaçların keresteleri . çok çalışkan . tahammüllü, mukavim, dayanıklı, kuvvetli; cesur, gözüpek, cüretkâr, yiğit; kendine güvenen, atılgan, küstah; kışa dayanıklı, soğuğa dayanıklı (özellikle bitkiler) hardily yiğitlikle, mertçe. hardiness dayanıklılık, mukavim oluş. örs keskisi . yabani tavşan, (zool.) Lepus europaeus hare and hounds yola ufak kağıt parçaları saçarak oynanan tavşan-tazı oyunu, çançiçeği, yaban sümbülü, (bot.) Campanula rotundifolia . kuş beyinli, kafasız . yarık dudak, tavşandudağı . harem, harem dairesi . etli yahni; yeşil fasulye. haricot bean kuru fasulye . (ünlem) dinlemek, işitmek; (ünlem) Dinle! Dur! Sus! hark back sadede gelmek; geri çağırmak (tazı) . (eski) dinlemek, dikkatini vermek . keten ipliği, lif . soytarı, palyaço; alacalı, çok renkli; dış köşeleri yukarı kıvrık (gözlük) harlequinade' pandomima, palyaço oyunu; soytarılık . fahişe, orospu . fahişelik, orospuluk . zarar, hasar; şer, kötülük; felaket; zarar vermek, kötülük etmek. out of harm' way emniyette, emin yerde . üzerlik, (bot.) Peganum harmala . zararlı, fena, ziyan verici. harmfully zarar verecek şekilde. harm fulness zararlılık, ziyankarlık . zararsız. harmlessly zararsız bir şekilde. harmlessness zararsızlık, uyumlu, ahenkli; harmonik, harmoniye ait; kulağa hoş gelen; (mat.) müzik ahengine benzer oranlara ait; (müz.) harmonik ses, esas sese katılan ikinci diziden ses. harmonical harmoniyle ilgili; uyumlu, ahenkli. harmonically uyumlu olarak; harmonik olarak . armonika, ağız mızıkası; irili ufaklı cam bardaklar veya madeni parçalardan meydana gelen bir çeşit çalgı . (müz.), uyum bilgisi . ahenkli uyumlu, birbirine uygun; tatlı sesli, hoş sesli; düzenli, muntazam. harmoniously ahenkli olarak, uyumlu olarak . (müz.) kompozitör; uyum kurallarını bilen kimse . (müz.) harmonyum, küçük org . uyum sağlamak, ahenk temin etmek, düzen vermek; (müz.), harmonisini yapmak; uygun gelmek, uymak . ahenk, uyum; (müz.), harmoni, seslerin uyması; uygunluk; ahenk ilmi . koşum takımı; pilot bağı; beygirin takımını vurmak, hayvanı koşmak; çalışacak duruma getirmek. harness maker saraç. in harness iş başında . ABD şamata. harp çalmak; harp çalarak ifade etmek. harp on üzerinde durmak, ısrarla yazmak veya söylemek. harper, harpist harpçı. (müz.), harp. büyük balıkları avlamakta kullanılan zıpkın; zıpkınlamak, zıpkınla öIdürmek. harpooner zıpkıncı. (müz.) klavsen gibi eski tip piyano, harpsikord . mitolojide yüzü ve vücudu kadına, kanatları ile ayakları kuşa benzer canavarlardan biri. harpy yırtıcı ve gaddar kimse. harpy harpy eagle Amerika'da bulunan bir cins kartal, (zool.) Thrasaetus harpyia . huysuz kocakarı. yağmacı kimse . (zool.)) tavşan tazısı; şahin familyasından bir kuş. marsh harrier kırmızı doğan, üsküflü doğan, (zool.)) Circus aeruginosus. tapan, kesek kırma makinası; tırmık çekmek, kesek kırmak; hırpalamak, eziyet etmek; sinirlendirmek. harrowing üzücü, asap bozucu . soymak, yağma etmek; rahat vermemek, taciz etmek, bizar etmek . sert, acı; kaba, haşin, ters, huysuz, insafsız. harshly sertçe, huysuzca, kaba bir şekilde. harshness kabalık, haşinlik, terslik . (bak.) haslet. erkek karaca . Güney Afrika'ya mahsus iri bir antilop . geyik boynuzu; eski, (ecza.) amonyum karbonatı, nişadırkaymağı . salts of hartshorn (eski) nışadır. spirits of hartshorn (eski) amonyak gazı, nışadırruhu . geyikdili, (bot.) Phyllitis scolopendrium . deli, patavatsız; delidolu kimse . eski Roma ve Etrüsk'te kesilen kurbanın bağırsaklarına bakarak ilâhların arzularını oku- yan kâhin. haruspicy bu şekilde falcılık . hasat; hasat mevsimi, ekinleri biçme zamanı; ürün, mahsul, rekolte; semere, sonuç, netice; biçmek, hasat etmek, mahsul devşirmek. harvest home harman sonu; harman sonunda verilen ziyafet. har vest moon sonbahar başındaki dolunay. harvest mouse tarla faresi. harvest tick hasat zamanında türeyen bir çeşit sakırga. orakçı, hasatçı; biçer döğer . (bak.) have . (k.dili) etkisini kaybetmiş olan kimse veya şey, vakti geçmiş kimse veya şey. tavşan yahnisi . tavada pişirilen kıymalı patates; karmakarışık şey; berbat olmuş şey, bozulmuş şey; (argo) haşiş; et kıymak; ABD, (k.dili) bozmak; ABD, (argo) garsonluk etmek. hash house ABD, (argo) aşevi. hash over (k.dili) tartışmak, müizakere etmek. make a hash of (k.dili) bozmak, iyice karıştırmak. settle one' hash bir kimseyi tamamen susturmak, ağzını tıkamak; bir kimsenin işini bitirmek, ortadan kaldırmak . haşiş, kenevirden çıkarılan esrar . (çoğ.) Hasi'dim) gizemci bir Musevi tarikatı üyesi. hayvanların (özellikle domuzun) yürek ve ciğer gibi yenilen iç uzuvları, sakatat. (kıs.), has not. asma kilit köprüsü, kenet; iplik makarası; yün çilesi; kilit köprüsü geçirip kitlemek. ABD, (argo) tartışma: zorluk, güçlük; mücadele. diz veya ayak dayayacak minder, puf; ot öbeği. (eski), (bak.) have . mızrak başı şeklinde; (bot.), buna benzer üç köşeli (yaprak) acele, hız, sürat; ivedilik . Haste makes waste. Acele işe şeytan karışır. in haste aceleyle, telâşla; tez olarak make haste acele etmek . acele ettirmek; acele etmek; sıkıştırmak, hız vermek, hızlandırmak. acele, tez, çabuk, süratli, seri; düşüncesiz; çabuk öfkelenen; aceleci, telâşçı . hasty pudding mahallebi, su veya sütle yapılmış mısır lapası. hastily aceleyle, telâşla. hastiness acelecilik, telâş . şapka; kardinalin şapkası; kardinallik rütbesi; şapka giydirmek. pass the hat parsa toplamak, iane istemek. talk through one's hat (k.dili.) palavra atmak, bilmediği şeyden bahsetmek. throw one's hat into the ring yarışa girmek (politikada) top hat silindir şapka. under one's hat ABD, (k.dili.) gizli, mahrem. şapka şeridi. şapka kutusu. (den.), ambar ağzı, ambar kapağı, kaporta; bent kapağı; bölmeli kapının alt kısmı; üstü açık kapı. ince çizgilerle süslemek, ince çizgiler halinde kakma yapmak; resim ve kakma işlerinde gölge hâsıl eden ince çizgi, tarama. kuluçka makinasıyle civciv çıkarmak; yumurtadan çıkmak; (plan) yapmak, (kumpas) kurmak. hatch, hatching bir defada kuluçkadan çıkan civcivler. hatcher kuluçka tavuk; kuluçka makinası . (ed, ing veya led, ling) keten veya kendir tarağı; keten taramak . balık veya civciv üretmeye mahsus yuva. ufak balta, el baltası. bury the hatchet barışmak . (den.), ambar ağzı, lombar ağzı; buna benzer bodrum kapağı. nefret etmek; bir kimseye düşman olmak; nefret duymak; nefret, kin, düşmanlık. nefret edilen, kötü; nefretle dolu, kötü niyetli, hatefully nefretle. hatefulness kötü davranış; nefret . şapka iğnesi . şapka askısı . kin, nefret, düşmanlık . hat tree şapka asmaya mahsus ayaklı askı. şapkacı. zırh yelek. mağrur, kibirli, kendini beğenmiş. haughtily gururla, kibirle. haughtiness kibirlilik, gururlu olma, kendini beğenmişlik . çekmek, çekerek taşımak; taşımak; (den.) vira etmek, hisa etmek; yön değiştirmek, dönmek (rüzgâr veya gemi); çekme, çekiş; bir ağda çıkarılan balıklar; bir seferde kazanılan şey veya miktar, parti; taşıma mesafesi; taşınııan şey. haul off ağır bir yumruk vurmak için kolu geriye atmak. haul over the coals azarlamak haşlamak. haul up çağırıp azarlamak; durmak. a fine haul bir defada ele geçen büyük parti. a long haul uzun taşıma mesafesi; uzun süren zor bir iş. çekiş, taşıma; (d.y.) taşıma ücreti. ekin sapları, saman; bitki sapı . kalça; (çoğ.) kıç; koyun etinin but ile bel kısmı; (mim.), kemer koltuğu. haunched kalçalı. sık sık uğramak (gen.) hortlak veya ruhların yaptığı gibi); usandırmak, taciz etmek; akıldan çıkmamak; sık sık ziyaret etmek veya daima yanında bulunmak (bilhassa hortlak olarak); sık sık gidilen yer. haunted tekin olmayan, perili, hortlakların gezindiği. haunting zor unutulan, akıldan çıkmayan. (çoğ.) -la) bazı böcek ve kabuklu hayvanların emme organı. (bak.), oboe . kibir, gurur, azamet . Havana; Küba tütününden yapılmış puro . (had, having) kural dışı çekimleri: simdiki zaman 1, you, we, they have (eski thou hast); he, she, it has (eski hath) geçmi zaman had (eski thou hadst) malik olmak, sahip olmak; olmak; saymak; tutmak; almak; elinde tutmak, hâkim olmak; fikir taşımak; elde etmek, ele geçirmek; ettirmek; (k.dili.) aldatmak; (k.dili.) cinsel ilişkide bulunmak. Yardımcı fiil olarak geçmiş zamanı gösterir. (msl.) (I.) go. Giderim. (I.) have gone. Gittim.) have to meli, malı (msl.) (I.) go. Giderim. (I.) have to go Gitmeliyim.) have a hand in bir işle ilgisi olmak; bir işin içinde parmağı olmak. have a mind to niyeti olmak have and hold kanunen sahip olmak. have at işe koyulmak. (I.)'ve been had. Üç kağıda geldim. have done with bitirmek, işi tamamlamak. have had it (argo) bıkmak (msl.) (I.)'ve had it: (I.) am go ing to divorce my husband .Artık bıktım; kocamdan boşanacağım.); artık yetmek (msl.), He' been cheating me for years, but now he' had it. Senelerdir beni aldatıyordu, ama artık yeter.) have in mind hatırında tutmak, aklında olmak. have it coming hak etmek. have it in for (bir kimseye) kin beslemek, kinci olmak. have it in one kabiliyeti olmak. have it out bir davayı kavga veya münakaşa ederek sonuç landırmak. Have it your own way. Siz bilirsiniz. Nasıl isterseniz öyle olsun. have none of izin vermemek, fırsat vermemek, kabul etmemek. have no use for nefret etmek,^tiksinmek. have on giyinmek. have one's eyes on gözu kalmak. have one's hands full çok meşgul olmak. have something on someone elinde suçlayıcı delil bulunmak. have to do with ilgisi olmak, alakası olmak. have to go (k.dili.) sıkısmak. as Plato has it Eflatun'un deyişiyle. He will have it that iddia ediyor ki. (I.) had better go. Gitsem iyi olur. (I.) had him there. O noktada onu (mat.) ettim . (I.) had rather go. Gitmeyi tercih ederdim. (I.)'ll have his head veya hide .(slang) Elime geçirsem derisini yüzeceğim. (I.) was angry at him, so (I.) let him have it. Ona kızdım, onun için yüzüne bir yumruk indirdim veya onun için saldırdım. Let him have it. O alsın. (argo) Hakkından gelelim. Rumor has it that the government will fall. Söylentiye göre hükümet düşecek. The ayes have it. Lehte oy kullananlar kazandı .The boys had themselves a time. Çocuklar eğlendiler. We had news. Haber aldık. Iiman; melce, sığınak; sığınmak, limana girmek . asker çantası; kumanya torbası . (çoğ.) malik olanlar, (mal.) sahipleri. the haves and the have-nots zenginler ve fakirler, varlıklılar ve yoksullar . hasar, tahribat, zarar ziyan . cry havoc savaşlarda askere yağma emri vermek. make havoc of harabeye çevirmek; tahrip etmek; kırıp geçirmek. play havoc with harap etmek, yerle bir etmek. (bak.) hem . bazı hayvanlarda üçüncü göz kapağı. koşum atını sesle sola döndürmek; bu hareket için ata verilen emir. alıç. Hawaii . flurcun, (zool.)) Cocco thraustes coccothraustes. şahin, doğan, (zool.)) Falco; atmaca, (zool.)) Accipiter; çaylak; askeri kuvvetle ihtilâfı halletmek isteyen kimse; atmaca veya şahin ile kuş avlamak; atmaca gibi kuşa saldırmak. hawkish savaş yanlısı. öksürerek gırtlağını temizlemeye çalışmak; balgam çıkarmak. alttan saplı sıvacı tahtası. sokakta öteberi satmak, seyyar satıcılık yapmak .hawker seyyar satıcı. keskin bakışlı. gaga burunlu. sarı çiçekli bir bitki, (bot.) Hieracium mouseear hawk weed tırnak otu, farekulağı. (den.) Ioça deliği; geminin önü, baş taraftan çifte demirli geminin zincir yatağı. hawsehole Ioça deliği. (den.) palamar, yoma, kablo. alıç, (bot.) Crataegus oxyacantha. saman, kuru ot, biçilip kurutulmuş ot; kurutmak için ot yetiştirmek; otu biçip kurutmak; otla beslemek; ot ekmek .hay fever saman nezlesi. hit the hay ABD, (argo) yatmak. It ain't hay. ABD, (argo) Az para değil. Make hay while the sun shines. Fırsattan istifade et. ot yığını, tınaz . yaba, diren . harman yapma . otluk, samanlık . tırpancı, harmancı, ot kurutan kimse; (argo) nakavt, nakavt eden kuvvetli darbe. ahırın üst katında kuru ot saklamaya mahsus yer; burada saklanan saman yığını . ot taşımak için arabaya eklenen kalas; ahırdaki samanlık. açıkta duran ot yığını, tınaz . saman arabasıyle yapılan kır gezintisi. saman tohumu; ABD, (k.dili) kaba köylü veya çiftçi. büyük ot yığını, tınaz. kuru ot balyalarını bağlamakta kullanılan tel; (k.dili.) ayarsız, bozuk; deli, çatlak. go haywire (k.dili.) sapıtmak, delirmek. baht, şans, tehlike, riziko; tenis kortunun servis atılan tarafı; eski bir çeşit zar oyunu; bilardo oyununda bir vuruş; golf oyununda mânia; tehlikeye atmak, şansa bırakmak; cüret göstermek. hazard a guess tahmin etmek, kafadan atmak. at all hazards bütün tehlikelere rağmen, ne pahasına olursa olsun . tehlikeli, rizikolu; şansa bağlı. hazardously tehlikeli olarak. hazardousness tehlike, riziko . hafif sis, ince duman, pus; belirsizlik, müphemlik, çapraşıklık. (den.), fazla veya çetin işle yormak; (A.B.D.), eşek şakası yaparak üzmek (özellikle üniversiteye yeni gelenleri) fındık ağacı, (bot.) Corylus; bu ağacın kerestesi; sarıya çalan kestane rengi; fmdık ağaca ait; açık kahverengi; elâ (göz) hazelnut fındık. dayak atma; fazla veya zor iş; şaka olarak munasebetsiz işler yaptırma. sisli, dumanlı, puslu; anlaşılmaz, müphem, belirsiz, muğlak, çapraşık. hidrojen bombası. (kıs.) handling. (kıs.) headquarters. (zam.) (çoğ.) they) (iyelik hali, (tek.) his, (çoğ.) their, theirs; nesne, (tek.) him, (çoğ.) them) o, kendisi, kimse (erkek); iri; he- erkek; (çoğ.) hes) erkek. (çoğ.) heads) baş, kafa; kelle; reis, şef; baş yer, baş taraf, ön taraf; ekin başı, başak; madde, fıkra; kaynak, su başı, menba, pınar başı; zirve, şahika, doruk; akıl; manşet; konu; madeni paranın resimli yüzü (tura); göbek; bira köpüğü; birikmiş basınç; enerji sağlanan suyun düşme yüksekliği; (coğr.) burun; (den.) seren yakası; (den.), yüznumara; (den.), pruva; (A.B.D.),, (argo) esrar düşkünü; (çoğ.) head) baş: fifty head of cattle elli baş sığır. head and shoulders above çok daha iyi. Heads (I.) win, tails you lose Ne olursa olsun ben kazanacağım, sen kaybedeceksin. head money adam başına verilen vergi; bir düşmanın kellesinin getirilmesi karşılığında verilen para. head of steam buhar basıncı; (k.dili.) şevk, gayret, hırs. Heads or tails? Yazı mı tura mı? head over heels tepetaklak perende atma; adamakıllı. head over heels in love sırılsıklam âşık. head shop hipilere tütsü ve renkli afişler gibi eşya satan dükkân. head tone (müz.) kafasesi. Heads up! (A.B.D.), (k.dili.) Dikkat! Yukarıya dikkat! head wind (den.) pruva rüzgârı. a crowned head kral; kraliçe. bring to head karar noktasına getirmek, meydana çıkarmak, buhrana sebep olmak. from head to foot baştan başa, baştan ayağa, tepeden tırnağa kadar. give a horse his head dizginleri boşaltmak. go to one's head başını döndürmek, aklını başından almak; burnu büyümek. hang veya hide one's head utanmak, başını önüne eğmek. (I.) can't make head or tail of it Hiç bir şey anlayamıyorum. It cost him his head Hayatına (mal.) oldu. keep one's head soğukkanlılığını muhafaza etmek, kendine hâkim olmak. keep one's head above water yüzer durumda tutmak; borca girmemek, ayağını yorganına göre uzatmak .Iose one's head kendinden geçmek, aklı başından gitmek, şaşırmak; boynu vurulmak. make head against güçlükler karşısında ilerlemek. off one's head, out of one's head (k.dili.) deli, çıldırmış zıvanadan çıkmış, kaçık. over one's head anlaması zor; yapabileceğinin üstünde; daha yüksek bir makama (baş vurma) put their heads together baş başa verip düşünmek. put something out of one's head unutmak veya unutturmak. rocks veya holes in the head (argo) delilik, çatlaklık. take it into one's head aklına koymak, tasarlamak. talk one's head off bir kimsenin kafasım şişirmek. the crown of the head başın tepesi. The song runs in my head şarkı aklıma takıldı. turn one's head överek gururlan- dırmak. under the head of başlığı altında, maddesinde. yell one's head off şiddetle ve durmadan azarlamak . baş, başta olan; başa ait. head sea (den.), baş denizleri, önden gelen dalgalar. başta olmak, birinci olmak, önde gelmek; lider (başkan, reis, önder, şef) olmak; (den.), dümen kırmak, yönelmek, yöneltmek; baş koymak, baş yapmak; başını kesmek, buda- (mak.) (ağaç); baş olmak, başına geçmek; başa koymak, başına geçirmek; olgunlaşmak, yetişmek (tahıl); üstünlük sağlamak, geçmek; (den.), başı çevrili olmak, başı bir tarafa doğru olmak; baş bağlamak, baş vermek (lahana, turp) head for (bir hedefe) doğru gitmek, yönelmek. head off yolunu kesmek. head up (k.dili.) başkanlık etmek. baş ağrısı; (A.B.D.), (k.dili.) dert, güçIük, baş belâsı. saç kordelesi, bant . karyolanın başucundaki tahta . (A.B.D.), domuz veya dananın baş ve paçasından alınıp kıyma yapılarak kaynatılan kavurmaya benzer topak şeklinde et. anketçi . başlık; saçın taranış şekli. başlıkçı, başlık koyucu; cıvata başı yapan makina; (bahç.) biçerdöğer maki nası; bir ucu duvarın dışında kalacak şekilde örülmüş tuğla. take a header baş aşağı düşmek veya dalmak. başı önde olarak, baş aşağı; kayıtsızca. başlık; dizgin, yular; maden kuyusu başındaki makina . kafa avcısı; (argo) teknik eleman avcısı . serlevha, başlık; maden yolunun dar başı; baş koyma. karanın denize uzanan çıkıntısı, burun; tarlanın bir ucunda sürülmeden bırakılan parça. başsız, başkansız, şefsiz; akılsız, kafasız . araba farı, far; gemide pupa feneri. başlık, serlevha; başlık koymak; (tiyatro) afişte ismi başta olmak. başı önde; paldır küldür; önünü ardını düşünmeden; baş kısmı önde; kayıtsız . özel okul müdürü . özel okul müdiresi . en baştaki, en ileri . baştan (çarpma), burun buruna (çarpışma) . telefon veya radyo kulaklığı . baş zırhı, miğfer; başlık; akıl, kafa; (matb.) bölüm başlarına konan süs . karargâh; kumanda merkezi; merkez büro; merkezde çaIışanlar . baş dayanağı . başkanlık, reislik . cellât . bir makinada dönen parçaların dingili veya yastığı . mezar taşı; binada temel taşı, köşe taşı . inatçı, dikbaşlı, kafasının dikine giden, bildiğini okuyan . baş garson . ırmağı besleyen kaynaklar . ilerleme, terakki, yol alma, ileri gitme. make headway ilerlemek . zihni çalışma . kuvvetli, sert, çarpıcı (esans, içki); inatçı, kafa tutan . iyileştirmek, şifa vermek; iyileşmek, şifa bulmak; düzeltmek, ıslah etmek; defetmek, başından savmak; kapatmak; ıslah olmak. healable iyi olması kabil, iyileşebilir . her derde deva . iyileştiren kimse, şifa veren kimse, doktor; üfürükçü . sağlık, sıhhat, beden sağlığı, afiyet; bir kimsenin sıhhat ve saadetine kadeh kaldırma veya tokuşturma . To your health ! Sıhhatinize ! sıhhat için faydalı, yararlı, sıhhi; sıhhatli, sağlıklı. healthfully sıhhat verici bir şekilde. sağlıklı, sıhhatli, sağlam; sıhhi, sıhhate yarar. healthily sıhhi bir şekilde. healthiness sıhhat, sağlık . yığın, küme, öbek; (k.dili.) çok miktar; (k.dili.) kalabalık, güruh; yığmak, kümelemek; yağdırmak (hediye, hakaret) . taşmak üzere, dopdolu, tepeleme, silme, lebalep . (heard) işitmek, duymak; dinlemek, kulak vermek; haber almak, mektup almak;sorguya çekmek, ifadesini almak. Hear IHear ! (ing), Bravo ! Yaşa ! hear of, hear about oğrenmek, haber almak. hearout sonuna kadar dinlemek ! won't hear of it Kabul etmem. You will hear of this, Bunun cezasını göreceksiniz. Bir gün göreceksiniz. (bak.) hear. işitme duyusu, işitim; işitme; (huk.) celse, duruşma, oturum; ses erimi. hearing aid kulaklık, işitme cihazı. hard of hearing ağır işiten. dinlemek, kulak vermek. söylenti, şayia, dedikodu, söz, haber. hearsay evidence (huk.) başkalarından işitilerek öne sürülen delil. cenaze arabası. yürek, kalp; gönül, can; göğüs; vicdan; merkez, orta, orta yer; öz, can damarı; kuvvet, enerji; cesaret, şevk; verimlilik; kalp şeklinde herhangi bir şey; (iskambil) kupa; (çoğ.) bir iskambil oyunu. heert disease kalp hastalığı. a person after one's own heart gönlüne göre biri, tam istediği gibi bir kimse. at heart içten, hakikatte, içyüzünde. by heart ezbere. cry one's heart out doyasıya ağlamak. do ones heart good gönlünü ferahlatmak, sevindirmek. eat one's heart out kendini yemek, çok üzülmek; özlemek. from my heart bütün kalbimle, en samimi hislerimle. get to the heart of özüne inmek, esas anlamını kavramak. have a change of heart fikir veya davranışlarını değiytirmek. have a heart sempatik olmak; insaflı davranmak, merhamet etmek. Have a heartl insaf be ! have one's heart in one's mouth yüreği ağzına gelmek, ödü kopmak. His heart is in the right place iyi niyetlidir. in one's heart of hearts kalbinin derinliklerinde. make one's heart bleed kalbini kırmak, üzmek. set one's heart on çok istemek. sick at heart meyus, üzgün, kederli. take heart cesur olmak, cesaretlenmek. take to heart ciddi olarak düşünmek; içine işlemek; merak etmek. to one's heart' content doya doya, kana kana. wear one's heart on one's sleeve hislerini belli etmek, açık kalpli olmak. with all my heart bütün kalbimle, samimi olarak. with heart and soul seve seve, canla başla. kalp ağrısı, ıstırap, keder. yürek vuruşu. büyük keder, kalp kırıklığı. (tıb.) mide ekşimesinden dolayı boğazda duyulan yanma hissi. kıskançlık, kin, gizli husumet. yüreklendirmek, cesaret vermek, canlandırmak, ihya etmek. yürekten, candan, samimi. gönlü birisine bağlı olmayan, âşık olmayan, kalbi boş. ocak, şömine; yurt, aile ocağı; (mad) fırında erimiş madenin döküldüğü yer, ocak. ocak taşı; ocak, yuva; zemini beyazlatmak için kullanılan yumuşak bir taş. kalpsiz, merhametsiz, zalim, vicdansız; yüreksiz; cansız, sönük. heartlessly kalpsizce, merhametsizce. heartlessness kalpsizlik, merhametsizlik. yürek parçalayıcı, çok acıklı. gönül ferahlığı, kalp huzuru; hercai menekşe, (bot.) Viola. çok kederli, çok meyus. kalbinden vurulmuş, son derece kederli. kalbin en kuvvetli hisleri. samimi, açık. candan, yürekten, içten, samimi; sağlam, sıhhatli; kuvvetli, kuvvet veren; (bol) heartily içtenlikle, samimiyetle. heart iness içtenlik, samimiyet; yüreklilik. Isıtmak, ısınmak; kızdırmak, kızmak. sıcaklık, hararet, ısı, sıcak, vücut ısısı; hiddet, öfke, gazap, kızgınlık; şehvet galeyanı, azma (hayvanlarda); tav, bir kere kızdırılma; yarışta koşu nöbeti; (A.B.D), (argo) baskının artması; polis tarafından yapılan işkence; baskın. heat conduction ısı nakli, sıcağın geçmesi. heat energy (fiz.) ısı gücü. heat exhaustion sıcak çarpması. heat lightning gök gürlemesi olmadan çakan şimşek, uzaklığından dolayı sesi işitilmeyen şimşek. heat of vaporization (fiz.) buharlaşma ısısı. heat rash isilik. heat ray (fiz.) Isı ışını. heat spectrum (fiz.) kızılötesi. heet stroke sıcak çarpması. heat wave sıcak dalgası. final heat (spor) final koşusu. in a heat öfkeyle. in heat azgınlık devresinde olan, kızışmış (dişi hayvan) Iatent heat ddnmuş bir maddenin erimesi veya bir sıvının buharlaşması için gereken ısı miktarı. prickly heat isilik, yazın sıcağın şiddetinden ciltte hâsıl olan kırmızılık ve kaşıntı. radiant heat lşımayla yayılan ısı. specific heat bir maddenin sıcaklığını bir derece artırmak için gerekli olan ısı miktarı, spesifik ısı. trial heat (spor) tecrübe koşusu. hararetli, öfkeli, kanı beynine sıçramış. heatedly hararetle. ısıtıcı şey, soba, ocak, radya tör; bir şeyi ısıtan işçi; ABD, (argo) tabanca. kır, çalılık, fundalık; funda, süpürge çalısı, süpürgeotu, (bot.) Erica black heath kara süpürgeotu, (bot.) Erica cinerea. one, native heath bir kimsenin anayurdu. tree heath süpürge ağacı, (bot.) Erica arborea. heathy fundalı, fundalıklı. (çoğ.) heathen, hea thens) putperest kimse; dinsiz kimse; dinsiz, barbar, kâfir. heathendom putperestler ülkesi, putperestlik âlemi. heathenism putperestlik, dinsizlik. heathenish dinsiz, putperestlere yakışır; barbar gibi. putperest yapmak veya olmak, dinsizleştirmek, dinsizleşmek. süpürgeotuna benzer bir çalı, (bot.) Calluna vulgaris; koyu kırmızı renk. bell heather kara süpurgeotu, (bot.) Erica cinerea. heathery süpürgeotu gibi, süpürgeotuyla kaplı. ısıtıcı; kızıştırıcı, tahrik edici; Isıtma sistemi, ısıtma. heating coil (elek) rezistans. (d veya hove) büyük bir güçle atmak veya fırlatmak; kaldırmak, çekmek; yukarı kaldırmak: yükseltmek, kabartmak; kabarmak (deniz); göğüs şişirmek; güçlükle çıkarmak (inilti); kusmak; (den.) ırgatı çevirmek, vira etmek; (jeol.) yatay bir şekilde kabarıp kırılmak. heave a (sig.)h içini çekmek, ah çekmek. Heave ho ! (den.) Yisa ! Vira salpa ! give one the heaveho birini dışarı atmak. heave in (sig.)ht görüş mesafesine girmek. heave to rüzgârı başa alıp gemiyi durdurmak; faça edip durmak. heave up kusup çıkarmak; (den.) vira etmek (demiri) kaldırma; fırlatma. cennet; gök, sema; (b.h) Allah, Cenabı Hak; saadet, mutluluk. For heaven' sake ! Allah aşkına ! Good Heavens! Aman yarabbi ! in seventh heaven çok mutlu. move heaven ¨and earth mümkün olan her şeyi yapmak. smell to high heaven pis kokmak. Where in heaven have you been? Neredeydin Allah aşkına? cennet gibi, çok güzel; göğe ait; gökte bulunan, semavi; tanrısal, ilâhi. heavenliness tanrısallık, ilahilik. cennete yönelen; cennete doğru; göğe doğru. kaldıran veya yükselten kimse; yükleyen kimse; (den) halat örmeye mahsus demir alet. (bayt.) atlarda soluğan hastalığı. ağır, kaldırılmasl zor; büyüklüğüne göre ağır; şiddetli, kuvvetli (yağmur, rüzgâr, fırtına); fazla, olağandan çok (kar, oy sayısı); kabarmış (deniz); çol faal (borsa alışverişi); aşırı; kalın (elbise); ciddi, önemli; güç, zor (vazife); bulutlu, kapalı (gök); sıkıcı, ezici, usandırıcı; sıkıntılı, üzücü; kederli; zarafetsiz, incelikten yoksun; kaba; ağır, hazımı güç (yemek); ağır, boğucu (koku); derin (sessizlik); uyku basmış, ağırlaşmış (göz); (fiz.) ağır (izotop); sıkışık (trafik); (tiyatro), sin kötü adam rolü; dramda baş rol. heavy artillery uzun menzilli toplar. heavyduty dayanıklı, ağır iş için elverişli; ağır vergiye tabi. heavy earth (kim) baryum oksidi. heavy handed eli ağır, beceriksiz; can sıkıcı, zalim. heavy-hearted kederli, meyus. heavy hydrogen döteryum, ağır hidrojen. heavy industry ağır sanayi. heavyladen ağır yüklü. heavy water (kim) döteryum oksidi, ağır su. heavyweight ağlr sıklet; ağır sıkletli (boksör) heavy with fruit meyvayla dolu. heavy with young gebe. hang heavy yavaş geçmek (zaman) heavily ağır bir şekilde; şiddetli olarak. heaviness ağırlık; şiddet. yedi günlük müddet, hafta; yedi. (Yu.) (mit.) tanrıların sakisi olan gençlik ve bahar tannçası. zihnini körleştirmek, zekasını söndürmek. hebetation körleştirme, zihin körlüğü. zihin körlüğü, anlayışsızlık; letarji. ibranilere veya ibraniceye ait. Hebraically ibraniceye göre; ibranilere göre. ibranice deyim; ibrani düşüncesi veya geleneği; Musa dini. ibranice bilgini; Musevi gelenek ve mezhebine bağlı kimse. Hebraistic ibranilere ait. ibrani; Musevi; ibrani dili, ibranice; ibranilere veya Musevilere ait. Hebrew calendar (bak.) calendar. eski zamanlarda yüz öküzden ibaret kurban; büyük çapta kan dökümü, katliam. (ünlem), (argo) Kahrolası. What the heck ! Kahrolsun ! Bana vız gelir ! konuşmacının sözünü kesmek, soru yağmuruna tutmak, sıkıştırmak; keten tarağı ile taramak, ditmek; keten ve kendir tarağı. heckler konuşmacıyı zor duruma düşüren kimse; keten tarakçısı. hektar, yeni dönüm. heyecanlı, telaşlı; ihtiraslı; (tıb.) verem hastalığında veya müzmin iltihaplı bir hastalıktan meydana gelmiş (humma); yanaklara verem kızartısı veren. hectically telâşla, plansızca. yüz gram, hektogram. jelatinli teksir makinası, hektograf. hektolitre. hektometre. kabadayı; taciz etmek, rahatsız etmek, başına bela kesilmek. he had; he would. dokuma tezgahında gücü takımlanndan biri. (bahçe, tarla) etrafını çevirmek için dikilen ağaç veya çalı; mania, engel; her iki taraf için bahse girişme; olasılı zararlara karşı tedbir; etrafına çalı dikmek, çalı ile çevirmek; kuşatmak, sarmak, ihata etmek; çevirmek; iki taraf için bahse girişmek; olasılı zararlara karşı telâfi etmek için tedbir almak. hedgerow ekilmiş çalı veya ağaçlardan yapılmış çit. hedge sparrow çit serçesi, (zool.) Prunella modularis. kirpi, ufak bostan kirpisi, (zool.) Erinaceus europaeus. (fels.) hayatın esas gayesini zevk kabul eden öğreti, hedonizm, hazcılık; zevke düşkünlük. hedon'ic hedonizme ait. he'donist zevk düşkün kimse; hazcılık taraftarı. (argo) yürek çarpıntısı, korku nöbeti. dikkat etmek, dinlemek, önemsemek, ehemmiyet vermek; dikkat, ihtimam. pay heed, give heed, take heed dikkat etmek, bakmak; sakınmak. dikkatli, basiretli, ihtiyatlı. heedfully dikkatle, ihtiyatla. heedfulness dikkat, basiret, ihtiyat. dikkatsiz, düşüncesiz; önem vermeyen, pervasız, çekinmeyen. heed lessly pervasızca, dikkatsizce. heedlessness pervasızlık, dikkatsizlik. eşek anırması, anırma; kahkaha atarak kaba bir şekilde gülme; anırmak. (den) bir yana yatmak veya yatırmak (gemi) topuk, ökçe; ayakkabı ökçesi: çorap topuğu; herhangi bir şeyin geride olan kısmı, uç (ekmek), art, arka, son; (A.B.D), (argo) alçak adam, kalleş kimse. heel-and-toe walking her adımda bir ayağın parmaklarını kaldırmadan öbürünün topuğunu yere değdirerek yürüme. at heel, to heel hemen arkasına veya arkasında, peşinde, ardı sıra. come to heel çağrılınca ayağının dibine gelmek (köpek); uslanmak. cool ones heels bekletilmek, (slang) ağaç olmak, kök salmak. down at the heel perişan kılıklı. drag one' heels istemeyerek gitmek veya kabul etmek, ayaklarını sürümek, ayakları geri geri gitmek. head over heels (bak.) head kick up one' heels oyalanmak, eğlenmek serbest hareket etmek. Iay by the heels hapsetmek. take to one' heels koşarak kaçmak, (slang) tabanları yağlamak. ökçe takmak; peşine düşmek, takip etmek; dans ederken ökçeyi yere basmak; ökçelerine dayanarak dinlenmek; ayağının dibinden ayrılmamak (köpek) well heeled (k.dili) sarfedecek parası bol, kesesi dolgun. kunduracı; (argo) bir politikacının adamı. ward heeler semtin oylarını kazanmaya çalışan kimse. ayakkabı ökçesini yükseltmek için eklenen deri parçası; kadeh artığı. (A.B.D), (k.dili) ağırlık, sıklet; büyük kısım; kaldlrmak; kaldırıp ağırlığını denemek. hefty (k.dili) oldukça ağır; kuvvetli, tesirli; bol. üstünlük, egemenlik, hâkimiyet, hegemonya. hicret; göç; (b.h) Hz. Muhammed'in hicreti; hicri sene. düve, doğurmamış genç inek. (ünlem), (eski.) Hey! Bana (bak.)! (teşvik veya dikkat çekme ünlemi) (ünlem), (eski) A ! Ya ! Eyvah ! Aman ! yükseklik, irtifa, yükselti; tepe, dağ; doruk, en yüksek nokta, zirve, tepe. yükseltmek, yükselmek; artırmak, artmak; (çoğ.)altmak, (çoğ.)almak; abartmak, büyütmek, mübalâğa etmek. (ünlem), (Al.) Selam! tiksindirici, iğrenç, kötü, çirkin, kerih. heinously tiksindirici bir şekilde. heinousness iğrençlik. mirasçılık, vârislik; miras yoluyla intikal eden (mal.), kalıt. varis, mirasçı. heir apparent veliaht. heir presumptive veliaht olmadığı için tahta vâris olan en yakın akraba. kadın mirasçı. nesilden nesle intikal eden değerli şey; (huk.) evladiye. mirasçılık hakkı; miras. (A.B.D), (argo) aşırmak, çalmak, yürütmek. Hicaz. (bak.) hold. (astr.) güneşle ilgisi olan, güneşe yakın olan. heliacally güneşe yakın olarak. ayçiçeği, günebakan, günçiçeği. helezoni, sarmal. helically helezon şeklinde, sarmal şekilde. sarmal, helezoni. (müz.) helikon; (b.h) Yunan mitolojisinde Müzlerin oturdukları dağ. helikopter. güneşin merkezine ait; güneşi merkez kabul eden. helyosta ile gönderilen haber. (fiz.) güneşin fotoğrafını çekmede kullanılan alet; pırıldak, helyosta. güneşin ve gezegenlerin çaplarını veya gök cisimleri arasındaki küçük açı farklarını ölçme aleti. gözlere zarar vermeden güneşi incelemek için kullanılan araç. (tıb.) güneşle tedavi, helyoterapi. güneş çiçeği, (bot.) Heliotropium; kediotu, (bot.) Valeriana officinalis; açık mor; (mad.) kantaşı. günedoğrulum. helikopter alanı. helyum. helis, sarmal eğri. he will. (ünlem) cehennem; azapçekilen yer; (ünlem) Kahrolsun! a hell of a lot (argo) çok fazla. be hell on (argo) zararlı olmak; çok sert olmak. catch hell, get hell azarlanmak. come hell or high water her ne olursa, bütün zorluklara rağmen. give one hell azarlamak. Iike hell (argo) çok; hiç: aksine. raise hell karışıklık çıkarmak, kıyamet koparmak; ipini kırmak. There ll be hell to pay Kıyamet kopacak. çekeceğimiz var. To hell with it, Boş ver. Yunanistan; eski Yunanistan. (A.B.D), (argo) şevkli, istekli, azimli. hell-bent for election hızla ve dikkatsizce, deli gibi. şirret kadın; cadı. çöpleme, (bot.) Helleborus. black hellebore kara çöpleme, karacaot, (bot.) Helleborus niger. white hellebore akçöpleme, (bot.) Veratrum album. helleborin çöplemeden elde edilen zehirli bir madde. helleborism (tıb.) bu maddeyi ilaç olarak kullanma; bu ilâcın fazla kullanılması sonucunda hâsıl olan zehirlenme. Helen, Yunanlı. Helen, Yunanlı, YunanIılara ait. Yunanca deyim veya terim; eski Yunan medeniyeti; Yunan dilini kullanma; Yunan ideallerini benimseme, Helenizm. Yunanlı olmayıp Yunanca konuşan kimse. (özellikle eski Musevilerde); Yunan dili ve edebiyatı bilgini. Yunan tarihinde Büyük iskender zamanından sonraki devreye ait. Yunanlılaştırmak; Yunanca konuşmak; Yunanlılık taslamak. Çanakkale Boğazı. cehennem azabı, cehennem ateşi. şeytan, zebani. (k.dili.) haylaz kimse, mikrop, ortalığı birbirine katan kimse, haşarı kimse, muzır kimse. cehennemi, cehenneme ait; cehennem gibi, kötü, korkunç. hellishly cehennemi bir şekilde, korkunç bir surette. hellishness cehennemi oluş korkunçluk, kötülük. (ünlem) Alo. Merhaba Günaydın Hoş geldiniz. Hoş bulduk. (nad.) Yahu, nedir bu ? (A.B.D), (argo) çok fena; çok iyi; çok; çok. cehenneme doğru. (den.) dümen yekesi, dümen takımı; idare. Down with the helm. Rüzgâraltı yöresine getir (gemi) Port your helm. iskeleye dümen kır. take the helm dümen başına geçmek; idareyi eline almak. helmless dümensiz; yekesiz; baskısız, başıboş. helmsman dümenci. miğfer, baş zırhı, tolga; spor faaliyetlerinde ve inşaatta giyilen koruyucu başlık, kask; sıcak memleketlere mahsus, mantara benzer bir maddeden yapılmış güneş şapkası. helmeted migferli. bağırsak solucanı, kurt. helmin'thic solucana ait; solucanı defettiren. köle; (b.h) eski Sparta'da köle. yardım etmek; imdadınaa yetişmek, yardımına koşmak, kurtarmak, çare bulmak; çare olmak: faydası olmak; rahatlatmak. help one out kurtarmak, kurtulmasına yardım etmek. help oneself kendi kendine servis yapmak; yürütmek, aşırmak. Help yourself. Buyurun, kendiniz alınız (yemek, istenilen şey) Don't be longer than you can help. Mümkün oldugu kadar çabul ol. He can't help but win. Mutlaka başarır. Kazanmamasına imkan yoktur. (I.) can't help but think. Düşünmemek elimde değil. It cant be helped. çaresi yok! Elden bir şey gelmez. So help me. ister inanın ister inanmayın. So help me God ! (bak.) God. yardım, muavenet, çare, kurtulma; yardımcı, hizmetçi, uşak, çırak, yamak. the help (k.dili.) hizmetçiler, işçiler, mustahdemler. helper yardımcı, muavin; hizmetçi. (ünlem) imdat ! faydalı, yararlı, işe yarar, yardımcı; yardımsever. helpfully faydalı bir şekilde. helpfulness yardım, işe yarama, elverişlilik. yardım; bir tabak yemek, porsiyon. kendisini idare edemeyen, çaresiz, aciz; zayıf, beceriksiz, kabiliyetsiz. arkadaş, eş, yardımcı; zevce. Helsinki. aceleyle, telâşla; karmakarışık; gelişigüzel; telâş, karmakarışık şey, kanşıklık. sap, tutamak, balta sapı; sap takmak. isviçre. Helvetian isviçreli. (med, ming) elbise kenarı, baskı; kıvırıp kenarını bastırmak. hem in, hem about kuşatmak, içine almak. (ünlem) (med, ming) Hım! (bir kimseyi uyarmak için çıkarılan ses; tereddüt veya şüphe belirten ses); böyle bir ses çıkarmak; tereddüt ederek konuşmak. hem and haw mırın kırın etmek, açıkça söylemekten çekinmek. hemato, hemo- (önek) kan. hemato, hemo (önek) kan. (tıb.) kan akıtıcı ilâç. kana veya kan damarlarına ait. yiğit erkek, iri yarı adam. kanla ilgili; kanla dolu, kanlı, kan renginde; (tıb.) kana tesir eden; kanı etkileyen ilâç. (tıb.) hemoglobinin erimesinden meydana gelen koyu lâcivert bir madde. hematit. hematoloji. bedenin ve özel likle başın bir tarafının ağrıması, yarım baş ağrısı. yarım daire, yarım daire şeklinde olan şey. (ing), (müz.) altmış dörtlük nota, bir notanın altmış dörtte biri. (tıb.) yarım inme, vücudun yalnız bir tarafına gelen felç. , hemipterous (zool.) yarımkanatlılara ait. yarıküre hemispher'ic(al) yarıküreye ait. yarım mısra. (terz.) elbise veya paltonun etek ucu, etek boyu. köknara benzer bir çam ağacl, (bot.) Tsuga; baldıran, ağıotu, (bot.) Conium maculatum. water hemlock su baldıranı, (bot.) Cicuta virosa. hemoglobin. (tıb.) hemofili kanın pıhtılaşmaması. (tıb.) kanama. hemorrhagic kanamaya ait. (tıb.) basur, emeroit. hemorrhoidal basura ait. (tıb.) kanamayı kontrol altına alan alet veya ilaç. kenevir, kendir, (bot.) Cannabis sativa; esrar, haşiş; kenevir lifi; (k.dili.) idam ipi. Indian hemp hintkeneviri, (bot.) Apocynum cannabinum. Virginian hemp, water hemp su kendiri, (bot.) Acnida cannabiona; su keneviri, (bot.) Bidens tripartita; şeytansaçı, (bot.) Eupatorium cannabinum. hempen kendire ait. (terz.) kumaşın kenarını ajurla bastırmak, ajur yapmak; ajur, antika, sıçandişi. tavuk: dişi kuş; (argo) karı. hen har rier delice doğan, mavi doğan, (zool.) Circus cyaneus. hen party (argo) kadınlar toplantısı. hazel hen dağtavuğu, (zool.) Tetrastes bonasia. banotu, (bot.) Wyoscyamus niger. buradan, bundan, bu zamandan, itibaren; bu sebepten, bundan dolayı. Hencel (ünlem), (eski) veya (şaka) Defol! Yıkıl. henceforth, henceforward bundan böyle, bundan sonra. a month hence bundan bir ay sonra. hizmetkâr, uşak; kendi çıkarı için bir kimsenin tarafını tutan adam. kümes. on bir köşeli şekil. (gram) bir isimle bir sıfatın ortaklaşa belirttikleri anlamı iki isimle ifade tarzı; Iawful order yerine law and order. kına fidanı, (bot.) Lawsonia inermis; kına. diğer tanrıların varlığını inkâr etmeden tek bir tanrıya tapınma. başının etini yemek, vır vır etmek. henpecked kılıbık, karısından korkan. tavuk tüneği. (fiz.), (elek) indükleme kuvveti birimi. (argo) açıkgöz, uyanık; bilgili. karacigere ait; karaciğer renginde. ciğerotu. karaciğer iltihabı, kara sarılık. ,(tıb.) bir dokunun bir hastalık esnasında karaciğer rengini ve kıvamını alması. yedilik grup veya sayı; (kim) yedi değerli atom. yedigen, yedi kenarlı çokgen. heptag'onal yedi açısı olan. (geom.) yedi yüzlü cisim. yedi açılı. (zam), (dişil.) onun, ona, onu. haberci, müjdeci; protokol görevlisi, teşrifatçı; haber vermek, ilan etmek, teşrifini haber vermek; takdim etmek, huzura çıkarmak. Heralds College (ing) hanedan arma ve neseplerini tespit eden heyet. hanedan armacılığına ait. hanedan armacılığı. ot; yemeklere tat vermek için kullanılan bitki; şifalı bitki. ot cinsinden; yeşil yaprağa benzer. yeşillik, ot. otlara ait, bitkisel. herbalist şifalı bitki satan kimse. (çog iums, ia) kurutulmuş bitki koleksiyonu; böyle bir koleksiyonu saklamaya mahsus oda veya bina. bitkileri öIdüren ilâç. ot hâsıl e(den.) otçul hayvan. herbivorous otçul. Herkül'e ait; Herkül gibi kuwetli; Herkül'ün yaptıkları gibi çok güç veya tehlikeli. Herkül; çok kuwetli adam; (astr.) kuzey burçlanndan biri, Herkül. (sonek) çoban, sürücü: cowherd, shep herd, goatherd. hayvan surüsü, sürü, küme; davar sürüsü; avam, güruh; ayaktakımı; sürü halinde gitmek; sürüye katılmak; sürü haline koymak. herd instinct sürü içgüdüsü. herdsman çoban. sürüyü gütmek. herder çoban, sıırtmaç. burada; buraya; şimdiki halde, halihazIrda; bu noktada; bu dünyada, bu hayatta. here and there şurada burada; arasıra. Here goes! işte başlıyorum. Here you are. Buyur, al. Ha, geldin mi? işte! Look here. Buraya (bak.) Baksana. Thats neither here nor there. Bunun konu ile ilgisi yok. (ünlem) Bana (bak.) Baksana. Dur. Hazır. Burada. buralarda. ileride, bundan sonra. the hereafter öbür dünya, ahret. bunun üzerine, bundan dolayı. bu vesile ile, bundan dolayı. kalıtsal, irsi. hereditabil'ity kalıtsallık, irsi oluş. (huk.) miras yoluyla kalabilen mal. miras yoluyla intikal eden; irsi, kalıtsal, soydan geçme. hereditar'ily miras olarak. irsiyet, kalıtım, soyaçekim. bunda, bunun içinde. gelecekte, istikbalde; aşağıda (resml yazıda) kabul olunmuş dinsel inançlara aykırı düşüncelere önayak olan kimse. dince kabul olunmuş inançlara aykırı düşünce, dalalet; hakim olan felsefi veya siyasi doktrinlere karşı gelen düşünce. kabul olunmuş doktrinlere karşı olan kimse; kendi kilisesinin itikatlarına karşı gelen kimse. heret'ical kabul olunmuş doktrinlere aykırı olan. heret'ically kabul olunmuş doktrinlere aykırı olarak. bundan evvel, şimdiye kadar. bu zamana kadar. bunun üzerine, binaenaleyh. bununla; ilişikte. miras yoluyla intikali mümkün. miras, tereke; (biyol.), (psik.) kalıtım. varis, kalıtçı. (biyol.) hem erkek hem dişi cinsiyet organlan bulunan canlı veya bitki; hünsa, erselik, ikicinslikli. hermaphrodit'ic ikicinslikli, hünsa, erselik. hermaph'roditism iki cinsiyet sahibi oluş, hünsalık. tefsir eden, açıklayan tefsiri. hermeneutics tefsir ilmi; dini kitapları tefsir ilmi. (mit) tanrıların habercisi olan ilim ile seyahat ve belagat tanrısı. hava geçirmez, sımsıkı kapalı; simya ilmine ait, büyüye ait. hermetically hava geçmez bir şekilde (kapalı); simya ilmine göre. üstünde büst olan kısa kolon. münzevi kimse, insanlardan uzak yaşamayı arzulayan kimse; pekmezli bir kurabiye. hermit crab başka bir hayvanın kabuğu içinde yaşayan bir çeşit yengeç, (zool.) Pagurus. hermit thrush Amerikan ormanlarında bulunan bir ardıçkuşu, (zool.) Hylocichla guttata. münzevi adamın hücresi, inziva yeri; zaviye. fıtık, kasık yarığı, kavlıç. hernial fıtıklı, fıtığa ait. (çoğ.) heroes) kahraman, yiit, bahadır; bir roman veya olay kahramanı; baş karakter; (mit.) yarı tanrı kabul edilen çok kuwetli adam. hero worship bir kahramana ilah gibi tapınma, bir kimsenin taparcasına hayranı olma. kahramanca, cesur; kahramanlar devrine ait; (güz.san) muazzam (heykel veya resim), gerçek boyutlarından çok büyük (cisim); kahramanlardan bahseden (şiir), destansı, epik; kahramanIık şiiri; (çoğ.) abartmalı sözler. heroically kahramanca. heroic couplet ingiliz edebiyatında mısraları kendi aralarında kafiyeli beyit, destan beyti. kahramanca ve gülünçlü. eroin, morfin özü. kadın kahraman. kahramanlık. balıkçıl, (zool.) Ardeidae. great white heron akbalıkçıl, (zool.) Egretta alba. night heron gece balıkçılı, (zool.) Nycticorax nycticorax. purple heron erguvani baIıkçıl, (zool.) Ardea purpurea. squacco heron alaca balıkçıl, (zool.) Ardeola ralloides. heronry balıkçılların yumurtladığı yer. (tıb.) kabırcıklar hâsıl eden bir deri iltihabı, uçuk. herpes zoster (tıb.) zona. herpet'ic uçuk gibi, uçuğa benzer. (zool.) sürüngenler ilmi. herpetologist sürüngenler uzmanı. ringa, (zool.) Clupea harengus. herringbone stitch (terz.) ringa kemiğine benzer dikiş, çapraz dikiş, hıristo teyeli, iğne ardı dikiş. Pontic herring karagöz tirsi, (zool.) Clupea pontica. (zam) onunki (dişil.) (zam) kendisi (dişil) Ask her herself. Bizzat kendisine sorun. by herself kendi başına, kendi kendine. She has hurt herself. Kendini incitti. She is herself again. Kendine geldi. She is not herself. Tabii halinde değil. She said it herself. Bizzat kendisi söyledi. (fiz.) elektromanyetik dalga frekans birimi, hertz. hertzian waves (fiz.) elektromanyetik dalgalar, radyo dalgaları. Hersek. tereddüt eden, şüphe içinde. hesitance, hesitancy tereddüt, duraksama. hesitantly tereddütle, duraksayarak. tereddüt etmek, duraksamak; lafını şaşırmak, ne diyecegini bilememek, kem küm etmek. hesita'tion tereddüt, şüphe: kekeleme. (mit) Hera'nın altın elmalarına bekçilik eden dört peri; bu altın elma bahçesi. akşam yıldızı. Almanya'nın Hesse eyaletine ait; Hesse'li kimse; (tar.) paralı asker; (kaba) kendir kumaş. Hessian boots on dokuzuncu yüzyllda ingiltere'de giyilen püsküllü uzun erkek çizmesi. Hessian fly buğday yiyen ufak ve zararlı bir sinek. (Yu.) (tar.) yüksek mevkide bulunan fahişe, cariye, gözde. hetaer'ism cariyelik, metreslik. karşı cinse ilgi duyan, homoseksuel olmayan. (önek) başka, farklı. kabul edilmiş dini esaslara aykın olan. heterodoxy kabul edilmiş doktrinlere muhalefet. (radyo) gelen sinyali devamlı bir frekansa karıştıran (alıcı tipi) (biyol.) heterogam, hem erkek hem dişi çiçek veren; iki ayrı cinsin birleşmesiyle hâsll olan. heterogamy heterogamlık. farklı oluş. kısımları veya içindeki fertler birbirinden farklı, hep aynı cins olmayan (grup, toplum); ayrı cinsten, heterogen. (biyol.) anormal şekil ve bünyeli; (zool.) başkalaşımın değişik evrelerinde farklı şekillere giren. heteromorphism farkll şekillere girme özelliği. kanatlı böceklerin bir alt sınıfı. karşı cinse ilgi duyan. (bak.) ataman. keşfe yarayan, anlamaya vesile olan. balta ile vurarak kesmek; yontmak, çentmek; kesmek, yarmak. hew down kesip devirmek (ağaç) hew out yontarak şekil vermek; zahmetle meydana getirmek. hew to the line kurallara kelimesi kelimesine uymak. hewer odun kesicisi, baltacı. (A.B.D), (k.dili) büyü, nazar; nazarı değmek. (önek) altı. altılık grup. (geom.) altıgen, altı kenar ve açılı şekil. hexag'onal altıgen. altı köşeli yıldız, Süleyman'ın mührü. (geom.) altı yüzlü cisim. hexahedral altı yüzlü. altı ayaklı mısra. hexametric(al) aytı ayaklı, altı tefileli. altı açılı. altı ayaklı böcek. altı devletten meydana gelen grup. (ünlem) Haydi ! A ! (teşvik, sevinç veya hayret ünlemi) zindelik devresi, en enerjik çağ. (kıs.) high frequency yüksek frekans. (kıs.) mercury cıva. (kıs.) High German standart Almanca. askeri taarruzun başlaması için tespit edilmiş saat. (ünlem), (A.B.D) merhaba, (ing) dikkati çekmek için çağrı. (çoğ.) (Lat.) tus, ing. tus es) aralık, açıklık, fasıla, boş yer; iki sesli harfin birleşmeden iki hece veya iki kelime arasında yan yana gelmesi, hemze. Japon mangalı. , hibernaculum hayvanın kış uykusuna yattığı in; tabiatın çiçek budakları üzerine koyduğu kışlık örtü. kışa ait. kış uykusuna yatmak, kış uykusuna girmek. hiberna'tion kış uykusu. irlanda'ya ait; irlandalı. amber çiçeği; bamya ve ona benzeyen birkaç çeşit bitki. hıçkırık; hıçkırmak. the hiccups hıçkırık tutması. (Lat.) burada yatıyor, burada gömülüdür (mezar kitabesi) (k.dili.) taşralı, kaba köylü. hick town taşrada alelade küçük şehir. (A.B.D), (k.dili.) alet, tertibat; sivilce; (mak.) boru bükme aleti. Amerika'da bulunan bir ceviz ağacı, (bot.) Carya; bu ağacın tahtası. (bak.) hide. İspanyol asılzadesi. (bak.) hide: gizli, kapalı. (hid, hidden) saklamak, gizlemek, ketmetmek, örtbas etmek; saklanmak; gizlenmek. hide one, head utancından saklanmak. hide out (polisten) saklanmak. in hiding saklı. hayvan derisi, post; (k.dili.) insan derisi, cilt; (k.dili.) dayak atmak. (I.) haven't seen hide or hair of him. İzi tozu yok. tan one's hide bir kimseye dayak atmak, köteklemek. saklambaç oyunu. (polisten) saklanacak yer, yatak. dar görüşlü, eski kafalı; derisi kemiğine yapısmış (hayvan) çok çirkin, igrenç, kerih, korkunç. hideously iğrenç bir şekilde, korkunç bir surette. hideousness igrençlik, korkunçluk. (bak.) hideaway. saklanacak yer, gizlenecek yer. (d, hieing, hying) acele gitmek, gidivermek. hie oneself to -e gitmek. başpapaz. hierarch' (ic)al başpapaza ait; hiyerarşiye ait. hiyerarşi, aşama sırası (gen.) dini kuruluşlarda) papaz sınıfına ait; eski Mısırlılar tarafından kullanılan ve hiyerogliften türeyen bir yazı türü. eski Yunanistan'da mabede bağlı köle. hiyeroglif; anlaşılmaz ve okunmaz yazı. hiyerogliflere ait. hiyeroglif. eski Yunanistan'da kahin. (bak.) highfalutin. (bak.) high fidelity. sıkı pazarlık etmek, çekişmek. karmakarışık, altüst; karmaşa. barometrenin yüksek olduğu bölge; (argo) esrar tesiri altında olma. on high gökte, semada. yüksek, ali; mağrur, kibirli, kendini beğenmiş, azametli; yüce, muhteşem; âIâ; (müz.) tiz, yüksek perdeden; kokmuş (et); (coğr.) kutuplara yakın; çok eski; baş; ağır; coşkun, taşkın (neşe); pahalı; şiddetli, sert, azgın (deniz); asil, soylu, necip; (argo) esrarın tesiri altında. high and dry suyun dışında, karada; kimsesiz ve çaresiz kalmış. high and low her yerde; zengin fakir, herkes. high and mighty (k.dili.) azametli, gururlu. High Church Anglikan Kilisesinin Katolikliğe meyleden kısmı. high color koyu renk, koyu kırmızı. high comedy yüksek sınıfın hayatını ele alan ve nükteli diyalogları bulunan komedi. high command baş kumandanlık. high commissioner büyükelçi ayarında bir memur. high day bayram, yortu günü. high dive yüksekten dalış. high dudgeon öfke, aşırı hiddet. high explosive dinamit gibi kuvvetli patlayıcı madde. high fashion değişik ve lüks giyinme tarzı. high fidelity sesi çok'tabii şekilde verme veya veren (radyo, pikap, hoparlör) high frequency yüksek frekans, kısa dalga. high gear (oto.) en hızlı vites. high jinks gürültülü eğlence, çılgınlık. high jump yüksek atlama. high life yüksek tabaka hayatı, sosyete hayatı. high living lüks hayat. high noon tam öğle vakti. high place kutsal sayılan tepede tapınma yeri. high point en önemli veya en heyecanlı nokta. high priest başpapaz. high relief (güz.san) yüksek kabartma. high school lise, resmi okulların 9-12 sınıfları, bazen 10-12 sınıfları. high seas enginler, açık deniz. high sign (A.B.D), (k.dili.) el işareti (bazen gizli ihtar) high spot en mühim veya en heyecanlı nokta. high tea (ing) ikindi kahvaltısı, mükellef çay ziyafeti. high tide kabarma; kabarma saati; doruk. high treason ihanet, vatan veya devlete hıyanet. fly high büyük emeller beslemek, hayal peşinde koşmak. get on one's high hors ayak diremek, direnmek; öfkelenmek, kabarmak, kafa tutmak. in high terms överek, göklere çıkararak. It' high time. Tam vakti. Zamanı geldi de geçti bile. the Most High Tanrı, Cenabı Hak. with a high hand kendince; amirlik taslayarak. (d.y) ileri işareti; (A.B.D) viskili içki; (A.B.D), (argo) çok hızlı gitmek. konsol, şifoniyer. asil, soylu. çocuklara yüksek mama iskemlesi. (k.dili) kaliteli. daha yüksek.higher criticism Kitabı Mukaddes yazılarının tarih, amaç, kaynak ve derlenmesini inceleme. higher education yuksek öğrenim. (k.dili) tumturaklı, şatafatlı. çok baharatlı. tumturaklı (söz); mağrur, kibirli. yüksek kaliteli, üstün vasıflı. tahakküm eden, amirlik taslayan. (ted, ting) büyüklük taslayan kimse, züppe kimse; züppe; saymamak, önem vermemek. (bak.) hijack. (çoğ.) dağlık yer, dağIık memleket; (b.h) Kuzey iskoçya. Highlander Kuzey iskoçyalı. bir resimde ışıklı ve detaylı kısım: ilgi çekici olay, (bir olay, toplantı, opera, kitapta) hatırlanacak kısım; (k.dili.) (bir olayın) özel bir kısmına dikkati çekmek. yüksek derecede, çok, pek çok, ziyadesiyle. âlicenap, yüce gönüllü. yücelik. His veya Your H;ghness Ekselansları. (oto) yüksek oktanlı (benzin) çok tiz. yüksek basınç; zorla yapılan (satış); zorlayıcı; (bir kimseyi) zorlamak, üstüne düşmek. yüksek derecede alkol ihtiva e(den.) yüksek (bina, apartman) anayol, cadde, şose, geniş yol. son süratle giden, büyuk hızla giden. cesur; canlı, oynak (at) asabi, sinirleri gergin. yüksek gerilimli. kaliteli (benzin) kaliteli; sosyetik; yüksek perdeli. (k.dili.) yüksek mevki veya rütbede olan; yüksek mevkide bulunan kimse, üst. azami kabarma: taşkın. highwater mark suyun azami kabarma noktası; doruk; en yüksek başarı derecesi. anayol, cadde. highwayman eşkıya. kuvvet zoru ile çalmak; hareket halindeki uçağı veya başka bir taşıtı kendi istediği yöne çevirmek. hijacker uçağı veya başka bir taşıtı kaçıran kimse, uçak korsanı. engebeli arazide uzun yürüyüş yapmak; (etek) toplamak; fiyatı yükseltmek; kaldırmak; uzun ve çetin yürüyüş; yükselme. gürültulü ve neseli, şen şatır. hilarity neşe, kahkaha. tepe, bayır, yokuş; yığın; küme; bitkilerin etrafına veya üstüne örtülmuş toprak yığını; tepe veya yığın teşkil etmek, ağaç köklerinin etrafına toprak yığmak. hill station Hindistan'da yayla. hilly tepelik. hilliness tepelik oluş. (k.dili.) (A.B.D)'nin güney eyaletlerinde orman köylüsü. tümsek, tepecik. yamaç, dağ eteği. doruk. kabza, kılıç kabzası; kabza takmak. up to the hilt tamamen, bütün bütün. (bot.) tohum göbeği, hilum. (zam), (eril.) onu, ona. (kıs.), (ing) His veya Her Imperial Majesty. Himalaya dağları. (zam), (eril) kendi, bizzat; (irl), (zam), (eril) o: Himself said it. 0 söyledi. He is not himself. Kendinde değil. (kıs.) Hindi, Hindustan. ingiltere ve iskoçya'da rençper. (er, most veya ermost) arkadaki, geride olan, art. hind legs arka ayaklar. hindermost, hindmost en arkadaki, en gerideki, en sondaki. The devil take the hindmost. Sona kalan dona kalsın. dişi geyik. engellemek, mani olmak, menetmek. arkadaki, geride olan. Hindu dili. but (bilhassa kesilmiş hayvanda), kaba et. engelleme; engel, mâni. bir şeyin nitelik veya önemini sonradan anlama. Hintli, Hindu: Hintlilere ait. Hinduism, Hindooism Hintlilerin dini ve sosyal sistemi, Hinduizm. Hindistan'a ait, Hindistan halkına ait; Hindistan'da (çoğ.)unluğun konuştuğu dil. menteşe, reze; dayanak noktası, destek, esas; midye gibi hayvanların kabuğunda mafsal; menteşe takmak; dönmek; dayanmak, bağlı olmak. at ile dişi eşekten hasıl olan katır. ima, üstü kapalı söz, zımnen işaret; ima etmek, çıtlatmak. hint at hissettirmek, üstü kapalı söylemek, dokundurmak, ima etmek. hinterlant, iç bölge, arka bölge; büyük şehirden uzak yerler. kuşburnu (güI meyvası) (ünlem) alkışa hazır ol işareti: Hip, hip, hurrah ! (A.B.D), (argo) vakıf, haberdar, uyanık; zamana uygun. (ped, ping) (anat.) kalça; (mim.) dam yanlarının bitişmesinden hâsıl olan dış açı; dama sırt yapmak; (spor) kalça ile vurup düşürmek. hip bath bele kadar gelen banyo kuveti; yarım banyo. hipbone kalça kemiği. hip disease (tıb.) kalça kemiği hastalığı. hip lock güreşte kalça çelmesi, kalça ile çelme atma. hip roof (mim.) ortası kabarık çatı. kalçalı; kabarık çatılı; (A.B.D), (argo) fazla meraklı; (ing), (k.dili.) üzüntülü, çökmüş. (k.dili) hoplaya zıplaya. hipi. (k.dili) suaygırı. (anat.) beyinde bulunan iki beyaz çıkıntının her biri. şarap ve baharattan yapılmış eski bir likör. Hipokrat, ünlü Yunan hekimi. Hippocrat'ic Hipokrat'a ait; tıpla ilgili. Hippocratic oath Hipokrat yemini. Helikon dağında Müzlere adanmış pınar. at meydanı, hipodrom. başı ve kanatları kuşa ve gövdesi ata benzeyen efsanevi bir yaratık. (çoğ.) mus- es, (Lat.) -mi) suaygırı. şatafatlı. keçi gibi; keçi kokulu; şehvetli. kira, ücret; kiralama; ücretle tutmak; kira ile tutmak, kiralamak, ücretle çalışmak. hired hand ücretli işçi. hire one self out ücretle çalışmak. for hire kiralık. (gen.) (aşağ.) ücretli adam, uşak. kıllı, tüylü, saçlı. (zam), (eril) onun; (zam.) onunki. entellektüel. ispanyol, ispanya'ya ait, ispanyolcaya ait. (bot.), (zool.) kıllı, dikenli, iğneli. ıslık sesi çıkarmak, yılan gibi ısIık çalmak; Islıklamak, ıslık çalarak yuhalamak; yılan sesi, buna benzer ses; hiddet ifade eden ıslık gibi ses. hiss one off the stage ıslıklayarak sahneden kovmak. hissing ıslıklama, ıslık çalarak yuhalama. (ünlem) Sus! Dur! Dinle! (leh.) kaldırmak, yükseltmek; (bak.) hoist. (kıs.) historian, historical, history. histamin. mikroskopik anatomi, histoloji, dokubilim. histologist histoloji bilgini. tarihçi, tarih bilgini. tarihsel, tarihi, tarihe geçmiş; önemli, mühim. historic character tarihi şahsiyet. historic method tarihsel yöntem. historic moment dönüm noktası, tarihi an. tarihsel, tarihi, tarihe geçmiş; tarihe uygun. historical novel tarihi roman. historically tarihe göre, tarihi olarak. olayın tarihi yönü, tarihi geçerlik. tarihçi, tarih yazarı. historiography tarih yazma. tarih, tarihi olaylar; tarihi dram; tarih kitabı. family history aile tarihçesi. natural history tabiat bilgisi. sahneye ait, aktörlere ait; fazla dramatik; aşırı duygusal. histrionically coşkunlukla, taşkınlıkla. histrionics düzme duygusallık; tiyatro sanatı. vuruş, vurma, darbe; isabet; başarı, muvaffakıyet, şans; yerinde söz; (argo) iğne ile vücuda zerkedilen esrar. hit or miss gelişigüzel. make a hit (beysbol.) tam vuruş yapmak; (argo) üstün başarı sağlamak. (hit, ting) vurmak; hedefe isabet ettirmek; uymak, uygun olmak; varmak, erişmek; isabet etmek; saldırmak; tesir etmek; (A.B.D), (k.dili.) (yola) düzülmek, koyulmak; (A.B.D), (argo) vücuda esrar zerketmek. hit-and-run çarpıp kaçan (şöför) hit below the belt boksta kurallara aykırı davranmak; haksızlık etmek, kalleşlik etmek. hit it off anlaşmak, uyuşmak, mutabık kalmak. hit one's stride (k.dili.) en yüksek hıza veya dereceye ulaşmak. hit off süratle ve ustalıkla yapmak; taklit etmek. hit-or-miss rasgele, tesadüfi; sonucunu düşünmeden, dikkatsizce, Iâkaytçe. hit out yumruklamak, yumrukla vurmak. hit the books (slang) ineklemek (ders) hit the bottle (argo) şişeyi devirmek, fazla içki içmek. hit the ceiling (argo) tepesi atmak. hit the deck (argo) yataktan kalkmak; aniden yüzükoyun yere yatmak. hit the jackpot (argo) beklenilmedik anda başarı kazanmak. hit the nail on the head taşı gediğine koymak; tam bilmek; tam isabet kaydetmek. hit the sack (argo) yatmak. hit upon rasgele bulmak. çekiş; ilişme, ilişiklik; engel, mâni, arıza; topallama, aksama; bağlantı parçası; (den) volta, bağ, adi duğüm; (A.B.D), (k.dili.) askerlik süresi. hitchhike otostop yapmak. without a hitch pürüzsüz olarak, hadisesiz bir şekilde. ip ile bağlamak; bağlamak, iliştirmek, takmak; topallayarak yürümek; çekelemek; (k.dili.) evlenmek; takılmak, yakalanmak, ilişmek; (A.B.D), (argo) otostop yapmak. hitch on to bir şeye bağlamak. hitch one's wagon to a star yüksek bir gayeye bağlanmak, yüksek bir ideal peşinde koşmak. hitch up e koşmak (at) hitching post yuların bağlandığı kazık. buraya, buraya doğru, beriye; beriki, beri yandaki. hither and thither, hither and yon şuraya buraya, bir ileri bir geri. on the hither side of bu tarafında. hithermost bu tarafa en yakın olan. hitherto şimdiye kadar. Eti, Hitit; Etilere veya lisanlarına ait. kovan; kovanda bulunan arı kümesi; arı kovanı gibi halkı çok ve çalışkan olan yer; kovan almak; kovana doldurmak (bal); biriktirmek, toplamak; kovana girmek; kovanda yaşamak. (tıb.) ürtiker, kurdeşen. (kıs.) His veya Her Majesty' Service, His veya Her Majesty' Ship. Ünlem Hey! Ya! (dikkati çekme, sevinç veya hayret ünlemi) kır, ak, ağarmış; eski; ihtiyar, yaşlı; saygıdeğer; eskilik; yaşlılık; kırağı. hoarfrost kırağı. biriktirilmiş şey, saklanmış (mal.); biriktirmek, stok etmek, istif etmek. hoarder biriktirip saklayan kimse, istifçi. istifçilik; (ing) muvakkat tahta perde. (bak.) horehound. boğuk, kısık; boğuk sesli. hoarsely boğuk sesle. hoarseness boğuk seslilik. kır, ak, ağarmış, kır düşmüş; eski; saygıdeğer. hoariness ak düşmüş olma; eskilik. şaka, latife; hile, oyun; aldatmak, oyun etmek, (slang) işletmek. (cin) play hob with karmakarışık etmek, altüst etmek. raise hob yaramazlık etmek. ocak yanı çıkıntısı; bazı oyunlarda hedef kazığı. topallamak, aksayarak yürümek, seke seke dolaşmak; bukağı vurmak, kösteklemek; topal etmek; topallama, aksama; bukağı, köstek; müşkülat, dert; ayakbağı, engel. hobble skirt dar etek. hantal ve beceriksiz delikanlı. merak, zevk için yapılan uğraş. ride a hobby aşırı bir meraka sahip olmak. şahin, delice doğan, (zool.) Falco subbuteo. sallanan oyuncak at; çocuğun at diye bindiği değnek; bir kimsenin merakla takip ettiği konu veya iş. ifrit, gulyabani; gerçeksiz korku. iri başlı kısa çivi, ayakkabının altınaa vurulan iri başlı çivi, kabara. (bed, bing) arkadaşlık etmek, sıkıfıkı olmak; beraberce içip eğlenmek. (çog hobos veya hoboes) gezici rençper; serseri kimse, aylak kimse, boş gezenin boş kalfası. ''ya bu ya hiç', şeklinde bir şık. (A.B.D), (k.dili.) rehin; rehine koymak. in hock rehinde; (k.dili.) hapiste; borçlu. at gibi hayvanların içdizi; topal etmek (at) Ren şarabı, beyaz Alman şarabı. hokey oyunu; hokey sopası. rehinci dükkanı. aldatmak; sarhoş etmek, sersemletmek; içine uyuşturucu madde katmak (içki) sihirbazın sözleri; göz boyayıcı hareketler, hokus pokus; hokkabazlık, hile. sırtta tuğla veya harç taşımaya mahsus uzun saplı bir çeşit tekne; sobanın yannıda bulundurulan kömür kovası. şayak, aba, kalın yünlü kumaş. karmakarışık şey; türlü yemeği. çapa, bahçıvan çapası; çapalamak, çapa kullanmak. (A.B.D),(k.dili.) halkoyunları gecesi, folklor programı; halk müziği. (ged, ging) (argo) açgözIülükle kapmak; domuz sırtı gibi kavisli yapmak; atın yelesini kırkmak; (den.) kamburlaşmak (gemi omurgası) büyük domuz, ehlileştirilmiş domuz; (k.dili) obur ve pis kimse, açgözlü kimse. hog wild (A.B.D), (argo) çılgın. go the whole hog bir işi tam yapmak. Iow on the hog hesaplı olarak, fazla masraf yapmadan. road hog arabasıyle lüzumundan fazla yer işgal eden dikkatsiz şöför. (jeol.) domuz sırtı tepe. baş kısmı domuza benzeyen bir balık. domuz gibi; açgözlü, arsız. hoggishly arsızca. hoggishness arsızlık, açgözlülük; pis oluş. büyük fıçı; 238 litrelik oylum öIçü birimi. (tied, tying veya tieing) el ve ayakları beraber bağlamak; (k.dili) (bir kimseyi) aciz bir durumda bırakmak. domuzlara yedirilecek mutfak artıkları; değersiz şey; (slang) atmasyon. (k.dili.) aniden manevra yapmak (uçak) avam, ayaktakımı. (ed, eski hoist) yukarı kaldırmak, yukarı çıkarmak, yükseltmek; bir sancağın yüksekliği; ağır yük asansörü. be hoist with veya by one's own petard kendi kazdığı çukura düşmek, kendi kuyusunu kazmak, kendi planının kurbanı olmak. (ünlem) düşüncesiz; kibirli, kendini beğenmiş; (ünlem) Maşallah ! (hoşnutsuzlukla karışık hayret ünlemi) (bak.) hocus-pocus; sokakta satılan dondurma. (A.B.D), (argo) seyircinin ilgisini çekmek için baş vurulan oyunlar; saçmalık. (held) tutmak; bırakmamak, zapt etmek; içine almak, istiap etmek; alıkoymak, salıvermemek, durdurmak; sahip olmak, malik olmak, elinde tutmak; devam ettirmek; inanmak, kabul ve tasdik etmek; devam etmek, iltizam etmek; mecbur etmek; yapışmak; dayanmak, sabit olmak; sadık olmak: değişmemek; devam etmek, arkası kesilmemek, ilerlemek; doğru kalmak; durmak; tutma, tutuş; tutacak şey veya yer, tutamak; sığınacak yer, destek, dayanak noktası, istinatgah; hapishane; nüfuz, hüküm; (müz.) uzatma işareti. hold a thing over one bir şey ile durmadan tehdit etmek. hold aloof uzak durmak, yaklasmamak, ilişki kurmamak. hold at bay arada mesafe blrakmak, yaklaştırmamak. hold back zapt etmek; kendini tutmak, çekinmek. hold by (k.dili.) tutmak, inanmak. hold down (k.dili.) yurütmek (bir işi); tutunmak, koyvermemek, elden çıkarmamak. hold forth nutuk söylemek, uzun uzadıya açıklamak. hold good geçerli olmak; değerini korumak. hold in tutmak, zapt etmek; kendini tutmak. hold in esteem saymak, saygı göstermek, hürmet etmek. hold off uzakta tutmak, araya mesafe koymak; gecikmek. hold on devam etmek, süregelmek; tutup düşürmemek. Hold on ! (k.dili.) Dur! Bekle! hold one's ground durumunu muhafaza etmek, yerini korumak. hold one's head high eğilmemek, başını diktutmak, mağlup olmamak; yüzü olmak. hold one's own geri gitmemek, ayak diremek, mevkiini muhafaza etmek. hold one's peace veya tongue dilini tutmak konuşmamak. hold out dayanmak; ileri sürmek; tahammül etmek; yetmek; ayak diremek. hold out on one birinden gizlemek. hold over ertelemek, tehir etmek; belirli bir süreden fazla devam etmek; tehdit etmek. hold together bir arada tutmak; ayrılmamak; hakikate uygun görünmek, tutarlı olmak (ifade) hold up tutmak, yardımda bulunmak, korumak; arzetmek, göstermek, teşhir etmek; durdurmak, engel olmak; yolunu kesip soymak. hold water su kaldırmak; (k.dili.) geçerli olmak, makul olmak. hold with aynı fikirde olmak, (bir kimseyi) tasdik etmek. Hold your horses! (k.dili.) Dur, bekle! gemi ambarı; geminin iç tarafı. engel, mania. tutan şey; kulp, tutamak, tutamaç; (huk.) hamil, sahip; kiracı. tutma aleti. tutma; kira ile tutulmuş arazi; spot engelleme; (gen.) (çoğ.) (mal.), mülk ve tahvil gibi eldeki değerler, edinç; tutan, elinde bulunduran. holding company holding şirketi. holding pattern (hav) havaalanına inmeye izin beklerken uçağın izlediği uçuş yolu. (k.dili) süresi uzatılmış herhangi bir şey veya kimse. durdurma; gecikme; engel; yolunu kesip soyma, tabanca tehdidiyle soyma; yolun kapanması; (k.dili.) müşteriden fazla para isteme. delik; boşluk; çukur; magara, in; in gibi yer; hücre; karanlık ve pisyer; kusur; (k.dili.) güç durum, zorluk; delik açmak; iki maden damarını birleştirmek için dehliz açmak. hole out golfta topu deliğe düşürmek. hole up saklanmak; dünyadan çekilmek. a swimming hole çay veya ırmakta yüzmeye elverişli yer. The money is burning a hole in my pocket. Para batıyor bana. Harcamak istiyorum. crawl into one's hole köşesine çekilmek; utanmak. in a hole müşkül mevkide, güç durumda. in the hole (k.dili.) borçlu; para kaybetmiş durumda. make a hole in büyük bir kısmını sarfetmek. pick holes in kusur bulmak, ince eleyip sık dokumak. square peg in a round hole mevkiine uygun olmayan kimse. holey delikli. tatil; bayram veya yortu günü. holiday clothes bayramlık elbise. Iegal holiday resmi tatil günü. Roman holiday katılanların zaranna olan eğlence. (k.dili) tepeden bakan, kibirli. kutsiyet. His All Ho liness, His Holiness Mukaddes Peder (Papaya verilen unvan), Papa Cenapları. Hollanda, Felemenk. Hollander Hollandalı, Felemenkli. bir nevi cin (içki) (A.B.D), (k.dili.) bağırmak, haykırmak, çağırmak; bağırış, haykırış. içi boş, oyuk; çukur, derin, çökük; yankı yapan, boşluktan gelen (ses); yalan, sahte, aldatıcı, riyakâr; aç. hollow pretense gösteriş, samimiyetsizlik. hollow victory bir şeye yaramayan zafer, boş başarı. beat him hollow mahvetmek, tam bir yenilgiye uğratmak. hollowly boş bir şekilde; sahtelikle. hollowness boşluk, oyuk veya çukur oluş; sahtelik, aldatıcılık. oyuk yer, çukur; dere; oymak, içini oymak, çukur açmak; oyulmak. gözleri çukura kaçmış. vefasız, riyakâr, güvenilmez. özellikle gümüş kap veya kâse. çobanpüskülü, (bot.) Ilex aqui folium. gülhatmi, (bot.) Althaea rosea. Hollywood. nehir veya göl ortasırdaki adacık; (ing) nehir kenarında bulunan düz çayır. holm oak pırnal, (bot.) Quercus ilex. (önek) tüm, bütün. özellikle yangın yüzünden birçok kimse ve şeyin mahvolması; ateşte yakılan kurban. the Holocaust Nazilerin yaptıklan Musevi Katliamı. biri etkilenmiş ve diğeri tabii olan iki laser ışınının çarpıştırılması sonucu meydana gelen ve üç boyutlu resim verebilen negatif. tamamı imza sahibinin eliyle yazılmış (belge) sinir iletilerinin beynin bütünü tarafından algılandığı kuramı. denizhıyarı. (eski) helped. meşin tabancalık. kutsal, mukaddes, kutsi, mübarek. Holy Father Papa. Holy Ghost, Holy Spirit Ruhulkudüs. Holy Grail (bak.) Grail Holy LHnd Mukaddes Diyar, Filistin. holy of holies Musevi tapınaının en iç kısmı; kutsal olan herhangi bir yer. Holy Office Katolik kilisesine ait resmi bir daire, eskiden Engizisyon. holy orders takdis merasimi; rahiplik mertebesi. Holy Roman Empire Kutsal Roma imparatorluğu. Holy Scripture Kitabl Mukaddes. holy terror (argo) korkunç kimse, dehşet saçan sert kimse. holy water Katolik ve Ortodoks kiliselerinde bulunan takdis olunmuş su. Holy Week paskalyadan evvelki hafta. Holy Writ Kitabı Mukaddes. take holy orders papaz olmak için kilisece takdis edilmek. holy of ho lies en kutsal yer. holyday yortu. Malta taşı, bir çeşit yumuşak kumtaşı; bu taşla temizlemek (gemi güvertesi) biat, hükümdara karşı sadakat yemini etme; tazim, hürmet, riayet. homager biat eden kimse. (A.B.D), (argo) adam. ev, aile ocağı, yuva, mesken; vatan, yurt, memleket; bulunulan yer; melce, sığınak; bazı oyunlarda hedef; eve ait, eve mahsus; (ing) içişlerine ait; yüreğe işleyen, derin; oyunlarda hedefe ait; eve doğru; evde; işin iç yüzüne veya insanın vicdanına dokunarak, tam yerine. home base (beysbol.) ev kalesi; (den) anayurt üssü; merkez. home consumption dahili istihlâk; yurt içinde tüketilen maddeler. home economics ev bilgisi, ev bilgisi öğretimi. home office idare merkezi; (b.h), (ing) içişleri Bakanlığı. home port demirleme limanı. home room (talebelerin sınıftan sınıfa dolaştıkları okullarda) esas dershane; bu sınıftaki öğrenciler. home rule muhtariyet, özerklik, bir eyaletin bağımsız olarak idare edilmesi. Home Secretary (ing) içişleri Bakanı. home trade (ing) iç ticaret. at home evde, kendi evinde; memleketinde; alışkın; kabul günü. come home to çok etkilemek; farkına varmak. feel at home kendini rahat hissetmek, yadırgamamak. Make yourself at home. Kendi evinizde imiş gibi hareket edin; rahatınıza bakın. bir hedefe doğru gitmek; bir hedefe doğru rota tayin etmek (roket, bomba, mermi); yerleştirmek, iskân etmek. evde oturmayı tercih eden kimse. eve doğru giden; vatana dönmekte olan, kendi limanına doğru seyreden (gemi) yerli, evde yetiştirilmiş, evde büyümüş, ehli; kaba, yontulmamış. evde yapılan içki. eve veya memlekete dönüş; mezunlar günü. yakın akrabalar. ana vatan, yurt, memleket. evsiz barksız. ev gibi, rahat, cana yakın. eve yakışır; basit, sade, süssüz, gösterişsiz; A.B.D kaba saba, çirkin. homeliness (İng.) basitlik, sadelik, gösterişsizlik. evde yapılmış, dışarıdan alınmamış. ev kadını. homoeopath (tıb.) hastalığı benzeri ile tedavi eden doktor. homeopath'ic benzeri ile tedavi olunan hastalığa ait. homeop'athist hastalığı benzeri ile tedavi usulüne inanan kimse veya bu usul ile tedavi eden doktor. hcmeop'athy bu şekilde tedavi usulü veya kuramı. yuvasına dönen güvercin; (beysbol.) tam kale koşusu. eski Yunan şairi Homer (Omiros) Homer ve şiirlerine ait. Homeric laughter kah kaha. vatan veya ev hasreti çeken. homesickness sıla hastalığı. evde dokunmuş; saf, temiz kalpli; evde dokunmuş kumaş. ev ve müştemilâtı, malikane; çiftlik ve müştemilâtı. yanşta hedefe yakın olan düzlük yer; bir yolun son kısmı. eve doğru olan, eve doğru giden; eve doğru, vatana doğru. homeward bound evine veya memleketine dönmekte olan. ödev, evde hazırlanacak ders. ev gibi, rahat. adam öldürme, katil; adam öldüren kimse, katil. homicid'al adam öldürme kabilinden. vaızlara veya vaız hazırlanmasına ait. homiletics vaız verme sanatı veya ilmi. vaız veya hitabe; sıkıcı veya yorucu nasihat. homilist vaız veren kimse, nasihat eden vaiz. posta güvercini. insan gibi, insansı. mısır lapası. (çoğ.) Homines) (zool.) insan familyası. Homo sapiens insan. homo faber antrop. ilk defa alet kullanmaya başlayan insan. homo ludens insan oğlunun hayattan zevk alabilme yönü. homo (önek) benzer, gibi, tıpkı. merkezleri bir olan. (bot.) erkek ve dişi organlan aynı zamanda olgunlaşan. (bot.) erkek ve dişi organların aynı zamanda olgunlaşması; (biyol.) benzerlerin çiftleşmesi. aynı. cinsten olan, cinsteş, mütecanis, tek türlü, türdeş. mütecanis hale getirmek; homojenize etmek; dövüp kıvamına getirmek. homogeniza'tion mütecanis hale getirme. homogenizer mütecanis hale getiren şey. (biyol.) aynı soydan gelme sonucunda görülen yapı benzerliği. homogenous yapı itibarıyle bir birine benzeyen. birbirine benzer veya birbirine eşit homological birbirine eşit, müsavi; birbirine benzer, benzeş, müşabih homology benzeşim, benzeyiş; eşitlik. yapı, değer veya durum itibarıyle aynı olan, homolog. eşsesli, anlamları ayrı olmakla beraber telaffuzlan bir olan kelimelerden her biri; adaş. homonym'ic, homon'ymous telaffuzlan bir olan homon'ymy telaffuzlan bir olma. homoseksüel (erkek) eşsesli. cinsel sapık; cinsel sapıklıkla ilgili, homoseksüel. homesexual'ity homoseksüellik. Hon. (kıs.) Honorable; k.h. honorably, honorary. Honduras. ince bilegi taşı; ustura bilemeye mahsus taş; bilemek. dürüst, hilesiz, doğru sözlü, açık kalpli; namuslu; güvenilir. turn an honest penny namusuyla para kazanmak. honestly sahiden, gerçekten; dürüstlükle, hilesizce. doğruluk, dürüstlük, namusluluk, iffet, namus; (bot.) gözlükotu. Honesty is the best policy. Dürüstlük en iyi yoldur. Doğru yoldan şaşmamalı. bal; tatlı şey, tatlılık; sevgili; canım; bal ilâve ederek tatlılaştırmak; tatlı dil kullanmak. honey bread (bot.) keçiboynuzu. honeyed tatlı, yumuşak (dil) bal arısı, (zool.) Apis mellifera. bal peteği; peteğimsi; petek şekline koymak, delikleraçmak. bazı bitkilerin yapraklannda bulunan tatlı özsu; bazı ufak böceklerin salgısı olan tatlı sıvı; pekmezle ıslatılan bir çeşit tütün; bal gibi tatlı olan herhangi bir şey. honeydew melon kavun, şamama. balayı. hanımeli, (bot.) Lonicera caprifolium. bal gibi tatlı. arıçiçeği, (bot.) Cerinthe retorta; tüylü yoğurtotu, (bot.) Galium cruciatum. Çin'de fabrika veya imalathane. Hong Kong. yabani kaz sesi; klakson sesi; kaz sesi; çıkarmak; klakson çalmak. , honky asağ. beyaz kimse. A.B.D, (argo) gürültülü ve pis bir taverna. , (İng.) -our şeref vermek, hürmet etmek, saygı göstermek; kabul edip karşılığını ödemek (bono, çek) honor a debt borcunu ödemek. , (İng.) -our onur, şeref, itibar, saygıdeğerlik; şöhret, nam, ün; şeref kaynağı, yüz akı; imtiyaz, ayrıcalık; namus, iffet; yargıçlara verilen ünvan; derslerinde üstün başarı gösteren üniversite veya kolej öğrencilerine verilen şeref payesi; iskambil oyunlarında en yüksek dört veya beş koz. honor system bazı okullarda kişilere güvenerek onların gözetim altında olmadan kurallara uyup ödevlerini yerine getirmelerini sağlayan yönetim sistemi; dükkanda müşterinin hesabını kasaya para atarak kendi kendine ödeme usulü. honors of war şartlı teslim olan düşmana tanınan hak. bound in honor namus borcu saymakta. code of honor ahlâk kuralları. do honor to şereflen- dirmek, şeref kazandırmak, hürmet göstermek. do the honors hürmet göstermek; misafir ağırlamak, ikram etmek. He is an honor to his profession. Mesleğine şeref kazandırır. in honor of şerefine. last honors cenaze merasiminde ölüye karşı gösterilen hürmet. maid of honor nedime.May (I.) have the honor? Şerefine nail olabilir miyim? upon my honor şerefim uzerine; namusum üzerine. word of honor şeref sözü. Your Honor, His Honor yargıç veya belediye başkanına hitap şekli. şerefli, itibarlı, namuslu; muhterem; sayın; şeref verici; asaletli (yüksek rütbe sahiplerine denir) honorable mention mansiyon, teselli mükafatı. Right Honourable İngiltere'de bir asalet unvanı. honorableness şeref, itibar. honorably şerefle. ücret, serbest meslek sahibine hizmet karşılığında verilen para. fahri, ücretsiz; şerefe ait. honorary degree şeref payesi. honorary office fahri görev. ululama ile ilgili; tazim tabiri, şeref payesi. honour (bak.) honor. A.B.D, (eski.), (argo) içki. kukulete, başlık; kukuleteye benzeyen herhangi bir sey; A.B.D, (oto.) motor kapagı; şahinin başına geçirilen göz bağı; üniversitelerde rütbe göstermek için pro- fesörlerin cüppelerine takılan başlık şeklindeki parça; A.B.D, (argo) hayta; kukulete giydirmek, örtmek; gözünü bağlamak. hooded başlıklı. hooded crow leş kargası, (zool.) Corvus cornix. hood (sonek) durum, nitelik veya örnek belirtir: hardihood dayanıklılık, yiğitlik. knight hood şövalyelik. sokak serserisi, kabadayı. büyü; (k.dili.) uğursuz kimse veya şey; (k.dili.) uğursuzluk getirmek. gözlerini bağlamak; aldatmak, göz boyamak. (ünlem), A.B.D, (argo) saçma şey, zırva; saçmalık; (ünlem) Saçma ! (çoğ.) hoofs, hooves) toynak; toynaklı hayvan ayağı; toynaklı hayvan; tekmelemek, tepmek, çifte atmak; (gen.) it ile, (k.dili) yaya gitmek, taban tepmek: dans etmek. on the hoof ayakta, sağ, kesilmemiş (hayvan) toynak patırtısı. (bayt.) tırnağı sıkışmış, sakat tırnaklı. toynak izi. kanca, çengel; kopça; orak; çengel gibi kıvrılmış şey; akarsuyun çengel şeklinde kıvrılan kısmı. hook and eye erkek ve dişi kopça. hookandladder company itfaiye teşkilatı. hook, line and sinker (k.dili.) tamamen, olduğu gibi: He swallowed my story hook, Iine and sinker Masalımı olduğu gibi yuttu. by hook or by crook herhangi bir vasıta ile, doğruluk veya hile ile. off the hook (sıkıntıdan, sorumluluktan) kurtulmuş, ferahlamış. on my own hook kendi başıma, kendi kendime. .,cengel ile yakalamak, tutmak, çekmek, bağlamak; ucu çengelli olta ile balık tutmak; çengel şekline sokmak, çengel şeklinde bükmek; tos vurmak; (argo) çalmak, aşırmak; kanca şeklini almak; takılmak, asılmak. hook up kancayla bağlamak; birleştirmek. hook up with (argo) ile ilişki kurmak; ile evlenmek. , hooka nargile. çengelli; çengel şeklinde; çalınmış; (argo) müptela, düşkün; (argo) evlenmiş, evli. hooked rug tığ ile örülmüş halı. tek direkli balıkçı gemisi; eski veya hantal gemi; (argo) bir bardak sek viski; (argo) fahişe, orospu. gaga burunlu. birkaç cihaz veya elektrik devresinin birbirine bağlanması; (k.dili.) ilişki, bağlantı; birkaç radyo istasyonunu birleştirme. ince bağırsaklarda bulunan azı kancalı bir çeşit solucan, kancalı kurt, (zool.) Ancylostoma. hookworm disease (tıb.) bu solucandan ileri gelen hastalık. (k.dili.) mektep kaçağı. play hooky mektepten kaçmak, (slang) okulu asmak; kaçamak yapmak. (k.dili) sokak serserisi. ,çember, kasnak; ,çocuklann oyuncak çemberi; eskiden kadınların eteklerinin içine geçirilen çember; çember şeklinde herhangi bir şey; çemberlemek, çemberle bağlamak. hoop skirt içine ,çember geçirilmiş etek. A.B.D, (argo) gürültü, heyecan. çavuşkuşu, ibibik, hüthüt, (zool.) Upupa epops. A.B.D, (argo) hapishane. A.B.D İndiana eyaleti yerlisi; İndiana ile ilgili. ötmek (baykuş), baykuş gibi ötmek; yuha çekmek; baykuş sesi; bağırma; yuhalama; (İng.), (argo) güldürücü şey. hoot owl baykuş. not worth a hoot (k.dili.) beş para etmez. hooter fabrika düdüğü. A.B.D, (argo) İndonezya'da saz damlı ev; ev. , hootenanny halk şarkıları gösterisi; (k.dili.) şey. (İng.) elektrikli süpürge ile temizlemek. hooves (bak.) hoof. (-ped, -ping) şerbetçiotu, (bot.) Humulus lupulus; şerbetçiotu yetiştirmek veya toplamak. (-ped, -ping) sıçramak, sekmek, seke seke yürümek; oynamak, zıplamak, dans etmek; üzerinden atlamak; sıçratmak, sektirmek; (k.dili) binmek; sıçrama, zıplama, sekme; uçak seferi. hop it (İng.), (argo) gidivermek. ümit, umut; ümit etmek, ummak, beklemek. hopeless ümitsiz; ümit vermeyen. hope chest çeyiz sandığı. hoping against hope ümidini kesmeyerek, güvenini sarsmayarak. in hopes ümidi ile. ümitli, ümit verici. hope fully ümitle, ümit verici bir şekilde; (k.dili.) inşallah. hopefulness ümit verici durum. eski Yunanistan'da ağır zırhlı piyade askeri. cüce. sıçrayan kimse veya şey; sekerek yürüyen kimse; pire gibi sıçrayan böcek; silo, sarpın; gemi yüklemek veya boşaltmak için kullanılan dibi açılır büyük kova. (bak.) hobble. bir cins çuval bezi. seksek oyunu. , horary saatlere ait; saatte bir olan; bir saatlık. horda, göçebe aşiret; kalabalık; güruh. Golden Horde Altınordu. , hoarhound köpekayası, kavkas, (bot.) Marrubium vulgare; bu bitkiden çıkanlan öz veya bu öz ile yapılan şeker. ufuk, çevren; (mec.) fikir ufukları; (astr.) ufuk dairesi. apparent horizon görünen çevren. yatay, ufki, ufka para!el, ufka ait; yatay düzlem veya çizgi. horizontally yatay bir şekilde, ufki olarak. hormon. boynuz; boynuz şeklindeki herhangi bir sey; (müz.) boru; eyer kaşı; klakson, korna. horn of plenty bolluk, bolluk sembolü. horns of a dilemma birinin seçilmesi icap eden iki müşkül şık, (bak.) dilemma. blow one's own horn böbürlenmek. draw in one's horns korkup geri çe kilmek, geri durmak, (colloq.) yelkenleri suya indirmek. drinking horn boynuzdan yapılmış bardak. French horn (müz.) korno, hunting horn av borusu. take the bull by the horns cesaretle bir işe girişmek. boynuz koymak, boynuz şekli vermek; tos vurmak. horn in (argo) bir işe burnunu sokmak. gürgen, (bot.) Carpinus betulus. tropikal Asya ve Afrika'da bulunan iri gagalı bir kuş, (zool.) Bucerotidae. (min.) hornblent, doğal aluminyum, kalsiyum, magnezyum ve demir silikatından meydana gelen koyu renkli bir amfibol çeşidi. eskiden kullanılan ince ve şeffaf boynuzla kaplı levha şeklinde çocuk alfabesi. boynuzlu; uçları boynuz gibi sivri olan. horned owl kulaklı orman baykuşu. horned pout boynuzlu bir çeşit tatlı su balığı. horned toad üstü boynuz gibi kemikli bir çeşit kertenkele. horned viper boynuzlu ve çok zehirli bir cins engerek büyük eşekarısı, (zool.) Vespa crabo. stir up a hornet' nest belâyıaramak. Gal eyaletine özgü klarnete benzer eski bir çalgı; eskiden gemicilere özgü oynak bir dans; bu dansa ait havalar çakmaktaşına benzer bir taş. boynuz gibi; boynuzdan veya boynuza benzer bir maddeden yapılmış; boynuzlu; (argo) şehvetli. hornyhanded elleri nasırlanmış. vakti gösteren alet, saat. horol'oger saatçi, usta saatçi. horol'ogy vakit ölçme ilmi; vakit ölçen aletler yapma sanatı. horolog'ica1 bu sanata ait. zayiçe. cast a horoscope zayiçesine bakmak. yıldızlara bakarak kehanette bulunma sanatı. korkunç, müthiş, dehşet verici. horrendously korkunç bir şekilde, dehşet saçarak. müthiş, dehşetli, korkunç, iğrenç; (k.dili) aşırı. horribleness korkunçluk, dehşet. horribly korkunç bir şekilde, iğrenç olarak; (k.dili) müthiş bir şekilde; çirkin olarak; çok, pek çok. korkunç, iğrenç; (k.dili.) kötü, çirkin, berbat. horridly korkunç bir şekilde. horridness igrençlik, korkunçluk. dehşet vermek, korkutmak. horrif'ic dehşetli, korkunç. horrifica'tion dehşete düşürme; dehşet verici şey. dehşet, yılgı, korku; nefret, tiksinme, istikrah; dehşetli veya korkunç şey. the horrors (k.dili.) dehşet veya korku buhranı; çok içki içenlerde bazen görülen korku nöbeti. , horrorstricken korku veya dehşetten do- nakalmış. (Fr.) savaşamaz halde, savaş dışı. (Fr.) ordövr, çerez, meze. at, beygir; aygır; at familyasından hayvan; süvari birliği; kasa (jimnastik); A.B.D, (argo) öğrencilerin derslerde gizlice kullandıklan çeviri veya benzeri yardımcı şey; A.B.D, (argo) eroin. horse bean bakla. horse chestnut atkestanesi, (bot.) Aesculus hippocastanum. horseless carriage eski otomobil. horse mackerel istavrit; orkinos, tonbalığı. horse opera A.B.D, (argo) kovboy filmi, kızılderililer veya davar hırsızlanyla ilgili filim. horse sense (k.dili) sağduyu. a horse of another color tamamıyle farklı bir konu. blood horse saf kan at, soy at. draft horse yük beygiri. gelded horse iğdiş edilmiş at. led horse yedek beygir. light horse hafif süvari askeri. near horse arabanm sol beygiri. off horse arabanın sağ beygiri. put the cart before the horse tersine iş görmek; aksini düşünmek. race horse yarış atı. ride a high horse büyükIük taslamak. straight from the horse' mouth en yetkili ağızdan öğrenilmiş. To horse! Ata bin! horsy ata ait; at yarışlarıyle ilgili; (argo) iri, kaba saba görünüşlü, at gibi. ata bindirmek; at tedarik etmek; kamçılamak; sırtına binmek; ata binmek; A.B.D, (argo) eşek şakası yapmak; oynamak. at sırtı; at sırtında, ata binerek. on horseback ata binmiş, at üstünde, beygirle. binektaşı. at terbiyecisi. atlı tramvay. at çulu, haşa. hamut. at satıcısı, cambaz. (argo) saçmalık. at eti; at sınıfı. atsineği. at kılı; at kılından dokunmuş kumaş. (kaba) kahkaha. at kenesi, (zool.) Haemopsis sangui sorba. binici; süvari. horsemanship binicilik. eşek şakası; hoyratlık. at sulama veya yıkama havuzu. (mak.) beygirgücü. yabanturpu, bayırturpu, yabani lahana, acırga, karaturp, (bot.) Armoracia lapathifolia. horseradish tree banağacı, (bot.) Moringa. at nalı; nal şeklinde şey; (çoğ.) nal ile oynanılan oyun. at kuyrugu; Osmanlılarda tuğ; kırkkilit, atkuyrugu, (bot.) Equisetum arvense. kamçı, kırbaç; kamçılamak. ata iyi binen kadın. hort. (kıs.) horticulture. , hortatory nasihat verici, nasihat yollu; teşvik edici, gayret verici, yüreklendirici. bahçıvanlık, bahçecilik, çiçekçilik. horticul' tural bahçıvanlığa ait. horticul'turist bahçecilik uzmanı. (ünlem), hamdolsun, Allaha şükür, osanna; şükretme. (coğ. hose) çorap; eski zamanlarda dar ve kısa pantolon. half hose kısa çorap, şoset. (coğ. hoses) hortum; tulumba hortumu; hortumla sulamak veya ıslatmak. hose company itfaiye teşkilatı. (İng.) çorapçı, çorap satıcısı. hosiery çoraplar; çorap fabrikası; dokuma, mensucat; mensucat fabrikası. özellikle rahipler tarafından idare edilen misafirhane; darülaceze. konuksever, misafirperver; açık fikirli, yeni fikirleri kabule hazır. hospitably misa firperverlikle. hastane; (eski.) darülaceze. (İng.) bazı Londra hastanelerinde baş rahip. konukseverlik, misafirperverlik. hastaneye yatırmak. hospitaliza'tion hastaneye yatırma; A.B.D hastane sigortası. Eflak ve Buğdan prensi, voyvoda. kalabalık, çokluk; (eski) ordu. bazı Hıristiyan kiliselerinde Aşayı Rabbani ayininde takdis edilen ekmek, okunmuş ekmek. evsahibi (erkek); mihmandar; otelci, hancı; bir asalağı besleyen hayvan veya bitki; ev sahibi olarak eğlendirmek. rehine, tutak. bisiklet turuna çıkan veya yürüyerek seyahat eden gençlerin kaldıkları han; talebe yurdu. (eski) han, otel. evsahibesi; garson kadın; konsomatris; hostes. düşmana ait; düşmanca, düşmanlık gösteren, saldırgan. hostilely düşmanllkla. düşmanlık, husumet, (çoğ.) savaş, çarpışmalar. , ostler seyis. (-ter, -test) sıcak, kızgın; acı, yakıcı (biber vb); şiddetli, sert, hararetli; hiddetli; yüksek gerilimli akım taşıyan (tel); tehlikeli miktarda radyoaktivite ihtiva eden; yakın; yeni, taze (haber vb); polisçe aranmakta olan; kızışmış, şehvetli; A.B.D, (argo) çalınmış veya kaçak (mal); (müz.),, (argo) heyecanla ve irticalen çalınan. hot air (argo) boş laf, martaval, atmasyon; abartma. hot dog (k.dili) sosis, sosisli sandviç. hot line direkt telefon hattı. (özellikle devlet başkanları arasında); her zaman cevap veren imdat te lefonu; dinleyicilerden gelen telefon konuş- malannı ihtiva eden radyo programı. hot pants çok kısa kadın şortu. hot plate portatif soba; sıcak yemek. hot pot (İng.) güveç. hot rod (A.B.D.), (argo) hızlı gidebilecek şekilde yenilenmiş otomobil. hot seat (A.B.D.), (argo) elektrikli sandalye; sıkıcı durum. hot spring kaplıca. biow hot and cold hem lehinde hem aleyhinde bulunmak. get hot ısınmak; kızmak, öfkelenmek. get into hot water başını belaya sokmak. make it hot for one bir kimseyi rahatsız etmek, sıkıştırmak. sell like hot cakes kapışılmak. hotly heyecanla, ateşli olarak. limonluk gibi cam altında bulunan gübreli toprak; (fesat, kötülük, huzursuzluk) kaynağı veya yuvası. hiddetli, kan beynine sıçramaya hazır. hotch pot, hotchpotch (bak.) hodgepodge. otel. (k.dili.) aceleyle; birinin ayakkabı tabanı arasında kibrit yakarak yapılan eşek şakası. öfkeli kimse, çabuk kızan kimse. limonluk, ser. ısıyla işleyen cilalama makinası; bu makina ile cilâlamak. atılgan veya çabuk öfkelenen adam. Hotanto; bu kabile'nin dili; (mec.) kara cahil kimse. tazı, av köpeği; (fig.) it; tavşan tazı oyununda tazı; müptela kimse, alışkın kimse,... düşkünü; tazı ile ava gitmek; peşini bırakmamak, takip etmek, izlemek; kışkırtmak, tahrik etmek. follow veya ride the hounds at üstünde tazılarla avlanmak. köpekdili, (bot.) Cynoglossum. saat; vakit zaman; bir saatiik yol; (astr.) ekvatorda on beş derecelik mesafe. hour circle (astr.) gök kutuplarından geçen büyük daire, saat dairesi. hour hand akrep (saat) after hours çalışma saatlerinden sonraki zaman. an idle hour boş vakit. at the eleventh hour geç vakitte, son dakikada. eighthour day sekiz saatlik iş günü. hero of the hour günün kahramanı. His hour has come Ceza veya mükafat saati gelmiştir. in an evil hour uğursuz saatte. keep good hours vaktinde eve gelmek; erken yatmak. long hours uzun çalışma saatleri. office hours çalışma saatleri, mesai saatleri. on the hour tam vaktinde; saat başında. sidereal hour yıldız hareketiyle tayin olunan saat. the question of the hour günün meselesi. the small hours gece yarısından sonraki ilk saatler. kum saati. huri, cennet perisi. saatte bir; her saat başı vuku bulan. ev, mesken, hane; ev halkı, aile; (kil.) piskoposlar meclisi; tiyatro, tiyatro seyircileri; hükümet meclisi; (gen.) b.h. hanedan; ticarethane, müessese; cemaat; (astr.) göğün on iki kısmından biri, zodyak'ın bir burcu; santranç hanesi. house agent (İng.) ev simsarı, komisyoncu. house arrest evde göz hapsi. house dog ev köpeği. house dress ev kıyafeti. house flag geminin bağlı olduğu şirketin bayrağı. house guest gece yatısı misafiri. house of cards dayanıksız iş; kolay yıkılan şey. House of Commons (İng.) Avam Kamarası. house of correction ıslahevi. house of detention tutukevi, tevkifhane. house of God tapınak, kilise. house of ill repute genelev. House of Lords (İng.) Lordlar Kamarası. house of refuge düşkünler evi. House of Representa- tivesA.B.D Temsilciler Meclisi. house party birkaç gecelik ev partisi: bu partiye katılanlar. house physician revir doktoru. house regulations iç tüzük. house surgeon nöbetçi operatör. bring down the house çok alkışlanmak; herkesi güldürmek, gülmekten kırıp geçirmek. country house (İng.) şehir dışında malikâne. disorderly house genelev, umumhane. keep house ev idare etmek. keep open house her gelen misafiri ağır- lamak, kapısı herkese açık olmak. like a house afire şiddetle, kuvvetle. on the house bedava, masrafı patrona veya müesseseye ait olmak üzere. People who live in glass houses should not throw stones. Sırça köşkte oturan başkasına taş atmaz. public house (İng.) meyhane; içkili lokantası olan otel. put one's house in order işlerini düzene koymak. shout from the housetops etrafa yaymak. town house şehir evi, kışlık ev. houseful ev dolusu. bir eve koymak, kendi evine almak; yerleştirmek; (den.) siper altına almak, aşağı indirmek; evde oturmak, barınmak. yüzen ev. uşak, erkek hizmetçi. ev soyan hırsız. dışarıda veya belirli bir yerde pislemeye alıştırılmış (köpek, kedi); halim selim, munis. ev temizliği; (pol.) temizlik, ayıklama. uzun etekli entari, sabahlık. karasinek, (zool.) Muscadomestica. ev halkı, aile; eve ait; evcil. household word her gün kullanılan kelime. householder aile reisi, evsahibi. evde kâhya kadın, ev işlerine nezaret eden kadın. damkoruğu, kayakoruğu, (bot.) Sempervivum tectorum. tiyatro salonundaki ışıklar. orta hizmetçisi. housemaid' knee (tıb.) dizkapağı iltihabı. (İng.) yatılı okulda bir binayı idare eden öğretmen. kız talebe yurdunda idare memuru kadın. bir evde barınacak yer. dam. özellikle mutfakta kullanılan ev eşyalan, kap- kacak. yeni eve taşınanlar tarafından dostlanna verilen ziyafet. ev hanımı; (İng.) dikiş kutusu. ev işi. haşa, belleme. iskân; evler; barınacak yer; bir makinanın kısımlarını yerinde tutan çerçeve veya levha. housing problem mesken sorunu. housing project site. (bak.) heave. açık ağıl; harap kulübe mezbele, ahır gibi ev. fazla hareket etmeden üzerinde ve etrafında uçmak; etrafında dolaşıp durmak; tereddüt etmek, sallanıp durmak; havada durabilmek için hareket ettirmek (kanat); etrafında dolaşıp durma. hoveringly tereddüt ederek. , Hovercraft tazyikli hava üzerinde karada ve denizde gidebilen pervaneli bir taşıt. nasıl, ne, ne suretle, ne gibi, ne kadar, ne derecede, ne halde, ne maksatla; niçin; yapma tarzı. How about it? Ne dersiniz? How are you? Nasılsınız? How do you do? Nasılsınız? How goes it? How is it going? Ne var ne yok? Ne âlem desiniz? İşler nasıl? How now? How then? (eski.) Bu da ne demek? How so? Niçin? Nasıl olabilir? a fine veya pretty how do you do sıkıntılı bir durum; yüz karası bir durum. Show me the hows and the whys of it. Bana işin sebeplerini anlatın. (eski.) bununla beraber, mamafih. mahfe; fil veya deve sırtında taşınan tenteli taht. (ünlem), A.B.D, (k.dili.) merhaba. mamafih, bununla beraber, ama, fakat. (ask.) obüs, havan topu. ulumak; inlemek, feryat etmek; kahkaha atmak; uluma; inleme, inilti, feryat. howl down yuhalayarak kürsüden indirmek, yuhalayarak susturmak. howling dervish Rufai dervişi. howling monkey Güney Amerika'ya mahsus uzun kuyruklu ve uluma sesi çıkaran bir cins maymun. a howling success büyük başarı. a howlinq wilderness çöl, ıssız çöl veya kırlar. havlavan hayvan, bağıran kimse veya hayvan: (argo) gülünç hata, budalaca yanlışlık. her ne derecede, her ne kadar, her nasıl olursa olsun. direksiz veya tek direkli mavna veya duba. (ünlem) Hey! (dikkat çekme ünlemi); Ho ! (hayvanları uzaklaştırma ünlemi) , hoiden kaba ve arsız kız, erkek Fatma. hoydenish arsız kız tavırlı. bir salon oyunları ansiklopedisinin ismi. according to Hoyle kurallara uygun, doğru olarak. HP., HP, h.p. (kıs.) high pressure, horse- power HQ (kıs.) Headquarters. HR (kıs.) House of Representatives. hr. (kıs.) hour. (kıs.) Her (His) Royal Highness. (kıs.) hours. (kıs.) high school, Home Secretary, hydrofoil ship. (kıs.) heat, height. tekerlek poyrası, tekerlek göbeği; dünyanın merkezi. the Hub Boston şehrinin takma ismi. balkabağı. nargile; karışıklık, gürültü. gürültü. (k.dili.) koca. (oto.) cant kapağı. kibir, gururlanma, kasılma. havluluk bir çeşit kumaş. (nad.) kalça, but; kalça gibi çıkıntılı şey. yaban mersini ve çay yemişine benzer Amerika'da yetişen bir cins ufak ve siyah meyva. kalça kemiği; aşık kemiği. seyyar satıcı; A.B.D, (argo) reklamcılıkla meşgul olan kimse; seyyar satıcılık yapmak; çekişe çekişe pazarlık etmek. bir araya sıkışmak; birbirine sokulup sarılmak ve çömelmek; acele ile karmakarışık tıkmak (esya) acele ile biraraya toplamak; karışıklık, düzensiz ve karışık toplanma; Amerikan futbolunda oyun arasında oyuncuların baş başa verip konuşması; A.B.D, (k.dili.) özel görüşme. go into a huddle baş başa verip konuşmak. renk tonu; renk. hued renkli. ünlem, nida, feryat. hue and cry ''Tutun ! Yakalayın !" diye sokaklarda halkın bağrışması. kabadayılık göstermek; bir kimseye öfkelenmek; dama oyununda atlama fırsatını kaybettiğinden hasmının taşını yutmak; darılmak, küsmek, gücenmek; dargınlık, öfke; surat asma; dama oyununda ceza olarak hasmın taşını yutma. huffish öfkelenmis, kızgın. huffishly öfkeyle kızgınlıkla. huffishness öfke, kızgınlık. huffy kolay öfkelenir, parlamaya hazır; öf keli. (-ged, -ging) kucaklamak, sarılmak; bağrına basmak, sımsıkı tutmak; benimsemek, dört elle sarılmak (fikre); sarılma, kucaklama. hug the land (den.) kara yakınından gitmek. hug the wind (den.) rüzgâra karşı gitmek; orsa gitmek. bear hug çok sıkı kucaklama (ayı gibi) çok iri, kocaman, cüsseli, muazzam. hugely muazzam bir şekilde. hugeness irilik, kocamanlık. düzensizlik; karışıklık; (eski.) sır tutma, ağzı sıkı oluş, ketumiyet; karışık; gizli; gizli tutmak, sır saklamak; gizli görüşmelerde bu- lunmak, gizlice hareket etmek. yelek. Fransız Protestan (16. ve 17. yuzyıllarda) (ünlem) Nasıl ? Hay Allah ! Hawaii'de kol hareketleriyle yapılan ve bir anlam taşıyan dans. kullanılmaz hale gelmiş gemi teknesi, hurda gemi; çok büyük ve kaba gemi; iri ve hantal kimse veya şey; up ile hantal bir şekilde doğrulmak. hulky, hulking iri ve yakışıksız, hantal. geminin tekne kısmı, kuru tekne; geminin teknesine gülle isabet ettirmek. hull down (den.) yalnız direk ve yelkenleri görünecek kadar uzakta. hull up (den.) teknesi görünecek kadar yakın. fındık v.b.'nin dış kabuğu, zarf; (bot.) çanak; kabuğunu veya çanağını çıkarmak gürültü, velvele, yaygara. (bak.) halloo. (ünlem), (-med, -ming) Ya, öyle mi? Acayip! Hım! (tereddüt belirten ünlem, "bir düşüneyim'' anlamındaki ses); bu tür bir ünlem; tereddüt ve hoşnutsuzluk ünlemi çıkarmak. Bak. hem. (-med, -ming) ağzını açmadan 'm' sesi çıkarmak; arı gibi vızıldamak; dudaklar kapalı olarak şarkı söylemek; mırıldanmak; (k.dili) faaliyette olmak; harıl harıl çalışmak, (fig.) kolları sıvamak; mırıltı ile söylemek (şarkı); vızıltı, mırıltı; makina gürültüsü; kalabalığın uğultusu. The office was humming Büroda herkes arı gibi çalışıyordu. insana ait insani, beşeri, beşeriyete ait; insan. human affairs toplumsal olaylar. human being insan, insanoğlu. human equation hesaba katılması gereken insanca hata veya güçsüzlük etkeni. human nature insan tabiatı, insan hali. human race insan ırkı. human rights insan hakları. human sacrifice kurban edilen insan; insan kurban etme. humanly insanca; insanın güç veya yeteneği dahilinde. insancı, merhametli, müşfik, insaniyetli; yükseltici, uygarlaştırıcı. humane letters, humane studies beşeri ilimler, konusu insan olan bilimler. humane society insan veya hayvanları himaye eden kurum. humanely insanca, merhametle, şefkatle. humaneness insanlık, şefkat merhamet. insanlık çıkarlarına bağlılık; ilâhiyat ve metafiziğe önem vermeyen bir felsefe sistemi; edebi talim ve terbiye; b.h. humanizma. insaniyetperver, hayır seven, insancı, insani; yardımsever kimse. humanitarianism hayırseverlik. insan, beşer; insanlık, beşeriyet, beniâdem; insaniyetperverlik, merhamet, şefkat. the humanities klasik Yunan ve Latin edebiyatları üzerinde çalışma; konusu insan olan ilimler, hümaniter bilimler. insanlaştırmak; insanileştirmek; insanlaşmak, insanileşmek. insanoğlu; beşeriyet, beniâdem. alçak gönüllü, mütevazı; hakir, aciz; saygılı, hürmetkar; kibrini kırmak, (colloq.) burnunu sürtmek, karşısında eğilmeye mecbur tutmak. humble apology alçak gönüllülükle özür dileme. humble dwelling mütevazı ev. eat humble pie kibri kırılmak, övüngenlikten vaz geçip boyun eğmek; kabahatini itiraf edip af di- lemek, (colloq.) tükürdüğünü yalamak. your humble servant aciz kulunuz. humbly alçak gönüllülükle, tevazu ile. humbleness alçak gönüllülük, tevazu. (bak.) bumblebee. (-ged, -ging) yalan, hile, dolap, (slang) martaval, dümen; yalancı kimse, hilekar kimse; aldatmak; hile yapmak, (slang) kazık atmak, madik atmak. humbuggery hilekârlık. (k.dili) olağanüstü bir şey veya kimse. can sıkıcı, yeknesak, yavan; can sıkıcı kimse; monoton herhangi bir şey; boş ve sıkıcı söz. (anat.) kol kemigi, dirsekten omuza kadar olan kemik, karaca kemiği, pazı kemiği. humeral kol kemiğine veya omuza ait. yaş rutubetli, nemli. humid'ity, hu'midness rutubet, nem. humid'ify nemlendirmek. relative humidity nispi nem. nemlendirici tertibat veya cihaz. nemlendirme kutusu; tav kutusu. kibrini kırmak, utandırmak, hakaret etmek, rezil etmek. kibrini kırma, rezil etme, utandırma. alçak gönüllülük, tevazu; boyun eğme, yumuşak başlılık. vızıldayan, mırıldanan, uğuldayan; (k.dili) kuvvetli, canlı, dinç. sinekkuşu, (zool.) Trochilus. yuvarlak tepe, tümsek yer. hummocky tümsek, tümsekli. , (İng.) humour güIünçlük, komiklik; nüktedanlık, nüktelilik; mizah, güldürü; keyif; mizaç , huy, tabiat; kapris; (tıb.) salgı; sivilce; suyuk, hılt, (eski.) fizyolojide kan, safra balgam veya sevda salgısı; keyfine tabi olmak, ayak uydurmak, kaprisine boyun eğmek. be in the humor for canı istemek, havasında olmak. good humor iyi huy, hoş mizaç. ill humor ters huy, aksi mizaç. out of humor canı sıkkın; sinirli, öfkeli. sense of humor olayların gülünç yönünü görme kabiliyeti; şakadan anlama. suyuktan ileri gelen. (müz.) kapris, fantezi ve oynak parça. şakacı kimse, nüktedan kimse; mizahçı, güldürü yazarı. latife kabilinden, mizahi, gülünç, komik. humorously şaka tarzında, mizah yollu. humorousness şakacılık; gülünçlük. kambur, hörgüç; tümsek yer, tepe; (İng.), (argo) huzursuzluk, iç sıkıntısı; kamburlaştırmak; (gen.) oneself ile gayrete gelmek, azmetmek. over the hump iyileşme yolunda. humpy girintili çıkıntılı; tümsekli. kambur; kambur kimse; bir çeşit iri balina. (ünlem), hım. (şüphe, tereddüt veya hakaret ünlemi); böyle ses çıkarmak. düşüp kırılınca tamir edilemeyen şey (bir çocuk şiirinde yumurta anlamma gelir) bitki ve hayvan artıklarının çürümesinden meydana gelen organik toprak, kara toprak, humus. Hun kavmi; barbar kimse, vahşi kimse. eğmek, bükmek, kamburlaştırmak; omuzlamak; kambur; iri parça; A.B.D, (k.dili.) önsezi. kambur; kambur kimse. yüz sayısı, yüz rakamı (100, C); yüz. hundredweight 112 librelik ingiliz ağırlık ölçü birimi; 100 librelik Amerikan ağırlık ölçü birimi. a hundredfold yüz kat, yüz misli. a hundred per- cent yüzde yüz. hundredth yüzüncü; yüzde bir. (bak.) hang; asılmış, asılı. hung beef tuzlanmış ve kurutulmuş sığır eti. hung jury kararında oybirliğine varamayan jüri. He is hung up on food (A.B.D.),(argo) Aklı fikri yemekte. Hung. (kıs.) Hungarian, Hungary. Macar; Macar dili; Macar, Macaristan halkından. Macaristan. açlık; kuvvetli istek, arzu, özlem, iştiyak; acıkmak; hasret çekmek, özlemini duymak, şiddetle arzulamak; aç bırakmak. hunger march açlık yürüyüşü. hunger strike açlık grevi. aç, karnı acıkmış; istekli; kuru, kıraç. hungrily açlıkla; arzuyla. (k.dili) iri parça. avlanmak, peşine düşmek; avlamak, av peşinden gitmek; araştırmak; (mak.), (elek.) bir nokta çevresinde dalgalanmak; av, şikar; avcılık; avcılar kulübü; arama; avlak. hunt down yakalayıncaya kadar peşini bırakmamak. hunt up aramak, arayıp bulmak. avcı; arayıcı; av atı veya köpeği. avcılık; arama, araştırma; (mak.), (elek.) dalgalanma. hunting box (İng.) avcı kulübesi. hunting cap coğunlukla kadifeden yapılmış avcı kasketi. hunting case madeni saat kapağı. hunting dog av köpeği. hunting knife av bıçağı. hunting seat av köşkü. happy hunting grounds kızılderililerin cennete verdikleri isim. kadın avcı. avcı; av köpeklerine bakan uşak. yarışlarda kullanılan engel veya çit; engelli yarış; seyyar ağıl; (İng.) dallardarı sepet gibi örülmüş portatif parmaklık veya engel; etrafına parmaklık veya çit çevirmek; yarışta engel atlamak. high hurdles yüksek engel; yüksek engelli 110 metrelik koşu. low hurdles alçak engel; alçak engelli 200 metrelik koşu. hurdler engelli koşuya katılan yarışmacı. (müz.) latarna. hızla atmak savurmak, fırlatıp atmak; hiddetle söylemek; hızla atış, fırlatma. gürültülü karışıklık; arbede. , hurray, hooray (ünlem), Yaşa! (alkış veya zafer ünlemi); bu (ünlem); "Yaşa !" diye bağırmak. kasırga, bora. hurricane deck yolcu gemilerinin en üst güvertesi. hurricane lamp rüzgar feneri, gemici feneri. hurricane signal şiddetli ve tehlikeli bir kasırganın geleceğini işaret eden bayrak. aceleye gelen, telaşlı. hurriedly acele ile; çabucak. hurriedness aceleye gelme, acele. acele etmek, acele ile gitmek; koşmak; acele ettirmek; acele ile göndermek; sıkıştırmak; acele telaş. Hurry up! Acele et! Çabuk ol! Haydi! in a hurry acele ile, telâşla. telaş, acele koşuşturma. (hurt) yara, bere, zarar, hasar; acı, ağrı, sızı; incitmek, acıtmak, yaralamak; rencide etmek, acı vermek, kederlendirmek; zarar vermek, hasara uğratmak; acımak, ağrımak. hurtful zararlı; incitici, ıstırap veren. hurtfully zarar verecek şekilde; inciterek. hurtfulness zarar; inciticilik. çarpmak; hızla atılmak veya fırlamak; hızla fırlatmak. koca, zevç; idare etmek; idareli kullanmak. (eski) çiftçi. çiftçilik, ziraat; idarecilik; ekonomik bir şekilde ev idaresi. derin sessizlik, sükut; susmak, sükut etmek; susturmak, sesini kesmek. Hush! Susun! hush money susmalık, sus payı. hush up örtbas etmek, kapatmak. (ünlem) Uyu yavrum! Haydi uyu ! (k.dili.) gizli, örtülü. mısır başağının dış yaprakları; herhangi bir şeyin işe yaramayan dış kısmı; dış kabuğunu soyup çıkarmak. husking husking bee A.B.D mısır soymak için çiftlik ambarında düzenlenen ziyafet. kabuklu; kabuk gibi kuru; boğuk, kısık (ses) huskily boğuk sesle. huskiness boğukluk, kısıklık (ses) A.B.D, (k.dili) kuvvetli, güçlü, dayanıklı; kuvvetli kimse. Eskimo köpeği, kızak köpeği; Eskimo; Eskimo dili. eskiden Macar süvarisi; süslü üniforması olan hafif süvari askeri. adı çıkmış kadın, aşüfte; civelek kız; (İng.) dikiş kutusu. (çoğ.), (topluluk ismi) seçim hazırlığı; politikacıların konuşma yaptıkları yerler. kalabalıkta itişmek, itişip kakışmak; itip kakmak; acele ettirmek veya etmek; eline çabuk olmak; (A.B.D.), (argo) hileli satış yapmak, hile ile para kazanmak; (A.B.D.), (argo) fahişelik yapmak; itişip kakışma, acele, telâş; (k.dili) hummalı faaliyet. hustle up (A.B.D.), (k.dili) yapıvermek. hustler eline çabuk kimse, çok faal kimse; kalpazan kimse; fahişe. kulübe; asker barakası. tavşan kafesi; büfe üstüne konulan tabak çanak dolabı; dolap, ambar; kulübecik; (mad.) kömür vagonu; çukur tepsi; hamur tahtası; ambara yığmak. (bak.) chutzpah. (ünlem), (eski.) Yaşa ! Varol ! sümbül (bot.) Hyacinthus orientalis; Yemen taşı. water hyacinth su sumbülü, (bot.) Eichornia crassipes. hyacin'thine sümbül gibi, sümbül renginde. cam gibi, şeffaf; (biyokim.), hiyalin; (anat.) gözde bir zar; ,(şiir) cam gibi şeffaf yüzey. (min.) bir cins şeffaf opal. cam gibi şeffaf. melez hayvan veya bitki; iki ayrı dilden alınmış kelimelerle yapılan bileşik kelime; melez, karışık. hybridism, hybrid'ity melezlik. hybridiza'tion melezleştirme. hybridize melez olarak yetiştirmek veya yetişmek. (mit.) Herkül tarafından öldürülen dokuz başlı yılan; (astr.) güney yarım kürede bulunan yılana benzer bir takımyıldız. (çoğ.) -drae, -dras) (zool.) tatlı su polipi; suyılanı; kolayca defedilemeyen bela. hydraheaded çok başlı, yok edilmesi güç. ortanca,(bot.) Hydrangea hortensia. fire hydrant yangın musluğu. hidrat; su ile karıştırarak bileşik meydana getirmek. su kuvvetiyle işleyen, hidrolik; su altında sertleşen; hidrolik. hydraulic brake hidrolik fren. hydraulic cement su altında sertleşen çimento. hydraulic lift hidrolik yük asansörü. hydraulic press hidrolik pres. hydraulic ram yükseğe su çıkarmaya mahsus su mengenesi. hidrojenli, hidrojen cinsin(den.) hidrojen ile diğer bir unsurun bileşimi. (önek) suya ait, hidro-. (kim.) hidrokarbon. (tıb.) hidrosel, husye veya skrotumda su toplanması. (tıb.) beyinde su toplanmasına ait. (tıb.) beyinde su toplanması. (kim.) hidroklorit. hydrochloric klorhidrik. hydrochloric acid hidroklorik asit, tuzruhu. (kim.) hidrojen ile siyanürun bileşiminden meydana gelen. hydrocyanic acid hidrosiyanür asit, siyanür asidi (çok kuvvetli bir zehir) fiziğin hidrodinamik bahsi ile ilgili. hydrodynamics sıvıların durumunu inceleyen fizik kolu, hidrodinamik. hidroelektrik, su gücüyle hâsıl olan elektriğe ait. gemi kayağı; deniz altı yatay dümeni; kayakla su üzerinde giden küçük gemi. hidrojen. hydrogen bomb hidrojen bombası. hydrogen peroxide oksijenli su. hydrogen sulphide (kim.) hidrojen sülfidi. hydrog'enate hidrojenle birleştirmek. hidrografi, yeraltı ve yerüstü sularını inceleme ve haritalarını çıkarma ilmi. hydrographer hidrografi uzmanı; bahriye haritacısı. hydrograph' ic(al) deniz haritacılığına ait; hidrografiyle ilgili. hidroloji, su bilimi hydrolog'ic(al) hidrolojik, su bilimi ile ilgili. (kim.) hidroliz. bal şerbeti. hidrometre. hydromet'ric(al) hidrometreye ait. (tıb.) hidropati, su kürü. hydropathic(al) hidropatik, su kürü ile yapılan. hydropath hidropatist, su ile tedavi uzmanu. (bot.), (zool.) sucul, hidrofil. (tıb.) kuduz hastalığı; sudan korkma illeti. hydrophobic kuduz hastalığına ait. (tıb.) sıskalık cinsinden, sıskalık illetine tutulmuş. deniz uçağı, suya inebilen uçak. ilaçlı su içinde bitki yetiştirme metodu. (kim.) fotoğraf banyosunda kullanılan bir madde. hidroskop. (kim.) sıvı halindeki koloit. hidrosfer, suküre. hidrostatikle ilgili. hidrostatik, makina ilminin sıvıların dengesinden ve basıncından bahseden dalı. hidroterapi, su tedavisi. sıcak suya ait; sıcak suyun yeryüzü kabuğundaki cisimler üzerindeki etkisine ait. (bot.) bitkilerin rutubete doğru veya tersine dönme eğilimi, suya doğrulum. (kim.) sulu, bileşiminde su bulunan. (kim.) hidroksit. (zool.) deniz anası ve mercan gibi suda yaşayan hayvanlar familyasına ait; selenterelerin bir sınıfı. ,hyaena sırtlan. sıhhat tanrıçası. sağlık bilgisi, hıfzıssıhha. feminine hygiene doğum kontrolü. hygien'ic sağlıkla ilgili. sağlık bilgisi.. (önek) rutubetli, nemli nem miktarını otomatik olarak kaydeden alet. higrometre. hygrometry havadaki nem miktarını ölçme ilmi. higroskop. b.h., (mit.) evlilik tanrısı: izdivaç, evlenme; (anat.) kızlık zarı. hymene'al düğüne ait, evlenme ile ilgili; düğün şarkısı. (çoğ.), (zool.) zarkanatlılar. ilahi; ilahi okumak, ilahi okuyarak kutlamak veya ifade etmek. ilahi kitabı. ilâhi okuma; ilâhiler. ilahi besteleme veya tetkik etme sanatı; ilahiler. hymnologist ilahi besteleyen veya düzenleyen kimse. (anat.) dil kemiği, dilin kökünde bulunan at nalı şeklindeki kemik. bazı bitkilerin köklerinden çıkarılan ve ilaç olarak kullanılan bir alkaloit. (kim.) banotundan çıkarılan bir alkaloit, musekkin olarak kullanılan bir ilaç. , hypethral üstü açık, damsız. (argo) zerkedilen esrar; şırınga; satışı teşvik eden ilan veya teklif; dikkat çekici hareketler; üzerine dikkat çekilen kimse veya şey; aldatmak. hype up uyarmak; heyecanlandırmak. (önek) aşağı, yukarı, haricinde, dışında. asit fazlalığı (midede) (geom.) hiperbol. hyperbol'ic hiperbolik. hyperboloid hiperbole benzeyen, hiperboloit. mübalâğa, abartma. hyperbol'ic(al) çok mübalâğalı. hyper'bolism mubalağaya kaçma, mübalağalı ifade kullanma. hyper'bolize mü- balağalı ifade kullanmak; abartmak. (mit.) kuzey daglarının ötesinde ebedi ışık ve bolluk ülkesinde yaşadığı farzolunan bir top- lumun ferdi; bu ülkede yaşayanlara ait. aşırı tenkitçi kimse. hypercritical aşırı tenkit niteliğinde. hypercritically aşırı derecede tenkit ederek. (tıb.) kan hücumu. (psik.) aşırıduyu. oksijenle karıştığı zaman kendiliğinden ateş alan roket yakıtı. doğaüstü, fizikötesi. aşırı duygun, duygulu; alerjik. sesten çok hızı yol alan. (tıb.) yüksek tansiyon. (tıb.) tiroidin fazla çalışmasından ileri gelen durum. (tıb.) bir organın anormal irileşmesi. hypertroph'ic fazla irileşmeye ait. iki kelimeyi veya bir kelimenin kısımlarını ayıran kısa çizgi, tire. hyphenate tire ile birleştirmek. hyphenated tire ile birleştirilmiş; A.B.D hem doğduğu memlekete hem de A.B.D'ne bağlı olan. uyutucu, uyku verici (ilaç v.b.); uykuya dalarken duyulan (his, rüya) uyku verici. (tıb.) hipnoanaliz, psikanalizde ipnozla tedavi usulü. (tıb.) uykuda telkinle öğretme metodu. (tıb.) ipnoz; suni uyutma. (tıb.) ipnozla tedavi. uyutucu, suni uyutma usulüne ait; uyuşturucu madde; suni uyutma usulü ile uyutulmuş kimse. hyp'notism suni uyutma, hipnotizma. hyp'notist hipnotizma yapan kimse. hyp'notize suni uyutma usulü ile uyut (mak.), hipnotize etmek. fotoğrafçılıkta kullanllan sabitleştirici ilâç. (k.dili) iğne. (önek) aşağı, alt, daha az. (eski) (mim.) hamam ve odaları ısıtmaya mahsus yeraltı ısıtma tertibatı. bombanın patladığı yer, etki alanı merkezi. (tıb.) hastalık kuruntusu; karasevda, melankoli. hypochondriac hastalık kuruntusu olan kimse; kuruntulu. küçültme ve sevgi isim şekillerine ait. ikiyüzlülük, mürailik, riyakârlık, riya. ikiyüzlü kimse. hypocrit'ical mürai, ikiyüzlü. hypocrit'ically riyakârlıkla. (tıb.) deri altına ait; iğne, şırınga. hypodermic injection iğne, enjeksiyon. hypodermic syringe deri altı şırıngası. (anat.) karnın alt nahiyesine ait. (jeol.) yeraltında oluşan (kaya) temel, esas; bir şeyin asıl niteliği; (tıb.) dolaşım güçlüğünden ileri gelen birikme. hypostat'ic(al) esaslı; özdenligi olan; (tıb.) kan tıkanmasma ait. tavan direkler üzerine oturtulmuş; damı sütunlar üzerine oturtulmuş bina. (huk.) tutu, ipotek, rehin. borca karşılık rehin olarak vermek, tutuya koymak, ipotek etmek. hypotheca,tion rehin verme. (geom.) hipotenüs. varsayım, faraziye, hipotez; kaziye, önerme; kuram, nazariye. working hypothesis geçici var- sayım. hypothet'ical varsayımlı; kuramsal, nazari. hypothet'ically varsayımılı olarak. nazariye kurmak, farzetmek. (önek) yükselti. yerkürenin deniz seviyesi üstündeki topografik özellikleriyle uğraşan bilim dalı. tavşana benzer küçük bir hayvan. Çin'e mahsus bir çeşit yeşil çay. zufa otu, çördük, (bot.) Hyssopus officinalis. (tıb.) rahmin ameliyatla alınması. (fiz.) histerezis. hysteret'ic histerezise ait. (tıb.) isteri, peri hastalığı. isterik, isteriye ait. hysterics (çoğ.) isteri nöbeti. hysterically isterik bir şekilde. (kon. san.) sonraki sözü öne alma usulu, takdim tehir. (tıb.) rahim ameliyatı; sezaryen ameliyatı. , fusel oil bazı içkiler yapı Iırken meydana gelen bir çeşit karışık ve za rarlı alkol , İngiliz alfabesinin dokuzuncu harfi; (I.) harfi şeklinde herhangi bir şey; Romen rakamlannda bir sayısı. (zam.) ben. iyelik hali my benim. nesnel hali me beni, bana, ben(den.) (çoğ.) we biz. iyelik hali our bizim, ours bizimki. nesnel hali us bizi, bize bizde, biz(den.) (kıs.) island, isle. (kıs.) iodine. (kıs.) (I.) would, (I.) should, (I.) had. (I.) will veya (I.) shall. (kıs.)(I.) am. kls. intermediate frequency ara frekansı. kls. Irish Free State. (kıs.) idem guod aynı, tıpkısı. (kıs.) intelligence quotient. (kıs.) Irish Republican Army. (şiir) birincisi kısa ikincisi uzun iki heceli vezin şekli. iam'bic bu vezne ait, bu vezinle yazılan (mısra, şiir) (sonek) özgü: amphibian, Smithsonian. tıbba ait, doktorlarla ilgili. iatry (sonek) tedavi: psychiatry ruh tedavisi. ib., ibid. (kıs.) ibidem. ibadan, Nijerya'da bir şehir. potrel. İberya; İberik yarımadası; (eski.) Gürcistan. Iberian iberik yarımadasında yaşamış olan eski bir Avrupa kavmine ait; İberya'ya veya orada bulunan kavme ait; İberyalı; İberya dili. boynuzları arkaya doğru kıvrık bir dağkeçisi, (zool.) Capra ibex. (Lat.) evvelce bahsedilen yerde, aynı kitapta. balıkçıl familyasından bir kuş; çeltik kargası, parlak ibis, (zool.) Plegadis falcinellus. sacred ibis eski Mısirlıların kutsal saydıkları aklı karalı balıkçıl; yılancıl, (zool.) Threskiornis aethiopica. ibo, Nijerya'da bir kabile. (kıs.) International Bank for Reconstruction and Development. (kıs.) International Civil Aviation Organization. Ege denizi (eski bir isim) (kıs.) Intercontinental Ballistic Missile (ask.) kıtalararası roket. buz; dondurma; meyvalı dondurma; buza benzer şey; pasta üstü için krema; (argo) pırlanta; dondurmak; içine buz koymak, buzda soğutmak; pasta üzerine şekerli krema sürmek; (A.B.D.), (argo) öldürmek. ice age buzul devri. ice ax dağcıların kullandıkları buz baltası. ice cream dondurma. ice creeper kaymamak için ayakkabıların altına konan sivri uçlu demir, buz nalçası. ice field denizde yüzen büyük buz kitlesi. ice floe denizde yüzen ufak buz kitlesi; deniz buzulu. ice hockey buz hokeyi. ice ma- chine buz yapma makinası. ice pack kutup denizlerinde küme halinde bulunan iri buz parçaları; buz torbası. ice pick buz kıracağı. ice plant buzhane, buz fabrikası; buz otu, buz çiçeği, (bot.) Mesembryanthemum crystallinum. ice point O°C. ice sheet bir kıtayı örtecek kadar büyük buz kitlesi. ice storm yağmuru yağar yağmaz donduran fırtına. break the ice resmiyeti gidermek, havayı yumuşatmak; ilk defa bir işe girişmek. camphor ice kâfurla yapılmış merhem. cut no ice (A.B.D.), (k.dili.) önem veya etkisi olmamak. on ice (A.B.D.), (argo) yedekte; sonucu lehte olacağı şüphesiz. on thin ice çok nazik veya müşkül bir durumda. iced buzlu, buzla kaplanmış; üzerine krema sürülmüş (pasta, kek) buz adası, buzdağı, aysberk. donmuş nehir veya göl üstünden geçmeye mahsus yelkenli kızak. etrafı buz ile çevrilmiş (gemi); her tarafı donmuş (liman) A.B.D buzdolabı. buzkıran; bir toplantıda insanları birbirine kaynaştırmak için vasıta. geniş buz tabakası, buzul. buz gibi. buz deposu. İslanda adası. Iceland moss soğuk memleketlere mahsus yenebilen bir cins liken, İslanda likeni, ciğerotu, (bot.) Cetraria islandica. Iceland spar (min.) İslanda necefi. Icelander İslandalı. Icelan'dic İslanda'ya mahsus; İslanda dili. buz satıcısı. firavunfaresi, (zool.) Herpestes ichneumon. ichneumon fly tırtır, (zool.)Ichneumon. (mim.) bir binanın temel planı, zemin planı; böyle planları çizme sanatı. mit. tanrıların damarlarında kan yerine dolaşan eter nev'inden bir sıvı; (tıb.) irin, cerahat ichorous irinli. (önek) balık. balık gibi, balığa benzer; balığa benzer herhangi bir hayvan. zoolojinin balıklar bahsi. ichthyologist balık bilgisi uzmanı. , ichthyosaurus fosil halinde bulunup kısmen balığa ve kısmen kertenkeleye benzeyen büyük bir deniz hayvanı. buz, buz saçağı, buz salkımı. soğuk bir tavırla. buz gibi olma, çok soğuk olma: soğukluk. pasta ve kek üzerine veya içine sürülen şekerli krema. (kıs.) International Court of Justice. , eikon Ortodoks kilisesinde azizlerin resmi, ikon; resim, heykel. icon'ic azizlerin resimlerine ait. Konya'nın eski ismi. yerleşmiş geleneklere karşı çıkma; azizlerin resimlerini parçalama. iconoclast yerleşmiş gelenekleri hiçe sayan kimse; putkıran, azizlerin resimlerini parçalayan kimse, özellikle sekizinci ve dokuzuncu yuzyıllarda Doğu kiliselerinde resimleri ortadan kaldırmak isteyen hizip üyelerinden biri. iconoclas'(tic.) yerleşmiş geleneklere karşı çıkan; aziz!erin resimlerini parçalayan. heykel, resim veya oyma ile canlandırma; ikon veya tasvirlerin konusu; ikonların tasvir ve tahlili. ikonları inceleme sanatı. televizyonda resim çeken cihazların tarama kısmı, ikonoskop. Doğu kiliselerinde en mukaddes yeri cemaatin bulunduğu kısımdan ayıran üç kapılı ve üstünde azizlerin resimleri bulunan kısım. (sonek) ilim dalı; sanat; çalşışma alanı: physics, ethics ,athletics. (tıb.) sarılık; (bot.) yapraklara arız olan sarılık hastalığı. buzlu, buz gibi, donmuş; soğuk hal veya tavırlı, donuk . (kıs.) Idaho. (psik.) bir kişideki zevk-acı ilkesine dayanan ilkel güdüsel güçlerin toplamı; alt ben; ilkel arzular; id . Edremit yakınındaki Kazdağı'mn eski Yunanca adı; Girit'te bir dağ. kimlik kartı. fikir, düşünce, mütalaa; ta savvur; inanç; tahmin, sanı; (k.dili) ana konu; (fels.) idea fixed idea saplantı. (I.) have no idea. Hiç bir fikrim yok .The idea is that... Mesele şudur ki Maksat şundan ibarettir:... The very idea! Ne kadar tuhaf ! tasavvur edilebilen en mükemmel sonuç (şey, hal); ulaşılmak istenilen amaç, kusursuz hayal; mükemmel kimse veya şey, ideal, üIkü; ideal, üIküsel; kusursuz, mükemmel, üstün, en yüksek evsafta; tasavvura dayanan, hayali. ideal gas basit fiziksel kurallara tümüyle uyan hayal unsuru bir gaz ideally .ideal olarak, fikir itibariyle; arzu edilen şekilde, en mukemmel sonucu verecek şekilde. dünyada iyilik yapma hevesi, ideal uğruna çabalama hevesi; (fels.) üIkücülük, idealizm. üIkücü, idealist, mefkureci idealis'(tic.) üIkücü, idealizme ait, fazla ümitli; kendi çıkarını düşünmeyip kamu yaranna çalışan. ideal oluş, üIkücü vasıf veya karakter; yaratılcılık; (fels.) yalmz kavram halinde mevcut olma. idealleştirmek idealiza'tion idealleştirme. tasavvur etmek, kavramak, anlamak idea'tion tasavvur veya kavrayış yeteneği. (Fr.) sabit fikir, saplantı. (zam.), (Lat.) aynı(eser veya yazar) aynı, bir, tıpkı, özdeş. identically aynen, aynı ,sekilde. teşhis etmek, hüviyetini tayin etmek; aynı olduğunu ispat etmek; bir tutmak, fark gözetmemek identify with ile bir tutmak identifica'tion hüviyetini tespit etme; hüviyet identification card kimlik kartı, hüviyet varakası. kimlik, hüviyet; özdeşlik, ayniyet identity card kimlik belgesi, kimlik cüzdanı identity crisis ergenlik çağındaki benliği bulma bunalımı identity disk üzerinde askerlerin kimligi yazılı olan madalyon. , ideograph yazıda kelimenin harfleri gösterilmeden doğrudan doğruya fikri ifade eden işaret, ideogram ideograph'ic(al) anlamı belirten işarete ait. herhangi bir kuramın dayandığı düşüncelerin tümü, ideoloji ideolog'ical ideolojik ideol'ogist ideolog. (biyol.) bir fikrin ifadesi olarak vücutta hâsll olan (çoğ.)unlukla istem dışl bir harekete dair. çog. eski Roma takviminde Mart, Mayıs, Temmuz ve Ekim aylarının 15. ve diğer aylann 13. günleri; bu tarihlerde biten sekiz günlük muddet. (Lat.) (kıs.) e.) yani, demek ki. ahmaklık, bönlük, dimağ zaylflığı; delilik. .deyim, tabir; şive, lehçe; üslup idiomat'ic belirli bir dilin özelliklerini taşıyan, dilin if ade özelliklerini belirten idiomat'ically ana dili gibi. (biyol.) başka bir hastallktan ileri gelmeyen veya sebebi bilinmeyen hastallk; alerjik hastalık. (biyol.) plazmanın uzviyetin mahiyetini tayin eden kısmı. mizaç, huy; özellik, hususiyet, özel durum idiosyn crat'ic özel durumla ilgili. geri zekâlı kimse; ahmak veya bön kimse idiot box (argo) televizyon idiot' lantern ing, (argo) televizyon idiot'ic ahmak idioticslly budalaca. işsiz, aylak, aslı esası olmayan; işlemeyen; boş; boş gezmek; vaktini boşa harcamak, oyalanmak, boş şeylerle meşgul olmak; (motor) boşta çalışmak idle mo ments boş zamanlar idle pulley, idling pulley avara kasnagı idle away time zaman öIdürmek. idleness işsizlik, tembellik. idler boş gezen kimse; boşa dönen kasnak idly tembelce, aylakça; (motor) boşta . put, sanem; mabut; çok sevilen kimse veya şey; yanlış fikir. putperest kimse; taparcasına seven kimse. idolatress putperest kadın. idolatrous putperestlik kabilin(den.) idolatrously puta taparcasna. idolatry putperestlik; çılgmca sevgi, şuursuz sevgi. aşırı derecede sevmek, (fig.) tapmmak; putlaştlrmak. idil, köy hayatını idealleştirip tasvir eden kısa şiir veya düzyazı, pastoral şiir veya düzyazı. idyllic pastoral; saf ve sevimli. vasiyetle bırakılmış şey, miras; vasiyet baglaç, eğer, ise, şayet, rağmen; şart If he hasn't done it again ! Hay Allah yine aynı şeyi yaptı. If (I.) only knew! Keşke bilseydim! if not aksi taktirde, degilse, olmazsa as if güya, sözde, sanki, gibi. As if you didn't know! Muhakkak biliyorsunuz! Bilmediğinize inanmam! What if farzedelim What if it rains? Yagmur yağarsa? Find out if he came. Gelip gelmediğini öğren. She is sixty if a day. Aslında altmış yaşında olması gerekir. kls. International Finance Corporation. Eskimolann kar veya buzdan yapllmlş evi (jeol.) ateş Isısıyla meydana gelmiş (kaya), volkanik; ateşe ait; ateş gibi, ateşli. bazı geceler bataklıklarda görülen ve organik maddelerin çürümesinden hasıl olan gazlardan çıkan ateşli buhar; aldatıcı ümit veya her hangi bir şey. tutuşturmak, yakmak, ateşlemek; tutuşmak, yanmak, ateş almak. tutuşma, tutuşturma, ateşleme, ateş alma, yakma; (oto.) ateşleme tertibatı. ignition temperature tutuşma derecesi. alçak; şerefsiz; kalitesiz, bayağı. ignobly alçakça. alçakça, namussuzca. ignominiously alçakçasına, namussuzcasına. ignominiousness alçaklık, namussuzluk. rezalet, alçaklık; namussuzca iş, kepazelik. cahil kimse cehalet, cahillik. ignorant cahil, bilgisiz; bilmeyen; habersiz. ignorantly cahilce, bilgisizce; habersiz olarak. önem vermemek, bilmezlikten gelmek, anlamazlıktan gelmek; (huk.) delil yetersizliğinden kabul etmemek Güney Amerika ve Antil adalarına mahsus iri, parlak renkli ve eti çok makbul bir cins kertenkele. yalnlz fosilleri bulunan çok buyük bir cins keler. ihram. (Yu.), (kıs.) Jesus Japon usulü çiçek düzenleme sanatı. (tıb.) kıvrım bağırsak iltihabı. (anat.) incebağırsağın alt yarısı, kıvrım bağırsak ileac bu bağırsağa ait. çobanpüskülü, (bot.) Ilex aquifolium (anat.) kalça kemigine ait. iliac artery karnın alt tarafmdaki iki buyük atardamardan her biri. iliac region karnın kaburga kemikleri ile kalça arasındaki kısmı. Homer'in "ilyada" adll ünlü destanı; uzun hikaye, destan. kalça kemiği sınf, çeşit, tür, tip, cins. of that ilk aynı tür(den.) (worse, worst) hasta, rahatsız, keyifsiz; fena, kötu; ters, meşum, uğursuz; sert, acı, hain, haksız; çirkin, kerih; kabili- yetsiz; fenallk, kötülük, zarar; hastalık, ra- hatsızlık, acı; fena surette; guçlükle, sıkıntı çekerek; uygunsuz olarak. illadapted uymayan, uygun gelmeyen. ill ad vised ihtiyatsız, tedbirsiz. ill at ease huzursuz, içi rahat olmayan, meraklı. ill bod ing uğursuz, meşum. illbred terbiyesiz .illdisposed kötü huylu; düzensiz, tertipsiz. illfated bahtsız, talihsiz, uğursuz; nahoş. illfavored çirkin. ill gotten kötülükle elde edilmiş. illhu mored fena huylu; aksi, huysuz. illin formed bilgisi kıt olan, yanlış bilgi verilmiş. illjudged tedbirsiz, düşüncesiz. illman nered terbiyesiz, kaba. illnatured huysuz, ters, serkeş. illomened uğursuz. illstarred bahtı kara, talihsiz. illtimed vakitsiz, zamansız, mevsimsiz. illtrained iyi terbiye edilmemiş. illtreat kotu davranmak. illuse kötü muamele etmek. ill will kötü niyet, garaz, kin. ill wisher başkasının kötülüğünü isteyen kimse. do an ill turn to one bir kimseye kötülük etmek. It is an ill wind that blows nobody good Her işte bir hayır vardır. house of ill fame umumhane, genelev. sonuç çıkarma, anlam çıkarma (soz veya davranıstan); dolayısıyle anlama. illative (il'ıtiv) sonuç çıkaran. meşru olmayan, kanuna aykrı, yolsuz. illegal practices yapılması yasaklanan hareket ve davranışlar. illegal'ity kanuna ayklrılık. ille'gally kanuna aykırı olarak. okunmaz, okunması mümkün olmayan. illegibil'ity okunmazlık. illeg'ibly okunmaz bir ,sekilde. gayri meşru, evlilik dışında doğan; kanuna aykrı; makul olmayan, saçma. illegitimacy piçlik, gayri meşru olma. hasis, cimri; dar görüşlü; kültürsüz, bilgisiz. caiz olmayan, haram, memnu, kanuna aykırı. illicitly kanun dışı olarak. hudutsuz, sınır tanımayan, sonsuz. okumamış, kara cahil, okuma yazma bilmeyen. illiteracy cehalet, okumamışlık, okuma yazma bilmeyiş. hastallk, rahatslzllk. mantıksız, mantığa aykırı. aydınlatmak, tenvir etmek; kandillerle donatmak; kitap veya yazıyı renkli resim ve harflerle süslemek, tezhip etmek; fikirlerini geliştirmek, zihnini açmak, uyandırmak; anlatmak, izah etmek; illumina'tion tenvirat, aydınlatma; kitapta tezhip, yaldızlama. illu'minative aydınlatıcı. illu'minator aydınlatan kimse veya şey; kitap veya el yazısını renkli ve yaldızlı resim ve harflerle süsleyen kimse, muzehhip, tezhipçi. aydınlatmak, tenvir etmek; zihnini açmak hayal, kuruntu, hülya, aldanma; hile, yalan; yanlış görüş, hata; çok ince ipekli kumaş. optical illusion gözü aldatan görüntü. hokkabaz; kuruntu sahibi kimse, hayalperest kimse. aldatıcı, asılsız, hayal kabilin(den.) illusory aldatıcı, asılsız, hakikat olmayan, göz boyayan. tanmlamak, tasvir et mek; anlatmak, izah etmek, tarif etmek; resim ile süslemek. illustrator tasvir eden kimse veya şey; kitap veya dergilere resim yapan kimse. örnek, misal, izah edici herhangi bir şey; resim. tarif eden, tanımlayan, tasvir edici. ünlü, meşhur, şöhretli; şanlı, şerefli. illustriously şanl şöhretli bir şekilde. iliryaya ait; iliryall (eski Dalmaçya ve Arnavutluk halkı); ilirya dili. (kıs.) International Labor Organization. içine çekme, massetme, emme. şekil, suret, tasvir, heykel; sanem, put; fikir, hayal; timsal; (bir kimse hakkında) toplumun kanaati; (fiz.) Işınların etkisi veya mercek vasıtasıyle meydana gelen şekil, görüntü, hayal; tasvirini yapmak; yansıtmak, aksettirmek (ayna); hayal etmek, zihninde şekillendirmek. betim, betimleme, tasvir; duş, imge, hayal. tasavvur edilebilir, göz önüne getirilebilir. imaginably tasavvur edilebilir surette, göz önüne getirilebilecek şekilde. hayal mahsulu, hayali. imaginary number sanal sayı. hayal gucu; muhayyile, imgelem; hayal; tasavvur; kuruntu. hayal gücu kuvvetli, yaratıcı; iyi planlanmış. imaginatively hayal gücüne dayanarak. hayal etmek, tasavvur ve tahayyül etmek, tasarımlamak; zannetmek, farz ve tahmin etmek; kavramak, anlamak. (çog. imagoes, imagines) (zool.) tamamıyle gelişmiş ve genellikle kanatlı böcek; (psik.) çocukluktan kalma ana veya baba hayali. imam. imamate imamlık; bir imamın hüküm surduğu memleket imaret. dengesizlik, muvazenesizlik budala, ahmak, bön, aptal (kimse) imbecil'ity ahmaklık, aptallık, budalalık (bak.) embed. içine çekmek, emmek, massetmek; içmek; öğrenmek, kapmak kiremit gibi bir biri üzerine bindirmek veya binmek. üst üste konmuş, imbrica'tion bu şekilde konulmuş süs veya şey; birbirine bindirme veya bindirilme. (çog. imbroglios) karışık iş, dolambaçlı mesele; ciddi anlaşmazlık; kanşık küme. imroz adası. sırılsklam yapmak (kan ile), bulaştırmak, boyamak. hayvanlaştırmak, hayvanlaşmak. massettirmek,işba etmek;doldurmak;iyice ıslatmak;emdirmek;boyamak,renk vermek. (kıs.)imitation. taklit olunabilir, taklit edilmesi mümkün. imitabil'ity taklit imkâm; taklit yeteneği. taklit etmek, taklidini yapmak, benzetmek; bir kimseyi örnek tutmak. imitative taklit kabilin(den.) imitatively taklit yoluyla. taklit, sahte şey; taklit etme, uyma, benzetme. inimitation of taklit ederek. lekesiz, pak; saf; kusursuz. immaculately lekesiz olarak,tertemiz bir halde. immaculateness, immaculacy lekesizlik, pak oluş. (fels.) her yerde mevcut, hazır ve nazır; dahili, batıni. immanence her yerde var olma, içte baki olma. önemsiz, ehemmiyetsiz; ilgisi olmayan; maddi olmayan. olgunlaşmamış, kemal bulmamış, ham, toy, olmamış, gelişmemiş, pişmemiş. immaturely yetişkin kimse gibi davranmayarak; vaktinden evvel, ol gunlaşmadan. immaturity hamlık, toyluk ölçülemez: sınırsız, hudutsuz. immeasurably ölçulemez derecede, gayet, pek çok . şimdiki, hazır, derhal olan, elde mevcut; vasıtasız; yakın. immediately hemen, derhal, doğrudan dogruya. immediacy yakınlık; doğrudan doğruya mevcut olma; (fels.) şuur; sezgi yoluyla bilinen şey. hatırlanamayacak derecede eski, çok eski. from time immemorial çok eski zamandan beri. çok büyük; hudutsuz, engin, geniş. immensely gayet, pek çok. immenseness, immensity genişlik, uçsuz bucaksız olma. ölçülemez daldırmak, suya batırmak. immersed in thought dalgın, derin düşüncelere dalmış. dalma daldırma: batma, batırılma; butün vücudu suya daldırarak vaftiz etme; (astr.) gökcisimlerinden birinin bir başkasımn arkasına veya gölgesi içine girmesi, tutulma. immersion lens mikroskopta daldırma merceği. göçmen, muhacir, dış ülkelerden gelip yerleşen göçmen; dış üIkelerden gelip yerleşen. göç etmek, hicret etmek, dış üIkelerden gelip yerlesmek, muhacir olmak. immigra'tion hicret, göçme, hariçten gelip yerleşme. yakında vaki olma sından korkulan, hemen kopacak olan, yakın. imminence olabilecek durum; tehdit eden şey. imminently tehdit ederek. içine katılıp karıştırılamaz, yağ ile su gibi karışmaz, meczedilemez. hafifletilmesi ve yatıştırılması mümkün olmayan, bastırılamaz. kımıldanamaz, kımılda tılamaz; hareketsiz. immobil'ity hareket sizlik, yerinden kımıldamayış. yerinde durdurmak, tespit etmek, kımıldanmaz hale getirmek; (tıb.) sargı ile tespit etmek;(tic.) tedavülde olan paranın değerini muhafaza için bir kısmını tedavülden çekmek; askeri kuvveti savaşamaz hale getirmek. immobiliza'tion tespit etme, hareketsiz hale getirme. itidalsiz, ıIımlı olmayan, aşırı, ifrata kaçan, çok fazla. immoderately aşırı olarak, ifrata kaçarak. immoderateness, immodera,tion itidalsizlik, aşırılık, ifrat utanmaz arsız, iffetsiz açık saçık; hayasız, küstah, haddini bilmez. immodestly hayâsızca, kustahça im modesty iffetsizlik; hayâsızlık, küstahlık. kurban etmek kesmek, boğazlamak. immola'tion kurban etme kesme ahlaksız, ahlâkı bozuk, ahlaka aykırı, edepsiz, fasit. immorally ahlâksızca. immoral'ity ahlaksızlık. ölmez, ebedi ölümsüz, daim, baki, sonsuz; ölümsüz varlık; şöhreti devam eden kimse; coğ. ilâhlar; (çoğ.),the ile Fransız Akademisi üyeleri. immortal'ity ebedilik, olümsüzlük. immortally ebedi olarak, ölümsüz olarak. ebedileştirmek, ölümsüzleştirmek; ebedi şöhrete nail etmek, unutulmaz hale getirmek. immortaliza'tion ebedileştirme, ölümsüzleştirme. kımıldamaz, yerin (den.) oynamaz, sabit; değışmez; kolay etkilenmez; (huk.) gayri menkul. immovably kımıldanmadan, değişmeyerek. bağışık, muaf, bulaşıcı illetten muaf; bulaşlcı bir hastalığa karşı baglşıklığı olan kimse. muafiyet, dokunulmazlık, masuniyet; bulaşlcı hastalığa karşı muafiyet, bağışıklık; (huk.) kişisel dokunulmazlık, şahsi masuniyet. diplomatic immunity diplomatik dokunulmazlık. muaf olmak, masun etmek, bağışıkkılmak. immuniza'tion baışıklama; aşı. (önek) bağışıklık sağlayan bağışık Iıkla ilgili, bağışık. etrafına duvar çekmek; üstüne duvar örmek; hapsetmek. değişmez, sabit. immutabil'ity değişmezlik, sabit oluş. immu'tably değişmeden, sabit kalarak. küçük şeytan, küçük habis ruh; afacan çocuk, haşarı çocuk. bir kuşun uçuş gücünü artırmak için kanat veya kuyruğuna tüy eklemek; (mec.) kuvvetlendirmek. (kıs.) imperative, imperial, import, imperfect,imported. (kıs.) Imperator. vurma, vuruş; vuruşma, çarpışma; etki, tesir. impact crater gök taşının çarpmasıyle açılan krater. sıkıştlrmak, pekiştirmek. impac'tion sıkıştırıp birbirine kaynatma; (tıb.) inkıbaz, peklik. impacted tooth disçi. çene kemiğine kaynamış diş. bozmak, zaylflatmak; eksiltmek, azaltmak (kuvvet) impairment bozulma, zarar, noksan. Afrika'da bulunan bir ceylan (zool.) Aepyceros melampus. kazıklamak kazığa sokarak öldürmek. dokunulunca hissedilmez; kolay kavranılmaz. impalpably kavranılamayacak bir şekilde. (tıb.) muzmin sıtma. , empanel (-ed, -ing veya -led, -ling) (huk.) jüri heyeti listesine kaydetmek; bu listedeki isimlerden jüri heyetini seçmek. eşitsizlik, musavatsızllk; oransızlık, nispetsizlik. koru haline getirmek; park içine almak. bildirmek, tebliğ etmek, söylemek; vermek, pay vermek. tarafsız, bitaraf; kendi çıkarını düşünmeyen. impartially taraf tutmayarak. tarafslzllk. tebliğ olunabilir, öğretilebilir, verilebilir. bölünemez, taksim edilemez. geçilemez, aşlıamaz, geçit vermez. impassabil'ity geçit vermezlik. impassably geçit vermeyerek. içinden çıkılmaz durum, kördüğüm. hissiz, duygusuz; ağrı duymaz; ıstıraba maruz olmayan. hırslandlrmak, hırsını tahrik etmek,kızdırmak, çileden çıkarmak; heyecanlandlrmak. impassioned ateşli, heyecanlı, kabına sığmaz. hissiz, duygusuz; etkilenmez, müteessir olmaz, vurdumduymaz; sakin; cansız, ruhsuz, heyecanse; ağrıduymaz. impassively heyecan duymayarak; heyecan göstermeyerek. impassive - ness, impassiv'ity vurdumduymazlık. yoğurmak, macun haline getirmek; macunla kaplamak; güz. san . koyu renk boya vurmak. (güz. san.) koyu boya tabakası; koyu boya vurma usulü. sabırsız, tahammülsüz, içi tez, tez canlı; hoşgörü sahibi olmayan, müsamahakar olmayan; titiz, sinirli. impatience sabırsızlık. impatiently sabırsızllkla. cesur, korkusuz. rehine koymak. devlet memurunu mahkemeye sevketmek; suçlamak, itham etmek, hakkında şüphe göstermek. impeachable mahkamece itham edilebilir. impeachment (A.B.D.)'nde devlet memuruna karşımecliste dava açma; suçlama, itham. günahsız, günah işlemekten uzak; arı, hatasız, kusursuz. im peccabil'ity hatasızlık, kusursuzluk. im pec'cably hatasız olarak. günah ve hatadan arı. parasız, züğürt, fakir. (elek.) zahiri direnç (öz direnç, endüktans ve kapasitans bir ara da); almaşık cereyan tesirine karşı durma. engellemek, mani olmak. engel, mani; (huk.) evlenmeye mani sebep; pelteklik. impedimen'tal engel kabilinden, mâni olan. (çoğ.) eşya, yürüyüşe mani olan eşya; (ask.) levazım. (-led, -ling) sürmek, itmek, tahrik etmek, sevketmek. impellent sevkeden; saik, tahrik edici unsur. impeller jet motor kompresörü; tulumba pervanesi. tehdit etmek; vukuu yakın olmak; sarkmak, asılı olmak. impendent, impending olması yakın. delinmez, nüfuz edilemez; anlaşllamaz, sökülemez, kestirilemez, idrak edilemez, anlaşlması imkansız; içine girilemez; zifiri, koyu (karanlık); (fiz.) geçişmesiz. impenetrabil'ityi delinmezlik; anlaşılmazlık. impenetrably nüfuz edilemez bir şekilde; anlaşllamayacak bir surette. pişman olmayan, nadim olmayan. impenitence, impenitency pişman olmayış. impenitently pişman olmayarak. zorunlu, mecburi, zaruri; emreden; (gram.) emir belirten; zorunlu şey elzem tedbir; (gram.) emir kipi. imperatively zorunlu olarak; emredercesine, amirane. imperativeness yüküm, mecburiyet, zorunluluk, zaruret; tahakküm. Roma imparatoru; komutan. imperator'ial imparatora ait. görülemez, seçilemez, farkedilemez, hissolunamaz; gayri mahsus. imperceptibil,ity, impercep'ti bleness görülemez oluş, farkedilmez oluş. impercep'tibly farkedilmez bir şekilde, görülmez olarak. (kıs.) imperfect, imperforate. eksik, noksan, kusurlu; bitmemiş; (huk.) tamam olmayan; uygulanamaz, tatbik olunamaz; (gram.) bitmemiş bir eylem gösteren (fiil), be ing kipinde olan (fiil); (gram.) bunu belirten zaman veya fiil. imperfectly eksik olarak, kusurlu olarak. imperfectness eksiklik, kusur. kusur, eksiklik, noksan, ayıp. deliksiz, delinmemiş; kenarları deliklerle birbirinden ayrılmamış (pul) imperfora'tion deliksiz olma. imparatora veya imparatorluga ait; imparatora yakışır, şahane; ingiliz ölçü standartlanna uygun; keçi sakalı; ,çok büyük herhangi bir şey. imperial gallon ingiliz galonu (4546 cm3) imperially imparatora yakışır şekilde. imparatorluk sistemi, imparatorluk hükümeti; emperyalizm, sömürgecilik. imperialist imparator veya imparatorluk taraftarı; emperyalist, sömürgecilik taraftan imperialis'(tic.) emperyalizme ait, sömürgeci. (-ed, -ing veya -led, -ling) tehlikeye atmak. mütehakkim, zorba, karşısındakilere söz hakkı ve davranış özgürlüğü tanımayan, müstebit; zaruri, çaresiz; kaçınılmaz, mübrem. imperiously mütehakkim bir şekilde, emredercesine; zaruri olarak. imperiousness müstebitlik, tahakkum, emretme; zaruret, kaçınılmazlık. bozulmaz, çurümez, yokolmaz. imperishableness bozulmazlık, çürümezlik, yok olmazlık. imperishably .zeval bulmadan, yok olmayacak bir şekilde. sürekli ol mayan, daimi olmayan, devam etmeyen. impermanence sürekli olmayış, devam etmeyiş. su veya hava geçirmez; içinden geçilmez. impermeabil'ity, imper'meableness su veya hava geçirmeme özelliği. imper,meably su veya hava geçirmeyerek. müsaade edilemez, yasak. kişisel olmayan, şahsi olmayan; ,sahsiyeti olmayan; özel bir şahsa veya şeye bağlı olmayan; (gram.) yalnız üçuncü tekil şahıs kullanllan (fiil): (it snows gibi), gayri şahsi (fiil) impersonally kişisel olmayarak, bir şahsa veya ,seye bağlı olmayarak. taklit etmek; temsil etmek; kişilik kazandırmak. impersonation taklit etme; şahıslandırma. impersonator temsil veya taklit eden kimse, taklitçi. terbiyesiz, arsız, küstah; münasebetsiz; kendisini ilgilendirmeyen işe burnunu sokan. impertinence, impertinency küstahlık; mü- nasebetsizlik; münasebetsiz şey. impertinently terbiyesizce, küstahlıkla. vakur, ağır başlı, temkinli, nefsine hakim, soğukkanlı. imperturbability ağır başlılık, vakur olma, temkinli olma, soğukkanlılık. imperturb'ably nefsine hakim olarak, vakarla imperturba'tion soğukkanlılık, itidal, ağır başlılık. geçirmez. su veya hava geçirmez; nüfuz edilemeyen, kapalı, tesir edilemez. impervious to reason mantıksız, mantıki düşünceye kapalı. imperviousness su veya hava geçirmezlik. imperviously su veya hava geçirmeyerek; tesir edilemez bir şekilde. (tıb.) bir nevi cerahatli deri hastalığlı.impetigo. yalvararak elde etmek. acelecilik, tez canlllık. aceleci, düşünmeden hareket eden; düşünmeden yapllan; zorlu, sert, şiddetli; çabuk, hızlı. impetuously düşünmeden, acele ve şiddetle. hız,güç, zor, şiddet; bir teşebbüse hız kazandıran kuvvet, saik, güdü. Allaha karşı hürmetsizlik; dinsizce davranış; büyüklere karşı saygısızlık. vurmak (ses ışık), çarpmak; sınırı aşmak, tecavüz etmek. Allaha karşı hürmetsiz, kâfir. impiously dinsizce bir davranışla. impiousness dinsizlik, inançsızlık. cin gibi, şeytan gibi, afacan, yaramaz. impishly şeytanca impishness şeytanlık, afacanlık, cin fikirlilik. teskin edilemez, amanse, affetmez. implacabil' ity, impla'cableness affetmezlik, amansızllk. impla'cably affetmeyerek amansızca. (zool.) meşimesiz, son çıkarmayan, etenesiz. dikmek, ekmek; aklına sokmak, aşılamak, fikir tohumları ekmek; (tıb.) tedavi amaclyle vücudun içine sert madde koymak; bu maksatla yerleşirilen madde. implanta'tion dikme, dikilme aşılama. inanılmaz, inanılması güç. (huk.) aleyhinde dava açmak. rehine koymak. tamamlamak, ikmal etmek; yerine getir mek (taahhüt, plan); infaz etmek, yürütmek; alet, araç. yürütme, yerine getirme. dolduruş, doldurma; doluluk; dolduran şey. karıştırmak, sokmak, dahil etmek, bulaştırmak; ima etmek dokundurmak; birbirine sarmak dolaştırmak. im'plica'tive imalı, imakabilinden im plica'tion ima, istidlâl; karıştırma, dahil etme; dolaşık olma. tam, kesin, kati; ima olunan, zımni; ifade edilmeden anlaşılan; aslında olan. be implicit in zımnen anlasılmak. implicit confidence. tam güven implicitly zımnen;tamamıyle. implicitness ima, dokundurma, dolaylsıyle anlatma. anlaşılan, ima edilen, demek olan, kastedilen. şiddetle içeriye doğru çökmek. niyaz etmek, yalvarmak, istirham etmek, dilemek. zımnen delâlet etmek, ima etmek, murat etmek; demek, belirtmek, ifade etmek. tedbirsizlik, münase betsizlik terbiyesiz, nezaketsiz, kaba. impolitely terbiyesizce, kaba bir şekilde. impoliteness terbiyesizlik, kabalık. uygunsuz, isabetsiz, münasebetsiz; siyasete aykırı. tartıya gelmez, ağırlığı olmayan, ölçülemez; önceden etkisi ölçülemeyen bir yan sebep. ithal malı, yabancı memleketten getirtilen (mal.); anlam, mana; önem, ehemmiyet. imports and exports ithalât ve ihracat. import license ithalât lisansı. import duty ithalat gümruk resmi. ithal etmek, yabancı memleketten getirtmek; belirtmek, ifade etmek, ima etmek, delâlet etmek; etkilemek, tesir etmek; önemi olmak, hükmü olmak; sokmak, kanştırmak. importable ithal edilebilir, memlekete sokulabilir. im porta'tion ithal edilen şey; ithalâtçılık. impor'ter ithalâtçı. önem, ehemmiyet; etki, tesir, nüfuz, itibar. önemli, ehemmiyetli, mühim; gururlu, kibirli, azametli; etkili; nufuzlu, itibarlı. importantly önemle, ehemmiyetle; sıkkıcı bir şekilde. zorla isteyen, ısrarla bir şey isteyerek rahatsız e(den.) importunacy, importunateness Israrla isteyerek rahatsız etme. importunately ısrarla. ısrarla istemek, tekrar tekrar istemek. importunity usandırıcı ısrar. üzerine koymak; zorla yüklemek, tarhetmek (vergi); hile ile kabul ettirmek, geçirmek; (matb.) dizilmiş sayfaları baslıacak sekilde sıraya koymak, düzenlemek, tanzim etmek; etkilemek, tesir etmek; kabul ettirmek, haksızca istifade etmek. impose on rahatsız etmek; zorla kabul ettirmek za'fından istifade etmek; aldatmak. heybetli, muhteşem. üzerine koyma, yükleme, usandırma, taciz, zahmet; vergi, yük; hile, aldatma; haksız talep; (matb.) tanzimetme. imkansız, yerine getirilmesi mümkün olmayan, yapılamaz; munasebetsiz, çekilmez, çirkin. impossibil'ity imkansızlık. impos'sibly imkânsız bir şekilde. vergi, gumrük resmi; (mim.) üzengitaşı; engelli koşuda ata yuklenen ağlrlık. sahtekar kimse, hilekar kimse, dolandırıcı. hile, sahtekarlık kudretsiz, aciz, zayıf; bunak; iktidarsız (erkek) impotence, impotency iktidarsızlık, etkisizlik. ağıla kapamak; tevkif etmek; havuza su doldurmak. fakirleştirmek; kuvvetini kesmek mumbit toprağı kuvvetten düşürmek. impoverishment fakirleşme; kuvvetten düşme. yaplamaz; uygulanamaz; idare olunamaz, ele avuca sığmaz; kullanışsız, elverişsiz, pratik olmayan; geçilmez, çetin (yol) impracticabil'ity elverişsizlik, pratik olmayış imprac'ticably elverişsiz bir şekilde . elverişsiz, uygulanması mantığa aykırı; beceriksiz. lanet okumak, beddua etmek. im'precato'ry lânet kabilinden. imprecation lanet, beddua, inkisar. kesin olmayan; tam ve doğru olmayan, gerçek değer veya anlamından biraz farklı; gevşek. gebe bırakılabilir, döllenebilir. .zaptedilemez, zorla ele geçirilemez istila edilemez; kazanılamaz. impregnably zaptedilemez bir şekilde. gebe bırakmak, döllemek; işba haline getirmek, doyurmak; zihni doldurmak; gebe, hamile; meşbu, dolu. impreuna'tion dölleme, döllenme. impresario. hükmü geçmez; sahibinin hakkı baki kalan, sürekli, daimi. zorla askere almak, zorla bahriye tayfası yapmak; istimlak etmek; zorla alma; istimlak impressment zorla alma; istimlak. etkileme; damga, nişan, kalıp, eser, iz. etkilemek, intiba bırakmak, yer etmek, derin tesir blrakmak, aklına sokmak; damga basmak. impressible etkilenebilir. tesir, etki; izlenim, intiba; zan; basma; tabetme; damga; baskı, basım; nüsha; bası. first impression ilk intiba .(I.) Was under the impression that zannediyordum ki, bana öyle geliyordu ki impressionable aşrı duygun, hassas; kolayca etkilenilen. izlenimcilik, empresyonizm impressionist izlenimci, empresyonist impressionis'(tic.) izlenimciliğe dayanan. duyguları etkileyen, etkili, tesirli, müessir impressively tesir edici bir şekilde, şaşırtıcı derecede. impressiveness tesir kuvveti; etkili oluş. devlet hazinesinden verilen avans, peşin para. (Lat.) baskı ruhsatnamesi (özellikle Katolik Kilisesi tarafmdan verilen) baskı, tabı; damga; etki, tesir, izlenim, intiba; bir kitabın başında bulunan yaymevinin ve baslmevinin adları ile yayın tarihi. damga veya mühür basmak; etkilemek, tesir etmek, zihnine sokmak. canlının kendi cinsini veya kendisini barındıranı tanımasını sağlayan doğal eylem. hapsetmek, zindana kapamak. imprisoned mahpus, hapiste olan. imprisonment hapsetme, haps olunma; mahpusluk, hapiste oluş. ihtimal dahilinde olmayan, umulmayan. improbability ihtimal dahilinde olmayış improbably ihtimal olmayarak. şerefsizlik, iffetsizlik, dürüst olmayış. hazırlıksız; hazırlıksız olarak, irticalen; irtical, hazırlıksız söylenmiş veya yapılmış şey; (müz.) empromptü, küçük parça. uygunsuz, münasebetsiz, yolsuz, yanlış; yakışık almayan; yakışıksız, çirkin. improperfraction (mat.) payı paydasından büyuk olan kesir. improperly uygunsuz bir şekilde, yanlış olarak. uygunsuzluk, yakışıksız oluş, yolsuzluk; kelimeleri yanlış olarak kullanma. daha iyi olabilir, ıslah olunabilir. düzeltilmesi mümkün, yoluna girebilir. improvabil'ity, improv'ableness ıslah kabul eder oluş, düzeltilebilir oluş improv'ably ıslah edilebilir sekilde. değerini artırmak, kıymetlendirmek; ıslah etmek, düzeltmek, yoluna koymak; iyiye kullanmak, istifadeli bir hale getirmek; ıslah olmak, duzelmek, yola girmek; artmak, değeri artmak, kıymetlenmek. improvement düzelme, salah, ilerleme, terakki, ıslah, tekamül; bir şeyi ıslah etmek için yapılan veya ilave olunan şey. improver ıslah eden kimse, ıslahatçı. ihtiyatsız, tedbirsiz, basiretsiz; tasarruf etmeyen, tutumsuz. improvidence ihtiyatsızlık, tedbirsizlik. improvidently ihtiyatseca, tedbirsizce; tutumsuzca. irticalen ,çalgı çalmak veya şiir söylemek; o anda uydurmak; birdenbire çaresini bulmak. improvisa'tion irticalen şiir söyleme veya çalgı ,çalma; irticalen söylenmiş şiir veya çalınan müzik parçası; o anda uydurma. im'proviser, improv'isator irticalen şiir söyleyen şair; anında uyduran ve çare bulan kimse. tedbirsiz, ihtiyatsız, basiretsiz. imprudence tedbirsizlik,ihtiyatsızlık. imprudently tedbirsizce, ihtiyatsızca. arsız, edepsiz, yüzsüz, küstah, saygısız. impudence küstahlık, yüzsüzlük, arsızlık. impudently küstahça, arsızca, yüzsüzce. utanmazlık, hayasızlık, edepsizlik. yalancı çıkarmak, tekzip etmek, aleyhinde bulunmak. aciz, zayıf, kuvvetsiz. impuissance kuv- vetsizlik. itici kuvvet, sevk, tahrik; tesir ani his, dürtü, saik; (mak.) çok kısa zamanda tesirini gösteren büyük kuvvet. buy on impulse düşünmeden satın almak. itici güç, muharrik kuvvet; tahrik, teşvik, sevk. düşüncesizce hareket eden; tahrik edici, teşvik edici; (mak.) çok kısa zamanda veya aralıklı olarak tesirini gösteren (kuvvet) impulsively düşünmeden, birdenbire. impulsiveness düşünmeden hareket etme. cezadan muaf olma; kişisel dokunulmazlık, sahsi masuniyet. with impunity cezasını çekmeyerek. kirli, pis, murdar; karışık, katışık, mahlut; iffetsiz; saf olmayan (lisan) murdarlık; kirlilik, pis oluş; saflığı bozan şey. isnat edilebilir, başkasına yüklenebilir. isnat; töhmet, suçlama. impu'tative töhmet kabilinden. imputatively töhmet kabilinden olarak. isnat etmek, atfetmek, hamletmek, üstüne yıkmak, yüklemek; vermek. etkili tarafın üyesi; (k.dili.) istenilen du- ruma erişme vasıtası. ins and outs bir işin bütün ayrıntılarlı girdisi çıktısı; bir yerin bü- tün köşeleri. dahili, iç; kazanmış; elinde; içeri doğru yönelen. in and out kah içerde kah dışanda. in-and-out (mak.) bir içeri bir dışan hareket e(den.) içeride, içeriye, içine; evde; vazife ba- şında; mevsimi gelmiş be in with ortağı ol- (mak.); arkadaşı olmak. have it in for (k.dili.) kin beslemek We are in for a fight şimdi çattık belaya ! muhakkak kavga çıkacak. (edat.) içinde, içine, dahilinde, de, da; giymiş, süslenmiş, örtülü; (belirli bir renk, model veya kumaştan) yapılmış; düzenlenmiş; ile meşgul; amacıyle; vasıtasıyla; göre; bakımından; tesirinde; esnasında; (A.B.D.) zamam dolmadan önce; halinde, vaktinde, mevsiminde; üzere, ile, iken. in any case her halde, ne olursa olsun. in a crowd ka- labalık halde, küme halinde in fact gerçekte, aslında, hakikatte. in health sıhhatte. in honor of şerefine. in hot water sıcak suda; güçlük içinde, zor durumda. in itself haddi- zatında, bağımsız olarak. in my opinion benim fikrimce, bana kalırsa. in order that diye, ta ki. in reply to -e cevaben, cevap olarak. in sight görünürde. in so far as -e kadar. in that çünkü, cihetiyle, madem ki. in the dark karanlıkta, bilmeyerek, malumatı olmadan. in three months uç aya kadar, üç ay zarfında. believe in him ona güvenmek. blind in one eye bir gözü kör. seven in number sayıca yedi, yedi adet. (Lat.) fiilen mevcut olan, var olan. (Lat.) cürmü meşhut halinde, suçüstü. (Lat.) Bu alemle utkulu olacaksın (Büyük Kostantin'in ibaresi) (Lat.) ana veya baba yerinde. (Lat.) ortasında, asıl bahse veya işe (girişmek) (huk.) hakkında. (huk.) şahıslarla ilgili olmayarak. (Lat.) eski halinde, evvelki gibi, statüko halinde. (önek) -sız veya gayri edatı: incapable ka biliyetsiz, yeteneği olmayan; -e doğru, içe riye, içine: in-bound merkeze doğru yak- laşmakta; limana doğru; içinde: inhome evde yapılan; sırasında: in-service training çalışma sırasında yapılan eğitim, pratik. iktidarsızlık, ehliyetsizlik, kifayetsizlik yeterli olmayış. (Lat.) (toplantıda, mahkemede) gıyabında. yanına varılmaz, erişilemez, ulaşılamaz, yaklaşılamaz. inaccessibility erişilmezlik yaklaşma imkansızlığı. inaccessibly erişilemez bir şekilde. yanlış; kusurlu, tam olmayan, hatalı; aslından farklı. inaccuracy tam olmayış, hatalı oluş; kusur, hata. inaccurately tam olmayarak, hatalı olarak, kusurlu olarak. hareketsizlik faaliyetsizlik: atalet avarelik. inactive hareketsiz, atıl. inactively hareketsiz olarak; avere olarak. inactivity hareketsizlik; avarelik. uyumsuzluk, intibaksızlık, uygun gelmeyiş. inadapt'able uyumsuz, intibak edemeyen. kifayetsiz, yetersiz, liyakatsiz, elvermez, eksik, nakıs. inadequacy, inadequateness yetersizlik. inadequately kifayetsiz olarak, yetersiz bir şekilde. kabul olunmaz, uygun görülmez. inadmissibility kabul olunmazlık. dikkatsiz; kasıtsız, elde olmayan. inadvertence, inadvertency dikkatsizlik. inadvertently istemeyerek, kasıtsız olarak. tavsiye edilemez; makul olmayan; akla uygun olmayan. inadvisability makul olmayış. sahibinin tasarrufundan çıkması yasak, satılamaz, devrolunamaz, alınamaz. inalienability elden çıkaralamayış. inalienably elden çıkarılmaz surette. değişmez, değiştirilemez, degişiklik kabul etmez. inalterabil'ity değismezlik. inalterably değişmez surette. sevgili, sevilen kadın; aşık kadın. boş, anlamsız; budala, ahmak; seciyesiz alçak; boşluk. inanely budalaca; anlamsız bir şekilde. cansız, ruhsuz, ölü; donuk, sönük. inanimate nature. cansız maddeler. inanimately cansız olarak. gıdasızlıktan ileri gelen zafiyet; boşluk. anlamslzllk, anlamse söz; boşluk uymaz, tatbik olunamaz, ilgisiz. inapplicabil'ity, inap'plica bleness uygun olmayış, tatbik edilemeyiş. münasebetsiz, uygunsuz. takdir edilemez; belirsiz, pek az, cüzi. inappreciably anlaşılmaz derecede, ehemmiyetsiz surette, pek az. hoşnutsuz, memnuniyetini göstermeyen. yaklaşılamaz, erişilemez; eşsiz. uygun olmayan, yakışık almayan, münasebetsiz. inappropriately yakışık almaz bir şekilde. inappropriateness uygunsuzluk, münasebetsizlik. (bak.) inept. yeteneksizlik, kabiliyetsizlik; uygunsuzluk. çin usulüyle aşılamak, bir ağacın dalını kesmeden başka bir ağaca aşılamak. inarching çin aşısı, yanaştırarak yapılan aşı. kucaklamak, kolları arasına almak. kendisini iyi ifade edemeyen; meramını anlatmaktan âciz; anlaşılmaz; dilsiz; ifade edilmemiş; (biyol.) mafsalsız, oynak yeri olmayan. inarticulately meramım anlatamayarak, ifadeden âciz bir şekilde. inarticulateness meramını anlatamayış. sanat değeri olmayan; içinde sanat zevki veya kabiliyeti bulunmayan. inartistically sanatsız şekilde, zevksizce. madem ki, çünkü, göz önünde bulundurarak. dikkatsizlik, ihmal; nezakete önem vermeyiş. inattentive dikkatsiz, ihmalkar inattentively dikkatsizce. inattentiveness dikkatsizlik. işitilemez, duyulamaz. inaudibly işitilmeyerek, işitilmeyecek surette. inaudibil'ity işitilmezlik. açlılş töreni ile ilgili; başkanın göreve başlarken yaptığı konuşma. resmen işe başlatmak, (bir kimseyi) törenle bir göreve getirmek; başlamak (işe); açılış töreni yapmak. inaugura'tion resmen işe başlama; bir kimsenin göreve başlaması münasebetiyle yapılan tören, açılış toreni. uğursuz, meşum. inauspiciously uğursuzlukla. inauspiciousness uğursuzluk. (den.) geminin içindeki; geminin içinde, bordalarında; geminin içine. inboard motor teknede sabit motor. tabii, yaradılıştan, doğuştan, fıtri. (den.) limana giren, limana doğru yönelmiş. tabii, yaradılıştan, fıtri, aslında var olan; aynı soydan olan hayvanların dölünden elde edilmiş. (biyol.) aynı soy ve cinsten hayvan ve bitkilerin çiftleştirilmesi. (kıs.) inclosure, inclusive, income, in- corporated, increase. inka; inka imparatoru. , encage kafese kapamak. hesaba gelmez, hesap edilemez; sayısız. incalculably hesaba gelmez bir şekilde. ısı etkisiyle beyazlaşmak, akkor haline gelmek; bir madeni akkor haline getirinceye kadar kzdırmak. yüksek derecede ısı ile akkor haline gelmiş, akkor. incandescent lamp elektrik ampulü. in candescence akkorluk. efsun, büyü, sihir. yeteneksiz, kudretsiz, iktidarsız, ehliyetsiz, kabiliyetsiz, âciz. incapabil'ity güçsüzlük. incapably kabiliyetsizce. kudretsiz hale getirmek; (huk.) ehliyetini elinden almak. incapacita'tion ehliyetsizlik, yetkisizlik, salâhiyetsizlik. ih kabiliyetsizlik, ehliyetsizlik, yetkisizlik, salâhiyetsizlik. kapsül içine kapamak, sarmak. hapsetmek, kapatmak; hapsedilmiş. incarcera'tion hapsetme, hapsedilme. ten renginde, pembemsi; kan kırmızısı; kızıla boyamak. vücut bulmuş, insan şekline girmiş, mücessem; ten renginde; vücut kazandırmak, canlandırmak, cisimlendirmek. a fiend in carnate mücessem şeytan, şeytanın ta kendisi. insan veya hayvan şeklinde vücut bulma . sandık veya kutu içine koymak, kaplamak. sandık içine koyma; muhafaza. dikkatsiz, tedbirsiz, ihtiyatsız, düşüncesiz. incaution dikkatsizlik incautiously düşüncesizce, düşünme(den.) kasten yangın çıkaran; çok fazla ısı meydana getirebilen; fesatçı, tahrik edici; kundakçı. in cendiary bomb kundak bombası. kızdırmak, öfkelendirmek, darıltmak. tütsülemek, buhur yakmak; günlük, buhur, tütsü; herhangi güzel bir koku. teşvik edici; harekete geçirici; dürtü, saik; mükâfat; meram. incentive pay fazla yapılan iş için ödenen para. başlama, başlangıç. inceptive başlayan, başlayıcı. şüphe, tereddüt, kararsızlık. devamlı, sürekli, fasılasız, ardı arkası kesilmeyen. incessantly sürekli olarak, ardı arkası kesilmeden. akraba ile zina, nikâh düşmeyen akraba ile cinsel ilişki kurma. akraba ile zina kabilinden; akrabası ile zina yapmış; akraba ile zina yapmaktan hâsıl olmuş. pus, bir kademlik uzunluğun on ikide -biri, 2,54 cm, inç; barometredeki civayı bir pus yükseltecek hava basmcı; toprağa düşen yağmurun yükseklik ölçümü; yavaş yavaş hareket etmek veya ettirmek. inch along yavaş yavaş hareket etmek. by inches ağır ağır, yavaş yavaş. every inch tepeden tırnağa. within an inch of his life ölümüne ramak kalmış. azar azar, yavaş yavaş. yeni başlamış, gelişmemiş, inkişaf etmemiş, tamamlanmamış. inchoative (gram.) bir hareketin başladığını gösteren (zaman, kip) yeri ölçer gibi yürüyen bir çeşit tırtıl. isabet,tesadüf etme; tekerrür oranı; oluş derecesi; (fiz.) bir cisim veya ışmın bir düzey üzerine düşmesi; (huk.) bir kanun veya verginin etkisi. angle of incidence geliş açısı. olay, hadise, vaka; önemsiz olay; bağlı, tabi; (fiz.) gelen, düşen. rastlantıya bağlı, tesadüfi; arızi, dıştan gelen; doğal olarak takip e(den.) incidentally tesadüfen; fazladan; aklıma gelmişken . yakıp kületmek. incinerator yakıp kül haline getiren makine veya alet. incinera'tion yakıp kületme. henüz başlamakta olan, yeni başlayan, başlangıç halinde. incipience incipiency başlangıç. hakketmek, oymak, kazımak; yarmak, deşmek. yarma, deşme; (tıb.) ensizyon, yarma . sivri, keskin; nüfuz eden, delip geçen; zeki, kesin ve açık. incisively kesin ve açık olarak. incisiveness kesinlik, katiyet. kesici diş, ön diş. teşvik etmek, tahrik etmek, kışkırtmak. incitement teşvik, tahrik, kışkrtma, kışkırtılma. kabalık, nezaketsizlik; kaba davranış. (bak.) enclasp. sert, fırtlnalı (hava); haşin, merhametsiz. inclemency fırtınalı hava; buhranlı hal. inclemently sert bir şekilde, merhametsizce. eğiliminde, meyilli hale getirilebilir, mutemayil, arzulu. meyil, eğilim, yatma; bayır, yokuş; istek, rağbet, heves; (geom.) kesişen iki egri veya yüzeyin meydana getirdiği açı; eğilme derecesi. eğri yüzey, mail satıh; yokuş, meyil; eğilme. eğmek, yatırmak, meylettirmek; eğilmek, yatmak; meyletmek, istidat göstermek; sapmak, inhiraf etmek. incline one's ear kulak kabartmak, takdirle dinlemek. inclined plane. eğri yüzey, mail satıh. (I.) am inclined to think düşünme egilimindeyim. green inclining to blue maviye çalan yeşil. meyil ölçeği, uçak veya geminin ufka göre egimini ö1çen alet; dünyamn manyetik alanının eğimini gösteren mıknatlslı iğne. , inclosure (bak.) enclose, enclosure . işine almak, kapsamak, şamil olmak, ihtiva etmek, dahil etmek, hesaba katmak. included dahil. dahil etme, dahil olma, kapsama, hesaba katma veya katılma. kapsayan, şümulü olan, ihtiva eden, dahil, belirli hudutlar dahilinde bulunan. inclusively şamil olmak üzere, hepsi içinde olarak, kapsayarak. inclusiveness şümullülük, kapsamlı olma. (k.dili) incog) kıyafet değiştiren kimse; değiştirilmiş kıyafet; kim olduğunu belli etmeyen; tebdili kıyafet etmiş; takma bir isimle, kıyafet degiştirerek. of ile farkında olmayan. anlaşılmazlık, manasızlık; birbirini tut- mazlık, irtibatsızlık, tutarslzlık. manasız, şekilsiz, abuk sabuk; irtibatsız, birbirine bağlı olmayan, birbirini tutmayan, tutarslz. incoherently anlaşılmaz bir şekilde, birbirini tutmayarak. yanmaz, ateş almaz, tutuşmaz; ateş almaz madde. incombustibil'ity yanmazlık. in combus'tibly ateş almayarak. gelir, kazanç, irat; biyo. vücuda giren gıda. income tax gelir vergisi. gross income brüt gelir, gayri safi gelir net. income net gelir, safi gelir. içeri gelen kimse veya sey; muhacir. giren, ele geçen; yeni (hükümet, yıl), başlayan; girme. oranssız, nispetsiz, kıyas kabul etmez; ölçülmeyen; (çoğ.), ortak ölçülmez sayılar. in commensurabil'ity ölçülemez oluş, nis - petsizlik. incommen'surably nispet sizce, ölçülemez bir ,sekilde. oransız, nispetsiz, kıyas edilemez; yetersiz. in commensurately nispetsiz olarak; yetersizce. rahatsız etmek, zahmet vermek, taciz etmek. rahatsız, kullanışsız, elverişli olmayan; zahmetli, işe yaramaz; sıkışık. incommodiously elverişli olmayarak, kullamşslz bir sekilde. incommodiousness elverişsizlik, kulIanışlı olmayış. ifade edilemez; söylenilemez; nakledilemez. incommunicabil'ity ifade edilemez durum. incommunicably ifade edilmez surette. kimse ile görüştürülmeyerek (hapiste) fikrini başkasına açıklamayan, ketum, ağzısıkı. değişmez; değiştirilemez; tebdil veya tahvili mümkün olmayan. incommutabil'ity değişmezlik. incommut'ably değismez bir şekilde. kıyas kabul etmez; emsalsiz, eşsiz; with veya to ile klyaslanamaz, mukayese edilemez. in comparably kıyas kabul etmez surette. birbirine uymayan, birbirine zıt, bir diğerine uymaz, birbiriyle geçinemeyen. incompatibil'ity birbirine uymayış; geçimsizlik. incompat'ibly birbirine uymayarak. yetersiz, kifayetsiz; (huk.) ehliyetsiz. incompetence, incompetency işinin ehli olmayış, ehliyetsizlik, yetersizlik. incompetently yetersizce, işinin ehli olmayarak. eksik, noksan, tamam olmayan, bitmemiş, kusurlu. incompletely eksik olarak; kusurlu olarak. in completeness noksan, eksik; kusur. anlaşılamaz, kavranmaz, akıl ermez. incom prehensibil'ity anlaşılmazlık. incom prehen'sibly anlaşılmaz surette. anlayışsızllk, akıl erdirememe, idrak noksanlığı. sıkıştırılamaz, basınçla oylumu. kuçültülemez. incompressibil'ity sıkışmazlık. hesaba sığmaz, hesap edilmesi imkânsız. tasavvur olunamaz, anlaşılamaz, inanılmaz; idrak edilemez, kavranamaz. inconceivabil'ity kavranamaz oluş, idrak edilemez oluş. in conceiv'ably tasavvur edilemeyecek şekilde. bir sonuca varmayan, neticesiz; ikna edici olmayan, kifayetsiz; tesirsiz, etkisiz. inconclusively kesin bir sonuç elde edemeden; kifayetsiz olarak. yoğunlaştınlamaz; kısaltılamaz; sıvı haline dönüştürülemeyen (gaz) birbirine uymayan, ahenksiz; uygunsuz yersiz: (geom.) özdeş olmayan. uyuşmazlık, uyumsuzluk; uyuşmayan kısım veya şey. diğerlerine veya birbirine uymayan, aykırı, uyuşmaz, bağdaşmaz; uygunsuz, yersiz, münasebetsiz. incongruously uygun olma yarak . birbirini tutmayan, irtibatsız; mantıksız; konu dışı. incon'sequence mantıksızlık; irtibat sızlık. inconsequen'tial yersiz; önemsiz; irtibatsız incon'sequently konu dışı olarak; irtibatsız bir şekilde. ufak, az; itibara lâyık olmayan, önemsiz. düşüncesiz, saygısız; aceleye gelmiş, tedbirsiz. inconsiderately düşüncesizce inconsiderateness düşüncesizlik. uyuşmaz, aykırı, tutarsız; kararsız, sebatsız. inconsistency tutarsızlık, insicamsızlık. inconsistently tutarsız bir şekilde, insicamsız olarak. uygunsuz, uyumsuz, ahenksiz. inconsonance ahenksizlik. gözle kolay farkedilemeyen, göze çarpmayan; önemsiz, ehemmiyetsiz. inconspicuously göze çarpmayacak ekilde. inconspicuousness göze çarpmayış. kararsız, sebatsız, dönek; vefasız. inconstancy kararsızlık, değşkenlik; vefasızlık. tüketilemez, istihlak edilemez . malum, bilinen, su götürmez, itiraz kabul etmez, inkar edilemez. incontestably itiraz kabul etmez şekilde . nefsine hâkim olamayan, kendini tutamayan; iradesiz; idrarını tutamayan; perhiz edemeyen. incontinence, incontinency nefsine hâkim olamayış; perhiz edemeyiş; kendini tutamama hali; (tıb.) idrar tutamama hali. in continently kendini tutamayarak; (eski) hemen, vakit kaybetmeden. muhakkak; gerçekli, itiraz kabul etmez. incon trovert'ibly yadsınamayacak şekilde. zahmet, rahatsızlık, güçlük; uygunsuzluk, münasebetsizlik; rahatsız etmek, zahmet vermek. uygunsuz, münasebetsiz; zahmetli, müşkül, çetin; elverişsiz. inconveniently münasebetsiz bir şekilde; elverişsizce. değiştirilemez; madeni paraya çevrilemez (kağıt para) inconvertibly değiştirilemeyecek şekilde. inandırılamaz, kandınlamaz . düzensizlik, ahenksizlik, uyumsuzluk (hareketlerde) madde varlığı olmayan. anonim şirket haline getirmek; birleştirmek, birleşmek; içine almak, dahil etmek. anonim şirket olan. anonim. tinsel, manevi, cisimsiz; tinsel olana ait; (huk.) yalnız tinsel varlığı olan haklara ait. yanlış, hatalı, doğru olmayan; düzeltilmemiş; yakışıksız, biçimsiz. incorrectly yanlış olarak. ıslah olmaz, yola getirilemez, akıllanmaz, düzelmez (kimse); ıslah olmaz kimse. incorrigibly yola getirilmez şekilde. ahlâkı bozulmamış, lekelenmemiş, iffetli, namuslu; bozulmamış, çürümemiş, kokuşmamış; değiştirilmemiş. dürüst, rüşvet kabul etmez; ahlâklı bozulmaz; bozulmaz, çürümez, kokuşmaz. incorruptibil'ity dürustlük; bozulmazlık. incorrupt'ibly dürüstçe; bozulmaz şekilde. koyulaşmak, kalınlaşmak; (bot.) şişmiş, kalınlaşmış. büyüme, (çoğ.)alma, artma; ürün, mahsul; kâr; hasllât; döl. on the increase gittikçe artmakta. artmak, (çoğ.)almak; gelişmek, büyümek; verimli olmak; arttırmak, (çoğ.)altmak, büyütmek, ilerletmek. increasingly gittikçe artarak. inanılmaz. in credibility inanılmaz hal, inamlmazlık incredibly inanılmaz şekilde, çok fazla. , incred,ulousness kuşku, inanmazllk, şüphecilik. incred'ulously inanmayarak. inanmaz; güvenmez, kuşkulanan, kuşkusu olan. artma, (çoğ.)alma; azar azar artma; fazlalık; (mat.) nicelik farkı. unearned increment (ikt.) bir servet veya bir değerin emeksiz olarak artması. suçlamak, suç yüklemek. incrimina'tion suçlama. in criminatory suçlama kabilinden, üstüne atıcı. klik, başkalarına kapalı grup. (bak.) encrust. üstüne kabuk bağlama; bağlanmış kabuk. kuluçkaya yatırarak veya suni araçlarla civciv çıkarmak; (mec.) kafasında (plan) kurmak, belleğinde tasarlamak; (tıb.) bir hastalığın bedene girmesiyle belirtisinin meydana çıkması arasındaki zaman boyunca gelişmek (mikroplar) kuluçkaya yatma; civciv çıkarma; tasarlama; (tıb.) bir hastalığm bedene girmesiyle belirtisinin meydana çıkması arasmdaki zaman boyunca mikropların gelişmesi, kuluçka devri. kuluçka makinası; suni olarak mikroorganizma geliştirme aygıtı; (tıb.) içi her zaman doğal beden ısısını koruyan ve erken doğmuş bebekleri koymak için kullanılan kutu biçiminde bir aygıt. (çoğ.) incubi, incubuses) kâbus, karabasan, ağırlık basması; kâbus gibi şey, sıkıntı. talim etmek, öğretmek, tekrarlayarak kafasma sokmak, telkin etmek, aşılamak. inculca'tion telkin. suçsuz. suçlamak, suç yüklemek. inculpa'tion itham, suçlandırma. incul'patory suçlama türünden, suçlayıcı. iş. görev, ödev; memuriyet; memuriyet devri. zorunlu, yükümlü, ödevli, görev olarak yükletilmiş; görevli kimse, memur. (bak.) encumber. (çoğ.) özellikle 1500 tarihinden evvel Avrupa,da basılmlş kitaplar; baslı ilk kitaplar; bir şeyin başlangıç devirleri. (-red,- ring) maruz olmak; girmek, tutulmak, uğramak, yakalanmak, hedef olmak. incur a debt borçlanmak . iyi olmaz, şifa bulmaz, devasız, düzelmez; iyi olmaz hasta. incurabil'ity, incur'ableness çaresizlik, şifa bulmazlık incur'ably şifa bulmaz şekilde. meraksız, kaygısız; lakayt, ilgisiz, kayıtsız. akın, hücum, saldırı. incursive akın e(den.) (beysbol.) havada atıcıya doğru yönelen ve eğik olarak giden top atışı. (çoğ.) incudes) (Lat.) ortakulaktaki örs kemikçiği. (kıs.) independent, indicative, indigo, indirect. borçlu, verecekli; minnettar. indebtedness borçluluk; borç miktarı, borçlar. yakışıksız, edebe aykırı, edepsiz, hayâsız, çirkin, kaba; (huk.) toplum töresine aykırı. indecency ahlâksızlık indecently edepsizce, ahlâksızca. okunmaz, sökülmez, çözülmez, karışık, anlaşılmaz. kararsızlık, tereddüt, duraksama. kararsız, kesin olmayan indecisively kesin olmayarak, kararsız bir şekilde indecisiveness kararsızlık, tereddüt. (gram.) çekilmez, sıygasız. bileşimi bozulmaz, çözüm kabul etmez; çü rümez. edebe aykırı, ayıp, yakışmaz, utandırıcı, uygunsuz. edebe aykırı hareket; ertem ve yönteme aykırılık. (ünlem) hakikaten, gerçekten, doğrusu; (ünlem) Öyle mi? No,indeed! Hiç de öyle değil. Yok canım. Yes, indeed ! Elbette. yorulmaz, yorulmak bilmez, usanmaz, bıkmaz indefatigabil'ity yorulmazlık. indefat'igably yorulmadan. iptal edilemez, feshedilemez. indefeasibil'ity iptal edilemezlik. çürümez; hatasız, yanılmaz. savunulamaz, savunmasız, müdafaasız; korumasız, muhafazasız. indefensibil'ity savunmasızlık. indefen'sibly savunulamaz şe kilde. tarif edilemez; tanımlanamaz, açıklanması olanaksız, anlatılamaz. indefinably anlatılamaz şekilde. belirli olmayan, belirsiz, sayısız, belgisiz, bellisiz, müddeti olmayan; (bot.) sayısı belirsiz, sayısı çok olan (ercik); (gram.) belgisiz (sıfat, fiil) indefinite article belgisiz sıfat: bir (İngilizcede a, an) indefinite pronoun belgisiz zamir. indefinitely müddetsiz olarak. in - definiteness belirsizlik. (bot.) kendikendine açılmayan (tohum) silinmez, çıkmaz (leke, hatıra, intiba); sabit (boya, mürekkep) indelible pencil kopya kalemi. indelibly silinmez şekilde. indelibil'ity silinmezlik, sabitlik. uygun olmayan; incitici, nezaketsiz, kaba. indelicate remarks zarif olmayan sözler. indelicacy uygunsuzluk; kabalık. indelicately uygunsuz bir şekilde. zararını ödemek; zarar görmeyeceğine dair peşinen kefil olmak. indemnifica'tion tazminat. tazminat, zararı karşılamak için ödenen para; ceza veya sorumluluktan af; kefalet, teminat, kefil olma, garanti. tanıtlanamayan, açıklanamayan. bere, çentik; çentmek; basmak; bere yapmak. içeriden başlamak, içerlek yazmak, paragraf başı yapmak; diş diş kesmek; kenarını oymak; ambardan erzak verilmesini resmen emretmek; ısmarlamak; senet ile birini uşaklığa vermek; diş diş olmak; diş; uşaklık senedi; ısmarlama. bere, çentik; çentik yapma; koy, körfez; (matb.) içerlek yazma. (matb.) içerlek yazma sözleşme kâğıdı, resmi senet, bilhassa hizmetçi veya uşakla yapılan onaylı sözleşme; kontrat veya senetle bağlamak. , dency serbestlik, bagımsızlık, istiklal, hürriyet; geçinecek kadar malı olma. Independence Day Birleşik Amerika'da Bağımsızlık Günü (4 Temmuz) Declaration of Independence Birleşik Amerika'da bağımsızlığı ilan eden resmi belge. hür, bağımsız, başlı başına, ayrı, serbest; kendi geliri ile geçinebilen; (pol.) parti dışı olan; bağımsız kimse; parti üyesi olmayan kimse. independently bağımsız olarak; aynca, birbirini etkilemeden, birbirinden habersizce. etraflı, geniş kapsamlı. tanlmlanamaz, nitelendirilemez, anlatılamaz. indescribably anlatılamayacak şekilde. yıkılmaz, bozulamaz, yok edilemez, çok dayanıklı, tahrip olunamaz. indestructibly yıkılamayacak şekilde. indestructibility yıkıl- mazlık. belgilenemez ve sınırlanamaz; hallolunamaz. indeterminably çözülemeyecek şekilde. sınırsız, belirli olmayan, meçhul, bilinmedik, bilinmeyen; şüpheli, bellisiz; (mat.) değeri tespit edilemeyen. indeterminate sentence süresi belirsiz ve suçlunun davranışlarına bağlı olan hapis cezası. indeterminately belirsiz olarak. indeterminateness belirsizlik. kararsızlık, duraksama, tereddüt; sebatsızlık; belirsiz oluş. (fels.) yadgerekircilik, indeterminizm. (çoğ.)- ex.es,- ces) indeks, fihrist; katalog; gösterge, işaret; delil, kanıt; (mat.) üs; işaret parmağı; b.h., (Kat.) okunması yasak kitaplar listesi; indeks yapmak, indeks içine koymak; işaret etmek. index finger işaret parmağı. index number istatistikte indeks sayı, iki sayı arasmdaki oranlı farkı gösteren sayı. index of refraction yansıma ve kırılma açıları arasındaki oran. card index kartoteks, konuları ayrı ayrı kartlara yazılmış fihrist. cost-of-living index geçim indeksi. Hindistan. India ink çini mürekkebi. India paper pek ince Çin kağıdı. India rubber kauçuk, lastik. eskiden Hindistan ile İngiltere arasında işleyen büyük ticaret gemisi. Hindistan'a ait; Amerika kızılderilisine ait; Hintli; kızılderili; Amerika kızılderililerinin dillerinden biri. Indian club jimnastikte kullanılan şişe biçiminde çomak. Indian corn mısır, darı. Indian file tek sıra (yürüyüş) Indian Ocean Hint Okyanusu. Indian pipe çiçeği pipo şeklinde beyaz bir bitkisel asalak, (bot.) Monotropa uniflora. Indian summer pastırma yazı. Hindistan'a ait; Hint dil grubuna ait. gösteren şey veya kimse. işaret etmek, göstermek, imlemek, dolaylı olarak belirtmek; (tıb.) hastadaki belirtileriyle, hastalığın cinsini veya ilâcını göstermek; kısaca tanımlamak. indicated horse power bir makinanın belirtilmiş olan beygir gücü. bildirme, anlatma, gösterme; belirti, delil, kanıt; (tıb.) hastalıklarda uygun tedavi şeklini gösterme. gösteren, belirten; bildiren; (gram.) basit zaman çekimindeki fiil, bildirme kipi. gösteren şey veya kimse, işaret eden şey, delil, belirti; (mak.) gösterge ibresi, gösterge; (kim.) asit veya alkalinin olup olmadığını bildiren ecza. (çoğ.) işaretler, kanıtlar; (A.B.D.) posta pulu yerine zarflara basılan,"ödendi" işaretleri; belirtiler. suçlamak; sorguya çekmek. indictable suçlanabilir. (tar.) Roma'da on beş yllllk süre. iddianame; suçlama, töhmet; dava açma. bill of indicment juri heyetine sunulan resmi ithamname. joint indictment birkaç kişiyi birden suçlayan ithamname. (çoğ.), the ile Doğu veya Batı Hint Adaları. the West Indies Büyük ve Küçük Antiller. aldırmazlık, önem vermeyiş, umurunda olmayış, soğukluk, ilgisizlik, rağbetsizlik; duygusuzluk, hissizlik; ancak geçerli oluş. a matter of indifference ilgilenmeye değmeyen mesele. Iâkayt, kaygısız; duygusuz; önemsiz; bir, farksız; ancak geçerli olan, şöyle böyle; kimyasal veya elektrik kuvveti olmayan. indifferently ilgisizce. yerli insan veya hayvan ve bitki. yerli; doğuştan olan. fakir, züğürt, yoksul. indigence fakirlik, züğürtlük. iyice düşünülmemiş; düzensiz, intizamsız, biçimsiz, biçime girmemiş; hazmolunmamış, sindirilmemiş. hazmolunamayan, sindirilemeyen. hiddetlenmiş, kızmış. indignantly hiddetle, kızgınlıkla. kızgınlık, öfke, gazap; haksızlığa karşı öfke, kızma. indignation meeting bir haksızlığı protesto amacıyle yapılan toplantı. hürmetsizlik, hakaret, yakışıksız muamele. (çoğ.)- gos,- goes) çivit; çivit rengi. indigo plant çivit fidanı, nil, (bot.) Indigofera tinctoria. dolaşık, dolambaçlı, doğru olmayan, dolaylı; hile türünden; dolaylslyla olan; doğrudan doğruya olmayan, araçlı. indirect cost dolaylı masraf. indirect damage dolaylı zarar. indirect discourse sözcünün söylediklerinin şahıs ve zaman değişimiyle nakli. indirect lighting dolaylı ışıklandırma. indirect object dolaylı tümleç,- e halindeki isim. indirect result dolaylı sonuç. indirect tax dolaylı vergi. indirectly dolaylı olarak. indirectness dolaylılık. dolaylı söz veya hareket; doğru olmayan hal veya hareket, hilekârlık. seçilemez, tefrik edilemez, farkına varılmaz, ayırt edilemez. indiscernibly seçilemeyecek şekilde. düşüncesiz, geveze, boşboğaz, ağzı gevşek; sağgörüsüz. indiscreetly düşüncesizce. kısımlara bölünmemiş, toplu halde. düşüncesizlik, akılsızlık, boşboğazlık, sağgörüsüzlük. gelişigüzel, rasgele; ayırt edilmemiş, karışık. indiscriminately rasgele; tefrik etmeyerek, ayrı seçi yapmayarak, fark gözetme(den.) hazımsızlık, mide fesadı, dispepsi. zaruri, elzem, zorunlu, onsuz olamaz. indispensably zaruri olarak. hevesini kırmak, soğutmak, zayıflatmak; rahatsız etmek; rağbetini azaltmak. indisposed rahatsız; isteksiz. rahatsızlık; isteksizlik, gönülsüzlük. söz götürmez, su götürmez, münakaşa götürmez, muhakkak, itiraz kaldırmaz. indisput'ably itiraz kaldırmaz derecede. erimez; ayrılmaz, sabit. indissolubly birbirinden ayrılmaz surette; çözülmez surette. belirsiz, seçilmez, iyice görülmez, ayırt edilmez. indistinctive tefrik olunamaz; tefrik edemeyen. indistinctly belirsiz surette. indistinctness belirsizlik. ayırt edilmesi olanaksız, seçilemez. indis- tinguishably seçilemeyecek derecede. (kim.) indiyum. tek, yalnlz, ayrı, başlı başına; hususiyeti olan; ferdi, bireysel; fert, kimse, şahıs, birey; tane. individually ayrı ayrı. fikir ve harekette şahsi bağımsızlık; ferdiyetçilik, bireycilik; benlik, kendini beğenmişlik; ferdin hususi menfaatlerini arama; hususiyet, ferdiyet. individualist ferdiyetçi, bireyci, erkin kimse. individualistic ferdi, bireysel, ferdiyete ait; erkin. ferdiyet, başkasına benzemeyiş, hususiyet; erkinlik. ferdiyet vermek, ferdiyetini belirtmek, bireyleştirmek, ayırmak; ayrı tutmak. individualization ferdileştirme, bireyleştirme. ayırt etmek; fert yapmak. individuation fert yapma; fert olma; fertlik. taksim olunmaz, bölünmez; (mat.) kesirsiz, taksim edilemez. indivisibil'ity bölünmezlik. indivis'ibly bölünemeyecek şekilde. (önek) Hintli, Hindistan'a ait. Hint-İran dil ailesinin Hint kolu. Hint- Avrupa dillerinden birini konuşan kimse; Hint-Avrupa dil ailesine ait; bu dillerden birisini konuşana ait. Hint-Avrupa ve Anadolu dillerinin kökeni varsayılan dil. Hindiçini. Indo- chinese' (çoğ.)- nese') Hindiçini halkına veya lisanına ait; Hindiçini halkından biri; Çince-Tibetçe dil grubundan biri. herhangi bir düşünce sisteminin esaslarını öğretmek; telkin etmek, (fikir) aşılamak. (kim.) parfüm yapımında kullanılan bir madde. tembel, üşenen; (tıb.) ağrısız, acısız. indolence tembellik. indolently tembelce. yılmaz; boyun eğmez, bezmez, inatçı. Endonezya. Indonesian Endonezyalı ev içine ait, ev içinde yapılan. indoor games ev içinde oynanan oyunlar. indoor life ev hayatı. .ev içinde, ev içine. (bak.) endorse. , (İng.) indraught içeri çekme, içeriye doğru akış. içeriye doğru çekilmiş; zihni meşgul. Madagaskar'a mahsus maymuna benzer siyah ve beyaz tüylü bir hayvan. şüphe kaldırmaz, kati, kesin indubitably şüphesiz, muhakkak. ikna etmek, kandınp yaptırmak, teşvik etmek; sevketmek; sebep olmak; (fiz.) elektrik akımı meydana getirmek; (man.) tüme varmak. inducible ikna edilir, teşvik edilir. sebep, saik, vesile; ikna, teşvik, tahrik. (A.B.D.) resmen askere almak; vazifeye geçirmek, memuriyete başlatmak. inductance (elek.) indüktans askere yeni alınan kimse. uzamaz, çekilip tel şekline giremez; boyun eğmez, inatçı. inductility uzamayış; inatçılık. memuriyete geçirme; (man.) tümevanm; özel durumlarda doğruluğu kesin olan bir önermenin genel durumlarda da doğru olduğunu tanıtlama, sonuç çıkarma; (elek.) indüksiyon. induction coil indüksiyon bobini. induction current tesir akımı. induction motor indüksiyonlu elektrik motoru, almaşık akım motoru. induction pipe emme borusu. magnetic induction mıknatısi indüksiyon. tümevarımsal, tümevarımlı; indüksiyon yapan; ilkel. inductively tümevanmsal bir yolla. (bak.) endue. iptila göstermek; teslimiyet göstermek; kendini vermek, müptela olmak, düşkünlük göstermek; müsamaha etmek, mühleti uzatmak. iptila, düşkünlük; müsamaha, hoşgörü, göz yumma; (Kat.) pişmanlık hâsıl olunca kilise tarafından günah cezasından bir kısmının affolunması; (tic.), (huk.) borç vadesinin uzatılması. müsamahakâr, hoş görülü. indulgently müsamaha ile, göz yumarak. katılaştırmak, sertleştirmek; duygusuzlaştırmak; dayanıklı kılmak; katı, sert; duygusuz. (bot.) eğreltiotunun spor keselerini örten zarf; (zool.) böceğin sürfe kesesi. indusial böyle zarf veya keseye ait. sanayie ait, sınai, endüstriyel. industrial arts sanayide kullanılan teknik yetenekler. industrial design fabrika ürünü eşyanın güzel ve kullanışlı olmasını sağlayan tatbiki güzel sanatlar kolu. industrial disease bir sanayi kolunda çalışan işçilere özgü hastalık. in- dustrial engineer fabrikanın düzeni ve çalışması ile meşgul olan mühendis. in- dustrial exhibition sanayi mamulatı sergisi. industrial law sanayi kanunları. industrial relations işveren ile işçiler arasındaki ilişkiler. Industrial Revolution sanayi devrimi (Avrupa, 19. yüzyıl) industrial school teknik okul; özellikle mahkum çocuklara aynlan sanayi okulu. industrial union belirli bir sanayi koluna bağlı işçilerin mensup olduğu sendika. industrially sanayi bakımdan. sanayii temel olarak kabul eden iktisadi sistem. sanayide mevki sahibi, fabrika sahibi, fabrika yöneticisi. sanayileştirmek. çalışkan, gayretli. industriously çalışkanlıkla. sanayi, endüstri; çalışkanlık, gayret; iş, meşguliyet. .(indwelt) iskan etmek; nüfuz etmek. sarhoş edici; sarhoş eden sey. sarhoş etmek, mest etmek; sarhoş, mest; sarhoş kimse. inebria'tion sarhoş ol- ma. inebri'ety sarhoşluk, ayyaşlık. yenmez. sözü edilmez, ağıza alınmaz (kutsal); tarif olunamaz, anlatımı olanaksız, söylenemez. ineffably sözü edilemeyecek şekilde. silinemez. ineffaceably silinemez surette. tesirsiz, beklenilen tesiri göstermeyen, iyi tesir bırakmayan, faydasız, kabiliyetsiz. ineffectively netice vermeden, sonuç verme(den.) tesirsiz, faydasız, boş, başarısız. ineffectually boşuna, faydasızca. istenilen tesiri uyandırmayan, etkisiz, kifayetsiz, yetersiz. inef'ficacy kifayetsizlik, yetersizlik, tesirsizlik. etkisiz, tesirsiz; az verimli, imkâmna göre randımanı az, iyi çalışmayan, istenilen neticeyi vermeyen, ehliyetsiz. inefficiently etkisiz bir şekilde. inefficiency etkisizlik; randıman dü- şüklüğü. elastikiyetsiz, esnek olmayan, çekilip uzamayan; uydurulamayan. inelastic'ity esnek olmayış. zarif olmayan, zarafetsiz, çirkin. inelegance, inelegancy zarafetsizlik. inelegantly inceliği bir yana bırakarak, zarafetsiz olarak. katılma hakkı olmayan; herhangi bir makam için yeterli nitelikleri olmayan. ineligibility katılma hakkı olmayış; yeterli nitelikleri olmayış. kaçınılamaz, bertaraf edilemez. uygun olmayan; beceriksiz, hünersiz, toy. ineptitude beceriksizlik. ineptly hünersizce. eşitsizlik, farklılık; değişebilirlik. insafsız, haksız, adalete aykırı. inequitably adaletsizce. insafsızlık, haksızlık. sökülemez, kökünden çıkarılamaz, giderilmesi olanaksız. ineradicably sökülüp atılmaz surette, çıkarılamaz surette. yanılmaz, hatasız. inerrabil'ity yanılmazlık. iner'rably yanılmadan. yanılmaz, hataya düşmez. inerrancy yanılmazlık. süreduran, hareketsiz; ağır; tembel; (kim.) tesirsiz. inertly süredurum halinde. inertness süredurum. (fiz.) atalet, süredurum. inertial guidance ciroskopla idare (roket, uçak) kaçınılamaz. gerekli olmayan, gereksiz. hesaba sığmaz; paha biçilmez, takdiri imkansız; çok kıymetli. inestimably hesaba gelmez derecede. kaçınılamaz, sakınalamaz, çaresiz, menedilemez. inevitabil'ity, inev'itableness kaçınılmazlık. inevitably kaçınılamaz surette. tam doğru olmayan, yanlış, hatalı; hakikatten farklı, hakiki rakam veya ölçüden farklı. inexactly tam doğru olmayarak. inexactness tam doğru olmama. mazur görülemez, affedilemez, mazeret kabul etmez. inexcusably affedilemez surette. icra etmeyiş, bir işi yerine getirmeyiş. tükenmez, tüketilemez, arkası alınamaz; yorulmaz. inexhaustibly bitip tükenmeden, yorulmayarak. mevcudiyeti olmayan, varlığı olmayan. inexistence,- cy yokluk. yalvarışa kulak vermez, amansız, merhametsiz; değiştirilemez. inexorably yalvarışa aldırmayarak; karşı konulmaz şekilde. münasebetsiz, uymaz, tedbire aykırı. ucuz, masrafı az. inexpensively ucuza. tecrübesizlik, görgüsüzlük, acemilik. inexperienced tecrübesiz, acemi. acemi, tecrübesiz,eli yakışmaz. kefaretle ödenemez, affı imkansız. sebebi anlaşılmaz, izah edilemez, açıklanamaz. inexplicably açıklanamayacak surette. çapraşık, muğlak. tarif olunamaz, anlatılamaz, ifade edilemez. inexpressibly tarif edilemez surette. anlatımsız, ifade etmeyen. zaptolunamaz, hücumla alınamaz. (Lat.) tam olarak, tamamen, kısaltılmamış olarak, etraflıca. söndürülemez, bastırılamaz. kökünden sökülemez, kökleşmiş. (Lat.) ölüm döşeğinde. sökülemez, içinden çıkılmaz, ayrılamaz derecede karışmış. inextricably içinden çıkılmaz surette. (kıs.) below, inferior, infinitive, information. yanılmaz, şaşmaz, hata yapmaz. infallibil'ity yanılmazlık. infal'libly yanılmadan. adı kötüye çıkmış; rezil, kepaze; ayıp, çok çirkin. infamously rezaletle, rezilcesine. infamousness rezillik. rezalet, alçaklık, şenaat, (huk.) ağır suç yüzünden kanuni haklardan mahrum olma. bebeklik, çocukluk; (huk.) rüştten önceki zaman, küçüklük; başlangıç. bebek, küçük çocuk; (huk.) reşit olmayan kimse; küçük. Portekiz veya İspanya prensesi. Portekiz ve İspanya'da veliahttan başka kral hanedanından herhangi bir prens. yeni doğan çocuğu öldürme; çocuk öldüren kimse. çocuğa ait, çocukça, çocuğa benzer infan- tile paralysis (tıb.) çocuk felci. yetişkinde anormal çocukluk emaresi, gelişmemişlik; yetişkinde çocukça davranış. piyade, yaya asker. light infantry hafif piyade askeri. mounted infantry süratli gitmek için at veya arabaya binen fakat piyade olarak dövüşen asker. infantryman piyade, yaya er. aklını çelmek, çıldırtmak, meftun etmek, aşırı sevdaya düşürmek. infatua'tion delicesine sevdaya tutulma. bulaştırmak, hastalığı sirayet ettirmek; bozmak; (huk.) ifsat etmek; herhangi bir hissi sirayet ettirmek. infection bulaşma, bulaştırma, sirayet, geçme. bulaşıcı, sari; bulaştırıcı; bozucu, ifsat edici; başkalarına kolay geçen (gülme, neşe) infectiously bulaşıcı olarak, başkalarına kolay geçebilir şekilde. kısır. fena ifade olunmuş, beceriksizce yapılan, münasebetsiz; hoşnutsuz. uygun olmayan söz veya davranış; talihsizlik, hoşnutsuzluk. (-red,- rinq) anlamak, çıkarmak, istidlal etmek; göstermek, ifade etmek; netice çıkarmak. netice çıkarma, mana çıkarma; (man.) çıkarsama; netice, sonuç. sonuç olarak çıkarılabilir. inferentially istidlâl edilerek, dolayıyle anlayarak. aşağı; adi, bayağı; mevki veya rütbede aşağı; ikinci derecede, ehemmiyeti az; (astr.) güneş ve dünya arasında olan; ufkun altında olan; (bot.) başka organın altında yetişen, alt; (matb.) harflerin veya satırların altına dizilen; aşağı derecede olan kimse veya şey. aşağılık, adilik, bayağılık, kıymetçe aşağılık. inferiority complex aşağılık kompleksi. inferiority feeling aşağılık duygusu. cehennemi, şeytani, cehenneme ait; iğrenç, melun. infernal machine suikast bombası. infernally şeytancasına; aşırı olarak. cehennem; cehennem gibi yer. çorak, mahsulsüz, verimsiz; kısır. infertil'ity verimsizlik; kısırlık. zarar verecek kadar bir yerde çok olmak, zarar vermek; (bit, kurt) istila etmek, etrafı sarmak. istila (bit, kurt) imansız, mümin olmayan, kafir; kâfir kimse. sadakatsizlik, hıyanet; zina; imansızlık, küfür. (beysbol.) dört esas hat dahilindeki saha, bu sahada oynayan oyuncular; çiftlik evine yakın tarla. infielder (beysbol.) iç sahada oynayan oyuncu. süzülmek, sızıp içeri geçmek; süzmek; (ask.) nüfuz etmek, düşman hatlarına gizlice girmek. infiltration süzme, süzülme. (kıs.) infinitive. hudutsuz, nihayetsiz, sonsuz; bitmez, tükenmez, sayıya gelmez; pek çok; külli; mutlak; sonsuz saha, sonsuzluk. Infinite Being Sonsuz Varlık, Cenabı Hak. infinite pains sonsuz gayret. infinite time ebediyet. infinitely son derecede. bölünemeyecek kadar küçük, parçalara ayrılamayan; (mat.) hududu sıfıra yaklaşan miktar. infinitesimally pek az, hemen hiç gibi, son derecede (küçük) (gram.) mahdut olmayan; mastara ait; mastar. split infinitive: "to quickly report" cümleciğinde olduğu gibi zarf ile iki kısma ayrılmış mastar. hudutsuzluk, mahdut olmayış, sonsuzluk. hudutsuzluk, nihayetsizlik; (geom.) yakın bir hat veya sahanın hudutsuzluk içinde kaybolan tarafı; (mat.) sonsuzluk. zayıf, kuvvetsiz, halsiz; sebatsız metanetsiz. infirmity zayıflık; hastalık; sakatlık; ahlak bozukluğu. infirmness zayıflık, kuvvetsizlik. infirmly zayıf bir şekilde. (okul, fabrikada) revir; hastane; klinik. bir şeyin içine tutturmak, içine geçirip bağlamak; sağlamca yerleştirmek. (gram.) asıl kelimenin ortasına konan ek. alevlendirmek, tahrik etmek; öfkelendirmek; (tıb.) iltihaplandırmak; alevlenmek, ateş almak, tutuşmak. ateş alır, tutuşur, parlar; kolay kızdırılır (madde) inflammability tutuşabilme. alevlendirme, tutuşma; (tıb.) kızarma; (tıb.) iltihaplanma, iltihap. inflammatory tahrik edici, alevlendirici; kızdırıcı. hava ile şişirmek; gururlandırmak; piyasaya çok sayıda kâğıt para çıkarmak. inflatable şişirilebilir. inflated şişmiş, şişirilmiş; enflasyon haline getirilmiş. inflation enflasyon, para şişkinliği; şişkinlik. inflationist enflasyon usulü taraftarı. ses tonunu değiştirmek; eğmek; (gram.) tasrif etmek, çekmek. , (İng.) inflexion sesin yükselip alçalması; bükülme, eğilme, eğrilik; (gram.) çekim, büküm; (mat.) yayın iç bükeylikten dışbükeyliğe veya aksine değişmesi. eğilmez, çok sert; inatçı; sebatlı, bir kararda. inflexibil'ity eğilmezlik. inflexibly eğilmeyerek. vermek (ağn, acı, ceza) inflict a punishment on a person birini cezaya çarptırmak. ceza, eziyet. çiçek açma; top halinde çiçek açma; çiçeklerin sapları üzerinde umumi duruşları. içeriye akış. inflow pipe içeri akıtma borusu, verici boru. nüfuz, baskı, tesir, etki, hüküm; sözü geçen kimse, tesir eden kimse veya şey; (slang) piston; tesir etmek, sözünü geçirmek; müessir olmak. undue influence (huk.) gereksiz tesir. under the influence (k.dili) sarhoş. tesirli; sözü geçen. grip hastalığı, salgın nezle, enflüanza; (bayt.) hayvanlara mahsus bir çeşit enfluanza. içeriye akma, akın; nehir ağzı. (bak.) enfold. bilgi vermek, haber vermek, söylemek, bildirmek; şekil vermek, canlandırmak; fikrini açmak; against veya on ile ihbar etmek. teklifsiz, resmi olmayan, merasimsiz; resmi elbise gerektirmeyen; konuşma diline özgü. informality teklifsizlik. informally teklifsiz olarak,gayri resmi olarak. haber veren kimse, malumat veren kimse. malumat, bilgi, haber; (huk.) şikâyet; danışma. bilgi verici, aydınlatıcı, eğitici. bilgili, tahsilli. jurnalcı, müzevir kimse; ele veren kimse. (Lat.) bir insanın üstüne yakışmayan, yakışıksız, (İng.), (k.dili.) infra dig. suç, kurala veya kanuna karşı hareket, kuralları bozma. kırılamaz; bozulamaz. enfraruj, kızılötesi olan; kızılötesi ışınlar. nadir, az bulunur, her zaman olmayan, seyrek. infrequency seyreklik. infrequently seyrek olarak, nadiren. bozmak, ihlâl etmek; tecavüz etmek, karşı gelmek. infringement tecavüz; sakatlama, bozma; bir hakkın ihlâli. ,- ulate,- uliform huni şeklinde. çıldırtmak, çok kızdırmak, çok öfkelendirmek. aşılamak; telkin etmek, ilham etmek; içine dökmek veya akıtmak; demlendirmek (çay) infusive tesir edici; ilham veren; demlendirici. eritilmez, birleştirilemez; karıştırılabilir, içine dökülebilir. içine dökme veya akıtma; içine dökülme; karıştırma, katma; demlendirme; kaynamış içecek (çay veya ilaç); (tıb.) damarlara zerketme. ufak ve tek hücreli hayvan, haşlamlı. infusorial haşlamlılarla dolu (toprak) (sonek) kök fiildeki hareketi belirtme: fishing balık tutma; a singing bird ötücü kuş; drinking fountain su içilen çeşme. hasadı toplama, devşirme. tekrarlamak. hünerli, marifetli; zeki, usta; usta işi, maharetle yapılmış. ingeniously maharetle, ustallkla. ingeniousness maharet, ustalık. (Fr.) saf kız; sahnede saf kız rolü yapan kadın oyuncu. yaratıcılık; maharet, hüner, marifet. açık yürekli, samimi, candan; masum, saf. ingenuously açlk yüreklilikle. ingenuousness açlk yüreklilik. midesine indirmek (yemek) ayıp, şerefsiz, utandırıcı. içeriye giren; memuriyete başlayan; içeri girme, başlama. külçe. kökleştirmek, yer etmek; ham iken boyamak, dokunmadan boyamak; kökleşmiş; ham iken boyanmış. ingrain carpet dokunmadan boyanmış halı. ingrained kökleşmiş, tam. nankör kimse. sevdirmek; sevgisini kazanmak. ingratiate oneself with a person yağcılık yaparcasına birisine sokulmak. nankörlük, iyilik bilmeyiş. (tıb.) şiddeti yavaş yavaş artan, ağırlaşan (hastalık) bir karışımdaki maddelerden her biri, cüz. girme, girme yetkisi; girilecek yer; (astr.) güneş tutulduğu zaman ayın arz gölgesi içine girmesi, bir gezegenin arz ve güneş arasından geçerken güneş dairesinde ilk görünüşü. giriş, giriş hakkı. (sosyol.) üyelerinin karşılıklı bir dayanışma içinde olduğu herhangi bir grup. bir şeyin içine doğru büyüyen. içine batmış. ingrown nail etin içine gömülerek büyüyen ayak tırnağı, batan tırnak. kasığa ait. (bak.) engulf. oburcasına yutmak. sakin olmak, ikamet etmek, içinde oturmak. inhabitable içinde oturulur, oturmaya elverişli. ikamet, sakin olma; mesken, ev. (bir yerde) ikamet eden kimse. solukla içeriye çekilen ilaç. solukla içeriye çekme, teneffüs; solukla içeriye çekilen ilaç. solukla içeriye çekmek, teneffüs etmek, nefes almak; içmek; sigara dumanını içine çekmek. inhaler solukla içeriye çeken kimse; solukla içeri çekmeye mahsus ilaçları veren alet. uyumlu olmayan, uyumsuz, ahenksiz; müzik yöntemine aykırı, kötü sesli. inharmoniously uyumsuz olarak. bir şeye bağlı olmak, meydana gelmesi zorunlu olmak, oluşu zorunlu olmak, tabiatında var olmak. inherence, - cy doğal olarak veya aslında bulunma. tabiatında var olan. be inherent in a thing bir şeyin aslında veya tabiatında mevcut bulunmak. inherently tabiatında, doğal olarak, doğuştan. miras almak, kalıt almak; varis olmak. inheritor varis. miras kalması mümkün olan, irsi, kalıtımla geçebilir. miras, kalıt; (huk.) veraset; kalıt alma. tabiatında veya aslında mevcut bulunma. tutmak, bırakmamak, mani olmak, kendini çekmek. inhibited ruhsal etkenler yüzünden hareketlerinde serbest olmayan, çekingen. inhibitory menedici. tutan şey, bırakmayan özellik; yasak, memnuiyet; (psik.) etrafın tesiri ile hareketlerdeki çekingenlik. misafir kabul etmez, konuk sevmez, misa- fir sevmez; barınak olmayan (yer) inhos- pitably soğuk davranarak. inhospitableness misafir sevmezlik, soğuk muamele. misafir sevmezlik, soğuk muamele. bir firmanın içinde olan, yapılan veya neşredilen. zalim; ilgisizlik veya bilgisizlikten dolayı başkalanna veya hayvanlara eziyet e(den.) gömmek, defnetmek. insanlık dışı, merhametsiz, şefkatsiz, zalim; kıyıcı. inhumanly insafsızca. inhumanity insaniyetsizlik. düşman, hasım, zıt, muhalif, karşıt; ters, uygunsuz. inimically düşmanca. taklit edilemez, yansılanamaz, aynı yapılamaz, benzetilemez; eşsiz, misli bulunmaz. inimitabil'ity taklit edilemez hal. inimitably taklit edilemez surette. günah; kötülük; haksızlık, adaletsizlik. günahkar, haksız, kötü, kanuna aykırı. iniquitously günahkarca; haksızca. (-ed,- ing veya- led,- ling) baştaki, birinci, evvelki; kelimenin ilk harfi; kıta başındaki büyük harf; kısa imza atmak. Initial Teachlng Alphabet okumayı öğrenmek için İngilizce bir fonetik alfabe. initially başlangıçta, evvela. başlatmak; alıştırmak, göstermek; üyeliğe kabul etmek; üyeliğe yeni kabul edilmiş kimse; bir grubun sırlarını ve adetlerini bilen kimse. üyeliğe kabul töreni; başlatma, başlayış. initiator başlatan kimse. sebep olan, başlatan, teşvik edici; başlama yetkisi; başlama kabiliyeti veya hevesi, kişisel teşebbüs, öncelik. tanıtıcı, başlatan, başlangıç türünden. içeri atmak; sokuşturmak; şırınga etmek, enjeksiyon yapmak. injector enjeksiyon yapan kimse veya şey; (mak.) enjektor. içeri atma; içeriye atılan şey; (tıb.) enjeksiyon, zerk; (mak.) islim kazanına soğuk su sıkma; konu dışı bir fikri ortaya atma. injection cock püskürtme musluğu. injection engine soğuk su sıkarak islimi yoğunlaştıran makina, kondanseli makina. injection nozzle püskürtücü. injection pipe püskürtme borusu. hypo dermic injection deri altına yapılan iğne. tedbirsiz, akılsız, basiretsiz. injudiciously tedbirsizce. emir, uyarma, öğüt; emir verme, yasak etme; (huk.) taraflardan birine belirli bir davranışta bulunmamasını emreden karar. incitmek, fenalık etmek, zarar vermek; bozmak, ihlal etmek; rencide etmek, haksızlık etmek. zararlı, dokunur, muzır, rencide edici, haksız; yeren, yerici (sözler), aşağılayıcı, onur kırıcı. injuriously zararı dokunacak biçimde, inciterek. injuriousness zarar, zarar verme. zarar, ziyan, hasar; eza, üzgü; haksızlık; yara. haksızlık, insafsızlık, adaletsizlik. mürekkep; mürekkepbalığının çıkardığı siyah sıvı; üstüne mürekkep sürmek; mürekkep bulaştırmak. ink bag mü- rekkepbalığının mürekkep torbası. ink horn boynuzdan yapılan eski biçim mürekkep hokkası. ink in kurşun kalemle çizilmiş veya yazılmış şeyleri mürekkeplemek. ink pad ıstampa. ink up mürekkeple koyulaştırmak. inkwell okul sıralarındaki mürekkep hokkası. indelible ink solmaz veya çıkmaz mürekkep. invisible ink gözle görülmeyen ancak ısı veya kimyasal yöntemlerle belli olan mürekkep. printers ink matbaa mürekkebi. solid ink kalıp şeklinde kuru mürekkep. ima, işaret; seziş, kuşku. mürekkepli, mürekkep gibi, simsiyah. inkiness mürekkeplilik, simsiyahlık. kakma, işleme ile süslü. bir memleketin denizden uzak yerleri; memleketin içerisi, dahil; memleketin içeri kısımları olan, dahili, denizden uzak; içeriye doğru, içerilerde, denizden uzakta. Inland Sea Japon adaları ile çevrilmiş kapalı deniz. inlander memleketin iç tarafında oturan kimse. (k.dili.) evlilik vasıtası ile yakın akraba. (inlaid) içine kakmak, kakma işlemek; bir resim veya sayfayı kağıt veya mukavvadan çerçeve içine koymak. kakma işi; disçi. dolgu. koy, küçük körfez; giriş, girilecek yer; kakılmış parça veya şey. ( şiir) yürekte, içte, derunen; içten, bütün yürekten, can ve gönülden, tamamen. hapishane veya akıl hastanesinde bulunan kimse; sakin; başkası ile aynı evde oturan kimse; birlikte oturan kimse. (Lat.) hatırasına, anısına. en içeride olan, dahili, deruni. han, otel; Londra'da bazı binaların isimlerinde talebe yurdu manasına gelir. innkeeper hancı, otelci. Inns of Court Londra'da avukatlık stajını yapma hakkını veren dört belli cemiyet; bu cemiyetlere ait binalar. (çoğ.), (k.dili.) iç kısımlar, iç organlar (makina, vücut) tabii, yaradılıştan olan, doğuştan, tanrı vergisi. innately doğuştan olarak. innateness doğuştan olma. içerideki, dahili, iç; ruhani; gizli, saklı. inner circle iç grup, en imtiyazlı danışman grubu. inner (sig.)nificance derin veya gizli mana. inner city şehrin merkezinde fakirlerin oturduğu mahalle. inner city şehrin iç mahallesine ait. inner space denizaltı uzamı; zihnin şuuraltı kısmı. inner voice (müz.) soprano ile baso arasındaki orta ses. the inner man insanın derunu, ruh, içyüz, vicdan; (şaka) mide, iştah. inner tube iç lastik. innermost en içerideki, en içteki. sinirlerini kuvvetlendirmek; metanet ve cesaret vermek; canlandırmak. ( beysbol) her iki taraf oyuncularının birer vuruş sırası, beysbolda iki tarafın sıra ile vurucu mevkiine gelmesi. innings (kriket) bir tarafın on oyuncusu oyun dışı edilinceye kadar vuruş sıraları; bir parti veya bireyin iktidar mevkiinde bulunduğu devre; sıra, nöbet. masumiyet, suçsuzluk; safiyet, saflık. masum, suçsuz, kabahatsiz, günahsız, zararsız; saf, aklı ermez; azade; kanuni, hilesiz; masum kimse veya çocuk; aptal kimse. innocent emusement zararsız eğlence. innocently masumca, saflıkla. zararsız, incitmeyen. innocuously zararsızca. adsız, isimsiz. innominate bone (anat.) kalça kemiği. yenilik çıkarmak, değişiklik yapmak. innova'tion yenilik; icat. in'novator yenilik çıkaran kimse. zararsız, zarar vermez. innoxiously zararsızca. innoxiousness zararsızlık. ima, kinaye; imleme, dolayısıyle anlatma; (huk.) hakaret davasında açıklama. sayılmaz, sayıya gelmez, hesapsız, pek çok. innumerably sayısız olarak. gıdasızlık. innutritious gıdasız. dikkatsiz, etrafına dikkat etmez, dalgın. inobservance dikkatsizlik. aşılamak; ağaç aşılamak; (mec.) aşılamak (fikir) inoculable aşılanabilir. inoculation aşı; aşılama. kokusuz. zararsız, kimseye zarar vermez, dokunmaz, incitmez. inoffensively zararsızca, incitmeyerek. inoffensiveness zararsızlık. (huk.) sebepsiz yere asıl mirasçıya zarar veren veya kendisini mirastan düşüren (vasiyetname); vazifesi olmayan. ameliyat edilemez; çalıştırılamaz. işlemeyen, tesirsiz; boş, hükümsüz. zamansız, mevsimsiz, münasebetsiz, uygunsuz, sırasız. inopportunely vakitsizce, uygunsuz zamanda. . aşırı, hadden fazla, oransız; düzensiz. inordinately aşırı olarak. uzvi olmayan, cansız, inorganik. inorganic chemistry inorganik kimya. inorganic substances inorganik maddeler. dalları bir araya gelip bitişmek (bedendeki damarlar); bir araya getirip bitiştirmek. inoscula'tion bir araya gelip birleşme. hastanede yatan hasta. (Lat.) ilelebet, ebediyen. (İt.) yüreğinde, kafasında (gizli plan) (Lat.) muhtemel, olabilir, imkân dahilinde. (Lat.) şahsen, bizzat, kendi şahsında. bir makinaya verilen enerji miktarı; bir elektrik cihazına verilen cereyan veya voltaj; bir şahsın yediği yemek miktarı; bir elektronik beyne verilen bilgi. resmi kontrol ve soruşturma. coroners inquest sebebi bilinmeyen ölümlere ait resmi soruşturma. rahatsızlık, sükunetsizlik; endişe, kaygı. sormak, sual etmek; aramak, araştırmak; soruşturmak, tahkikat yapmak. inquire about (a thing) (birşey) hakkında sual sormak. inquire after (a person) bir kimsenin hal ve hatırını sormak. inquiringly cevap beklercesine. sorgu, soruşturma, araştırma. soruşturma, araştırma; sorgu, sorguya çekme; b.h. Engizisyon mahkemesi. inquisitional Engizisyon veya soruşturma ile ilgili. sual soran, meraklı, mütecessis. inquisitively merakla, tecessüsle. inquisitiveness meraklılık, tecessüs. araştırma veya soruşturma yapan kimse; Engizisyon mahkemesi üyesi. Grand Inquisitor Engizisyon mahkemesi reisi. inquisitorial Engizisyona ait. inquisitorially Engizisyon kabilin(den.) (gen.) (çoğ.) akın, baskın, salgın. içeriye hücum, baskın. (kıs.) inches, insulated, insurance. çiğnerken (yemeğe) tükürük katmak. insalivation tükürük katma. sağlığa yaramaz, sağlığa dokunur, zararlı. insalubrity sıhhate aykırılık. deli, çıldırmış; delilere mahsus; delice, manasız. insane asylum tımarhane. insane person deli kimse. insanely delicesine. insanity delilik, cinnet. sağlığa zararlı, pis. doymak bilmez, doymaz, kanmaz; açgözlü, obur. insatiableness, insatiabil'ity doymazlık, açgözlülük. insatiably kanmayarak. doymak bilmez, hiç kanmaz, çok obur. insatiately hiç kanmadan. yazmak, kaydetmek; taşa veya tunca yazıt yazmak, hakketmek; ithaf etmek; (geom.) bir şekil içine dahilen temas etmek üzere bir şekil çizmek. kitabe, yazıt, yazı; ithaf; madalya veya para üzerinde olan yazı. anlaşılmaz, idrak edilemez, esrarlı. inscrutably anlaşılmaz şekilde. böcek, haşere; nefrete lâyık kimse. insect powder haşarat tozu. böcek beslemeye ve üretmeye mahsus yer. haşarat ilâcı. haşarat cinsinden, haşarattan ibaret. böcekçil hayvan. insectiv'orous böcek yiyen, böcekçil. emniyetsiz, sağlam olmayan, garantili olmayan, tehlikeli; endişeli. insecurely emin olmayarak, sağlam vaziyette olmayarak. insecurity emniyetsizlik. döllemek, ilkah etmek, tohumlamak, tohum ekmek; fikrine sokmak, aşılamak. insemination dölleme, döllenmiş olma. hissiz, duygusuz; insafsız, merhametsiz; cansız. hissetmez; hissiz, duygusuz; cansız, baygın; hissolunamaz, farkına varılamaz; yavaş; ilgisiz, aldırış etmeyen. insensibil'ity duygusuzluk, hissizlik, insafsızlık, merhametsizlik. insensibly duygusuzca, insafsızca, merhametsizce. hissetmez, hissiz, duygusuz. hissi olmayan, hissiz, cansız. ayrılmaz; bağlı; (gram.) ayrılmaz surette kullanılan (önekler) inseparables ayrılamayan şeyler, çok yakın dostlar. inseparableness ayrılmazlık. inseparably birbirinden ayrılmaz surette. ortaya eklenen şey; kitap ortasına eklenen sayfalar; bir mecmua veya gazete arasına konulan ilâve. sokmak, arasına sıkıştırmak, ortasına geçirmek. ekleme; eklenen şey; bir ilânın gazeteye bir defa konması. tüneyebilen (kuş) bir şeyin ortasına konulan parça; ilâve, ek; (coğr.) met. (inset, insetting) bir şeyin ortasına ek koymak. kıyıya yakın; sahile doğru. (edat) içeride, içeriye; (edat) içerisine, içerisinde. iç, iç taraf, dahil; iç yüz; iç, içteki, dahili. inside in formation içeriden sızan haberler. have the inside track yarış alanının en iç ve dolayısıyle en kısa kısmına yakın olmak; daha elverişli mevkide olmak. inside out ters yüz. insider içerideki kimse, iç yüzünü bilen kimse. insides karın ile bağırsaklar, iç organlar, iç kısımlar. gizlice fırsat kollayan, sinsi; hain, hilekâr. insidiously sinsice. insidiousness sinsilik. vukuf, anlayış, bir şeyin iç yüzünü kavrama. (çoğ.), (Lat.) nişan alâmetleri, nişanlar; rütbe işaretleri. manasızlık; önemsizlik, ehemmiyetsizlik, değersizlik. manasız; önemsiz, ehemmiyetsiz; cüzi, pek az; ufak; değersiz, değmez. in(sig.)nificantly önemsiz olarak. samimiyetsiz, riyakâr, vefasız, sadakatsiz, yalancı. insincerely samimiyetsizce. insincerity samimiyetsizlik. üstü kapalı söylemek, ima etmek; kurnazlıkla fikrini anlatmak; yavaş yavaş girmek. insinuatingly ima ile. ima, üstü kapalı söz; teveccüh kazanmaya yöneltilmiş söz veya hareket. sönük; tatsız, yavan, lezzetsiz. insipidly sönük bir şekilde. insipidity, insipidness sönüklük. ısrar etmek, sebat göstermek, davasından vaz geçmemek. insistence ısrar, sebat. insistent ısrar edici, zorlayıcı. (Lat.) asıl yerinde, tabii vaziyetinde. (bak.) ensnare. sarhoşluk, bekrilik, içkiye düşkünlük, itidalsizlik. şu kadarki. insofar as ... e kadar. güneşe maruz bırakmak, güneşlendirmek. insola'tion güneşe maruz bırakma; güneşe serip kurutma; (tıb.) güneş çarpması; (tıb.) hastaya güneş banyosu yaptırma. ayakkabının iç astarı; kundura içine konan taban astarı. küstah,terbiyesiz, arsız. insolence küstahlık. insolently küstahça, cüretkârca. erimez; halledilemez, izah olunamaz, çözülemez. insolubly halledilmez surette. insolubility erimemezlik; çözülemezlik. hallolunamaz, izah edilemez. borcunu ödeyemez, iflâs etmiş; borcu kapamaya kâfi olmayan; müflis kimse. insolvency müflislik, iflâs. uykusuzluk, uyuyamazlık. insomniac uykusu zor gelen kimse. (gen.)" as" veya "that" ile o dereceye kadar, o kadar ki. (Fr.) gailesiz, ilgisiz, kaygısız, tasasız, endişesiz. insouciance gailesizlik, ilgisizlik, lâkaytlık, kaygısızlık. (bak.) ensoul. .(-ned,- ning) arabaya koşmak. teftiş etmek, muayene etmek, yoklamak, bakmak. inspection muayene, yoklama, teftiş. müfettiş, tetkik memuru, enspektör; kontrol memuru. inspetorate, inspectorship müfettişlik memuriyeti veya dairesi. ilham, esin; vahiy; telkin; içeriye doğru nefes alma. inspirational ilham verici, ilham edici. inspir'atory nefesin içeri çekilmesine ait. ilham etmek, esinlemek; telkin etmek; içine çekmek (nefes), nefes almak. canlandırmak, can vermek, neşelendirmek, ümit vermek. koyultmak, daha yoğun bir hale koymak. (kıs.) instant, institute, institution. dayanıksızlık; kararsızlık, sebatsızlık. sabit olmayan, kararsız; dayanıksız. taksit; kısım, bölüm. installment plan taksit usulü. yerine koymak; tesisat yapmak, tanzim etmek, düzenlemek; makamına getirmek (memur), bir yere yerleştirmek. installa'tion tesisat, tertibat, düzen; askeri üs; fabrika. örnek, misal; kere, defa. for instance örneğin, meselâ. at the instance of (onun) isteğinden ötürü. court of first instance asliye mahkemesi. misal getirmek; örnek ile göstermek. acil olma. hemen olan, derhal olan; âcil; şimdiki; su ilavesiyle hemen hazırlanan (yiyecek) instantly hemen, derhal. an, dakika, lahza. at this instant bu anda. the instant (I.) came ben gelir gelmez. bir anda olma . ani, ansızın, anında olan, bir anlık. instantaneously bir anda olarak; hemen. hemen, derhal, birdenbire. (-red, -ring) yıldızlarla donatmak; yıldız gibi yapmak. (biyol.) iki deri dökme zamanı arasında meydana gelen değişim safhasındaki böcek; bu safha. bir yere yerleştirmek, belirli bir yere koymak. ( eski) yenileme, tazeleme, onarma. yerinde, yerine, karşılık olarak. instead of yerine. He came here instead. Oraya gideceğine buraya geldi. Başkasının yerine kendisi buraya geldi. ayağın üst kısmı, tabanın oyuk tarafının üstündeki kısım, ayakkabı veya çorabın üst kısmı; at bacağının art diz ile bukağılık arasındaki kısmı. kışkırtmak, tahrik etmek, teşvik etmek. instiga'tion kışkırtma, tahrik, teşvik. in'stigator kışkırtıcı kimse. yavaş yavaş öğretmek veya aşılamak; damla damla içine akıtmak. instilla'tion fikir aşılama. insiyak, içgüdü; istidat. instinctive içgüdüye ait, içgüdüsel. instinc'tively içgüdüsel olarak. (gen.) "with" ile dolu (can, his, kuvvet ile) kurmak, tesis etmek; (kil.) atamak. kuruluş, müessese; enstitü, okul; bilimsel kurum; konferans serisi. institutes (huk.)uk el kitabı. yerleşmiş gelenek veya kanun; devamlı olan şey; kuruluş, müessese, tesis; tımarhane, hapishane. kuruluş veya kuruma ait; geleneğe ait, bir mevzuun esasına ait. institutional food herhangi bir müessesenin çıkardığı yemek. institutionalize kurum haline getirmek; adet haline getirmek; (A.B.D.), (k.dili.) düşkünler evine yerleştirmek. gelenek veya âdetlere ait, (huk.)ukla ilgili. kurucu. okutmak, ders vermek, öretmek, eğitmek; talimat vermek, yol göstermek. instructor öğretmen, eğitmen; asistan; okutman. öğretme, öğrenim, eğitim, talim; bilgi verme. instructions direktif, emir, talimat. öğretici, eğitici. instructively bilgi verici bir şekilde. alet; vasıta; enstrüman, müzik aleti, çalgı, saz; belge; belgit, senet; (huk.) senet yazmak. instrument panel kontrol tablosu. on instruments aletler vasıtasıyle uçak idare edilerek. percussion instrument davul ve zil gibi vurularak çalınan müzik aleti. string instrument telli müzik aleti, telli saz. wind instrument nefesle çalınan çalgı, nefesli saz. yararlı, tesirli, etkili; yardımcı, aracı olan; bir alete ait; (müz.) enstrümantal. instrumentalist çalgı çalan kimse. instrumentally yararlı bir şekilde. vasıta, araç; vasıta olma. (fels.) etkili eylem için mantıki düşünce gerektiğini ileri süren bir tür faydacılık. bir müzik parçasının çeşitli seslerini çalgılara taksim etme, enstrümantasyon; aletler takımı; alet kullanma; aletli iş görme. asi, itaatsiz, kafa tutan, baş kaldıran,isyan eden. insubordination baş kaldırma. esassız, hakiki olmayan, hayali; zayıf, kuvvetsiz. çekilmez, katlanılamaz, tahammül olunamaz. insufferably tahammül olunamayacak derecede. eksik, kiyafetsiz, yetersiz, ehliyetsiz. insufficiently yetersiz derecede. insufficiency yetersizlik, yetmezlik. üzerine üflemek; içine üflemek, içine hava vermek. insuffla'tion üzerine veya içerisine üfleme veya hava verme. adaya ait, adaya özgü; adada yaşayan; ayrılmış; dar fikirli; (tıb.) adacıklar halinde olan. insular'ity dar görüşlülük. tecrit etmek, izole etmek, yalıtmak; ayırmak. insulating tape (elek.) izole bant. insula'tion tecrit, izolasyon. insulator (elek.) izolatör, fincan. insulin, pankreas bezesinin çıkardığı bir madde (şeker hastalığında vücuda ilâç olarak zerkolunur) hakaret, onur kırma, aşağısama, hor görme, kötü davranış; (tıb.) yara. tahkir etmek, hor görmek, fena muamele etmek, şerefini kırmak. insultingly aşağısayarak, hakaretle, onur kırarak. başa çıkılmaz, yenilemez; geçilemez. insuperably başa çıkılamayacak bir şekilde. tahammül edilemez, çekilmez, dayanılmaz; haksız. insupportably dayanılmaz bir şekilde. bastırılamaz, önlenemez. (sig.)orta, (sig.)orta etme; (sig.)orta parası, (sig.)orta taksiti. insurance broker (sig.)orta acentesinde çalışan kimse. insurance company (sig.)orta şirketi. insurance policy (sig.)orta poliçesi. insurance premium (sig.)orta primi. fire insurance yangın (sig.)ortası. health insurance sağlık (sig.)ortası. life insurance hayat (sig.)ortası. marine insurance deniz (sig.)ortası. sigorta etmek; emniyet altına almak; sigorta olmak; temin etmek. insurable sigorta edilebilir. insured sigortalı. asi, baş kaldıran, kafa tutan; ihtilalci, asi. insurgence, insurgency ayaklanma, isyan. yenilemez, geçilemez, başa çıkılmaz, üstün gelinemez. insurmountably yenilemeyecek derecede. isyan, ayaklanma, ihtilâl. insurrectional, insurrectionary isyan kabilinden. insurrectionist isyan taraftan, asi, baş kaldıran kimse. duygusuz, hissiz;" to" ile hissetmez, etkisinde kalmaz; "of" ile çözümlenemez, yapılamaz. (kıs.) intelligence, interest, interior, interjection, internal, international, interval, in-transitive. bozulmamış, dokunulmamış, el sürülmemiş, salim, eksiksiz. hakkedilmiş oyma iş; oyma; oyma işi yapmak (özellikle kıymetli taş üstüne) giriş ağzı, giriş; içeriye alınan şey. intake valve emme supapı. fiziksel varlığı olmayan, el ile tutulamaz, dokunulamaz; kavranamaz, kafaya giremez; fiziksel varlığı olmayan şey; (tic.) manevi değer. kakmacılık. tam sayı; bütün. bir bütünün ayrılmaz bir parçası olan, gerekli; bir birlik meydana getiren parçalardan oluşan; bütün, yekpare, bölünmemiş; (mat.) tam sayıya ait, kesir olmayan; bütün bir şey; tam adet; öğe, cüz, unsur; (mat.) integral. integral calculus bütünleme hesabı, integral hesabı. integrally bütün bütün, tamamıyle. bir bütünü meydana getiren, bütünleyici; terkibe dahilolan; bütünleyici şey. tamamlamak, bütünlemek, bütün veya yekpare kılmak; bütünleme hesabı yapmak. integrated circuit (elek.) ufak bir silikon parçasında çok kısımlı elektronik devre. integra'tion yekpare veya tamam kılma; (mat.) kökenlerinden fonksiyonu bulma, bütünleme; (A.B.D.) bütün ırkları aynı sosyal gruplarda birleştirme. doğruluk, dürüstlük; bütünlük. deri, zar, kabuk, gömlek. integumen'tary deri veya kabuktan ibaret. akıl, zihin, idrak, anlık; akıl sahibi kimse. anlama, anlayış, idrak. akli, zihni; akıllı, yüksek zekâ sahibi; çok okumuş, âlim, bilgili, münevver; münevver kimse, entellektüel kimse. intellectuality münevverlik, zihni kabiliyet. intellectually zeka ile, anlayarak. münevverlik, anlıkçılık, ilmin mantıktan çıktığını ileri süren kuram. akla fazla kıymet veren kimse; ilmin mantıktan çıktığını iddia eden kimse. âlimce ifade etmek; düşünmek. akıl, zekâ, anlayış; istidat; zekâ sahibi; malumat, haber; bilgi, vukuf. intelligence bureau istihbarat bürosu. intelligence quotient zekâ bölümü, öIçülmüş zeka derecesini gösteren rakam. intelliqence service istihbarat teşkilâtı. intelligence test zekâ testi. akıllı, zeki, anlayışlı; kabiliyetli; maharetli, usta. intelligently akıllıca, anlayışla. aydınlar, münevverler sınıfı. anlaşılır, idrak edilebilen. intelligibly anlaşılır surette. intelligibil'ity anlaşılabilme. aşırılık, ifrat, taşkınlık; aşırı düşkünlük; ayyaşlık . taşkın, aşırı; sert, fırtınalı, bozuk (hava); şiddetli (söz); ayyaş, bekri. intemperately ifratla, taşkınca. intemperateness ifrat, taşkınlık. zihninde kurmak, niyet etmek, tasarlamak; kasdetmek, meram etmek, demek istemek. intended (k.) dili nişanlı (erkek veya kız) idare memuru. intendancy memuriyet. şiddetli, kuvvetli, keskin, hararetli; gergin. intensely şiddetle, kuvvetle. intenseness şiddet, kuvvetlilik . şiddetini artırmak; (foto.) resmin daha belirli çıkması için negatifi kuvvetlendirmek. intensifica'tion kuvvetlendirme. keskinlik, şiddet, ifrat derece; yoğunluk, koyuluk . şiddetli, bir noktada toplanmış; yoğun; şiddet gösteren; dar bir sahada çok mahsul yetiştirmeye vesile olan; (tıb.) tedrici aşılama suretiyle tedaviye ait. intensive care unit (tıb.) hastaya çok yönden bakım imkânı veren hastane tertibatı. intensively bir noktada toplanmış olarak . dikkatli, gayretli; niyet etmiş. intently dikkatle. intentness sıkı dikkat. maksat, niyet, meram, kasıt. maksat, niyet, murat, meram; mana; kasıt; (çoğ.) evlenme niyeti; (tıb.) yaranın kapanma tarzı. intentional maksatlı, mahsus, kasıtlı. intentionally kasten, mahsus. (red, ring) gömmek, defnetmek. (önek) arasında; birbiriyle. birbirini etkilemek. interaction birbirine tesir etme. interactive birbirini etkileyen . (bred) çeşitli hayvan veya bitkileri karıştırarak üretmek. takvime ilave edilen; ilâve edilmiş ay veya günü olan (yıl); araya giren . araya sokmak, araya ilâve etmek; takvime gün veya ay ilave etmek . araya girmek, aracılık etmek, tavassut etmek. (biyol.) hücrelerarası. durdurmak, yolunu kesmek; yolda iken tutmak, tevkif etmek. interception tevkif, durdurma. interceptor yol kesen kimse; avcı uçağı. rica, başkaları hesabına yalvarma; iltimas isteme. aracı, arabulucu; şefaatçi, başkası için iltimas isteyen kimse. intercessory arabuluculukla ilgili, başkası için yardım rica eden . değiştirmek, mübadele etmek, değiş tokuş etmek . mübadele, değiştirme, nöbetleşme; mukabele; vasıtaların trafiği aksatmadan giriş veya dönüş yapabildiği ve bir hız yoluyla diğer bir yolun kesiştiği kavşak. bir biriyle değiştirilebilir. interchangeability, interchange'ableness birbiriyle değiştirilebilme, birbirinin yerini tutabilme. kolej veya üniversiteler arası. (mim.) bina direkleri arasındaki açıklık, iki sütun arasındaki aralık. (k.dili) dahili telefon sistemi . birbiri ile konuşmak veya muhabere etmek, birinden diğerine serbestçe gidip gelmek. intercommunicable birinden diğerine geçilebilir. intercommunica'tion bir biriyle temas, ulaşım. müşterek olma . birbirine bağlamak. interconnection birbirine bağlı olma; bağ. kıtalararası . kaburga kemikleri arasında olan. görüşme, konuşma, münasebet; cinsi münasebet. aralarında cereyan eden; (tıb.) başka hastalığa karışan. muhtelif mezhepler arasında vuku bulan, mezheplerarası. karşılıklı dayanışma. interdependent bir birine bağlı olan. interdependently birbirine dayanarak. yasak, yasak etme; (Kat.) bir kimseyi kilise veya ibadet ayinlerinden menetme . menetmek, yasak etmek; (Kat.) kilise ayinlerinden menetmek. interdiction yasak. interdictory, interdictive yasak eden, yasaklaylıcı. bir kaç bilim dalıyle ilgili . alaka, ilgi, merak; merak uyandırma, zevk verme kabiliyeti; hisse, pay; menfaat; kar, kazanç; faiz; (çoğ.) iktisadi hayatta hakim grup. in the interest of menfaatine, için. vested interests (ikt.) alakadar menfaatler; hakları tanınmış iktisadi müesseseler. alakadar etmek, ilgilendirmek; merakını uyandırmak; hissedar etmek, ortak etmek. interested meraklı; bir şeyde hakkı olan; menfaat gözeten. interested in a thing bir şeye meraklı . enteresan, dikkate değer, çekici. interestingly alâka uyandıracak surette. iki cisim arasındaki ortak yüzey, arayüz. karışmak, müdahale etmek; çatışmak, zıddiyet göstermek; dokunmak, zarar vermek; (fiz.) birbiri üzerine tesir etmek; mâni olmak; bazı oyunlarda karşı tarafın yolunu kesmek . karışma, dokunma, sataşma; (fiz.) girişim, karışım; (radyo) parazit . küçük hareket veya mesafeleri iki ışının çarpışmasıyle öIçen alet, çatışma öIçeği . birbiriyle üreyebilen . birbirinin arasına veya içine akan, birbirine karışıp akan. birbiriyle katlamak. karıştırmak, katmak; her tarafı dolmak; karışmak . (astr.) gökadalar arası . (jeol.) buz devreleri arası ile ilgili. yavaş yavaş birbirine karışmak . aralık, fasıla (zaman); muvakkat; geçici. ad interim muvakkaten, geçici olarak, aradaki zaman müd- detince. in the interim aradaki zamanda . içerideki, iç yerlere ait, dahili; sahil veya huduttan uzak; içten, manevi; iç, dahil; iç yerler, iç kısım. interior decoration iç dekorasyon. interior planet güneş ile dünya arasında bulunan gezegen. (kıs.) interjection. içine atmak, arasına katmak . (ünlem), nida; nida etme; söz arasına koyma. interjec- tional (gram.) ara söz kabilinden; (ünlem) şeklinde. ağ gibi örmek, şebeke haline koymak; karıştırmak. içine karıştırmak; (konuşmayı) süslü sözlerle doldurmak . (çoğ.) leaves) bir kitabın arasına konan boş sayfa. kitabın sayfaları arasına boş yapraklar ilâve etmek. yazının satırları arasına başka yazı yazmak; kumaş ile iç astarı arasına orta astarı koymak. interlining orta astarı. satırlar arasına yazılmış. satırlar arasına yazı yazmak. interlineation satırlar arasına yazılan yazı. halkalarla birbirine bağlamak . birbirine bağlamak, birbirine kenetlemek; (mak.) birlikte işlemeleri için manivelaları birbirine bağlamak. interlocking directorates idare heyetleri ekseriyetle aynı üyelerden meydana geldiğinden birlikte çalışan şirketler. başkası ile konuşan kimse; ABD komedyen üçlüsünü sorularıyle yöneten ortadaki adam. interlocution konuşma, mükâleme, muhavere. interloc'utory konuşmaya ait, konuşma niteliğindeki. başkasının işine karışmak, tecavüz etmek. interloper başkasının işine burnunu sokan kimse. arada olan olay; (tiyatro) ara piyesi, perde arası; (müz.) ara faslı. ayın görünmediği zamanla ilgili. çeşitli aileler veya milletler arasında evlenme; yakın akrabalar arasında evlenme. değisik milletten birisi ile evlenmek; aileler arasında kız alıp vermek . karışmak, müdahale etmek, qereksiz vere mudahale etmek . (tiyatro) bir gösteride filim, teyp bandı, renkli ışıklar gibi çeşitli teknikler kullanma . arada bulunan, aracılık eden, vasıta olan; meyan - cılık eden; vasıta, meyancı, aracı; ortada bulunan şey. ortadaki, orta seviyede bulunan, aradaki; orta seviyede bulunan şey; orta boy araba; meyancı, vasıta, aracı; (kim.) ara mamulü. intermediately ara yerde bulunarak; vasıta olarak . öIünün gömülmesi, defnetme. (tiyatro) ara perdesi, iki perde arasında oynanan ufak piyes; fasılları birleştiren müzik parçası veya bale, küçük fasıl . sonsuz, nihayetsiz, bitmez, tükenmez. interminably sonu gelmeyerek . birbirine karıştırmak veya karışmak. aralık, fasıla; tatil, aralık verme; (tıb.) ateş nöbetlerinin arasındaki müddet. intermissive aralıklı, fasılalı, kesik kesik. (ted, ting) ara vermek, geçici olarak tatil etmek. intermittingly ara vererek . arada kesilen, aralıklarla meydana gelen. intermittent fever (tıb.) belirli aralıklarla gelen ateş, sıtma. intermittence geçici olarak ara verme. intermittently zaman zaman durarak . birbirine karıştırmak veya karışmak. muhtelif şeylerin birbirine karışması; karışmış şey, ka rışım, halita; ilave edilen şey. duvarlar arasında olan. enterne etmek; (bir gemiyi bir limanda) hapsetmek; harp zamanında kapamak, alıkoymak, göz altına almak; stajını yapan tıp öğrencisi; staj yapan kimse. içe ait, içinde bulunan, dahili, iç; içilir (ilaç); içten, deruni, bâtıni. internal combustion engine iç yakımlı makina. internal evidence bir şeyin kendisinde bulunan delil. internal medicine dahiliye. internal revenue devlet geliri. internal structure iç bünye, iç yapı. internally dahili olarak, içten; iç tarafta, dahilde. milletlerarası, beynelmilel, uluslararası, enternasyonal. international code Mors alfabesi; (den.) uluslararası işaret sancakları sistemi. Inter national Date Line Büyük Okyanus'ta gün değiştirme hattı. international Iaw milletlerarası (huk.)uk. International Morse Code Beynelmilel Mors Alfabesi. International Phonetic Alphabet Milletlerarası Fonetik Alfabe. internationally milletlerarası olarak. milletler arasında birlik ruhu veya fikri, enter - nasyonalizm. enternasyonalizm taraftarı. milletlerarası kontrola sokmak, enternasyonal hale koymak, beynelmilel kılmak. internationalization milletlerarası bir hale getirme. (bak.) intern. birbirini kırıp öIdüren; öIdürücü, mahvedici. enterne edilmiş kimse. dahiliye uzmanı. enterne ediliş. internment camp enterne kampı, temerküz kampı. boğum, bir sapın iki boğumu arasındaki kısım. internodal bu kısma ait . doktorluk stajı: staj devresi; staj bursu. Papa elçisi bulunmayan bir yabancı memlekete Vatikandan gönderilen siyasi memur; aracı, arabulucu. internuncial vücudun farklıl kılsılmlarını birbirine bağlayan (sinirler); Papa elçisi ile ilgili . okyanuslar arasında bulunan, okyanusları birbirine bağlayan . (biyol.) bir birine bağlanmak; birbirinin arasına girmek . gensoru açmak. interpellation gensoru. tamamen içine girmek; birbirinin içine nüfuz etmek. interpenetra'tion tam olarak nüfuz etme. (bina, gemi uçakta) muhtelif kısımlar arasında kullanılan dahili telefon . (astr.) gezegenler arası. karşılıklı etkileme; karşılıklı etkilemek. (huk.) üçüncü bir şahsın (huk.)ukunu tespit veya tayin maksadıyle mahkemede birbiri ile davalaşmak. interpleader (huk.) bir borçlunun kendisinden alacak iddia eden iki kişiden hakiki hak sahibi olanın tespiti için bunlar arasında açılmasını istediği dava. interpol. yazıya kelime veya ibare ilave ederek asıl metni değiştirmek; iki şey arasına başka bir şeyi sokmak; (mat.) ara değeri bulmak. interpola'tion ara değeri bulma; metne ilave. iki şeyin arasına koymak; araya girmek, müdahale etmek . araya girme, karışma, müdahale. manasını izah etmek, tefsir etmek, yorumlamak; tercüme etmek, tercümanlık etmek. interpretable tercüme olunur; tefsiri mümkün. interpreta'tion yorum, tefsir, izah, mana. inter' pretative izah edici, yorumlayıcı. yorumcu; tercüman, mütercim. ırklararası. (çoğ.) -na, -nums) iki hükümdar devresi arasındaki hükümdarsız devre; hükümetin kanunen çaIışamadığı devre. karşılıklı münasebet. interrelated birbiri ile alâkası olan . soru işareti ile ünlem işaretinden icat edilmiş karışık bir işaret . sorguya çekme; soru sorma. interrogation point soru işareti . sorulu, sual ifade eden; soru edatı, soru kelimesi .interrogatively soru sorarak. sorgu yargıcı; sual soran kimse. soru türünden, soru belirten, sual ifade eden; (huk.) yazılı olarak sorulan sorular . sorguya çekmek; sual sormak . (Lat.) ikaz etmek için, korkutmak için. kesmek, aralık açmak, ara vermek, fasıla vermek; intizamını bozmak, arasını kesmek; birinin sözünü kesmek, birinin işine mâni olmak. interrupted kesilmiş. interruptedly aralıklarla, fasılalarla. interruptive arayı kesici. interruptively arasını keserek. arasını kesen kimse veya şey; (elek.) birden cereyanı kesen ve veren tertibat, kesici tertibat . ara, fasıla, kesilme, inkıta, arası kesilme. okullar arası. kesişmek; katetmek, kesmek, ikiye bölmek, birbiri üzerinden geçmek (yol) kesişme, kavşak; (geom.) kesişme noktası veya hattı, ara kesit. tatil. ara vermek, aralık bırakmak; ara, aralık, fasıla . arasına serpmek, karıştırmak. interspersion serpiştirme. ABD eyaletleri arasında olan . yıldızlar arasında vaki olan, yıldızlar arasındaki mesafelere ait. yarık, çatlak; birbirine yakın iki parça arasındaki açıklık. çatlağa ait; dokulararasında bulunan. (jeol.) başka tabakalar arasında tabaka olarak bulunan. bir şeyin başka şeyler arasına veya muhtelif şeylerin birbirine örülüp karışması. kabileler arasında olan. iki dönence arasında bulunan. birbirine örmek veya sarmak; örülmek, sarılmak. intertwiningly birbirine örerek. kasaba veya şehirler arasında bulunan, şehirleri birbirine bağlayan (demiryolu, telefon) aralık, fasıla, mesafe, ara; müddet, zaman; (müz.) iki ses arasındaki perde farkı, enterval, aralık. at intervals aralarla, fasılalarla, zaman zaman, ara sıra. karışmak, araya girmek, müdahale etmek, düzeltme maksadıyle araya girmek; arada bulunmak; diğer olaylar arasında meydana gelmek; aracılık yapmak; (huk.) nüfuzunu kullanmak, dava dahili olmak. intervention aracılık; müdahale, karışma. röportaj yapmak, görüşmek; görüşme, mülakat, röportaj. birbirine sarmak; birbirine dolaşmak . (wove, woven) beraber dokumak, dokuyarak birbirine birleştirmek; birbirine karıştırmak. (wound) birbirine sarmak, bir arada bükmek. vasiyetname bırakmadan ölen; vasiyetnameye girmemiş; vasiyetname bırakmadan ölen kimse. intestacy vasiyetsiz öIme. dahili, memleket içinde vuku bulan (özellikle kötü şeyler için kullanılır) bağırsak. Iarge intestine kalın bağırsak. small intestine ince bağırsak. intestinal bağırsaklara ait. (bak.) enthrall. (bak.) enthrone. ima etmek, dolayısıyle anlatmak. intima'tion ima. çok yakın dostluk ve ilişkiye ait; deruni, içten, yürekten, candan; mahrem; yakından; teklifsiz dost; candan arkadaş. be intimate with ile samimi olmak; kanun dışı cinsi münasebeti olmak. intimacy mahremiyet, teklifsiz dostluk. intimately samimi bir şekilde . gözünü korkutmak, sindirmek, yıldırmak. intmida'tion gözdağı verme. (edat.) içine, dahiline, -e, -ye, içeri. be into ile meşgul olmak, meraklısı olmak; (bir kimseye) borçlu olmak çekilmez, dayanılmaz, tahammül olunmaz. intolerabil'ity dayanılmaz hal. intolerably çekilmez derecede. hoşgörüsüz, müsamahasız; tahammülsüz. intolerance müsamahasızlık, hoş görmeme. intolerantly müsamaha göstermeden. (bak.) entomb. monoton bir makamla okumak; (dilb.) seslenmek . konuşma şekli, şive, ses tonunun yükselip alçalma şekli; (müz.) doğru ses perdesi, seslem, tonotüm. monoton bir makamla okumak; belirli bir ses vermek. (Lat.) bütünüyle, hep beraber, tamamıyle. sarhoş edici; sarhoş eden madde. sarhoş etmek, mest etmek; sevinçten çılgın hale sokmak; (tıb.) zehirlemek. intoxica'tion sarhoşluk, mest oluş; (tıb.) zehirlenme. (kıs.)intransitive. (önek) içinde bulunan. göğüs kemiğinin iç tarafında olan. inatçı, serkeş; kolay kontrol edilemeyen, yola getirilemeyen. intractabil'ity, intractableness kolaylıkla yola getirilememe. intrac'tably kolayIıkla kontrol edilemeyecek şekilde. (mim.) kemerin asıl iç kavsi. molekül içinde bulunan veya meydana gelen. mektep içinde yapılan, bir okulun sınıfları arasında olan (oyun, müsabaka) kasın içine zerkedilen, kasın içini etkileyen. (kıs.) intransitive. uzlaşmaz, uzlasması imkansız; (pol.) uzlaşmayan kimse, ihtilafçı. intransigence uyuşmazlık, ihtilafta inat. (gram.) geçişsiz, nesnesi olmayan, nesnesiz (fiil), (abbr.) (nsz.) intransitively geçişsiz olarak . (tıb.) hamileliği önlemek için kullanılan ve dölyatağı yoluna yerleştirilen küçük alet, spiral . damarın içinde bulunan veya damarın içine tesir e(den.) (bak.) entrench. yılmaz, korkusuz, cesur, yiğit. intrepid'ity yiğitlik. intrep'idly yiğitçe. karışık, sökülmez, müşkül, muğlak, anlaşılması güç; girintili çıkıntılı. intricacy, intricateness şaşırtıcı derecede karışık olma. intricately karışık olarak. (Fr.) entrikacı, hilekâr, dalavereci. entrika, desise, hile; el altından görülen iş; gizli aşk macerası; merak uyandırabilme kabiliyeti; hikâyeyi ilginç bir duruma sokan karışık olaylar. merakını uyandırmak, ilgisini çekmek; şaşırtmak; el altından iş görmek, entrika çevirmek, dalavere yapmak, hilekârlık etmek; gizlice sevişmek. intriguingly merakını uyandırarak . aslında olan, esasi, yaradılıştan, hakiki. intrinsically aslında olarak. (önek) içe doğru. (kıs.) introduction, introductry. takdim etmek, tanıştırmak; ortaya çıkarmak, ortaya koymak, teklif etmek; tanıtmak; yeni bir bilgi getirmek; öğretmek, usulünü göstermek; içine sokmak; öne sürmek; başlamak, açmak . takdim, tanıştırma; tavsiye mektubu; kitap önsözü; başlangıç; giriş; ortaya getirilen veya konan şey. önsöz veya tavsiye kabilinden; tanıtma maksadıyle yapılan. dini ayinin başlangıcında sesle okunan ilâhi. (psik.) kendisini başka biri veya başka bir şey zannetme. bir şeyin başka bir şeyin içine sokulması. kendi düşünce veya hislerini tahlil etmek. introspection kendi düşünce ve hislerini tetkik ve tahlil etme, murakabe, iç gözlem. introspective kendi kendini tetkik kabilinden . içedönük kimse, içine kapanık kimse; (biyol.) kendi içine çevrilen uzuv; içeriye doğru çevirmek veya eğmek; düşüncelerini kendi üzerine çevirmek; (zool.) bir uzvu kendi içine çevirmek (salyangoz gözü gibi) introver'sion içeriye doğru dönme veya çevrilme. zorla içeriye sokmak; istenilmeyen bir yere müsaadesiz ve davetsiz girmek; (jeol.) tabakalar arasına sokmak (volkanik kaya) . davetsiz misafir, hakkı olmadığı yere giren kimse. zorla içeri girme, fuzuli işgal; davetsiz olarak sokulma, müsaadesiz şekilde araya girme. müsaadesiz gelip zorla içeri giren; (jeol.) tabakalar arasına giren (volkanik kaya) intrusively tabakalar arasına girerek. intrusiveness zorla içeri girmeye meyli olma. (bak.) entrust. (tıb.) boğaz gibi bir nefes alma organının içine boru sokmak (difteride) intubation boru sokma ameliyesi. içine doğma; muhakeme kullanmadan meydanda olmayan bir şeyi sezme, sezgi. intuitional içe doğma ile ilgili, sezgili . (fels.) hakikatlerin akıl ve bilgi ile değil de sezgi yolu ile ortaya çıkarılabileceğini ileri süren öğreti; duyularımızla algıladığımız cisimlerin gerçek olduğunu savunan öğreti; insanın sezgi anlayışına sahip olduğunu ve bununla doğru ahlâk kaidelerini bulacağını savunan öğreti. intui'tionist bu felsefeyi savunan kimse. sezgi yolu ile anlaşılan veya öğrenilen. intuitively sezgi ile . şişen, kabaran; hararetle büyüyen. intumescence şişme, kabarma. (biyol.) içine alma; (tıb.) bir kısım bağırsağın yanındaki kısmın içine girmesi; yiyecek gibi yabancı bir maddenin vücuda girerek doku haline gelmesi. (bak.) entwine. (bak.) entwist. yağ sürme, yağlama; (tıb.) ovarak yağı deriye içirme. su ile kaplamak, su basmak, sel basmak; çok fazla miktarda mevcut olmak; garketmek. inunda'tion sel, tufan; çok fazla miktarda olma. nezaketsiz, terbiyesiz kaba. dayanmaya alıştırmak, adet etmek . yakılmış ceset külünü muhafaza içine koymak; gömmek. Iüzumsuz, faydasız, boş, nafile. inutil'ity faydasızlık. (kıs.) invented, inventor, invoice. (Lat.) boşlukta, havasız yerde. saldırmak; tecavüz etmek, hücum etmek; istila etmek; ihlâl etmek . içine koymak, üzerine kılıf geçirmek. içine koyma, üzerine kılıf geçirme; (tıb.) bir kısım bağırsağın başka bir kısmın içine girmesi . geçersiz, hükümsüz, battal, muteber olmayan. hasta zayıf, hastaIıklı, yatalak, sakat; hastaya mahsus; hasta kimse, yatalak kimse; sakat kimse; çürüğe çıkarmak, hastaneye göndermek; malul kılmak; hasta olmak, malul olmak; (ing.) hasta sayarak memleketine göndermek. invalidism hastalık, maluliyet. hükümsüz kılmak, battal etmek. invalidation hükümsüz bırakma, iptal . hükümsüzlük, muteber olmayış, battallık. çok kıymetli, paha biçilmez. invaluably çok kıymetli bir şekilde. değişmeyen, her zaman bir olan, sabit bir durumda kalan. invariabil'ity değişmezlik. invar'iably değişmeyerek; aynı şekilde, istisnasız; mütemadiyen, her zaman. değişmesi imkânsız sabit; (mat.) sabit nicelik. istilâ, saldırı, akın; tehlikeli veya zararlı bir şeyin saldırması veya sirayeti. invasive istilaya ait; saldırıya ait. ağır hakaret, sövüp sayma, küfür, tahkir, tezyif; küfür mahiyetinde. tenkit etmek, çatmak. inveigh against paylamak, çıkışmak. aldatmak, kandırmak, ayartmak, baştan çıkarmak; aldatarak bir kimseye iş yaptırmak. inveiglement aldatma, kandırma. icat etmek, ihtira etmek, çıkarmak, türetmek; uydurmak, düzmek . icat; ihtira, türetme, uydurma, yalan; icat kabiliyeti, ihtira kuvveti; özellik, hususiyet, orijinallik. yaratıcı, buluşları olan; icat etmekle ilgili, hünerli. inventiveness icat kabiliyeti, yaratıcılık. icat eden kimse, mucit, türeten kimse. envanter; deftere kayıtlı eşya; müfredat defterine geçirmek, kaydetmek. gerçekle ilgisi olmayış. İskoçya'da bir şehir; kolsuz erkek cüppesi. ters çevrilmiş, ters, aksi; (mat.) ters sonuç. inverse ratio veya proportion (mat.) ters orantı. inverse'ly tersine olarak. ters dönme, altüst olma; tersine dönmüş şey; ters çevirme; (kon.) (san.) bir cümledeki kelime sırasının değişmesi; (kim.) değişim, değişme, sakarozun früktoz ve glikoza ayrılması ve bu esnada polarize ışınların titreşim düzleminin sağdan sola çevrilmesi; (meteor.) sıcak hava tabakasının soğuk hava tabakasının üstüne çıkması sonucunda yükseltiyle beraber ısının da artması. tersine çevirmek, tersyüz etmek, altüst etmek; bir müzik parçasında notaların sırasını değiştirmek. invert sugar dekstroz ile levüloz karışımı; meyva ve balda bulunan tabii şeker. invertedly tersine. (kim.) bira mayasında ve bazı hayvanların bağırsaklarında bulunan bir ferment. (zool.) omurga kemiği olmayan, omurgasız, vertebrasız; mukavemetsiz, dayanıksız, zayıf iradeli; omurga kemiği olmayan hayvan; dayanıksız kimse. (para) yatırmak; (para, güç, zaman) sarfetmek; memuriyete koymak; (saIâhiyet) vermek; kuşatmak. invest in ileride gelir sağlamak için bir şeye para yatırmak. incelemek, tetkik etmek, gözden geçirmek, teftiş etmek, tahkik etmek, araştırmak. investigable incelenebilir, teftişi mümkün. investigative teftiş ve incelemeye ait. investigation tahkik araştırma, tetkik, inceleme, teftiş. resmen memuriyet makamına koyma, tayin; resmi elbise, üniforma. para koyma, yatırım; yatırılan sermaye; gelir getirmesi için paranın yatırıldığı şey, para sarfedilen gelir kaynağı; memuriyete koyma; muhasara, kuşatma; (biyol.) dış deri. kökleşmiş, yerleşmiş, müzmin; düşkün, müptelâ, tiryaki. inveteracy, inveterateness müzminlik, yerleşme, kökleşme; tiryakilik. inveterately kökleşmiş olarak . yaşayamayacak. kıskandırıcı; haksız, hiddet uyandıran; tiksindirici. invidiously hiddet uyandıncı bir sekilde. invidiousness haksızlık. canlandırmak, kuvvetlendirmek, zindelik vermek. yenilmez, mağlup olmaz, yılmaz. invincibil'ity, invincibleness yılmazlık. invincibly yenilemez bir şekilde. şeref ve haysiyetine dokunulamaz; dokunulmaz; bozulamaz, nakzedilemez, taarruz edilemez. inviolabil'ity, invi'olableness taarruzdan masuniyet; kişisel dokunulmazlık. inviolably ihlal edilemeyecek bir surette, masun olarak. şeref ve haysiyetine dokunulmamış; bozulmamış, nakzedilmemiş, ihlal edilmemiş. görülmez, görünmez, gözle seçilemez; çabuk kestirilemez; (ikt.) resmi hesaplarda gözükmeyen; görülmeyen şey veya kimse. invisible ink ancak kimyasal etki veya ısı tesiriyle görünen, aslında renksiz olan mürekkep. invisibil'ity, invis'ibleness görülmezlik. invis'ibly saklı olarak. davet; davetname; çağırma, çağrı. davet ihtiva eden, davet kabilin(den.) davet etmek, çağırmak; cezbetmek, celbetmek; icrasını teklif etmek. invitingly davetkar bir şekilde, cezbedici surette. dua, niyaz, münacat; toplu halde dua etme; dua cümleleri. invocatory dua veya münacat kabilinden. fatura; gönderilen mal; fatura çıkarmak, fatura tanzim etmek. pro forma invoice proforma fatura. dua etmek; niyaz etmek; çağırmak; müracaat etmek; davet etmek; himayesini dilemek . (çoğ.) involucres, involucra) (bot.) Iifafe, bürüm, bileşik çiçeklerin sapları altında bulunup bir daire teşkil eden ufak yapraklar. involucral böyle ufak yaprakları olan. istenilmeden yapılan ihtiyar harici; tasarlanmamış. involuntar'ily istemeyerek, ihtiyar harici olarak, elde olmadan. dolaşık, müşkül, karışık, girift; (bot.) içeriye kıvrılmış; (zool.)) bazı böcek kabukları gibi içeriye kıvrılmış, helezoni; (geom.) involut. kıvırma, sarma; kıvrılmış şey; karışıklık, dolaşıklık; (gram.) muğlak cümle, karışık ifade; (fizyol.) genişlemiş veya açılmış bir uzvun eski haline dönmesi. icap ettirmek, bağlamak, tabi kılmak; sarmak, kuşatmak, ihata etmek, içine almak, ihtiva etmek; karıştılrmak, sokmak (müşkülat veya derde); duçar etmek; (mat.) belirli bir dereceye yükseltmek. be involved (gen.) in iie alakası olmak, karışmış bulunmak; dalmak, garkolmak (bir işe) . kolayca anlaşılamayan; çapraşık. bağlılık, ilgi, alaka; karıştırılma, sarılma. yaralanamaz, incitilemez; fethedilemez. invulnerabil ity yaralanamazlık, saldırıdan zarar görmezlik. invul'nerably yaralanamaz bir şekilde. içeride bulunan, iç, dahili; bâtıni, manevi, ruhsal; iç kısım. içte, içeride; derunen, derinliğinde. içyüz, gerçek hal; bâtınilik, ruhanilik. içeriye doğru, fikir veya ruhun derinliğine doğru. (inwove, inwoven) başka kumaş içine dokuyup örmek, bir kumaş içine başka bir şey dokumak. (bak.) enwrap. (bak.) enwreathe. işlenerek başka bir şeye geçirilmiş; içine başka şeyler dokunmuş, karışıp birleşmiş. Yunanistan'da Yanya şehri. resmi işlerde dalaverecilik. neşeli, şen, hoş. (kim.) iyodür, iyodür asidinin tuzu. (iyot.) tincture of iodine tentürdiyot. (kim.) iyodoform, iyotlu antiseptik sarı renkli bir bileşim. iyon. ion'ic iyona ait. İyonya veya İyonyalılara ait; İyonyalı. Ionian Islands Yunanistan'ın batısında bulunan Yunan adaları. lonian Sea Yunan denizi. İyonya'ya ait; (mim.) İyonya üslubunda, İyonik; ,(şiir) İyonik vezinli mısra; (matb.) kalınca bir çeşit harf. iyonize etmek, iyonlaştırmak. ioniza'tion iyonlanma. havakürenin yüksek bir katmanı. (kıs.) Independent Order of Odd Fellows. Yunan alfabesinin dokuzuncu harfi, yota; çok küçük herhangi bir şey. not one iota hiç, asla. (kıs.) I owe you size olan borcum; borç senedi. (kıs.) International Phonetic Alphabet. ipeka, (bot.) Cephaelis ipecacuanha; (ecza.) bu bitkiden yapılan ilaç. ipomia, gündüzsefası, çalapa, (bot.) Ipomoea. (Lat.) "Kendisi söyledi" bir delile dayanmayan söz veya ifade . (Lat.) kelimesi kelimesine ifade, aynı kelimeler. (Lat.) yalnız bu sebeple, fiilen, haddi zatında. irade, ferman. İran. Iranian İran'a ait; İranlı. Irak. Iraqi Irak'a ait; Iraklı; Irak Arapçası. kolay öfkelenir, sinirli, huysuz, ters tabiatlı. irascibil'ity kızgınlık, huysuzluk. iras'cibly sinirli bir şekilde. öfkeli, hiddetli, kızgın. irately öfkeyle, hiddetle. (kıs.) intermediate range ballistic mis sile. teselli kabul etmez, avutulamaz. inconsolably teselli kabul etmez şekilde. öfke, hiddet, kızgınlık. ireful öfkeli, (colloq.) tepesi atmış. İrlanda. sulhsever, sulh taraftarı, sulha götüren, uzlaştırıcı. (bot.) süsengiller familyasıa ait. gökkuşağı gibi renkleri olan, yanardöner. iridescence yanardönerlik. iris tabakası, gözbebeği etrafındaki renkli (kıs.)ım; gökkuşağı veya buna benzer herhangi bir şey; (mit.) gökkuşağı tanrıçası; süsen, (bot.) Iris. brown iris pas lâlesi, (bot.) Iris lurida. İrlanda'ya ait; İrlanda diline ait; İrlandalı; İrlanda dili; İrlanda şivesiyle konuşulan İngilizce; kavgacılık. Irish Free State Bağımsız İrlanda Cumhuriyeti. Irishman İrlandalı erkek. Irish potato patates. gözün iris tabakasının iltihaplanması. bıktırmak, usandırmak, taciz etmek, bizar etmek. sıkıcı, bıktıncı, bizar edici, taciz edici, usandırıcı. irksomely sıkıcı bir şekilde, bıktırarak, usandırarak. irksomeness sıkıcı olma, bıktıncı olma, usandırıcı olma. demir; demir alet; ütü; maden üçlü golf sopası; (tıp.) demir şurubu; (mec.) kuvvet, metanet; demirden yapılmış; demir gibi; merhametsiz, zalim, katı yürekli. Iron Age Demir Devri ironbound demirle takvive edilmiş; sabit; kuvvetli. ironclad zırhlı gemi; demir kaplı; kuvvetli, bozulmaz (kontrat, söz, şart) Iron Cross Almanya'da bir nişan. iron curtain demir perde. iron foundry dökümhane, demirhane. Iron Gate Tuna üzerindeki Demirkapı geçidi. iron gray demir kırı rengi. iron horse (A.B.D.), (k. dili) lokomotif. iron lung suni akciğer. ironshod demir nallı; ucu demir. iror stone demir filizi; bir nevi beyaz porselen. ironwood demirağacı, (bot.) Sideroxylon oxycaritha. ironwork demir eşya. angle iron demir köşebent. cast iron (pik.) in irons zincire vurulmuş, eli kelepçeli. magnetic iron mıknatıslı demir. have many irons in the fire kırk tarakta bezi olmak. sheet iron saç. Strike while the iron is hot Demir tavında dövülür. structural iron inşaat demiri. wrought iron dövme demir, işlenmiş demir. ütülemek: demir kaplamak. iron out ütülemek; (planın) teferruatını hazırlamak, pürüzlerini gidermek; kelepçelemek. inceden inceye alay eden, istihza ifade eden, cinaslı. ironically istihza ile, alaylı, iki manaya çekilebilecek surette. alaylı bir surette yazan veya konuşan kimse, cinasçı. (İng.) demirci ustası, demirhane şefi . (İng.) demir eşya satıcısı, hırdavatçı, nalbur. ironmon- gery demir eşya, demir eşya satıcılığı, demir eşya satan dükkân. çok kuvvetli adam, yiğit kimse; (çoğ.), (b.h.) Cromwell'in süvari askerleri. demirden yapılmış, demire benzer. kastolunan şeyin aksini söylemekten ibaret bir çeşit kinaye; insana alay gibi gelen bir tesadüf. irony of fate kaderin cilvesi. dramatic irony bir piyeste karakterin bilmediği fakat seyircinin bildiği durum. Socratic irony karşısındakini şaşırtmak için sahte cehalet takınma. bir Kızılderili federasyonunun ismi: bu federasyona tabi bir fert. ışık saçan, ışıldayan, parlak. aydınlatmak, tenvir etmek: zihnini açmak; üzerine saçmak (sevgi, sevinç); röntgen ışınlarına tutmak. irradia'tion parlaklık, ışık verme; zihnin aydınlanması; ısı saçılması; röntgen ışınlarına tutma. akılsız, mantıksız, kaçık, deli, muhakeme kabiliyeti olmayan; makul olmayan, akla uygun gelmeyen; münasebetsiz, saçma; (mat.) yadrasyonel. irrational'ity mantıksızlık. irra'tionally mantıksız bir şekilde. mantıksız düşünce veya hareket. ıslah olunamaz. irreclaimably tamamen (kaybolmuş) uzlaştırılamaz, barıştırılamaz, telif edilemez (fikir, tutum); uyuşamaz kimse, barıştırılamaz kimse; (çoğ.) uyuşmayan fikirler. irreconcilabil'ity uzlaştırılamaz oluş. irreconcilably uzlaştırılamaz bir şekilde. düzeltilemez; bir daha ele geçmez, geri alınamaz, telâfi edilemez; tahsili kabil olmayan. irrecoverably bir daha ele geçmeyecek şekilde. reddolunamaz, kabul olunması icap eden. kurtulamaz; nakde tahvil olunamaz; bedeli tediye edilerek kurtarılamaz; çaresiz, ıslah olunamaz. irredeemably kurtulamayacak derecede. kendi memleketinin kaybettiği toprakları geri isteyen kimse. irredentism böyle bir kimsenin doktrini. istenilen hale konulamaz; azaltılamaz, küçültülemez; sadeleştirilemez. aksi iddia edilemez, inkâr edilemez, itiraz kabul etmez. irrefragably inkâr edilemez bir şekilde. fesholunamaz, bozulamaz; kırılmaz (Işın) irrefrangibly fesholunmaz bir surette. aksi iddia edilemez, reddedilemez, itiraz kaldırmaz. irrefutably reddedilmez bir şekilde. düzensiz, kuralsız, nizamsız, intizamsız; usule aykırı, yolsuz, usulsüz; çarpık, düz olmayan; başıbozuk (asker); (gram.) kural dışı; (bot.) simetrik olmayan, bakışımsız (çiçek, bitki); (ask.) başıbozuk kimse, çeteci. irregular'ity düzensiz!ik, intizamsızlık, yolsuzluk, karışıklık, kurallara ve düzene aykırılık. irregularly düzensiz bir şekilde, kurallara aykırı olarak; çarpık olarak; beklenmedik zamanlarda. ilgisi olmayan, ilgisiz, konu dışı. konu dışı, sadet dışı; mevzu ile alâkası olmayan, günün mühim konularıyle ilgisi olmayan. irrelevance konu dışı olma. irrelevancy konu dışı olan şey. irrelevantly konu ile ilgisi olmayarak. dinsizlik; din aleyhtarlığı. irreligionist dine karşı olan kimse. dinsiz, dine karşı olan. irreligiously dine karşı çıkarak . çaresiz, telâfi olunamaz; tedavisi mümkün olmayan. irremediably çaresiz olarak, telafisi mümkün olmayarak. affolunamaz, müsamaha edilemez; zorunlu, mecburi, kaçınılmaz. irremissibleness affolunamazlık, zorunlu oluş. irremissibly zorunlu olarak, müsamaha edilemeyecek şekilde. sabit; azlolunamaz, yerinden atılamaz. irremovably sabit bir şekilde; azlolunamaz bir şekilde. tamir olunamaz, çaresiz, telâfisi imkânsız. irreparabil'ity tamir kabul etmeme. irrep'arably tamir veya telâfi edilemeyecek şekilde. yeri doldurulamaz, yenisi tedarik edilemez. söndürülemez, bastırılamaz, baskıya gelmez; zaptolunamaz; önüne geçilemez. irrepressibly söndürülemeyecek bir şekilde. kusur bulunamaz, aleyhinde söylenecek bir şey olmayan. irreproachableness kusursuzluk irreproachably kusur bulunamaz bir şekilde. karşı konulamaz, mukavemet edilemez, çok kuvvetli, çok çekici. irresistibil'ity karşı konulamama. irresistibly karşı konulamayacak şekilde. kararsız, mütereddit, duruksun, ikircimli. irresolutely kararsız bir şekilde. irresoluteness, irresolu'tion kararsızlık. göz önünde bulundurmayan, -e bakmaksızın, hesaba katmayan. irrespective of ne olursa olsun, hesaba katmadan. mesuliyet duygusu olmayan, sorumsuz, güvenilemeyen. irresponsibil'ity sorumsuzluk, mesuliyetini düşünmeden hareket etme. irresponsibly sorumsuzca, mesuliyetine müdrik olmayarak. cevap vermez, mukabele etmez. irresponsiveness mukabele etmeyiş. tekrarlanamaz, tekrar üzerinden geçilemez. bir daha ele geçmez; telafi edilemez. irretrievably bir daha ele geçmezcesine. hürmetsiz, riayetsiz, saygısız. irreverence saygısızlık. irreverently saygısızca. ters çevrilemez; değiştirilemez, geri alınamaz, kesin, kati. irreversibil'ity tersine çevrilememe, değiştirilemez oluş. irrevers'ibly değişrilemeyecek bir şekilde. geri alınamaz, değişmez, değiştirilemez, feshedilemez. irrevocable letter of credit (dönülemez) akreditif. irrevocabil'ity, irrev'ocableness geri alınamaz oluş, feshedilemez oluş. irrev'ocably feshedilemez bir şekilde. (toprağı) sulamak; tazelendirmek; (tıb.) bir yarayı antiseptik su ile yıkamak veya üzerine su serpmek. irriga'tion sulama. çabuk kızan, alıngan, titiz, sinirli; çabuk heyecanlanan; (tıb.) kolayIıkla tahriş olabilen, hassas. irritabil'ity alınganlık, titizlik, havadan nem kapma; (tıb.) aşırı hassaslık; sinirlilik, titizlik; (fiz.) uyartılma kabiliyeti. ir'ritably sinirli bir şekilde. sinirlendirici, öfkelendirici; tahrik edici; tahriş edici; tahriş edici madde veya alet; sinirlendirici herhangi bir şey. sinirlendirmek, kızdırmak; tahrik etmek; tahriş etmek; (biyol.) (bir siniri) harekete geçirmek. irrita'tion öfke, hiddet; sinirlendirme. ir'ritative sinirlendirici. sinirlendirici, asap bozucu, kızdırıcı; tahrik edici; tahriş edici . irritatingly sinirlendirerek; tahrik ederek; tahriş ederek. içeriye baskın, hücum, istilâ. irruptive baskın kabilinden. IRS hs, ABD Internal Revenue Service Milli Vergi Burosu (kıs.), ABD Internal Revenue Service Milli Vergi Bürosu. (bak.) be; as is (tic.) şimdiki haliyle, olduğu gibi. (kıs.) island. (fiz.) sesin şiddeti ve berraklığı ile ilgili. (çoğ.) ischia) (anat.) verek, kalça kemiğinin bir (kıs.)mı, iskiyum. (sonek), isimlerin sonunda ait, kabilinden, mahiyetinde, sıfatlarda ise -ce veya -ca anlamına gelir: Turkish, whitish. balık tutkalı; mika. islam; islam alemi, islâmiyet. IsIamic İslam'a ait. Islamics İslam ilimlerinin tetkiki. islamimsm Müslümanlık, İslamiyet. ada, ada gibi yer. islander adalı kimse, adada oturan kimse. ada, küçük ada. adacık. (sonek) -lik, -cilik, -izm: Nationalism, radicalism. özel bir doktorun veya meslek (özellikle küçümseme anlamında) is not. iso onek aynı, eşit (önek) aynı, eşit. izobar, eşbası. hava basıncı eşit olan (yerler) eşzamanlı. isochronism eşzamanlılık. haritada mıknatısın aynı eğilim veya düşüşünü gösteren. isoclinal lines bunu gösteren çizgiler. izodinamik, eşit kuvvete sahip olan, eşit kuvvete sahip noktaları gösteren. (dilb.) harita üzerinde konuşmaları farklı olan bölgeleri birbirinden ayıran çizgi. (geom.) eşköşe, eşit açılı. ayırmak, tecrit etmek; (kim.) bir maddeyi başka maddelerden ayırmak; karantinaya almak, tecrit, ayırma, tek başına bırakma veya bırakılma, ayrı koyma. isolationism tecrit politikası. isolationist kendi memleketinin diğerlerinden ayn hareket etmesi taraftarı, tecrit politikası taraftarı. (kim.) izomer. (kim.) izomerili. isom'erism izomeri. ölçü bakımından eşit olan, öIçüleri eşit olan. isometric exercise hareketsiz olarak kasılma ile adale egzersizi. isometrics hareketsiz yapılan idman, kasların sistematik ve hareketsiz gerilip açılması. öIçüde eşitlik; yükseltide eşitlik. izomorf. (kim.), (biyol.) eşbiçimli, izomorf. iki kenarı birbirine eşit olan, iki yanı bir olan. isosceles triangle (geom.) ikizkenar üçgen. isosceles trapezoid (geom.) ikizkenar yamuk. (jeol.) dünya üst tabakasının dengesi. (meteor.) izoter, yaz eşsıcağı. eşsıcağı gösteren çizgi, eşsıcak, izoterm. isothermal eşit ısıda olan. osmotik basınçları eşit olan; (müz.) eş aralıklı. (fiz.) izotop. İsrail; eski İsrail kavmi; Museviler. İsrail'le ilgili; İsrailli. İsrail kavminden bir fert. yayınlama, yayın, basım; konu, müzakere konusu, mesele, sorun; sonuç, netice; (mecmua) sayı; boşalma yeri; boşalma, çıkış; donatma, tevzi, dağıtım; çocuklar, nesil; (tıb.) cerahat; dışarı çıkmak, dışarı akmak; sonuç vermek; husule gelmek; hasıl olmak, doğmak, neşet etmek; basılıp yayınlanmak; çıkarmak, dağıtmak; vermek, ihraç etmek; yayınlamak. issue of shares hisse senedi ihracı. at issue üzerinde konuşulan, münakaşa edilen, bahis konusu olan. bank of issue tedavül bankası. date of issue ihraç günü. face the issue bir durumu olduğu gibi kabul edip ona göre davranmak. join issue (bir mevzu üzerinde) münakaşada bulunmak. take issue itiraz etmek. (kıs.)tağa ait. (kıs.)tak, berzah. (zam.), o, onu, ona, (cinsiyet belirtmeyen zamirin 3. tekil şahsı); ebe (oyunlarda) it is, it has. (kıs.) Internatıonal Teaching Alphabet. İtalya, İtalyanlar ve İtalyanca ile ilgili veya onlara ait; İtalyan; İtalyan dili, İtalyanca. italik harflere ait; italik yazı gibi; (gen.) (çoğ.) italik. italik harflerle basmak; el yazısında kelime veya satırın altına çizgi çizmek. (İt.)alya. kaşınmak, gidişmek; şiddetle arzu etmek; kaşıntı, kaşınma, gidişme; şiddetli arzu; uyuz hastalığı. itching palm aşırı kazanç hevesi. itchiness kaşınma, gidişme. itchy kaşıntılı. parça, kalem, adet; bent, madde, fıkra; hesapta münferit rakam; aynntıları ile yazmak veya kaydetmek, not etmek; keza, dahi. itemize ayrıntıları ile yazmak. tekrarlamak, bir daha söylemek veya yapmak. itera'tion tekerrür, tekrarlama. it'erative mükerrer, yinelemeli; tekrarlayıcı. dolaşan, gezgin, seyyar; durmadan yolculuk eden; seyyah; gezginci, seyyar kimse. itinerancy seyyarlık, gezgincilik. itinerantly gezici olarak. yol; seyahat programı; yolcu rehberi; seyahat kitabı, seyahatname; yola veya seyahata ait. yolculuk etmek, bir yerden bir yere dolaşmak; gezici vaizlik etmek. (zam.) onun (it'in iyelik hali) (zam.) kendi, kendisi, bizzat. (kıs.) intreuterine device. (sonek) meyli olan; gibi: inductive. fildişi; dişin üstündeki mine; fildişi rengi; (çoğ.) fildişinden yapılmış eşya; (çoğ.), (argo.) piyano tuşları; zar. ivory black fildişi külünden yapılan kara boya. Ivory Coast Fildişi Kıyısı. ivory nut Güney Amerika'ya mahsus bir çeşit hurma kozalağı. ivory tower dünya gerçeklerinden uzak hayal âlemi, kafa dinleyecek yer. ivorytype yarı şeffaf bir fotoğrafı bir başkasının üzerine koyarak yapılan resim. ivorywhite fildişi renginde; fildişi rengi. black ivory Afrika'da zenci köle sınıfı. vegetable ivory Güney Amerikaya mahsus bir çeşit hurma kozalağından çıkan ve düğme yapılan madde. sarmaşık, (bot.) Hedera helix. ivy clad, ivygrown, ivymantled sarmaşıkla örtülü. ivy geranium sakız sardunyası. ivy vine frenk elması, (bot.) Ampelopsis cordata. ground ivy yer sarmaşığı. poi son ivy Amerika'ya mahsus zehirli bir çeşit sarmaşık. ivied sarmaşıkla örtülü. (İng.) -ise (sonek) benzemesine sebep olmak: christianize; etkisine uğratmak: oxidize; değiştirmek: mineralize; belirli bir şekilde davranmak: sympathize. (eski) Z harfi. from A to izzard başından sonuna kadar, A'dan Z'ye kadar. (fiz.) joule. İngiliz alfabesinin onuncu harfi; c sesi. (kıs.) Journal, Judge, Justice. (kıs.) Justice of the Peace. (kıs.) judge Advocate. (kıs.) January. dürtmek, itmek; ucu keskin bir şeyle dürtmek; dürtme, saplama. hızlı konuşmak, çabuk çabuk konuşmak; anlaşılmaz şekilde söz söylemek; anlamsız laf etmek; çabuk konuşma; anlaşılmaz veya manasız laf. sıcak memleketlerde bulunan bir çeşit leylek, (zool.) Jabiru mycteria. (Fr.) büzgülü dantel veya muslin göğüslük. sümbül, (bot.) Hyacinthus; (bak.) hyacinth. (oto.) kriko; adam, köylü; gemici; ağır yükleri yerinden kaldırmaya özgü makina, bocurgat makinası; (iskambil) bacak, vale; bazı oyunlarda top; (argo.) para; (elek.) priz; (den.) cıvadra sancağı, demir sancağı; ingiliz veya Amerikan bayraklarının üst köşesinde bulunan dikdörtgen (kıs.)ımdan ibaret sancak; erkek hayvan (eşek, tavşan); eskiden kullanılan bir zırhlı ceket; (çoğ.) beş taş oyunu. creeping jack damkoruğu, (bot.) Sedum acre. every man jack herkes. up ile bocurgatla yükseğe kaldırmak; bir kimseye vazifesini hatırlatmak. şiddetli ayaz veya kırağı. (eski) çıtkırıldım delikanlı, züppe, cicibey. çakal, (zool.) Canis aureus; başkasının hesabına alçakça iş gören kimse. terbiyesiz veya kendini beğenmiş kimse. erkek eşek; ahmak adam, eşek herif. Iaughing jackass Avustralya'ya özgü bir cins balıkçıl. kaba kuvvet; kaba kuvvet kullanan kimse; kaba kuvvet kullanarak başkasını boyun eğmeye zorlamak; kaba kuvvete dayanan. bir tür küçük karga, (zool.) Corvus monedula. ceket; ciltli kitabın üstüne geçirilen kâğıt kap; (mak.) silindir ceketi; (mak.) silindire ceket geçirmek, kaplamak. basınçlı hava ile çalışan kaya delgisi. kutu açılınca içinden fırlayan yaylı kukla. yılan yastığına benzer bir Amarikan bitkisi, (bot.) Arisaema triphyllum. iri çakı. balıkçı feneri. içi oyulmuş ve bir tarafına insan çehresi şekili verilmiş kabaktan oyuncak fener; bataklık yerlerde görülen bir aydınlık, bataklık yalazı. 9 elinden her iş gelen kimse, becerikli kimse. marangoz rendesi, kaba planya. (iskambil) pot, ortada biriken para. hit the jackpot ABD, (k. dili) en büyük hediyeyi kazanmak, büyük bir başarı kazanmak. kriko, miçaço. önemsiz kimse, kukla; değersiz şey. Mikado'nun çöpleri, bu çöplerle oynanan oyun. (k. dili) gemici. ABD yükselme, artış. Yakup peygamber, Yakup. Yakup Peygamberin rüyasında gördüğü dünya ile cennet arasındaki merdiven; (den.) çoğunlukla tahta basamakları olan ip merdiven. Yunan kediotu, (bot.) Polemonium caeruleum; bu türden herhangi bir bitki . İngiliz kralı 1. James'e veya zamanına ait; 17. yüzyıl İngiliz mimari şekline ait; bu devirde yaşamış önemli kimse. Fransa ihtilâli sırasmda şiddet dönemini başlatan politikacı; Dominik tarikatında papaz. jakar. Jacquard loom desenli dokuma tezgâhı. övünme; (huk.) başkasının zararına olan boş övünme veya sav; (tıb.) çırpınma. jactitation of marriage (İng.), (huk.) gerçeğe aykırı olarak belirli bir şahısla evlenmiş gibi davranma suçu. yeşim. yaşlı ve işe yaramaz beygir, yılkı atı; cadı karı, şirret kadın; fahişe; ağır bir işe koşarak takatini kesmek, çok yormak jaded çok yorgun, bitkin; isteksiz, zevksiz. (Al.) yırtıcı bir deniz kuşu, (zool.) Stercorarius. İsrail'de Yafa şehri. (ged, ging) viraj, keskin dönüş; diş, sivri uç; ok dikeni gibi herhangi bir şey; diş diş etmek, çentmek . (A.B.D.), (argo.) esrarın etkisinde olma; sarhoş edecek miktarda içki; içki âlemi; nöbet. have a jag on (A.B.D.), (argo.) sarhoş olmak, kafayı bulmak; esrarın etkisinde olmak. dişli, çentik, kertikli, sivi uçlu. hurma suyundan yapılan bir çeşit koyu renk şeker. çentik, kertikli. Amerika'ya özgü kaplan cinsinden yırtıcı bir hayvan, jagar . hentbola benzer bir İspanyol oyunu. cezaevi, tutukevi, hapishane, tevkifhane; hapis; hapishaneye kapamak, hapsetmek, tutuklamak. jail fever tifüsün eski ismi. hapishane gediklisi; mahpus; ip kaçkını; pranga kaçağı. gardiyan. Hindu dininin bir koluna mensup kimse. Jainism Hindu dininin bir kolu . Cakarta, Endonezya'nın başkenti. (argo.) yolunda, iyi vaziyette, (slang) işler tıkırında . calapa, (bot.) Exogonium purga; bu bitkiden çıkarılan müshil ilâç. ABD, (argo.) külüstür otomobil. (Fr.) Venedik usulü pancur, jaluzi. reçel, marmelat. (med, ming) sıkıştırıp kımıldamaz hale koymak, (kıs.)tırmak; bir şeyin arasına sıkışıp hareketini durdurmak; sıkışmak, çalışmaz veya işlemez hale gelmek (makina, kapı); sıkışma, sıkıştırılma; bir araya sıkışmış insan veya şeyler; zor durum; akıntıya engel olan birikinti; radyo yayına engel olmak üzere başka bir istasyondan yapılan kuvvetli gürültü. traffic jam trafik tıkanması. jampacked dopdolu kalabalık, iğne atsan yere düşmeyecek halde. jam session (müz.) caz müzisyenlerinin bir araya gelerek müzik yapmaları. Jamaika. kapı veya pencerenin dik yanı veya kenar pervazı, süve; (mad.) galeri içinde direk olarak bırakılan maden cevheri . (argo.) cümbüş, eğlenti, (slang) gırgır. (kıs.) January. ahenksiz ses çıkarmak; kavga etmek, çekişmek; ahenksiz ses; gürültü. yeniçeri. bir binanın temizlik ve tamir işleriyle meşgul olan memur; kapıcı, odacı. ocak ayı. eski Roma'da kapılar mabudu, başı iki yüzlü bir ilâh. (kıs.) Japan, Japanese. Japonya. Sea of Japan Japon denizi. Iaka parlak ve sert cilâ, Japon verniği; Japon tarzında işlenmiş ve cilâlanmış şey. (ned, ning) Japon lakası ile cilâlamak. Japon, Japonya halkı; Japon dili, Japonca; Japonya'ya ait. (eski) şaka etmek; (slang) işletmek, aldatmak, alay etmek; şaka, hile, oyun. Japon ayvası, (bot.) Chaenomeles lagenaria; kamelya, japongülü, (bot.) Thea japonica. (red ring) sarsmak; titretmek; sinirlendirmek; sinirine dokunmak, batmak; bozuk ve çatlak ses çıkartmak, ahenksiz ses çıkarmak; sarsıntı, şok; çatlak ses. on a jar on the jar hafifçe aralık. kavanoz. saksı, saksılık; haşlanmış sebzeler. anlaşılmaz dil veya söz; belirli bir grubun kullandığı dil. (min.) zirkonyum taşının renksiz veya sarı bir çeşidi. yasemin, (bot.) Jasminum officinale. yellow jasmine sarı yasemin, (bot.) Gelsemium sempervirens. yeşime benzer bir taş. sarılık hastalığı; sağ duyuyu bozan hissi durum; sarılığa uğratmak; sağduyusunu etkilemek. gezmek; gezinti. kaygısız; gösterişli, şık. jauntily kaygısızca, fütursuzca. jauntiness kaygısızlık, fütursuzluk. Cava adası; Cava kahvesi; (A.B.D.), (argo) kahve. Java man 1892'de Cava'da bulunmuş olan ve kemikleri maymununkine benzeyen bir tür insan fosili; (bak.) Pithecanthropus Javanese Cava'ya veya Cava diline özgü; Cava halkı veya dili. cirit; elle atılan hafif kargı, harbe. Javel suyu. çene; (çoğ.) ağız; mengene gibi aletlerin karşılıklı iki parçasından biri; (argo) laf, çene çalma; (argo) çene çalmak, dırlanmak. jawbone çene kemiği; (argo) tehditle baskı yapmak. jawbreaker çok sert akide şekeri; konkasor, kırma değirmeni; (k.dili) telaffuz edilmesi zor kelime. jawed çeneli. alakarga, kestane kargası, (zool.) Garrulus glandarius. jaywalker pek işlek ve tehlikeli bir caddeyi trafik kurallarına karşı gelerek dikkatsizce geçen kimse. caz müziği; caz müziğine ait parça; caz müziği ile yapılan dans; bir şiir veya oyundaki canlı ve güldürücü unsurlar; (argo) canlılık, hayatiyet, ruh; caza ait, caz tarzında; (argo) hızlandırmak, canlandırmak, (argo) cinsi münasebette bulunmak, (slang) sikmek; ( argo) martaval okumak. jazz band cazbant, caz müzikçisi, caz müziği çalan topluluk. jazz up (argo) canlandırmak, hareketlendirmek, ruh vermek. jazzy canlı; caz gibi. (kıs.)kanç, günücü, hasetçi; aşırı titiz. jealously (kıs.)kançlıkla, hasetle. jealousy (kıs.)kançlık, günü, haset. bir çeşit kaba pamuklu bez. jeans bu bezden yapılan pantolon, blucin. cip. alay etmek, eğlenmek, istihza etmek, taş atmak; istihza, alay, alaylı söz, taş. Yehova, Allah (Tanrının İbraniceden İngilizceye geçen bir ismi) Jehovah' Witnesses Yehova Şahitleri. eski İsrail kralı Yehu; atları çılgınca süren arabacı sürücü, arabacı. drive like Jehu çılgınca araba sürmek. besleyici olmayan; kuvvetsiz, zayıf; yavan, anlamsız, manasız, kuru. jejunely kuvvetsiz bir şekilde; yavan olarak. jejuneness kuvvetsizlik; yavanlık, anlamsızlık. (anat.) incebağırsağın üst yarısı, boş bağırsak. (A.B.D.), (k. dili) pelteleşmek, donmak, katılaşmak; tutmak, şekil almak. meyva özünden yapılmış jelatinli marmelat; pelteleştirmek; pelteleşmek, pelte gibi donmak. calves-foot jelly paça jelatini. petroleum jelly vazelin. (A.B.D.) içi jöleli fasulye biçiminde bir şeker. denizanası, medüz, su medüzu; (k. dili) kararsız kimse. yerli Hint subayı; Hintli baş hizmetçi. (İng.), (den.) domuztırnağı, (kıs.)a demir çubuk; kızarmış koyun başı, baş. ufak İspanyol beygiri; dişi eşek. pamuk eğirme makinası, çıkrık; bazı hayvan ve kuşların dişisi. tehlikeye atmak, tehlikeli ve nazik bir durumda bırakmak. tehlike, nazik durum; (huk.) muhakeme edilmekte olan bir sanığın maruz olduğu cezaya çarpılma ihtimali. in jeopardy of his life idam cezası tehlikesine maruz; hayatı tehlikede. double jeopardy (huk.) aynı suç için ikinci defa yargılanma. meyanköküne benzer bir bitki, (bot.) Abrus praecatorius. Kuzey Afrika'da bulunan uzun arka ayakları üzerinde sıçrayan bir çeşit tarla faresi, aktavşan, Arap tavşanı, (zool.) Jaculus jaculus. cirit, cirit oyunu. can sıkıcı şikâyet, yakınma, figan, feryat. Eriha şehri. birdenbire ve şiddetle çekmek; silkip atmak; sıçratmak. jerk out kesik kesik ve hızlı söylemek. eti uzun parçalar halinde kesip güneşte kurutmak. jerky kurutulmuş et. şiddetli ve ani çekiş, silkinme, silkme; fizyol. büzülme, burkulma; (argo) görgüsüz kimse, kaba saba kimse, (slang) ayı. the jerks bilhassa asabi sebeplerle yüz veya diğer uzuvların gerilmesi. dar yelek; (eski) deri yelek. (A.B.D.), (k. dili) taşra; küçük, önemsiz. sarsıntılı; spazmodik; aptal. jerkily sarsıntılarla, sarsarak, silkerek. jerkiness sarsıntılı oluş; aptallık. (İng.), (argo) Alman. kötü malzeme ile bina etmek, gecekondu gibi yapmak. (ask.) yaklaşık olarak 20 litrelik benzin veya yağ bidonu. jarse ceket; jarse atlet fanilası; (b. h.) Jersey adasında bulunan ve sütü çok yağlı bir cins inek. Kudüs, Kudsü şerif, Yeruşalim. Jerusalem artichoke yerelması, (bot.) Helianthus tuberosus. Jerusalem cherry kiraz yibi meyva veren bir salon yeşilliği. Jerusalem pine Halep çamı, (bot.) Pinus halepensis. New Jerusalem öbür dünya, cennet. atmaca kösteği; atmaca ayağına köstek takmak. (bak.) jasmine. şaka, latife, alay; latife etmek, şaka söylemek. in jest şaka olarak. jester dalkavuk, soytarı. jestingly şaka yollu. Cizvit, 1534'te İspanyol Ignatius Loyola'nın kurduğu tarikata bağlı kimse; entrikacı kimse, düzenbaz kimse. Jesuit'ical Cizvit gibi; entrikacı, düzenbaz. Hazreti İsa. Jesus! (ünlem) Allah Allah! Jesus Christ İsa Mesih. Society of Jesus Cizvit cemiyeti. siyah kehribar, kara kehribar, kara amber, Erzurum taşı; simsiyah renk; simsiyah, kapkara. jet-black koyu renk. jet glass simsiyah cam. fışkırtmak, fışkırmak; jet uçağı ile seyahat etmek; tepkili uçak, jet uçağı; fışkırma; fıskıye, fıskıye ağızlığı. jet burner havagazı fırınlarında olduğu gibi üstü çok delikli boru. jet plane tepkili uçak, jet uçağı. jet propelled jetle güdülen; jet gibi hızlı; enerjik, hareketli. jet propulsion jetle çalıştırma, jetli sürüş. jet pump fışkırma ile işleyen. tulumba jet set jet sosyete, mevsime göre eğlenmek için kıtalararası seyahat yapan yük - sek sosyete. jet wash jet makinasından gelen arka cereyan. tehlike zamanında gemiyi hafifletmek için denize atılan mal; bu şekilde atıldıktan sonra karaya vuran eşya veya yük. tehlike zamanında gemiyi hafifletmek amacıyle eşyayı denize atma; bu suretle denize atılan mal; bu suretle denize atmak. jeton. dalgakıran, set, mendirek; kâgir iskele. (Fr.) oyun, eğlence. jeu d'esprit espri. jeu de mots kelime oyunu, cinaslı söz. Yahudi. Jewbaiting Yahudilere eza etme. jew'-harp dişlerin arasına sıkıştırılarak çalınan ufak bir çalgı, ağız tamburası. jew' mallow bir tür ebegümeci, (bot.) Corchorus olitorius. jew' pitch Lut gölü civarından elde edilen madeni. zift. wandering Jew telgrafçiçeği, (bot.) Tradescantia fluminensis. jew down (k. dili), asağ. alışverişte pazarlığı kendi lehine kabul ettirmek. (-ed, -ing veya -led, -ling) kıymetli taş, cevher, mücevher; cep saatlerinin içindeki taş; değerli şahıs veya şey; kıymetli taşlarla süslemek; cep saatlerinin mil yuvalarına kıymetli taş yerleştirmek. jeweller kuyumcu; mücevherat satıcısı. jewelry, (İng.) jewellery mücevherat; kuyumculuk. Musevilere ait. Musevi halkı. İsrail kralı Ahab'ın karısı İzabel; şirret kadın. (den.) flok yelkeni. jib sheet flok yelkenini düzeltmeye mahsus halat. flying jib kotra flok. the cut of one' jib (k. dili) çehre, dış görünüş, yüz ifadesi. (-bed, -bing) (den.) bumba ile seren veya yelkeni kavanço etmek; gerilemek; diretmek, dayatmak; inat edip ileri gitmemek (eşek) (den.) bumba ile seren veya yelkeni rüzgâr yönünde giderken kavanço etmek; (A.B.D.), (k. dili) birbirine uymak, uyuşmak. Arabistan'da Cidde limanı. (k. dili) an, lahza. in a jiffy hemen. oynak ve hızlı bir dans, cig dansı; bu dansın müziği; ağırlıklı balık iğnesi. The jig is up. (argo) Sır meydana çıktı. İş bozuldu. (slang) Ayvayı yedik. (-ged, -ging) cig dansı yapmak; iki yana sallanmak; ağırlıklı iğne ile balık tutmak; cig dansı yaptırmak; iki yana sallamak. (bak.) chigoe. (den.) bocurum veya mancana yelkeni; ufak bir çeşit yelken gemisi; golfta demir uçlu ufak çomak; kokteyl karıştırmak için ölçü olarak kullanılan ufak cam bardak. (k. dili) Allahın cezası. I'll be jiggered! Hayret! hafif hafif ve çabuk sallanmak veya sallamak; titrek hareket; hafif sallantı; (bak.) joggle. makinalı oyma testeresi. jigsaw puzzle oyma testeresi ile kesilmiş tahta parçalarından ibaret bilmece. cihat. kız. sevgilisini reddetmek, âşığını aldatmak; sevgilisini reddeden kız. (A.B.D.), (argo) zenci. (A.B.D.), (argo) zencileri diğer halktan ayırt eden. hırsızların kullandıkları demir çubuk; bu demirle kırmak, açmak. tatula, (bot.) Datura stramonium. Hindistan ve Çin'de kullanılan bir çeşit hafif top ve tüfek. şıngırtı; vezinsiz şiir; (tekerleme gibi) küçük eğlenceli şiir; İrlanda veya Avustralya'ya özgü iki tekerlekli ve kapalı araba; küçük şarkı; şıngırdatmak, tıngırdatmak; vezinsiz şiir yazmak. (çoğ.) -goes) ulusçuluk duygularını bağnazlık derecesine getiren kimse, savaş taraftarı. by jingo vallahi. jingoism aşırı milliyetçilik. jingoistic bu siyasete uygun. high jinks oyunlar, eğlenceler. cin. bir veya birkaç kişi tarafından çekilen iki tekerlekli hafif Japon faytonu. (argo) uğursuz şey veya kimse, uğursuzluk; uğursuzluk getirmek. (A.B.D.), (k.dili) yolcuları ucuz fiyatla taşıyan otomobil. (-ged,- ging) (A.B.D.) caz müziği delisi; deli gibi caz dans yapmak. (A.B.D.), (argo), ("the" ile) fazla sinirlilik. jittery çok sinirli. get the jitters sinirli olmak, korku duymak. (bak.) jujitsu. (argo) caz müziğine ve caz meraklılarına mahsus argo; (argo) gevezelik; en yeni argo tabirler; (argo )caz müziği ve caz müzikçileri ortamı; caz müziği; caz müziği çalmak. iş, görev, vazife, memuriyet; hizmet; dalavere, hileli iş. job printer ufak şeyler matbaacısı. job work götürü iş. a job lot kâr için alınan türlü türlü eşya. by the job götürü. on the job iş başında, vazife başında. (-bed, -bing) iş vermek; kira ile tutmak; komisyonculuk yapmak; kişisel çıkarı için resmi işe girmek; götürü iş yapmak. Eyüp; Eski Ahdin Eyüp kitabı. Job' comforter sözde teselli etmeye çalışarak birisinin kalbini kıran kimse. toptancı, toptan mal satan tüccar, toptan dağıtımcı; parça başına çalışan işçi; resmi görevinden özel çıkar sağlayan politikacı. yaş otu, (bot.) Coix lachrvma -jobi. en iyi vaziyeti elde etmek için manevra yapmak; cokey sıfatıyle ata binmek; hile yapmak. jockey for position (karşılaşmalarda) daha avantajlı bir yer aramak. cokey, yarış atı binicisi. jockey cap uzunca siperli kasket. jockey club at yarışlarını idare eden kulüp. şempanze veya buna benzer maymun. sporcuların kullandığı haya bağı, suspansuar. şakacı, latifeci; hoş, eğlenceli. jocosity , jocoseness şakacılık, latifecilik. şaka cinsinden, şakalı, şaka yollu; şakacı. jocularly şaka olarak. jocular'ity şakacılık. neşe, neşelilik. (çoğ.) ata binerken giyilen ve dizden aşağısı sıkı oturan pantolon, potur. (-ged,- ging) itmek, sarsmak, dürtmek; yavaş ve sakin gezinmek; bir tempoda ilerlemek; dürtme; at gibi yürüyerek gitme; (A.B.D.) duvar veya yolda girinti veya çıkıntı; keskin viraj. jog the memory bir olayı veya fikri hatırlatmak için ipucu vererek birinin zihnini canlandırmak. jog-trot harekette ağırlık, adi tırıs yürüyüş; ya- vaş koşmak. jogging ağır ağır ilerleme, idman için yavaş koşma; daha yoğun idman yapmaya başlamadan önce vücudu ısıtmak için yavaş yavaş koşma. hafifçe sarsmak, yavaşça sallamak; hafifçe sarsılmak veya sallanmak; geçme ile tutturmak; birden dürtme, sallama; sarsıntı; geçme. Yuhanna, Yahya. John Bull millet veya fert olarak İngilizlere verilen isim. John Barleycorn (şaka) içki, viski. John Doe (huk.) nazari bir davada davacıyı belirleyen ve eskiden kullanılan "Zeyd'' veya "Amr" gibi "filan" manasına gelen isim. John Dory dülgerbalığı, (zool.) Zeus faber. John Law (A.B.D.), (argo) polis, (slang) fruko, aynasız. John Smith alelade adam, herhangi bir kimse. (argo) yüznumara; (argo) fahişenin müşterisi. (A.B.D.), (k. dili) yeni gelen kimse, yeni katılan kimse, tecrübesiz kimse. (A.B.D.), (k. dili) her zaman yardım etmeye hazır becerikli kimse, Hızır gibi yetişen kimse. Amerika'da su veya süt ile yapılan mısır çöreği; Avustralya'da buğday unu çöreği. İngiliz yazarı Samuel Johnson'a ait veya ona benzer; süslü üslubu olan, sözü tumturaklı. katılmak (kulüp, parti); buluşmak; birleştirmek; birleşmek, bağlanmak, kavuşmak; bağlamak; izdivaçla birleştirmek; (k. dili) bitişmek; (gen.) ("in" ile) yer almak; bitişim noktası; birleşme, bitişme. join battle savaşa girişmek. join hands el ele tutuşmak. join up (k. dili) asker yazılmak; üye yazılmak. (huk.) bir davada iki unsurun veya iki kimsenin birleşmesi. birleştirici şey veya kimse; (İng.) doğramacı, marangoz; (A.B.D.), (k. dili) birçok kulübün azası. joinery marangozluk; doğramacı işi. birleşmiş, bitişmiş; müşterek, ortak. jointstock company (tic.) anonim şirket (sınırlı ya da sınırsız sorumluluğu olan) jointly müştereken, ortaklaşa, birlikte. bitiştirmek, eklemek, raptetmek; ek veya oynak yeri yapmak; oynak yerlerinden ayırmak (et) (anat.)mafsal, eklem, iki kemiğin birleştiği yer, oynak yeri; ek; ek yeri; iki eklem arasındaki kısım; kasabın kestiği kol veya but gibi et parçası; (bot.) nod; düğüm, boğum; (argo) afyon çekilen veya kumar oynanan kötü ve yasak yer; (argo) esrarlı sigara. joint surety (huk.) müteselsil kefil, zincirleme kefil. out of joint çıkık, çıkmış; çığrından çıkmış. put one' nose out of joint birinin pabucunu dama attırmak. universal joint (oto.) kardan mafsalı. birleştirici şey veya kimse; planya; çentik veya yuva açma aleti. (huk.) kocası tarafından kendisine sürekli gelir bağlanmış olan kadın. (huk.) bir kadına kocası tarafından ve kocanın ölümünden sonra kalmak şartıyle bağlanan gelir; böyle gelir bağlamak. binanın döşeme kirişi, kiriş. şaka, latife, nükte; şaka mevzuu; şaka yapmak, latife etmek; eğlenmek, takılmak. practical joke eşek şakası. crack a joke şaka etmek, şaka yapmak. It' no joke. Şakaya gelmez. Şakası yok. play a joke on someone birine şaka yapmak, birine oyun oynamak. take a joke şaka kaldırmak, şakaya gelmek. jokingly şaka ederek. şakacı kimse; bazı (iskambil) oyunlarında en büyük koz olarak kullanılan soytarı resimli kağıt, coker; (A.B.D.) bir kanun tasarısına veya bir kontrata gizlice eklenen ve manasını değiştiren madde; sonradan meydana gelecek engel; (argo) beceriksiz kimse. cümbüş eğlence. (k. dili) şenlenmek, neşelenmek, şenlendirmek. neşe, zevk; (İng.) ziyafet. şen, neşeli; neşe verici; (İng.), (k. dili) hoş, güzel; (İng.), (k. dili) pek çok, ziyadesiyle, fazlasıyle; (İng.), (argo) eğlenti; (İng.), (argo) denizci. jolly boat (den.) geminin her işe mahsus kıç filikası. Jolly Roger üzerinde çapraz iki kemikle kafatası bulunan korsan bayrağı. He jolly well had to. (İng.) Pekâla işi yapmaya mecbur oldu. İster istemez yaptı. gönlünü yapmak tatlı sözle kandırmak; neşelendirmek; eğlenmek, alay etmek; takılmak. sarsmak; sarsma, sarsıntı. Yunus Peygamber; uğursuzluk getiren adam. (Fr.) ortaçağda saz şairi, aşık. fulya, zerrin, (bot.) Narcissus jonquilla. (A.B.D.), (argo) adam. Ürdün, Ürdün nehri. Hazreti Yusuf; (k. h.) on sekizinci yüzyılda kadınların ata binerken giydikleri uzun cüppe. horozibiği, (bot.) Amaranthus tricolor. (A.B.D.), (argo) şaka, takılma; takılmak, şaka etmek, alay etmek. Çin tanrısı. joss house Çin tapınağı. joss paper ayinlerde veya cenaze merasimlerinde Çinlilerin yakağı bir çeşit gümüş veya altın yaldızlı kâğıt. joss stick Çin'de tapınaklarda yakılan bir çeşit buhurlu kamış. itip kakmak, dürtüklemek; itip kakma, kalabalık arasında sıkışma. pek az şey, zerre; down ile yazmak, kaydetmek, deftere işaret etmek, kısa not almak. jot or tittle zerre, en ufak nokta. (fiz.) on milyon erg'e eşit olan iş birimi. sarsmak, sallamak, hoplatmak (araba gibi); sarsma, sarsıntı. günlük, muhtıra; (den.) seyir jurnalı; yevmiye defteri; gazete; mecmua; parlamentonun her günkü çalışmasının yazıldığı defter, meclis zabıt defteri; (mak.) milin yataklara oturan kısmı. journal bearing çarkın mil yatağı. journal box mil kovanı. keep a journal muhtıra defteri tutmak. (aşağ.) gazeteci üslubu, gazeteci ağzı. gazetecilik, gazete yazarlığı; gazete ve mecmua yayını, basın. gazeteci. (İng.) journalise yevmiye defterine geçirmek; muhtıra defteri tutmak veya bu deftere kaydetmek; gazetecilik yapmak. yolculuk, gezi, seyahat sefer, yol; yolculuk etmek. take a journey yolculuk etmek. undertake a journey uzun bir yolculuğa hazırlanıp çıkmak. usta. usta işi. at üstünde mızrak dövüşü yapmak; at üstünde yapılan merak dövüşü. (mit.) Jüpiter, baş tanrı. By Jove! (İng.) Vallahi! Allah Allah! Jovian Jüpiter gibi, Jüpitere ait. şen, neşeli. jovial ity, jo'vialness şenlik. jo'vially neşeyle. çene kemiği, alt çene; çifte gerdan, gıdık; (kümes) hayvanların boynu altındaki sarkık deri, gerdan. cheek by jowl sıkı fıkı; yan yana. sevinç, keyif, haz, memnuniyet, neşe. joy ride (özellikle) otomobil ile yapılan gezinti; çalınmış araba ile gezme; kaçarcasına hızlı sürüş. joy stick uçakta manevra kolu. sevinçli, sevindirici, neşeli, neşeyle dolu, memnun. joyfully neşeyle. joyfulness neşelilik. neşesiz, sevinci olmayan, kederli, üzgün, tasalı. joylessly neşesiz olarak. joylessness neşesizlik. sevinçli, keyifli, neşeli. joyously neşeyle. joyousness neşelilik. (kıs.) Junior. cüppe. çok memnun, sevinçli, sevinçle coşkun; zafer sarhoşu. jubilantly başarı sevinci ile. jubilance sevinç, mutluluk. çok sevinmek, sevinçle bağırmak. jubila'tion zafer şenliği. Eski Musevi yasalarına göre elli yllda bir yapılması gereken genel serbest bırakma yılı; herhangi bir olayın ellinci yıl dönümü; evlilikte altın yıl; sevinç veya bayram töreni; Katoliklere Papanın bazı fırsatlarla tam ve genel olarak günahları bağışladığı yıl. diamond jubilee altmışıncı veya yetmiş beşinci yıldönümü. silver jubilee evliliğin yirmi beşinci yıldönümü. (kıs.) Judes. Roma imparatorluğunda Filistin'in güney (kıs.)mı. (K. M.), (tar.) Yahuda. Musevilere ait. Musevilerin dinsel inanç ve ilkeleri. Musevileşmek, Musevileştirmek. Hazreti İsa'ya ihanet eden öğrencisinin adı, Yahuda; arkadaşına ihanet eden kimse. Judas tree erguvan, (bot.) Cercis siliquastrum. hüküm, karar, yargı; bildiri, tebligat; bir davanın görülmesi; netice; muhakeme, yargılama, temyiz kuvveti; takdiri ilahi; kıyamet; (mat.) hüküm. judgment on default gıyabi karar. Judgment Day kıyamet günü, hüküm günü. judgment debt mahkeme kararına dayanan borç. judgment hall mahkeme salonu. judgment seat hâkim makamı, mahkeme. a judgment on one birine Allahın gazabından gelen ceza. in my judgment benim fikrimce, zannıma göre, bana kalırsa. the Last Judgment kıyamet. pass judgment hükmetmek. reserve judgment hüküm vermeyi uzatmak. yargıç, hâkim; hakem; aralarında uyuşmazlık olan iki kişinin arasını bulan kimse; bilirkişi; Yahudi tarihinde krallardan önce hüküm süren hâkimlerden biri; b.h., (çoğ.) Eski Ahitte Hakimler kitabı. judge advocate askeri mahkeme. savcısı. a good judge of horses at uzmanı. judgeship hâkimlik, yargıçlık. hükmetmek; hüküm vermek; muhakeme etmek, yargılamak, bir mesele hakkında fikir edinip karar vermek; doğrusunu araştırmak; tenkit etmek; bir davayı çözmek. yargılanması olanaklı, hakkında hüküm verilebilir. yargıç, hâkim. judicative hüküm kudreti olan, yargılamada uzman. judicatory hükümle ilgili, yasamayla ilgili, hükmeden; mahkeme; yasama kurulu; yasama. yargılama hakkı, yargılama işlev ve işlemi; hâkimlik; mahkeme, hâkimler heyeti. adli mahkemelere veya hükümlerine ait, hâkime ait; adli, hukuki; yargılayan; şer' judicial assembly hakimler heyeti, adli encümen. judicial discretion (huk.) takdir hakkı. judicial murder adli katil, adli hata üzere idam. judicial notice (huk.) meşhur ve bilinen hususlar hakkında mah- kemenin bilgisi. judicial separation (huk.) karı koca arasında boşanmaya gidebilecek ayrı oturma kararı. judicially hukuken, kanuna göre; tarafsız olarak. adli, hukuki, muhakemeye ait; yasama kurulu; bu işlevi yürütmek için kurulan mahkeme sistemi, adliye; hâkimler. akıllı, tedbirli, iyi düşünebilen; sağgörülü; mantık ve muhakeme ile yapılmış. judiciously mantıklı bir şekilde, akıllıca. judiciousness sağgörülülük, basiretlilik. judo. İngiliz kukla oyununda Punch'ın karısı. testi; (argo) hapishane, (slang) kodes. jugful bir testi dolusu (miktar) (-ged,- ging) testi veya çömlek içine koymak; (argo) hapishaneye tıkmak. (-ged, -ging) bülbül sesi; bülbül gibi şakımak. (biyol.) çift oluşan; (bot.) çift yaprakçıklı. bir Hint mabudunun ismi; eskiden tekerleklerinin altına atılarak insanların kendilerini ezdirdiği bu mabudun heykeli; insanın kendisini körü körüne feda etmesini gerektiren inanç. hokkabazlık yapmak; el çabukluğu ile marifet yapmak; hile yapmak; aldatmak; hokkabazlık; hile. juggle the books aldatmak için hesap defterlerini karıştırıp hazırlamak. hokkabaz, jonglör; hilekâr kimse. jugglery hokkabazlık; hile. (bot.) cevizgillere ait. (anat.) boyna ait; boyun toplardamarıyle ilgili; (biyol.) balıklarda boyun yüzgeçleriyle ilgili; korunmasız taraf. jugular vein şahdamarı. çok şiddetli tedavi uygulayarak gelişmesini durdurmak (hastalık), önüne geçmek, önlemek. jugula'tion (tıb.) gelişmesini durdurma. özsu, usare; sebze, meyva veya et suyu; (çoğ.) insan vucudunun sıvı kısımları; öz; (A.B.D.), (argo) cereyan, elektrik; (A.B.D.), (argo) benzin; (A.B.D.), (argo) kuvvet. juiceless özü veya suyu olmayan, kuru. özlü, sulu; meraklı, cazip, ağız sulandırıcı. juiciness özlülük, sululuk. hem bir idman sistemi hem de silahsız savunma sanatı olan Japon güreş metodu. Batı Afrika'ya ait muska; bu muskalara olan batıl itikatlar; bu muskalarla ilgili merasim. hünnap, (bot.) Zizyphus jujuba; hünnap şekerlemesi. (bak.) jujitsu. içine para atılınca istenilen plakları çalan otomatik pikap. (A.B.D.), (argo) içki içilen ve dansedilen meyhane veya bar. (kıs.) July. ilâca karıştırılan tatlı bir sıvı; içine buz ve nane karıştırılan bir içki. Jül Sezar'a ait. Julian calendar (bak.) calendar. et suyuna sebze çorbası; ince ve uzun doğranmış. temmuz. karmakarışık iş, intizamsızlık; ufak simit şeklinde ince ve tatlı kek; karmakarışık olmak veya etmek. çok büyük, iri, azman;çok iri yapılı kimse veya şey. jumbo jet beş yüz insan taşıyabilen jet. sıçramak, atlamak, fırlamak, zıplamak; sıçratmak, zıplatmak, fırlatmak, atlatmak; üzerinden atlamak; içine atlamak, binmek (tren); kışkırtmak, yuvasından çıkarmak; geçivermek (bahis, sayfa) jump a claim zorla sahip çıkmak (arazi) jump a horse atı bir yerden atlatmak. jump a train trene atlamak. jump at a conclusion birdenbire ve düşünmeyerek sonuç çıkarmak, durup dururken bir mana vermek. jump bail ortadan kaybolup kefili kefalet borcunu ödemeye mecbur bırakmak. jump on (k. dili) saldırmak, çatmak. jump out of one' skin hayretle yerinden sıçramak. jump over the broomstick (leh.) evlenmek. jump ship gemiyi haber vermeden terketmek (tayfa) jump the gun (argo) işaret verilmeden başlamak; yarışta hatalı çıkış yapmak. jump the track hattan çıkmak (tren) jumping jack sıçrayan kukla oyuncağı. jumping-off place en üst derece veya en son sınır. atlama, sıçrayış; atılış; bir atlayışta geçilen mesafe; birden silkinme; fırlayış, yükseliş (fiyat) broad jump uzun atlama . get the jump on one (argo) birinden evvel davranmak, üstün gelerek birini şaşırtmak. give one the jumps (argo) çok sinirlendirmek, tepesini attırmak. high jump yüksek atlama. jump bid (briç) deklarasyonda bir löve atlama. on the jump tetikte; çok meşgul, başını kaşıyacak vakti olmayan. the jumps fazla sarhoşluktan ileri gelen titremeli sayıklama hastalığı. atlayan veya sıçrayan kimse; delik delme aleti, delgi; (elek.) geçici olarak kullanılan bağlantı teli; (den.) sereni veya direği muhafaza etmek için bağlanan halat. bluz veya kazak üzerine giyilen kolsuz elbise; elbise üzerinden çocuklara giydirilen pantolonlu ceket tulum; gemici veya işçi dış gömleğiç tulum. sinirli, sıçramaya hazır, diken üstünde. (kıs.) Junior, June. bitişme, birleşme; bitişilen yer, birleşme yeri, kavşak yeri, iki demir yolunun birleştiği yer. junction box (elek.) bağlantı kutusu, elektrik tellerinin birleştiği noktada bulunan kutu, buat, kutu. bitişme, bağlantı, irtibat; oynak yeri, mafsal; dikiş yeri; nazik zaman, mühim an; aralık, vakit, zaman. haziran; bir kadın ismi. çok sık ağaçlı ve yüksek otlu vahşi orman, çengel; çok sık ve karışık yeşillik. jungle cat bir yaban kedisi, (zool.) Felis chaus. jungle fever batı Hindistan ormanlarına özgü çok şiddetli sıtma. jungle fowl Hint kuşu, yaban tavuğu. yaşça küçük; kıdem bakımından aşağı olan; iki kişiden küçük olanı; b.h. küçük (babasıyle aynı ismi taşıyan kimsenin ismine ilave olunur); yaşça küçük kimse; mevki veya kıdemce küçük olan kimse; lise veya üniversitede sondan bir evvelki sınıf öğrencisi. junior college üniversitenin birinci ve ikinci sınıf öğretim programını uygulayan iki senelik okul. junior high school (A.B.D.) ilkokul ile lise arasmdaki 7., 8. ve 9. sınıfları kapsayan ortaokul. ardıç, (bot.) Juniperus communis. black juniper kara ardıç, (bot.) Juniperus sabina. juniper berries ardıç meyvası, ardıç yemişi. juniper resin ardıç sakızı. Çin sularında kullanılan bir çeşit yelkenli gemi. kullanılmış karışık eşya, hurda; (k. dili) değersiz eşya, çöp; (argo) esrar; (den.) hurda halatlar; eskiden gemilerde yenilen tuzlanmış sert sığır eti; (k. dili) çöpe atmak. junk dealer eski eşya satıcısı, eskici, hurdacı. junk shop eski eşya dükkanı; gemi gereçleri satan dükkan. kesilmiş sütten yapılan bir çeşit kaymak, yoğurda benzer bir yiyecek; ziyafet, kır eğlentisi; (A.B.D.) devlet hesabına gezi; eğlenmek, ziyafet vermek; devlet hesabına seyahat etmek; grup halinde sözde ciddi bir maksatla seyahat etmek. (argo) ilaç veya eroin tiryakisi olan kimse. kullanılmış arabalar atılan yer; kullanılmış demir ile yedek parça ve inşaat malzemesi satılan yer; eski demir parçalarının yeniden satılması veya kullanılmasl için depo edilen yer. eski Romalıların evlilik tannçası; endamlı ve güzel kadın; (astr.) küçük gezegenlerden biri. cunta eski Romalıların baş tanrısı, Jüpiter; Jüpiter gezegeni, Erendiz. (kıs.) Doctor of Law. Jura dağları; (jeol.) Jura, Trias'tan sonra gelen (jeol.)ojik zaman. (bak.) jus. kanuni, hukuki. (jeol.) Jura (jeol.)ojik zamanına ait. (huk.) yeminli tutanak; yeminli memur; yüksek belediye memuru; Manş adalarında sulh hâkimi. (Lat.) Allahın bağışladığı hak ile. hâkime veya hâkimliğe ait; adli, kanuni. juridical person tüzel kişi. juridically kanuni şekilde. hukuk bilgini. (huk.) yargılama hakkı, hâkimin yargılama dairesi; salahiyet, yetki; hükümet, hükümetin nüfuz dairesi. jurisdictional hükümet nüfuzuna veya nüfuz dairesine ait; işçi sendikalarının yetki alanına ait. jurisdictional dispute sendikalar arasında çıkan anlaşmazlık; hukuki yetkili daire hakkında anlaşmazlık; yetkili kaza dairesi hakkında ihtilaf. hukuk ilmi; düstur. jurisprudent hukuk uzmanı. jurispruden'tial hukuk ilmine ait; hukukla ilgili. hukuk ilmi uzmanı; hukuki eserler yazarı. juris'(tic.)(al) hukuka veya hukukçuya ait. juristically hukuk bakımından. juri üyesi; yeminli kimse. jüri; yarışma jürisi. jury box mahkeme salonunda jüri heyetine ait yer. juryman jüri üyesi. common jury, petty jury, trial jury on iki üyeden meydana gelen ve davayı incelemekle görevli jüri heyeti. coroner' jury nedeni bilinmeyen ölümlerin nedenini incelemekle görevli jüri heyeti. grand jury (bak.) grand. (den.) eğreti. jury mast (den.) yedek direk, geçici direk, eğreti direk. juryrigged (den.) eğreti direği olan (gemi) (Lat.) hukuk; hak. jus civile (Lat.) medeni hukuk. jus divinum (Lat.) tanrısal emirlere dayanan hukuk. jus gentium (Lat.) devletler hukuku . (gram.) emir kipine ait. doğru, haktanır, haklı, adil; tam. the just iyiler (din edebiyatı) justly adaletle, haklı olarak. justness hak; hak ve adalete uygunluk, haklılık, adalet; doğruluk, dürüstlük. tam, tam tamına, kesin olarak; hemen, şimdi, biraz önce; ancak; hemen hemen; neredeyse; güçbela, darı darına; sadece, yalnız; (k. dili) çok. just how many tam tamma ne kadar. just now hemen şimdi, biraz evvel, tam şimdi. just then o arallk, o esnada, derken. just there tam orada. just the same tıpatıp aynı; bununla birlikte, yinede.Just think! Düşün bir kere! Tasavvur et! He just escaped. Dar kurtuldu. It is just fine. Çok güzeldir. Not just yet. Daha vakti gelmedi. (bak.) joust. adalet, hak; hakkaniyet, doğruluk; hâkim. justice of the peace sulh hâkimi. bring a person to justice birine ettiğini buldurmak, birine cezasını buldurmak. chief justice yüksek mahkeme reisi, danıştay başkanı. do justice to haklı muamele etmek hakkını gözetmek. do oneself justice elinden geleni yapmak; kendine güvenmek. mahkeme edilebilir, sorguya çekilebilir. yüksek hâkim; (İng.), tar. Norman kralları devrinde tüzel ve yönetimle ilgili kanunları incelemekle görevli kral vekili. dogruluğu ispat edilebilir, haklı çıkarılabilir, savunulabilir. justifiably haklı olarak. justifiableness, justifiabil'ity haklı oluş. haklı çıkarma veya çıkma, mazur gösterme; (huk.) iftira davalarında sanığın iddialarının doğruluğunu ispat etmesi; mazeret, sebep, hak; temize çıkarma, ispat; (matb.) sayfanın sağ kenarındaki yazıları taşırmama. mazur gösteren, haklıçıkaran. doğrulamak, haklı çıkarmak; suçsuzluğunu ispat etmek, temize çıkarmak; (matb.) yazının sağ kenarını taşırmadan düz yapmak. Jüstinyen. Justinian Code Jüstinyen'in sistemleştirdiği Roma hukuku. (-ted, -ting) sıkıntı, çıkıntılı şey; (gen.) out( ile) çıkıntı halinde dışarı fırlamış olmak; çıkıntı yapmak. beşinci yüzyllda İngiltere'yi istila eden bir Germen kabilesinden olan kimse. jüt, muhliye, (bot.) Corchorus capsularis veya Colitorius; hintkeneviri; bu bitkilerden elde edilen elyaf. gençleşen; gençleştirici. juvenescence gençleşme. genç; olgunlaşmamış; gençliğe özgü, gençliğe yaraşır; genç kimse, çocuk; genç rolündeki oyuncu. juvenile court çocuk mahkemesi. juvenile delinquency çocugun suç işlemesi. juvenile delinquent suçlu çocuk. iç, (çoğ.) bir yazar veya ressamın gençliğinde yaptığı eserler; gençlere uygun eserler. olgunlaşmamış bir kimsenin tavrı; gençlik hali; gençlik, gençler. yanyana koymak, sıralamak. juxtaposi'tion bitişiklik, bitişme; yanyana koyma . (kıs.) kilo. (kıs.) karat: (elek.) capacity. (kim.) potasyum işareti. İngiliz alfabesinin on birinci harfi; K sesi. (kıs.) king, knight. Keşmir'de yüksek bir dağ, Everest' ten sonra en yüksek dağ. Kâbe. kebap. (tiyatro) Japonya'ya has müzikli ve danslı bir çeşit sahne oyunu. Afganistan'da Kâbil şehri. Cezayir Berberilerinin bir kabilesi. (bak.) cadi. Afganistan'da Kâfiristan halkından biri; Güney Afrika'da kuvvetli bir Bantu kabilesinden olan kimse. kaffir corn Güney Afrika'ya has bir çeşit darı, (bot.) Sorghum vulgare caffrorum. Afrika ve Anadolu'da yaşayan ve evcil kedinin atası sayılan bir yaban kedisi, (zool.) Felis ocreata. (bak.) kayak. (bak.) kale. (mad.) magnezyum ve potasyum sulfatları ile magnezyum kloritten meydana gelen dogal bir tuz. imparator; bilhassa Kutsal Roma Germen imparatoru ile Avusturya veya Alman imparatoru, kayser. bireylere mutsuzluk getirecek şekilde yönetilen toplum kale. lahana familyasından kıvırcık yapraklı bir sebze; (İskoç.) lahana çorbası; (A.B.D.),( argo) para. sea kale yabani lahana, (bot.) Crambe maritima. kaleydoskopa ait; çok değişen. çiçek dürbünü, kaleydoskop; çok değişen manzara (bak.) calends. Hinduizmde dört kollu tanrıça. Kalmuk kabilesi, Batı Çin'le Volga nehri arasında kalan bölgede yaşayan Budist bir Moğol kabilesi ferdi; bu kabilenin dili, Kalmukça. (bak.) calpac. (bak.) calcimine. (ünlem), (Al.) arkadaş; ( ünlem )Alman askerinin "teslim" sözü. ikinci Dünya Savaşında Japonların uyguladıkları intihar hücumları; bu saldırılarda kullanılan araç; intihar saldırısı yapan pilot. duvarlarla çevrili ve içinde evler de olan arazi . Hawaii Adalarının yerlisi; Büyük Okyanus adalısı. .kanguru kangaroo. court (A.B.D.) kanunların horlandığı ve yanlış uygulandığı usulsüz ve yetkisiz mahkeme. kangaroo rat Avustralya ve Kuzey Ameri ka'da bulunan keseli fare. (kıs.) Kansas. Alman filozofu Kant'a veya felsefesine ait; Kant felsefesi taraftarı. arıkil, kaolin kaolinite (min.) arıkilin çok saf şekli. (İng.) (-ise) arıkile dönüştürmek. sıcak memleketlere özgü bir ağacın tohumlarını kaplayan pamuğa benzer lif . Grek alfabesinin onuncu harfi. (argo) mahvolmuş. (zool.) karagül; karagül kuzusunun kıvırcık kürkü. ayar, altın ayarı. göğüs göğüse mücadelede özellikle el kenarı ve parmaklarla ani ve keskin vuruşlar yapılan bir doğu saldırı yöntemi; (spor) karate. karate-chop kara- tede uygulanan yanlamasına keskin vuruş. Kerbelâ . 1699'da Osmanlı imparatorluğunun Karlofça antlaşmasını imzaladığı Yugoslav şehri, Karlofça. Budizm ve Hinduizmde insanın iyi veya kötü kaderinin dünyaya daha önce gelişinde yaptığı iyi veya kötü hareketlerinin sonucu olduğunu savunan öğreti;kader, talih. kare şeklinde dikilmiş derilerden yapılan bir Afrika giysisi. Guney Afrika'nın kurak yaylalarından biri. (bak.) kosher. (bak.) catabolism. (bak.) catalysis, catalytic. (bak.) cathode. Katmandu, Nepal'in başkenti. Amerika'da çok bulunan yeşil çekirgeler familyasından ve on ayakları ile tiz bir ses çıkaran böcek. Yeni Zeland adalarına özgü büyük bir çam türü; bu ağaçtan alınan kereste. kava biberi, Polinezya'ya özgu biber familyasından bir bitki; bu bitkiden çıkarılan içki ve narkoz. kavas. Eskimo balıkçı kayığı. ( argo )boksta nakavt yapmak, oyundışı etmek; (argo) boksta nakavt. (kıs.) King' Bench, Knight of Bath, Knight Bachelor. (kıs.) .Knight Commander of the Bath. (kıs.) Knight Commander of the Order of St Michael and St George. mavi ve yeşilleri olan zeytuni renkli, leş ve meyva yiyen iri bir Yeni Zeland papağanı, (zool.) Nestor notabilis. öğürmek, kusmaya çalışmak; iğrenmek, igrendiğini göstermek. (den.) halat veya zinciri sürtünmeye karşı ip veya yelken bezi ile sarmak. (den.) tonoz çapasına bağlı yoma ile istikamet değiştirmek; böyle çekilerek yürümek veya çekip yürütmek; tonoz çapası. kedge anchor tonoz demiri. altı düz mavna, kömür mavnası; (İng.) )yirmi bir tonluk kömür ölçüsü. gemi omurgası; gemi; omurga şeklinde olan veya omurga işini gören şey; (den.) gemiyi karina etmek, alabora etmek. keel over alabora olmak; birden devrilip düşmek. false keel kontra omurga. on an even keel başta ve kıçta çektiği su aynı, dengede (gemi); herşey yolunda. keelage liman resmi. ufak çamaşır teknesi. ceza olarak birini geminin altından geçirmek; şiddetle azarlamak. (den.) geminin iç omurgası. keskin, sivri; acı; sert, şiddetli, keskin; kuvvetli, canlı, yoğun; gözü açık,zeki, akıllı; ( (A.B.D.), ( argo) şahane. keen on çok hevesli, meraklı, düşkün. keen on acting aktörlüğe hevesli. keenly şiddetle; şevk ile. keenness keskinlik; düşkünlük; akıllılık. ölü peşinden feryat, ağıt; ölü peşinden ağlayıp feryat etmek. keener ağıtçı. (kept) tutmak, saklamak, hıfzetmek, elde tutmak, muhafaza etmek; yedirip içirmek, ücretle maiyetinde tutmak; metres olarak tutmak; sahibi olmak, işletmek (dükkân); beslemek; idame etmek, sürdürmek, devam ettirmek; himaye etmek; kalmak, durmak, mevkiini muhafaza etmek; surüp gitmek, devam etmek. keep away uzak durmak; uzak tutmak. keep company yalnız bırakmamak, refakat etmek; with (ile) arkadaşlık etmek; geri kalmamak. keep dark saklamak, sır vermemek. keep down, keep under baş kaldırtmamak; yükselmesine müsaade etmemek. keep early (veya good) hours eve erken dönmek, erken yatmak. keep going devam etmek; ilerlemek; devam ettirmek. keep house ev idare etmek. keep in içeride kalmak; içeride alıkoymak, saklamak. keep in mind akılda tutmak, unutmamak . keep in with teveccühünü muhafaza etmek, dost kalmak. keep on devam etmek. keep off yaklaştırmamak, uzak tutmak; uzak kalmak keep one' balance kendine hâkim olmak, dengesini kaybetmemek. keep one' counsel slr saklamak. keep open house her misafire kapısını açıktutmak. keep out dışında kalmak. Keep out! Girilmez Yaklaşma ! keep silence susmak. keep step ayak uydurmak. keep the ball rolling iyi bir işi devam ettirmek. keep time tempo tutmak. keep the peace (huk.) sulhu bozmamak. keep touch with munasebeti devam ettirmek, devamlı ilişkisi olmak keep track of takip etmek izlemek. keep up with geri kalmamak. keep watch bekçilik etmek, nöbet beklemek, gözetlemek. keep one' word sözünün eri olmak, sözünden dönmemek. geçim; himaye; kale; kale zindanı. for keeps her zaman için, temelli olarak, sonuna kadar. He earns his keep Geçimini sağlıyor. He' not worth his keep Masrafına değmez. saklayan veya koruyan kimse; bekçi; gardiyan; bakıcı; uzun zaman dayanan şey. keeper of the King' conscience İngiltere'de başhakim. tutma, koruma, muhafaza etme; geçim, geçimini temin etme; himaye. in keeping with uygun olarak. andaç, anmalık, hatıra, yadigar. keyif, uykulu memnunluk hali; haşiş. küçük fıçı, varil. (bot.) kahve renkli kaba ve büyük deniz algl, varek; (ecza) bu yosunun tentürdiyot yapımında kullanllan külü . (İskoç.), (mit.) boğulma tehlikesini simgeleyen at şeklinde deniz perisi. (bak.) keelson. (bak.) Celt. (bak.) Celtic. (-ned, -ning) (İskoç), bilmek, anlamak, tanımak, tefrik etmek; iskoç, (huk.) mirasçı olarak tamnmak; görüş sahası, bilgi alanı, görüş açısı. beyond one' ken akıl almaz. within my ken gözumün seçebildiği yerde; bildiklerim arasında. köpek kulübesi; (gen.) (çoğ.) köpek yetiştirilen yer; köpek sürüsü; tilki ini; izbe, virane; .köpek kulübesinde oturmak veya yatmak; köpek kulübesine kapamak . (İskoç) çok küçük miktar, iz; işaret; farketme. eski Germen şiirinde her hangi bir şeyin yerine kullanılan metafor: "deniz'' yerine "balina yolu'' gibi . (den.) safra olarak gemide daimi duran demir külçe. geniş ve düz dipli nehir salı. Kentucky coffee tohumlan kahve yerine kullanllan uzun bir agaç, (bot.) Gymnocladusdioicus; bu agacın tohumu. Kenya. Fransız askerlerinin giydiği düz tepeli kasket. (bak.) keep. (biyokim.) keratin (boynuz, tırnak ve pençenin esas maddesi) boynuza veya boynuz maddesine benzer. boynuz maddesinden, boynuz maddesine benzer yapıda. (tıb.) boynuz maddesine benzer teşekkülleri olan cilt hastalığı, keratoz. (İng.) yaya kaldırımının kenar taşı, (bak.) curb. başörtüsü, eşarp; boyun at(kıs.)ı; mendil. kerchiefed başörtülü. çentik, çentik yapma; kesme; kesilmiş parça. boyası çıkanlan kurutulmuş kırmızböceği dişisi, (zool.) Kermes ilices kermes mineral kestaneye çalan kırmızı renkte ve eskiden terletici ilâç olarak kullanılan bir toz. kermes oak kırmızböceğinin uzerinde beslendiği bir çeşit meşe ağacı, kırmız meşesi, (bot.) Quercus coccifera. Hollanda'da yılda bir yapılan açıkhava festivali; kermes, panayır, şenlik. tahıl tanesi; çekirdek içi; iç; öz, cevher, esas, ruh kernel(l)ed içli,özlü. kernelly içle dolu, içe benzer, iç ile ilgili. gazyağı, gaz, (colloq.) petrol. kerosene lamp gaz lambası. kalın bir çeşit yünlü kumaş; bu kumaştan yapılmış pantolon. kaşmir. kerkenez, (zool.) Falco tinnunculus. (den.) iki direkli bir çeşit yat, çift direkli kotra . keçap, baharatll domates sosu. (kim.) keton. tencere; çaydanlık; kazan; güğüm; kayada veya buzulda kazan biçimindeki oyuk. That' a fine kettle of fish Ayvayı yedik iş iyice karıştı. altı bakır veya pirinç, kazan şeklindeki büyük orkestra davulu. kilitlemek; (mak.) tutturmak; kilit taşını yerleştirip kemeri tamamlamak; kitapta bakılması gereken yeri gösteren not koymak, böyle bir not sistemi kullanmak; soruların çözüm cetvelini vermek. key up heyecanlan dırmak, coşturmak; (müz.) perdesini yükseltmek. kıyı boyunca uzanan alçak mercandan ada. anahtar, açar, açkı; kurgu; çözümyolu; cevap cetveli, şifre cetveli; yazı makinalarında tuş; maniple, telgraf maniplesi; (müz.) tuş; (müz.) anahtar, anahtar işareti; müzik aletlerinde tuş; ses perdesi; (mak.) kama, dil; (mim.) anahtar taşı; baş, ana, en önemli .key club (A.B.D.) üyelerinde anahtar bulunan gece kulübü. key position yetkili mevki. key ring anahtar halkası. key punch kompütörlerde kullamlan kart veya bantları delip bilgi aktaran klavyeli makina. key (sig.)nature (müz.) armatür. key word sözlük veya ansiklopedide sayfa başına gelen kelime. master key aynı cinsten birtaklm kilitleri açan anahtar. klavye . anahtar deliği. keyhole saw çok ince el testeresi. (müz.) esas nota; temel düşünce, ilke, dayanak; temel düşünceleri söylemek. keynote address toplan- tıyı açış konuşması. keynoter toplantıyl açmak için konuşan spiker. anahtar taşı, kilit taşı; esas madde, temel. (mak.) kama yatağı. (kıs.) Knight of the Garter. (kıs.) keg kilogram Hindistan'da evde imal edilen pamuklu kumaş. sarıya bakan kahverengi, toprak rengi, hâki; bu renk kumaş; (çoğ.) bu kumaştan üniforma. hamsin. .han, emir, kaan: Tatar ve Moğol veya Türk kabileleri reisinin eski ünvanı. khanate hanlık. kervansaray, han. Hartum, Sudan'ın başkenti. hıdiv, 1867'de Mısır valisi ismail Paşaya Osmanlı hükümeti tarafından verilen ünvan. khedivial hıdive ait. Kamboçya yerlisi; Kmerlerin konuştukları dil. (çoğ.) -butzim) israil'de kolektif çiftlik . el ve ayakta soğuktan meydana gelen çatlak, yarık. tread on ones kibes damarına basmak, sıkıp sinirlendirmek . (k. dili) iskambil oynayanların arkasında durup ellerindeki oyun kağıtlarını gören seyirci; istenmedik öğüt veren kimse, başkalarının işine burnunu sokan kimse. kibitz böyle hareket etmek. kıble. ( argo), (eski) saçma, manasız şey. put the kibosh on boşa çıkarmak, bozmak, alt üst etmek. tekmelemek, tekme atmak, tekme vurmak, çifte atmak; tepmek (tüfek), seğirdim yapmak; (A.B.D.), (k. dili) karşı durmak, yakınmak; tekmeleyerek kovmak. kick a goal topa vurup gol atmak. kick against the pricks kendi zararına olarak karşı gelmek. kick around (A.B.D.), (k. dili) kötüye kullanmak, suiistimal etmek; ihmal etmek; diyar diyar dolaşmak; düşünup taşınmak. kick at tekme vurmak. kick back geriye tepmek (tüfek); (A.B.D.), (argo) rüşvet vermek, rüşvet olarak pay vermek. kick off Amerikan futbolunda topu tekmeleyerek oyuna başlamak; (A.B.D.), (argo) ölmek. kick the bucket (argo) nalları dikmek, ölmek. kick the habit( (A.B.D.), (argo) uyuşturucu madde tiryakiliğinden vazgeçmek. kick up (A.B.D.), (argo) kışkırtmak. kick up one' heels kendini zevke vermek, eğlenceye dalmak. kick up a row (argo) kavga çıkarmak. tekme;(A.B.D.), (k.dili) karşı gelme, yakınma, şikayet;(A.B.D.), (argo) kuvvet, sertlik (içki), kamçılama etkisi (uyuşturucu madde); (A.B.D.), (argo) heyecan, zevk; (A.B.D.),(argo) kuvvet, enerji çeviklik, şevk; (A.B.D.),( (argo) merak, heves; seğirdim, tüfeğin geri tepmesi; topa vurma. free kick frikik, serbest vuruş. get a kick out of zevk almak. It gives me a kick Hoşuma gidiyor. (k. dili) ters tepki gösterme;(A.B.D.),( argo) baskı veya anlaşma sonucunda bir ücret veya komisyon üzerinden başkasına verilen pay. vuran şey veya kimse; ( (A.B.D.), (k. dili) şikâyetçi, yakınan kimse; (A.B.D.), (argo) meseleyi veya tartışmayı etkileyecek gizli nokta; (A.B.D.), Kanada, (k. dili) takma motor. ( futbol )oyuna başlama vuruşu, ilk vuruş; başlama. değersiz şey, ıvır zıvır; hafif ve çerez türünden yiyecek, abur cubur. (-ded, -ding) keçi yavrusu, oğlak; oğlak derisinden yapılan kösele; oğlak eti; (k. dili) çocuk; (k. dili) takılmak, şakadan aldatmak; oğlak doğurmak. kid glove, kid gloved, with kid gloves fazla nazik. kiddy (argo) çocukcağız, yavrucak. the kids ço cuklar, bizimkiler, arkadaşlar. denizcilerin azıklarını koydukları ufak tahta tekne; balıkçı gemilerinde içine balık konulan ufak tahta tekne. . (-ed,- ing veya -ped,- ping) birini zorla veya hile ile kaçırıp götürmek, fidye almak için insan kaldırmak. böbrek; böbrek şeklinde şey; soy, tip, huy. kidney bean fasulye kidney machine böbrek makinası. saksıgüzeli, (bot.) Cotyledon umbelicus. (bak.) kef . çamaşır kazanı, çamaşır teknesi. Kigali, Ruanda'nın başkenti . seksen litrelik varil; on sekiz galonluk ölçü. öIdürmek, katletmek; mahvetmek, yok etmek; (A.B.D.),( argo) çok heyecanlandırmak,(slang) yemek; (matb.) silmek, çıkarmak; etkisiz hale getirmek; (zamanı) boşa geçirmek; veto etmek, reddetmek. kill off hepsini öldürmek, kılıçtan geçirmek. kill time zaman öldürmek. kill two birds with one stone bir taşla iki kuş vurmak, iki işi birden görmek. dressed up fit to kill herkesin dikkatini çekecek şekilde giyinmiş. kill with kindness fazla iltifatla canını sıkmak. öldürme; avda öldurülmüş hayvan, av. Kuzey Amerika'ya mahsus bir çeşit yağmurkuşu, (zool.) Charadrius vociferus. ölduren şey veya kimse; ( (A.B.D.), ( argo) çok cazibeli kimse. killer whale yunus ballğı cinsinden ve sekiz on metre boyunda tehlikeli bir balina. (den.) küçük çapa, özellikle tahta bir kutu içinde çapa yerine denize atılan büyukçe taş. .öldürme, katil; vurgun (av): (k. dili) vurgun, büyük kazanç; öldürücu; (k. dili) çok güldürücü, katıltıcı; çok, kuvvetli, pek sıkı. killingly gülmekten katıltacak derecede. neşe bozan kimse. tuğla veya kireç ocağı, fırın. kilndry ocakta kurutmak. (önek) bin. kilogram; kilometre.. .bin kalori. radyo dalgalarının ölçü birimi, saniyede bin devir. kilogram, kilo . kilolitre. kilometre. kilovat. (İskoç.) erkeklerinin giydiği bir çeşit (kıs.)a eteklik, İskoçya etekliği; İskoçya etekliği haline sokmak, pli yapmak. kiltie (İskoç.) böyle eteklik giyen asker. uzun Japon entarisi, kimono. (sonek) ufak, küçuk (kuçültme eki,-cik) akraba, hısım; (eski) soy, nesep; akrabalık; akrabalığı olan, aynı soydan; benzer. near of kin yakın akraba. next of kin (huk.) en yakın akraba. devinduyum. (psik.) devinduyumsal. çeşit, cins, tür nevi; eskitabiat, mizaç. a kind of millionaire milyoner gibi bir şey, âdeta milyoner. coffee of a kind kahveye benzer bir şey. I kind of expected it Biraz da bunu bekliyordum. Nothing of the kind Hiç de öyle değil. of a different kind başka çeşitten. pay in kind eşya ile borç ödemek, aynıyle ödemek. They differ in kind Ceşitleri aynı. müşfik, iyi kalpli, nazik, iyi, iyi huylu; başkalarını seven, sevgi besleyen; uysal, yumuşak başlı. kindhearted iyi kalpli kindliness, kindness şefkat, şef katlilik, yumuşakllk kindly müşfik; şefkatle; içten, gönülden. take it kindly iyi niyetli olduğunu kabul etmek, kızmamak. ana mektebi, anaokulu. kindergartner anaokulu öğretmeni veya öğrencisi. tutuşturmak, yakmak; alev lendirmek, uyandırmak; alev gibi aydınlatmak; tutuşmak, yanıp tutuşmak; yanmak, ateş almak; parlamak; uyanmak, canlanmak. kindling wood sobayı tutuşturmak için ufak odun, çıra. akraba; soy; akrabalık; akraba olan; birbirine benzer, aynı soy veya tabiattan. (çoğ.), (eski) inekler, büyükbaşlar. harekete ait. kinematics (fiz.) hareket ilmi, kinematik. (bak.) cinematograph. (sonek) devim, devinim., hareket; bölünme. (bak.) kinaesthetic. devimsel, kinetik. kinetic energy kinetik enerji. kinetics cisimlerde hareket meydana getirme veya değiştirmede kuvvetlerin etkisiyle uğraşan fizik dalı, kinetik bilimi. kine'toscope sinema makinasınm eski ismi. kral; başta olan kimse; bir konuda en usta kimse; satranç şahı; iskambil papazı; dama olan taş; (çoğ.), b.h. Eski Ahit'te Krallar kitapları. King' Bench İngiltere'de vaktiyle kralın bizzat başkanllk ettiği yüksek mahkeme heyeti. king crab yengece benzer kabuklu nal şeklinde bir deniz hayvanı king post çatının orta direği, baba. king row dama oyununda dama yapılan sıra. King' Counsel ing., (huk.) kralın hukuk müşaviri. King' English (bak.) English. king' evil (eski) sıraca illeti. king snake Güney Amerika'da yaşayan ve diger yılanları öldürüp fare yiyerek geçinen büyük vezararsız bir yılan, (zool.) Lampropeltis getulus. kingship krallık, hükümdarlık. kralllk etmek. king it krallık etmek; krallık taslamak. kral kuş, bir tür sinekçil. ana kilit, ana sürgü. krallık hüneri. krallık, hükümdarlık; hükümet; saltanat; krallık ülkesi; (biyol.) âlem. kingdom come öteki dünya, cennet, ahret.kingdom of heaven Allahın hâkim oldugu ülke. the United Kingdom Büyük Britanya ile Kuzey İrlanda. büyük uskumru; (A.B.D.), (k. dili) kodaman, bir mahalle veya partinin kuvvetli adamı. yalıçapkını, iskele kuşu, emircik, (zool.) Alcedo atthis. .küçük kral; çalıbülbülüne benzeyen bir çeşit ufak kuş. kral gibi, krala yaraşır. krala ait; krala yaraşır; şahane, azametli, muhteşem, kral gibi. king liness kral heybeti ve azameti, haşmet. bowling oyununda en önde bulunan çomak; (k. dili) baş, elebaşı . (k. dili) normal ölçülerden büyük (sigara) halat, tel veya ipin dolaşması; garip fikir, kapris; ağrılı kas kasıncı, tutulma; (den.) halat gibi dolaşmak; dolaştırmak. kinky dolaşık, girift; (argo) müstehcen; garip. Güney Amerika'ya mahsus et yiyen, ağaçlarda yaşayan ve kediden büyük memeli bir hayvan, (zool.) Po tos flavus. bazı tropikal ağaçlardan çıkan, ilâç ve tabaklıkta kullanılan, kurutulmuş, kırmızı, sıkıştırıcı usare veya zamk; bu zamkı veren ağaç. (çoğ.) akraba, hısım. Kinşasa, Kongo Cumhuriyetinin başkenti. akrabalık, yakınlık, hısımlık; birbirine benzerlik. kinship family akrabalarıyle beraber oturan geniş aile. (çoğ.) -men) erkek akraba. (çoğ.) .-women) kadın akraba. köşk, sayfiye; gazete satılan kulübe; çalgılara mahsus kameriye. hayvan yavrusu derisi. çiroz; balığl tuzlayıp tütsülemek veya kurutmak. Kırgız; Kırge d.ili, Kırgeca. (İskoç.), ing., (leh.) kilise. the Kirk İskoçya kilisesi. Kirkman İskoçya kilise papazı veya üyesi. kirkyard kilise avlusu veya mezarlık. bir çeşit İran halısı. (Al.) vişne ra(kıs.)ı. (eski) kadın fistanı; (eski)erkek ceketi veya paltosu. kısmet, kader, nasip. öpmek; hafifçe dokunmak; bilardoda hafifçe dokunacak surette bilyelere vurmak; öpuş öpücük, buse; hafif temas; çok hafif bir çeşit bonbon. kiss and be friends barışmak. kiss away the hurt ağrıyı öpücükle geçirmek. kiss the book Kitabl Mukaddesi öperek ant içmek, kitaba el basmak. kiss the dust boyun eğmek, mağlup olmak; vurulup ölmek. kissable öpülmeye değer, öpülür. kissing bug insanın yanak veya dudağını ısıran zehirli bir böcek, (zool.) Reduvius personatus; kan emen böcek. yavru kedi encik enik. eskiden dans hocalannln kullandığı üç telli küçük keman. tahin; alet takımı, avadanlık; monte edilmemiş takım; takım çantası. the whole kit and caboodle (k.dili) takım taklavat, topu, hepsi birden . mutfak. kitchen cabinet mutfak dolabı; başbakanın özel danışmanlar grubu. kitchen garden sebze bahçesi. kitchen stuff yemek için pişirilecek malzeme, nevale; yemeklerden artan yaglar. ufak mutfak. aşçı yamağl kız. uçurtma; çaylak, (zool.) Milvus; kell çaylak, (zool.) Milvus milvus; sıçancıl, (zool.) Milvus regalis; (tic.) sahte bono; (den.) hafif rüzgârda yelken direinin tepesine çekilen en ufak yelken. Arabian kite kocalak, (zool.) Milvus arabicus blackwinged kite kara sungur, (zool.) Elanus caeruleus fly a kite uçurtma uçurmak; dolandırıcılık için sahte bono çıkarmak. Go fly a kitel Çek arabanı. I kite balloon uçurtma yardımı ile uçurulan ve yere bağlı bulunan balon. kite flying uçurtma uçurma; sahte bono ile para toplama; tecrübe balonu uçurma. (eski) dostlar kith and kin dostlar ve akrabalar; hısım akraba. ucuz edebiyat veya sanat, sanat değeri çok düşük edebiyat; dolmuş edebiyatı. yavru kedi; tavşan yavrusu; yavrulamak (kedi) kittenish kedi yavrusu gibi; oyuncu, civelek. bir çeşit martı. yavru kedi, kedicik; bazı iskambil oyunlarında el dağıtıldıktan sonra ortaya konan kâğıtlar; bazı kâğıt oyunlarında belirli bir amaç için ayrılan para. (bak.) cater cornered . Yeni Zeland'a mahsus bir kuş, kivi, (bak.) apteryx; (ask.), (argo) uçuş yapma yan havacı. .çok yüksek sesli otomobil kornası, klakson. hırsızlık illeti, kleptomani kleptomaniac hırsızlık hastası, kleptoman. (ABD),( argo )hantal kimse. (kıs.) kilometer ustallk, marifet, hüner; ustalıklı iş . sakat at alıp kesen ve hayvan maması olarak satan kasap; eski ev veya gemileri malzemesi için satın alan kimse; yıkıcı, yıkmacı. (eski) budak. knaggy budaklı. Ieh. tık tık vurmak; kırmak, yarmak, parça parça etmek; sinirli konuşmak; dişlerle koparmak. sırt çantası. peygamberçiçeği, (bot.) Centaurea nigra. budak . hilekâr kimse; iskambil oyununda bacak; (eski) uşak. knavery hilekârlık. knavish hilekâr. knavishly hileyle, düzenbazca. knavishness hilekarlık, düzenbazlık. yoğurmak, hamur haline getirmek, yoğurarak topak haline getirmek; masaj yapmak. kneader hamurkâr. kneading trough hamur teknesi. diz ile vurmak. diz; dize benzer veya diz şeklinde şey; elbisenin diz üzerine gelen kısmı, diz yeri; hürmet veya selâm makamında diz bükme. knee breeches kısa pantolon. knee jerk diz adalesine vurulunca meydana gelen geri atma hareketi. knee joint diz mafsalı. bring one to his knees yola getirmek, boyun eğdirmek, diz çöktürmek. be on the knee of the gods daha belli olmamak, Allaha kalmak. kneed dizli; dizi bollaşmış, diz yapmış (pantolon) dizkapağı kemiği, diz ağırşağı. diz boyu derinliğinde. dize kadar yükselen, diz boyunda. kneehigh to a grasshopper (k. dili) çok (kıs.)a boylu. düşünmeden yapılan, tepke olarak yapılan. (knelt veya kneeled) diz çökmek; diz üstü oturmak; diz büküp selamlamak . dizkapağı kemiği. rahatça oturacak mesafe. matem çanı sesi; sala; ölüm haberi, kara haber; herhangi bir şeyin yok olacağı haberi; matem çanı ile ilan veya davet etmek; salâ vermek; matem çanı gibi ağır ağır çalmak. (bak.) know. New York'un en eski Hollanda yerlileri soyundan olan kimse; New York şehri yerlisi. (çoğ.) diz altından büzgülü bol pantolon, golf pantolonu. golf pantolonu; (İng.) dizde büzülen kadın donu. ufak süslü veya önemsiz şey, biblo. (çoğ.) knives) bıçak, çakı; makina bıçağı; bıçakla kesmek; bıçakla karıştırıp hazırlamak (boya); bıçaklamak; ABD, (argo.), (slang) arkadan vurmak. knife grinder bıçak bileyici. knife rest sofrada üzerine et bıçağı konulan koyacak. knife sharpener bıçak bileyici alet. carving knife sofrada et kesmeye mahsus iri bıçak. pock et knife çakı. bıçak temizlemeye mahsus tahta. bıçağın keskin yanı, bıçak ağzı; bıçak gibi keskin herhangi bir şey; terazi kolu veya saat rakkası için destek vazifesi gören sert çelikten kama şeklinde çıkıntı. silâhşör, şövalye, sir unvanını kazanan kimse; asılzade; satranç oyununda at; kendini bir şeye adayan kimse; birine şövalyelik payesi vermek, sir unvanını törenle vermek. knight errant kahramanlık ve cömertlik göstermek için dolaşan seyyar silâhşör. knighterrantry seyyar silâhşorluk, şövalyelik; donkişotluk. knighthood silâhşorluk payesi, şövalyelik; şövalyeler. Knights of the Round Table Kral Arthur'un sarayındaki şövalyeler. knightly şövalyeye ait; şövalyeye yakışır; şövalyece. (den.) ahşap gemilerde baş bodoslamasındaki iki yelpazeden biri. (ted veya knit) örmek; sıkı sıkıya bağlamak, birleştirmek; çatmak (kaşları); birbirine düğümlemek; birbirine yapışmak; kaynaşmak, kaynamak (kemik) a wellknit frame iyi yapılı vücut .He knit his brows. Kaşlarını çattı. The bone has knit. Kemik kaynayıp bitişmiş. örme; örgü. knitting machine örgü makinası. knitting needle örgü şişi. knitting work örgü işi. (bed, bing) top, yumru; topuz, tokmak; tepecik, yuvarlak tepe; (argo.) kafa, kelle; yumrulaştırmak. knobbiness yumru yumru olma. knobby yumrulu, yumru yumru olan; tokmak gibi. Güney Afrika yerlilerinin mızrak veya ok yerine kullandıkları topuzlu değnek. vurmak, çarpmak; tokuşmak; at veya on ile çalmak, vurmak (kapı); (mak.) vurmak (benzin); çarpışmak; ABD, (argo.) kusur bulmak, tenkit etmek, titizlik etmek; vurma, vuruş, darbe; kapı çalınması. knock ebout tekrar tekrar vurmak, şiddetle sarsmak, tartaklamak; (k. dili) oradan oraya dolaşmak. knock against çarpışmak; rast gelmek. knock down yumrukla yere devirmek; mezatta çekici vurup malı son fiyatı verenin üzerine bırakmak. knock off (k. dili) işi bırakmak, tatil etmek; (colloq.) şıpınişi yapıvermek; ABD, (argo.) öldürmek; ABD, (argo.) soymak. knock on the head tepesine vurmak, işini bozmak. knock out vurup yıkmak, nakavt yapmak, oyun dışı etmek. knock out of the box (beysbol) atıcıyı zayıflığından dolayı yerinden çıkmaya mecbur etmek. knock over devirmek. knock together birbirine çarpmak; acele bir araya getirmek. knock up bir araya toplamak; (kriket) puan yapmak; (İng.) kapıya vurup uyandırmak; ABD, (argo.) hamile bırakmak. engine knock benzin fazlalığı yüzünden makinada meydana gelen vuruş sesi. her işe gelir; kaba ve dayanıklı (eşya); (den.) iki yelkenli hafif yat. yere serici (darbe), (mat.) edici; portatif, taşınmak için sökülür kurulur (eşya); yere serme; portatif eşya. çalan veya vuran şey veya kimse; kapı tokmağı; (İng.) kapı kapı dolaşan satıcı. çarpık bacaklı, yürürken dizleri birbirine dokunan. tepecik. (bak.) knell. topuz, yumru; tomurcuk. (ted, ting) düğümlemek, düğüm halinde bağlamak; karmakanşık etmek; budaklanmak; saçaklık düğüm yapmak; düğümlenmek, düğüm olmak. düğüm; müşkül; rabıta, bağ; küme; güç durum; (bot.) nod; birkaç hat veya sinirin birleştiği nokta, yumru; (den.) halat cevizi, parakete savlasında mil taksimatlı işaret; geminin deniz mili hesabıyle hızı; (den.) deniz mili. Gordian knot (bak.) Gordian. twenty knots (den.) saatte yirmi mil. tie the knot (k. dili) nikâhla bağlanmak. wed ding knot evlilik bağı. çobandeğneği, (bot.) Polygonum aviculare. budak yeri, budak deliği. düğümlü, düğüm düğüm; karışık; güç; dolaşık; sert ve budaklı. knottiness karışıklık. örülmüş veya düğümlenmiş şeritten esvap süsü, bir çeşit dantela. Rusya'da adam dövmek için kullanılan bir kamçı; bu kamçı ile cezalandırmak. (knew, known) bilmek, tanımak; seçmek, farketmek; iyi bilmek, malumatı olmak, malumat edinmek; haberi olmak, haberdar olmak; ezberlemek; tecrübeyle bilmek; (eski) cinsi münasebette bulunmak. He should have known better than to do it. O işi yapmayacak kadar aklı olmalıydı. know how usulünü bilmek. know ones own mind emin olmak, tereddüt etmemek, kararlı olmak. know the ropes usulunu bilmek, çaresini bilmek. know whats what uyanık fikirli olmak, dünyada olup bitenleri bilmek. Not that l know of. Bildiğime göre, değil (yok) the known (mat.) bilinen, malum. knowable bilinmesi mümkün, bilinir. bilgi, malumat. be in the know malumatı olmak, gizli bir şeyden haberi olmak. bilgisi olan, malumatı olan; çok bilmiş, şeytan, kurnaz, açıkgöz. knowingly bilerek, bile bile, kasten. bilgi, malumat, vukuf; ilim; kanaat; (eski) cinsi münasebet. intuitive knowledge hisle edinilen bilgi. take knowledge of biri hakkında (bir şey) anlamak. this branch of knowledge ilmin bu dalı. to my knowledge bildiğim kadar, bildiğime göre. knowledgeable bilgili, zeki. (bak.) know. cahil kimse. parmağın oynak yeri boğum; koyun budunun diz tarafı; dört ayaklı hayvanlarda ayak mafsalı; (çoğ.) muşta; parmağın oynak yerleri ile vurmak. knuckle down işe koyulmak. knuckle under teslim olmak, boyun eğmek. knucklebones (çoğ.) aşık oyunu. knuckledusters demir muşta. knuckle joint parmağın oynak yeri. brass knuckles tunç muşta. ağaç gövdesindeki iri budak; (İng.), (leh.) hokey oyununda kullanılan ağaç top. budak, yumru; kertik, diş. knurled budaklı, yumrulu. knurly budaklı, yumru yumru. keseli ayı, (zool.) Phascolarctos cinereus. Almanya'da yerin altındaki kıymetli madenleri korumakla görevli olduğu sanılan bir cin. (tic.) (mark.), küçük fotoğraf makinası; bu makina ile çekilen fotoğraf; Kodak makinası ile fotoğraf çekmek. Kodiak adasında bulunan iri boz ayı, (zool.) Ursus middendorffi. 1849'da İngiltere kral tacına konulan meşhur Hint elması; pek kymetli şey . göz sürmesi, rastık. yerlahanası, şalgam gibi köklü lahana. kök sakız, (bot.) Taraxacum koksaghyz. (bak.) cola. Sovyetler Birliğinde ortak çiftlik, kolhoz. Sunda adalarında yaşayan ve üç metre boyundaki dünyanın en iri kertenkelesi, (zool.) Varanus komodensis. Konakri, Guinea'nın başkenti. Güney Afrika'ya özgü beyaz çizgili iri ceylan. (argo.), (slang) antika kimse. kooky antika. Güney Afrika'da tepe, dağ. Rusya'da rublenin yüzde biri değerinde ufak para, kapik. Güney Afrika'da ufak tepe. Kur'an. Kore. Korean Koreli; Korece; Koreyle ilgili. (çogny) Çekoslovakya' da para birimi, koruna. (ibr.) Musevi şeriatına göre temiz sayılan (et), turfa olmayan (yemek), kaşer; şeriat hükümlerine göre kesilmiş hayvanın eti. Çinlilerde diz çöküp alnı yere vurmak suretiyle ibadet veya hürmet; bu suretle ibadet etmek ve hürmet göstermek. Güney Afrika'da etrafı kazık ve sırıklarla çevrili kulübelerden meydana gelen koy; ağıl. zehirli bir Asya yılanı. Norveç sahillerinde gözüktüğü söylenen efsanevi bir deniz canavarı. Kremlin, içinde Sovyetler Birliği devlet dairelerinin bulunduğu Moskova'daki yüksek duvarlı kale; Sovyet Hükümeti. (k. dili) Rus yöneticilerinin davranışlarını inceleme. eskiden Almanya ve Avusturya'da kullanılan gümüş veya bakır ufak para. (çoğ.) nor) İsveç ve İslanda'da para birimi, krona. (çoğ.) nen) eski bir Alman ve Avusturya Macaristan parası. (çoğ.) ner) Danimarka ve Norveç'te kullanılan gümüş para, kuron. Finlandiya körfezindeki bir adada bulunan Rus deniz üssü ve limanı. (kim.) kripton. (kıs.) Kansas. (kıs.) knight. (kıs.) karat, carat. Kuala Lumpur, Malezya'nın başkenti. şöhret, şan, şeref. (bak.) koodoo. Küfi (yazı), (bak.) Cufic. Birleşik Amerika'da iç savaştan sonra güney eyaletlerinde zencilerin siyasi hakları olması aleyhinde kurulan gizli cemiyet; 1914'ten sonra kurulup Katoliklere, zencilere ve yabancı etkilere karşı çalışan gizli cemiyet. (Al.) kültür, hars, ekin, ekinç. kımız, Tatarlarca pek makbul olan mayalanmış kısrak sütü; inek sütünden yapılan kımıza benzer içki. anason ve kimyonla tatlandırılmış Alman veya Rus likörü. kırbaç; kırbaçlamak. Kürt. Kurdish Kürt; Kürtçe. Kurdistan Kürdistan. Kuveyt. (A.B.D.), (argo.) mızmız kimse. (kıs.) kilowatt (kıs.) kilowatthours. (kıs.) Kentucky. çürümesini engellemek. (tıb.) insan vücudunda kan dolaşımı ve solunum hareketleri gibi dalgalı titreşimleri ölçme aleti, kimograf. (Yu.) bazı kiliselerin ayinlerinde söylenen ve "Ya Rabbi merhamet et', anlamına gelen dua; bu duanın bestesi. , l'envoy (Fr.) bir şiire ithaf veya başka bir sebeple konulan ek beyit. (el) İngiliz alfabesinin on ikinci harfi; L harfi şeklinde şey. (kıs.) latitude, law, league, left, length, line, lira, lire, liter, (b.h.) Latin, book, Romen rakamlarında 50. (kıs.) Los Angeles. (kıs.) Litterarum Humaniorum Doctor, Doctor of Humanities. (kıs.) Louisiana. (müz.) la notası, müzik gamında altıncı nota. Güney Afrika'da etrafı arabalarla kuşatılmış kamp veya konak yeri; böyle konak yeri yapmak; böyle yerde konaklamak. ABD, (k. dili) laboratuvar. (kıs.) Labrador. (kıs.) laboratory. laden, (bot.) Cistus; laden zamkı. (ed, ing veya led, ling) yafta, etiket; nitelendirici isim veya cümlecik; etiket yapıştırmak, etiketlemek; tasnif etmek, sınıflandırmak; (mim.) kapı veya pencereye saçak yapmak. (çoğ.)bella) (bot.) dudak şeklinde bir korol kısmı, dudakçık. (bak.) labium. dudaklarla ilgili; (dilb.) dudaksıl; (müz.) dudak şeklinde kenarları olan (boru); dudak ünsüzü, dudaksıl ses. (bot.) bir tarafı sarkık dudak şeklinde olan. kaymaya meyilli, değişme için tahtaları cıva klorid ile doyurmak. (çoğ.) bia) dudak; (anat.) kadının tenasül uzvunda dudak şeklinde kısım, dudak. (İng.) labour çalışmak, çabalamak; uğraşmak, emek vermek, sıkıntı çekmek, güçlükle ilerlemek; (den.) denizlerde çalkalanmak, çok hırpalanmak; doğurma halinde olmak; ağrı çekmek; emekle meydana getirmek. l will not labor the point. işin teferruatına girişmeyeceğim. labored güçlükle yapılan, meşakkatli; fazla şatafatlı. (İng.) labour çalışma, iş, emek; işçi sınıfı; doğum ağrıları; zahmet, meşakkat, sıkıntı, zorluk; (den.) fırtınada geminin şiddetle çalkalanması. Labor Day ABD eylülün ilk pazartesi gününe tesadüf eden işçi bayramı. labor dispute iş ihtilafı, iş anlaşmazlığı. labor exchange iş ve işçi bulma kurumu. laborintensive makinalardan ziyade el emeği ile yapılan veya yürütülen (iş, mahsul) Labour Party İşçi Partisi. labor relations iş münasebetleri; işçi ve işveren ilişkileri. laborsaving zahmeti azaltan, kolaylaştırıcı. labor union işçi sendikası. a labor of love hatır veya zevk için yapılan iş, menfaat mukabilinde olmayan iş, gönüllü yapılan iş. forced labor angarya. hand labor el ile yapılan iş. hard labor ağır iş cezası. in labor doğurma halinde. Ministry of Labour (İng.) Çalışma Bakanlığı. laboratuvar. işçi, rençper. zahmetli, emekli, yorucu; çalışkan, işgüzar. laboriously emek vererek; çalışarak. (İng.) labourite işçi yandaşı. Labrador yarımadası. Labrador current Labrador akıntısı. labradorite Labrador spar en iyisi Labrador'da bulunan rengarenk bir çeşit feldispat, labrador. sarısalkım, (bot.) Laburnum anagyroides. labirent; entrikalıl veya karışık iş; (anat.) labirent, iç kulaktaki girintili boşluk. labyrin'thic, labyrin'thine labirent gibi, çapraşık, çok dolaşık ve karışık. Güney Asya'da bazı böceklerin bir takım ağaçlarda meydana getirdikleri reçineli sıvı, laka. Hindistan'da yüz bin rakamı; yüz bin rupi; çok büyük miktar. (jeol.) lakolit. kaytan geçirip bağlamak; dantel ile süslemek; (k. dili) dövmek; renkler ile çizgilemek; korse kaytanını çekerek beli sıkıştırmak; içkiye hafif alkol katmak. lace into yumrukla saldırmak; şiddetle azarlamak. dantel; şerit; kaytan; kordon. lace tree dantel ağacı, (bot.) Logetta lintearia. bobbin lace kopanaki, karo danteli. Brussels lace Brüksel'de yapılan bir çeşit ince dantel, Brüksel danteli. point lace igne ile işlenen dantel, oya. yırtmak, yaralamak; (kalbini) kırmak, (hislerini) incitmek, üzmek. laeera'tion yutma, yaralama, incitme. (zool.) kertenkele familyasına ait, kertenkele gibi; kertenkele. zarkanatlılardan bir böcek, (zool.) Neuroptera. dantel. (huk.) hakkımı aramakta ihmal ve gecikme. gözyaşı salgılama. eski zamanlarda içinde akraba ve dostların göz yaşlarının saklandığı farz edilen ufak şişelerden biri, göz yaşı şişesi; göz yaşına ait; göz yaşını havi. gözü yaşlı, çok ağlayan; göz yaşartıcı. kaytanla bağlama veya sıkma; kaytan veya şerit geçirme; bağcık, kaytan, şerit; içkiye karıştırılmış alkol; (k. dili) dövme. eksiklik, noksan; ihtiyaç, gereksinme; yoksunluk, mahrumiyet; eksiği olmak; ihtiyacı olmak; mevcut olmamak; bir yerde hazır bulunmamak; mahrum olmak; malik olmamak; muhtaç olmak; eksikliğini duymak . canından bezmiş gibi, cansız; alakasız, uyuşuk, tembel. (ülem), (eski) Eyvah ! uşak, erkek hizmetçi; dalkavuk, çanak yalayıcı; hizmetçilik yapmak, uşaklık etmek. (İng.) tre donukluk; cansız. muhtasar, kısa ve manalı, az ve öz, özlü, veciz; vecizeli söz söyleyen. laconically kısa ve öz konuşarak. lac'onism, laeon'ieism özlülük; kısa söz, icaz, özlü söz, veciz ifade. (bak.) laehrymal. sütten, sütle ilgili. laktik asidin tuzu veya esteri; süt hasıl etmek; meme vermek, emzirmek. süt salgılama; emzirme. süte ait; süte benzer; sütlü; (anat.) bağırsaklarda emilen gıda maddesini taşıyan lenfa damarı. süte ait, ekşimiş sütten çıkarılan. lactic acid süt asidi, laktik asit. lactic fermentation yoğurt yapımında sütte meydana gelen kimyasal değişim. süt veren, süt salgılayan, süt taşıyıcı. sütün özgül ağırlığını ölçen alet. sütteki yağ miktarını tespit eden alet. (kim.) süt şekeri, laktoz. (çoğ.), (Lat.) nae, (İng.) nas) boşluk, aralık, boş yer, eksiklik; (biyol.) kemikte bulunan boşluk; (biyol.) bitki ve hayvan dokularındaki hücrelerarasl boşluk göllerde hâsıl olan; göle ait, gölcül. dantel gibi; dantelli; dantelden yapılmış. büyücek erkek çocuk, delikanlı, genç erkek. (bak.) labdanum. merdiven; (mec.) yükselme vasıtası; (İng.) çorap kaçığı. ladder stitch iğneardı teyel, çapraz teyel. accommodation ladder vapurun borda iskelesi. companion ladder kameraya inecek merdiven. erkek çocuk, oğlan, delikanlı. (laded, laded veya laden) yüklemek; geminin yükünü vermek; içine su doldurmak; içinden su boşaltmak; kepçe ile içinden su almak. laden yüklü. yükleme. bill of lading konşimento. Ladino. kepçe; kepçe ile doldurmak veya boşaltmak. ladleful kepçe dolusu. (İsp.) hırsız, haydut. bayan, hanım, kibar kadın, hanımefendi; (b.h.) bir İngiliz asılzadesinin karısı, Leydi; sevilen kadın, sevgili. Lady Day 25 marta tesadüf eden bir kilise yortusu. lady in waiting kraliçe veya prensesin nedimesi. lady of the house evi idare eden kadın. lady' maid bir hanımın oda hizmetçisi. lady'smantle aslan pençesi, (bot.) Alchemilla vulgaris. lady' slipper Venüs çarığı, (bot.) Cypripedium. Our Lady Meryem Ana. hanım böceği, gelincik böceği, (zool.) Coccinella. parmak biçiminde yapılan bir çeşit hamur işi; yüksükotu, (bot.) Digitalis purpurea. kadın avcısı, kadınların hoşlandığı adam. hanımca, hanıma yakışır, hanım gibi, nazik, zarif; kadınsı (erkek) sevilen kadın, nişanlı kız; metres. hanımefendilik; (b. h.) Her, Your Ladyship (asalet unvanı) hanımefendi. göz yaşına ait. sarı vernik; reçineli her hangi bir vernik; vernikli tahta veya meşin iş; verniklemek. (A.B.D.), (Kan.) uzun saplı raketle oynanan bir top oyunu. (ged, ging) kazan veya kemeri kaplamak için kullanılan dar tahta; böyle parçalarla kaplamak. (ged, ging) (argo.) sürmek, sürgüne göndermek; hapishaneye atmak; mahkum, suçlu. (ged, ging) geri kalmak, oyalanmak, yavaş yavaş yürümek; gerileme, geri kalma; ağır, geri. lag end geç kalan, son. dört veya altı köşeli ağaç vidası. (huk.) deniz dibine batmış olup yeri şamandıra ile belli edilen şey. bir çeşit hafif Alman birası. tembel, ağır; geri kalan; ağır hareket eden kimse. laggardly geri kalarak. laggardness gecikme. keçe veya asbest ile kaplama veya döşeme; kemer kalıbı döşemesi. Lagos. Lahor. layik adam; dünya görüşlerini dinden ayrı tutan kimse. laic veya laical layik, cismani, dinle alâkası olmayan. layik kılmak, dinle alâkasını kesmek. yapılışında ince ve paralel çizgiler bulunan (kâğıt) (bak.) lay laid up biriktirilmiş, ilerisi için saklanmış; hastalık sebebiyle evde veya yatakta; (den.) arması soyulmuş ve havuza yatırılmış. (bak.) lie. yatacak yer; vahşi hayvan ini; ağıla veya ine istirahat için girmek; ağıla koymak. (İskoç.) mülk sahibi. (Fr.) hükümetin sanayi ve ticaret işlerine müdahale etmemesi prensibi. papazdan başka bütün halk; meslekten olmayanlar. mora çalan koyu kızıl boya. göl, havuz. lake trout göllerde yaşayan alabalık. (bak.) lac. ,''r" harfini "l'' gibi telaffuz etmek. (med, ming) (argo.) kaçış, tüyme; kaçmak, tüymek, saklanmak; hızlı koşmak. be on the lam (k. dili) acele tüymek, sırra kadem basmak, ortadan kaybolmak. (med, ming) (k. dili) dövmek, dayak atmak. Tibet'li Buda rahibi, Lama. Grand Lama Baş Lama, Dalay Lama. lama manastırı. kuzu; kuzu eti; kuzu gibi masum ve zayıf kimse; acemi borsacı; kuzulamak. Lamb of God Hz. lsa. lambkin küçük kuzu, kuzucuk. lamblike kuzu gibi, iyi huylu, yumuşak başlı. lambskin kuzu derisi. lamb' wool kuzu yünü. (leh.) dövmek, dayak atmak; fena azarlamak. Yunan alfabesinin on birinci harfi olan L harfi. hafif parlaklık. alev gibi yalayarak yayılan; hafifçe parlayan (göz, gök) lambently alev gibi yayılarak. kapı veya pencere üzerine asılan süs, perde; ortaçağda miğferi muhafaza için üzerine sarılan kumaş parçası. topal, ayağı sakat; eksik, kusurlu; ABD, (argo.) habersiz; topal etmek veya olmak. lame back ağrıyan sırt. lame brain (k. dili) aptal. lame duck (bak.) duck lame excuse kabul edilmez özür. lamely topallayarak. lameness topallık. lame, dore. (çoğ.) lae, las) (anat.), (zool.), (bot.) ince levha, lamel. lamellate(d) safihalı, ince levhalı, ince tabakalı. ağlamak, inlemek, figan etmek, matem tutmak; biri için ağlamak veya keder etmek, matemini tutmak; matem, ağlayış, ah, keder, hüzün, feryat. lamented muteveffa, matemi tutulan. matemli, keder ifade eden; ağlanacak, ağlatır, acıklı; esef edilecek. lamentably ağlanacak halde, acınacak halde. ağlayış, feryat, figan, inleme; (çoğ.), (b.h.) Yeremya Peygamberin Mersiyeler kitabı. (Yu.) (mit.) çocuk eti ve kanı ile beslenen kadın başlı yılan şeklindeki efsanevi canavar; vampir. (çoğ.) ae) ince levha, safiha, varak, tabaka. laminable varak şekline konulabilir. laminar safiha şeklinde. yaprak şeklinde, yaprak biçimine sokulmuş; yaprak halinde ince tabakalara ayırmak, haddeden geçirerek safiha haline koymak. lamina'tion safiha haline girme veya konulma; safiha. kuzu kuşu, (zool.)) Gypaetus barbatus. lamba, kandil; ışık; (çoğ.), (argo.) gözler. lampblack kandil isi; bu isten yapılan boya. lamp chimney lamba şişesi. lamplight lamba ışığı. lamplighter sokak fenerlerini yakan adam. lamppost sokak feneri direği. lamp shade abajur. between you and me and the lamppost söz aramızda. incandescent lamp ampul safety lamp (kömür madeni ocaklarında kullanılan) emniyet feneri. student lamp ayar edilebilir masa lambası. hiciv, tezyif; hiciv ile tezyif etmek, hakkıda hiciv yazmak . lampooner, lampoonist hicivci, hiciv muharriri, hiciv yazan. yılan balığı şeklinde yuvarlak ağızlı emici bir su hayvanı, (zool.) Petromyzon. yünlü, yün gibi. mızrak, meraklı süvari alayı neferi. lance snake ok yılanı. lancewood mızrak sapı yapımında kullanılan dayanıklı bir çeşit ağaç. neşter ile yarıp açmak, deşmek. basit bir deniz hayvanı, batrak, (zool.) Branchiostoma amphioxus. (bot.), (zool.) mızrak biçiminde, mızraksı, lanseolat. mızraklı süvari eri; (çoğ.) bir çeşit kadril dansı. (tıb.) neşter; (mim.) sivri kavisli dar pencere. hançer gibi saplanan (sancı), keskin (ağrı) karaya çıkarmak; tutup karaya getirmek (balık); durdurmak, yere indirmek; isabet ettirmek, aşketmek, indirmek; elde etmek, kazanmak; karaya çıkmak, durmak, yere inmek; isabet etmek, düşmek. land up (k. dili) eninde sonunda varmak, boylamak. kara, arz; toprak, yer, arsa; memleket, diyar; (huk.) emlâk, arazi. land agent emlak simsarı, emlâk komisyoncusu. land bank emlak bankası. land breeze karadan esen rüzgâr. land crab kum yengeci. land force (ask.) kara kuvveti. land grant hükümet tarafından okul binası yapımı gibi işler için verilen toprak. land mass kıta, kıta gibi büyük kara parçası. land measure arazi ölçüleri sistemi. land mine kara mayını. land office tapu dairesi. land office business (A.B.D.), (k. dili) çok hızlı satış. land of milk and honey verimli memleket. land tax (İng.) arazi vergisi. in the land of the living sağ, hayatta. see how the land lies işlerin ne halde olduğuna bakmak, nabzını yoklamak. lando, açılıp kapanır körüklü at arabası. landaulet ufak lando. arazisi olan, arazi sahibi; araziden ibaret. land property gayri menkul mülk, arazi. (denç) sahile yaklaşan gemicilerin karayı ilk görüşleri. haksızlık veya hile ile başkasının arazisine tecavüz eden kimse . eskiden bazı Alman prenslerinin unvanı. arazi sahibi; emlâk sahibi. (hav.) iniş; iskele; merdiven sahanlığı; karaya çıkma veya çıkarma. land (İng.) beam (hav.) iniş kılavuzu, radyo işareti. landing craft çıkartma gemisi. landing field havaalanı. landing gear (hav.) iniş takımı. landing place, landing stage iskele. landing strip (hav.) acil durumlarda kullanılan iniş yolu. pansiyoncu kadın; evini kiraya veren mal sahibi kadın. arazisi olmayan, arazisiz. kara ile kuşatılmış. mucir kimse, emlâkini kiraya veren mal sahibi. (den.) deniz ve gemiler hakkında bir şey bilmeyen kara sakini. sınır taşı, hudut işareti; herhangi bir şeyin yerini gösteren işaret; dönüm noktası. emlâk ve arazi sahibi. arazi sahibi olduğu halde fakir olan. kır manzarası, peyzaj. landscape architect bahçe mimarı. land scape gardener bahçeyi düzenleyen kimse. toprak kayması, heyelan; seçimde bir tarafın büyük ekseriyeti kazanması. denizci olmayan kimse. (Al.) topyekün seferberlik; böyle seferberlikte toplanan asker. karadan karaya atılan ( roket) (Al.) ihtiyat askerleri. dar yol, dar sokak, dar geçit; geniş caddelerde otomobiller için bazen bir çizgi ile ayrılmış ve yanyana olan yollardan biri; deniz ve hava trafiği düzeni için tayin olunmuş yollardan biri. (kıs.) language. (İskoç.) geçmiş zaman, eski zaman. dil, lisan; konuşma kabiliyeti; herhangi bir ifade tarzı; bir kabileye veya bir yere mahsus lehçe; (bilgisayar) lisanı. finger language sağırların kullandığı parmak işaretleri ile konuşulan dil. strong language küfür, ağır söz, sert dil. language arts okuma, edebiyat, kompozisyon yazma gibi bir çocuğun ana diline hâkimiyetini sağlayacak dersler. language laboratory dil laboratuvarı. ruhsuz, gevşek, yavaş, ağır, bati; gayretsiz, isteksiz. languidly isteksizce, yavaş yavaş. languidness isteksizlik, kuvvetsizlik, ağırlık. zayıf düşmek, gevşemek, ruhsuzlaşmak, takati kesilmek, şevksizleşmek, faaliyetini kaybetmek; isteği kalmamak; kederli ve baygın hal takınmak. languish in prison hapishanede çürümek. kuvvetsiz; baygın. bitkinlik, isteksizlik, mecalsizlik; kuvvetsizlik; gevşeklik, ağırlık, şevksizlik; hayali olma; (tıb.) halsizlik, zafiyet. languorous bitkinlik veren; zafiyet gösteren. yün hası1 eden, yünlü. uzun ve zayıf, boylu, ince; düz (saç) uzun boylu ve zayıf, sırık gibi. bir çeşit doğan, (zool.) Falco biarmicus; doğancılıkta bu kuşun dişisi. erkek doğan kuşu. lanolin. ipek ile yün karışımı dokunmuş bez. eskiden Almanya'da ücretli piyade askeri; iskambil kâğıtları ile oynanan bir çeşit kumar oyunu. fener, fanus; (mim.) hava ve ışık girmesi için binanın tepesine yapılan pencereli kuçuk kule. lantern fly renkli bir böcek, (zool.) Fulgora, Laternaria. lantern jawed çene kemigi ince ve uzun olan. bull'seye lantern ışığı tam öne aksettiren fener, polis feneri. dark lantern hırsız feneri. magic lantern (eski) slayt projektörü. (kim.) lantan. (den.) bir şeyi yerine bağlamak için kullanılan ip parçası, savlo; (ask.) topa ateş vermek için kullanılan ufak çengelli falya ipi. Laos. kucak; etek; oturan kimsenin dizlerini örten elbise kısmı. lap dog kucağa alınan ufak köpek, fino köpeği. lap of luxury servet ve rahatlık. lapful kucak dolusu. (ped, ping) katlamak, sarmak, dolamak; örtmek; bir şeyi tamamen veya kısmen başka bir şeyin üzerine koymak; yarışta rakibini bir devirlik mesafe ile geçmek; kuşatmak, çevirmek, etrafını sarmak; kucaklamak; çark ile cilâlamak; kenarı başka şeyin üzerine binmek; katlanmak, sarılmak; başka şeyin üzerine binen kısım; yarışta bir kerelik dönüm, bir devir; kıymetli taş veya madeni eşyayı parlatmaya mahsus çark. lap dissolve sin zincirleme görüntü. lap joint bindirme. (ped, ping) dil ile yalayıp yutmak; hafif çarpmak (dalga); dil ile yalayıp ağzına çekme; köpeklere mahsus sulu yemek, yal; sahile yavaş çarpan dalganın sesi. lap up, lap down çabucak içip yutmak; beğenip kabul etmek, hakikat olarak kabul etmek. karın duvarından geçirilen ve iç organlarının görülmesini sağlayan alet. karın yarma ameliyatı. ABD araba emniyet kemeri. kucağa konan ve masa yerini tutan tahta. klapa. hakkak, oymacı, kıymetli taş kesicisi, cevahirci; kıymetli taş kesme sanatına ait; taşlara ait; özlü; yazıta elverişli. taşlayıp öldürmek, taşa tutmak, taşlamak. lapida'tion birisini taşlayarak öldürme. taşa benzeyen, taş heykeli andıran. tavşan, tavşan kürkü. (çoğ.) ides) (Lat.) taş. lapis lazuli lacivert taş; bu taşın rengi. Laponya. Laplander, Lapp İsveç ve Finlandiya'nın kuzeyinde bulunan Laponya ahalisinden biri, Lapon, Laponyalı; Lapon dili. sarkık şey; elbisenin kıvrımı yeri; sarkık et parçası. geçmek, mürur etmek; ihmal veya vefat dolayısıyle başkasına intikal etmek; battal olmak, hükmü kalmamak; sapmak, dalalete düşmek; yanılmak, hata etmek ; bir zaman için inanç ve prensiplerinden vaz geçmek. lapse into silence sükuta dalmak, sessizliğe gömülmek. lapse rate (meteor.) yüksekliğin artması ile atmosfer basıncının azalma oranı. geçme , mürur; yanılma; yanlış (söz veya yazı); kayma; sapma; günaha girme; adalette kusur; sukut (hukuk); ihmal yüzünden hak ve tasarrufunu elden kaçırma; battal olma, kullanılmaz hale gelme. kunduracıların dizleri üzerine koyup üstünde kösele dövdükleri taş. (Lat.) hata, yanlış, yanıltı. lapsus calami kalem hatası. lapsus linguae dil hatası, ağızdan kaçırma (söz) lapsus memoriae hafıza hatası. yağmurkuşuna benzeyen bir kuş, kızkuşu; (zool.) Vanellus vanellus. (bak.) lares. geminin sol tarafı, iskele tarafı (şimdi bunun yerine port kelimesi kullanılmaktadır) hırsızlık, sirkat, çalma. compound larceny başka suçlarla bir arada yapılan hırsızlık. kara çam, (bot.) Larix europaea. domuz yağı; domuz yağı ile yağlamak; yazı veya sözü tumturaklı kelilelerle süslemek. kiler; erzak. larderer kilerci. (çoğ.); tek. lar) Romalıların himaye mabutları; lares et penates (Lat.) aile mabutları; manevi değeri olan eşya. büyük, geniş, cesim, azim, iri, vasi; bol, çok, külliyetli, mebzul; (den.) pupadan gelen (rüzgar);serbest; (müz.) ortaçağda kullanılan pek uzun bir nota. at large serbest; umumiyetle; bütün ayrıntılarıyle, mufassalan. largehearted iyi kalpli, cömert ruhlu, halden anlayan. largeminded geniş fikirli, serbest düşünüşlü. in the large bütün şümulü ile. largerthanlife epik veya efsanevi özellikleri olan. largely ekseriyetle, ziyadesiyle; bol bol, büyük. largeness büyüklük, cesamet, genişlik. largish irice, büyücek. bahşiş, büyük hediye, ihsan; cömertlik. (müz.) largodan çabuk ve hafif; larghetto; ağır çalınan parça. (müz.) largo, ağır ağır; ağır ağır çalınan parça. at ve sığır tutmak için boyunlarına atılan ucu ilmekli ip, kement; at bağlama ipi. cümbüş yapmak, eğlenmek; takılmak, şaka etmek; şaka, eğlence, eğlenti, cümbüş. tarlakuşu. crested lark tepeli toygar, (zool.) Galerida cristata. rise with the lark çok erken kalkmak, sabahın köründe uyanmak. hezaren çiçeği, (bot.) Delphinium. dövmek, dayak atmak, sopa çekmek. (çoğ.) vae) (zool.) tırtıl, kurtçuk, sürfe. larval tırtıla ait. gırtlağa ait, hançerevi. (tıb.) gırtlak iltihabı, larenjit. tıbbın boğaz ve boğaz hastalıkları bölümü, larengoloji. boğaz muayenesine mahsus aynalı alet. (tıb.) boğaz yarma ameliyatı; gırtlağa nefes deliği açma ameliyatı. (çoğ.) es veya laryn.ges) (anat.) gırtlak, hançere, boğaz. Hintli gemici; Hintli. şehvetli; şehvete düşkün; şehvet uyandırıcı. lasciviously şehvetle. lasciviousness şehvet. leyzer gibi dalga yaymak; leyzer dalgası altında tutmak. (fiz.) leyzer, ışık dalgalannı kuvvetlendiren veya üretebilen bir çeşit meyzer. kamçı darbesi; kamçı ucu; küçük gören ve alaylı söz; vuruş, vurma, çarpma; kirpik. bağlamak. lash down bağlayıp muhafaza etmek. lash together iple birbirine bağlamak. kamçı ile vurmak, dövmek, kamçılamak; kınamak, ayıplamak; azarlamak; galeyana getirmek; hicvetmek; vurmak, şiddetle çarpmak (dalga); söz veya yazıyla saldırmak, çatmak; vurmak, çarpmak. lash out at sert ve ani çıkış yapmak. lash oneself into a fury çok öfkelenmek. şileple yüklü mavnaları taşıma sistemi. ip, halat; iple bağlama. kamçılama; azarlama. kız, genç kadın, nişanlı kız, sevgili. lassie kızcağız, küçük kız. dermansızlık, halsizlik, bitkinlik, yorgunluk. yabani atları yakalamaya mahsus ucu ilmekli ip, kement; böyle kementle tutmak. son, en sonraki, en gerideki, sonuncu; geçen, evvelki; sabık; son derece, gayet; en sonra, son olarak, nihayet; son, en nihayet. last but not least son fakat aynı derecede ehemmiyetli. last ditch son çare, son mudafaa. Last Judgement kıyamet, kıyamet günü. last mentioned en son olarak söylenen. last night dün gece. last offices cenaze duaları. last quarter dolunaydan sonra yedinci gece. last rites cenaze töreni; ölüm döşeğinde yatanların başucunda yapılan ayin. last sleep ölüm, son uyku. last straw son had, dayanılmaz derece. Last Supper Hazreti İsa'nın şakirtleriyle yediği son yemek. last word son söz; son moda; en mükemmel şey. at last nihayet, sonunda. at long last en nihayet. breathe one' last son nefesini vermek, ölmek. the last day mahşer günü, kıyamet günü .the last two son ve sondan evvelki. the last word on the matter mesele hakkında son ve kesin söz. to the last nihayete kadar . When did you see him last ? Son defa onu ne zaman gördünuz? lastly nihayet, son olarak. sürmek, baki olmak, devam etmek, dayanmak, bozulmamak, bitmemek, tükenmemek; yetmek. eskiden ticarette kullanılan tartı veya ölçü, yaklaşık iki ton. kundura kalıbı. stick to one' last işi olmayan şeye karışmamak, kendi işiyle uğraşmak, çizmeden yukarı çıkmamak. dayanma, beka, bozulmayış, sürme; kadın iskarpini için dayanıklı yunlü kumaş; devam eden, dayanıklı, devamlı olan. lastingly devamlı surette, daimi olarak. lastingness devamlılık. (kıs.) latitude. Suriye'de Lâzkiye limanı. kapı mandalı; mandallamak veya mandallanmak. latchkey kapı mandalını açacak anahtar; kapı anahtarı. latch key child anne ve babası çalışan çocuk. on the latch yalnız mandalla kapanmış. spring latch zemberekli mandal. latch on to ABD, (argo.) elde etmek. kapı mandalını açan ip. The latchstring is always out. Kapımız daima açıktır. İstediğiniz zaman buyurun. geç, muayyen zamandan sonra; son zamanlarda. late in the day günün nihayetine doğru; geç kalınmış. Better late then never. Hiç olmamaktansa varsın geç olsun. early and late erken veya geç demez, vakti saati yok. sooner or later ergeç, erken veya geç. too late fazla geç. very late çok geç. geç; gecikmiş, geri kalmış; sabık, geçmiş: son zamanlarda, geçenlerde; merhum, müteveffa. late for dinner yemeğe geç kalmış. late Latin ortaçağa ait Latince. at the latest en geç. of late son zamanlarda, yakın zamanlarda. lately yakın zamanlarda, bugünlerde, yakınlarda. lateness geç olma, gecikme. geç gelen veya geç kalan kimse. latin yelkeni sistemine ait. lateen sail latin yelkeni, üç köşeli yelken. lateen yard latin yelken sereni. gelişmemiş, gözükmeyen, belirti göstermeyen. latent heat (bak.) heat. latent period mikropların kuluçka devresi. latency kuvveden fiil haline geçmemiş olma. latently gözükmeden. yana ait; yanal, yanda bulunan; yandan gelen; yana doğru; yandan biten dal; yana uzanan elektrik teli. lateral thinking etraflıca düşünme. later ally yandan, yana doğru. Roma'da Lateran katedrali; bu katedrale bitişik ve içinde eski eserler müzesi bulunan saray; bu semte ait veya bağlı. bir cins kırmızı (kil.); bu kilden meydana gelen verimsiz toprak. bazı bitkilerin sütlü özsuyu; kauçuğun hammaddesi. sıva tirizi, bağdadi çıta; tiriz koymak. lath and plaster bağdadi kaplama. as thin as a lath değnek gibi, çöp gibi. torna tezgâhı; çömlekçi çarkı; torna tezgâhında biçim vermek. lathe bed torna gövdesi. sabun köpüğü; atın köpüklü teri; sabun gibi köpürtmek, sabunlamak: köpürmek, köpük meydana getirmek. in a lather (k. dili) heyecanlı. lathery köpüklü. büyük arazi. Latin, Latince; eski Roma'ya ait; Katolik kilisesine ait; Latince; Latin edebiyatı; eski Romalı kimse; Katolik kilisesine mensup kimse. Latin America İspanyolca ve Portekizce konuşulan Amerikan memleketleri. Latinist Latin dili âlimi. Paris'te talebe ve ressamların oturdukları semt. geççe, biraz geç. arz derecesi; genişlik; bolluk, şümul; serbestlik, tolerans, musamaha; (astr.), (coğr.) enlem; mıntıka; (foto.) filmin toleransı. high latitudes kutuplara yakın yerler. latitu'dinal arz cihetiyle, enine olan. özellikle dinde geniş düşünüşlü, mutaassıp olmayan (kimse) özellikle asker karargah veya kamplarında helâ. ince pirinç veya pirince benzer levha; galvanizli saç. ikisinden sonuncusu, son söylenilen; zikronulan iki şeyin sonra geleni, ikincisi; son. latterday çağa uygun, modern, şimdiki zamana uygun. Latter day Saints Ahir Zaman Azizleri (Mormon lann resmi ismi) latter end son; ölüm. latterly bu yakınlarda, son zamanlarda. pencere kafesi, kafes; üzerinde kafes şekli bulunan arma; kafes yapmak, kafes şekline koymak; kafesle çevirmek. latticework kafes işi. Letonya Cumhuriyeti. methiye, övme; methetmek, övmek, sena etmek, yüceltmek. övgüye değer, takdire lâyık, beğenilen. laudabil'ity, laudableness takdire lâyık olma. laudably takdire lâyık olarak. (ecza.) afyon tentürü. övme, sitayiş, sena. övücü. gülmek; sevinmek, eğlenmek; gülerek ifade etmek; gülme, gü1üş, hande; kahkaha. laugh at (birine) gülmek. laugh away gülüşle meseleyi kapatmak, gülerek geçiştirmek. laugh down gülerek susturmak. laugh line göz kenarındaki buruşukluk. laugh off gülerek geçiştirmek. laugh on the other side of the mouth güldükten sonra pişman olmak. laugh track gülme sesleri dolu teyp bandı veya plak. laugh up one' sleeve içinden gülmek, bıyık altından gülmek. have the last laugh işin sonunda kazanmış olmak. gülünç, gülünecek, gülünür; tuhaf, acayip. laughably gülünecek kadar. gülen, güldüren; gülme, gü1üş. laughing gas güldürücü gaz, (tıb.) azot monoksit gazı (anestezi için kullanılır) laughing hyena benekli sırtlan. laughing jackass (bak.) jackass laughing stock gülünecek kişi. no laughing matter şakaya gelmez durum, gülünmeyecek şey. laughingly gülerek. gü1üş, gülme, hande; gülünecek şey. kızaktan suya indirmek (gemi); roket fırlatmak; başlatmak (yeni iş); mızrak gibi atmak; gemiyi kızaktan suya indirme; roketi fezaya fırlatma; (den.) işkampaviye; harp gemisinin en büyük sandalı. launch forth, launch out işe başlamak, işe atılmak. motor launch motorlu sandal, motorbot. steam launch buharla işleyen sandal, çatana, istimbot. mancınık, katapult, fırlatıcı, atıcı. suya indirme; hareket ettirme. launching pad roketin hareket sahası; yeni bir teşebbüse atılmak için seçilen yer veya vesile. yıkayıp ütülemek (çamaşır) laundress çamaşırcı kadın. laundry çamaşırhane; çamaşır yıkama; kirli çamaşır. laundry list çamaşır listesi; uzun ve etraflı liste. laundryman umumi çamaşırhanede çalışan adam . otomatik tertibatlı umumi çamaşırhane. başarılarından ötürü şeref payesi vermek için seçilen; defne dallarından çelenk giymiş; çelenk giymeye layık, mümtaz; defneden yapılmış; mümtaz şair; İngiltere'de kral veya kraliçe tarafından verilen baş şairlik payesine erişmiş kimse. laureateship baş şairlik payesi. (ed, ing veya led ling) defne ağacı, (bot.) Laurus nobilis; defne dalından çelenk; (çoğ.) şeref, şan, şöhret; defne dalı ile süslemek. bay laurel defne ağacı. cherry laurel taflan ağacı, karayemiş ağacı, (bot.) Prunus laurocerasus mountain laurel kalmi ağacı, (bot.) Kalmia latifolia. Portugal laurel frenk taflanı, (bot.) Cerasus lusitanica. spurge laurel kulapa, (bot.) Daphne laureola. look to one' laurels şöhretini korumaya gayret etmek. rest on one' laurels kazanılan şöhretle kanaat etmek. (jeol.) ismini St. Lawrence nehrinin kuzeyinde bulunan pek eski kaya tabakalarından alan kaya çeşidine ait. hanımeline benzer bir bitki, (bot.) Viburnum tinus. İsviçre'de Lozan şehri. lav, püskürtü. (tıb.) şırınga ile temizleme, lavaj; mideyi yıkama. yıkama. umumi hela; lavabo. (şiir) yıkamak, yıkanmak; yanından akıp geçmek (nehir) lavanta çiçeği; bu bitkiden alınan lavanta; güzel koku; eflatun rengi; lavanta çiçeği renginde; arasına lavanta çiçeği koymak, lavanta serpmek. lavender oil lavantadan çıkarılan yağ. lavender water lavanta suyu. French lavender karabaş, (bot.) Lavendula stoechas. (bot.) Porphyra türünden yenebilen bir çeşit mor renkli deniz bitkisi. büyük el leğeni. müsrif, savurgan; mebzul, bol, pek çok; israf etmek, bol bol harcamak. lavish gifts on one birine bol bol hediye vermek, hediyelere gark etmek. lavishness müsriflik, savurganlık, ifrat. kanun, yasa, nizam, kaide, kural, düstur; adalet; hukuk; tabiat kanunu; usul, töre, âdet. the law hâkim veya avukatlar sınıfı; polis law and order küçük suçlara karsı şiddet; sokaklarda emniyet. law court mahkeme. law merchant ticaret kanunu. law of nations devletler hukuku. law school hukuk fakültesi. law term hukuk deyimi veya dili; adliye mahkemelerinin toplanma zamanı. administrative law idare hukuku. canon law şeriat; kilisenin koyduğu yasaklar. civil law medeni hukuk. commercial law ticaret hukuku. common law örf ve âdet hukuku. international law milletlerarası hukuk, devletler hukuku. martial law örfi idare, sıkıyönetim. go to law mahkemeye müracaat etmek, dava etmek. lay down the law diktatörlük etmek. take the law into one' own hands hakkını kendi eli ile almak, intikamını almak. kanuna itaat eden. kanunname, kanun dergisi. kanuna aykırı hareket eden kimse. caiz, kanuna uygun, kanuni, meşru. lawfully kanuna uygun bir şekilde, kanuna göre, kanun gereğince. law fulness kanuna uygunluk. kanun yapan kimse, kanun yapıcısı. kanuna aykırı, kanun tanımaz, nizamsız, kanunsuz; serkeş. lawlessly kanun tanımayarak, serkeşçe. lawlessness kanunsuzluk, kanun tanımazlık. meclis üyesi. ince keten bezi; ince keten veya pamuklu kumaş; ince elek. çimenlik meydan, çayır, çimen, çim tarhı. lawn mower çimen biçme makinası. lawn party çimenlik yerde yapılan eğlence veya ziyafet. lawn sprinkler çimen sulama aygıtı. lawn tennis açık havada oynanan tenis. lavrensiyum. dava. avukat, dava vekili. gevşek, sıkı olmayan; ihmalci, kayıtsız: kesinlikten uzak; zayıf: kaygısız; hafif ishale tutulmuş: seyrek dokunmuş; (bot.) seyrek yapraklı veya çiçekli. laxity, laxness gevşeklik. laxly gevşek bir şekilde. gevşeklik; gevşeme; (tıb.) boşalma (bağırsaklar) muishil, yumuşaklık veren, ishal edici (ilaç) duruş, yatış, mevki; kazanç üstünden hisse; (argo.) yol, meslek; bir halatın bükümü veya büküm tarzı. lay days (den.) yükleme ve boşaltma süresi. lay of the land etrafın hal ve şekli; durum, vaziyet. şiir, şarkı gazel; nağme, ezgi. (laid) yatırmak, sermek; yatıştırmak; teskin etmek; koymak; vaz'etmek; yumurtlamak; üstüne koymak, koymak (vergi), yüklemek: isnat etmek, hamletmek; yerine koymak, dizmek; yaymak; belirli bir vaziyete koymak; önüne koymak, takdim etmek; kurmak (sofra); (den.) (herhangi bir yöne) gitmek. lay about one sağına soluna vurmak, saldırmak. lay aside bir yana koymak; terketmek, vaz geçmek; biriktirmek. lay at one, door hamletmek, isnat etmek. lay away bir yana koymak; ayırmak, saklamak. lay bare açmak, açıkça ortaya koymak. lay by yığmak, bir tarafa koymak, biriktirmek. lay down ilerisi için saklamak; feda etmek; vaz geçmek, feragat etmek; emretmek; bahis tutmak, bahse girmek. lay down one' arms silâhlarını bırakmak, teslim olmak. lay for plan tertip etmek, tuzak kurmak, gizlice yolunu beklemek, pusu kurmak. lay great store on çok kıymet vermek. lay hands on tutmak, yakalamak; hücum edip zor kullanmak. lay hold of ele geçirmek; yakasına yapışmak. lay in çokça tedarik etmek, ambara yığmak, biriktirmek. lay into (argo.) dövmek, dayak atmak; azarlamak. lay it on mübalâğalı hareket etmek, kompliman yapmak, veriştirmek. lay low yatağa düşürmek; ABD, (argo.) gizlenmek. lay off işten çıkarmak; (den.) kıyıdan veya başka gemiden uzaklaşmak; açılmak; (argo.) alay etmekten vazgeçmek. lay on üzerine atılmak, yüklenmek, saldırmak; üstüne sürmek; kaplamak. lay on the table teşhir etmek, reye koymamak. lay oneself out birçok tedariklerde bulunmak. lay open açmak, izah etmek; kesip içini açmak. lay out sermek; teşhir etmek, sergilemek; ölüyü gömülmeye hazırlamak; sarfetmek, harcamak; planını tertip etmek; plana göre tanzim etmek; tasarlamak, niyet etmek. lay over sonraya bırakmak; kaplamak. lay siege to kuşatmak, muhasara etmek. lay to atfetmek yüklemek; (den.) gemiyi faça edip durdurmak. lay to rest gömmek; örtbas etmek. lay up biriktirmek, toplamak, saklamak. lay waste tahrip etmek, yakıp yıkmak. belirli meslekten olmayan, işin ehli olmayan; layik; papazdan başka bütün halktan olan veya halka ait. lay reader (kil.) papaz olmayıp ayinlerde bazı parçaları okuma yetkisi olan adam. kat, tabaka; daldırma. a good layer bol yumurta yumurtlayan tavuk. layer cake arası kremalı kat kat pasta. yeni doğmuş çocuğun çamaşırları ile elbiseleri. meslek sahibi olmayan kimse, bir meslek veya ilmin yabancısı; rahip sınıfından olmayan kimse . işçilerin geçici olarak işten çıkartılması, mecburi işsizlik. plan, tertip; takım; (matb.) mizanpaj; (argo.) ziyafet. bir yerde duraklama, konaklama. cüzam veya veba gibi bulaşıcı hastalıkların tedavi edildiği hastane; karantina yeri; (den.) kıç taraftaki erzak ambarı. tembelce vakit geçirmek, tembelleşmek. gök mavisi renginde bir taş, lâcivert taşı. tembel, aylak, uyuşuk, gevşek, ağır. lazybones tembel adam. lazy eyes göz donukluğu hastalığı. lazy Susan döner tepsi. lazy tongs uzaktaki şeyleri toplamaya yarayan makas şeklinde maşa. lazily tembelce. laziness tembellik, uyuşukluk. (kıs.) pound. (kıs.) loco citato, lower case. (şiir) çayırlık, mera, otlak yeri. 120 ile 130 yarda arasında değişen iplik ölçüsü. bir sıvıyı bir şeyden süzmek veya filtreden geçirmek; filtre etme; filtre mahsulü; filtre. kurşun; (matb.) satırlar arasını açmak için kullanılan ince kurşun cetvel, anterlin; iskandil; kalem kurşunu, grafit; saçma; kurşunla doldurmak veya kaplamak; (matb.) satır aralarını anterlin ile açmak; çanak çömleği kurşun sır ile kaplamak; pencere camlarını kurşunla tutturmak; kurşunla tıkamak (tüfek); iskandil etmek. lead acetate kurşun asetat. lead color kurşun rengi, kurşuni. leadfree kurşunsuz (benzin) lead line (den.) iskandil savlosu. lead pencil kurşunkalem. lead poisoning kurşun zehirlenmesi. lead sulphide (kim.) kurşun sülfürü. black lead kalem kurşunu. heave the lead iskandil etmek. red lead sülüğen tozu. white lead üstübeç. (led) yol göstermek, rehberlik etmek, götürmek, yedeğinde götürmek; elinden tutup götürmek; idare etmek, başkanlık etmek; başına geçip yol göstermek; başında olmak; tesir etmek, cezbetmek, çekmek; başlatmak; başlamak; gitmek, varmak; başta gelmek; netice vermek. lead a happy life mesut bir hayat sürmek. lead aside bir yana çekmek. lead astray yoldan çıkarmak; bozmak, baştan çıkarmak, ayartmak. lead away alıp götürmek, uzağa götürmek. lead by the nose burnuna kancayı takmak; bir kimseyi istediği şekilde idare etmek. lead in prayer başkalarının düşüncelerini dua sözleri ile belirtmek, bir heyet huzurunda yüksek sesle dua etmek. lead off başlamak, başa geçmek. lead on götürmek, teşvik etmek. lead one a dance kişisel çıkarı için zorluk çıkarmak. lead out dışarı çıkarmak. lead the way rehberlik etmek. lead up to götürmek; bir bahse yol açmak; sonuçlanmak. rehberlik, kılavuzluk, önde bulunma; önde gelme, ileride bulunma; oyunda başlama hakkı; buzlu sularda gemi için açık yol; kaya çatlakları içinde toplanmış maden cevheri; tiyatroda baş rol veya bu rolü oynayan kimse; (elek.) bağlama teli; (müz.) grupla söylenen şarkıda baş ses; makalenin ilk cümleleri; briç oyununda ilk konan kağıt veya ilk oynayacak olan kimse. have a big lead çok önde olmak, uzun mesafe almış olmak. follow the lead of one birinin ardından gitmek. take the lead başa geçmek; rehber olmak. kurşundan, kurşun; kurşun renginde, kurşuni; ağır kurşun gibi; ağırlık veren; kasvetli. rehber, kılavuz; önder, lider, baş, reis; bando veya koro şefi; orkestrada birinci keman, solo kemancı; en öne koşulmuş at; (İng.) gazetede başmakale; (çoğ.), (matb.) gözü belirli bir yere çekmek için konulan bir sıra nokta. leadership öncülük, önderlik, liderlik. (radyo) anten iniş teli. yol gösterme, rehberlik; ima; önde olan, yol gösteren, rehber olan. leading article (İng.) başmakale. leading lady piyeste başrolü oynayan kadın. leading man başrolü oynayan erkek. leading question belirli bir cevabı gerektiren soru. kurşun ile kaplama veya bölme; kurşun çerçeve (pencere için); (matb.) satır aralarının anterlini. (İng.), (argo.) bir iş yapmaz olma, (slang) havyar kesme. dişotu, (bot.) Plumbago europaea. (çoğ.) leaves) yaprak, varak; tütün veya çay yaprağı; ince madeni varak; açılıp kapanan masanın eğreti tahtası; yaprak vermek, yapraklanmak. leaf blight yapraklara arız olan hastalık. leaf bud yaprak tomurcuğu. leaf mold yaprak gübresi, yaprak çürüğü. leaf spring (oto.) yaprak yay. leaf stalk yaprak sapı. in leaf yapraklanmış. take a leaf out of a person' book birini taklit etmek. turn over a new leaf hayatını daha iyi bir yola koymak, yeniden başlamak. leaf through kitaba göz gezdirmek. leafiness çok yapraklı olma. leafy yaprağı çok, yapraklı. yapraklar, yeşillik. ufak risale, dört sayfalık risale; (bot.) bileşik yaprağın bir kısmı; ufakyaprak, yaprakçık. çeşitli memleketlere göre değişen yaklaşık olarak 5 kilometrelik uzaklık ölçüsü; bir saatlik yol, fersah. birleşme, ittifak; özel amaçlar için meydana getirilen birlik, cemiyet; (spor) lig; birleştirmek, ittifak etmek. League of Nations Milletler Cemiyeti. be in league with müttefiki olmak. Hanseatic League ortaçağlarda Almanya'da birtakım şehirler arasında yapılan ticari birleşme. su sızdıran delik veya yara; sızıntı; usulsüzce para harcama; sırrın dışarıya sızması; (elek.) cereyanda sızıntı veya sızıntının yeri; sızmak; (gen.) out ile dışarı sızmak, ifşa olunmak (sır) leakage sızıntı, süzülme firesi, sızma. leaky sızıntılı. (ed veya leant) (gen.) on veya against ile dayanmak; eğri durmak, yana yatmak, eğilmek; meyletmek, temayül etmek; istinat etmek, güvenmek; dayamak, yana yatırmak; temayül ettirmek, meylettirmek; eğilme, dayanma; meyil. lean over back ward tarafsızlığını muhafaza etmek için kendi hakkını bile almamak. Leaning Tower of Pisa Piza Kulesi. zayıf, nahif; yağsız, etsiz; mahsulsüz, kıraç; yağsız et. leanness zayıflık, yağsızlık. temayül, eğilim, meyil, arzu. (bak.) lean. bir binanın duvarına dayayarak yapılmış damı meyilli kulübe. (ed veya leapt) sıçramak, atlamak, fırlamak, atılmak, hoplamak; üstünden atlamak, atlayıp öte tarafa geçmek; sıçratmak, fırlatmak. atlama, sıçrayış, fırlayış; atlanılan yer; atlanılan mesafe. leapfrog birdirbir oyunu. leap year artık yıl dört yılda bir gelen 366 günlük sene. leap in the dark tehlikeli teşebbüs, sonu belirsiz iş. by leaps and bounds çok süratli, büyük hızla. (bak.) leap. (ed veya learnt) öğrenmek; işitmek; haber almak. learn by heart ezberden öğrenmek, ezberlemek. learn by rote tekrarlaya tekrarlaya ezberlemek. alim, çok okumuş, bilgili, malumatlı, bilgisi geniş. learnedly derin bilgi ile, âlimane. learnedness bilginlik, bilgi. ilim, bilgi, malumat; irfan; öğrenme, ilim kazanma. (bak.) learn. kira kontratı; icar, kiralama; kontrat ile kiralamak. leasehold kontratla kiralanmış mal; kiralanmış. lease holder kiracı. a new lease on life hastalık veya üzüntüden sonra yeniden hayata başlama. tasma kayışı, yular; avcılıkta aynı cins üç hayvandan ibaret takım; iple bağlamak. hold in leash yularını elden bırakmamak. en ufak, en küçük, en az, en cüzi, asgari; zerre kadar, en az derecede; en az derece; en az miktar; en önemsiz kimse veya şey. least common denomi nator en küçük ortak payda; ortalama seviye. least common multiple en küçük ortak kat. at least hiç olmazsa; en azından. et the very least en aşağı, en az. not give the least sign en küçük bir işaret vermemek. line of least resistance en kolay yol. not in the least hiç, zerre kadar değil. to say the least en azından, hiç olmazsa. leastways, leastwise (leh.) en az, hiç olmazsa. kösele, tabaklanmış deri, meşin; deriden yapılmış şey; kösele ile kaplamak; (argo.) kamçı veya kayışla dövmek. leatherback yumuşak kabuklu iri bir deniz kaplumbağası. leatherette cilt bezi, pantozot. leatherhead (argo.) mankafa veya aptal kimse. leathern deriden yapılmış. leatherneck (argo.) bahriye askeri. leatherwood Amerika'ya mahsus beyaz ve yumuşak odunu ile sert lifli kabuğu olan bir ağaç, (bot.) Dirca palustris. cowhide leather kösele. morocco leather sahtiyan. Russian leather Rusya'da yapılan su geçmez ve dayanıklı kösele. sole leather tabanlık kösele, (gön.) leathery kayış gibi, sert. (gen.) out ile yaprak sürmek, yapraklanmak. (Ieft) bırakmak, terketmek; kalkmak; bir yerde bırakmak; vasiyet etmek, miras olarak blrakmak; vaz geçmek; havale etmek, tevdi etmek; yanından çıkmak, hizmetinden ayrılmak; haline bırakmak, kendi haline bırakmak, karışmamak, yalnız bırak (mak.); (h. dili) müsaade etmek. leave in the lurch müşkül mevkide bırakmak. Leave it alone. Elleme. Bırak. leave off giymemek; takmamak; vaz geçmek, bırakmak. leave out atlamak, hariç bırakmak. leave over tehir etmek, ertelemek. Leave the house! Defol ! Two from ten leaves eight. Ondan iki çıkarsa sekiz kalır. The train leaves at four o'clock Tren saat dörtte kalkar. izin, ruhsat, müsaade, mezuniyet: izin müddeti; veda, ayrılma. leave of absence izin, mezuniyet. leavetaking ayrılma, veda. by your leave müsaadenizle. on leave izinli. take French leave izinsiz savuşmak, özellikle borcunu vermeden sıvışmak. take leave ayrılmak, veda etmek. take leave of one' senses delirmek. yapraklı four-leaved clover uğurlu sayılan dört yapraklı yonca. maya, hamur; maya gibi işleyen tesir; mayalandırmak, maya ile kabartmak; maya gibi tesir etmek; bozmak. leaven the lump bütün hamuru mayalamak; hepsine tesir etmek. (çoğ.) artıklar. Lübnan Cumhuriyeti; Lübnan dağları. Lebanese Lübnanlı. şehvetli olmak; sekse düşkün adam; şehvet. aşın derecede sekse düşkün adam,zampara,sefih adam. lecherous şehvete düşkün, nefsine tabi, zampara. lecherously nefsine uyarak, zamparaca. lecherousness, lechery zamparalık, şehvet düşkünlüğü. kilise kürsüsü; toplantıda konuşmacının önündeki kürsü. bazı kiliselerde ayinlerde okunmak üzere ayrılmış parçaları kapsayan kitap. konferans, belirli bir konu üzerine konuşma; umumi ders; tekdir, paylama, azarlama; konferans vermek; ders vermek: tekdir etmek azarlamak. lecturer konferans veren kimse; okutman. lecture ship okutmanlık. (bak.) lead led horse yedek at, yedekte götürülen at. raf gibi düz çıkıntı; çıkıntılı kaya tabakası. ana hesap defteri, hesap defterinin en büyüğü, defteri kebir; mezarın kapak taşı. ledger bait bir yere bağlanan olta yemi. ledger line (müz.) yardımcı çizgi; kurşunu suyun dibine oturan olta sicimi. muhafazalı taraf; rüzgardan korunacak yer; (den.) rüzgar altı, boca; rüzgar altı tarafına ait. lee anchor rüzgar altı tarafına atılan demir. lee shore rüzgar altındaki kıyı. lee tide rüzgârla beraber mey- dana gelen kabarma. under the lee of the shore kıyının rüzgârı altında. (den.) dört köşe yelkenin gradin yakası veya astarı. sülük, (zool.) Hirudo medicinalis; (eski) doktor, hekim; (tıb.) hacamat, şişe veya boynuzla kan alma; çanak yalayıcı kimse, anaforcu kimse, dalkavuk. stick like a leech sülük gibi yapışmak. pırasa, (bot.) Allium porrum. yan bakmak, yan gözle bakmak; yan bakış; öfke veya şehvet bakışı. (k. dili) kuşkulu; açıkgöz; kurnaz; çok bilmiş. (çoğ.) tortu, posa. drink to she lees son damlasına kadar içmek. (den.) rüzgâr altı tarafına ait veya buna doğru; rüzgar altı tarafı veya yönü. rahatça kımıldanacak yer, bol yer; (den.) geminin yolundan rüzgar altına düşmesi. have leeway faaliyet sahası olmak. sol, solda, sola ait; sol taraf; sol kanat. be in left field yedeğe alınmak. left hand sol taraf. left wing (pol.) sol kanat. (bak.) leave: kalan. solak; sağdan sola; acemice, acemi; salak; sinsi, entrikacı; ikiyuzlü; asil olmayan bir kadınla evlenmiş bir prensin evliliğine ait.lefthanded com- pliment acemice veya samimi olmayan iltifat. lefthandedness solak olma; gizli anlamı olma. (pol.) solcu, sol tarafı destekleyen kimse. artan yemek; artan, artık. (k. dili) solcu veya solak kimse. bacak; bacak vazifesi gören şey; ayak, mobilya ayağı; pergel ayağı; (den.) geminin bir rota üzerinde seyrettiği yol; pantolon bacağı; briç veya spor karşılaşmalarında kazanılan ilk oyun. leg of mutton koyun budu. legofmutton sail üç köşeli bir yelken. give no leg to stand on tutunacak bir dal bırakmamak. keep one' legs ayakta durmak, düşmemek. on one' last legs ölüm halinde, ölmek üzere; çok bitkin halde. pull one' leg birini aldatmak, birine takılmak. shake a leg acele etmek. stretch one' legs yürüme egzersizi yapmak, gezmeye gitmek. (-ged, -ging) (gen.) it ile, (k. dili) yürümek, koşmak. (kıs.) legal, legato, legislature. meşru, kanuni, kanuna uygun, kanuna göre, kanuna dayanan; hukuki; avukatlık mesleğine ait. legal cap avukatların kullandıkları uzun ve beyaz yazı kâğıdı. legal error adli hata. legal history hukuk tarihi. legal holidayA.B.D resmi tatil günü. legal science hukuk ilmi. legal separation evli bir çiftin ayrı yaşaması. legal tender bir borcun ödenmesi için alacaklının almaya mecbur olduğu para. legally kanunen, hukuken. kanunlara aşırı riayet, kanunlan sayma; dinin ruhundan ziyade şeriat kaidelerine aşırı riayet. legalist kanunlara aşırı derecede riayet eden kimse. legalis'(tic.) kanuna tıpatıp riayet eden. kanunşinaslık, kanuna uygunluk, kanunilik, meşruiyet. meşru kılmak, kanuniyet vermek, kanuna uygun kılmak. legaliza'tion tasdik, kanuni kılma. elçi, sefir; Papa elçisi. legateship elçilik, sefirlik. kendisine vasiyet edilen kimse. temsilcilik, mümessillik; elçilik heyeti (ikinci derecede); mümessillik dairesi (ikinci derecede) (müz.) bağlı, legato (bir müzik parçasındaki notaların ara vermeden birbirine bağlanarak okunması gerektiğini anlatan deyim) masal, hikaye, menkıbe; azizlerin hayatına dair hikaye; sikke veya harita ve resim üzerindeki yazı. legendary masal türünden, rivayet kabilinden. edebiyatta masal türü. el çabukluğu, el marifeti, gözbağcılık, hokkabazlık. (sonek) ayaklı, bacaklı: bandy-legged paytak; long-legged uzun bacaklı; one-legged tek bacaklı. (gen.) (çoğ.) tozluk, getr. uzun bacaklı. bir çeşit tavuk, legorn. okunur, açık, sökülür, okunaklı. legibil'ity, leg'ibleness okunaklılık, açıklık. legibly okunaklı olarak. 4200'(den.) 6000'e kadar erden meydana gelen eski Roma tümeni, alay, fırka; ordu; kalabalık. legion of angels melekler alayı. Legion of Honor Birinci Napolyon devrinde verilmeye başlanan şeref nişanı. foreign legion özellikle Fransız ordusunda yabancılardan meydana gelen gönüllü alayı. alaylardan ibaret, alaylardan meydana gelmiş; alaya mensup; bir alaya mensup er. kanun yapmak, kanun hükmüne koymak; bir kanunu meclise tasdik ettirerek çıkarmak. kanun yapma, yasama; yasa, kanunlar. kanun koyan, yasamalı. legislative immunity milletvekilliği dokunulmazlığı. legislative power yasama gücü, yasama erki. legislatively kanun vasıtası ile. kanun yapan kimse; millet meclisi üyesi. kanunlan koyan millet meclisi. kanunşinas, hukukşinas meşru kılmak, kanuna uygun kılmak; nesebini tasdik etmek, tasdik etmek. legitima'tion meşru kılma. meşru, kanuna göre, kanuna uygun, kanuni; meşru olarak doğmuş; mantıki, düşünceye uygun, elverişli. legitimate child meşru çocuk. legitimate stage oyuncuların ve seyircilerin bir arada bulundukları canlı tiyatro. legitimacy, legitimateness kanuna uygunluk, meşruiyet, mantıklılık. legitimately kanuni surette, meşru olarak. legitimatize meşru kılmak. kanuni yetkiyi onaylayan kimse; özellikle Fransa'da Bourbon krallığı taraftarı; İspanya,da Don Carlos partisi taraftarı. baklagiller familyasından bitkinin tanesi veya tohumu, baklagiller familyasından bitki; baklanın dış kabuğu veya zarfı ile içinde bulunan tohum; baklamsı meyva. baklagiller familyasına ait; baklagillerden ibaret. Hawaii'de takılan ve çiçek ile tüylerden yapılmış kolye. boş vakit; işsizlik, serbestlik, fırsat; serbest, boş. at leisure serbest, boş vakti olan; acelesiz. at one' leisure vakti olduğu zaman. leisured boş vakti olan, işsiz, atıl. the leisured class çalışmayan sınıf, aristokrat sınıfı. acelesiz iş yapan; acelesiz yapılan; yavaş yavaş, sükünetle, acele etmeden.leisureliness ace- lesiz hal, acelesizlik. , -tif (müz.) bir opera veya müzik parçasında zaman zaman tekrarlanan nağme, kılavuz motif, ana motif. (Yu.), (çoğ.) lemmata) (man.) yardımcı önerme; bir şiir veya yazı önsözü. kuzey memleketlerine özgü bir çeşit iri kır faresi, yaban sıçanı, (zool.) Lemmus lemmus. eskiden ilâç olarak kullanılan sarımtırak kurşuni renkte bir çeşit toprak. Ege denizinde Limni adası. limon; limon ağacı, (bot.) Citrus limon; (argo.) değersiz kimse veya şey. lemon balm oğulotu, (bot.) Melissa offi cinalis lemon drop limon şekeri. lemon peel limon kabuğu. lemon pudding limonlu puding. lemon squash (İng.) limonata. lemon verbena limon otu, (bot.) Lippia citriodora. lemon yellow limoni renk, açık sarı. sweet lemon tatlı limon, (bot.) Citrus pergamia. lemonade limonata. lemony limon gibi, limoni. Madagaskar'da bulunan ve maymuna benzer bir hayvan. (lent) ödünç vermek, eğreti olarak vermek; vermek, faizle vermek. lend a hand yardım etmek. lend an ear kulak vermek, dinlemek. lendlease ödünç verme veya kiralama sistemi; bu usule göre vermek. lend itself veya oneself to yardım etmek; uygun gelmek. uzunluk, boy; müddet, mesafe, süre; (gram.) bir sesli harfin uzatılması veya uzunluğu. length of days uzun ömür. at great length tafsilâtıyle, ayrıntılarıyle. at length uzun uzadıya; en nihayet. at full length tafsilatıyle; boylu boyunca. cable' length (den.) gomene boyu, yüz kulaç. go to all lengths, go to any length her çareyi kullanmak, her çareye başvurmak. keep one at arm' length birini pek yaklaştırmamak, samimi olmasına müsaade etmemek. race won by a length bir at veya kayık boyu ile kazanılan yarış. uzatmak, uzamak. , -ways uzunluğuna. uzun, fazlasıyle uzun. lengthily uzun uzadıya. lengthiness fazla uzunluk. yumuşaklık verici; yumuşak huylu, nazik, şefkatli. lenience, leniency yumuşaklık. leniently yumuşaklıkla. yumuşatıcı, sükunet verici, yatıştırıcı; sükunet verici ilâç, hafif müshil. yumuşaklık, yumuşak huyluluk, şefkat. adese, mercek; göz merceği. achromatic lens renksiz mercek. crystalline lens göz merceği. telescopic lens dürbün gibi fotoğraf makinası objektifi. wideangle lens geniş açılı mercek, geniş bir alanın resmini yakın bir mesafeden çekmek için kullanılan mercek. (bak.) lend. paskalyadan evvel gelen büyük perhiz; uzunca perhiz süresi. büyük perhiz vaktine mahsus. lenten fare perhiz yemeği, etsiz yemek. lenten pie etsiz bir çeşit börek. mercimek şeklinde; iki yüzü dışbükey mercek şeklinde; merceğe ait. lenticularly mercek gibi eğri olarak. mercimek, (bot.) Lens culinaris. water lentil su mercimeği, (bot.) Lemna minor. (müz.) yavaş, ağır çalınacak. mercek şeklinde. (astr.) Aslan burcu, Aslan takım yıldızı; birçok papanın adı. (astr.) Aslan burcundan yayılır gibi görünen meteor. aslan gibi, aslana ait, aslana özgü; cesur, aslan yürekli. pars, panter, (zool.) Panthera pardus. American leopard Amerika'ya mahsus bir çeşit panter, jaguar. black leopard siyah derili pars. hunting leopard avda kullanılan parsa benzer hayvan, (zool.) Acinonyx jubatus (cheetah ile aynı) snow leopard tekir, (zool.) Leopardus uncia. Can the leopard change his spots? Huy değişir mi? leopardess dişi panter. (gen.) (çoğ.) dansöz ve akrobatlann giydiği vücuda oturan esnek bir giysi. Yunanistan'da İnebaht şehri ve limanı. cüzamlı kimse, miskin kimse. pulkanatlılar familyası. lepidopterous bu familya ile ilgili. tavşan cinsinden; tavşana ait. İrlanda hikayelerinde adı geçen büyük hazineye sahip ve kısa boylu ayakkabıcı cin. cüzam, miskin hastalığı. cüzamlı, cüzam gibi, cüzama ait. , Lesbian homoseksüel kadın, sevici; sevicilige ait. lesbian love, lesbianism sevicilik. Midilli'nin eski ismi. Lesbian Midilli'ye ait; Midillili. lesemajeste (Fr.), (huk.) hükümdara karşı yapılan kusur veya suç; hıyanet. (tıb.) bir organ veya dokunun yapısındaki anormal veya zararlı değişiklik; yara, bere. Lesotho. (sonek) -siz. (edat) daha küçük, daha az; aşağı bir derecede, bir derece aşağı; eksik bir miktar, daha az bir şey; daha küçük kimse veya şey; (edat) eksi. (huk.) kiracı, kira ile tutan kimse. küçültmek, ufaltmak, eksiltmek, azaltmak; küçülmek, azalmak. daha küçük, daha az, iki kimse veya şeyin küçüğü. ders; paylama, azar; ibret. (huk.) kiraya veren kimse. (bağlaç) olmasın diye, etmesin diye; korkusu ile, belki, olmaya ki. (let, letting) izin vermek, müsaade etmek; by, through, in ile geçmesine, gitmesine veya gelmesine müsaade etmek; kontrata bağlamak; yardımcı fiil olarak --eyim, -elim, -sin, -sinler (birinci veya üçüncü şahıs emir kipi); kiraya vermek. let alone, let be karışmamak, haline bırakmak. Honesty, let alone honor, was not in him. Şeref şöyle dursun, onda doğruluk namına bir şey yoktu. Let be. Öyle kalsın. Dokunma. Bozma. let blood kan akıtmak, hacamat etmek. let down indirmek; boşa çıkarmak, hayal kırıklığına uğratmak. let down one' hair samimi davranmak (hanımlar) let fall düşürmek. let fly salıverip uçurmak; top veya tüfek atmak. let go bırakmak, koyuvermek; serbest bırakmak. let him down gently yavaş yavaş alıştırarak hayal kırıklığına uğratmak. let in kapıyı açıp içeriye almak. let loose serbest bırakmak (köpek veya deli) let off cezasını affetmek, cezasını hafifletmek, işten çıkarmak; dışarı vermek. let on sırrı başkasına söylemek, sırrı ifşa etmek. let oneself go duygularına serbestçe yol vermek; çekinmeden konuşmak veya gülmek,taşkınlık yapmak. let oneself in anahtar ile kapıyı açıp içeriye girmek. let out dışarıya bırakmak, koyvermek, kaçmasına müsaade etmek; gevşetmek, genişletmek. let slide vazgeçmek, haline bırakmak. let slip kaçırmak, elinden kaçırmak. let the cat out of the bag sırrı meydana çıkarmak. let up yumuşamak, sertliğini kaybetmek. let well enough alone olanla yetinmek. Let x equal 2y. X'in 2y'a eşit oldugunu farze- delim. to let kiralık. (sonek) -cik, küçültme ifade eder: kinglet kralcık. (eski) mania, engel; tenis oyuna başlarken topun hafifçe ağa dokunarak geçmesi, let. without let or hindrance hiç bir engelle karşılaşmadan. hayal kırıklığı; azalma; kuvvet veya enerjinin azalması. (li'thıl) öldürücü, ölüme ait. lethality öldürücülük. atalet, uyuşukluk; (tıb.) letarji lethar'gic(al) uyuşuk. lethar'gically uyuşuk şekilde. (Yu.) (mit.) ölüler diyarında bulunan ve suyundan içenlere her şeyi unutturan bir nehir; unutkanlık. Lethe'an unutkanlık veren. (İng.) kurtulma çaresi. Letonyalı. Lettish Letonya'ya veya ahalisine ait; Letonya dili. harf; mektup, tezkere; (çoğ.) ilim, edebiyat, bilgi; matbaa harfi, harf çeşidi;harfi harfine anlamı; (spor) takım üyelerine verilen şeref arması; kitap harfiyle yazmak; plan veya haritaya yazı yazmak. letter book (eski) mektup kopya defteri. letter box mektup kutusu.letter carrier (İng.) postacı. letter file mektup dosyası. letter of credit akreditif, itibar mektubu. letter of marque savaş zamanında korsan gibi düşman gemilerini avlama yetkisi. letter of recall bir elçiye memleketine dönmesini emreden resmi mektup. letter writer para ile mektup yazan kimse. letters patent berat, imtiyazname, ruhsat, patent. cepital letter büyük harf, majuskül. dead letter hükmü kalmamış kanun; sahibi bulunmayan mektup. man of letters muellif; ilim adamı. night letter gece tarifesine göre gönderilen telgraf. silent letter yazılıp telaffuz olunmayan harf. small letter küçük harf. to the letter harfi harfine. tahsil görmüş, okumuş, münevver, edip; harflerle işaret olunmuş. mektup kâgıdı başlığı. harflerle işaret etme; tabela üzerine yazılan harfler. (tiyatro) rolünü harfi harfine ezberlemiş. tipo baskısı; linotip; bir kitabın yazılı kısmı (resimler hariç) salata, (bot.) Lactuca sativa. cos lettuce, romaine lettuce marul, (bot.) Lactuca sativa longifolia. head lettuce, top salata. wild lettuce yaban marulu, (bot.) Lactuca virosa. azalma; sakinleşme; ara. (önek) renksiz, beyaz. (anat.) kandaki beyaz kürecik, akyuvar, lökosit. , leukoma (tıb.) gözün kornea tabakasında meydana gelen beyaz leke. (tıb.) kadınlarda olan beyaz akıntı. (tıb.) lösemi, kan kanseri. leuko (bak.) leuco-. Akdeniz'in doğu sahili ve bu sahildeki memleketler; kitap ciltlemeye mahsus özel meşin. levanter Akdeniz'de esen doğu rüzgarı. Yakın Doğu'ya ait; Yakın Doğu'da ticaret yapan; Yakın Doğulu kimse, bilhassa anası veya babası Avrupalı olan kimse, Levanten; bir çeşit ipekli kalın kumaş. (anat.) bir uzvu yukarı kaldıran kas, levator kas. A.B.D nehir kenannda su taşmasına engel olacak set; set gibi yüksek nehir kenarı; rıhtım. büyük şahsiyetlerin sabahleyin misafir kabul etmeleri; (İng.) yalnız erkeklerin hazır bulunduğu saray kabul merasimi; A.B.D bilhassa cumhurbaşkanının umumi kabul resmi. (-ed, -ing veya -led, -ling) düzlük, düz yer; (mim.), taban terazisi; tesviye aleti; yatay hat, yüzey; irtifa sathı; seviye, derece; düz, düzlem, yatay, ufki; bir seviyede, bir hizada, müsavi; aynı irtifada; (k. dili) ölçülü, dengeli, muvazeneli, muntazam; düzeltmek, tesviye etmek, düz etmek, düz yüzey haline getirmek; tahrip etmek; bir seviyeye kaldırmak veya indirmek; nişan almak için doğrultmak (tüfek); aynı seviyeye getirmek; yol veya bayırın nispi irtifalarını aletlerle ölçmek; (argo.) doğruyu söylemek. level crossing bir yolun demiryolundan aynı seviyede geçmesi. dead level dümdüz yüzey; aynılık, müsavi derece. I'll do my level best. Elimden geleni yaparım. on a level with aynı yüzeyde, aynı seviyede, bir yükseklikte. level off (hav.) kalktıktan sonra yatay olarak uçmak. pump level şakul. spirit level tesviye ruhu, tesviye aleti. , (İng.) leveller tesviye eden kimse veya alet; toplumsal smıf farklarını ortadan kaldırmak isteyen adam. sağgörülü, mantıklı, dengeli; anlayışlı, iyi düşünüşlü. manivela, manivela kolu; fazla gayret sarfına vasıta olan şey; manive!a ile kaldırmak veya hareket ettirmek veya etmek. manivela kudreti; (slang) piston. tavşan yavrusu, birkaç,,aylık tavşan. vergiye tabi. Tevratta adı geçen büyük bir su canavarı; ada balığı gibi çok büyük hayvan; iri balina veya gemi gibi büyük şey. düz etmek; bir maddeyi nemli iken ezip toz haline getirmek; birbirine iyice karıştırmak; cilâlamak; düz, cilalı. leviga'tion düzleme. İbranilerde ölmüş adamın karısı ile ölünün kardeşinin veya en yakın akrabasının evlenme mecburi yeti; bu âdete ait. (çoğ.) blucin. hafif olmaktan dolayı havaya kalkmak, havada durmak; ispritizma kuvveti ile veya rüyada havaya yükselmek; havaya yükseltmek. levita'tion havaya yükselme olayı. Levi kabilesinden biri, bilhassa Tevratta Musevi tapınağı kâhinlerinin yardımcısı. hafiflik; hafifmeşreplik, hoppalık; münasebetsiz şakacılık; sebatsızlık, düşüncesizlik. mecburi olarak toplama (asker veya para); bu suretle toplanan asker veya para; zorla toplamak; (huk.) haczetmek. levy war on (birine karşı) harp açmak. şehvet düşkünü, iffetsiz, uçarı. lewdly uçarıca lewdness uçarılık. (ask.) ciltte kabarcıklar meydana getiren zehirli bir sıvı. (çoğ.) leges) (Lat.) kanun, kaide, usul. lex scripta yazılı (huk.)uk, mevzu (huk.)uk. lex talionis kısas usulü, misli ile mukabele usulü. bir dilin kelimelerine ait; sözlüğe ait. sözlüğün tertiplenmesi, lexicographer sözlüğü dü- zenleyen kimse, lügatçi. lexicographic(al) (leksıkograf'ik, ikıl) sözlüğe ait. leksikoloji, kelimelerin anlam ve kullanışlarından bahseden ilim. sözlük. içi ve dışı metalle kaplanmış olup elektrik toplanması için kullanılan cam kavanoz. (kıs.) liquified petroleum gas. sorumluluk, mesuliyet; taahhüt; borç, düyun; (çoğ.) borçların toplamı, pasif. to ile mesul, taahhüt altına girmiş; maruz, hassas, çabuk etkilenen; (k. dili) ihtimal dahilinde olan. irtibat, bitişme; birleştirme; gizli ilişki; (ahçı.) terbiye, salçaların koyulaşmasına yarayan maddeler. liaison officer irtibat subayı. , liane sıcak memleket ormanlarında yetişen ve sarmaşık gibi ağaçlara tırmanan bir bitki. yalancı. (bak.) liberation. womens lib kadınlann özgürlük hareketi. (kıs.) librarian, library. içilen içkinin mabutların şerefine bir kısmının yere dökülmesi, bu nedenle dökülen içki; (şaka) içki, işret. (-ed, -ing veya -led, -ling) (huk.) şeref kırıcı neşriyat, kötüleyici yerme; yazılı iftira; (huk.) arzuhal, istida; iftira etmek; (huk.) arzuhal vererek davaya başlamak. libel(l)ous if tira kabilinden. libel(l)ously iftira ederek. açık fikirli, serbest düşünceli; bol, pek çok; liberal, hür fikirli; yüksek ve şümullü (tahsil); cömert eli açık, mükrim; vasi, serbest; liberal, hür fikirli parti azası. liberal arts fen veya tarih ve felsefe gibi yüksek ilimler. liberal opinions serbest fikirler. liberal party liberal parti. liberally cömertce, serbestçe. liberalism serbest fikirlilik, liberalizm, (fels.) erkincilik. liberalist liberal, erkinci, ilerici kimse. liberalize (kanunları) daha serbest yönde değiştirmek, liberal kılmak, serbestlik telkin etmek. liberaliza'tion liberal kılma. cömertlik, el açıklığı; serbest fikirlilik, liberallik. serbest bırakmak, azat etmek, salıvermek;kurtarmak. liberator kurtaran veya azat eden kimse. azat etme, kurtarma, serbest bırakma; kurtuluş. Liberya. bilhassa düşünce ve harekette serbestlik taraftarı kimse; hürriyet taraftarı. hürriyeti yıkmaya çalışan (kimse) ahlâksız adam; sefih, hovarda. libertinism . çapkınlık, sefahat. hürriyet, özgürlük, istiklâl; fazla serbestlik, cüret, küstahlık; imtiyaz, muafiyet; (den.) izin. liberty of conscience vicdan hürriyeti. liberty of speech söz hürriyeti. liberty of the press basın ve yayın hürriyeti. at liberty serbest, özgür; işsiz. civil liberty şahsi hurriyet veya masuniyet, medeni serbestlik. political liberty siyasi hürriyet. religious liberty dini hürriyet. set at liberty serbest bırakmak, azat etmek. take liberties küstahlık etmek, hürmetsizlik göstermek. take the liberty cesa ret etmek, cüret göstermek. şehvet düşkünü, nefsine tabi. şehvet; (psik.) cinsiyet içgüdüsü veya yaşama iradesi gibi esas içgüdü, libido. Terazi burcu. kütüphane müdürü, kütüphane memuru. librarianship kütüphanecilik. kütüphane; kütüphane binası; aynı matbaada basılan ve aynı türden kitaplar serisi; bir şahsa ait kitapların toplamı. circulating library, lending library ödünç kitap veren kütüphane. reference library kitapların okunmasına müsaade edip bunları harice vermeyen kütüphane. walking library her şeyi bilen adam, çok malumatlı kimse, ayaklı kütüphane. terazi gibi sallanmak, titreşmek. libratory terazi gibi sallanan. denge, muvazene; (astr.) yıldız ışıklarının titremesi. (çoğ.) (İng.) -tos, (İt.) -ti) (müz.) opera güftesi, opera metni; opera kitabı. librettist opera güftesi yazan kimse. Libreville. , Librium bir müsekkin, yatıştırıcı bir ilâç. Libya. (bak.) louse. , (İng.) licence izin, ruhsat; izin tezkeresi, ruhsatname, lisans; ehliyet; aşırı serbestlik, çapkınlık; nizama riayetsizlik; yazıda ve sanatta kaidelere riayetsizlik.li- cense tax içki satışı için verilen ruhsat parası. export license ihraç ruhsatı. import license ithalât ruhsatı. , (İng.) Iicence izin vermek; izin tezkeresi vermek; salâhiyet vermek. licensee ruhsat sahibi. resmi bir makamdan belirli bir amme hizmetinde çalışmak için müsaade almış olan kimse. ahlâksız, şehvet düşkünü, uçarı. licentiously ahlâksızca. licen tiousness ahlâksızlık. (bot.) liken; (tıb.) liken denilen bir deri hastalığı. meşru, caiz, mubah, kanuna uygun. licitly kanuna uygun olarak. licitness kanuna uygun olma. yalamak; alev gibi yalayıp geçmek; (argo.) dayak atmak; (argo.) üstün gelmek, galebe çalmak, galip gelmek, yenmek; yalama, yalayış; tokat; yalanacak miktarda az şey; büyük surat; hayvanların yaladıklan tabii tuz.lick clean yalayıp temizlemek. lick into shape biçim vermek, hazırlamak. lick ones boots el etek öpmek, dalkavukluk etmek, çanak yalamak. lick ones chops yemek beklerken yalanmak. lick the dust mağlup olmak. a lick and promise baştan savma, yarımyamalak. one' licks fırsat, sıra. , liqourish (eski) ahlaksız, kadın düşkünü; obur, pisboğaz; sefih. (k. dili) çarçabuk. yalayış, yalama; (k. dili) dayak; biçim verme. , (İng.) liquorice meyan, meyan kökü; (bot.) Glycyrrhiza glabra; meyan kökü hulasası ve ,sekeri. eski Roma'da yüksek memurlann önünde giden ve elinde değneklerle sarılmış bir balta taşıyan subay, baltacı. kapak; göz kapağı; (bot.) tohum zarfının kase şeklindeki kapağı, meyva kapağı; (argo) şapka; (A.B.D.), (argo) 20-30 gramlık bir paket haşiş. blow the lid off açığa vurmak, rezaleti göstermek. flip one' lid (argo) tepesi atmak. keep the lid on serbest ve bozucu hareketlere yol vermemek. (lay, lain, lying) yatmak, uzanmak; durmak, kalmak, olmak; düşmek, vaki olmak; (huk.) (alacaklı) kanunen caiz olmak; yatış; mevki (arazi); hayvan ini, kuş yuvası, balığın gizlendigi yer. lie down yatmak, uzanmak. lie in ruins harap olmak. lie in state resmi bir yere halk tarafından ziyaret edilmek üzere konmak (cenaze) lie in wait pusuya yatmak. lie low gizlenmek, saklanmak. lie off (den.) alargada yatmak. lie sick hasta yatmak. as far as in me lies elimden geldiği kadar, bütün kuvvetimle. Let sleeping dogs lie. Meseleyi kurcalama. İşleri kendi haline bırak. take it lying down bir hakaret veya zıt düşünceyi alttan almak. (-d, -lying) yalan, yalan söyleme, aldatma; yalan. söylemek, aldatmak. lie detector yalan makinası. lie like a troop er çok yalan söylemek. lie in ones teeth korkunç yalanlar söylemek. lie out of it yalan söyleyerek bir işten sıyrılıvermek. a white lie zararsız yalan, ehemmiyetsiz yalan. give one the lie yalancılıkla itham etmek. give the lie (to) yalancılıkla itham etmek; yanlış olduğunu göstermek. Liechtenstein. (çoğ.) lieder) Alman halk şarkısı; çok sanatkârane yazılmış bir tür lirik şarkı parçası. (gen.) as lief) memnuniyetle, seve seve. I would as lief go as stay. Gitsem de olur gitmesem de. Avrupa derebeyliğinde işleri kulları tarafından görülen lord veya hükümdar; bir derebeyinin himayesine girip kendini onun hizmetine adayan sadık kişi; kul; köle; metbu, amir. protesto etmek için umumi bir yerde yere yatma. (huk.) ipotek; ihtiyati haciz altına alma; matlup, alacak. yer, mekan, mahal; yalnız in lieu of deyiminde kullanılır. in lieu of yerine, bedel olarak. (ask.) teğmen; (den.) yüzbaşı; vekil, naip. lieutenant colonel yarbay. lieutenant commander ön yüzbaşı, kıdemli yüzbaşı. lieutenant general tuğgeneral. lieutenant governor devlet başkan vekili, vali muavini. second lieutenant teğmen. first lieutenant üsteğmen. lieutenant, junior grade (den.) teğmen.lieutenant, senior grade (den.) yüzbaşı. lieutenancy deniz yüzbaşılığı, kara teğ- menliği, teğmenlik. (çoğ.) lives) hayat, ömür, canlılık; can, canlı şey; yaşama tarzı; zevk, sefa, cümbüş; dayanma müddeti; biyografi; hayat merkezi, hayat noktası; (ilah.) ebedi hayat, ruhani hayat. life annuity kişiye yaşadığı sürece bağlanmış olan gelir. life assurance (İng.) hayat (sig.)ortası. life belt cankurtaran kemeri. life buoy cankurtaran simidi. life cycle bir organizmanın hayat devresi. life estate kişiye yaşadığı sürece mal ettirilen mülk veya gelir. life expectancy (sig.) ortalama ömür uzunluğu, muhtemel olan hayat muddeti. life history biyografi. life insurance hayat (sig.)ortası. life interest yaşadığı sürece mal ettirilen mülk. life jacket can kurtaran yeleği. life line cankurtaran halatı, yedeklik halat; avuç içinde görülen hayat çizgisi. life preserver insanı denizde boğul- maktan kurtaran cihaz, cankurtaran; (İng.) kurşun veya demir başlı bir çeşit (kıs.)a baston, topuzlu baston. life science canlı organizmalardan herhangi biri ile uğraşan ilim dalı. life scientist bu ilim üzerinde çalışan kimse. life span ömür, hayat süresi. life-support system yaşamak için gerekli fizyolojik hareket imkânını sağlayan sistem. life work bütün hayatın adandığı iş, meslek. A cat has nine lives. Kedi dokuz canlıdır. as big as life canlısı veya hakikisi kadar büyük; şahsen, bizzat. come to life ayılmak. depart this life bu dünyadan göçmek, ölmek. early life gençlik. eternal life ebedi hayat. for dear life bütün kuvvetiyle, hayatnı kurtarmak için. for life bütün hayat boyunca, ölünceye kadar. for the life of me hiç. have the time of one' life eğlenceli vakit geçirmek. He was the life of the party. Toplantıyı canlandıran o idi. high life sosyete hayatı. large as life ta kendisi. lay down one' life canını feda etmek. lead a dog' life çok sıkıntı çekmek, sürünmek. lead a life of pleasure zevk ve sefa sürmek. manner of life yaşayış tarzı. married life evlilik hayatı. matter of life and death hayat memat meselesi, ölüm kalım davası, ölüm dirim meselesi. prime of life hayatın en verimli devresi, tam dinçlik zamanı. single life bekarlık. station in life sosyal durum. the life to come gelecek dünyadaki hayat, ölümden sonraki hayat. throw away ones life hayatını heder etmek. time of life yaş. to the life tıpkı, canlı gibi. true to life gerçek hayatta olduğu gibi. try one for his life idam cezasını gerektirmesi muhtemel olan bir davada birisini yargılamak. Upon my life! Allah aşkına. yaşamak için gerekli olan kan; hayat veya kuvvet veren tesir. cankurtaran sandalı. canlandıran, hayat veren. plajlarda boğulma tehlikesinde olanların imdadına yetişmeye hazır özel memur. cansız, ölü; ölü gibi. lifelessly cansızca. lifelessness cansızlık. canlı, sağ imiş gibi. bütün ömründe, ömür boyu, bir ömür devam eden. (argo.) müebbet hapse mahkum kimse; (A.B.D.), (argo.) hayatı boyunca asker veya subay olan kimse. cankurtaran, hayat kurtaran kimse veya şey; b.h., (tic.) mark. şeker simidi. tabii büyüklükte (resim veya heykel) hayat için gerekli olan esaslı şeyler. ömür, hayat müddeti. kaldırmak, yukarı kaldırmak; yükseltmek; (k. dili) çalmak, aşırmak; iptal etmek; kaldırmaya uğraşmak; yükselmek, dağılmak (sis veya duman); kaldrış, yükseltme, yükselme, yükselme derecesi; kaldırılacak şey; (İng.) asansör; yardım; kaldırıcı kuvvet; neşe, ferahlık, güç. lift a hand parmağını kıpırdatmak, en ufak bir gayret göstermek. lift up one' voice bağırmak, sesini yükseltmek. give one a lift birini arabasına almak. have a face lift genç görünmek için yüz derisini çektirmek. roketin ateşlemeden sonra dikey olarak rampasından yükselişi. (anat.) kemikleri ve başka organlan birbirine rapteden bağ; bağ, rabıta. ligamen'tal, ligamen'tous (anat.) bağ kabilinden. (tıb.) bağlamak, raptetmek (kan damarı) ligation bağlama, bağlanma. bag, bağlama, raptetme; (tıb.) kan damarını bağlamak için kullanılan tel veya iplik; (müz.) bağ; tel ile bağlamak. (-ed veya -lit) konmak; üzerine düşmek; inmek (at veya arabadan) light into azarlamak. light on rastgelmek, rastlamak. light out aceleyle yola çıkmak, yola düzülmek. hafif; eksik; ehemmiyetsiz, önemsiz; ince; yüksüz, yükü hafif; az, ufak; hazmı kolay, hafif; iyi mayalanmış; gailesiz, endişesiz; çevik, ayağına tez; hafifmeşrep; kararsız; başı dönmüş, sersemlemiş; hafifçe, kolayca. light coin ayarı eksik sikke. light comedian hafif komedi oynayan artist. light horseman (ask.) hafif süvari. light infantry hafif piyade. light in the head başı dönmüş, sersemlemiş; budala, ahmak; deli. light literature eğlendirici, kolay okunur hafif kitaplar. light meal hafif yemek, kolay hazmedilir yemek. light opera opera komik, operet. light sleeper uykusu hafif kimse. make light of önem vermemek. lightness hafiflik. ışık, aydınlık, ziya, nur; ışık veren şey; idrak veya akıl nuru; dünyaya ışık saçan kimse; aydınlık, pencere veya tepe camı gibi ışık veren şey; anlama; (güz. san.) bir resmin aydınlık kısmı; kibrit gibi yanınca ışık veren şey; gün ışığı, gündüz. light buoy (den.) fener dubası, fener şamandırası. light dues fener resmi. light meter ışıkölçer, fotometre. bring to light meydana çıkarmak. in a good light uygun olan şartlar altında (bir şeyi görmek ), iyimser olarak. in the light of the facts olayların gelişmesine göre. northern lights kışın kutup bölge- lerinde türlü renkte görülen ışıklar. see the light nihayet anlamak. see the light of day doğmak, dünyaya gelmek; gerçekleşmek, meydana gelmek. shed veya throw light on aydınlatmak, açıklamak. strike a light kibrit çakmak. zodiacal light batıda güneş battıktan sonra ve doğuda gü- neş doğmadan görülen üçgen şeklinde ışık. (-ed veya -lit) yakmak tutuşturmak; aydınlatmak, ışık vermek; neşelendirmek, canlandırmak, parlatmak; yanmak, tutuşmak, alev almak; parıldamak, ışık salmak. light up (argo.) sigara veya pipo yakmak. hafif silâhlı. hafifletmek, yükünü azaltmak; neşelendirmek, sevindirmek; yükü azalmak, hafiflemek; neşelenmek. aydınlatmak, ışık saçmak. mavna, salapurya; mavna ile yük taşımak. lighterage mavna ücreti; mavnaya yükleme. yakan şey veya kimse, yakıcı alet, tutuşturucu şey. cigarette lighter çakmak. (matb.) beyaz basma harf. hırsızlığı benimsemiş. çevik, zarif. eli hafif; becerikli; yükü hafif. başı dönen, sersem. kaygısız, endişesiz, neşeli, şen. ayağına tez, atik. fener kulesi. aydınlatma; ışıklandırma tertibatı; resim ve fotoğrafta ışığın kullanılışı. hafifçe; bir dereceye kadar; canlılıkla; ciddiye almadan. hafif, kararsız, dönek. şimşek, yıldırım. lightning arrester elektrik aletlerini yıldırımdan koruyan aygıt. lightning bug ateşböceği. lightning conductor, lightning rod yıldırımsavar, paratonerç lightning glance şimşek çakışı gibi bir bakış, bir göz atış. chain lightning, forked lightning zikzak çakan şimşek. heat lightning ufukta görülen sessiz şimşek. like lightning şimşek gibi, çok çabuk. sheet lightning bulutlar arkasından yalnız ışık gösteren şimşek zikzak şimşeğin yansıttığı ışık. with lightning speed yıldırım hızı ile. (çoğ.) hayvan akciğeri. fener dubası, fener gemisi. şen, şuh; neşeli, canlı; parlak, ışıklı. lightsomely şuhca; canlı olarak. lightsomeness şuhluk; parlak!ık. (foto.) ışık almış, ışıkla bozulmuş. hafif; ehemmiyetsiz; (spor) tüy siklet; eksik ayar; zekâ ve şahsiyeti önemsiz olan kimse. ışığın bir senede kaydettiği mesafe. ödagacı, Hint ödağacı, botı Aquilaria agallocha. dokusu veya görünüşü odun gibi olan, odunsu. odun haline koymak, odunlaştırmak; odunlaşmak. lignifica'tion odunlaşma linyit, bitkisel özellikleri koruyan yumuşak madenkömürü, kahverengi madenkömürü. lignitic linyite ait, linyitle ilgili. kutsal odun ağacı, peygamberağacı, (bot.) Guaiacum of- ficinale. , ligula (bot.) dilcik, ligula çimen yaprağı dibindeki zarfın tepesini meydana getiren çıkıntı; bileşik çiçeğin dil şeklinde olan çiçekçiği. ligulate dil şeklindeki. , likeable hoşa giden, hoş. (edat), gibi, benzer; birbirine benzer; eşit; benzeri. It looks like rain. Yağmur yağacağa benziyor I feel like resting. Canım dinlenmek istiyor. I've never seen the like of it (k. dili) I never saw the likes of it. Benzerini hiç görmedim. Like father like son. Tıpkı babasına benzer. like (mad.) çılgınca, çılgın gibi. hoşlanmak, sevmek, hazzetmek. likes and dislikes (bir kimsenin) sevdiği ve beğenmediği şeyler. (sonek) -ımsı, gibi, benzer: lifelike, workmanlike. ihtimal, olasılık. muhtemel; iyi, güzel; uygun; ihtimal ki, belki, galiba. hemfikir. benzetmek. suret, kılık; resim, tasvir; benzeyiş, benzerlik, benzeşme. keza, aynı şekilde ve de, ve yine, bunun gibi. (gen.) for ile sevme, hazzetme, meyil, alâka. leylak ağacı veya çiçeği, (bot.) Syringa vulgaris; leylak rengi, açık mor; leylak rengindeki. zambak familyasından, zambakgil zambak gibi, zambağa ait. Swift'in 'Güliverin Seyahatleri' adlı eserindeki cüceler adasının ismi. Lilliputian bu adanın ahalisinden biri; çok küçük, ufacık. oynak şarkı, canlı makam; seke seke yürüme; oynak şarkı söylemek. zambak, (bot.) Lilium; su zambağı; (çoğ.) Fransa krallarının aile arması olan zambak şekli; zambak gibi; nazik, tertemiz; lekesiz, bembeyaz. lily iron kılıçbalığı veya balina avlamak için kullanılan bir çeşit zıpkın. lilylivered korkak, alçak, yüreksiz. lily of the valley inciçiçeği, (bot.) Convallaria majalis. lily pad (bot.) nilüfer çiçeğinin su uzerinde yatan yapraklarından biri. lilywhite bembeyaz, zambak gibi beyaz. calla lily gelin çiçeği. (bot.) Zantedeschia aethiopica. pond lily nilüfer çiçeği, göl otu, (bot.) Nymphaea lutea tiger lily pars zambağı, kaplan postu, (bot.) Lilium tigrinum water lily nilüfer çiçeği, (bot.) Nymphaea odorata. Perunun başşehri, Lima. lima fasulyesi, iri ve yassı taneli bir çeşit fasulye, (bot.) Phaseolus limensis. kol ve bacak gibi vücuda eklemle bağlı uzuv; ağacın büyük dalı; herhangi bir şeyin kol veya dalı; başka bir şeyin kısmı veya vasıtası sayılan kimse veya şey.limb from limb tamamen (parçalanmış) be out on the end of a limb desteksiz kalmak. yuvarlak bir sathın kenarı; açıları ölçmeye mahsus aletin derece işaretleri olan kenarı. upper limb of the moon ayın üst ucu. eastern limb güneş ve ayın doğuya bakan kenarı. (bot.), (zool.) kenarlı, başka renkte kenarı olan. top arabasının ayrılabilen ön parçası, toparlak; (den.) geminin karinasına sintine suyunun geçmesi için yapılmış delik ve oluk; (gen.) up ile top arabasına koşum parçasını bağlamak. limber up harekete alıştırmak. eğilir bükülür, oynak (bilhassa beden uzuvları) limberness kolayca eğilip bükülme. (Kat.) (ilah.) vaftiz edilmeden ölen çocuklarla İsa'dan evvel yaşamış olanların ruhlarının bulunduğu yer; istenmeyen veva unutulmuş sey veya kimsenin gönde- rildiği yer veya içinde bulunduğu durum;zindan, hapishane. ağır kokulu ve yumuşak bir çeşit peynir. kenar şeridi; iki değişik renk arasındaki kenar. kireç; üzerine kireç dökmek. lime pit kireç kuyusu. slaked lime sönmüş kireç. imhlamur agacı, (bot.) Tilia europaea. misket limonu, yeşile bakan bir çeşit ufak limon, (bot.) Citrus aurantifolia. kireç ocakçısı. kireç ocağı. kireç lambası; (tiyatro) projektör ışığı. in the limelight genel ilgiyi üzerinde toplamış; herkes tarafından bilinen. İrlanda'da bir şehrin ismi; bir, iki ve beşinci mısralan bir kafiyede ve üç ile dördüncü mısraları başka bir kafi- yede olan nükteli bir şiir. kireçtaşı. kireç suyu. (A.B.D.), (argo) İngiliz denizcisi; İngiliz. eşiğe ait; (psik.) şuur eşiğine ait. nihayet, had, uç; (çoğ.) hudut, sınır; bir niceliğin hiçbir zaman erişemeden aralıksız olarak yaklaştığı başka nicelikı age limit yaş haddi. off limits askerlere yasak bölge. That' the limit ! (argo.) Ancak o kadar olur. çekilir şey değil! hudut tayin etmek, (kıs.)ıtlamak, tahdit etmek, sınırlandırmak; kuşatmak; hasretmek, munhasır kılmak. limitable sınırlanabilir. tahdit, sınırlama; mahdut olma; sınırlanmış olma; tahdit edici şey; takyit, bağlı kılma, kayıtlama; (huk.) hudut tayin etme; sınırlanmış sorumluluk. statute of limitations zaman aşımı tayin eden kanun. He has his limitations. Yetenekleri sınırlıdır. sınırlı, kısıtlı, az, sayılı; çevrilmiş; parçalı; ekspres (tren); (İng.) sınırlı sorumlu; (kıs.) Ltd.) limited edition mahdut baskı. limited monarchy meşrutiyetle idare edilen krallık. limited partnership komandit şirket. sınırsız, sayısız, son derece. (eski) resmetmek, resmini yapmak; betimlemek. Iim'ner ressam. tatlı suların fiziksel ve biyolojik durumlarını inceleyen bilgi dalı. kupa arabası gibi üstü kapalı otomobil. topallamak, aksamak; topal lama, topallayarak yürume Iimping topal layan yumuşak, eğilip bükülen: gevşek, zayıf (irade) limply yumuşak olarak, gevşek olarak. limpness gevşeklik. kayalara yapışık duran konik kabuklu bir deniz hayvanı, karındanayaklılar familyasından bir canlı. berrak, şeffaf, duru. limpid'ity, limpidness berraklık, şeffaflık. limpidly berrak olarak, şeffaf olarak. kireçli, kireç gibi. bir yazıdaki satır sayısı; sıraya dizme. tekerleğin dingil çivisi. Lincoln şehrinde yapılan yeşil bir kumaş; bu kumaşın rengi. ıhlamur ağacı, (bot.) Tilia europaea. linden tea ıhlamur, ıhlamur çiçeğinden yapılan çay. çizgi, yol, hat; ip, sicim; iplik; (çoğ.) dizgin; ölçme ipi; olta ipi; satır, mısra; hudut hattı; seri, dizi; ekvator çizgisi; enlem veya boylam dairesi, (mat.) eni ve kalınlığı olmayan çizgi, geometrik çizgi; plan, desen, şekil; sıra; kısa mektup, pusula, not; hareket tarzı; fikir silsilesi; hiza; belirli bir cins veya marka mal; (tiyatro) rol, kısım; vapur şirketi; tarik, yol, hat; (ask.) savunma hattı, saf, sıra; (den.) saf halinde yanyana giden gemi kafilesinin meydana getirdigi hat; silsile, sıra; nesep, soy; saha, çığır; meslek, hizmet, meşguliyet; bir pusun on ikide birini teşkil eden ölçü çizgisi; (argo.) kandırıcı sözler, ikna edici sözler. line engraving çizgilerle hakkedilmiş resim kalıbı; tire klişesi. lineofbattle ship eskiden savaş hattı gemisi. line of vision görüş hattı. line squall bora, fırtna. line up sıraya girmek; tarafını tutmak; sıralamak; kıyas etmek,karşılaştırmak. all along the line sıra boyunca bring into line sıraya getirmek. branch line şube hattı, kol: asıl işe ek olarak yapılan ikinci derecede iş. draw the line bir şeyi reddetmek, yapmamak. drawn up in line saf tutmuş. have a line on hakkında bilgi almak, bilgisi olmak. hold the line değişikliğe karşı olmak; telefonu kapatmamak. in line for kazanma ihtimali olan. in line with uygun; bir hizada. in my line kabiliyet veya faaliyet alanımda. main line ana hat, anayol; başlıca iş. on a line aynı hizada, bir sırada. on the line peşin (ödeme) out of line aynı fikirde olmayan; itaatsiz; uyuşmamış. read between the lines yazılı olanından fazlasını okumak, bir yazıdaki kapalı anlamı keşfetmek. the color line beyaz insanların diğer ırklarla aralarında gözettikleri fark. the line ekvator; ordu veya donanma. toe the line bir kanun veya kurala itaat etmek veya ettirmek. What' your line? Ne işle uğraşıyorsunuz? çizgilerle göstermek; altına veya üstüne çizgi çekmek; dizmek, bir sıraya koymak; çizgilerle doldurmak. line up sıraya girmek, sıra meydana getirmek. içine astar koymak, astarlamak; kaplamak; doldurmak. soy, nesil, nesep, silsile. doğrudan doğruya soydan olan. lineally doğrudan doğruya (nesep veya sülâle) (gen.) (çoğ.) çehrenin başlıca hatları, ayırt edici özellik. çizgilerden ibaret, çizgiye ait, çizgisel; aynı istikameti haiz; (mat.) yalnız bir derecelik niceliklere ait, doğrusal; (bot.) pek ince ve uzun (yaprak) linear equation (mat.) doğrusal denklem. linear measure uzunluk öIçüsü, boy ölçüsü. linear perspective resimde görünen şeylerin uzaklıkları oranında küçülmeleri. çizgili. linea'tion üzerine çizgiler çizme. telgraf veya demiryolu hatlarını döşeyerek kontrol ve tamir eden memur; ölçü şeridi veya zincirini taşıyan kimse. keten; keten kumaş; keten çamaşır; masa örtüleri ve yatak çarşafları.linen draper (İng.) manifaturacı. wash one' dirty linen in public kirli çamaşırlarını meydana dökmek. vapur şirketine ait gemi; yolcu uçağı; çizgiler meydana getiren kimse veya şey; astar takan kimse; astar. telefon veya elektrik hattı işçisi; bazı top oyunlarında çizgileri ve kazanılan veya kaybedilen mesafeleri göz- leyen yardımcı hakem, yan hakem. yoklamada sıraya girme; (spor) oyuna başlamadan oyunculann yerlerini alması; sıra tutma; sıra; program. (sonek) isimde küçültme meydana getiren ek: duckling. kuzey denizlerine mahsus ve morina balığına benzer eti yenir bir balık, (zool.) Molva molva. süpürgeotu, (bot.) Calluna vulgaris. ayrılamamak, gitmemek; gecikmek; gitme vaktini uzatmak; oyalanmak; kolayca ölmemek, uzun zaman can çekişmek; kolay kolay geçmemek; yavaş yavaş gitmek. lingeringly ayrılmayarak, gecikerek. kadın iç çamaşırı ve gecelik. (çoğ.) -goes) lehçe; bir mesleğin argosu. eskiden Akdeniz sahillerinde konuşulan İtalyanca'dan bozma dil; milletlerarası ticari dil. dile ait; dil ile telaffuz olunan (harf); dil ile telaffuz olunan harf (t, d, n); dil ile çıkarılan ses. dil ,şeklinde. birçok dil bilen; dil alimi, dil uzmanı, dilci. dile ait; dilbilime ait. linguistic stock dil ailesi. linguistically dil bakımından. linguistics lengüistik, dilbilim. comparative linguistics karşılaştırmalı dilbilim. romatizma ve burkulmadan doğan agnları hafifletmek için ovarak kullanılan sıvı ilâç, liniment. astar; astarlama. halka, zincir baklası; mesaha zincirinin 20 santimetre boyunda bir ölçü halkası; bağ, rabıta, bağlantı; tek sosis kangalı; (mak.) mafsal, oynak yeri; zincirlemek, birbirine bağlamak, birleştirmek. link mo- tion (mak.) yuva yolu, kulis tertibatı. link up birleştirmek, birleşmek. missing link bulunamayan rabıta, eksik bağlantı; insanla maymun arasında bağ olan yaratık. bağlama, bağlayış; (mak.) bağlantı. (çoğ.) golf oyunu sahası. deniz kenarında rüzgâr ile oluşan kumlu tepelerin bulunduğu alan. , Linnaean meşhur İsveçli tabiat bilgini Karl von Linne'in (1707-1778) bitkileri sınıflandırma sistemine ait. güzel öten ve ketenkuşuna benzeyen küçük bir kuş, (zool.) Carduelis cannabina. linolyum, döşemelik mantarlı muşamba. matbaa harflerini satır halinde dizip döken makina, linotip. keten tohumu.linseed cake yağı çıkarılmış keten tohumu posası, köftün, keten tohumu küspesi. linseed meal toz haline konmuş köftün. linseed oil bezir yağı, keten tohumu yağı. linseed poultice keten tohumu lapası. yünle karışık keten veya pamuktan yapılmış kaba kumaş; (eski) ne olduğu belirsiz şey. iplik veya kumaş tiftiği; (tıb.) yara pansumanı için kullanılan keten tiftiği; saç filesi; yumuşak tüy. kapı veya pencerenin üst sövesi, üst eşik, lento. tiftikli, tüylü: tiftik veya tüy gibi. , liney çizgi gibi, dar: çizgili. aslan, (zool.) Felis leo: Aslan burcu; Aslan takımyıldızı; göze çarpan kimse veya şey; cesur kişi, aslan gibi adam. lion hearted aslan yürekli, cesur, kahraman. lionlike aslan gibi, cesur, kuvvetli. beard the lion in his (den.) birine kendi evinde veya yerinde karşl durmak. put one' head in the lion' mouth tehlikeye atılmak, kellesini koltuğuna almak. the lion' share aslan payı. the lion' skin sahte kahramanlık. lioness dişi aslan. birine çok rağbet göstermek; özel önemi olan yerleri veya şeyleri ziyaret etmek; kahraman gibi davranmak, kahramanlık taslamak. (-ped, -ping) dudak: kenar, uç; yaranın kenarı; (anat.), (zool.) dudak şeklinde şey, dudak: nefesli sazların ağızlığı: nefesli sazın ağıza yerleştirilme şekli: (argo.) küstahlık, edepsizlik: dudaklarla dokunmak, öpmek; ağıza almak: mırıldanmak. lip reading başkalarının dudak hareketlerinden sağırların söylenen sözü anlamaları. lip service sahte bağlılık. bite one' lip öfke veya üzüntüyü belli etmemek için dudağını ısırmak. button one' lip (argo.) susmak, ağzına kilit vurmak. curl one' lip dudak bükmek. hang on one' lips birinin ağzından çıkan her sözü dikkatle dinlemek. keep a stiff upper lip cesaretini kaybetmemek, metin olmak. lower lip alt dudak. None of your lip. (argo.) Küstahlığı bırak. smack one' lips du- daklarını şapırdatmak. upper lip üst dudak. lipped dudaklı: kenarlı. yağ gibi, yağa benzer. denizin hafifçe dalgalanması: küçük dalgalardan gelen serpinti. (argo.) yüzsüz, saygısız. dudak boyası, ruj. (gen.) out ile bir alaşımdaki madenleri uygun bir sıcaklıkta ısıtıp birini eritmek suretiyle birbirinden ayırmak. liqua'tion bu suretle eritip ayırma. eritmek, sıvı haline koymak. liquefac'tion sıvı haline koyma veya gelme. liquefi'able eritilebilir, sıvı haline konulabilir. mayileşir, erimeye müsait. likör, alkollü ve tatlı içki. sıvı, su gibi akan, akıcı, akışkan: sulu, ıslak: şeffaf, berrak; paraya kolayca tahvil edilebilir; (dilb.) ''l" ve "r" harfleri gibi yarım sesli; mayi, sıvı; yarım sesli harf. liquid air sıvı hava. liquid measure sıvı ölçeği. liquid oxygen, lox sıvı oksijen. liquidness sıvılık. ödeyip tasfiye etmek (borç), tediye etmek; tasfiye etmek (iş), işi kapatmak, likide etmek: (argo.) öldürmek. tasfiye, işi kapatma, likidasyon go into liquidation tasfiye olunmak (firma) sıvılık, akışkanlık; akıcılık. sıvı haline koymak, sıvılaştırmak. içki: sert içki: sıvı madde: su içinde eritilmiş ilâç, mahlul: et veya meyva suyu: içki veya mahlul ile tasfiye etmek: (gen.) up ile içki içirmek: içki içmek. the worse for liquor oldukça sarhoş. (bak.) licorice. (bak.) lickerish. Türk lirası: (çoğ.) lire) İtalyan para birimi, liret. (Lat.), (huk.) bir davanın sonuna kadar dava mevzuu eşyanın mahkemenin kontrolu altında bulunması. Lizbon. ince ve dayanıklı pamuk ipliği. yanlış telaffuz etmek, peltekçe konuşmak: "" ve ''" harflerini 'th" gibi telaffuz etmek: peltekçe konuşma. lispingly peltekçe konuşarak. kıvrak, çevik, çabuk hareket eden atik. lissomely çabuk hareket ederek. lissomeness kıvraklık, çeviklik. kumaş kenarı: kenar çekmek; çift pullu sabanla sürmek. (den.) yan yatmak; geminin yan yatması. liste, dizin, fihrist; (çoğ.) yarışma yeri, mücadele alanı, er meydanı: listeye geçirmek, deftere yazmak; fiyat koymak. list price katalog fiyatı. black list kara liste. enter the lists mücadeleye girişmekç free list parasız girenlerin listesi (tiyatro): memlekete gümrüksüz olarak girecek eşya listesi. dinlemek, kulak vermek. listen in başkasının konuşmasını dinlemek, kulak misafiri olmak; radyo dinlemek. listening post düşman hattına yakın dinleme noktası. kayıt, kaydetme; liste. kayıtsız, kaygısız, dikkatsiz: neşesiz, halsiz. listlessly kayıtsızca. listlessness kayıtsızlık; neşesizlik. (bak.) light; yanmış, tutuşturulmuş, aydınlatılmış. (kıs.) literally, literary, literature. münacat: mukabele ile okunan dua nakarat, tekrar. , (İng.) litre litre. okuyup yazma, okur yazarlık. harfi, kelimesi kelimesine: her şeyi harfi harfine yerine getiren: kelimesi kelimesine tercüme eden; hakikate uygun. literalism harfi harfine açıklama taraftarlığı. literalist harfi harfine açıklayan veya tercüme eden kimse. literally harfi harfine: gerçekten. literalness harfi harfine riayet etme. kitaba veya edebiyata ait, edebi: edebiyatla ilgili. literarily edebi olarak. okur yazar, tahsilli; edebiyat bilgisine sahip; okur yazar kimse. (çoğ.) münevverler sınıfı: edipler. (Lat.) harfi harfine harfiyen. edebiyat: yazılmış kitaplar, eserler: edebi meslek: (müz.) belirli bir çalgı veya çalgı takımı için yazılmış parçaların bütünü: hususi bir mevzu hakkındaki eserler. doğal kurşun oksidi, mürdesenk. kolay eğilip bükülebilen, kıvrak. litheness kolay eğilip bükülebilme, elastikiyet. lithesome kolay eğilip bükülebilir. lityum oksidi. lithia water ilâç olarak kullanılan lityum oksitli maden suyu. taşa ait: (tıb.) mesane taşına ait. (kim.) lityum. taşbasması resim: taşbasmasıyle resim yapmak. lithog'rapher litografyacı. lithog'raphy taşbasması, litografi, litografya. litograph'ic(al) litografiye ait. litograph'ically litografya ile. taşbilim, litoloji. (tıb.) ilâçla mesane taşını eritme. mesanedeki taşı dağıtıcı veya eritici (ilâç) (tıb.) mesane taşını muayeneye mahsus alet. arzın kabuğu, taşküre, litosfer. (tıb.) mesaneden taş çıkarma ameliyatı. lithotomic(al) bu ameliyata ait.lithot'omist bu ameliyatı yapan cerrah. lithotomize bu ameliyatı yapmak. (tıb.) mesane taşını kırarak çıkarma ameliyatı.lith'otrite mesane taşını kırma aleti. lithot'ritist bu ameliyatı yapan cerrah. Lituanya Lithuanian Lituanyalı; Lituanya dili; Lituanya diline ve halkına ait. mahkemeye müracaat etmek; dava açmak; (bir maddeyi) mahkemeye arzetmek. litigant davacı; mu- hasım. litiga'tion dava etme, dava, muhasamat. davadan hoşlanır: kavgacı; davaya ait; davalı, çekişmeli, kavgalı. litigiously kavga edercesine. turnusol. Iitmus paper turnusol kağıdı. litmus test durumun tahlili. ¨çok diyecek yerde "az değil'' der gibi bir fikri olumsuz şekilde ifade etme. B. (kıs.) Bachelor of Literature. D. (kıs.)Doctor of Literature. döküntü, çerçöp yığıntısı; intizamsızlık, karışıklık; kedi veya köpek gibi hayvanın bir defada doğurduğu yavrular; tahtırevan; sedye; hayvanları yatırmak için serilen saman veya kuru ot; karmakarışık etmek; doğurmak, bilhassa birden çok yavru doğurmak; ahırda hayvanın altına yataklık ot sermek. litter bag A.B.D çöp torbası. litter down altına yataklık saman yaymak.litter up karmakarışık etmek. be in litter (hayvan) doğum halinde olmak. edip, edebiyatsı. (İng.) sokak veya bahçede çöp kutusu. (A.B.D.), umumi yerleri kirleten kimse. (-r, -st; less veya lesser, least) küçük, ufak; (kıs.)a, az, cüzi; cici; ehemmiyetsiz, değersiz, naçiz; dar fikirli, geri; az miktarda; hemen hiç gibi; az miktar; ufak şey; az zaman. Little Bear, Little Dipper Küçükayı takımyıldızı. little by little azar azar, yavaş yavaş, tedricen. little or nothing hiç denecek kadar az, hemen hemen hiç. little theater amatör tiyatro; deneysel tiyatro. a little slam (briç) on üç elden ibaret bir oyunun on iki elini kazanma. in little minyatür halinde; (kıs.)a olarak. make little of ehemmiyet vermemek; pek az anlayabilmek. think little of kıymet vermemek, ehemmiyetsiz saymak; tereddüt etmemek. Little did I think Aklımdan geçirmedim. Give me a little time.Bana biraz vakit verin. He did what little he could. Elinden geleni yaptı. He little knows... Bilmiyor ki... Wait a little. Biraz bekle. littleness küçüklük. sahile yakın; sahil boyu.littoral cordon (jeol.) kıyı kordonu. , -gical ayine ait, umumi duaya ait, ayinle ilgili. liturgically ayin kabilinden olarak. liturgics umumi ibadet merasimini idare etme sanatı; ayinlerin tarih ve tefsiri. ayinler kitabına bağlı kimse; ayinler kitabını tertip eden veya bu ilmi bilen kimse. toplulukla dua usulli; kilise ayinleri kitabı; ekmek ve şarap takdisi ayini, Aşai Rabbani, komünyon. içinde yaşanabilir, iskanı kabil; yaşanabilir, hayata elverişli; yaşamaya değer. yaşamak, sağ olmak, hayatta olmak; beslenmek; geçinmek, ömür sürmek; oturmak, eğleşmek, ikamet etmek; geçirmek, sürmek (hayat) live a double life iki yüzlü hayat yaşamak. live a lie sahte hayat geçirmek. live and learn yaşadıkça ögrenmek. Live and let live. Ne sen bana karış ne ben sana karışayım. live down a slander bir iftirayı unutturacak şekilde yaşamak. live fast sefahat sürmek. live out sonuna kadar yaşamak. live up to one' reputation şöhretini doğrulayacak bir hayat yaşamak. canlı, diri, zinde, hayat dolu; hayata ait, yaşayanlara ait; yanan; elektrikle dolu (tel); parlak (renk); asıl yerinde bulunan (kaya); (matb.) basılmaya hazır; patlamamış (bomba); (radyo) canlı (yayın) live embers sönmemiş ateş korları. live load hareketli yük. live oak kışın yapraklarını dökmeyen bir ceşit meşe ağacı. live rail elektrikli lokomotife cereyan veren ray. live steam kazandan gelen tam kuvvetli istim. live wire elektrik cereyanı nakleden tel; (k. dili) başkalarını harekete getirme kabiliyeti olan faal kimse. a live issue günün mühim meselesi. herdemtaze, (bot.) Sedum purpureum iş yerinde oturan; iş yerinde oturmayı gerektiren (vazife); protesto maksadıyle bir süre umumi bir yerde oturma. geçim, geçinme; geçim vasıtası, rızk. bitmez tükenmez, bütün, tekmil. all the livelong night hiç bitmeyecekmiş gibi gelen bir gece boyunca. canlı, neşeli; ferah; parlak, keskin; hayatla kaynaşan; zıplayan, geriye seken (top) lively description canlı bir tarif. lively hope kuvvetli ümit. lively imagination canlı muhayyile. lively time neşeli vakit. make things lively for one başına iş açmak. liveliness canlılık, zindelik; parlaklık. (gen.)" up" ile neşelendirmek, canlandırmak; neşelenmek, canlanmak. yaşayan kimse; belirli bir hayat yaşayan kimse. clean liver temiz hayat yaşayan kimse. high liver boğazına düşkün kimse. loose liver uçarı hayat yaşayan kimse. karaciğer. liver color karaciğer rengi, kırmızıya çalan kahverengi. liver fluke ciğer trematodu, (zool.) Fasciola hepatica. lilylivered, whitelivered korkak. (k. dili) rahatsız; sinirli. kızılyaprak, koyunotu, (bot.) Agrimonia eupatorium. özel üniforma; hizmetçi sınıfı; kılık, kıyafet; kira atlarını besleme işi; kira atları ile arabalarının muhafaza olunduğu yer; (huk.) istimlak beratı, ferağ. liveryman iç at ve arabaları kiraya veren kimse; Londra'da lonca üyesi. livery stable kiralık atların beslendiği ahır. liveried özel üniformalı. çiftlik hayvanları, mal. sinirden mosmor kesilmiş; kurşun renkli, bereli gibi mor; (k. dili) çok öfkeli, kanı beynine sıçramış. livid'ity, lividness kurşun rengi; bereli ten rengi. yaşayan, canlı, diri, sağ; canlandırıcı; yaşayanlara ait; zinde, kuvvetli, faal; tıpkı. living language yaşayan dil. living picture canlı tablo. living wage geçindirebilecek maaş. a living faith kuvvetli iman. yaşama, hayat tarzı; geçim; geçinme;" the" ile yaşayanlar. living room bir ailenin oturma odası. good living hali vakti yerinde olma, rahat yaşama. makeone' living hayatını kazanmak, geçinmek. ciğerli sosis. odun külünden külsuyu elde etmek. kertenkele, (zool.) Lacertilia, Sauria; kertenkeleye benzer hayvanların her biri. (kıs.) will, shall. lama. (İsp.) Güney Amerika'da geniş ova. (kıs.) Bachelor of Laws (kıs.) Doctor of Laws deniz (sig.)ortası işlerine bakan ve gemiciliğe ait haberler neşreden şirket. Lloyd' list denizcilik havadislerini neşreden gazete. Lloyd' Register Lloyd sicil defteri. (bak.) lunar module. (kıs.) liquified natural gas. ( (ünlem) işte, (bak.) Lo and behold! işte! (Al.) sana ! Karşına ne çıksa beğenirsin ! çoprabalığı, (zool.) Cobitis. yükletmek, yüklemek; yükünü vermek; hediye yağdırmak; hile yapmak için zarı doldurmak; birine tesir ederek haksız hüküm verdirmek; doldurmak; fotograf makinaslna film koymak; tıkabasa doldurmak (mide); hayat sigortasına zam koymak; yüklenmek, üzerine yük almak; silah doldurmak. load up yükletmek. yük, hamule; sıklet, ağırlık; endişe, üzüntü, kaygı; fikir yorgunluğu; silâh doldurmak için barut ve fişek; (mak.) mukavemet; bir cihazın ihtiva ettiği elektrik miktarı, şarj. load displacement (den.) geminin tam yükünü alınca çektiği su. load factor bir elektrik santralından alınan ortalama elektrik miktarının elde edilebilecek maksimum miktara oranı. load line (den.) tam yüklü geminin suya batacağı (kıs.)mı gösteren çizgi. loads (k. dili) çok miktar, yığın. loads of love pek çok sevgiler, kucak dolusu sevgiler. get a load of (A.B.D.), (argo) göz atmak. take a load off one' mind endişesini gidermek. dolu; hileli (zar); ( argo )sarhoş; (argo) zengin. loaded question şaşırtıcı soru. loaded statement iki anlamlı söz. yükleten veya dolduran kimse veya alet; vinç gibi yükleme makinası. yükleme; yük; ağırlaşması veya kalınlaşması için herhangi bir şeye katılan madde; (sig.) masrafları karşılamak için prime eklenen miktar. (bak.) lodestar. (bak.) lodestone. (çoğ.) loaves ekmek somunu, somun. loaf cake somun şeklinde pasta. aylakça vakit geçirmek, boş gezmek, haylazlık etmek. loafer laylak veya boş gezen kimse; haylaz kimse; mokasen tipi ayakkabı. içinde organik maddeler olan kum ve kil karışımının meydana getirdiği gevşek yapılı toprak; kuvvetli toprak; tuğla yapmak için kum, kil ve samanla yapılmış harç; böyle harçla sıvamak. loamy özlü harçtan ibaret; kuvvetli toprak gibi. ödünç verme; ödünç alma, borçlanma; ödünç verilen şey; bilhassa faiz karşılığında ödünç para vermek; ödünç vermek; (eğreti olarak) vermek. loan collection sergide gösterilmek üzere sahipleri tarafından ödünç olarak verilen resim veya eşya koleksiyonu. loan shark (A.B.D.), (k. dili) tefeci. loan society ödünç para veren şirket. on loan ödünç olarak, eğreti olarak. başka bir lisandan alınan kelime. isteksiz, istemeyen. nothing loath isteyerek, karşı koymayarak. nefret etmek, hiç sevmemek; tiksinmek, iğrenmek. loathing nefret. loathingly nefretle. tiksindirici, nefrete layık, iğrenç. loathsomely nefret edilecek surette. loathsomeness iğrençlik. (-bed,- bing) ağır ağır atmak; tenis kortunun arka tarafına düşsün diye topu havaya vurmak; (kriket) topu aşağıdan ve ağır ağır atmak; yavaş yavaş ve salınarak gitmek; havaya vurulan top; ağır ağır ve aşağıdan atılan top. (anat.) toparlak kısma ait, lopa ait, loplu. lobar pneumonia akciğer lopu zatürreesi. (bot.), (zool.) yuvarlak kısımları olan, loplu; kenarları sarkık. dehliz, koridor, geçit; antre; bekleme odası; senatör veya milletvekilleri ile görüşmek üzere bekleme salonunda bekleyen kimseler; kulis faaliyeti; (A.B.D.) oylarını kazanmak amacıyle meclis üyeleriyle görüşmek. lobbyist böyle görüşmelerde bulunan kimse. yuvarlakça kısım; kulak memesi; ciğerin yuvarlak ucu, lop; (mak.) yuvarlak olmayan çarkın çıkıntılı tarafı; (jeol.) karada bulunan geniş bir buz tabakasının çıkıntılı ucu. lobed yuvarlak uçlu, loplu. A.B.D kurt (tıb.) beynin bir kısmını kesip çıkartma. ıstakoz, (zool.) Homarus vulgaris. lobster-eyed patlak gözlü. lobster pot ıstakoz tutma sepeti. lobster thermidor ıstakoz etiyle mantardan yapılmış yahni. yuvarlakça ufak çıkıntı, lopçuk. lobular böyle çıkıntılı, loplu. mevzii, mevkii, mahalli, yöresel; belirli bir yere ait; (mec.) dar, sınırlı; her istasyonda duran tren; banliyö treni; gazetede mahalli haber. local authority (huk.) mahallin en yüksek sivil makamı, mahalli idare. local color sanatta ve edebiyatta işlenilen yöresel özellikler. local government mahalli idare. local option bir şehir veya bölge ahalisinin kendi yerlerinde içki yasağı olup olmamasına karar verme hakkı. locally mevzii olarak, mahalli olarak. mahal, yer, yöre, özellikle belirli bir olayın geçtiği yer. mahalli şive veya adet; belirli bir yer için beslenilen sevgi; yerli şeye rağbet; belirli bir yere bağlılık. yer, mevki, mahal, mevzi, mekan; bir şeyin bulunduğu yer. belirli bir yere sınırlamak; yerini bulup belirtmek. localiz'able sınırlanabilir. localiza'tion sınırlama, yerini belirtme. bir yerde iskân etmek, yerleştirmek; yerini tayin etmek; tam yerini keşfetmek; (k. dili) sakin olmak, oturmak. yer, mahal, mekân, mevki; iskân, sakin olma; (huk.) kiraya verme. on location stüdyo dışında yapılan filim veya televizyon çalışması. bazı kaynaşık dillerde yer gösteren isim hali, ismin -de hali; bu şekildeki isimlere ait. (İskoç.) gö1, körfez, haliç. kilit; silâh çakmağı; güreşte birkaç çeşit yakalama usulü; kilitleme; kilitli şey; yokuşu inerken tekerleği tutan zincir; kanal içinde gemileri bir yüzeyden diğerine yükseltmek veya alçaltmak için kullanılan havuz. lock, stock and barrel baştan başa, tamamen. safety lock maymuncukla kolay kolay açılamayan emniyetli kilit; tüfekte emniyet tertibatı. Yale lock Yale markalı veya ona benzer emniyet kilidi. under lock and key kilit altında. kilitlemek; kapamak; kilitleyip tutturmak; birbirine geçmek, kenetlenmek (kol); kanal havuzuna sokmak (gemi); kapatmak, bağlamak (para); kilitlenmek, kapanmak; kanal havuzunda yukarı veya aşağı gitmek. lock in kilitlemek, üzerine kapıyı kilitlemek. lock out dışarıda bırakmak. lock spring cep saati kapağını işleten yay. lock step art arda sık adımla yürüyüş. lock stitch çapraz dikiş. lock up kilit altında saklamak; (matb.) bağlamak. saç lülesi; (çoğ.) saçlar; bir tutam yün veya pamuk. gemiyi kanal havuzundan geçirme; havuzdan geçme parası. kilitli çekmece veya dolap; (den.) dolap, ambar; kilitleyen kimse; kilitleyici şey. locker room sporcuların elbise ve aletleri için dolaplı oda. Davy Jones' locker denizin dibi. madalyon. (tıb.) tetanos. emniyet somunu, kilit somunu. lokavt; sualtı çalışmalarında kullanılan ve altında denize açık bir çıkış yeri olan tertibat. çilingir. birbiri arkasından aralık bırakmaksızın yürüyüş şekli; sıkı intizam, değişmez usul. tevkifhane, tutukevi. (A.B.D.), (k. dili) deli. loco weed Birleşik Amerika'nın batı tarafında bulunan Astragalus türünden zehirli ot. (Lat.) (kıs.) l.c.) yukarıda zikrolunan kitapta veya yerde. hareket; bir yerden bir yere gidip gelme veya gezme hareketi. harekete ait; hareket edebilen; lokomotif. (tıb.) hareket intizamsızlığı, ataksi. (çoğ.)- li)(biyol.) göze, göz, hücre. locular hücrevi. (çoğ.) loci) mevki, yer, mahal; (geom.) belirli şartlar altında herhangi bir hat veya noktanın kendi hareketiyle meydana getirdiği yüzey veya hat. çekirge, (zool.) Acridium; ağustosböceği, (zool.) Cicada; salkım ağacı, akasya ağacı, (bot.) Robinia pseudoacacia; keçiboynuzu, (bot.) Ceratonia siliqua. ifade tarzı; tabir, terim. maden damarı. çobanyıldızı, Kutupyıldızı; yol gösterici rehber veya prensip. (mad.) mıknatıs taşı. tekke; mason teşkilâtının azaları veya toplanma yeri, loca; ufak ev; kapıcı veya bahçıvan kulübesi; tatil evi; hayvan ini. geçici olarak oda vermek; misafir etmek; yerleştirmek, emaneten teslim etmek, vermek; arzetmek, takdim etmek; ekini bastırıp yere yatırmak (rüzgâr); muvakkaten bir evde oturmak; misafir olmak; bir yerde kiracı olmak; bir yerde geçici olarak kalmak; içine gömülmek. lodger misafir; kiracı. geçici olarak oturulan mesken; (çoğ.) pansiyon; kiralık oda. lodging house kiralık odaları olan ev. ikamet etme, yerleşme; sakin olma; düşman istihkâmlannı zaptedip içine yerleşme; (huk.) emaneten teslim etme, para yatırma, tevdi. kurumuş nehir yataklarında bulunan ve rüzgârın getirdiği zannedilen çok verimli sarımtırak kül rengi ince toprak, lös. çatı arası; çatı arası odası; güvercinlik; güvercin sürüsü; samanlık; kilise balkonu. yükseğe atmak (top); fezaya yollamak. yüksek, âli, bülent; gururlu, mağrur, kibirli; azametli, çalımlı; çok yüksek (fikir) loftily mağrurca. loftiness yücelik; kibirlilik, gururluluk. kütük, ağaç gövdesi; kütük gibi şey veya adam; (den.) parakete, geminin süratini ölçme aleti; (den.) jurnal, gemi jurnalı. log cabin kütükten yapılmış kulübe. log chip (den.) parakete. log line (den.) parakete savlosu. (-ged, -ging) ağaç kesmek, bir ormanın ağaçlarını kesmek. log'ger ağaç kesicisi. logaritma. (-ged,- ging) seyir defterine kaydetmek; belirli bir mesafe katetmek. jeolojiye ait. geolog'ically jeolojik olarak geol'ogist jeolog. geol'o gize jeoloji ile meşgul olmak. (mat.) logaritma. logarith'mic(al) logaritmaya ait. logarith'mically logaritma usulü ile. gemi jurnalı. loca, tiyatro locası. Atlantik Okyanusuna mahsus çok iri deniz kaplumbağası; Amerika'ya mahsus bir çeşit örümcekkuşu. at loggerheads with biri ile kavgalı. mantık ilmi, mantık, eseme; mantıklı düşünüş; muhakeme kuvveti; yargılama gücü. the logic of events olayların gerektirdiği. mantıki, mantıka ait; makul; uygun; mantıklı, esemeli. logically mantığa göre, mantıklı olarak. mantıkçı, mantıkla uğraşan kimse. (ask.) orduları yığma ve hareket ettirme ile besleme sanatı, lojistik. bıçkı fabrikasına giden kütüklerin nehirde meydana getirdiği tıkanıklık; engel. (bak.) logotype. bir kelime ifade eden işaret. kelime üzerinde yapılan münakaşa; kelime teşkil etme oyunu. çenesi düşüklük. (Yu.) Kelâm, logos, deyi; kâinatın nizamı. (matb.) işaret olarak kullanılan desen, harf veya kelime; alameti farika. politikada karşılıklı yardım yolu ile iki kişinin birbirini tutması. bakkam ağacı, (bot.) Haematoxylon campechianum; bu ağacın gayet sert kerestesi; bu ağaçtan çıkan kırmızı boya maddesi. (A.B.D.), (k. dili) ağır, yavaş, bati. bel; etin fileto (kıs.)mı. loincloth peştemal, kuşak. fruit of the loins nesil, kuşak. gird up one' loins beline kuşağını sarmak; büyük bir işe hazırlanmak. yolda oyalanmak, aylakça dolaşmak, yolda duraklayarak gitmek. loiterer aylak dolaşan kimse. loitering başıboş dolaşma. iş yapmadan dolaşmak, sallanmak; ağzından dışarı sarkıtmak (dil); "away" ile tembelcesine geçirmek (vakit); ağızdan dışarıya sarkmak (dil) çubuk ucunda yalanarak yenen şeker; (İng.) öğrencilerin sokakta karşıdan karşıya geçebilmesi için arabaların durmasını sağlayan işaret. Togo'nun başşehri, Lome. Londra. Londoner Londralı. yalnız, kimsesiz; ıssız, tenha; bekâr, evlenmemiş. lone hand kağıt oyununda refakatsiz oynayan kimse; tek başına mücadele eden siyasi aday. yalnız, kimsesiz; terkedilmiş, ıssız, tenha; yalnızlıktan ruhu sıkılmış; kasvetli, sıkıntı verici. loneliness yalnızlık, kimsesizlik. lone wolf yalnızlığı seven kimse. yalnızlıktan içi sıkılmış. lonesomeness yalnızlıktan doğan iç sıkıntısı. çok istemek, arzulamak, hasretini çekmek, özlemek. long for özlemek, arzulamak. long after a friend bir dostun özlemini çekmek. long for freedom hürriyet hasreti çekmek. I long to go Gitmeyi çok istiyorum. longing hasret, özlem. longingly hasretle, özlemle. çok, pek: geç; müddetince, müddetine kadar, çok vakit, çoktan. uzun; uzun süren, yorucu;mesafece uzun; alışılmıştan uzun; şümullü, uzak (tarih); (şiir) uzun hece. long division (bak.) division. long dozen on üç. Long Island New York eyaletinde bir adanın ismi. long johns (A.B.D.), (k. dili) uzun paçalı don. long jump uzun atlama. long measure uzunluk öIçüsü. long on mevcudu bol, fazlası olan. long shot kazanma ihtimali az bir teşebbüs veya bahis. long since çoktan beri, epey zamandır. long ton 1016 kiloluk ton. long view uzağı görüş, ilerisini görüş; planlamada ilerideki sonucu düşünebilme. a long face ekşi yüz, asık surat. a long head alışılmıştan uzun kafa; zekâ, akıl, anlayış. a long tongue uzun dil, (colloq.) dillidüdük. as long as mademki. so long as sürece. at long last en sonunda, nihayet. before long yakında, çabuk. in the long run nihayette, en sonunda. not by a long shot (k. dili) hiç. not by a long (sig.)ht, not by a long ways katiyen. of long standing çok eski. the long and the short of it uzun lafın (kıs.)ası, hulasa, doğrusu. longish uzunca. yelkenli geminin en büyük sandalı. uzun yay. iyi cins pamuklu kumaş. uzun mesafeli; şehir dışı (telefon konuşması) uzun süren. kitap veya piyeste fazla uzun ve sıkıcı (kıs.)ım. ömür uzunluğu, uzun ömürlülük. profesör tipinde; klasik müziğe düşkün; profesör tipli kimse; bilgin; klasik müzik; hippi. el yazısı (stenografinin aksi) düsünüşünde uzağı görme kabiliyeti olan, önsezi sahibi; akıllı, zeki. boylam; (astr.) tul. uzunluğuna, uzunlamasına; boylama ait. longitudinally boydan boya uzanarak, uzunlamasına olarak. uzun ömürlü. longlivedness uzun ömürlülük. uzun devirli (plak), dakikada 331/3 devir yapan (büyük plak) uzun menzilli (top) long-range plans uzun vadeli planlar. gemi yükletme ve boşaltma gibi liman işlerinde kullanılan işçi. uzağı gören, ilerisini düşünen. (İng.) istenilmeyen bir duruma mani olan kimse veya şey. tahammüllü, sabırlı, azap çeken. uzun vadeli. kıdemli. uzunluğuna. sözü bitmez. bir çeşit iskambil oyunu, lu; bu oyunda ceza kâsesi; (İng.), (k. dili) tuvalet. lif kabağı; bu kabaktan çıkan banyo lifi. bakmak, nazar etmek, dikkatle bakmak, görmek; düşünmek, mütalaa etmek; gözetmek; yönelmiş olmak; görünmek, gözükmek, benzemek; bakış, nazar, bakma; görünüş, ifade; yüz ifadesi. look about etrafına bakmak, dört yanını gözlemek veya kollamak. look after bakmak, gözetmek. look ahead ileriye bakmak, istikbale bakmak. look alive acele etmek. look around bütün ihtimalleri incelemek veya üzerinde düşünmek. look back hatırlamak. Look before you leap Düşüncesizce iş görmeyin. look daggers bakışıyle tehdit etmek. look down on (birini) hor görmek. look for aramak, beklemek. look forward to beklemek, ummak. Look here! Bana (bak.)! look in on (kıs.)a bir ziyaret yapmak. look into araştırmak, soruşturmak, incelemek. Look lively! Acele et! Çabuk ol! look on bakıp durmak, seyretmek; başkası ile aynı kitaptan okumak. look one in the face utanmayarak veya cesaretle birinin yüzüne bakmak. look out sakınmak; gözetmek. look out for dikkat etmek. look over incelemek, muayene etmek, göz gezdirmek, yoklamak. look sharp dikkat etmek. look the other way görmezlikten gelmek. Look to your manners Davranışlarına dikkat et! Kendine gel. look up gözleri yukarı dikmek; aramak, bakmak; ziyaret etmek, yoklamak; iyileşmek, düzelmek. look up to hürmeti olmak, hürmet etmek; güvenmek, itimat etmek. good looks gü zellik. He looked me through and through Beni iyice inceledi. Beni süzdü. Things look bad for you işiniz kötüdür. Yandınız. looking glass ayna. (argo) bakma. bakan kimse; ( argo) güzel ve yakışıklı kimse. seyirci. ters yönde olan; karmakarışık. gözetleme yeri; gözetleme; gözleme; bekleme. dokuma tezgâhı; dokuma; (den.) küreğin topacı. uzakta hayal gibi gözükmek; aslından daha kocaman ve korkunç gözükmek; büyük önem kazanmak; uzakta hayal gibi belirme. yapılmış şerit ahmak kimse; değersiz kimse; serseri kimse. gerdanlı dalgıç, (zool.) Gavia. crazy as a loon bütün bütün sersem, zırdeli. (argo) deli, çılgın. ilmek; ilik halkası; ırmağm yılankavi aktığı yer; kroşe ve örgü işlerinde bir ilmek; doğum kontrolü için dölyatağına konulan halka, spiral; ilmek yapmak, ilmeklemek; ilmek olmak, ilmekle tutulmak. loop back bir eğri meydana getirerek aksi yönde gitmek. loop stitch ilmekli dikiş, fisto. loop the loop uçak ile havada dikey dönüş yapmak, takla atmak. loop up ilmeklemek. mazgal deliği, duvar kovuğu; kaçamak. ilmekli; (argo) deli. gevşek, sıkı ve bağlı olmayan, başıboş; dağınık, ayrı ayrı, seyrek, sıkışık olmayan; ahlakça serbest, hafifmeşrep, iffet sahibi olmayan; şüpheli, müphem; yumuşak (öksürük); ishal olmuş, kabız değil; gevşetmek, çözmek, açmak; salıvermek, hapisten çıkarmak, serbest bırakmak, azat etmek; boşaltmak (tüfek) loose ends yarım kalmış işler. loose-jointed mafsalları sıkıca birleşmemiş. loose-leaf sayfaları çıkarılıp tekrar takılabilen (kitap veya defter) loose rein dizginleri gevşek, bas(kıs.)ız. at loose ends boşta. break loose ipini koparıp başıboş kalmak; hapishaneden kaçıp kurtulmak. cast loose çözmek, ayırmak. cut loose ilişkiyi kesmek; kaçmak, kurtulmak; (k. dili) cümbüş etmek, eğlenmek. get loose kurtulmak. hang loose (argo) istifini bozmamak. have a screw loose çivisi gevşemek; aklından zoru olmak. let loose salıvermek, çözüp koyvermek. on the loose serbest; eğlencede, cümbüşte. play fast and loose hile ile davranmak, özü sözü birbirine uymamak. set veya turn loose serbest bırakmak, başıboş salıvermek. loosely gevşek olarak; üstünkörü; ahlâksızca; hemen hemen, kabaca. looseness gevşeklik; ishal; intizamsızlık; kararsızlık. gevşetmek, çözmek, açmak; salıvermek; (tıb.) ishal etmek; gevşemek, çözülmek. altın kamış, (bot.) Lysimachia vulgaris. yağma çapul, ganimet, kanunsuz kazanç; (A.B.D.), (argo) para; yağma etmek, ganimet olarak zaptetmek. (-ped, -ping) ufak dal, ağacın budanmış kısmı; ağacın dallarını kesmek, budamak; kesip düşürmek. (-ped,- ping) sarkmak, asılı olmak; sarkıtmak. uzun ve rahat adımlarla koşmak; uzun ve rahat adım. bir tarafa meyilli; orantısız. konuşkan, dilli, çeneli, geveze. loquaciously çok söyleyerek. ağız kalabalığı, gevezelik. yenidünya ağaç veya meyvası, maltaeriği, (bot.) Eriobotrya japonica. radyo sinyalleri ile gemi veya uçağın yerini tespit eden bir sistem. efendi, sahip, mal sahibi; hakim, hükümdar; lord (bir asalet unvanı); b.h. Rab, Allah, Tanrı; Hazreti İsa; lord payesi vermek. Lord bless me! Aman ya Rabbi! Lord Chamberlain İngiltere'de baş mabeyinci. lord it over someone gururlu dav- ranmak, kibirlilik göstermek, amirane tavır takınmak. Lord Mayor Londra belediye reisi. Lord' Day pazar günü. lords of creation insan, beşer. First Lord of the Admiralty İngiltere'de Bahriye Nazırı. House of Lords Lordlar Kamarası. live like a lord lord gibi lüks içinde yaşamak. my lord efendim, lord cenapları. O Lord! Ya Rabbi! Our Lord Rabbimiz, Efendimiz, Hazreti İsa. The Lord knows how Nasıl olduğunu ancak Allah bilir. the Lords Lordlar Kamarası. the Lord' Prayer İsa'nın öğrettigi dua. the Lord' Supper Aşai Rabbani ayini. lordlike lord gibi, lordcasına. lordling lordcuk, genç ve önemsiz lord. lordless sahipsiz. amirane, lordvari, lorda yaraşır bir sekilde; azametli, muhteşem, asil; gururlu, kibirli, küstah. lordliness azamet; gurur, kibirlilik. (tıb.) omurga kemiğinin alt kısmının ileri doğru fazla çıkması. lordluk sıfatı veya payesi; egemenlik, üstünlük; "his" veya "your "ile lord cenapları. ilim, bilgi, irfan (özellikle eski zaman bilgileri) kuşlarda gaga dibi ile göz arasındaki bölge, ağız ile göz arasındaki düzlük (kuş, sürüngen, balık) süslü sapı olan ve kullanılmadığı zaman katlanabilen gözlük; sapı opera dürbünü. (İng.) kamyon; (A.B.D.) alçak olup yansız ve dört tekerlekli yük arabası. Avustralya'ya ve komşu adalara mahsus parlak kırmızı renkli papağan; Güney Afrika'ya mahsus parlak tüylü bir kuş. .(lost) kaybetmek, yitirmek, zayi etmek; kaçırmak, elden kaçırmak; şaşırmak; azıtmak; kaybolmak; mahrum olmak; mağlup olmak. lose face itibarını kaybetmek. lose ground geri çekilmek, mevkiini kaybetmek. lose oneself kendini kaybetmek, kendinden geçmek. lose oneself in zihnini tamamen işgal etmek, dalmak. lose one' temper kızmak. lose out kazanamamak. lose (sig.)ht of gözden kaybetmek; unutmak. lose the way yolu şaşırmak. kaybeden kimse; ziyan eden kimse. a good loser oyunu kaybedince kızmayan kimse. kazançlı olmayan, ziyan gören. ziyan, zarar, hasar; harabiyet, kayıp, elden çıkma; israf, telef; (ask.) zayiat, kayıplar. loss leader (tic.) müşteri kazanmak için ziyanla satılan belirli bir şey. loss of civic rights (huk.) medeni haklardan iskat. loss of profit (huk.) mahrum kalınan kar. a dead loss tam ziyan; her şeyi kaybetme. at a loss şaşırmış, ne yapacağını bilmez; zararına (satış) average loss (den.) (sig.) kısmi ziyan. bear a loss ziyana katlanmak. proof of loss ziyanı ispat. total loss (den.) (sig.) onarılmaya değmeyecek derecede kayıp veya zarar, tam zarar. kaybolmuş, zayi olmuş, telef olmuş, gitmiş; mahvolmuş; aklını şaşırmış, kendini kaybetmiş; yolunu şaşırmış; dalgın, düşünceye dalmış; israf olmuş; duygusunu kaybetmiş. lost cause kaybedilmiş dava, ümitsiz dava. lost in tamamen dalmış. lost to kaybolmuş, elinden çıkmış. be lost on tesir etmemek. (-ted,- ting) kısmet, kader, talih, baht, nasip; kura; (İng.) vergi; arazi parçası; hisse, pay; (gen.) (çoğ.) birçok, çok miktar; kısım, parça; nevi, tip; taksim etmek, hisselere ayırmak; kısımlara ayırmak (arazi); kur'a ile taksim etmek. a lot çok. cast in one' lot with birinin kaderine bağlanmak, birinin nasibini paylaşmak. cast lots zar atarak veya başka suretle talihini denemek. draw lots kur'a çekmek. odd lot az miktar. He has lots of friends. Pek çok dostu var. the lot hepsi. (bak.) loath. baştan çıkartan kimse. vücudun bir yerini yıkamak veya yumuşatmak için kullanılan ilaçlı su, losyon. piyango, lotarya, kur'a; kader, (kıs.)met, tesadüf. tombala oyunu. nilüfer çiçeği, (bot.) Nymphaea lotus; hünnap, çiğde, (bot.) Zizyphus jujuba; (ark.) eski binaların üstüne süs olarak yapılan nilüfer çiçeği şekli; (mit.) meyvasının yiyenlere tatlı bir uyuşukluk verdiği farzolunan ağaç. lotus eater kendini hayali bir uyuşukluğa veren kimse. lotus position yogada bir oturuş şekli. honey lotus kokulu sarı yonca, (bot.) Melilotus officinalis. yüksek (ses); gürültülü, patırtılı; mübalağacı; çok parlak (renk); kaba, inceliği olmayan; yüksek sesle, gürültü ile. loudmouthed ağzı kalabalık. loudspeaker hoparlör, sesi yükseltme aleti. loudvoiced yüksek sesli. loudly yüksek sesle; gürültüyle. loudness gürültü; ses yüksekliği. out loud normal konuşma sesi ile, sesli. yükselmek veya yükseltmek (ses) (bak.) loch. tembelce uzanmak veya yayılıp oturmak; aylakça vakit geçirmek, tembel tembel dolaşmak; şezlong, divan, sedir; istirahat odası, bekleme odası, salon; aylaklık; tembelce yatış veya oturuş. lounge away (vakit) tembelce geçirmek. lounger tembelce yaşayan kimse. (çoğ.) lice) bit, kehle, (zool.) Pediculus; ( argo) eşekoğlueşek, pis herif. crab louse kasık biti, kıl biti, (zool.) Phthirus pubis. plant louse fidan biti, (zool.) Aphis. bitli, üstü başı bit dolu; (argo) kötü; (argo) alçak, iğrenç. He is lousy with money (argo) Onun parası çok. lousiness bitlilik; iğrençlik; berbatlık. kaba adam, aptal veya maskara kimse; (slang) eşek. loutish soytarı gibi; kaba, hoyrat. loutishly hoyratça. loutishness kabalık, hoyratlık; eşeklik. eski zaman binalarında yanları pencereli kubbecik; pancur tahtası veya pancurlu pencere; hava deliği. louver boards,louver boarding yağmurun girmesine mâni olan pancurlu pencere; pancur tahtaları. sevilir, sevimli, cana yakın, hoş. selam otu, yaban kerevizi, (bot.) Levisticum officinale. sevgi, muhabbet, aşk; sevgili, yâr, dost; b.h. aşk tanrısı, Küpid; (psik.) eros; (tenis) sıfır, hiç sayı kazanmamış olma. love affair aşk macerası. love apple (eski) domates. love beads hippilerin taktıkları renkli boncuklar. love charm aşk husule getiren büyü. love child aşk mahsulü, gayri meşru çocuk. love feast dostluk bağlarını kutlayan ve kuvvetlendiren ziyafet. love grass çayırgüzeli, (bot.) Eragrostis major. love knot muhabbet alameti olarak hususi bir şekilde bağlanan fiyonga. love letter aşk mektubu. love match yalnız aşk üzerine kurulan izdivaç. love potion aşk iksiri. love seat iki kişilik sedir. love story aşk hikâyesi. a labor of love hatır için yapılan iş. fall in love abayı yakmak, aşık olmak. for the love of aşkına, hatırı için. give my love to sevgilerimi söyle. make love sevişmek. not for love or money ne hatır için ne para için, hiç bir surette. There is no love lost between them. Birbirlerini hiç sevmezler. Birbirlerinden nefret ederler. sevmek, aşık olmak. aşkta şanssız. çöreotu, (bot.) Nigella damascena. yabani menekşe. horoz ibiği çiçegi, yabani kadife çiçeği, (bot.) Amaranthus tricolor. muhabbetkuşu, (zool.) Meleopsittacus undulatus; ufak bir papağan. sevgisiz, sevgiden mahrum; sevgisi olmayan; sevilmeyen. kakül, zülüf, saçlülesi. sevgilisi tarafından bırakılmış, terkedilmiş; aşk hicranı çeken. güzel, latif, hoş, sevimli, sevilir. loveliness güzellik, sevimlilik. âşık, seven kimse, yar, dost. lover of art sanat aşığı. aşk hastası, sevdalı. (birisinin) aşkıyle vurulmuş. seven, sevgi gösteren, müşfik. loviny cup iki kulplu büyük içki kâsesi, mükafat olarak verilen kâse. loving-kindness şefkat, lütuf, iyilik, merhamet. lovingly sevgi ile. lovingness sevgi tavrı. alçak, yüksek olmayan; alçaktaki, aşağıdaki; ekvatora yakın; ufka yakın; alçak gönüllü, mütevazı; hakir; az; ucuz, adi; yavaş; (müz.) pes; kuvvetsiz, zayıf, baygın; sıkıntılı; alçak, rezil; geri, medeniyetsiz; kısa, bodur, boysuz; karamsar; üzgün; alçak mevkide veya mevkie; ucuz fiyatla; pes olarak; mütevazı tarzda. low camp bayağı. low comedy fars. Low Countries Hollanda, Belçika ve Lüksemburg. low frequency alçak frekans. low gear birinci vites. low life yoksulluk. Low Mass Katolik kilisesinde müziksiz ve basit ayin. low pressure alçak basınç. low profile dikkati çekme - me siyaseti. low relief hafif kabartma. low tide cezir, inik deniz. high and low havas ve avam, herkes. lay low yatırmak, yatağa düşürmek; yıkmak, mahvetmek. lie low saklanmak; niyetlerini gizlemek, susup beklemek. run low bitmek üzere olmak. search high and low her yerde aramak. böğürmek; böğürme. (k. dili) alçak, ahlaksız; alçakça yapılan. adi düşünüşlü, alçak fikirleri olan. alçak basınçlı; (meteor.) normalden aşağı basıncı belirten. kederli, üzgün, tasalı. alçak su seviyesi işareti; bir şeyin en alçak veya en düşük noktası. aşağı tabakadan. alçak konsol. adi, tahsil görmemiş, kültürsüz, basit (kimse) (k. dili) hakikat, bir işin içyüzü. indirmek; azaltmak, eksiltmek, tenzil etmek; zayıflatmak; alçaltmak, rezil etmek; (müz.) pesleştirmek; inmek, azalmak, eksilmek. daha aşağı; daha alçak. lower case minüskül, küçük harf. lower chamber halk meclisi, avam kamarası. lower class alt tabaka. lower criticism metnin aslını araştıran eleştiri. lower court (huk.) bidayet mahkemesi, alt mahkeme. lower deck ikinci güverte, tavlun. lower school bir okulun hazırlayıcı (kıs.)mı. lower world arz, dünya; ölüler diyarı. lowermost en aşağı, en aşağıda olan. surat asmak, somurtmak; karartmak (bulut); asık surat, kaşlarını çatarak bakma. lowering somurtkan; kararmış (gök) (gen.) (çoğ.), düz arazi, ova; ovaya mahsus. ayaktakımı; kopuk, hayta. rütbe veya mevkice asağı; mütevazı, alçak gönüllü; ikinci derecede, aşagı. lowliness alçak gönüllülük. açık yakalı (elbise), dekolte. alçak sesli, pes sesli; heyecansız; az meyilli (çatı) asansörsüz ve alçak (bina) liquid oxygen sıvı oksijen. füme balık. (den.) kerte hatları üzerinde seyre ait. loxodromics kerte hatları üzerinde seyir sanatı. loxodromic curve, loxodromic line her meridyen ile aynı açıyı yapan çizgi. sadık, vefalı. loyalist her zaman krala sadık kalan kimse. loyally sadakatle. sadakat, hulus, bağlılık. loyalty oath (A.B.D.) sadakat yemini. pastil; baklava biçimi, eşkenar dörtgen; baklava şeklinde şey. dakikada 33 1/3 devir yapan büyük plak; (bak.) long-playing suni halusinojen bir madde. acemi ve hantal kimse; (den.) gemi ile az seyahat etmiş kimse. lube oil (bak.) lubricating oil. yağlamak, yağlayarak kolay işler hale getirmek. lubricating oil makina yağı, motor yağı. lubricant yağlayıcı madde. lubrica'tion yağlama. lubricator yağlama cihazı; yağdanlık. zamparalık, kadın düşkünlüğü; yağlılık, kayar halde olma, kayganlık, kaypaklık. kaygan; dönek; zampara. turnabalığı, (zool.) Esox lucius. parlak, ziyadar, şeffaf, berrak, açık, aydın, vazıh. Luzern. (İng.) kaba yonca. kolay anlaşılır; kafası sağlam; aklı başında; berrak, vazıh, açık; şeffaf. lucid interval hasta veya delinin şuurlu hale geldiği fasıla. lucid'ity, lucid- ness berraklık, vuzuh, açıklık; akılselim, sağduyu. Zühre yıldızı, Venüs, sabah yıldızı; Şeytan, İblis; (k. h.), (eski) kibrit. talih, şans, baht, ikbal; uğurlu şey. as luck would have it şansıma. down on one' luck talihsiz, bahtsız. for luck uğur getirsin diye. in luck talihli, şansı açık, bahtiyar. just my luck tam benim şansıma. out of luck talihsiz. try one' luck şansını denemek. worse luck maalesef, ne yazık ki. luckless talihsiz, şanssız. lucklessly talihsizce. çok şükür, talihine, bereket versin ki. talihli, şanslı, uğurlu, meymenetli. lucky day uğurlu gün, mesut gün. lucky dog talihli adam. Lucky dog! Kerata ,sanslı. lucky penny uğurlu para. luckiness şanslılık. karlı, kazançlı, yararlı. lucratively karlı olarak, kazançlı olarak. para, servet. filthy lucre (şaka) para, akçe. gece geç saatlere kadar çalışmak, kafa yorarak çalışmak; emekle eser meydana getirmek. lucubra'tion emekle meydana getirilmiş eser. lu'cubrator böyle emekle çalışan kimse. lu'cu- bratory gece çalışmasına ait; zahmetli, yorucu, sıkıntılı, emekli. makina düşmanı, makinaların işçinin zararına kullanıldığına inanan kimse. oynama ile ilgili; civelek, oynak. gülünç, güldürücü, komik. ludicrously gülünç şekilde, komik olarak. ludicrousness komiklik, güldürücülük. (tıb.) frengi. (den.) orsa seyiri; flok ve velena yelkenlerinde lerno yakası ve astarı; orsa etmek, orsasına seyretmek. luff tackle adi palanga, orsa palangası. (bak.) loofa. (İskoç) kulak veya kulak memesi; kulp, sap; araba okunun içinden geçtiği meşin halka. (-ged,- ging) çekmek, sürüklemek; güçlükle taşımak; zorla sokmak (lüzumsuz söz veya hikaye); ağır ağır hareket etmek, sürüklenmek. bagaj, yolcu eşyası. luggage van (İng.) eşya vagonu. personal luggage şahsi yol eşyası. iki veya üç direkli ve aşırmalı yelken kullanan gemi. aşırmalı yelken, hasır yelken. fazla hazin, acıklı; çok kasvetli, sıkıntılı; aslk suratlu kuma gömülen halkalı deniz kurdu. Yeni Ahdin üçüncü kitabı; bu kitabın yazarı. ılık; soğuk, kayıtsız, ilgisiz. lukewarmly ılık olarak; ilgisizce. lukewarmness il ılıklık; kayıtsızlık. sakinleştirerek uyutmak, uyuşturmak, teskin etmek; uyuşmak, teskin olunmak, sükun bulmak; muvakkat sukunet; ara verme, fasıla. ninni; (müz.) ninniye benzer parça. (k. dili) olağanüstü bir şey. (tıb.) belağrısı, lumbago. (anat.) bele ait (damar, sinir) lumbar region bel nahiyesi, bel. lumbar vertebrae bel omurları. hantal hantal yürümek. ing. kalabalık eden ve kullanılmayan eşya; lüzumsuz eşya ile doldurmak.lumber room ing. sandık odası. kereste; kereste kesmek; ormanda ağaç kesmek lumberjack ormanda ağaç kesen kimse. lumberman keresteci, hızarcı, bıçkıcı. lumberyard kereste deposu. lumber mill kereste kesme yeri. kereste için ağaç kesimi. hantal, kaba; gürültülü. lumberingly .hantalca (çoğ.) mina) lümen, ışık ölçü birimi; (anat.) tüp şeklindeki organın içindeki boşluk. ışık veren cisim (bilhassa günes veya ay); aydınlatıcı ve bilgili kimse. parlaklık, ışıldama luminescent ışıldayan. ışık saçan. parlak, aydınlık, ziyadar; akıllı, zeki; berrak, açık, vazıh. luminously parlak şekilde, berrak olarak. Iuminosity parlaklık. (A.B.D.), (k. dili) aptal veya bön kimse, ahmak kimse. parça, küme, biçimsiz parça, topak, yumru; öbek; şiş; yığın, toptan şey; hantal kimse, ahmak kimse; yığmak, biçimsiz parça haline koymak; bir araya getirmek; toptan almak veya satmak; hantal hantal dolaşmak. lump coal iri parçalar halinde madenkömürü.lump sugar kesme şekerl Iump sum yekten, hep birden verilen para. have a lump in one' throat üzüntüden boğazı tıkanmak. in the lump toptan, hep birden. lumpish siş gibi, yumru gibi; aptal. lumpishness topak hali; ağırlık. lumpy yumrularla dolu, yumru yumru, topak topak. (k. dili) ister istemez tahammül etmek, kahrını çekmek. If you don't like it you can lump it (argo) Beğensen de bir beğenmesen de. ay; ay tanrıçası; (eski) gümüş. Luna moth Amerika'ya mahsus iri bir pervane, (zool.) Tropaea luna. delilik, cinnet, akıl hastalığı, divanelik, kaçıklık, ahmaklık, delicesine hareket. aya ait, kameri; yarımay şeklinde; gümüşe ait, gümüşlü. lunar caustic cehennemtaşı. lunar distance ayın güneşten veya bir yıldızdan derece hesabıyle olan uzaklığı. lunar module, LM aya insan götürmek için kullanılan roketin en ön kısmı. lunar month kameri ay. lunar rainbow ay lşığından meydana gelen gökkuşağı. lunar year yeni ay ile başlayan on iki veya on üç aylık yıl, ay yılı. ayda yaşadığı farz edilen kimse; ayı inceleyen kimse. yarımay şeklinde. deli, mecnun, akıl hastası, çılgıca yapılan; delilere mahsus; deli kimse. lunatic fringe aşırı hareketlerle bir fikir veya hareketi destekleyen kimseler. iki yeni ay arasındaki 291/2 günlükdevre, kameri ay. hafif yemek, öğle yemeği; öğle yemeğinde yenen yiyecekler; öğle yemeği yemek veya yedirmek. lunch counter büfe. lunch hour öğle tatili. hafif yemek, hafif öğle yemeği. luncheonette' hafif yemeklerin satıldığı küçük büfe. sandviç ve hafif yemekler yenilen lokanta. (geom.) birbirini kesen iki yayın meydana getirdiği şekil; hilâl şeklinde her hangi bir şey. duvar veya kubbedeki hilâl şeklinde aralık; (ask.) ay tabya. akcierlerin her biri. lungs (çoğ.) akciğer. at the top of his lungs avazı çıktığı kadar. kılıç ile hamle; saldırış, hamle; eskrim veya boksta hamle etmek; saldlrmak, davranmak. ciğerotu, (bot.) Pulmonaria officinalis. güneşle aynı ilişkisine veya hareketine ait. (bak.) loony. acı bakla, (bot.) Lupinus. kurda ait; aç kurt gibi; vahşi, yırtıcı. (tıb.) deri veremi. (eski) müşkül durum. leave in the lurch güç bir zamanda terketmek (bir dost veya ortağı) (den.) geminin birdenbire sallanması veya silkinmesi; sarhoş gibi sendeleme; sallanmak, silkinmek; sendelemek. pusu kuran kimse; adi hırsız, dolandırıcı, aldatıcı kimse . hayan veya balık tutmak için yem; şahin veya atmacayı geri getirmek için gösterilen kuş veya ete benzer şey; cazibe, tuzak; cezbetmek; kuş veya et gibi bir şey göstererek çağırmak (şahin) korkunç, dehşetli, korkutucu; donuk, uçuk renkli; karanlıkta kızıl alev saçan, kızıl renkli; renkli, parlak. hırsız gibi gizlenmek, pusuya yatmak; gizli olmak; gizli gizli dolaşmak. on the lurk pusuda lurkingplace pusu yeri; hırslızın gizlendiği yer. Kuzey Rodezya'nın başşehri, Lusaka. pek tatlı, çok lezzetli; fazla tatlı; zevki okşayan lusciously çok lezzetli olarak. lusciousness lezzetlilik. çok sulu, çok özlü; bereketli, bol; lezzetli; cafcaflı. (argo) ayyaş kimse; çok içki içirmek veya içmek. şehvet, şehvet düşkünlüğü; nefsaniyet; çok kuvvetli ve karşı konulamaz arzu; arzu, heves, düşkünlük; şehvetli olmak. lust for, lust after şehvetle arzu etmek. ing. -tre parlaklık, parıltı; cila; şaşaa, göz allalık, ihtişam; şamdan, avize, ışık veren şey; çok güzel olma; şöhret; cilalamak, parlaklık vermek. lusterware sırlı çanak çömlek. lusterless cilâsız, donuk, (mat.); zevksiz. şehvet düşkünü, şehvetli. lustfully şehvetli olarak. lustfulness şehvet düşkünlüğü. arınmaya ait; arınmak için kullanılan; beş senede bir olan. törenle arıtmak, yıkayıp arıtmak (ayinde); şartlamak. lustra'tion ayinde yıkayıp arıtma. (bak.) luster. parlak. lustrously parlak olarak. lustrousness parlaklık. (çoğ.) tra, trums) (eski) Roma'da beş senede bir yapılan nufus sayımı; bu zamanda yapılan genel arınma; beşsenelik müddet. vücudu kuvvetli, sağlam, dinç, canlı, gürbüz; kuvvetli. lustily kuvvetle, şiddetle. lustiness kuvvet, şiddet; şevk, iştah, zevk, canlılık. (müz.) ut, lavta cinsinden telli saz, kopuz; ut çalmak. lutist, lutanist udi, kopuzcu. borunun ek yerlerini yapıştırmak için kullanılan ince toz haline getirilmiş bir kil bileşimi; böyle bir bileşimle sıvamak. açık veya orta koyulukta yeşilimsi sarı renkli. bir çeşit parlak ipekli kumaş. (çoğ.) es, luces) (fiz.) ışık ölçüsü birimi. mafsaldan çıkarmak, yerinden çıkarmak, burkmak. luxa'tion çıkık. lüks, çok süslü şey. de luxe lüks, şatafatlı. Lüksemburg. . bereketli, çok bol; çok süslü. luxuriance, -cy bolluk. luxuriantly bol olarak; çok süslü olarak. lüks ya şamak; pek çok zevk almak; külfetli şekilde yetişmek. lüks, lükse ait, zevk verici, çok rahat. luxuriously lüks olarak, çok rahat şekilde. luxuriousness lüks olma, rahatlık. lüks şey; çok zevk veren şey; lüks hayata dalma; fazla bolluk içinde yaşama. Luzon. (tıb.) hastamn kendini kurt zannederek kurt gibi hareket etme deliliği; halk edebiyabnda sihirbazlıkla bir insaın kurt haline konulması. tar. Likaonya, Konya yöresinin eski ismi. lise. (b. h.) Atina yakınlarında Aristo'nun felsefe öğrettiği koru; konferans salonu; konferans ve konser yoluyle halk eğiten örgüt; lise. (tar.) Likya, Muğla yöresinin (eski) ismi. kurdayağı, (bot.) Lycopodium clavatum. (ecza.) kurdayağı tozu. asit pikrikten meydana gelen kuwetli bir patlaylıcı madde, lidit. (tar.) Lidya, Manisa yöresinin eski ismi. (eski) Lidya'ya ait; kadınsı; şehvet düşkünü; Lidyalı kimse; Lidya dili. Lydian mode (müz.) eski Yunanlılarda yumuşak ve sinirleri gevşetici bir gam. Lydian stone mihenk taşı. kül suyu, boğada suyu. yatış; yatacak yer. lying-in çocuk doğurma; loğusalık. lying to (den.) faça edip yatma. yalan söyleme, yalancılık. (tıb.) lenfa, akkan. lymph node. lenf bezi, akkan düğümü. lenfatik; içinde lenf bulunan; lenfe ait; heyecansız, aşırı serin kanlı, kaygısız, tembel halli; lenf damarı. lymphatic gland lenf bezi. lymphatic system lenf sistemi. lymphatic vessel lenf damarı. yargılamadan öldürmek, linç etmek. Iynch law linç kanunu. vaşak, kara kulak, (zool.) Caracal melanotis. pardine lynx vaşak, (zool.) lynx pardina. lynx-eyed çok keskin gözlü. ince dilinmiş soğan ile pişirilmiş (patates) (astr.) Şilyak takım yıldızı. (müz.) çenk, bir çeşit harp. lyre bird (zool.) Avustralya'ya mahsus ve kuyruğu çenk şeklinde bir çeşit kuş. lyrist çenk çalan kimse;gazel yazan veya okuyan kimse. lirik; gazel, lirik şiir; (çoğ.) güfte. lyric drama lirik dram. lyric poetry lirik şiirler. lyrical gazele ait, şiir tarzında. lyricism lirizm, lirik nitelikleri olma. lyricist şarkı veya müzikli oyun için güfte yazarı. (tıb.) kaybolmak,yok olmak (hastalık belirtisi, bakteriler); yok etmek. (biyokim.) bir çok proteinde bulunan bir amino asit,lizin. (tıb.) hastalık belirtilerinin tedricen kaybolması;bi-yokim.hücrelerin eriyip yok olması. lizol. (tıb.)kuduz hastalığı. (kıs.) medieval, middle. (kıs.) handful,Master, Monday,Monsieur. (kıs.) Messireurs. (kıs.) majesty, male, manual, mark, marquis, married, masculine mass, medicine, medium, meridian, mile, mill, minim, minute, modulus, month, moon, morning, mountain, noon. ı. İngiliz alfabesinin on üçüncü harfi; (b. h.) Romen rakamlarında 1000. (kıs.) meter (kıs.) Member of Parliament (isimden sonra gelir) (k. dili) anne. (kıs.) Massachusetts. (kıs.) Master of Arts. madam, efendim, hanımefendi (bir cevap veya cümle sonunda kullanılır) (önek), (İskoç), (İrl.) oğlu, zade (bazen Mc veya M' olarak yazılır) ölümü hatırlatan, ölümle ilgili; dehşetli, meşum. makadam, şose; makadam inşasında kullanılan malzeme. makadam usulü ile şose yapmak. makarna; karmakarışık şey; 18. yüzyılda İngiltere'de züppe. diğer bir dili taklit ederek mizahi bir şekilde yazılan (edebi eser) acıbadem kurabiyesi. tropikal Amerika'ya özgü iri bir papağan. gül kokulu bir çeşit enfiye. küçük hindistancevizi kabuğunun öğütülmesiyle elde edilen güzel kokulu bir baharat. göz yaşartıcı bomba imalinde kullanılan kimyasal bir sıvı. ortaçağda kullanılan ağır topuz; yetki belirtisi olarak kullanılan tören asası. macebearer bu asayı taşıyan görevli. Makedonya. Macedonian Makedonyalı; Makedonya dili; Makedonya ile ilgili. kab bir maddeyi sıvı bir maddede ıslatarak yumuşatmak; zayıflatmak; zayıflayıp erimek macera'tion yumuşama; zayıflama. Mach number (hav.) Mah sayısı. Orta Amerika'da kullanılan bir cins pala. Makyavel; Makyavel politikasını güden kimse. Machiavellian Makyavelce. Machiavellianism Makyavelcilik, Makyavelizm. kale siperine saldıran düşmanın üzerine kızgın yağ ve eritilmiş kurşun dökmek için açılan delik, tepe mazgalı. machie'olate bu amaç için delik açmak. düzenbazlık etmek, dolap çevirmek, entrika çevirmek. machina' tion (gen.) .(çoğ.) entrika, dolap, düzen. machinator düzenbaz kimse. makina; makina gibi çalışan herhangi bir şey; motorlu araç, araba; örgüt; mekanizma; politika çarkı; makinayla ilgili; makina ile yapılmış; makina ile imal etmek veya şekil vermek. machine gun makinalı tüfek, mitralyöz. machine-made makina işi. machine oil makina yağı. machine shop makina atölyesi; tornacı dükkanı. machine tools torna ve planya gibi maki- nalar, imalat aletleri. machine work makina işi. knitting machine trikotaj makinası. sewing machine dikiş makinası. makinalar; herhangi bir makinanın işleyen (kıs.)ımları; edebi eserlerde olumlu sonucu hazırlayan beklenmedik olay; bir sonuca varmak için baş vurulan vasıtalar. makinist. uskumru, (zool.) Scomber scombrus. mackerel sky atılmış pamuk gibi bulut. chub mackerel kolyoz, (zool.) Scomber colias. horse mackerel istavrit, (zool.) Trachurus; orkinos, (zool.) Thunnus thynnus. yağmurluk; kauçuk kaplı ince kumaş. leke, benek, bulanıklık; (matb.) bulanık basmak. aynı türden birleşmiş çift kristal. düğümlü örgü, düğümler atılmış süslü kordon veya sicim. macro- (önek) büyük, büyümüş, iri. büyük başlılık, iri beyinlilik. macrocephalous iri beyinli. (meteor.) geniş bir alanda hüküm süren genel iklim. kendi başına küçük bir alem olan insana oranla büyük alem, kainat, evren. geniş kapsamlı genel ekonomi bilimi. bir nesneyi olduğu gibi veya olduğundan büyük gösteren fotoğraf. protein veya kauçukta olduğu gibi çok büyük molekül. sesli harfin uzun olduğunu göstermek için üzerine konulan (-) işareti. (zool.) arka ayakları çok büyük olan keseli hayvanlardan, kanguru gibi; kanguruya benzeyen hayvan. leke, nokta, benek (güneş veya deride) lekelemek, kirletmek. macula'tion leke, lekeler. benekli, lekeli. leke; (matb.) bulanık basmak. (der, dest) deli, divane; çılgın, çıldırmış; (A.B.D.),(k. dili) çok kızmış, kudurmuş; kuduz; delice; dengesini kaybetmiş, kendinden geçmiş. (mad.) about (k. dili) fazla istekli,can atan. (mad.) as a hatter, (mad.) as a March hare zırdeli. (mad.) money (argo) bir kızın birlikte gezmeye gittiği erkek arkadaşlıyle münakaşa etmesi halinde, eve dönebilmek için yanında bulundurduğu ufak para. hopping (mad.) (A.B.D.), (k. dili) çok kızmış, köpürmüşl like (mad.) deli gibi, çılgınca madly delice. madness delilik. Madagaskar Adası genelev idare eden kadın. (çoğ.) mesdames) bayan (evli), sayın bayan (mektup başında), madam. delişmen, ele avuca sığmaz. delirtmek; delirmek; sinirlendirmek. çıldırtıcı, delirtici; sinirlendirici, can sıkıcı. maddeningly çıldırtırcasına. boya kökü, kızıl boya; bu kökten alınan parlak kırmızı boya, fes boyası. madder lake sarıya çalan kızıl bir renk. çılgın, zıvanadan çıkmış, köpürümüş, çok hiddetlenmiş; çıldırtıcı. (bak.) make; yapılmış, mamul; istikbali garanti altına alınmış, işi yolunda; yapma, doldurma. have it made ısmarlamak; (A.B.D.), (argo) sonucundan emin olmak. loosely made bol yapılmış, gevşek örülmüş (elbise) well made biçimli, iyi yapılı Madeira adaları; burada yapılan bir şarap. (çoğ.) (Fr.) mesdemoiselles) evlenmemiş Fransız kadını, matmazel; Fransız mürebbiye veya kız öğretmen. ısmarlama; tam uygun, yerinde. uydurma, yalan; makyajlı, yüzü boyalı; tamamlanmış; tazmin edilmiş, zararı ödenmiş. tımarhane. New York şehrinde birçok reklam sirketinin bulunduğu cadde; Amerikan reklam dünyası deli. Meryem Ana, Hazreti Meryem; Meryem Ana resmi veya heykeli. Madonna lily beyaz zambak . bir çeşit sık dokunmuş ince pamuklu kumaş; parlak renkli büyük başörtüsü. delikli mercan; bu mercanı yapan hayvancık Madrid. pastoral şeklinde bir şiir türü, (kıs.)a gazel; çoğunlukla çalgısız olarak çeşitli perdelerde birkaş sesle söylenen şarkı. deliotu, (bot.) Alyssum; bir tür hodan. şair Virgilius ile Horatius'un hamisi; hami, bilhassa edebiyat ve sanat hamisi. Norveç'in batı kıyısna yakın ünlü girdap; (k. h.) girdap; tehlikeli ve karşı konulmaz güç. şarap tanrısı Bakus'un buyruğundaki peri; heyecanla kendinden geçmiş kadın. çıplak gözle görülebilen. it., (müz.) ağır ve görkemli; maestoso it. üstat, bilhassa müzik üstadı, mayestro, orkestra şefi. denize iniş yapan havacılara mahsus bir çeşit cankurtaran yeleği. Sicilya çıkışlı gangster örgütü; (k. h.) Sicilya'da kanun düşmanlığı veya düşmanları dergi, mecmua; depo; cephane deposu; silahta fişek hazinesi. Macellan Boğazı galibarda, morumsu kırmızı boya veya renk. sürfe, kurt, kurtçuk, sinek kurdu, peynir kurdu; (eski) delice arzu, merak, sevda. woodboring maggot ağaç kurdu. maggoty kurtlu. (çoğ.) doğuda gördükleri yıldız aracılığıyle yeni doğmuş olan Hazreti isa'yı ziyarete gelen üç müneccim (Matta 2: 112); eski Medya ve iran'da ruhban sınıfı; Mecusiler. sihirbazlık, sihir, büyücülük, büyü; gözbağcılık, hokkabazlık; sihirle ilgili, büyücülükte kullanılan; sihirli, büyülü magic mirror bakılınca gaipten haber veren ayna. magic wand sihirli değnek. black magic cin ve şeytanlar aracılığıyle yapılan büyü. white magic melekler aracılığıyle yapılan büyü, zararsız büyü. magical büyü gibi, sihirle ilgili. magically büyülü surette, büyüleyerek. hakime ait, hakimane, amirane; tumturaklı; salâhiyetli maggisterially hâkimane surette. magisterialness amirane tavır. hakimlik; hakimler; bir hâkimin nüfuz bölgesi veya vazifesi. eczanelerde hazır bulunmayıp reçeteye göre yapılan (ilaç) hükümetin baş makamlarını işgal eden yetkili sivil memurlardan biri; sulh hakimi. (çoğ.) -mata) yumuşak macun halinde madensel veya bitkisel bir bileşim; (jeol.) mağma Kral John tarafından 1215'te çıkarılan ve halkın bireysel hak ve dokunulmazlıklarını tanıyan siyasal belge; kişisel özgürlüğü savunan herhangi bir anayasa. yüksek ruhlu, alicenap, yüce gönüllü, asil tabiatlı. magnanimity alicenaplık. magnanimously cömertçe. kodaman, büyük adam, nüfuzlu veya meşhur kimse; patron, sermayedar. Manisa'nın eski ismi. Magnesian Manisa sehrine veya ahalisine ait. magnezyum oksit, manyezi. milk of magnesia manyezi sütü. magnesian manyeziye ait. magnezyum. magnesium lamp magnezyumla yanan lamba. magnesium light magnezyumun yanmasından meydana gelen çok kuvvetli ışık. magnesium silicate magnezyum silikatı. magnesium sulphate ingiliz tuzu, magnezyum sülfatı mıknatıs: mıknatıs gibi şeker şey. horseshoe magnet at nalı şeklinde mıknatıs. mıknatısi, mıknatıs özelliği olan, manyetik, mıknatısla çekilen; çok cazip, çekici (kimse); manyetizmaya ait. magnetic coil mıknatıs bobini magnetic field mıknatısın tesir alanı, manyetik alan. magnetic induction temas olmadan bir mıknatısın diğer bir madene tesir etmesi. magnetic needle pusula iğnesi, mıknatıslı ibre. magnetic north pusulanın gösterdiği kuzey yönü. magnetic pole bir mıknatısın iki kutbundan biri, mıknatıs kutbu; mıknatısi kutup, pusulanın işaret ettiği arz mıknatıs kutuplanndan biri. magnetic storm yeryüzünü çevreleyen manyetik alanda güneş etkisiyle meydana gelen ani değişiklik. magnetic tape teyp bandı. magnetic variation pu sula iğnesinin gerçek kuzeyden sapma derecesi. magnetically mıknatıs gibi; mıknaıtıs kuvvetiyle. mıknatısiyet; manyetizma; mıknatısiyet husule getiren şey. manyetit. mıknatısiyet vermek, mıknatıslamak; cezbetmek, meftun etmek magnetization mıknatıslama. (çoğ.) mıknatısla elektrik meydana getiren makina, manyeto. (önek) mıknatısiyetle ilgili, buna ait veya bununla meydana gelen. magneto electricity indükleme akımı. magneto generator daimi mıknatıslı jeneratör, manyeto. magnetom'eter manyetik kuvveti ölçme aleti manyetometre. magnetoscope manyetik kuvveti bulmaya yarayan alet, manyetoskop. Meryem Ana'nın Hamt ilahisi (Luka 1: 4655); bu ilahi için müzik parçası. büyültme. ihtişamlı, görkemli, şaşaalı, debdebeli, tantanalı: fevkalade, nefis. magnificence ihtişam, görkem, azamet, debdebe. magnificently fevkalade olarak, mükemmel şekilde; ihtişamla. Venedik asilzadelerine verilen ünvan; mevki ve servet sahibi adam. büyük göstermek, büyütmek; mübalâğa etmek, abartmak; (eski) övmek, methetmek, göklere çıkarmak. magnifying glass pertavse, büyüteç. tumturaklı, mübalaalı abartmalı (söz) magniloquence tantanalı ve belagatli söz söyleme. magniloquently mübalağalı bir şekilde. büyüklük, boy; önem, ehemmiyet; (astr.) kadir. star of the first magnitude birinci kadirden olan yıldız. manolya, (bot.) Magnolia grandiflora. şarap veya sert içkilere mahsus büyük şişe (1,5 litre) magnum opus edebiyat veya sanatta şaheser; bir şahsın en büyük eseri. saksağan, (zool.) Pica pica. Macar; Macarca. mahlep, (bot.) Prunus mahaleb. mihrace, Hint hükümdarlarına mahsus ünvan mihracenin karısı. Hindistan'da evliya derecesinde adam. Mehdilik. çinlilere mahsus ve 144 taşla oynanan bir çeşit domino. (bak.) maulstick. mahun, maun, (bot.) Swietenia mahogani; maun rengi, kırmızıya çalan kahverengi. (bak.) Muhammad. Hindistan'da fil seyisi veya sürücüsü. genç kız, bakire kız, kız çocuk; hizmetçi kız. maid of all work her işi gören hizmetçi kadın maid of honor kraliçe veya prenses nedimesi; düğünde geline refakat eden kız. old maid evlenmemiş yaşlı kız; titiz ve telaşlı kimse. meydan, alan. genç kız, evlenmemiş kız; evlenmemiş, bekâr; tecrübesiz, bakir, yeni, taze; masum, nezih; ilk. maiden effort ilk teşebbüs. maiden name evli kadının bekarlık soyadı. maiden over kriket oyununda sayı kaydedilmeyen devre. maidenly kız gibi; mahcup. baldırıkara, (bot.) Adiantum. bikir. kızlık, erdenlik, bakirelik. hizmetçi kadın. zihinde şekil almamış bir düşünceyi Sokrat tarzında sorgu usulü ile meydana çıkarmaya ait. sarıağız (balık), (zool.) Sciaena aquila. etten veya et suyundan meydana gelmeyen. halka veya zincirden yapılmış zırh; böyle zırh giydirmek. mailed fist saldırı tehdidi, baskı posta; posta arabası; (A.B.D.) postaya vermek, posta ile göndermek. mail train posta treni. firstclass mail en yüksek posta ücretine tabi adi mektup. posta ile gönderilebilir. mektupların içine konup postalandığı torba. posta kutusu. posta gemisi; postalama işlerinde kullanılan makina; postaya gidecek mektup veya paketleri hazırlayan kimse; banyo edilmek üzere film postalamaya elverişli ufak torba. (çoğ.) men) postacı. posta siparişiyle alınan. mailorder house posta ile sipariş kabul eden mağaza. sakat etmek, sakatlamak. asıl, esas, başlıca, ana main bearing ana yatak. main body (ask.) asll kuvvet. main deck (den.) baş güverte. main reasons (huk.) mucip sebepler, gerektiren sebepler. Main Street bir kasabanın çarşı caddesi; taşra gelenekleri. main yard (den.) mayistra sereni. the main chance şahsi menfaat, kişisel çıkar. mainly başlıca,esasen. ana kara, ada olmayan toprak parçası. (den.) ana direk, geminin ortada bulunan büyük direği. (den.) mayistra yelkeni. (den.) mayistra yelkenini idare eden uskuta halatı. büyük zemberek, ana yay; asıl sebep, baş sebep. (den.) grandi çanaklarını pruva direğinin alt tarafına bağlayan payanda; başlıca dayanak. orta; ana görüş. sürdürmek; korumak, muhafaza etmek; beslemek, bakmak; bakımını sağlamak; iddia etmek, teyit etmek. maintain a family aile geçindirmek. main tain a railroad demiryolunu işletip iyi halde muhafaza etmek. maintain one' reputation şöhretini muhafaza etmek, adını bozmamak. maintain that it is so böyledir diye iddia etmek. bakım işi; idame, muhafaza; iddia, teyit; himaye; maişet, nafaka, yiyecek; (huk.) taraflardan birine yardım suretiyle davaya fuzuli müdahale. (den.) grandi çanaklığı. metrdotel, baş garson; (tereyağ, maydanoz ve limon suyu ile yapılan) soslu. ing. mısır, darı. haşmetli, şahane, muhteşem, heybetli. majestically heybetli bir sekilde. şevket, haşmet, heybet, celal; b.h.kral veya eşine verilen ünvan . Your Majesty, His Majesty, Her Majesty Haşmetmeap, Majeste. rengarenk ve parlak italyan çinisi. (A.B.D.) üniversitede öğrenimi belli bir konuda yoğunlaştırmak, başlıca bir mevzu takip etmek. (ask.) binbaşı; (müz.) majör; (man.) büyük terim, büyük önerme; (A.B.D.) bir üniversite ögrencisinin takip ettiği esas sertifika, birinci disiplin; (bir branşta) öğrenci. major general tuğgeneral. büyük; başlıca, çoğu (kısım), asıl; (müz.) (gam) majör; (man.) tasımın büyük önermesine ait. major key majör perdesi. major offense büyük suç. major premise, major term (man.) büyük terim, büyük önerme. major suit briçte kupa veya maça. (çoğ.) mos) saray veya malikânede vekilharç. (A.B.D.) bando önünde caka satarak yüruyen kız. ekseriyet, çoğunluk; oy çoğunluğu; rüşt, erginlik, reşitlik. absolute majority salt çoğunluk. büyük harf, majüskul; büyük harfle yazılmış. yapılış, yapı, şekil, biçim; mamulât, marka; hasılat, randıman, verim; (elek.) devrenin kapanması. be on the make (k. dili) kendi kazancı peşinde olmak; cinsi münasebet için eş aramak. yaratmak, yapmak, meydana getirmek, atamak; anlamak, kazanmak, düzeltmek, mecbur etmek, sağlamak, (yol)almak ,ulaşmak, erişmek, elek. (devreyi) kapatmak, (argo) cinsel ilişkide bulunmak, kabarmak.make a clean breast of itiraf etmek, içini boşaltmak.make a difference fark etmek. make a face suratını buruşturmak,somurtmak, make a fire ateş yakmak yalandan inanma; sahte, samimi olmayan, sahtekâr. (den.) palamarın bağlandığı iskele babası veya şamandıra. yapan şey veya kimse; b.h. Allah; (huk.) bono imzalayan kimse. geçici tedbir; geçici tedbir türünden. yapılış; makyaj, yüze düzgün sürme; (matb.) mizanpaj, tertip; bütünleme sınavı. tartı tamam olsun diye ilâve edilen ağırlık; takım tamam olsun diye ilâve olunan değersiz kimse veya şey (okeye dördüncü) yapma, etme; teşekkül, yapı. başarı sebebi; (çoğ.) malzeme; (çoğ.) hususiyetler, nitelikler. making iron kalafat demiri. He has the makings of a man Adam olacağa benziyor. in the making olmakta, yapılmakta. (Lat.) kötü maksatla, kötü niyetle. bakır taşı, malakit. intibak edemeyiş, uyumsuzluk. maladjusted intibak edemeyen, uyumsuz . kötü idare etmek. kötü idare. beceriksiz, eli işe yakışmaz, sakar hastalık, illet, dert. ispanya'nın Akdeniz kıyısmda bir liman şehri; burada yapılan beyaz şarap; buraya mahsus tatlı misket üzümü. Madagaskarlı kimse; Madagaskar dili; Madagaskar ahalisine veya diline ait. kırıklık, keyifsizlik. (çoğ.) atlarda dizin iç taraflnda meydana gelen çatlak veya yara. arsız, küstah (kimse) Sheridan'm"The Rivals,, adlı piyesinde uygunsuz sözleriyle ünlü kadın. sözcükleri uygunsuzca kullanma. münasebetsiz, yersiz, yakışıksız, uygunsuz; uygunsuzca. elmacık kemiğine ait; elmacık kemiği. sıtma. malarial sıtmalı. (tıb.) iyi özümlenmeyiş. Malawi. Malaya yarımadası veya ahalisine ait; Malayall; Malaya dili; bir çeşit iri tavuk Malay'an Malayalı. Malezya. memnun olmayan, tatmin olmayan; tatmin olmayıp isyana hazır kimse. (Fr.) deniz tutması. Maldiv Adaları. (Fr.) yurt özlemi, evseme, yurtsama. erkek. male chauvinist kadınları hor gören erkek. lânet, beddua; iftira. suçlu kimse; kötülük eden kimse. malefac'tion kötülük etme. büyü gibi kötü tesiri olan, zararlı başkalarına zarar veren, kötü maleficence kötülük, kötü hareket veya hal. kötü niyetli, hain. malevolence kötü niyet. malevolently kötü niyetle. (huk.) kötülük, özellikle görevi kötüye kullanma. malfeasant kötülük eden (kimse) kusurlu teşekkül, sakatlık. malformed' bünyesi kusurlu, sakat. Mali, Batı Afrika'da bir cumhuriyet. kökleşmiş bedhahlk, kötülükçülük; şiddetli nefret, derin düşmanlık; öldürucü şey; eza, cefa. elmadan yapılmış; elmaya ait. kötülük, bedhahlık, garaz; muziplik, iğneleme; (huk.) ızrar niyeti. malice aforethought, malice prepense (huk.) taahhüt. kötü niyetli, bedhah; muzip. maliciously bile bile, kötü niyetle. kötücül, bedhah, habis; garezci. iftira etmek, yermek. maligner iftiracı kimse. habislik; (tıb.) habis tümör. zarar veya ıstırap vermek isteyen. malignantly kötü niyetle. yalandan kendini hasta göstermek, hasta pozu yapmak, hastalık taslamak. malingerer hasta pozu yaparak vazifeden kaçan kimse. ağaçlık yol; mesire; (A.B.D.) arabalara kapalı ağaçl çarşı yeri. (bak.) maul. bir çeşit yaban ördeği, (zool.) Anas platyrhynchos. çekice gelir, dövülür; kolay uyar, yumuşak huylu, uysal. malleabil'ity dövülme kabiliyeti. tahta veya lastik başı olan çekiç; (spor) sopa. (tıb.) ortakulaktaki çekiç kemiği. isp. Mayorka. ebegümeci, (bot.) Malva sylvestris .marsh mallow hatmi, (bot.) Althea officinalis. musk mallow amber çiçeği, (bot.) Hibiscus abelmoschus. yellow mallow, Indian mallow sarı hatmi, (bot.) Abutilon. Yunanistan ve ispanya'da yapılan bir çeşit tatlı şarap. kötü veya yetersiz beslenme, gıdaslzlık. (dişçi.) alt ve üst dişlerin kusurlu kapanlşu. fena kokulu. yolsuzluk, kötü hareket; (huk.) itinasızca veya yanlış tedavi; vazifede ihmal veya suiistimal, görevi kötüye kullanma. çoğunlukla bira yapmak için çimlendirilmiş arpa, malt; arpa veya başka tahıldan malt yapmak, malt veya malt özü ile terbiye etmek; malt haline gelmek malt liquor malttan mayalanma usulu ile yapılan içki. malted milk süt tozu ve malt tan yapılmış dondurmalı bir içecek. malty malt gibi, malt ihtiva eden. Malta Malta fever Malta humması. Maltalı, Maltız; Malta dili; Malta adasına veya diline ait Maltese cat Maltız kedisi. Maltese cross dört kolu eşit ve uçları çentikli. Malta haçı. Maltese goat maltız keçisi. katranlı bir harç. Maltüs kuramına ait; iktisadi durumu düzeltmek için nüfus artışının azaltılması zorunluluğu fikrini ileri süren TR Malthus'un kuram veya felsefesi. maltoz. kötü davranmak, eziyet etmek. maltreatment fena muamele. malt imal eden kimse. ebegümecigiller familyasına ait. rüşvet yeme, irtikap, suiistimal, zimmete para geçirme. (ç. dili) anne. Japonya ve başka uzakdoğu memleketlerinde hanım. mambo (dans) Memluk, Kölemen, Mısır'da kölelerden meydana getirilen asker sınıfı ve Mısır Sultanları. (bak.) mama. meme. mammary memeye ait. memeliler sınıfından hayvan. mammal'ian memeli hayvana ait. hayvanat ilminin memeliler dalı. mammalogist memeliler uzmanı. (zool.) memeli. (zool.) meme şeklinde, mememsi. (anat.) meme, meme şeklinde uzuv. memeye ait veya ona benzer, mememsi (önek) meme. insanı kötü yola sevkeden servet ve mal; hırs, ihtiras; (b. h.) hırs veya servet tanrısı. mamut; gayet iri, dev gibi. (ç. dili.) anne; (A.B.D.) zenci sütnine, Arap dadı (çoğ.) men) adam, erkek; erkek cinsi; insan; insan türü; erkek adam; uşak, erkek işçi; biri, bir kimse, şahıs, kişi; satranç veya dama taşı, pul the Man (A.B.D.), (argo) beyaz adam; yönetim, sistem. man about town tiyatro ve gece kulübüne sıkça giden adam. Man alive! Yahu! Be adam! man and boy hayatı boyunca. man and wife, man and woman kan koca. man Friday köle gibi sadık uşak (Robinson Crusoe'nun kölesi) man in the moon ayın içinde görüldüğü farzolunan hayalt adam . man in the street sokaktaki. adam man of letters edip, yazıcı. man of the house evin erkeği. man of the world halden anlayan adam. man' estate erkeğin madde ten ve manen olgunlaşması, rüşt. man to man erkek erkeğe, samimi olarak, açıkça. as a man insan gözü ile, insanlık bakımından. as one man birlikte, uyuşarak. be one' own man müstakil olmak, kendisini idare edebilmek. best man sağdıç. every man jack herkes, son ferde kadar. fellow man hemcins, insan .inner man insanın tinsel varlığı; mide, iştah. play the man erkekçe davranmak. to a man son ferde kadar, hepsi birden. (ünlem), (argo) (şaşkınlık, zevk, onay gösterir): Hey,man! Man, what a gamel; (konuşmada bir anlamı olmadan boşlukları dolduran söz): Man, did you see... (ned, ning) bir işe adam tayin etmek. iri bir cins deniz anası; (eski) harp gemisi. (antro.) insan veya maddede bulunabilen dogaüstü bir kuvvet. (gen.) (çoğ.), kelepçe; kelepçe takmak, kelepçelemek. idare etmek; çevirmek, kullanmak; terbiye etmek; yola getirmek; kandırmak; tertip etmek, düzenlemek; yolunu bulmak; müdür olmak; işini uydurmak, işini çevirmek; geçinmek. idare edilir, idare edilebilen. manageabil'ity, manageable ness idare olunma kabiliyeti. manageably idare olunur surette. idare, yönetim, usul; yönetim kurulu, idare edenler. yönetmen, müdür, direktör; idare memuru, yönetici, idareci. board of managers idare heyeti, yönetim kurulu. yönetimsel, idari, idareye veya müdüre ait . Managua şehri, Nikaragua'nm başkenti. isp. yarın veya başka bir zaman; (colloq.) çıkmaz aynı son çarşambası. asker, eski zamanda süvari neferi. denizayısı, denizperisi, (zool.) Trichechus manatus. Mançuryall, Mançu; Mançurya dili; Mançulara veya dillerine ait. (huk.) yüksek mahkeme tarafından bir alt mahkemeye veya belediyeye verilen yazılı emir. (eski) çin'de askeri veya mülki yüksek memur; mandalina, (bot.) Citrus reticulata; mandalina rengi; manda lina liköru; b.h. eskiden çin'in resmi dili olan bir Kuzey çin lehçesi mandarin. duck çin ördeği, (zool.) Aix galericulata. diğer bir memleket üzerinde mandası olan memleket. mandater; vekil. manda; vekalet; emir, ferman; emirname. zaruri, zorunlu, gerekli; mandater; vekil. çene kemiği, alt çene; kuş gagasının üst veya alt kısm;ı eklembacaklılarda üst çenenin bir yanı. mandib'ular çene veya gagaya ait. mandib'ulate(d) çenesi olan. mandolin. adamotu, kan kurutan, adamkökü, muhabbet otu, hacı otu, (bot.) Mandragora officinarum; (bak.) May apple. (mak.) mil, fener mili, çıkrık iği, mandrel; bir kalıbın yuvarlak çelik göbeği. Batı Afrika'da yaşayan ve sürü halinde gezen bir cins iri ve yırtıcı maymun, (zool.) Mandrillus sphinx. yele. yamyam; insan eti yiyen köpekbalığı veya başka hayvan. manej, at eğitimi; bu eğitimin yapıldığı yer; talimli atın yürüyüşü ve hareketleri. çog. (eski) Romalılarda ölmüş kişilerin mabutlaştırımış ruhlan; ruh. manevra; hile, dolap; tedbir; manevra yapmak; dolap çevirmek; tedbir almak. erkekçe, mert, cesur, yiğit. manfully erkekçe, yiğitçe. manfulness mertlik, yiğitlik. (kim.) manganat, manganik asidin herhangi bir. tuzu. mangan, manganez. manganese steel manganezli sert çelik. bir manganez filizi; dört değerli mangandan oluşan tuz . hayvanlarda uyuz hastalığı . ing. hayvanlara yedirilen pancar. yemlik, ahır yemliği. vurarak ezmek veya parçalamak, kabaca kesip şeklini bozmak; bozmak. iki silindirli ütü makinası; silindirli makina ile ütülemek. (çoğ.) es veya Hindistan'a mahsus yumurta şeklinde ve sarımsı bir meyva, Hint kirazı, .mango, (bot.) Mangifera indica. eskiden taş veya ok atan bir mancınık. tropikal memleketlere mahsus kalın kabuklu ve sulu bir meyva; bu meyvayı veren ağaç, (bot.) Garcinia mangostana. mangrov, tropikal kuşaktaki kıyı ve bataklıklarda yetişen bir bitki cinsi, (bot.) Rhizophora mangle. uyuz, uyuz gibi olan; perişan, pis, iğrenç, tiksinti veren. manginess uyuzluk. kabaca itmek; kaba kuvvetle itip kakmak; makina kullanmadan kaba kuvvetle kaldırmak. Manhattan adası; viski ve vermutla yapılmış bir içki. Manhattan District atom bombası. planının şifreli ismi. yeraltına inip boru veya kablo onarımı yapmak için caddelerdeki yuvarlak ve üstü kapaklı delik, baca. erkeklik, yiğitlik; erkeklik hali veya çağı; insanlık. manhood suffrage bütün ergin erkeklerin rey verme hakkı. bir insanın bir saatlik çalışması. (sonek) asırı merak: bibliomania kitap düşkünlüğü. kleptomania hırsızlık hastalığı. megalomania büyüklük kuruntusu. fazla düşkünlük, iptilâ, merak, mani; manya denilen bir çeşit delilik, cinnet. çılgın, deli; manyak kimse, çıldırmış kimse. çılgıni deli. maniacally delice, çılgınca. M.S. 3. ve 5. yüzyıllar arasında rağbet bulan ve Zerdüştlük mezhebinden esinlenip hem Allaha hem Seytana inanan bir mezhep; bu mezhebe ait. Manich(a)eism bu mezhep ve inançları. el ve bilhassa tırnak tuvaleti; manikürcü; manikür yapmak. manicurist manikürcü. manifesto, kaptan tarafından gümrük idaresine gemideki malları bildirmek üzere verilen liste, gümrük beyan namesi, yük senedi. aşikar, belli, açık, meydanda olan. manifestly açıkça, aşikar olarak. manifestness açıklık, aşikarlık. açıkça göstermek, belirtmek, izhar etmek, ispat etmek; manifestoda göstermek; kendini belli etmek, kendini göstermek. tezahür, görünme, belli olma; meydana koyma. (çoğ.) toes) tebliğ, bildiri, umuma hitap eden beyanat. türlü türlü, pek çok, değişik, çeşit çeşit; teksir edilmiş kopyalardan biri; (mak.) birkaç ağızlı boru, taksim borusu. makina ile kopyalarını çıkarmak (mektup); teksir etmek, (çoğ.)altmak. manifolder teksir makinası. manken, insan şekli; anatomi modeli; adamcık, ufak adam, cüce. Manila, Filipin adalarının başşehri; Manila keneviri; Manila purosu. Manila paper Manila kenevirinden Yapılmış sağlam ambalaj kağıdı Manila rope. Manila kenevirinden yapılmış halat. manyok, (bot.) Manihot utilissima. (eski) Roma ordusunda altmış veya yüz yirmi erden ibaret bölük; ayin esnasında bazı papazlann sol kolları üzerinde taşıdıkları bir çesit enli şerit. el ile işletmeye ait; eski Roma ordusunda altmış veya yüz yirmi erden ibaret olan bölüğe ait. el ile işletmek, hünerle işletmek veya yapmak, ustalıkla idare etmek, manevra yapmak; hile karıştırmak. manipula'tion el ile işletme, idare; manevra, dalavere, hile manip'ulative, me nip'ulatory el ile işletme kabilinden; dalavereci manip'ulator idare eden kimse; vurguncu kimse; telgrafta maniple; manipulatör. Kuzey Amerika'daki kızılderili kabilelerinden birinin inancına göre hayat ve doğayı idare eden ruhlardan biri. beşeriyet, insanlık; insanoğulları; erkekler. erkeğe yakışır, erkekçe, erkek gibi. erkekçe, erkek vasıflarına haiz: mert, yiğit. manliness yiğitlik, mertlik. insan tarafından meydana getirilen veya yapılan, suni. kudret helvası; ruhani gıda; dişbudak gibi ağaçlardan sızan koyu ve tatlımsı madde. insan modeli, manken; kadın manken. hal ve hareket tarzı, tavır; âdet, usul; çeşit; (çoğ.) görgü, terbiye, her zamanki konuşma ve hareket şekli, tavır ve hareket; üslup, tarz. all manner of her seşit. by all manner of means muhakkak, her halde. by no manner of means katiyen, asla. He has no manners. Usul adap bilmez. Terbiyesizdir. to the manner born doğuştan kibar. in a manner of speaking bir manada. muayyen üslup veya hareket tarzı olan; yapma tavırlı. ill-mannered terbiyesiz. well-mannered nazik tavırlı, terbiyeli. hususi bir tavır ve harekete fazla bağlı olma; yapma tavır; sanatta bir uslubu aşırı derecede kullanma. mannerist bir üslubu fazla kullanan sanatkar. terbiyeli; nazikçe. mannerliness görgülülük, nezaket. erkek gibi (bilhassa kadın), erkeksi; erkeğe yakışır, erkekçe. mannishly erkek gibi. mannishness erkek gibi oluş. (bak.) maneuver manometre, basıölçer. manomet'ric(al) manometreye ait. malikâne; tımar, zeamet. manor house malikane konağı. manor'ial malikaneye ait. insan kuvveti; işçi sayısı, personel. (Fr.) (mesleğinde) gayretli fakat başansız. (mim.) tepesi az meyilli eteği daha dik çatı. papaz evi. (çoğ.) menservants) uşak. büyük ve güzel ev, kaşane; eskiden malikane konağı. adam öldürme, insan katli; (huk.) önceden tasarlamadan adam öldürme, kasıtsız katil. kasıtsız adam öldüren kimse. (eski) yumuşak huyluluk, munislik, uysallık. manta ray (biyol.) tropikal sularda yaşayan ve altı metre kadar eni olan bir cins balık. şömine rafı ve kenarları. mantelpiece şömine rafı. (kıs.)a manto; topçuları muhafazaya mahsus top kalkanı. kehanet veya peygamberliğe ait. şal; (kıs.)a manto. praying mantis peygamber devesi, (zool.) Mantis religiosa. (mat.) mantis, bir logaritmanın ondalık (kıs.)mı. kolsuz manto; örtü, örten şey; midye gibi kabuklu su hayvanlarını örten iç deri; lüks fitili, lüks gömleği; (jeol.) yer kabuğu ile yerözeği arasında kalan bir katman. mantled örtülü. 17. yüzyılda kadınların giydiği bol manto. ele ait; el ile yapılan veya idare edilen; bir ilmin veya bir sanatın esaslarını toplayan küçük kitap, elkitabı; (ask.) talimname, kılavuz; (müz.) orgda tuş tertibatı, klavye. manual alphabet parmak hareketleriyle şekil verilen sağır-dilsiz alfabesi. manual labor amelelik; elle yapılan iş, ağır iş. manual training elişi eğitimi. manually el ile. imal, yapma; mamulat; imal etmek, yapmak; yalandan icat etmek, uydurmak. manufacturer fabrikatör. (-ted, -ting) serbest bırakmak, azat etmek (köle) manumis'sion azat etme; azat edilme, serbest bırakılma. gübre; gübrelemek. artificial manure suni gübre. barnyard manure ahır gübresi. (çoğ.) manus) (anat.) el; ön ayak; Roma hukukunda kocanın kansını idare etme hakkı. (kıs.) MS, (çoğ.) MSS) bir eserin metni, müsvedde; el yazması kitap. İngiltere'nin batısında bulunan Man adasına mensup; Man dili. the Manx Man ahalisi. Manx cat kuyruksuz bir çeşit kedi. Manxman Man adası yerlisi. (more, most) çok, sayıca çok, bir hayli; bir çoğu. the many halk yığınları. many-colored çok renkli, rengarenk. many-sided çok cepheli, kanşık. many a time çok kere, çoğu zaman. a good many birçok, hayli. a great many pek çok. Maoculuk. Yeni Zeland yerlisi; Yeni Zeland yerlilerinin dili. (-ped,- ping) harita, plan; ( argo) surat; haritasını yapmak; ayrıntılarıyle planlamak. off the map ortadan kaybolmuş. put on the map (k. dili) (bir yerin) ismini duyurmak. isfendan, akçaağaç, (bot.) Acer; bu ağacın sert kerestesi. maple leaf Kanadalıların milli işareti. maple sugar akçaağaç şekeri. maple syrup bu ağacın özünden alınan pekmez. maki; (b. h.) İkinci Dünya Savaşında Nazilere karşı savaşan Fransız direnme örgütü. (-red, -ring) bozmak, sakatlamak, zarar vermek; şeklini bozmak. make or mar yapmak veya bozmak. Batı Afrika ve Hindistan'da bir çeşit iri leylek, (zool.) Leptoptilos; bu kuşun yumuşak tüyü; bir çeşit ince floş; böyle floştan yapılmış kumaş. bilhassa Kuzey Afrika'da Allahın adamı sayılan derviş; derviş türbesi; derviş inzivagâhı. maraskin, acı kirazdan yapılan bir çeşit likör. maraschino cherry şurup içinde konserve edilmiş kiraz. (Yu.), (tıb.) kuruyup zayıflama. marasmic bu illete ait. uzun mesafe koşusu, maraton. çapulculuk maksadıyle akın etmek, çapulculuk etmek. marauder çapulcu, yağmacı. mermer; mermerden yapılmış sanat eseri veya kitabe; (çoğ.) mermer heykel koleksiyonu; mermer gibi düz, soğuk veya sert olan şey; bilye, misket, zıpzıp; (çoğ.) zıpzıp oyunu; mermer, mermerden; mermer taklidi, mermer gibi damarlı; mermer gibi soğuk, donuk, düz, beyaz veya hissiz olan; mermer taklidi boyamak, harelemek, ebrulamak. lose one' marbles (argo) aklını kaçırmak. marble-edged kenarı mermer gibi damarlı boyanmış, ebrulu (kitap) marbled mermer gibi damarlı, hareli, çeşit çeşit renkli, ebrulu; mermer döşeli. posa, bilhassa üzüm posası, cibre. (min.) demir sülfit, ak pirit. bir çeşit saç biçimi, marsel ondülasyonu. (bot.) kuruduğu halde duşmeyen, sürekli. mart ayı. sınır, hudut; (çoğ.) ingiltere ile iskoçya veya ingiltere ile Gal arasındaki hudut sahaları. asker yürüyüşü; resmi yürüyüş; ilerleme, gidiş; asker yürüyüşü ile bir günlük yol; muntazam adımla yürüyüş; (müz.) marş; resmi yürüyüş yaptırmak; zorla yütmek, sevketmek; yürüyüş yapmak. march past geçit töreni. marching orders askere verilen hareket emri. funeral march cenaze marşı. forced march (ask.) cebri yürüyüş, askere her zamankinden fazla yol yürütme steal a march belli etmeden üstünlük ka zanmak. wedding march düğün marşı yürüyen kimse, yürüyüş yapan kimse. markiz, marki karısı. bir çeşit acıbadem kurabiyesi Katoliklerin büyük perhizinden önceki salı günü kısrak. mare' nest hava alma, boşa çıkan buluş; karman çorman durum. mare'stail atkuyruğu, (bot.) Hippuris vulgaris; çok yüksekte olup bir noktadan yayılan hafif beyaz bulut. (çoğ.) maria) (astr.) ayda koyu renkli düz saha. margarin. (şiir) kenar. kenar, hudut; son hadde yakın hal; ihtiyaçtan fazla para ile yer veya zaman; (tic.) maliyet fiyat ile satış fiyatı arasındaki fark;sayfa kenarı; (tic.) ihtiyat akçesi; kenarına yazmak; kenar yapmak. margin of safety emniyet payı. buy on margin yalnız ihtiyat akçesi yatırarak satın almak. kenarda olan, kenarda yazılı; verimi veya değeri kullanılışını lüzumsuz kılacak kadar düşük; son hadde yakın olan; (psik.) şuur dışında kalan, belirsiz şekilde hissolunan. marginally değeri az olarak. (çoğ.) derkenarlar, çıkmalar, haşiyeler. yazı sayfasında kenar bırakmak. Hint tespih ağacı, (bot.) Melia azadirachta. margrit, (bot.) Chrysanthemum frutescens. Meryem Ana muridi; iskoçya kraliçesi Mary'nin taraftan olan kimse. kadife çiçeği, (bot.)Tagetes erecta. bur marigold su keneviri, (bot.) Bidens tripartita. corn marigold altıncık, (bot.) Chrysanthemum segetum. (bak.) marijuana. haşiş. (müz.) bir cins ksilofon. yat limanı. (eti yumuşatmak için) zeytinyağlı salamurada bırakmak. denize ait, denizle ilgili, denizden çıkan, denizel; deniz iş1erine veya gemilere ait denizsel; deniz kuvvetlerine ait; silahendaz; denizcilik; deniz kuwetleri. marine insurance deniz sigortası. marine stores gemi levazımı. mercantile marine ticaret filosu. Tell that to the marines . Külahıma anlat. Marine Corps (A.B.D.)'de silahendaz kuvvetleri. bahriyeli, gemici. mariner' compass gemici pusulası. master mariner ticaret gemisi kaptanı; kaptanlık diploması olan denizci. kukla . evlenmeye ait; evlenme ile ilgili. marital rights evlilikte karı kocaya tanınan haklar. maritally evlenme bağIıIığında. deniz kenarında veya denize yakın; denizle ilişiği olan; denizciye mahsus; deniz seferleri ile ilgili. maritime law deniz hukuku. maritime power donanması olan devlet. maritime traffic deniz ticareti. Meriç nehri. sweet marjoram mercanköşk, güvey otu, (bot.) Majorana hortensis. common marjoram, wild marjoram keklik otu, yer fesleğeni, (bot.) Origanum vulgare. işaret, marka, alamet; damga; nişan, hedef; kâfi derece; şöhret, liyakat; (den.) iskandil savlası üzerinde kulaç işareti; not (ders); leke; yara yeri, iz. a bad mark kırık not, kötü. not beside the mark konu dışı, mevzudan dışarı. highwater mark suların en çok yükselme haddini gösteren işaret, doruk şizgisi. hit the mark nişanı vurmak; muvaffak olmak. make one' mark şöhret kazanmak. miss the mark hedefe isabet et memek; tam doğru olmamak; konu dışı olmak. of mark meşhur. Plimsoll mark seksen tondan fazla her gemide yazılması lüzumlu olan ve su hatlarını gösteren işaret. up to the mark istenilen derecede. wide of the mark hedeften uzak. ilk Hristiyanlardan biri, Yani Ahdin ikinci kitabının yazarı, Markos. isaretlemek, damga vurmak; ortaya çıkarmak; göstermek, meydana koymak; çizmek, yazmak, işaret etmek; sayı tutmak; not vermek; hatırda tutmak, mimlemek, dikkat etmek; (tic.) fiyat etiketi koymak. mark off hudutlarını çizmek. mark down fiyat indirmek. mark out hudutlarım çizmek; planını yapmak; seçip ayırmak. mark time yerinde saymak; durup beklemek. mark up çizmek; fiyat yükseltmek. Alman parası, mark; eskiden bir gümüş veya altın tartısı. ehemmiyetli, göze çarpan, belirgin; isaretlenmiş, damgası olan. a marked difference belli bir fark. a marked man süpheli adam; mimlenmiş adam. mark'edly ehemmiyetli derecede. işaret koyan kimse, markacı; işaret, damga. magic marker ispirtolu kalem. pazar, çarşı; piyasa market basket pazar sepeti. market day pazarın kurulduğu gün. market garden bostan . market order komisyoncuya verilen piyasa fiyatına satma veya alma siparişi. market place pazar yeri. market town içinde pazar kurulan kasaba. market value piyasa fiyatı, piyasa değeri. a bad market düşük piyasa. grain market hububat borsası. money market para borsası. put on the market satışa çıkarmak. in the market satın almaya niyetli. mal satmak veya satışa çıkarmak; çarşıda alışveriş etmek. .satılabilir. pazarlama; çarşıdan öteberi alma. işaretler; (çoğ.) hayvanların tüy veya deri veya pullarının farklı renkleri; işaretleme. marking ink (çamaşır üzerine marka koymaya mahsus) sabit mürekkep. (çoğ.) men) nişancı . marksmanship nişancılık. alış ile satış fiyatlan arasındaki fark; fiyat yükselişi. kireçli toprak, marn; kireçli toprakla gübrelemek; (den.) halat üzerine başka ince halat sarmak. marlaceous (marley' -şıs) kireçli toprağı olan. marly kireçli topraklı, marnlı. Kuzey Atlantik'te bulunan ve kılıçbalığına benzeyen bir balık. (den.) iki kollu ince bir çeşit halat, mürnel. kavela. hava etkisine rağmen katı kalan bir çeşit marn. portakal reçeli. mermere benzer, mermere ait, mermerden yapılmış. ipek maymun, Orta ve Güney Amerika'da bulunan ufak bir maymun, (zool.) Callithrix jacchus. dağ sıçanı, bobak, (zool.) Marmota. Maruni. kestane rengi, maron. bir kimseyi ıssız ada veya kıyıya çıkarıp yalnız bırakmak. kapı önü tentesi; büyük çadır, otağ; afiş. mobilyacılıkta kakma işi. marki. markiz. markizet, bir çeşit ince dokuma. evlenme, izdivaç, evlilik; birleşme. marriage bed yeni evlilerin ilk gece yattıkları yatak; nikahın verdiği hak ve vazife. marriage broker para karşılığında çöpçatanlık yapan kimse. marriage certificate evlenme cüzdanı. marriage license nikâh kâğıdı evlenme izni. marriage portion çeyiz. marriage settlement evlenirken ka rarlaştınlan gelir tahsisi. marriage vows evlenme taahhütleri. civil marriage medeni nikah evlenecek yaşta, yetişmiş. evli; evliliğe veya evlilere ait. iri kestane. marron glace kestane sekerlemesi. ilik; öz. marrowbone ilik kemiği; (çoğ.) çapraz iki kemik. marrowfat bir çeşit bezelye. chilled to the marrow soğuk iliğine geçmiş, iliğine kadar üşümüş. spinal marrow murdar ilik, omurilik. vegetable marrow sakız kabağı, (bot.) Cucurbita. pepo marrowy ilik gibi, ilik dolu. (ünlem), (eski) Ya! Acayip! Aman Allahım ! evlenmek; evlendirmek, nikah kıymak; evermek; birleşmek, birleştirmek. Eski Romalılarda savaş tanrısı; (astr.) Merih. bir cins kalın pamuklu kumaş. Marsilya. batak, bataklık. marsh fever sıtma, malarya. marsh gas bataklıktan çıkan metan gazı. marsh grass gö1otu. marsh hen su tavuğu, (zool.) Fulica atra; su yelvesi, (zool.) Rallus aquaticus. marsh mal low hatmi, (bot.) Althaea officinalis. marsh marigold çuhaçiçeği, (bot.) Primula veris. marsh tea Girit ladeni, (bot.) Cistus creticus marsh. titmouse bataklık bastankarası, (zool.) Parus palustris. (-ed, -ing veya -led, -ling) (ask.) mareşal müşür; teşrifatçı, protokol görevlisi; polis müdürü; sıraya koymak, tanzim etmek; önüne düşüp götürmek. field marshal mareşal, müşür. lokuma ben zer bir çeşit hafif şekerleme. su maydanozu, (bot.) Apium nodiflorum. bataklığa ait, bataklık gibi; bataksal; bataklı. marshiness bataklık hali. (zool.) keseli; keseli hayvan. çarşı pazar. eskiden düşman akınlarına karşı deniz kıyısında inşa edilen yuvarlak kule seklinde kale. zerdeva; zerdeva kürkü. beech marten sarı gerdanlı zerdeva. pine marten, stone marten beyaz gerdanlı zerdeva. harbe ait, savaşa özgü; askeri; cesur, savaşçı. martial law örft idare, sıkıyönetim. martially askerce, cesurca. Merih'e ait; Merih'te yaşadığı farzolunan kimse, Merihli. kırlangıç. house martin pencere kırlangıcı, sehir kırlangıcı, (zool.) Delichon urbica. sand martin kum kırlangıcı, (zool.) Riparia riparia sert amir. şahlanmasına engel olmak için beygirin dizgin veya geminden kolanına bağlanan kayış. martingal kayışı; (den.) cıvadra sakalı, kör baston, dikme kösteği. martini, vermut ve cin kanşımı bir içki. kırlangıç . şehit; bir amaç uğruna ölen veya işkenceye katlanan kimse; uzun müddet ıstırap çeken kimse; şehit etmek; işkence etmek, haksızlığa uğratmak. make a martyr of mazlum mevkiine koymak. şehit olma, şehitlik. the crown of martyrdom cennette şehitlere verilecek taç. şehit etmek, şehit kılmak; şehit olmak. şehitler listesi; şehitler menkıbesi. bir şehidin adına yapılan anıt. (-ed, -ing veya -led, -ling) harika, mucize; hayret uyandıran şey; hayret etmek, şaşmak, garip bulmak. acayip, garip, hayret verici, olağanüstü; (k. dili) nefis, çok iyi marvelously hayret verici şekilde. Karl Marx'a veya kuramına ait; Marksizm taraftarı. Marxism Marksizm. Marxist Marksist. Hazreti Meryem, Meryem Ana. Mary Jane (A.B.D.), (argo) haşiş. (bak.) marchpane (kıs.) masculine. sürme, rastık, rimel. uğur getirdiği farz olunan hayvan ile eşya veya kimse, maskot. erkeğe ait; erkeğe mahsus; erkeksi, erkek gibi (kadm); (gram.) (eril); erkek; (gram.) (eril) cins; (gram.) (eril) kelime. masculin'ity erkeklik. (fiz.) düzenli frekansı olan ve elektromanyetik dalgalar meydana getiren veya frekans ve görünüşü aynen muhafaza ederken bu dalgaları kuvvetlendiren herhangi bir tertibat, meyzer. lapa; hayvanlara yedirilen sıcak lapa; bira yapmak için ezilmiş arpa ile su karışımı; ezilmiş arpayı su ile karıştırmak; ezip lapa yapmak; ezmek, püre yapmak. mashed potatoes patates püresi. ezen kimse veya şey; (argo) kadın peşinde koşan sahte aşık, çapkın erkek. maske; alçı veya balmumundan yapılmış yüz kalıbı; maskeli kimse; (ask.) bir bataryayı veya askeri harekâtı düşman gözünden saklamak için yapılan çeşitli tertipler, kamuflaj, alalama; köpek veya tilki başı. death mask ölünün alçıdan yapıl mış yüz kalıbı. throw off the mask maskesini indirmek, gerçek niteliğini ortaya koymak. maske ile örtmek, maskelemek, gizlemek; (ask.) bir bataryayı veya askeri harekatı düşman gözünden saklamak, kamufle etmek, alalamak; maske takmak, kılık değiştirmek. masked ball maskeli balo. masking tape özellikle boyacılıkta kullanlıan yapışkan kağıt bant. (bak.) muskellunge. maskeli kimse. sihirbaz, büyücü, af suncu; gözbağcı, hokkabaz. mazoşizm. duvarcı, taşçı; b.h. mason, farmason; taş veya tuğla ile örmek. mason veya farmasonluğa ait. taşçılık veya duvarcılık sanatı veya işi; b.h. farmasonluk, masonluk. aktörlerin maske giydikleri eski usul sahne oyunu; maskeli balo. (bak.) masker. maskeli balo; maskeli balo kostümü; sahte tavır; maskeli eğlenceye katılmak; sahte tavır takınmak, olduğundan başka türlü görünmek. masquerader' maskeli kimse, maskara, karnaval. Katolik kiliselerinde ekmek ve şarabın takdisi ayini (Aşai Rabbani); bu ayine mahsus müzik. High Mass bu ayinin müzikli ve eksiksiz merasimi. Low Mass bu ayinin basit şekli. Black Mass ölüler için yapılan ayin; küfür ile icra edilmiş Aşai Rabbani ayini, şeytana tapmak için düzen lenen ayin. parça, top, kütle, külçe, yığın, küme; çokluk; hacim, cisim; (fiz.) herhangi bir cisimde bulunan madde miktarı, kütle; yığın halinde toplamak; (ask.) asker yığmak. mass media kitle iletişim, halka bilgi dağıtmak için çeşitli vasıtalar. mass meeting çoğunlukla siyasi tartışma gayesiyle düzenlenmiş halka açık genel toplantı. mass movement geniş halk hareketi. mass production toptan üretim .the masses halk küt lesi, avam. kılıçtan geçirme, katliam, kırım; katletmek, kılıçtan geçirmek, kırıp geçirmek. masaj, ovma, ovuşturma; masaj yapmak, ovmak. masajcı, masör. masajcı kadın. boya maddesi olarak kullanılan sarı toz halinde kurşun oksidi. dağ kitlesi; boyuna veya enine dereler olan dağlık bir bölgenin ortasındaki kütle; yerinden oynamış ve dört tarafı çatlaklarla donanmış yekpare yerküre parçası. ağır, iri, cüsseli, iri yapılı; (min.) som, yekpare; muazzam, tesirli massively yekpare halde; çok ağır olarak. massiveness ağırlık ve irilik. iri bir tek parçadan ibaret; ayrı ve büyük, içi dolu. direk, gemi direği. before the mast gemi tayfalığı mevkii. palamut veya kayın kozalağı ve kestane gibi ağaç yemişi (özellikle domuzlara yem olarak kullanılır) efendi, sahip, patron, amir; usta; dini lider; üstat, büyük sanatçı; ing. erkek öğretmen; üniversitede bachelor'dan bir yüksek derece veya bu dereceyi alan kimse; yönetici; örnek, numune, kopya edilecek şey; teksir kalıbı; mumlu kâğıt; kü çük bey; kaptan. Master of Arts (kıs.) MA) (bak.) art master of ceremonies teşri fatçı, protokol görevlisi. Master of Science (kıs.) MS) teknik okulların verdiği Master derecesi veya bu dereceyi alan kimse; lisans üstü fen diploması be master of ustası olmak. be one' own master başına buyruk olmak. Grand Master şövalyeler ile masonlarda büyük üstat. old masters eski üstatlar (özellikle Rönesans devrindeki italyan ressamları) the Master Hazreti isa; üstat. baş, ana, temel, esas, asıl. master builder mimar; yapı ustası, kalfa. master copy teksir kalıbı; mumlu kâğıt; ana metin. master key aynı cinsten bir takım kilitleri açan anahtar, ana anahtar. master plan ana plan. master stroke çok ustalıklı iş, maharetli iş; kesin başarı. master switch (elek.) ana anahtar. master touch usta eli; yerinde söz veya davranış. yenmek, galip gelmek, hakkından gelmek; iyice öğrenmek; idare etmek, hakim olmak. savaş gemisinde güvenlik görevlisi. amir, buyurucu; hükmeden; üstada yakışır; idare kuvveti olan. masterfully amirane. masterfulness amirlik. baş yönetici, işi çeviren kimse; çekip çevirmek. şaheser, üstün eser; harika. yöneticilik, yönetim; ustalık. hüküm, idare; üstünlük, hakim olma; hüner, maharet; üstatlık. direk ucu; gazete veya mecmuada yöneticiler listesi. sakız ağacı, (bot.) Pistacia lentiscus; sakız: macun; sakızlı rakı, mastika. çiğnemek, dişlerle çiğneyip ezmek. mastica'tion çiğneme. mas'ticatory çiğnenen şey, çiklet, sakız; çiğnemekle ilgili mastı (köpek) (tıb.) meme iltihabı. yalnız fosili bulunan mamuta benzer fil. (anat.) birçok memeli hayvanda kulak arkasındaki yuvarlak kemik çıkıntısına ait; bu kemik çıkıntısına yakın; kadın memesi biçiminde, meme başı şeklinde; şakak kemiğinin mastoid çıkıntısı; kulak arkasındaki çıkıntılı kemik. mastoid process mastoid çıkıntısı. istimna etmek. masturba'tion istimna. (-ted, -ting) hasır; paspas; bardak veya vazo altllığı; arap saçı gibi bir birine dolaşmış yığın; hasır ile örtmek; bükerek veya keçeleştirerek hasıra benzetmek; hasırlaşmak, keçeleşmek; düğümlenmek, bir birine dolaşmak, çitişmek. (-ted, -ting) resim ve çerçeve arasındaki karton kenar; (matb.) hurufat kalıbı, matris; (mat.) yüzey; yüzeyi matlaştırıcı alet; matlaştırmak; resim etrafına karton çerçeve geçirmek; mat, donuk. matador, boğa güreşçisi; bazı iskambil oyunlannda esas kozlardan biri. eş, akran, denk, benzer; tam kopya; tamamlayıcı şey; uygun çift; evlenme; evlenme kararı; eşliğe uygun kimse; rakip; maç, karşılaşma, müsabaka. meet one' match hakkından gelecek birine rast gelmek, rakibi ile karşılaşmak. uymak, benzemek; eşlemek; uydurmak; karşılaştırmak; geçmek, üstün gelmek; yazı turada karşılaştırmak üzere iki para atmak; geçirmek, birbirine tutturmak; birleştirmek evlendirmek. matching fund bağışların toplamına eşit miktarda yapılan şartlıbağış. matching funds şartlı bağışı eşitleyen küçük bağışlar. kibrit; fitil. ordinary match herhangi bir yere sürtünmeyle ateş alan kibrit. safety match yalnız kutusunun eczalı kenarına çakılınca ateş alan kibrit. kibrit kutusu. eşsiz, emsalsiz, rakipsiz. fitilli tüfek. çöpçatan kimse: atletizm karşılaşmasını düzenleyen kimse; kibrit imalâtçısı. bağlantı işareti, bağlama markası. kibrit yapmaya yarayan kereste; kibrit çöpü gibi ufak tahta parçaları. Paraguay çayı. eş, misil; karı, koca, eş; çift hayvanın erkek veya dişisi; arkadaş; (den.) ticaret gemisinde ikinci kaptan, muavin; eşlemek; evlendirmek; evlenmek; çiftleştirmek; çiftleşmek; uymak; (mat.) etmek. şaraplı balık yahnisi. ing., (k. dili) anne. kadın aile reisi. (tıb.)bi maddeler; tedavide kullanılan maddelerle ilgili tıp dalı. maddi, özdeksel, cismani; bir şeyin esasına ait; bedensel; önemli, mühim, gerekli; "to" ile değgin, etkili; madde, malzeme; (çoğ.) gereçler; bez, dokuma, kumaş. material wellbeing maddi refah. materials science maddelerin kullanım ve nitelikleri ile uğraşan bilim dalı . raw material hammadde. writing materials yazı malzemesi. özdekçilik, maddecilik, materyalizm. maddilik, cismanilik; maddiyet; lüzum, önem. maddileşmek, cisim haline girmek, cisimleşmek; gerçekleşmek; maddileştirmek; maddi bir nitelik vermek; cisim vermek (ruh), tecelli ettirmek. materializa'tion maddileştirme,maddileşme, cisimlenme. levazım, malzeme, materyel, gereç. anneliğe ait, anneye yakışır; anne tarafından gelen. maternal aunt teyze. maternal grandmother anne anne. maternal uncle dayı. maternally anne gibi; anne tarafından. analık, annelik hali. maternity dress. hamile elbisesi maternity hospital doğumevi, doğum hastanesi. (A.B.D.), (k. dili) matematik math. (kıs.) mathematics. matematikle ilgili, kesin, tam. mathematically matematik yönünden. matematik. abstract veya pure mathematics kuramsal matematik. applied mathematics . uygulamalı matematik. higher mathematics yüksek matematik. mathemati'cian matematikci. ing., (k. dili) matematik. (Fr.) sanat unsuru. matine. çiftleşme, çiftleştirme. mating season çiftleşme mevsimi. (çoğ.), (kil.) gece yarısı veya sabaha karşı bazı Hıristiyanlar tarafından yapılan ibadet; Anglikan kilisesinde sabah ibadeti. uzun boğazlı imbik. aile veya kabile reisi kadın matriar'chal ana hâkimiyetine ait, anaerkil. matriar'chate anaerkil toplum. anaerki. ana katli; ana katili, anasını öldüren kimse. matricid'al ana katiline veya katilliğine ait. kaydetmek; öğrenci olarak kaydedilmek (bilhassa üniversiteye) matricula'tion öğrenci kaydı; ing. olgunluk imtihanı. evlenmeye ait. matrimonially evlenmeye ait; evlenme suretiyle. evlenme, izdivaç, evlilik; evlenme merasimi; bir kâğıt oyunu. (çoğ.) matrices, matrixes) bir cisme şekil veren veya dayanak olan şey; (biyol.) hücreler arasında bulunan madde; (anat.) dölyatağı, rahim; (matb.) hurufat kalıbı, matris; (jeol.) fosil, billur veya başka bir mineralin kaya içinde bıraktığı iz; (jeol.) gang; (mat.) değişkenler arasındaki ilgiyi gösteren tablo. bilhassa çocuğu olan orta yaşlı evli kadın; bir müessesenin iç idaresiyle görevli kadın; hastane ve yetimhane gibi müesseselerde amir kadın. matron of honor nedime. matronhood ana olma hali. matronly ana gibi, anaya yakışır; toplu, dolgun; ağır başlı (kadın) hasırlarla örtülmüş; keçeleşmiş. özdek, madde, cevher, cisim; konu, iş, husus, mesele; vesile; fark, önem; öz; yaklaşık miktar; cerahat, irin; (fels.) özdek; posta maddesi; (matb.) baskıya hazır hurufat; (matb.) dizilecek metin, müsvedde; (man.) bir önermenin kapsadığı husus; şikâyet veya pişmanlık sebebi. a matter of two dollars iki dolar meselesi. as a matter of course tabii olarak, işin tabii gidişine göre. as a matter of fact işin doğrusu, hakikatte. for that matter ona gelince; hatta. in the matter of konusunda, hususunda. It' no laughing matter işin şakası yok şakaya gelmez .No matter Önemi yok Mühim değil Zararı yok. no matter how difficult ne kadar güç olursa olsun printed matter basma, matbua. reading matter okunacak şey. What' the matter? Ne var? Ne oldu? ehemmiyeti olmak, önemi olmak, önem taşımak, bir şey ifade etmek; cerahatlenmek. What does it matter? Ne önemi var? Ne olur ki? tabii, alelade; hayale kapılmaz, heyecansız. cerahatli; çapaklı. Hazreti isa nın on iki havarisinden biri olup ismini dört incilden birine veren, Matta; Matta incili. hasır, hasır örgüsü; hasır örme. kazma. yatak, şilte, uzun minder; su kenarlarında aşınmayı durdurmak için kıyı önüne çekilen çalı ve sırıktan örülmüş engel. spring mattress yaylı yatak. olgunlaşmak; (tıb.) cerahat toplamak. matura'tion olma veya olgunlaşma, yetişme, kemale erme; cerahat toplama. (mat.)'urative olgunluğa götüren, erginleştiren; cerahat top laylcı kemale erdirmek, olgunlaştırmak; olmak, olgunlaşmak, kemale ermek; vadesi gelmek. olgunlaşmlş, olmuş, kemale ermiş, ergin, olgun; iyi hazırlanmlş, tamam; vadesi gelmiş. mature de liberation iyi ve uzun düşünme. maturely olgunca; tamamen, dikkatle. matureness olgunluk, kemal. maturity olgunluk hali; vade. sabaha ait, sabahleyin olan, erken. (çoğ.) matzot, matzos) hamursuz ekmek. aşırı duygusal; sarhoşluk tesiriyle yersiz olarak ağlayan veya aşırı derecede duygulanan. (edat), (eski) rağmen, bakmayarak. tokmak; dövmek, berelemek, ezmek; hırpalamak: (A.B.D.) yarmak. ressamın çalışırken sağ kolunu dayadığı değnek. Kenya'da tedhişçi bir gizli örgüt. (A.B.D.), (argo) yıldırmak. doğu memleketlerinde yerine göre degişen bir ağırlık ölçüsü (Hindistan' da geçerli ağırlık ölçüsü birimi 37,33 kilodur) anlaşılmaz veya tutarsız bir şekilde konuşmak; aylak aylak dolaşmak. Katoliklerde fakirlerin ayaklarını yıkama ayini. Maundy Thursday paskalyadan evvelki perşembe günü. Moritanya. Mauritius Adası. (tic.) mark. mavzer. sanatla süslenmiş büyük türbe, mozole; eski Karya kralı Mausolus için Bodrum'da inşa edilmiş olan ve dünyanın yedi harikasından biri sayılan türbe. leylak rengi, pembeye bakan açık mor; anilinden çıkarılan mor boya. (A.B.D.) damgalanmamış ve sahipsiz dana, başıboş buzağı; (A.B.D.), (k. dili) toplum kurallarına uymayan kimse; parti disiplinine uymayan politikacı. pas rengi ardıçkuşu. boğaz, memeli hayvanların veya balığın gırtlak veya çenesi; kursak: mide; (k. dili), (leh.) anne. tiksindirici, iğrenç, tatsız; tiksindirici surette hisli. (kıs.) maximum. maksi, ayak bileğine kadar uzanan (giysi); uzun, iri. (çoğ.) lae) çene kemiği, memeli hayvanların bilhassa üstçene kemiği. max'illar(y) çene kemiğine ait . maxillary gland (biyol.) çene altı bezi. kural, düstur; vecize, mesel. azami, en büyük, en fazla. Maximalist aşırı sol kanat üyesi (bilhassa eski Rus Sosyalist partisinde) kuvvetli bir patlayıci madde. azami hadde çıkarmak; bir prensibi en geniş anlamıyle yorumlamak. (çoğ.) -ma veya -mums) azami derece, maksimum; gaye; azami, en çok, en ziyade. maximum pressure (mak.) azami basınç. mayıs ayı; gençlik, bahar, hayatın ilkbaharı. May apple Amerika'ya mahsus ve meyvası yenir bir bitki, (bot.) Podophyllum peltatum. May bug mayıs boceği. (zool.) Melolontha vulgaris. May day 1 mayıs, Bahar Bayramı. May Duke pembe kiraz, sultaniye kirazı, bir çeşit ekşi kiraz .May queen Bahar Bayramı kraliçesi olarak seçilen genç kız. Maying Bahar Bayramını kutlama. (3. (tek.) sahıs may; geçmiş zaman might) bilmek, -meli, -malı (izin, imkan, ihtimal gibi durumlan ifade eden yardımcıı fiil) eskiden Orta Amerika yerlilerinin ileri uygarlığa sahip bir aşireti; Maya'ların dili. Hinduizm büyü, afsun. belki, olabilir. uluslararası (radyo) "imdat", işareti. bir tur alıç. 1620 tarihinde ingiltere'(den.) Amerika'ya meşhur bir göçmen kafilesini götüren geminin ismi. mayıs sineği. (eski) belki de olabilir. (huk.) dövüşe yarar uzuvlarından birini sakatlayarak bir kimseyi müdafaasız bırakma suçu; kargaşa. mayonez. belediye reisi Lord Mayor Büyük Britanya'da Londra gibi belirli bazı şehirlerde belediye reisi. mayoralty belediye reisliği. mayoress belediye reisi'nin karısı; kadın belediye reisi. Bahar Bayramında halkın etrafında dans ettiği çiçeklerle süslü direk. Zerdüştlük. yolları şaşırtacak derecede karışık yer, labirent; şaşkınlık, hayret. Leh. dansı veya dans havası, mazurka.. dolaşık, karışık; şaşkınlığa düşmüş. mazily dolaşık ve karışık olarak maziness dolaşıklık, karışıklık. (kıs.) Mac. (kıs.) megacycle. (kıs.) Master of Ceremonies protokol görevlisi, teşrifatçı. bir soyadı. the real McCoy (A.B.D.), (argo) hakikisi. (kıs.) Maryland. (kıs.) Doctor of Medicine tıp doktoru. Mobilization Day seferberlik günü. (kıs.) merchandise. (zam.), (bak.) I, beni, bana. Ah me ! Aman, aman!. Dear me! Olur şey değil! (kıs.) Maine. mayalandırılmış bal ve sudan yapılan alkollü bir içki. (şiir) çayır, çimen. çayır. meadow grass çayır otu, çimen. meadow rue çayır sedefi, (bot.) Thalictrum meadow saffron güz çiğdemi, (bot.) Colchicum autumnale. meadow clover çayırtirfili, (bot.) Trifolium pratense. sarı göğsü üstünde: siyah hilâl şekli bulunan ötücü bir çayır kuşu, (zool.) Sturnella magna. yetersiz, eksik, az; bereketsiz, mahsulsüz, kuru, yavan, tatsız; zayıf. meagerly yetersizce; fena, kusurlu olarak; zayıf halde. meagerness zayıf lık; kısırlık, kıtlık. yemek, öğün; yemek zamanı. meal ticket yemek kartı; (A.B.D.), (argo) geçim kaynağı. elenmemiş kaba un; una benzer şey. meal worm un kurdu. yemek vakti. un gibi, unlu; beyaz benekli (at); solgun, renksiz (yüz) mealiness unluluk. samimiyetsiz. (meant) (ment) niyet etmek, kurmak, düşünmek; ifade etmek, mana vermek, kastetmek, demek istemek; demek. He means well. Ne kadar beceriksiz olsa da hüsnüniyeti var. It is meant for you Bu sizin için. What do you mean by it? Ne demek istiyorsun? Yaptığın doğru mu? You mean everything to me Sen benim her şeyimsin. orta, vasat;vasati, ortalama; (mat.) orantılı. mean distance ortalama mesafe. mean pressure ortalama basınç. mean time vasati güneş saati. Greenwich mean time Greenwich ortalama güneş saati. iki şeyin ortası, vasat, orta; ılımlık; (mat.) ortalama nicelik; istatistikte gözlem sonucu ortalama değer; (man.) orta terim; (bak.) means the golden mean her şeyin kararı, ikisi ortası, ideal olan şey. adi, aşağı, değersiz; rezil, alçak, bayağı; cimri, pinti; kılıksız; yoksul; (k. dili) huysuz; (k. dili) utangaç; (A.B.D.), (k. dili) keyifsiz; (A.B.D.), (k. dili) kötü huylu, ahlâksız, tehlikeli; (A.B.D.), (k. dili) zor, güç; (A.B.D.), (argo) şahane, nefis. no mean city çok iyi şehir. meanly alçakçasına. meanness adilik; cimrilik. dolambaçlı yol, labirent; zikzaklı veya dolambaçlı devinim; menderes, kıvrım; girintili kavislerden yapılmış nakış; (b. h.) Menderes Irmağının eski ismi; dolambaçlı yoldan gitmek; avare dolaşmak, gezinmek. anlam, mana; amaç, gaye, maksat; yorum; önemç meaningful sç anlamlı, manalı. meaningless anlamsız, manasız; boş, abes. maksatll, niyetli; manalı, anlamlı. meaningly manalı manalı. vasıta, araç, vesile; servet, varlık, zenginlik, para. means of transport nakil vasıtası, ulaşım araçları, taşıtlar. means to an end araç, vasıta. by all means elbette, şüphesiz. by any means ne şekilde olursa olsun, ne pahasına olursa olsun; hiç. by means of vasıtasıyle. by no means elbette hayır, asla, katiyen. (bak.) mean. ara, aradaki zaman; arada; aynı zamanda. in the meantime arada; iken. (tıb.) kızamık; domuz uyuzu. German measles kızamıkçık. kızamıklı, kızamık çıkarmış; (argo) adi, değersiz; cimri. ölçülebilir, ölçüye gelir; sınırlı, ılımlı. measurably ölçülür surette; ölçülü olarak. ölçü, miktar; ölçek; her hangi bir ölçü sistemi; ölçüm, ölçme; derece, mertebe, hudut, had; şiir vezni; tedbir, yol; kanun; (müz.) ölçü. angular measure açı ölçüsü. beyond measure hadden aşırı, son derece. full measure tam ölçü. for good measure fazladan, ek olarak. in some measure bir dereceye kadar, (kıs.)men. liquid measure sıvı oylum ölçüsü. made to measure ısmarlama yapılmış (elbise) short measure eksik ölçü. take one' measure birinin kabiliyetini sınamak, (fig.) birinin ölçüsünü almak. take measures tedbir almak, hazırlıklı bulunmak. tape measure mezura, mezur, metre şeridi. ölçmek, tartmak, kıymet biçmek; ölçüsü olmak; karşılaştırmak; ölçüsünü almak; süzmek, dikkatle bakmak; uydurmak, ayarlamak. measure off uzunluğuna belli bir (kıs.)mı ölçmek. measure out ölçüp ayırmak. measure swords kılıçla çarpışmak; biri ile boy ölçüşmek. measure up to beklenilen nitelikte olduğunu ispat etmek. measuring rod ölçü değneği, yüz ölçümü değneği. measuring worm yeri ölçermiş gibi yürüyen bir cins tırtıl. measured ölçülü, ölçülmüş; düzgün, düzenli, mevzun; sınırlanmış. measureless ölçüsüz, hadsiz, hesapsız. measurement ölçü, ölçme, ölçüm. yenecek et et; (eski) yemek, yi yecek şey; öz; (k. dili) en büyük zevk. meat and drink to him onun için gıda kadar lüzumlu şey. meat and potatoes (argo) önemli olan, temel (kısım) meat loaf rulo köfte. meat packing (A.B.D.) toptan kasap işi. meat pie etli börek. meaty etli, et gibi; özlü, dolgun. (anat.) yol, kanal; kanal ağzı. Mekke; (k. h.) herkesin ziyaret etmek istediği yer. . (kıs.) mechanics, mechanical. makinist, makina ustası; el sanatlarına ait; makinaya ait, mekanik. makinaya veya alete ait; makina veya aletle yapılmış; el sanatlarına ait; makina gibi, mekanik; mihaniki; (fiz.) mekanik. mechanical advantage mekanik verim. mechanical drawing teknik resim. mechanical efficiency makinada kullanılan güçle verim arasındaki oran. mechanically mekanik olarak. makinist. (fiz.) cisimlerin devimleriyle ilgili olayları inceleyen bilim, mekanik; makina ilmi; teknik. mekanizma, makina tertibatı, bir makinayı meydana getiren bütün kısımlar; işleyiş; teknik, üslup, yöntem; (fels.) mekanikçilik, mekanizm. (nad.) makinacı; makinist, makina uzmanı; (fels.) mekanikçi, mekanizm taraftarı kimse. mechanis'(tic.) mekanik, mekaniğe değgin; (fels.) mekanizme özgü. makinalaşma, makinalaştırma. makinalaştırmak. Belçika'nın Mechlin şehrinde yapılan bir çeşit kopanaki, karo danteli. (kıs.) medicine, medieval, medium. madalya, para şeklinde nişan. madalya yapan kimse; madalya kazanan kimse. büyük madalya; madalyon, daire içinde kabartma veya resim gibi süs; (A.B.D.) taksi ehliyeti; ehliyetli taksi şöförü. karışmak, vazifesi olmadığı yerde araya girmek, başkasının işine burnunu sokmak. meddler herkesin işine karışan kimse, her şeye burnunu sokan kimse. meddlesome işe karışan. meddle someness başkalarının işine burnunu sokma eğilimi. (A.B.D.) yaralıları savaş alanından hastaneye taşımada kullanılan askeri helikopter. (çoğ.) vasıtalar, araçlar. the media gazete, radyo, televizyon gibi yayın araçlarının bütünü. (bak.) medieval. orta, vasat; ortaya ait, ortalama orta; medyan, orta değer; (geom.) kenarortay. median nerve kol medyan siniri. aracılık etmek, vasıta olmak, araya girmek; ara bulmak; arada haber götürmek; dolaylı ilgisi olan, doğrudan doğruya olmayan, dolayıslyle olan; ara yerde bulunan, ortada olan, ikisi ortası. mediately vasıta olarak. media'tion ara buluculuk, tavassut, şefaat. (eski) yöneticisinin unvanı ve bazı yetkileri kendisinde kalmak üzere bir ülkeyi başka bir ülkeye bağlamak. arabulucu aracı, uzlaçtırıcı kimse; şefaatçi. mediatorship aracılık, arabuluculuk, uzlaştırma: şefaat, şefaatçilik. mediatory uzlaştırmayla ilgili, uzlaştırıcı; şefaate ait. kabayonca, (bot.) Medicago sativa. (k. dili) doktor; tıp öğrencisi. tedavisi mümkün, iyileştirilebilir. tedaviye ait, (tıb.)bba ait, (tıb.)bi; iyileştirici, tedavi edici. medical botany (tıb.)bi bitkiler ilmi. medical jurisprudence adli tıp. medically (tıb.)bi maksatlarla, (tıb.)ben, (tıb.) yönünden. ilâç, tedavide kullanılan madde. (A.B.D.) ve Kanada'da devlet sağlık (sig.)ortası. ilâçla tedavi etmek; içine ilâç katmak. medica'tion ilâçla tedavi. medicative ilâçla tedavi kabilinden. ilâç özelliği olan, iyileştirici, tedavi edici, teskin edici, tıbbi. medicinally ilâç vasıtasıyle. ilaç, deva; b.p. ilmi, hekimlik; ilkel insanlar arasında büyü; afsun; ilaç vermek, ilâçla tedavi etmek. medicine ball jimnastikte kullanılan iri ve ağırca top. medicine dance Kızılderililer arasıda dini bir dansı. medicine man ilkel kabilelerde sihirbaz hekim. patent medicine müstahzar, hazır ilaç. take one' medicine hoşa gitmeyen bir şeyi yapmaya mecbur olmak, katlanmak, çekmek. ortaçağa ait veya benzer. medievalism ortaçağa ait inanış ve adetler. medievalist ortaçağ ilimleri uzmanı. Medine. alelade, olağan, orta derecede, ne iyi ne kötü, bayağı. aleladelik, bayağılık; adi kimse. düşünceye dalmak; düşünmek, niyet etmek, tasarlamak, kurmak. medita'tion düşünceye dalma, düşünme. meditative çok düşünen; düşünce kabilinden. etrafı kara ile çevrilmiş, kapalı (deniz); b.h. Akdeniz Mediterranean scad karagöz istavrit balığı, (zool.) Trachurus mediterraneus. (çoğ.) medyum. (çoğ.) media) orta; çevre, ortam; araç, vasıta; resim için boyaya katılan sıvı; (biyol.) mikrop üretimine elverişli madde; orta, vasat; ortalama, vasati. medium frequency (radyo) orta dalga. news medium gazete through the medium of vasıtasıyle. muşmula, beşbıyık, döngel, (bot.) Mespilus germanica. Japanese medlar yenidünya, maltaeriği, (bot.) Eriobotrya japonica. karmakaşışık şey; (müz.) potpuri; karışık, çeşitli. (anat.) (zool.) ilik; saçın özü; (bot.) öz. medulla oblongata (anat.) beynin en arka parçası, beynin omuriliğe bitişik parçası, bulbus, soğanilik. medullary iliğimsi; ilikli; özü. (mit.) yılan saçlı dişi ifrit; (k. h.), (zool.) denizanası. (eski) hak; mükafat, ödül. sabırlı ve yumuşak başlı, uysal, sakin; alçak gönüllü, mütevazı; kişiliksiz. meekspirited alçak gönüllü. as meek as a lamb kuzu gibi, uysal. meekly uysalca . meekness uysallık. Eskişehir taşı, lületaşı; lületaşı pipo. karşılaşma, atletizm yanşması. uygun, münasip, yakışır. (met) rastgelmek, karşılaşmak, tesadüf etmek, bulmak; karşılamak; tanışmak; buluşmak, toplanmak, bir araya gel mek, görüşmek; birleşmek, kavusmak; uğramak, başına gelmek; yerine getirmek. toplantı; cemaat; birleşme, bitişme; meydan toplantısı, miting. meeting house toplant için kullanılan ev; Kuveykır kilise binası. meeting place toplantı yeri, buluşma yeri; uğrak. summit meeting (pol.) zirve toplantıse. (önek) büyük: (fiz.) bir milyon misli. (kompütor) bir milyon bilgi birimi. (A.B.D.), (argo) bir milyon dolar. büyük kafalı. (radyo) elekromanyetik dalganın saniyede bir milyon devirlik frekans birimi, megasikl. tarihöncesi zamanlardan kalma büyük taş anıt, megalit. megalithic eski zaman büyük taş anıtına ait. megalo (önek) büyük, aşırı derecede büyük. (tıb.) büyük kafalılık. megalocephal'ic, megalo ceph'alous (tıb.) büyük kafalı. (psik.) büyüklük kuruntusu, megalomani. mega lomaniac büyüklük veya büyük şeyler delisi, megaloman. birleşik şehirler, nüfus artışıyle büyük şehirlerin yayılarak birbirine bitişmesiyle meydana gelen yerleşme sahası. yalnız fosilleri bulunan çok büyük kertenkele. megafon, sesi büyütüp uzağa işittiren konik boru. yalnız fosilleri bulunan ve Amerika kıtasına mahsus iri bir hayvan. megaton, büyükton. (çoğ.) can sıkıntısı, bunalım. Mekke. bir cins plastik. (psik.) melankoli, karasevda. melankoli, karasevda; can sıkıntısı, kasvet: melankolik; kasvetli. melanchol'ic hüzünlü, karasevdalı. (Fr.) karışık şey. (tıb.) saç, deri ve dokularda renk maddelerinin fazlalığı. (tıb.) dokularda fazla renk maddesinin toplanması. peksimet. iskambil oyunlarında belirli kâğıtların bir araya gelmesi ile kazanılan sayıyı ilân etmek; böyle iskambil kağıtlarının bir araya gelmesi. birbirine karışmak. meydan kavgası. kokulu yonca, sarı yonca, (bot.) Melilotus officinalis. çok kuvvetli duman sız barut, melinit düzeltmek, iyileştirmek; iyileşmek, düzelmek meliora,tion islah. dünyanın zamanla iyiye gittiği inancı. bal hâsıl eden bal taşıyan. bal gibi akan, bal gibi tatlı. mellifluence tatlı dil. mellifluently, fluously tatlı dilli. olgun; yıllanmış (şarap) dolgun, yumuşak, tatlı (ses veya renk); iyi huylu, hoş tabiatlı; keyifli; yumuşak (toprak); olgunlaşmak; yumuşatmak, yumuşamak. mellowness olgunluk; yumuşaklık. ufak bir çeşit org; bir çeşit akordeon. ahenkli; melodiye ait. ahenkli, tatlı, şirin, hoş sesli. melodiously ahenkle; tatlı sesle. melodiousness ahenklilik. melodi bestelemek; ahenk vermek. heyecanlı dram, melodram. melodramat'ic melodram kabilinden; aşırı duygusal. melodram'atist melodram yazan. melodi, ezgi, nağme; terennüm edilen şiir. kavun, karpuz; (argo) havadan gelen kâr. cut the melon (argo) karı paylaşmak. eritmek, halletmek; erimek; yumuşatmak; yumuşamak, mülâyimleşmek; yok etmek; yok olmak; kalbini yumuşatmak; erimiş madde; eritme, erime; bir defada eritilen miktar. melt into içine karışmak. melt into tears göz yaşlarına boğulmak. melting point erime noktası. melting pot pota; çeşitli milletlerden kimselerin kaynaştığı memleket. yünlü kalın kumaş. (kıs.) member, memoir, memorandum, memorial. üye, aza; organ, uzuv; (mat.) denklemin bir tarafı. member of parliament (kıs.) MP) milletvekili. membership üyelik; üyeler. zar, gışa; parşömen parçası. membrana'ceous, membranous zarımsı, zardan ibaret; (tıb.) zar hâsıl eden. (çoğ.) -tos, -toes) hatıra, yadigâr, andaç. memento mori lat. kuru kafa gibi ölüm sembolü. (k. dili) kısa not. biyografi; inceleme yazısı, rapor. hatıralar; bir cemiyetin veya şirketin tutanakları. (çoğ.) hatırlanmaya değer şeyler; böyle şeylerin kaydı. hatırlanmaya değer, anılmaya layık. memorably hatırlanacak şekilde. (çoğ.) -da, -dums) ileride hatırlanması için yazılan (kıs.)a not; muhtıra; not. hatırlatıcı; hatırda tutulmuş; herhangi bir şeyi anmak için yapılan şey veya merasim; amt, abide; muhtıra, tezkere, önerge. takdirle anmak; anma töreni yapmak. ezberlemek, ezbere öğrenmek. hafıza, hafıza kuvveti, bellek, anlak, zihin, hatır; olayları hatırlanan zaman müddeti; hatırlanan şey: hatıra, andaç. in memory of hatırasına, anısına. (bak.) man. tehdit; tehdit eden ,sey; tehdit etmek, gözdağı vermek. menacingly tehdit ederek. (bak.) maenad. (Fr.) aile; ev idaresi, ev işleri. yabanıl hayvanlar koleksiyonu; yabanıl hayvanların sergilendiği yer, hayvanat bahçesi. onarım; tamir olunmuş yer. on the mend iyileşmekte, gelişen, düzelen. onarmak (çamaşır); ıslah etmek; tashih etmek, düzeltmek; daha iyi hale koymak; iyileşmek. Least said, soonest mended Ne kadar az laf söylenirse mesele o kadar çabuk kapanır. mend matters vaziyeti düzeltmek. Mend your ways Davranışlarına dikkat et. mendable onarılabilir;ıslahı mümkün. the mending onarılacak çamaşırlar. yalancı; yalan. mendaciously yalancılıkla mendacity yalancılık. dilencilik eden, dilenen; dilenciye mahsus; dilenci. (k. dili) erkek kısmı, erkekler. yağı çıkarılan ve eti gübre olarak kullanılan ringa cinsinden bir balık, (zool.) Brevoortia tyrannus. (ark.) yekpare taştan yapılmış abide. hizmetçiye ait, hizmetçilik kabilinden; köleye yakışır; süfli, bayağı, adi, asağılık; hizmetçi (tıb.) beyinzarı iltihabı, menenjit. bir tarafı içbükey ve diğer tarafı dışbükey mercek; (fiz.) tepesi içbükey veya dışbükey duran sıvı sütunu; (anat.) menisk, oynak ayçası. (biyol.) âdet kesilmesi, aybaşı kesimi, menopoz. aylık, ayda bir, her ay olan. sofraya ait, sofrada kullanılan. (çoğ.), (biyol.) adet, aybaşı. (çoğ.), -viki) Rus Sosyal Demokrat Partisinde (1903-1917) Bolşeviklere karşı olan tutucu üye. (biyol.) adetle ilgili, aybaşına ait. âdet görmek. menstrua'tion adet, aybaşı. (çoğ.) -ums, -strua) eritici madde, çözücü madde. ölçülebilir, ölçülmesi mümkün; belirli bir müzik üslubuna ait. ölçüye ait; ölçmeyle ilgili. ölçme mesaha; hacim ve alan ile uzunluk belirlenmesinden bahseden matematik dalı. zihne,ait, zihni, akılla ilgili, ansal. mental age akıl yaşı. mental arithmetic akıldan yapılan hesap. mental deficiency geri zekâlılık. mental healing telkin yoluyle sözde tedavi. mental hygiene ruh sağlığını koruyan tedbir ve usuller. mental reservation (huk.) zihni kayıtlama. mentally akıl yoluyle, aklen, zihnen. zihniyet, düşünüş, fikir durumu; zekâ. (kim.) mantol, nane ruhundan çıkarılan ıtırlı bir madde. mentholated mantollü. söyleme; ima, ifade, zikir, anma; zikretmek, anmak, ima etmek, lafını etmek, ağıza almak. honorable mention bir yarışmada ödül kazanmaya yaklaşıp kazanamayan kimsenin gönlünü almak için isminin zikrolunması., mansiyon. Don't mention it Bir şey değil efendim Estağfurullah. make mention of zikretmek, anmak. akıllı ve güvenilir öğretmen veya kılavuz. yemek listesi, menü. miyav; miyavlamak. cennetten kovulduğu farzedilen yedi şeytandan ikincisi, Mefisto; kötü insan, hain adam. Mephis tophe'lian, -lean şeytanca, haince. yerden çıkan zehirleyici pis kokulu buhar; pis koku. mephitic zehirleyici; fena kokulu. ticarete ait, ticari. mercantile agency tüccarlar hakkında bilgi toplayıp bildiren acente, ticaret ofisi mercantile fleet ticaret filosu. mercantile marine ticaret filosu; ticaret gemileri. mercantile law ticaret hukuku. mercantile system Avrupa'da derebeyliğin yıkılmasından sonra başlayan ve özellikle para bolluğunu sağlayacak ihracata önem veren iktisadi sistem. mercantilism ticaret zihniyeti, ticari anlayış. Felemenkli bir coğrafya ve harita uzmanının adı. Mercator' chart Merkator sistemine göre yapılmış harita. Mercator' projection Merkator projeksiyonu yalnız kâr veya çıkar gözeten, paragöz; ücretli (yabancı orduda hizmet eden asker); yabancı orduda ücretli asker. mercenarily çıkarına düşkün şekilde. mercenariness çıkar düşkünlüğü. ing. kumaşçı, kumaş satıcısı. pamuklu kumaşları boyamaya hazırlamak için bunları alkaliye batırmak; parlaklık vermek suretiyle kumaşı ipeğe benzetmek, merserize etmek. mercerized merserize. ticari eşya, satış eşyası, emtia, mal; alışveriş etmek, ticaret yapmak. tacir tüccar; mağaza sahibi, dükkâncı; ticarete ait, ticari, ticarette kullanılan. merchantman ticaret gemisi. merchant marine ticaret filosu. merchant prince çok zengin tüccar merchant tailor tüccar terzi. merhametli, şefkatli; acı çektirmeyen. mercifully merhametle; acı çekmeden. mercifulness merhametlilik. merhametsiz, amansız, şefkatsiz, acımasız. mercilessly merhametsizce, şefkatsizce. mercilessness merhametsizlik. canlı; kurnaz; değişken; cıva gibi, cıva kullanılmasından ileri gelen; cıvalı ilâç. mercurially canlılıkla; dönek tabiatla; cıva vasıtasıyle. cıvalı; (kim.) iki değerli cıvalı. mercuric chloride aksülümen. merkürokrom, antiseptik bir ilaç. (kim.) tek değerli cıvalı. Romalıların ticaret mabudu; (astr.) Merkür, Utarit; (k. h.) haberci; (kim.) cıva; termometre veya barometrede bulunan cıva sütunu; yer fesleğeni, (bot.) Mercurialis perennis. mercuryvapor lamp civa buharlı lamba. merhamet, inayet, lütuf; rahmet, mağfiret, af; bereket; insaf. Mercy!, For mercy' sake ! Aman ! Allah aşkına ! at the mercy of insafına (kalmış), elinde. (eski) veya (şiir) göl; bataklık. kat(kıs.)ız, safi; önemsiz. merely sadece, ancak, yalnız, sade. en az olan. cicili bicili, sahte gösterişli, kaba süslü. testere gagalı ördek, (zool.) Mergus merganser. karışıp birleşmek; içine karışıp kaybolmak; (huk.) birleşmek. (huk.) bir mülk veya bir şirketin başkasıyle birleşmesi. boylam dairesi, meridyen daire; doruk, zirve; meridyen; dorukta olan; öğle vaktine ait. meridian circle meridyen daire. boylam dairesine ait veya benzer; güneye ait; güneyde olan; güneyli; güney Fransalı. meridionally meridyen doğrultusunda kuzey ve güney. pasta üzerine konan bir çeşit krema; beze. merinos koyununa veya yününe ait; merinos koyunu; merinos yününden yapılan kumaş; merinos yünü. yararlık, değer; hüner, marifet; hak; mukâfat; fazilet; hak etmek, değer kazanmak, lâyık olmak. merit system (A.B.D.) devlet memurluğunda başarıya göre atama ve terfi sistemi. on his merits değerine göre. Order of Merit ingiliz kral veya kraliçesi tarafından verilen yararlık nişanı. the merits (huk.) esas, davanın esası. hürmete layık, değerli, methedilmeye değer. meritoriously övülecek surette. Avrupa'ya mahsus küçük doğan, bozdoğan, (zool.) Falco columbarius aesalon. hünerli,ustaca masterliness ustalık, hüner. belinden aşağısı balık şeklinde olan efsanevi denizkızı. belinden asağısı balık şeklinde olan efsanevi deniz adamın. keyif, cümbüş, eğlenti, şenlik; sevinç, neşe. şen, keyifli, neşeli, canlı; neşe verici, keyiflendirici. make merry cümbüş yapmak, eğlenmek. merrily neşeyle, merriness neşe, keyif. soytarı, palyaço. atlıkarınca. şen, neşeli; cümbüş, eğlence. ing. 1ades kemiği. platform gibi yassı ve yanları dik tepe. kendisine uygun olmayan birisiyle evlenme. Amerika Birleşik Devletlerinde ve Meksika'da yetişen dikensiz kaktüs, (bot.) Lophophora williamsii; bazı sabır otlarından elde edilen uyuşturucu içki. mescal button dikensiz kaktüsün uyuşturucu etkisi olan kurutulmuş tepesi. (tıb.) meskalin. (çoğ.) (tek.) madame) hanımlar. (Fr.), (çoğ.) (tek. mademoiselle) genç kızlar. sözlük yazarı, sözcük anlamı uzmanı. (anat.), (zool.) bağırsakları karın duvarına bağlayan ince zar, ince bağırsak as(kıs.)ı, mesenter. mesenter'ic mesentere ait. mesenteritis (tıb.) mesenter iltihabı. ağ. ile tutmak, tuzağa düşürmek; çark dişlerini birbirine geçirmek. ağ gözü; ağ, şebeke; çark dişlerinin birbirine girmesi; (gen.) (çoğ.) tuzak gibi şey. in mesh birbirine girmiş. meshwork ağ örgüsü, şebeke halinde örgü. (argo) deli, çatlak. orta, vasat; (zool.) bedenin ortasına ait. ondokuzuncu yüzyılda manyetizma ile hastaların tedavi edilebileceklerini ileri süren bir teori; ipnoz. mesmerize ipnotizma ile uyutmak; bütün dikkatini çekmek. (huk.) orta, mutavassıt. (biyol.) ortaderi. (anat.) mideyi karnın alt duvarına bağlayan zar, mesogastriyum. (fiz.) sıvı ile billur arasında bir halde olan; adale ve kemikleri çok gelişmiş (insan) (fiz.) elektron ile proton arasında bir cisimcik meson. (bot.) yaprakların yumuşak iç dokusu, mezofil. Mezopotamya. (tıb.) ortakulak iltihabı. (jeol.) mesozoik, ikinci zamana ait. Kuzey Amerika'ya mahsus baklagillerden bir çeşit ağaç veya çalı. karışıklık, düzensizlik, bozukluk; karışık şey; karışık durum, müşkül veya utandırıcı durum; tatsız yemek; çorba veya lapaya benzer yemek; daima aynı sofrada yemek yiyen kimseler, sofra arkadaşları; böyle arkadaşlarla yenen yemek. mess hall aynı kişilerin devamlı olarak yemek yedikleri yer. mess kit askerlerin kullandığı küçük sefertası. messmate sofra arkadaşı messy karmakarışık, intizamsız; kirli, pasaklı. karmakarışık etmek; bozmak, kirletmek. mess around with (argo) uğraşmak, ilgilenmek. mess up yüzüne gözüne bulaştırmak; kirletmek, bozmak; karışmak. haber, mesaj; resmi bildiri; peygamberin halka bildirdiği haber. haber götüren kimse, ulak; kurye. Mesih, isa; kurtarıcı. Mesih'e ait, Mesihi; kendisini kurtarıcı sayan. (Fr.), (çoğ.) (tek.) monsieur) efendiler, baylar (kıs.) Messrs.) (huk.) mesken; müş temilatı ile beraber mesken. metis, melez, kırma, iki ayrı ırktan gelen insan . (bak.) meet, meta (önek) değişmiş. (biyol.) metabolizma metabol'ic metabolik. (anat.) el tarağı metacarpal el tarağına ait. (fiz.) aşkın merkez, denk merkezi. (astr.) kâinatın tümü. resmi surette ölçme veya tartma; ölçme ücreti. maden; madde; tıynet, tabiat; şişirilmeye ve dökülmeye hazır erimiş cam; ing. yol yapmak için kullanılan kırık taş. test someones metal bir kimsenin cesaretini ve ataklığını denemek. metallist madenci, maden uzmanı. metalize maden haline koymak; maden özelliğini vermek. madeni, madene benzer, madenden yapılmış; maden hâsıl eden . madeni; maden tuzu ile dolu. metalografi. maden olmayan fakat madene benzer basit cisim; madene benzer. birtakım sinir hastalıklarının maden tuzları ile tedavi usulü. metalurji metallur'gic(al) metalurjiye ait. metallurgist metalurji uzmanı. madeni eşyalar; maden işi . başkalaşan, başkalaşım geçiren. metamorphism başkalaşım, başkalaşma. başkalaştırmak; başkalaşmak. (çoğ.) -ses) şekil değişimi; tamamen değişme (gaye, durum, benlik); değişen şey veya kimse; (biyol.) başkalaşım, başkalaşma; (tıb.) dokularda oluşan anormal değişme. mecaz. mixed metaphor birbirine uymayan mecazların bir araya getirilmesi. metaphor'ic(al) mecazi. metaphorically mecazen. aynen tercüme kelimesi kelimesine tercüme; aynen tercüme etmek; metni değiştirmek. metafizik, fizik ötesi. metaphysical metafiziğe ait. metaphysically metafizik yönünden. (biyol.) hücrede bulunan yağ ve karbonhidrat gibi cansız maddeler, metaplazma; (gram.) hece veya harfler yoluyle kelimenin değiştirilmesi. (tıb.) hastalığın bir uzuvdan diğerine yayılması, metastaz; değişme; bedende bir organa ait vazifenin diğer organa intikali. (anat.) ayak tarağı. metatarsal ayak tarağına ait. (gram.) bir kelimede harf veya seslerin yer değiştirmesi; (kim.) çift dekompozisyon; şartların tersine dönmesi. out ile ölçüp vermek veya taksim etmek. ruhun bir vücuttan diğerine geçişi. akanyıldız, meteortaşı şahap, ağan, ağma, göktaşı. meteorite yere düşen meteortaşı. meteor shower meteortaşı yağmuru. meteortaşına ait; meteortaşına benzer; parlak, göz kamaştırıcı, çok süratli; havaya ait, hava olaylarına bağlı. meteorolojik olayları kaydeden alet. atmosfere girince meteortaşı olan gökcismi. meteoroloji; belirli bir yerin hava şartları. meteorolog'ic(al) meteorolojik. meteorol'ogist meteoroloji bilgini. sayaç, saat; saat ile ölçmek. gasmeter havagazı sayacı. water meter su sayacı. şiir vezni, ölçü; müzik ölçüsü. metre . metan. metil alkol, metanol. bal likörü. (methought) (eski), (şiir) zannederim, galiba. yöntem, usul, metot; yol, tarz; düzen, nizam. nizamlı, muntazam, düzenli, yöntemli; sistemli. methodically düzenli olarak. Metodist, bir Protestan mezhebi üyesi. usule uydurmak, intizam vermek. metodoloji, yöntembilim. çok yaşlı adam. (kim.) metil methylalcohol (kim.) metil alkol. çok titiz, çok dik katli, kılı kırk yaran. meticulos'ity, meticulousness titizlik, kılı kırk yarma. meticulously kılı kırk yararak. meslek, iş, meşguliyet kon. san. bir şeyi belirli bir özelliği ile isimlendirme usulü: good food. için a good table. metonym'ic(al) bu usule ait. (mim.) dorik mimarisinde. çatıyı taşıyan sütun üstündeki kabartmalı dört köşe taş. metreye ait, metreye göre; metre sistemini kullanan; şiir veznine ait, ölçülü. metric system metre sistemi. go metric metre sistemini uygulamak. metrically ölçüyle; metre sistemine göre. metre sistemine dönüştürmek. ing. metro. ölçüler ve tartılar bilgisi veya sistemi. metrolog'ical bu sisteme ait. (müz.) metronom. (sosyol.) anasanlı, soyadını ana tarafından alan. başşehir, başkent; büyük şehir. başşehre ait; başpiskoposa ait; metropolit; başşehirde oturan kimse. huy, tutum ve gidiş; şevk, hırs, hararet. on one' mettle elinden gelen en iyi işi yapmaya hazır. mettlesome canlı, ateşli. (kıs.) Middle East Technical University Orta Doğu Teknik Üniversitesi, (abb.) ODTÜ. atmaca kafesi; "up" ile kafese koymak. mews ing. ahırdan bozma evleri olan dar sokak. miyavlamak; kedi miyavlaması; miyavlama taklidi. martı, (zool.) Larus canus. bebek gibi zayıf sesle ağlamak. (kıs.) Mexico. Meksika. Mexico City Meksiko. Mexican Meksikalı. mezeryon, kokulu mor çiçek veren bir çalı, (bot.) Daphne mezereum. asma kat; ara kat; (tiyatro) birinci balkon. orta; yarım. mezzo forte orta derecede kuvvetli (ses) mezzo piano orta derecede yumuşak (ses) mezzorelievo yarım kabartma heykel. mezzosoprano soprano ile alto arasındaki ses. bir çeşit bakır veya çelik klişe; böyle klişe ile resim basmak. (kıs.) mezzo forte. (kıs.) manufacturing. (kıs.) manufacturer. (kıs.) Manager, Monseigneur. (elek.) iletkenlik birimi. (müz.) mi notası, gamın üçüncü notası. (bak.) meow. (çoğ.) -mas, -mata) havaya yayılan ufak zararlı maddecikler veya mikroplar; böyle mikroplu hava; eskiden bu havadan geldiği düşünülen sıtma; pis ve zehirli hava. miasmal, miasmat'ic mikroplu, zehirli, tehlikeli. mika, evrenpulu. mica schist mika taşı. micaceous mikamsı; mikah; mikaya ait. (bak.) mouse. (kim.) misel. baş meleklerden biri, Mikail; bir erkek ismi. Mikelanj. (A.B.D.), (argo) içine gizlice uyuşturucu ilaç katılmış içki. Miki Fare; (A.B.D.), (argo) hava cıva şey; karışlk durum; çok kolay ders; basit, kolay, önemsiz. iskoç. çok büyük; çok miktar. miniden daha kısa (giysi) (önek) küçük. (kim.) çok ufak miktarlann tahlili. mikrop. (tıb.) ufak kafalı, kafası normalden küçük, mikrosefal. mikrokimya, ufak miktarlarla ilgilenen kimya. kopyası fotoğrafla alınmış küçük nüsha; çok küçültülerek fotoğrafla alınmış kopya. küçük dünya; küçük evren olmak sıfatıyle insan; küçük bir dünyayı temsil eden grup veya toplum. mikrofilm . çok ufak yazı veya resim yapmaya mahsus bir alet; mikroskopta görüldüğü hali ile resim. fazla devirli plaklarda gayet ince çizgi. mikrometre. (çoğ.) -cra) bir milimetrenin binde biri, mikron. Mikronezya. (biyol.) mikroorganizma, mikrop. mikrofon. microphon'ic mikrofona ait. mikroskop kullanma tekniği; mikroskopla tetkik. microscopist mikroskop kullanan kimse. (bot.) mikrospor, pek ufak tohum. mikroskopla muayene için ince dilimler kesme aleti. mikroskopla muayene için ince dilimler kesme . (elek.) voltun milyonda biri, mikrovolt. çok (kıs.)a dalga, bin ile otuz bin megahertz arasında titreşimi olan elektromanyetik dalga. su dökmek, işemek. micturi'tion (tıb.) (sık sık) su dökme hastalığı. orta, ortadaki. (kıs.) middle. (şiir), (edat) arasında (önek) orta, ortadaki. havadaki. beynin orta (kıs.)mı. orta yol, itidal yolu. öğle vakti. ing., (leh.) mezbele, gübrelik, çöp yığını. kitchen midden (antro.) içinde insan ve hayvan kemikleri ile taş aletler bulunan tarihöncesinden kalma çöp yığını. orta, vasat; ortadaki, aradaki; orta yer, orta. middle age orta yaş. Middle Ages ortaçağ. middle C (müz.) do. middle class orta sınıf, burjuva. middle ear ortakulak. Middle East Orta Doğu. Middle Kingdom eski bir Mısır krallığı (M.Ö. 2400-1580); eski çin imparatorluğu. Middle West (A.B.D.)'nin orta bölgesi. orta yaşlı. (k. dili) az kültürlü, sıradan zevkleri olan (kimse) orta tabakadan, burjuva olan. komisyoncu, tellâl. en ortadaki. ılımlı bir yol veya politika güden, ılımlı. üç sınıflı okullarda orta sınıfta olan öğrenci. orta boy. orta siklette boksör veya güreşçi. orta, iyice; orta taba kaya mahsus; (k. dili) orta halde, şöyle böyle. middlings (çoğ.) orta kalitede mahsul, borsada fiyat ayarlamasına esas olan ve liflerinin uzunluğu orta derecede pamuk. (k. dili) deniz yarsubayı; bahriyeli ceketi biçiminde bluz. titrersinek, (zool.) Chironomus plumosa; ufak yapılı yaratık. cüce, çok ufak yapılı kimse; mini. midi, baldıra kadar inen (giysi) ucu orta eğiklikte olan golf sopası. memleketin iç kısmında bulunan; ingiltere ortasında bulunan eyaletlere mahsus; kara ile çevrili; bir memleketin iç kısmı; (çoğ.), (b. h.) ingilterenin iç eyaletleri. en orta yerdeki, tam ortadaki; orta yere yakın. gece yarısı. midnight sun kutuplar civarında gece yarısı güneşi. burn the midnight oil gece geç vakte kadar çalışmak. orta, göbek, orta yer. (çoğ.) Midrashim) Eski Ahidin Arami diliyle yazılan tefsirleri. (bot.) yaprağın orta damarı. göğüsle karın arasındaki (kıs.)ım; (anat.) diyafram, göğüs ile karnı ayıran zar. (den.) geminin ortasında olan. midships (çoğ.), (den.) geminin orta (kıs.)ımları. midshipman deniz yarsubayı. (edat) orta, orta yer; (edat) ortasında. in our midst aramızda. in the midst of ortasında, arasında. nehrin orta yeri. yaz ortası; yaz dönümü. Midsummer Daying 24 haziran. sömestr ortası; (A.B.D.) sömestr ortasında yapılan sınav. şehir merkezi. bir fuarda panayıra mahsus (kıs.)ım; yarı yolda olan; yarı yolda. hafta ortası. (A.B.D.)'nin orta bölgesi. (çoğ.) wives ebe. kış ortası, karakış. sene ortasındaki; (A.B.D.) sene ortasında yapılan imtihan. surat, çehre; eda, tavır, görünüş, hava. (k. dili) manasız kavga, çekişme; küsme, darılma; darıltmak, küstürmek. miffed küskün, dargın. (A.B.D.), (leh.) bilye, zıpzıp, misket. kabiliyet, kudret, kuvvet, güç, zor. with might and main var kuvvetle, elden geldiği kadar. (bak.) may. kudretle, kuvvetle, büyük bir güçle; çok fazla. kuvvetli, kudretli, güçlü, zorlu; büyük; fevkalade; (k. dili) pek çok. mightiness güçlülük. minyon, küçük ve zarif. muhabbetçiçeği, (bot.) Reseda odorata. (tıb.) migren, yarım başağrısı. göç etmek, hicret etmek. migrent göçmen, muhacir. migration göç, hicret, muhaceret, göçmenlik. mi'gratory göçebe; göçücü; göçle ilgili. Japon imparatoru, mikado. (k. dili) mikrofon. (kıs.) military. bir pusun binde biri olan tel kalınlığı ölçüsü, 0,00254 cm. mil hesabı ile mesafe; mil başına verilen ücret; yük vagonları için mil hesabı ile verilen kira; (A.B.D.), (k. dili) şimdiye ve geleceğe ait değer veya yarar. ingiliz asılzadesi kadın (bu tabir Fransa'da kullanılır); şık giyimli kadın . (bak.) mileage. süt veren, sağmal. milch cow sağmal inek. kibar, nazik; yumuşak, zarif; ılımlı; hafif. mildly kibarca; biraz. mildness nezaket; ılımlılık. küf; bitkiler üzerinde yetişen çok zararlı küf; küflendirmek; küflenmek, küf bağlamak. mildewy küflü. mil, 1609,35 metrelik uzunluk ölçü birimi. milepost yol üzerinde mil işareti olan direk. milestone kilometre taşı; önemli bir olay, dönüm noktası. geographical mile, nautical mile coğrafya veya deniz mili, 1852 metrelik mesafe ölçüsü. ton mile mil başına bir ton (taşıma hesabı ölçüsü) bir millik koşu için eğitilmiş yarış atı veya koşucu. civanperçemi, (bot.) Achillea millefolium. darı tanelerine benzer; (tıb.) darı tanelerine benzer sivilce veya lekeleri olan (hastalık) muhit, çevre. saldırgan, atak; azimkar, faal; kavgacı, militan. militancy saldırganlık; azimkarlık. militantly saldırganca. askerlik ruhu, asker zihniyeti; savaşçı siyaset, militarizm; askeri üstünlük. militarist militarizm taraftarı. militariza'tion askerileştirme. mil- itarize askerileştirmek. askeri; askerliğe veya savaşa ait; ordu veya silâhlı kuvvetler tarafından yapılan; "the" ile silâhlı kuvvetler, ordu. military law askeri hukuk. military police askeri inzibat teşkilâtı; inzibat eri, (kıs.) MP As. İz. militarily askeri bakımdan. tesir etmek, ağır basmak. militate against aleyhine etkilemek. militate in favor of lehine etkilemek. milis; (A.B.D.) yedek askerler militiaman yedek er. süt. milk fever (tıb.) loğusa kadınlarda sütün gelişi ile meydana gelen hafif ateş. milk leg filibit. milk of human kindness insanın tabii şefkati. milk of magnesia İngiliz tuzu karışımı, bir çeşit müshil. milk run (argo) tehlikesiz uçuş (bomba uçakları), mutat uçuş. milk shake dondurma ve şurupla kanştırılıp çalkalanmış süt. milk snake kemirgenlerle beslenen zehirsiz bir yılan, (zool.) Lampropeltis doliata. milksugar laktoz. milk teeth süt dişleri. milk vein (anat.) süt damarı. sütünü sağmak; (bir kimseden) almak, çekmek; faydalanmak, kötüye kullanmak. tatsız ve tesirsiz (şey veya kimse) süt sağan kimse veya araç; sağmal hayvan. sütçü kız. sütçü. zayıf ve korkak tabiatlı adam. sütümsü özsuyu ve tohumlarında ipek gibi tüydemetleri olan bir bitki, (bot.) Asclepias. süt gibi beyaz. sütotu, (bot.) Polygala vulgaris. süt gibi, süte benzer; sütlü; uysal, yumuşak. Milky Way (astr.) samanyolu, samanuğrusu, hacılaryolu. milkiness süt gibi olma; aşırı uysallık, yumuşak huyluluk. değirmende öğütmek, çekmek; değirmenden geçirmek; (paranın kenarını) diş diş yapmak; dövüp köpürtmek (çikolata v.b.); koyun sürüsü gibi birbirine sokularak bir merkez etrafında dönmek. değirmen; el değirmeni; fabrika, imalâthane; makina tertibatı; mengene, cendere. mill hand fabrika işçisi. mill stream değirmeni döndüren akarsu. mill wheel değirmen çarkı veya dolabı. food mill mama mengenesi, meyva presi. go through the mill büyük zorluklar atlatmak; tecrübe sahibi olmak. doların binde biri, sentin onda biri. kitap ciltlerinin yapımında kullanılan kalın karton. değirmen barajı. çekilmiş, öğütülmüş; işlenmiş; çentikli, oluklu, tırtıllı, tırtıklı. bininci, bin yıla ait; kıyametten evvel barış ve selâmetin hüküm süreceği farzolunan bin yıllık devreye ait; bu devrin geleceğine inanan kimse. millenarianism bin yıllık barış ve selâmet devresine inanış. bin yıla ait; bin yıllık devreye ait; bin ylllık devre; bu devrin geleceğine inanan kimse. bin yıllık devre; kıyametten evvel barış ve selâmetin hüküm süreceği farzolunan bin yıllık devre; bininci yıldönümü; mutluluk devresi. millennial bin yıllık devreye ait. (bak.) millipede. (zool.) denizdanteli. değirmenci; değirmen makinası; (zool.) pervane. binde bir, binde bire ait; binde bir. akdarı, (bot.) Panicum miliaceum. (önek) binde bir. (İng.) milyar, bin milyon. mile ait, bir mil gösteren. miligram. mililitre. milimetre. bir milimetrenin milyonda biri. kadın şapkacısı. millinery kadın şapkaları; kadın şapkacılığı. değirmencilik; madeni paranın kenanndaki tırtıllar. milling machine freze makinası. milyon; sonsuz büyük sayı; bir milyondan ibaret; pek çok. the million ahali, halk. millionth milyonda bir, milyonuncu. milyoner, milyon sahibi. kırkayak. değirmen havuzu. suyu değirmen çarkına nakleden kanal, değirmen deresi. değirmen taşı; engel, yük. değirmen yapan veya tamir eden adam, değirmenci. İngiliz asilzadesi (bu tabir Fransa'da kullanılır) çekingen kimse, korkak adam, sümsük adam. erkek balığın menisi; bununla balık yumurtalarını aşılamak. üreme mevsiminde erkek balık. pandomimci; pandomima; eski zamanın taklitçilik komedyası; taklitçi komedyen; taklidini yapmak; mimik ve hareketlerle rol oynamak. bir çeşit balmumlu kâğıtla işleyen teksir makinası; bu makina ile teksir etmek. benzetme, taklit; (biyol.) benzeme, renk ve biçimine girme. taklide ait, taklit kabilinden, taklitçi. taklit eden; taklitçi; taklit; taklidini yapmak; taklit etmek, kopya etmek; (zool.) benzemek. mimicry taklitçilik; (biyol.) benzeme, renk ve biçimine girme. mimoza, küstümotu, (bot.) Mimosa pudica. eski Asya ve Yunan ağırlığı (bir kilo civarında); eski Asya ve Yunan para miktarı. tehdit eden, korkunç. şiddetle tenkit eden; tlb birden gelen (hastalık) minare. tehditkar, korkutucu. kıymak, ince ince doğramak; ufaltmak, küçük veya ehemmiyetsiz göstermek; nezaketle konuşmak; vakarlı eda takınarak (kıs.)a adımlarla dimdik yürümek; (İng.) kıyma. mince pie üzümlü ve baharlı elma ile yapılmış tart. make mincemeat of paramparça etmek. without mincing matters dobra dobra, sakınmadan, açıkça. mincing yapmacık tavırlı, çıtkırıldım. mincingly yapmacık eda takınarak. tart. içine doldurulan ince kıyılmış elma, kuru üzüm ve baharat karışımı. bakmak, dikkat etmek; meşgul olmak; ehemmiyet vermek; kaygı çekmek, endişe etmek; boyun eğmek, itaat etmek; saymak; dikkatli olmak; karşı çıkmak, itiraz etmek; mahzurlu görmek; (leh.) hatırlamak. Mind you Bak, dinle. Mind you do it Mutlaka yap. Mind your p' and q' Söz ve hareketlerine dikkat et. Mind your step Önüne (bak.), sakın düşme. if you dont mind bir mahzuru yoksa, müsaade ederseniz. Never mind Zarar yok. akıl, zihin, dimağ, kafa; hatır, hafıza kuvveti; fikir, düşünce; zeka, idrak; istek, murat, arzu, meram; şuur; üstün insan. mind' eye muhayyile. mind reading başkasının zihnindekini anlama. be of one mind hemfikir olmak. blow one' mind esrar etkisiyle kendinden geçmek; şaşkına çevirmek, deli etmek. call to mind hatırlamak, hatırlatmak. change one' mind caymak, fikrini değiştirmek. give someone a piece of ones mind birini azarlamak. have a mind to niyet etmek, kurmak. have in mind hatırında olmak; niyetinde olmak. in his right mind aklı başında know one' own mind kendi fikrini bilmek, ne istediğini bilmek... make up ones mind karar vermek. of unsound mind akli dengesi bozuk. on one' mind aklında out of one' mind deli, kaçık; unutulmuş. presence of mind tehlike zamanında işe yarayan çabuk düşünüş ve soğukkanlılık. set one' mind on çok arzu etmek, kafasına koymak. speak one' mind düşündüğünü açıkça söylemek. state of mind ruh durumu. time out of mind ötedenberi, eskiden beri. Mindanao adası. (argo) sanrı uyandıran uyuşturucu madde; bu maddeyi kullanan kimse; şaşırtıcı şey; başkalarının aklını çelen kimse. (argo) sanrı uyandıran; zihni bulandıran; şaşırtıcı; bunaltıcı. (argo) sanrı uyandırıcı; çıldırtıcı; sanrılama. görüşlü, fikirli, niyetli; istekli görünen, gönlü yatmış. görümü yoğunlaştıran veya değistiren. düşünceli, unutmaz, hatırlar. akılsız, dikkatsiz; akılsızca yapılan. maden, maden ocağı; lağım; hazine, memba; (ask.) mayın, sabit torpil. mine detector mayın detektörü. kazıp çıkarmak (kömür, maden); yeraltında (lağım veya yol) kazmak; araştırıp bulmak; sinsice bozmak; maden işletmek; tünel kazmak; (ask.) mayın dökmek. (iyelik zam.) benim; benimki. a friend of mine bir dostum. It' mine Benimdir. mayın tarlası. mayın döken gemi, ağ döşeme gemisi. madenci, maden işçisi; mayın dökücü asker; lağım kazan asker; tırtılları yaprak kemiren zararlı bir böcek. sappers and miners askeri mühendisler, lağımcılar. madensel, madeni; madenli, mineral; maden, mineral; maden filizi; madensel madde; (çoğ.), ing., (k. dili) sodalı içecekler mineral. kingdom madenler sınıfı. mineral oil madeni yağ . mineral water maden suyu. mineral wool amyant, ak asbest. mineralleştirmek; taşlaştırmak; mineralle kaplatmak; mineraller üzerinde çalışmak. mineraliza'tion madenleştirme. mineralizer bir madenle birleşince maden filizi husule getiren madde; kayalann yeniden kristalleşmesini hızlandıran madde. madenler ilmi, mineraloji; mineraloji elkitabı. mineralog'ical maden ilmine ait. mineralogist madenler ilmi uzmanı. (eski) Romalıların aklı ve hikmet tanrıçası, Minerva. et ve sebze karışık koyu bir italyan çorbası. mayın tarama gemisi. katıp karıştırmak; birbirine karıştırmak; katmak; karışmak, karıştırmak; katılmak. mini giysi; ing. ufak araba; mini; çok ufak mini (önek) kısa, küçük. minyatur; (eski) elyazısı kitaplarda resim veya tezhipli yazı; minyatür halinde, çok ufak yapılmış; minyatür halinde resmetmek. miniature camera 35 m.m.'lik veya daha dar bir film kullanan fotoğraf makinası. in miniature ufak boyda yapılmış. miniaturist minyatürcü. bir şeyin daha küçüğünü icat etmek veya yapmak. (A.B.D.) küçük motosiklet. minibüs. küçültmek; önemini azaltmak. bir santimetre küpün yüzde altısı değerinde sıvı ölçüsü; ing., (müz.) yarım nota. en az, en aşağı, asgari minimal art biçim ve renk gibi unsurları en basit veya temel öğelerine indirgeyen bir sanat şekli. mümkün olduğu kadar azaltmak veya ufaltmak; önemsememek, önemsiz göstermek. (çoğ.) -ma, -mums) en az miktar; en ufak derece; (mat.) minimum değer; asgari, minimum, en az, en küçük, en aşağı. minimum thermometer belirli bir zaman içinde en ufak ısı derecesini kaydeden termometre. minimum wage asgari ücret. madencilik; maden kazma; (ask.) mayın dökme. dalkavuk; buyruk altmda olan biri; yedi puntoluk matbaa harfi. mini etek. papaz, vaiz; bakan, devlet vekili; orta elçi. minister plenipo tentiarv orta elçi. bakmak, yardım etmek, hizmet etmek. bakanlık veya orta elçilik görevine ait; papaz veya vaizin görevine ait; yöneticiliğe ait; zorunlu. hizmet, görevi yerine getirme; yardım. min'istrant hizmet eden kimse, yardım eden kimse . vaizlik, papazlık; papazlar; bakanlık, vekâlet; hizmet, yardım. Ministry of Agriculture Tarım Bakanlığı. Ministry of Commerce Ticaret Bakanlığı. Ministry of Communications Ulaştırma Bakanlığı. Ministry of Customs and Monopolies Gümrük ve Tekel Bakanlığı. Ministry of Defense Milli Savunma Bakanlığı. Ministry of Development and Housing imar ve iskân Bakanlığı. Ministry of Education Milli Eğitim Bakanlığı. Ministry of Energy and Natural Resources Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı. Ministry of Finance Maliye Bakanlığı. Ministry of Foreign Affairs Dışişleri Bakanlığı. Ministry of Forestry Orman Bakanlığı. Ministry of Health Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı. Ministry of Industry and Technology Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı. Ministry of the Interior içişleri Bakanlığı. Ministry of Justice Adalet Bakanlığı. Ministry of Labor Çalışma Bakanlığı. Ministry of Public Works Bayındırlık Bakanlığı. Ministry of Tourism Turizm ve Tanıtma Bakanlığı. Ministry of Village Affairs Köy işleri Bakanlığı. Ministry of Youth and Sports Gençlik ve Spor Bakanlığı. vermilyon, pek parlak bir kırmızı renk; kırmızı kurşun tuzu. ortaçağda resmi elbiselere süs olarak takılan beyaz kürk. Amerika vizonu, (zool.) Mustela vison. ortaçağ Almanya'sında lirik şair ve aşık. golyan balığı, (zool.) Phoxinus phoxinus; küçük balık. Girit'te eski Minos medeniyetine ait (MÖ 3000-1100) küçük; ikinci derecede olan, önemi az; rüştünü ispat etmemiş; (müz.) yarım derece. pest sese ait: (man.) kücük; (A.B.D.) üniversitede ikinci branşa ait; azınlığa ait; rüştünü ispat etmemiş kimse; (A.B.D.) üniversitede ikinci branş, yardımcı sertifika; (müz.) minor; (man.) küçük önerme; (A.B.D.), (spor) ikinci lig; "in" ile (A.B.D.) üniversitede ikinci branş olarak almak. minor key minor anahtarı. minor league (A.B.D.), (spor) ikinci lig. minor mode (müz.) minör dizi. minor premise (man.) küçük önerme. minor term (man.) küçük terim. azınlık; reşit olmama. (Yu.) (mit.) Girit'te yaşadığı zannedilen ve insan etiyle beslenen yarı insan yarı boğa şeklinde bir canavar. ing. manastır kilisesi; büyük kilise, katedral. ortaçağda halk şairi, aşık; eskiden yüzü siyaha boyanmış olarak zencilere mahsus şarkılar okuyan ve soytarılık eden oyuncu; (şiir) ozan, aşık, şair. saz şairliği, aşıklık; lirik şiir veya baladlar; saz şairleri topluluğu. darphane, para basılan resmi yer; büyük mebla (özellikle para) mint mark paralara konan darphanenin veya darphane müdürünün markası. mintmaster darphane müdürü. para basmak; icat etmek, uydurmak. nane, (bot.) Mentha. mint julep naneli ve buzlu viski. mint sauce kuzu eti yanında yenen naneli sos. water mint su yarpuzu, (bot.) Mentha aquatica. wild mint yarpuz, (bot.) Mentha pulegium. darbedilen para; para basma ücreti; paraya basılan damga. (mat.) kendisinden başka bir sayı çıkarılan rakkam, eksilen. üç tempolu ağır ve eski bir dans; bu dansın müziği; menüet. (mat.) eksi, nakıs; (k. dili) sıfır, hiç. a minus quantity sıfırdan aşağı miktar; menfi miktar. minus seven degrees Centigrade nakış yedi, sıfırın altında yedi derece. minus sign eksi işareti. (edat) eksi,çıkarsa. He is minus his hat şapkası yok şapkasızdır. Three minus one equals two üçten bir çıkarsa iki kalır. küçük harf, minüskül; küçük harfli el yazısı; küçük harfle yazılı; küçük, ufacık, önemsiz. çok ufak; önemsiz; dakik, çok ince. minutely dikkatle, ihtimamla, inceden inceye. minuteness çok küçük olma. dakika; (geom.) bir derecenin altmışta biri, dakika; an, lahza; (çoğ.) zabıt, zabıtname, rapor, tutanak. minute book zabıt defteri, tutanak. official minute book kararname defteri. minute hand saat yel kovanı, dakikayı gösteren kol. minute mark dakika işareti; derecenin altmışta birini gösteren işaret (') minute steak çabuk pişen ince biftek. minute wheel saat yelkovanını hareket ettiren çark. not veya zabıt tutmak; saat tutmak. (A.B.D.), tar. her an savaşa hazır gönüllü asker; yeraltında saklanan kıtalararası roket. (çoğ.) (tek minutia) önemsiz ayrıntılar. civelek kız. (jeol.) Miyosen. (Lat.) Hayret! mucize, harika, keramet. miracle play ortaçağa mahsus dini piyes. mucize kabilinden, harikulade, hayret verici, garip; doğaüstü; mucize yaratan. miraculously mucize eseri olarak. miraculousness mucize ka bilinden oluş. serap, ılgım, yalgın. çamur, batak; kir, pislik. çamura batırmak; çamurla kirletmek, çamura bulaştırmak; çamura batmak. mire down yarıda kalmak, başarısızlığa uğramak. ayna; ayna gibi göstermek, aksetmek. mirror writing aynada görüldügü gibi ters yazı. şenlik, cümbüş mirthful şen, sevinçli, neşeli mirthless neşesiz. çamurlu, batak; kirli, pis. miriness çamurluluk . (Far.) mirza,(bey unvanı),prens. (önek) yanlış, kötü, hatalı. kaza, belâ, talihsizlik, felâket. yanlış öğüt veya bilgi vermek. uygunsuz izdivaç, yanlış evlilik; uygunsuz bir birlik. uygunsuzca birleşmek. , misanthropist insanlardan nefret eden veya insanlara güvenmeyen kimse; insanlardan kaçan kimse, merdümgiriz kimse. misan- throp'ic insandan nefret eden; merdümgiriz. misan'thropy insanlardan kaçma veya nefret etme. yanlış tatbik etmek veya istimal etmek, yerinde kullanmamak. yanlış anlamak. misapprehension yanlış anlama. haksız olarak almak veya kullanmak, emanete hıyanet etmek, çalmak. misappropria'tion emanete hıyanet, emniyeti suiistimal. piç, veledi zina. yaramazlık etmek; fena hareket etmek. misbehavior fena hareket; yaramazlık. itikat etmemek, inan mamak, kâfir olmak. misbelief küfür, umumun kabul ettiğine aykırı itikat, yanlış kanaat. misbeliever kafir (kıs.) miscellaneous, miscellany. yanlış hesap etmek. miscalcula'tion yanlış hesaplama. yanlış isim vermek; (spor) yanlış karar vermek (hakem); Ing., (leh.) sövüp saymak. çocuk düşürme, düşük; işin boşa çıkması, işin ters gitmesi, başarısızlık; yanlış yere sevketme. miscarriage of justice adli hata. başaramamak; boşa çıkmak, ters gitmek; çocuk düşürmek; yanlış yere götürülmek. tiyatroda yanlış rol vermek. ırkların ve bilhassa beyazlarla siyahların melezleşmesi. muhtelif, çeşitli, karışık, çok yönlü. derleme. talihsizlik, kaza. yaramazlık; haylazlık; haylazca hareket veya tavır; haylaz kimse; zarar, ziyan, hasar; zararlı şey; (k. dili) şeytan. mis chiefmaker kavga -çıkaran veya fitnecilik eden kimse. get into mischief yaramazlık etmek. keep out of mischief yaramazlıktan kaçınmak. yaramaz, haylaz; zarar verici. mischievously yaramazca; zarar vermek niyetiyle; zarar verecek şekilde. (chose, chosen) yanlış seçmek. karıştırılabilir. yanlış kavramak. misconception yanlış kavrama; yanlış kavram. labor under a misconception yanlış kanalda olmak. kötü davranış; zina; suiistimal; kötü idare. kötü idare etmek. misconduct oneself ahlâkseca davranmak. yanlış anlama, yanlış yorumlama, yanlış mana verme. yanlış yorumlamak, yanlış anlamak, ters mana vermek. yanlış saymak, yanlış hesap etmek; yanlış hesap. kötülükçü kimse, habis kimse; zalim, gaddar, vicdansız; (eski) imansız. yanlış yaratmak. bilardoda bileyi isteka ile yanllş vurma; (k. dili) yanlış, şaşkınlık veya dalgınlık eseri olan hata; (tiyatro) konuşmada hata yapmak. yanlış tarih koymak. (-dealt) iskambil kâğıtlarının yanlış dağıtmak; yanlış dağıtma. kötü ve ahlaksızca hareket, kötülük. (şiir) yanlış hüküm vermek. kötü davranmak. misdemeanant kabahat işlemiş kimse, kötü hareketinden dolayı suçlanan kimse; suçlu kimse. misdemeanor hafif suç; kötü davranış. yanlış salık vermek, yanlış yola sevketmek, yanltmak, yanlış yol göstermek, yanlış tarif etmek. misdirection yanlış salık verme, yanıltma. yanlış yapmak; kötülük yapmak misdoer kötülük yapan kimse. mis doing kötü hareket. (eski) şüphe etmek; korkmak; şüphe; korku. kötüye kullanmak, suiistimal etmek. (Fr.) mizansen. cimri kimse, pinti kimse. sefil, pek fakir; dertli, bedbaht, perişan; mutsuz; acınacak halde; zavallı; (k. dili) hasta; sefalet getiren; süfli, aşağılık, pek kötü; utanmaz. miserably pek fena. (Lat.) Mezmurlar kitabında 51'inci Mezmur (Latince metin de bu kelime ile başlar); bu Mezmurun bestesi. ortaçağda yaralı şovalyeyi azaptan kurtarmak için son darbenin vurulduğu hançer; manastırda oruç gibi bir vecibeden affedilme; manastırda böyle affedilenlere mahsus oda; kilisede ayakta ilâhi soyleyenlerin dayandığı küçük çıkıntı. (Lat.) merhamet. cimri, hasis, pinti. miserliness cimrilik, pintilik. dert, ıstırap, acı; sefalet; bedbahtlık; (leh.) eziyet. (huk.) yolsuzluk, kötüye kullanma, kanunsuzluk, kusurlu hareket. ateş almamak (tüfek veya torpil); hedefe isabet ettirememek;ateş almama. uygun gelmeyiş; iyi uymayan şey; uyumsuz kimse, çevresine uymayan kimse. talihsizlik; bedbahtlık; kaza, belâ, felâket. (gen.),(çoğ.) şüphe, kuşku, kuruntu; korku. kötü idare etmek. misgovernment kötü idare. yanlış yola sevketmek, yanlış salık vermek; azdırmak,baştan çıkarmak. misguidance yanlış yola sevketme. kötü kullanmak, kötü idare etmek. aksilik, talihsizlik. karmakarışıklık. yanlış bilgi vermek, yanlış anlatmak. misinforma'tion yanlış bilgi. yanlış yorumlamak, yanlış mana vermek, yanlış anlamak. misinterpreta,tion yanlış yorum. yanlış hüküm vermek; yanlış anlamak; yanlış fikir edinmek. . (laid) yanlış yere koymak, kaybetmek. (led) yanlış yola sevketmek, yanlış yoldan götürmek; yanlış fikir vermek, aldatmak. beğenmemek, hoşlanmamak. kötü idare etmek, idare edememek. mismanagement kötü idare. uygunsuz ve mutsuz evlilik. bir birine iyi uymamak; uygunsuz birleşme, uymama. yanlış isim vermek. yanlış isim, isimde hata; yanlış isim kullanma. evlilikten nefret. misogamist evlilikten nefret eden kimse. kadından nefret eden kimse, kadın düşmanı.misogynous kadından nefret eden. (psik.) yenilik korkusu, değişiklik korkusu. yanlış yere koymak. misplace one' confidence yanlış kimseye güvenmek.misplacement yanlış yere koyma. yanlış oyun, hatalı oyun . yanlış basmak; baskı hatası. (huk.)vazifeyi suiistimal; bir cürüme göz yumma suçu; yanlış, hata. yanlış telaffuz etmek. yanlış telaffuz. yanlış aktarmak, birinin sözünü yanlış tekrarlamak.misquota'tion yanlış aktarma. (read) yanlış okumak, yanlış yorumlamak. yanlış saymak, yanlış hesap etmek. yanlış hatırlamak. yanlış ve ya yalan yere anlatmak; kötü temsil etmek. misrepresenta'tion yalan. kötü idare etmek; kötü hükümet, kötü yönetim; karışıklık. vuramamak, vurmamak, isabet ettirememek veya etmemek; bulamamak, kaçırmak, yanlışlıkla atlamak, ele geçirememek; özlemek, yokluğunu hissetmek, aramak. miss fire ateş almamak. miss out atlamak, görmemek; gidememek, kaçırmak. miss the point meseleyi kavramamak. He just missed being run over ezilmekten zor kurtuldu. nişanı vuramayış, isabet ettire meyiş; başarısızlık. A miss is as good as a mile Fırsatı kaçırdlktan sonra, iyi mi, kötü mü olduğu farketmez. (k. dili) genç kız; b.h. Matmazel, Bayan (soyadından evvel gelir) (kil.) Katolik kilisesinde Aşai Rabbani ayini kitabı; dua kitabı. ökseardıcı, (zool.) Turdus viscivorus. (-shaped, -shapen) kötü biçim vermek, biçimsizleştirmek misshapen biçimsiz, kötü biçimli. mermi, kurşun; ok, merak; atılan şey; güdümlü mermi. roket veya güdümlü mermi yapma ve kullanma sanatı. eksik, olmayan, kayıp. missinglink (bak.) link the missing savaşta kayıp askerler. There is a page missing bir sayfa eksik . memuriyet veya vazife ile bir yere gönderilen kimseler; misyon, memuriyet, vazife, görev, hizmet; misyoner heyeti; misyonerlerin faaliyet sahası: (A.B.D.) sefarethane, elçilik; kilisede yapılan özel toplantı veya vaiz serisi; imaret, fakirlere yardım evi; en büyük arzu, hedef, amaç; aşk uçuş. misyoner . (k.dili), the ile evin hanımı; eş, karı. Mississippi nehri; Mississippi eyaleti . mektup, tezkere. Amerikada Missouri nehri; Missouri eyaleti. from Missouri (A.B.D.), (k. dili) şupheci, delilsiz inanmayan. (-spelled veya -spelt) imlasını yanlış yazmak. misspelled imlası bozuk. (-spent) kötü harcamak, boş yere sarfetmek, boşuna geçirmek . yanlış ifade etmek, yalan katarak anlatmak. misstatement yanlış ifade, hata; yalan. yanlış adım; yanlış teşebbüs. sis, duman, pus; buğu; donukluk, karartı; sis ile kaplamak, sisli olmak; çiselemek. yanlış, hata, yanlışlık, yanılma. Make no mistake ,şüphe etme, yanılma. (-took, -taken) yanlış anlamak; yanlışlıkla benzetmek, başkası zannetmek; yanlış telakki etmek veya görmek; yanılmak. mistaken for benzetilmiş, başka birisiyle karıştınlmış mistakable yanlış anlaşılabilir. yanlış, yanlış fikre dayanan, hatalı mistakenly yanlışlıkla. (kıs.) Mr) Bay, Efendi (erkek soyadından evvel kullanılan ünvan) zamanı yanlış ayarlamak; zamanını yanlış tahmin etmek. ökseotu, (bot.) Viscum albüm. (bak.) mistake. Güney Fransa'ya ait çok soğuk karayel. yanlış tercüme etmek. mistranslation yanlış çeviri. kötü kullanmak, incitmek, kötü davranmak. hanım, nüfuz sahibi kadın, aile hanımı, okul müdiresi; metres; (eski), (b. h.) evli kadınlara verilen ünvan (şimdi (kıs.), Mrs) (huk.) işlem hatası yüzünden hükümsüz kalan muhakeme. güvensizlik,itimatsızlık, şüphe; güvenmemek, hakkında şüphe etmek. mistrustful güvensiz, şüpheli, kuşkulu. sisli, dumanlı; bulanık. mistiness sis. (-stood) yanlış anlamak, ters anlamak. misunder standing yanlış anlama; anlaşmazlık. yanlış kullanılış; fena muamele. kötü kullanış; suiistimal. kötü işte kullanmak, suiistimal etmek. kene, sakırga; ufak para, akçe; çok ufak şey. cheese mite peynir kurdu, (zool.) Acarus siro. itch mite uyuz böceği, (zool.) Sarcoptes scabei. , ing mitre piskoposluk tacı; piskoposluk rütbesi; gönye. miter box gönye kesmek için testereyi kılavuzlayan kutu. miter joint gönye. miter wheels bir birine 45 derecelik açı ile geçme dişli çark.mitered, mitred piskopos tacı giyinmiş. eski İran aydınlık ve hakikat tannsı. (eski) panzehir. miktarını azar azar artırarak zehir alıp vücudu zehirlenmekten muaf kılmak. yatıştırmak; azaltmak, hafifletmek. mitigating causes (huk.) cezayı hafifletici sebepler. mitigable yatıştırılabilir; azaltılabilir, hafifletilebilir. mitiga'tion hafifletme, azaltma. (biyol.) karyokinez. mitralyöz, makinalı tüfek. mitrailleur makinalı tüfek kullanan asker, mitralyözcü. (anat.) kalpteki iki yapraklı kapağa ait (sol kulakçık ve sol karıncık arasında) mitral valve bu kapak. (bak.) miter. (beysbol) yalmz baş parmak yeri olan ve avucu yastıklı torba eldiven, beysbol eldiveni; kadınlara mahsus parmaksız dantel eldiven; tek parmaklı eldiven; (argo.) el; (argo.) boks eldiveni. tek parmaklı eldiven. (huk.) hapis cezası ilamı;ing., (k. dili) memuriyetten çıkarma, azletme. Musevi dininde sünnet; sevap. karıştırmak, birbirine karıştırmak; karmak; katmak; melez elde etmek için çiftleştirmek; karışmak, kaynaşmak, uyuşmak, bağdaşmak; karıştırma, karışma, karışım; kanşıklık veya şaşkınlık hali. be mixed up zihni karışmak; karışmak, atılmak. mix up karıştırma!: They do not mix well Anlaşamıyorlar. uyuşamıyorlar. mixable karıştırılabilir. karışık durum, anlaşmazlık. karışık, karıştırılmış; karma. mixed doubles tenis her iki tarafta birer kadınla birer erkek olarak oynanılan oyun, kanşık. çiftler mixed fraction (mat.) tam sayılı bayağı kesir mixed group karma grup. mixed marriage değişik din ve milletten kimselerin evlenmesi. mixed media teyp, film, fonograf, slayt ve benzerini beraber kullanan gösteri. mixed metaphor (bak.) metaphor. mixed train yolcu ve yük va- gonlanndan müteşekkil tren. karıştırıcı şey veya kimse; mikser, elektrikli yemek karıştırıcısı; (k. dili) tanımadıkları ile rahatça konuşabilen kimse; (k. dili) tarnıştırma toplantısı. karışım; karıştırma; katıştırma; karışma, karıştırılma, kaynaşma. , mizen (den.) mizana direği, üç direkli geminin en gerideki direği; mizana yelkeni. (kıs.) Michigan. (kıs.) Mademoiselle. (kıs.) millimeter. hafızaya yardımı olan, hafızayı kuvvetlendiren; hafızaya ait; hatırlatıcı ipucu. mnemonics hafızayı kuvvetlendirme usulü, hafızayı terbiye ilmi. (kıs.) Missouri. moa, Yeni Zeland'a mahsus devekuşuna benzer türu tükenmiş bir kuş. inlemek, figan etmek; inilti, inleme, figan . kale hendeği; etrafna böyle hendek çevirmek. moated hendekli. (-bed, -bing) insan kalabalığı, izdiham; ayaktakımı, avam; (k. dili) gangsterler çetesi: güruh halinde saldırmak, kitle halinde hücum etmek; merakla etrafını sarmak; yığılmak. mob law halk tarafından yürütülen kanun, linç kanunu. dengede hareket düzeni. yer değiştirebilen, devingen, serbest hareket eden; akışkan; kolay değişen (çehre); değişken, kararsız (fikir); (ask.) seyyar (ordu) mobile home araba ile çekilebilen tekerlekli ev. mobility devingenlik; değişkenlik; akışkanlık. seferber etmek, silah altına almak, harekete getirmek mobilization ; seferberlik. avamtakımı yönetimi. (argo.) gangster. kamping, kamp yeri. mokasen, Amerika yerlilerine mahsus çarık; Amerikanın güney eyaletlerine mahsus çok zehirli ve koyu renkli bir su yılanı, (zool.) Agkistrodon piscivorus. Yemen'de Moha limanl; (k. h.) Yemen kahvesi; çikolata ve kahve karışımı ile yapılmış veya kahveli bir tat verici; bir çesit yumuşak koyun derisi. alay, istihza, eğlenme; taklit şey, sahte şey; alay edilecek şey, maskarallk; sahte, kalp, taklit. mock orange ful, ağaç fulü, (bot.) Philadelphus cotonarius. mock sun güneşe yakın ve karşı tarafta görulen güneş aksı yalancı güneş. mock turtle soup kaplumbağa çorbası taklidi olarak dana başından yapılan çorba. alay etmek, istihza etmek, eğlenmek; hakir görmek; aldatmak; taklidini yapmak; alay için taklit etmek. mockingly .alay ederek. istihza; alay, alay edilecek şey; taklit, alay manasında taklit, alay manasında taklitçilik; manasız iş. (çoğ.) destansı taşlama. alaycı kuş, (zool.) Mimus polyglottos. (argo.) şık. (kıs.) moderate, modern. şekle ait; şekilden ibaret; (müz.) makama ait; (gram.) kiplere ait; (istatistik) en sık görülen (değer), tipik. şekil, usul, tarz; (man.) bir önermenin gerekliliğini, imkân veya imkansızlığını ifade eden hal; (tıb.) tedavi usulü veya cihazı. (müz.) makam; (gram.) kip; (man.) bir önerme veya karşılaştırmanın şekli; usul, tarz, üslup, şekil; moda; (istatistik) en çok elde edilen değer. örnek, model, numune; kalıp, şekil; resim, plan; örnek tutulacak kimse; manken; numune veya model olan; örnek tutulmaya lâyık. (-ed, -ing veya -led,-ling) örneğe göre yapmak; model yapmak; biçimlendirmek; defile yapmak; üç boyutlu görünümü vermek. ılımlı, mutedil; orta, ikisi ortası; ılımlı kimse. moderately mutedil olarak, ılımlı olarak; az çok. moderateness ılımlılık. yatıştırmak, itidale getirmek, yumuşatmak; yatışmak, yumuşamak; azaltmak, hafifletmek; başkanlık etmek, idare etmek. ılımlılık, itidal; insaf. in moderation ifrata gitmeden, aşırılığa kaçmadan, itidalle. it., (müz.) moderato. yatıştıran kimse; toplantı başkanı; (fiz.) yavaşlatıcı madde . çağdaş, yeni, asri, çağcıl, modern; çağcıl kimse, modern kimse. modernism çağcıllık, modernlik; yenilik. modernist yenilik taraftarı. moder'nity yenilik; çağcıllık. modernize modernleştirmek, yenileştirmek. modernness modernlik, çağcıllık. alçak gönüllü, mutevazı; gösterişsiz; ılımlı; tutarlı; namuslu, iffetli. modestly tevazu ile, gösterişsizce. modesty alçak gönüllülük, tevazu; iffet; ılımlılık. az miktar, nebze. tadil, biraz değiştirme, degişiklik. değiştiren şey; (gram.) niteleyen kelime veya deyim, tamlayıcı kelime. .tadil etmek, tebdil etmek, bir şeyde değişiklik yapmak, biraz değiştirmek; ılımlı yapmak, azaltmak, hafifletmek; (gram.) nitelendirmek, nitelemek, tamlamak. modifiable değiştirilebilir. Korint mimarisinde korniş çıkıntısı altına gelen destek. modaya uygun, son model. modishly modaya uygun olarak. modishness modaya uygunluk. kadın terzisi veya şapkacısı. modül gibi; modülle yapılmış, modüle ait. konuşma ve şarkı söylemede ses perdesini icabına göre değiştirmek; yumuşatmak, hafifleştirmek, tatlılaştırmak (ses); makam ile söylemek; (radyo) modüle etmek. modula'tion tadil, hafifletme, hafifleme; (müz.) modülasyon, geçiş; (fiz.), (radyo) taşıyıcı bir dalgayı mesaj sinyaline göre tadil etme, modülasyon. mikyas, çap, miyar; ölçü esası; (bilgisayar) veya diğer makinalarda standart (kıs.)ım; bir feza gemisinin her bir (kıs.)mı. moon-landing module aya iniş kapsülu, ay modülü. reentry module dünyaya dönüş kapsülü. (fiz.) modül. (çoğ.) modi) usul, tarz. modus operandi icra yolu, hareket tarzı. modus vivendi geçici anlaşma. Mogadişu, Somali'nin başkenti. Moğol; (k. h.) nüfuzlu kimse; yük lokomotifi; Moğol the Great Mogul (tar.) Timur hanedanından Hindistan imparatoru. tiftik yünü; tiftik yününden yapılan kumaş. (bak.) Muhammad. on beş rupi kıymetinde eski altın Hint parası, mohur. eski Portekiz altın parası. yarım, yarı; parça, (kıs.)ım, pay. çalışıp didinmek, çok zor işle uğraşmak; ağır iş; karışıklık, kargaşa, gürültü. kader, kısmet, baht. hareli kumaş, hareli ipek kumaş; hare; hareli. nemli, rutubetli; ıslak; sulu, yaşlı (göz) moistness nemlilik, rutubet. ıslatmak; ıslanmak, nemlenmek. (fiz.) bir kütlenin bütününe ait; (kim.) bir litrede bir malolan. öğütücü, çiğneyip parçalayan; azıdişi. (tek.), (çoğ.) melas. , ing mould küf; küflendirmek; küflenmek, küf bağlamak. moldiness küf, küflülük. moldy küflü, küf bağlamış. ,ing. mould bahçivan toprağı, gübreli toprak. , ing mould kalıp; genel biçim; ayırt edici özellik; şekil vermek, biçimlendirmek; kalıp yapmak; kalıba dökmek; üste oturmak. mold public opinion kamuoyu oluşturmak. molder kalıpçı, dökmeci; şekil veren kimse. Romanya'da Buğdan eyaleti. saban kulağı. çürümek, çürüyüp toz haline gelmek; ufalanmak; çürütmek; toz haline koymak. , ing. moulding tiriz, pervaz, korniş, silme. ben, insan vücudunda leke. (kim.) gram. molekül, herhangi bir maddenin gramla çarpılan molekül ağır1ığı. köstebek, kör sıçan, yer göçkeni, (zool.) Talpa europaea dalgakıran, mendirek; suni liman. moleküle ait, moleküllü. tozan, molekül, zerre. köstebeklerin yeraltını oyarak çıkardıkları toprak yığnı, köstebek tepesi; önemsiz şey. make a mountain out of a molehill habbeyi kubbe yapmak, pireyi deve yapmak. köstebek derisi; buna benzer kumaş; (çoğ.) bu kumaştan yapılmış pantolon . rahatslz etmek; tecavüz etmek. molestation tecavüz. (argo.) gangsterin sevgilisi; orospu, fahişe. yumuşatmak, yatıştırmak, dindirmek, teskin etmek. mollifica'tion dindirme, teskin. , mollusc yumuşakçalar sınıfından bir hayvan. muhallebi çocuğu; kadınımsı erkek; üstüne titremek. Ammonller ve Fenikelilerin çocuk kurban ettikleri tanrı; (k. h.) Avustralya'da bulunan üstü dikenli bir kertenkele. molotofkokteyli. , ing. moult tüylerini dökmek; deri değiştirmek; tüy veya deri dökme. erimiş; eritilmiş madenden yapılmış, dökme. it., (müz.) çok. (kim.) molibden. molybdenite (min.) doğal molibden disülfidi. (k. dili) anne. an, lahza; ehemmiyet, nüfuz, kuvvet; (fiz.) moment, hareket hâsıl etme kabiliyeti; cevher, unsur. moment of truth karar anı, kritik an; boğa güreşinde boğanın öldürüldüğü an. bir an süren, bir an için; bir anda; geçici, çok az devam eden. momentarily anbean. her an; bir anlık. önemli, ciddi, muhim. momentously mühim olarak,cidden. momentousness ciddiyet. (çoğ.) -ta,- tums) (fiz.) moment. anneye anormal derecede dayanma, anneye aşırı bağlılık. (Yu.) (mit.) istihza ve kusur bulma tanrısı; kusur bulan kimse. (kıs.) Monday. Monako. basit cevher, zerre, atom; (biyol.) tek hücreli organizma; (fels.) monad, bölünmez töz. monad'ic(al) tözel, monada ait. monadism monadizm. (bot.) ercikleri filamentlerle birleşmiş, monadelf. tek kocalı; tek kocalılıkla ilgili; (bot.) tek ercikli, monandrik. monandry tek kocalılık. kral, padişah, hükümdar. monar'chic(al) krallık usulüne ait. mon'srchism krallık hükümeti sistemi, kraliyetçilik. monarchist krallık usulü taraftarı, kraliyetçi. manastır hayatı. krallık, padişahlık, monarşi, tekerklik; kral sistemi. manastır. monaster'ial manastıra ait. manastıra veya manastır hayatına ait; inzivaya çekilip kendini dini hayata adamış; keşiş. monastical manastıra ait. monasticism manastır hayatı veya sistemi. Yugoslavya'da Ma nastır şehri (kim.) tek atomlu molekülü olan. tek kulakla işitmeye ait; sesi tek bir yönden gelen, stereo olmayan. pazartesi. (Fr.) dünya; çevre, muhit; toplum. (bot.) tek evcikli, monoik. paraya ait, sikkeye ait; parayla ilgili. para, nakit; para yerine geçen şey. money belt para taşlmaya elverişli kuşak. money market piyasa. money order posta havalesi. easy money kolay kazanılmış para. even money yarışta iki tarafln eşit meblâğlarla bahis tutuşması. hard money madeni para, sikke; nakit. ready money nakit, peşin para. moneyed paralı; paradan ibaret; paradan ileri gelmiş moneyless parasız. para çantası, para kesesi. (argo.) zengin kimse. sarraf. faizci, tefeci. kargaotu, (bot.) Lysimachia nummularia. ing. tüccar, tacir, esnaf, satıcı. monger (sonek) satıcı. ironmonger, fish monger monger (sonek), (A.B.D.), asağ. yapan kimse, karışan kimse: scandalmonger, warmonger. Moğol; Moğol ırkına ait Mongo'lia Moğolistan. Mongo'lian Moğol ırkına veya diline ait; Moğol; Moğol dili, Moğolca. (tıb.) geniş ve yassı kafalı, gözleri aşağıya doğru ve geri zeklı olarak doğan çocuğun anormal durumu, Mongolizm . (antro.) Moğol Irkma mensup (kimse); Mongolizm hastalığına uğramış (kimse) firavun faresi, Hindistan'da bulunan ve gelinciğe benzeyen bir hayvan, zoo. Herpestes. melez köpek veya başka hayvan; melez, karışık soylu; katışık. (k. dili) isim, ad; lakap. (bot.), (zool.) tespih şeklinde, moniliform. (fels.) bircilik, monizm monist monizm taraftarı. monis'(tic.) monizme ait. uyarma, ikaz, ihtar, tembih; (huk.) ihbarname, davet. sınıfta düzeni korumakla görevlendirilen öğrenci; nasihat eden kimse; etobur iri bir kertenkele, varan; (den.) taretinde ağır topları olan güvertesi basık eski bir harp gemisi; izleme veya gözlem tertibatı; izlemek, gözlemek. monitorial , monitory nasihat veren, nasihat kabilinden; düzeni korumaya ait. keşiş; münzevi kimse. monk hood keşişlik; keşişler. monkish keşiş gibi monk' cloth perdelik kaba pamuklu kumaş. maymun; maymuna benzer kimse; şahmerdan başlı. monkey bread baobap, maymun ekmeği ağacı; baobap meyvası. monkey business maymun işi, yalan dolan, düzenbazlık monkey flower misk otu, (bot.) Mimulus moschatus. monkey wrench ingiliz anahtarı. throw a monkey wrench in the works (A.B.D.), (k. dili) işi bozmak. (k. dili) oynamak, kurcalamak. monkey around oyalanmak, dalga geçmek. monkey (around) with karıştırmak, ile uğraşmak. (çoğ.), (k. dili) şaka; aldatıcı veya dürust olmayan hareketler. maymunbalığı, (zool.) Squatina vulgaris; kelerbalığı, (zool.) Squatina squatina. boğanotu, (bot.) Aconitum; kaplanboğan, (bot.) Aconitum napellus. (önek) tek, bir. (bot.) tek başlı, monosefal. (müz.) nota aralıkklarını ölçmek için kullanılan tek telli alet, sesölçer. tek renkli. tek renkli resim; tek renkli resim yapma sanatı. tek gözlük, monokl. (bot.) tek çenekli bir bitki, monokotiledon. monocotyledonous tek çenekli. tek gözlü; tek gözle kullanmaya mahsus. tek sesle okunan mersiye; (müz.) tek sesli şarkı, monodi; ses aynılığı. teke!lilik, monogami; (zool.) tek eş ile çiftleşme. monogamist tekevli kimse. monogamous tekevli, monogam. (biyol.) bütün canlı organizmalann tek bir hücreden oluştuğu kuramı; (biyol.) metamorfoz olmadan büyüme; bütün insan ırklannln ayn soydan geldiği öğretisi. bir ismin birkaç harfinden veya baş harflerinden meydana gelen desen, monogram. özel bir konudan bahseden yazı, monografi. tek karılı; (bot.) tek pistilli. (kim.) bir su molekülü ile birleşmiş olan eleman veya bileşik. tek parçalı bikini. yekpare taştan direk veya abide. monolith'ic yekpare taştan yapılmış; yekpare, bütün; bütüncül. monolog. (tıb.) yalnız bir konu hakkında saplantı ile kendisini gösteren akıl hastalığı, sabit fikir, saplantı; delice merak. (tıb.) sabit fikir delisi. para için tek maden standardı; para kıymeti için altın gibi tek maden kullanma usulü. (mat.) tek terimli; (biyol.) tek kelimeden ibaret (hayvan veya bitki ismi) tek molekül kalınlığında. (biyol.) tek yapılı; şekli değişmeyen. öpüşme hastalığı. (bot.) bitişik taçyapraklı, simpetal. (tıb.) yalnız kalmaktan korkma, yalnızlık korkusu. (dilb.) tek sesli. (bot.) tek yapraklı, tek yapraktan meydana gelen. tek kanatlı uçak. tekelci, inhisarcı. monopolis'(tic.) inhisarcı, tekelci, tekele ait. inhisar altına almak. monopolize the conversation başka kimseyi konuşturmamak. inhisar, tekel; inhisar maddesi; vurgunculuk. tek ray, monoray; tek raylı demiryolu. tek heceli kelime. monosyllabic tek heceli. tektanrıcılık, monoteizm. monotheist tektanrıcı kimse. monotheistic tektanrıcılıkla ilgili. aynı perdeden ses; yeknesaklık; (müz.) tek ve değişmez perde; yeknesak şey. yeknesaklık, tekdüzelik, monotonluk, aynı perdeden ses çıkarma. monotonous yeknesak, tekdüze, monoton, sıkıcı monotonously tekdüze olarak. (biyol.) tek tip; (matb.) tek tek harflerle otomatik dizgi; levhadan baskı; monotip. (kim.) monoksit. Monrovia, Liberya' nın başkenti. dağ; (anat.) çatı kemiği kaynagı üzerindeki yağlı tabaka. , (çoğ.) messieurs (Fr.) bay; efendi, bey. muson; mevsimine göre yön değiştiren rüzgar. canavar; acayip ve doğaüstü şey; hilkat garibesi, ucube; gaddar kimse; dev gibi şey veya kimse; buyük, iri. canavar; ucube; canavarlık, gaddarlık. canavar gibi; anormal; iri, cisim; müthiş, korkunç, çok gaddar. monstrously canavarca. fotomontaj. dağlarla ilgili; dağlarda yaşayan veya yetişen. montana mumu. bir ispanyol kâğıt oyunu. Karadağ. Montevideo. ay. a month of Sundays çok uzun zaman. lunar month kameri a., solar month şemsi ay. ayda bir olan; aylık; aylık dergi; ayda bir. abide, anıt; mezar taşı; eser; sınır taşı; tarihi yapı. monumen'tal anıtsal; muazzam, heybetli; (güz. san.) aslından büyük. monumentally heybetle. böğürmek; böğürme. (argo.) beleşe konmak; aşırmak; aylakça dolaşmak. (man.) bir önermede esaslar ile neticeler arasındaki bağlantı; (gram.) kip, (bak.) mode; (müz.) makam. ruh durumu, hal; (çoğ.) terslik, huysuzluk, karamsarlık. in the mood for - e hazır. mood music duygulandırmada kullanılan müzik. karamsar, umutsuz, bedbin, içedönük, içekapanık, meyus. moodily karamsarca moodiness karamsarlık. ay, kamer, mah; uydu; dolunay veya hilâl şeklindeki şey; ay ışığı, mehtap; (k. dili) dalgın dalgın gezinmek. moon blind ness (bayt.) atlara mahsus bir çeşit göz iltihabı; (tıb.) tavukkarası, gece körlüğü. moonshine mehtap; saçma, boşlakırdı, kuru laf; (k. dili) kaçak içki. moonless ay aydınlığı olmayan, aysız (gece) ay ışınıı doğuştan geri zekâlı kimse. gözleri gece körlüğünden rahatsız olan; gözleri fal taşı gibi açılmış. ay yüzlü, mehlika. ay ışığı, mehtap. (argo.) asıl işinden başka bir işte de çalışma. ayın doğması. ay taşı. .aytaşı. aysar, çılgın, deli. ayda yürüyüş. .ay ışığı ile aydınlanmış; mehtap gibi; hilâl şeklinde; (k. dili) dalgın. demir atmak, palamarla baglamak, şamandıraya bağlamak; palamarla bağlanmak. mooring post palamar babası. moorage geminin bağlanacağı yer veya şey; demir atma. ing. kır; avlak. moor cock orman horozu. moorfowl ormantavuğu. moor hen dişi ormantavuğu; yeşil ayaklı su tavuğu. Magribi; Faslı. Moorish Mağribi; Fasa ait. geminin bağlanmasına mahsus lenger, palamar veya şamandıra, geminin bağlanacağı yer.ç ing. kır, bozkır. çok iri ve yassı boynuzlu bir çeşit geyik, (zool.) Alces americana. münakaşalı, tartışılabilir; münazara, tartışma; ing., (tar.) idare meclisi; müzakere etmek, münazara etmek, tartışmak. moot case tartışma konusu olan dava. moot point tartışılacak mesele. (-ped, -ping) bezle silmek. mop one' brow alnının terini silmek. mop the floor with (argo.) bir münakaşa veya oyunda karşısındakini kolay yenmek. mop up (yeri) bezle silmek; (ask.) düşmanı temizlemek. (-ped, -ping) yüz buruşturma; yüzünü buruşturmak, yüzünü ekşitmek. iplik veya bez parçalarından yapılmış ve sırığa bağlanmış tahta bezi; karışık ve taranmamış saç. üzüntülü olmak; üzmek, sıkmak, bunaltmak; sıkıcı ve cansız kimse; (çoğ.) gam, bunaltı, üzüntü, sıkıntı, can sıkantısı. mopish gamlı, kasvetli. (k. dili) çocuk. kadife görünüşünde yünlü halı veya döşemelik kumaş. (jeol.) buzultaş, moren. ahlaka ait, ahlaki, törel, ahlaksal; iyi ahlaklı, doğru; iyilik veya fenalık yapmaya muktedir; manevi; olasılı; ahlâk dersi; (çoğ.) ahlâkıyat, ahlak; düstur, özdeyiş. moral defeat manevt yenilgi. doubtful morals ahlâkdışı davranışlar. moral faculty iyi veya kötüyü seçme kabiliyeti. moral hazard (sig.)ortalının hilekarlığından doğabilen ziyan. moral philosophy ahlak ilmi. moral principle ahlâk kuralı. moral support manevi destek. moral victory manevi zafer. morally ahlakça. maneviyat, manevi güç, moral; ahlak. ahlak ilmi uzmanı, ahlakçı. ahlak ilmi, ahlâk; ahlâk doğruluğu; törellik; ahlâk dersi. morality play on beşinci ve on- altıncı yüzyıllarda karakterlerin erdem ve kötülük gibi ahlâki değerleri simgelediği bir tür dram. ahlâk öğretmek; ahlâki yönlerini açıklamak, ahlâk dersi çıkarmak; ahlâkını diizeltmek. moraliza'tion ahlâk yönünden değerlendirme. bataklık, batak; sazlık; güçlük, engel. buhranlı zamanlarda borcun ödenmesini geciktirme hakkı, moratoryum; resmi geciktirme. moratoryuma ait. Moravyalı; Moravyalı kimse; Moravya dili; Bohemya çıkışlı bir Protestan mezhebi üyesi. , moray eel murana, (zool.) Muraena helena. ürkütücü ve marazi konulara aşırı ilgi duyan; hastalıklı, hastalığa ait, marazi; bozuk. morbidly marazi olarak morbidness, morbid'ity ürkütücü ve marazi konulara aşırı ilgi duyma; hastalığa yakalananların sayısı, hastalık oranı, morbidite. keskin; alaycı, iğneli, istihza türünden. mordacity keskinlik. keskin, iğneli, içe işleyen; renkleri sabit kılan; renkleri sabit kılan ecza; bakır üzerine oyma işinde kullanılan aşındırıcı ecza. mordancy keskinlik. melodi süslemelerinden biri, mordan. daha ziyade, daha fazla, daha çok; biraz daha; daha, bir kat fazla; fazla bir şey, fazlalık. more or less oldukça, takriben, az çok. more than one birden fazla. neither more nor less ne fazla ne eksik, tam öyle, tam o kadar. nothing more than yalnız, sadece . elbiselik veya perdelik yünlü veya pamuklu kumaş. yenilebilen bir cins mantar, siyah mantar, (bot.) Morchella esculenta. vişne, (bot.) Prunus cerasus austera. bundan başka, bundan fazla, üstelik. (çoğ.) âdetler, töreler. dengi olmayan (izdivaç) morganatic marriage krallık ailesinden birinin aşağı tabakadan biriyle unvan ve miras hakkı vermemek şartıyle evlenmesi. morg. ölmek üzere, ölüm halinde, can çekişmekte. devrik kenarlı şapka şeklinde bir çeşit miğfer. (Lat.) ölmek üzere olan bizler sizi selâmlarız (gladyatorlerin dövüş meydanına çıkarken imparatoru selamlamaları) 1830 senesinde New York eyaletinde Joseph Smith tarafmdan kurulan bir mezhebin üyesi; Mormonlara özgü. Book of Mormon bu mezhebin kitabı. Mormonism Mormon mezhebi usulu. ,siir sabah. sabah, sabah vakti, seher; başlangıç, başlama; (b. h.) fecir tanrıçası; sabahleyin olan, sabaha mahsus. morning gown sabahlık, robdöşambr. morning performance matine, sinema veya tiyatronun gündüz seansı. morning sickness hamilelerde sabah bulantısı. morning star sabah yıldızı. morning watch sabah duası veya vakti; (den.) saat dörten sekize kadar olan nöbet. morning-after pill cinsel birleşme (den.) birkaç gün sonra bile alındığında etkili olabilen doğum kontrol hapı. gündüzsefası, kahkahaçiçeği, (bot.) Convolvulus purpureus. Filipin adalannda bulunan Muslüman kabilelerinden bir fert; bu kabilenin dili. Fas; Marakeş şehri; (k. h.) maroken Moroccan Fas'a ait; Faslı; Faslı kimse. (kıs.)men geri zekâlı kimse; (k. dili) kuş beyinli kimse, ahmak kimse. marazi, somurtkan, suratsız. morosely suratslzca. moroseness suratslzlık. (dilb.) morfem. mit. rüyalar tanrısı. in the arms of Morpheus uykuda. , morphine (kim.) morfin, afyon özü. morphinism (tıb.) morfin düşkünlügü. morphinomaniac morfin tiryakisi, morfinoman kimse. (önek) şekil, biçim. (biyol.) şekilbilim, morfoloji; (dilb.) şekilbilgisi, morfoloji. morpholog'ical morfolojik morphologist morfoloji uzmanı. , morris dance özellikle bir mayısta yapılan eski bir ingiliz dansı. Morris chair arkası yükseltilip alçaltılabilen büyük koltuk. ferda, ertesi gün; (eski), (şiir) yarın; sabah. good morrow (eski) sabahlar hayrolsun. on the morrow ertesi gün. 1835'te telgraf makinasnı icat eden Amerikalı Samuel Morse Morse alphabet, Morse code Mors alfabesi. lokma, parça. av hayvanının öldürüldüğüne işaret olarak boru çalınması. üç yaşında som balığı. ölümlü, geçici, fani; insani, beşeri; öldürücü, amansız; ölümcül; (k. dili) çok büyük; (k. dili) uzun ve sıkıcı; (k. dili) olası; insan, insanoğlu, beşer, ölümlü yaratık. mortal enemies birbirinin can düşmanı. mortal remains cenaze, ceset. in mortal terror dehşet içinde. mortality ölümlülük, fanilik; büyük ölçüde can kaybı; ölüm oranı; insanlık, insanoğlu. mortally öldürecek veya ölecek surette; dehşetli surette; pek çok. havan, dibek; havan topu; bina yapımında kullanılan kireçli harç; harç ile sıvamak. harç tahtası veya tepsisi;üniversite mezuniyetinde giyilen kep. (huk.) ipotek, gayri menkul rehni; bir bina veya mülkü ipotek etmek. mortgagee ipotekli alacak sahibi. ipotek yapan borçlu. mortice (bak.) mortise. (A.B.D.) cenaze işleriyle uğraşan kimse. küçük düşme; küçük düşüren şey; çile, nefse eza, nefsi körletme; (tıb.) kangren veya doku harabiyeti. küçük düşürmek, mahcup etmek; alçaltmak, nefsin isteklerini kımak; (tıb.) kangrenleştirmek, çürütmek; kangren olmak, çürümek. , mortice (mim.) zıvana, lamba, yuva, tıkaç deliği; zıvana açmak; zıvana ile birleştirmek. mortise chisel zıvana açmaya yarayan keski. mortise lock zıvana içine yerleştirilen kilit. (huk.) meşruta sahipliği. gömülmeye ait; olümle ilgili; cenazelerin geçici olarak konulduğu yer, morg. mortuary chapel mezarlık kilisesi. mortuary urn yakılan ölülerin külünü saklamaya mahsus kavanoz. yosun; yosun öbeği; (İskoç.) bataklık, turbalık. moss agate içi yosuna benzeyen akik taşı. moss rose sapı ve çanağı tüylü bir çeşit gül, (bot.) Rosa centifolia muscosa mossesi karayosunlan,(bot.) Musci mossy yosunlu. Musa'ya ait, Musa,dan kalma. Mosaic law Musa Seriatı, Tevrat. mozaik; çeşitli parçalardan meydana gelen edebieser; mozaik gibi, mozaikli. Moskova. (A.B.D.), (argo.) gezinmek, dolaşmak; ayrılmak, gitmek. Müsluman, Islam, Müslim. Moslem (Mohammedan) calendar (bak.) calendar. cami, mescit. sivrisinek. mosquito fleet (den.), (argo.) kücük harp gemilerinden meydana gelen donanma. mosquito net cibinlik. mosquito netting cibinlik kumaşı. sırtında suyosunu biten yaSı balık veya kaplumbağa; (A.B.D.), (argo.) örümcek kafalı kimse. yosun kaplı; eskimiş, modası geçmiş. eskiden İngiltere ile İskoçya arasındaki sınırda turbalık veya bataklıklarda gizlenip eşkiyalık eden haydut; çapulcu. en çok, en fazla, en ziyade; pek, en, en ziyade; son derece; en fazla miktar, en büyük kısım, ekseriyet, çokluk. at most olsa olsa, en ziyade. for the most part umumiyetle, ekseriyetle; başlıca. make the most of azami derecede istifade etmek; önem vermek, büyütmek. Most of it is true büyük kısmı doğrudur çoğu hakikattir. Most people think so (çoğu kimse böyle düşünür. mostly ekseriya, çok kere. Musul şehri. zerre, toz tanesi. motel. kilisede müzik eşliği olmaksızın okunan çok sesli ilâhi. pervane; güve. moth ball güveden korumak için elbiseler arasına konulan naftalin topu. clothes moth güve, (zool.) Tinen pellionella paper moth kâğıt biti. moths (zool.) pulkanatlılar. mothy güve dolu. (ask.), (den.) gemileri veya harp malzemesini depolamak. güve yemiş. anne, ana, valide; analık; baş rahibeye verilen unvan; annesi olmak, annelik etmek; evlât edinmek. mother country anayurt, anavatan, memleket.Mother' Day Anneler Günü. mother earth toprak ana; zemin, yer. mother lode (mad.) zengin maden daman, ana damar. mother love ana sevgisi. mother tongue anadili. mother wit sağduyu. sirke tortusu. fırtınaa kırlangıcı, (zool.) Procellaria pelagica. anallk, validelik; analar. kayınvalide, kaynana. annelik etme. anasız, öksüz. ana gibi,ana yerinde. ana gibi; anaya yakışır. sedef. güve yemez . motif. (zool.) kendiliğinden hareket edebilen. hareket, devinme, devinim; teklif, talep; (huk.) hâkime arzolunan teklif; takrir, önerge; güdü; el ile işaret etmek. motion picture sinema filmi. in motion hareket halinde .lateral motion yandan hareket. make a motion bir meclise teklifte bulunmak. perpetual motion devamlı hareket. retrograde motion geriye hareket; (astr.) doğudan batıya hareket. set in motion harekete getirmek. motionless hareketsiz . sevketmek, harekete getirmek. motiva,tion harekete getirme; saik, dürtü, güdü. güdü, saik; (müz.) motif; hareket meydana getiren, itici; devindirici, muharrik; harekete ait; güdüsel; hareket ettirmek, harekete getirmek; (edeb.) başlıca konuya bağlamak. hareket kuvveti, tahrik kuvveti. (Fr.) tam kelime, en uygun kelime, yerinde söz. çeşitli (kıs.)ımlardan meydana gelmiş, birbirine benzemez, ayn cinsten, karmakarışık; karışık renkli, alaca, rengârenk; rengârenk giysili; uyumsuz karışım; rengârenk giysi. wear motley soytarılık etmek. motor; elektrik motoru; makina; ing. otomobil; hareket meydana getiren, muharrik; motorlu; (tıb.) hareket kaslarına ait; hareket nakleden; (psik.) hareki, devimsel, adaleleri harekete getirici; otomobille gitmek veya götürmek. motor nerve motor sinir. motor paralysis (tıb.) hareket kaslarına gelen felç. motorist otomobille gezen kimse. motorize motor takmak; motor kuvveti ile donatmak. motorlu sandal, motorbot, deniz motoru. araba korteji, konvoy. otomobil. motosiklet. vatman; makinist. dizel motorlu gemi. beneklemek, türlü renklerle doldurmak; benekli görünüş; benek,leke. mottled benekli. (çoğ.)- toes) düstur, vecize; yazıt. muflon, yabani dağ koyunu, (zool.) Ovis musimon. , mujik, muzhik mujik, çarlık zamanındaki Rus köylüsü. suç tespiti için kalıp veya iz alma; mulaj. (bak.) mold. (bak.) molder. (bak.) molt. toprak yığını; küme, tümsek yer, tepecik; yığını; (beysbol) atıcının durduğu tümsek yer; tepeciklerle kuşatmak; tepecik şeklinde yığmak. Mound Builder tarihöncesinde Mississippi yöresinde topraktan gömüt ve kaleler yapan Kızılderili. dağ, tepe Mount of Olives Kudüs'te Zeytin dağı. Mount Zion Sion dağı. koyacak; dayangaç; binek hayvanı; binme tarzı, biniş; üzerine resim yapıştırılan mukavva; top kundağı, top arabası; lam ile lamel; tırmanmak, çıkmak; üzerine çıkmak; binmek, ata binmek; ata bindirmek; asmak; takmak; monte etmek, kurmak; üzerine koymak, oturtmak; üzerine yapıştırmak, çerçeveye geçirmek; lam üzerine yerleştirmek, incelemek üzere lam hazırlamak; taşımak; girişmek; çiftleşmek (dişi ile); yükselmek, artmak, çoğalmak. mount a horse ata binmek. mount a play bir piyesi düzenlemek. mount a picture bir resmi mukavvaya yapıştırmak. mount guard nöbet tutmak, nöbetçi olmak. dağ; yığın, dağ kadar büyük şey; azman. mountain ash üvez, (bot.) Sorbus americana. mountain chain dağ silsilesi. mountain lion puma, (zool.) Felis concolor. mountain range dağ silsilesi. mountain sheep Kanada koyunu, (zool.) Ovis canadensis. mountain sickness (tıb.) yükseklik ve basınç azlığından ileri gelen dağ hastalığı. make a mountain out of a molehill habbeyi kubbe yapmak, pireyi deve yapmak. .dağlı kimse; dağcı; dağlara tırmanmak. dağlık; dağ gibi, iri. şarlatanlıkla sahte ilâç satan kimse; şarlatan kimse. binmiş; atll; takılı, hazır; kakılmış, kakma. mounted gem kakma taş. mounted police atlı polis. mounted troops süvari, atlı asker. destek, dayanak, çerçeve, koyacak; binme, biniş. matem tutmak, yas tutmak; ağlamak, kederlenmek. mourner yaslı kimse. kederli, üzgün, mahzun, yaslı; hazin, acıklı, dokunaklı. mourn fully kederle . kederlenme, ağlama, ağıt, yas tutma; matem, yas; matem elbisesi; yas süresi. half mourning yas süresinin son kısmı; yas, matem elbisesi. in mourning matem elbisesi giymiş; yaslı. mourning dove bir çeşit kumru. fare avlamak, fare tutmak; sinsi sinsi bir şeyin peşinden gitmek. mouser avcı kedi. (çoğ.) mice) fare, sıçan. mouse color fare rengi, kurşuni renk. field mouse, meadow mouse tarla faresi. harvest mouse cüce sıçan, (zool.) Micromys minutus house mouse fare, (zool.) Mus musculus shrew mouse orman soreksi, (zool.) Sorex araneus. white mouse beyaz fare. mousy fare gibi; çekingen, mahcup. fare deliği; çok ufak delik. sıçankuyruğu, (bot.) Alopecurus agrestis. fare kapanı; tuzak. (Fr.) dövülmüş krema, yumurta akı ve şekerle yapılmış dondurma. hatiplik taslamak; kelimeleri çiğneyerek konuşmak; geme alıştırmak(atı);(nad.) surat buruşturmak. ağız; ağız gibi şey; haliç, boğaz; surat buruşturma. mouth organ ağız mızıkası, armonika. a hard mouth geme itaat etmeyen ağız (at) down in the mouth cesareti kırılmış, karamsar, meyus. from mouth to mouth dilden dile, agızdan ağıza, live from hand to mouth ancak ekmeğini kazanabilmek, çok zor geçinmek; ölmeyecek kadar geçimi olmak. make one' mouth water ağzını sulandumak, imrendirmek. make mouths at birine surat ekşitmek . laugh on the wrong side of one' mouth gülerken ağlamak. put words into one' mouth uydurup birinin ağzından konuşmak. ağzı olan ağızlı. ağızdolusu, ağzın alabildiği miktar, lokma; az miktar; (k. dili) telaffuzu güç kelime. say a mouthful (argo.) isabetli bir şey söylemek. ağızlık; çalgının dudaklar arasına alınan (kıs.)mı; bir diğerinin hesabma söz söyleyen kimse, sözcü; (argo.) suçlunun avukatı. gargara, ağız yıkamak için kullanılan antiseptik bir sıvı. ağzı kalabalık, geveze, lafazan. mouthily gevezelikle. mouthiness gevezelik. işlenmiş koyun derisi. kımıldatmak, oynatmak, hareket ettirmek; tahrik etmek, harekete getirmek; satranç veya damada bir taşı usulüne göre yürütmek, oynamak; teşvik etmek, gayrete getirmek; tesir etmek, muteessir etmek; (tıb.) iletmek (bağırsak); satmak, sattırmak; kımıldamak, oynamak, hareket etmek; göç etmek, nakletmek, taşımak; gitmek, yürümek; kalkmak, ilerlemek, ileri gitmek: düşup kalkmak, karışmak; teklif et- mek; hareket, kımıldanma; oynama, el; dama ve satrançta taş sürme; dama ve satrançta oynama sırası; tedbirli iş, tedbir; göç, nakil, ev değiştirme. move in eve taşımak; içeri girmek. move on ileri gitmek. move out evden taşşınmak, dışarı çıkmak. move heaven and earth her çareye baş vurmak. on the move hareket halinde, hiç durmaz. get a move on başlamak; acele etmek. hareket edebilen, kımıldayabilen; taşınabilir, nakledilebilir; tarihi değişen (yortu); (huk.) menkul; (çoğ.), (huk.) menkul eşya. movableness müteharrik olma. movably muteharrik veya eğreti olarak. hareket, kımıldanma; aklı, meyil, istidat; (ask.) manevra; saatin makinası veya bunun (kıs.)ımları; bir müzik parçasının usul veya ölçüsü; bağlrsakların işlemesi. hareket ettiren kimse veya şey; ev eşyası nakliyat firması (k. dili), (sık sık) (çoğ.) sinema. kımıldanır, oynar, hareket eder; hareket verici; etkili, dokunaklu. moving day mesken değiştirilen gün, taşıma günü. moving picture sinema. moving picture. machine sinema makinası. moving platform hareket eden platform. moving stairway yürüyen merdiven moving'y dokunaklı olarak. (mowed, mown) biçmek, tırpan veya orak ile biçmek; down ile top ve ya tüfek ateşi ile biçip öldürmek. mowing machine ekin biçme makinası. ekin yığını, ot yığını; ambarda ekin veya ot yığınına mahsus (kıs.)ım. Çin ve Japonya'da bazı hastalıkların tedavisi için cildin üstüne konarak yakılan pamuğa benzer bitkisel bir madde; bu maddenin alındığı bitki. (kıs.) Military Police. (kıs.) mezzo piano. Bay (soyadından önce gelir) Bayan (evli kadının soyadından önce kullanılır) . (kıs.) multiple reentry vehicle . (kıs.) Mississippi. (kıs.) Master of Science, Master in Surgery. Bayan (kız veya kadının soyadından önce kullanılır) (kıs.) manuscript. .,mss (kıs.) manuscripts. (kıs.) Montana. ., mt (kıs.) mount, mountain. (more, most) çok, fazla, hayli;, çokça, fazla derecede; hemen hemen; çok şey, çok miktarda şey; önemli şey. make much of çok önem vermek, klymet vermek. (k. dili) çokluk. much of a muchness hemen hemen aynı. zamk; bitkilerden sızan yapışkan sıvı. mucilaginous erimiş zamk türünden, zamklı, zamk gibi. gübre, yaş gübre; bataklık çamuru; pislik; gübrelemek; (k. dili) kirletmek, pisletmek. muck heap gübre yığını. muck'y pis, kirli. ing., (argo.) kaba kimse, ayak takımından biri. özellikle siyasette bir şahsa kötü şeyler yüklemek; haksızlığı arayıp meydana çıkarmak. balgam türünden; balgam salgılayan; balgamlı; sümüklü. mucous membrane bazı uzuvlarm iç yüzünü kaplayan salgılı zar, mukoza mucosity balgam gibi yapışkanlık. sümük; balgam; balgam gibi şey. çamur; (k.dili) herhangi bir işin en kirli kısmı; kötü söz veya iftira. mud bath çamur banyosu. mud flat gelgit esnasmda biriken çamurların ;toplandığı saha. mudhen su tavuğu, (zool.) Fulica atra; su yelvesi, (zool.) Rallus aquaticus. mud pie çocukların oyuncak olarak yaptıkları çamur çöreği. clear as mud anlaşılmaz. throw mud at (birine) çamur atmak, çamur sıçratmak. çamurlu koşu yolunda iyi koşan at. çamurluluk, bulanıklık. karıştırmak, yüzüne gözüne bulaştırmak; becerememek; karışıklık; şaşkınlık, sersemlik; karışık şey, karmakarışık iş. muddle along veya on şöyle böyle geçinip gitmek; yanılmalara rağmen bir işten sıyrılıp çıkmak. muddle through ing. her şeye rağmen gemisini kurtarmak. .sersem. sıvı maddeleri karıştırmaya mahsus çubuk veya alet. çamurlu; bulanık, kirli, pis; karışık; çamurla kirletmek, çamura bulamak; bulandırmak. çamurluk. genellikle politikada hasmına çamur atan kimse. müezzin. acemice iş görmek; becerememek; acemilik, beceriksizlik. el kürkü, manşon; (mak.) boru bileziği. pandispanya tadında ufak yuvarlak ekmek. sarınmak; sesi boğmak; sarınacak şey; sesi boğmak için kullanılan örtü veya sargı; bir maddeyi alev ve gazlara temas ettirmemek için kullanılan fırın gözü. gevişgetirenlerin ve diğer bazı hayvanların tüysüz üst dudağı ve burnu. susturucu; boyun atkısı, fular; piyanoda sesi boğmaya mahsus yastık veya keçe parçası. müftü; üniforma giyenlerin vazife dışında giydikleri sivil elbise. (argo) yüz, surat; ağız; (A.B.D.) hüviyet fotoğrafı; (A.B.D.) adam, herif; (İng.) avanak kimse, aldatılmış kimse; (A.B.D.) gangster. (-ged, -ging) (A.B.D.) (emniyette) hüviyet fotoğrafını çekmek; saldırıp soymak; mimiklerle maymunluk yapmak. kulplu büyük bardak; bardak dolusu. saldırıp soyan kimse; mimiklerle komiklik yapan kimse. Hindistan ve yöresine özgü yırtıcı timsah, (zool.) Crocodilus palustris. çocuklara mahsus bir iskambil oyunu; iki ucun toplamı beş veya on olunca puan kazanılan domino oyunu; (İng.), (argo) ahmak kimse. sıcak ve rutubetli, kapalı, sıkıntılı (hava) pelin, (bot.) Artemisia. (A.B.D.), (gen.) (pol.) bağımsız kimse. Hazreti Muhammed; Mehmet. Muhammadan Müslüman. Muhammadanism islam, Müslümanlık. yumuşak ayakkabı. beyaz ile zenci melezi kimse. dut, (bot.) Morus; koyu mor renk, dut rengi. black mulberry kara dut. (bot.) Morus niger. paper mulberry kağıt dutu, (bot.) Broussonetia papyrifera. red mulberry kırmızı dut, (bot.) Morus rubra. white mulberry beyaz dut, (bot.) Morus alba. mulberry brandy dut ra(kıs.)ı. bitki köklerini sıcak veya soğuk ile kuraklıktan korumak veya meyvaları temiz saklamak için kullanılan saman ve yaprak tabakası; böyle tabakayla örtmek. mulch pile gübre haline gelsin diye yığılan yaprak ve çöp kümesi. dolandırmak; cereme ile cezalandırmak; cereme. şıpıdık, arkalıksız terlik. katır; (A.B.D.), (k.dili) çok inatçı kimse; çıkrık makinası; küçük lokomotif veya traktör. mule skinner (A.B.D.), (k.dili) katırcı. mule train katır katarı. muleteer' katırcı. mulish katır gibi; inatçı. mulishly inatla. mulishness inatçılık. boynuzsuz (inek) kadın olma hali, kadınlık; kadınlık hususiyeti. (şarap veya elma suyunu) kaynatıp içine şeker ve baharat katmak. ince muslin kumaş. " over "ile derin düşünmek, düşünüp taşınmak. molla. sığırkuyruğu, (bot.) Verbascum. great mullein sığırkuyruğu, (bot.) Verbascum thapsus. boya veya eczayı ezip karıştırmaya mahsus havaneli, mablak. dubar, (zool.) Mugil. red mullet tekir balığı, (zool.) Mugil surmulletus. grey mullet has kefal, (zool.) Mugil cephalus. golden grey mullet altınbaş kefal, (zool.) Mugil auratus. thin-lipped grey mul - let pulaterina, (zool.) Mugil capito. etli ve baharatlı Hint çorbası. pencere çerçevesinin dikey bölme tirizlerinden biri; tirizlerle ayırmak. (önek) )çok. çok açılı. (biyol.) çok hücreli. çok çeşitli, türlü türlü. çok şekilli, çok biçimli. (tic.) mark. ufak bir matbaa makinası. çok yanlı, çok taraflı, çok kenarlı; çok milletli. birkaç dil kullanan, çok dil bilen. (tic.) mark. ufak bir ofset makinası. (bak.) mixed-media. çok zengin kimse, mültimilyoner. (mat.) çok terimli. ikinci defa anne olan veya birden fazla çocuğu olan kadın. (fiz.) çok safhalı. çok yönlü, çok kısımlı, katmerli; (elek.) çok safhalı cereyan; (mat.) katsayı. multiple choice testlerde cevaplardan birini seçme usulü. multiple circuit (elek.) çok safhalı devre. multiple reentry vehicle birkaç ayrı bomba taşıyan roket. least common multiple (mat.) en küçük ortak katsayı. çok kısımlı, kat kat, katmerli; (elek.) tek kanalda iki yönlü iletim sağlayan sisteme ait. (mat.) çarpılan. çoğaltma, çoğalma; (mat.) çarpma. multiplica tion table çarpım tablosu, kerrat cetveli. çokluk, çok türlülük, çeitlilik. (mat.) çarpan. çoğaltmak, artırmak; (mat.) çarpmak; çoğalmak, yayılmak; üremek, türemek; çok misal getirmek. çok safhalı; kısım kısım ateşlenen (roket) çok sayı; kalabalık, izdiham, halk yığını; çokluk. çok, pek çok; çok (kıs.)ımlı; (şiir) kalabalık. (A.B.D.) çeşitli bölümlerden meydana gelen büyük üniversite. (Lat.) az ve öz. bir çeşit sert ve tatlı bira. (k. dili) kasımpatı, krizantem. (-med,- ming) maske ile rol yapmak (ünlem) susmuş, suskun; (ünlem) Sus! Mums the word. Sırrı kimseye söyleme. Aramızda kalsın. (k. dili) efendim (hanımlara); (İng.), (k. dili) anne. lakırdıyı gevelemek, mırıldanmak; anlaşılmaz söz veya ses, mırıltı. anlamsız ve karışık söz; anlaşılması güç büyü veya ayin; put, fetiş. maskeli aktör; soytarı. mummery maskeli eğlence; maskaralık; manasız ve gösterişli dini ayin. mumyalamak; mumya yapmak. mummifica'tion mumya yapma, mumyalaşma. mumya; iyi muhafaza edilmiş ceset. (çoğ.), (tıb.) kabakulak hastalığı. kıtır kıtır yemek, hapır hupur yemek. günlük, olağan, sıradan; dünyaya ait, dünyevi. Münih. şehre ait; belediyeye ait, beledi. municipal council belediye kurulu. municipal law belediye nizamı. municipal police polis teşkilâtı. munici pality belediye. cömert, eli açık. munificence cömertlik. munificently cömertçe. (gen.) (çoğ.), (huk.) senet, tanıt. harp levazımı; (çoğ.) savaş gereçleri; savaş gereçleriyle donatmak. duvara ait; duvara asılan; duvar gibi; duvara yapılan resim. adam öldürme, cinayet; (k. dili) baş belası; katletmek, öldürmek, kasten öldürmek; bozmak, harap etmek. murder a piece of music bir müzik parçasını berbat etmek. murder in the first degree kasten adam öldürme. Murder will out. Cinayet gizli kalmaz. Haksızlık meydana çıkar. get away with murder (k. dili) bir kötülüğün cezasını çekmemek. murderer katil, cani, adam öldüren kimse. murderess kadın katil. murderous öldürücü, ölüm saçan, kanlı; tehlikeli. murderously öldürecek gibi. (çoğ.) murices) dikenli salyangoz, iskerlet. tuzruhu. sıçangillere ait. karanlık, kasvet. karanlık, kasvetli; bulutlu, bulanık. murkiness karanlık oluş, kasvetli oluş. mırıldanma, mırıltı; söylenme, şikâyet; çağıltı, uğultu, ses; (tıb.) kalbi veya başka bir organı dinlerken işitilen hırıltı; mırıldanmak; söylenmek, homurdanmak; uğuldamak, çağıldamak. (argo) patates. katlanıp dolaba giren portatif karyola. el çabukluğu ile para zarfını sahte şeylerle dolu zarfla değiştirme hilesi. (A.B.D.), (k. dili), saka"bir şeyin aksi gideceği varsa, aksi gider" kuralı. hayvanlara özgü salgın hastalık; (eski) lânet. kakmalı ve renkli camlı. murrhine glass çiçek kakmalı renkli zücaciye. Maskat, Umman'ın başkenti. misket üzümü; misket şarabı. kas, adale; adale kuvveti. muscle-bound fazla idmandan kasları çok gelişmiş. Don't move a muscle. Hiç kımıldanma. deltoid muscle (anat.) deltoid kas, deltakası. extensor muscle kol veya bacak gibi bir uzvu uzatan kas. femural muscle (anat.) uyluk kası. flexor muscle kol veya bacak gibi bir uzvu büken kas. frontal muscle alın kası. ham şeker, şeker kamışından alınan nemli esmer şeker. mika. eski Rusya. Muscovy duck Orta ve Güney Amerika'ya mahsus yeşilimsi siyah iri bir ördek, (zool.) Cairina moschata. Muscovite Rus, Moskof. adali, kasa ait; adale ile yapılan; adaleli, kuvvetli. muscularity kasların iyi gelişmiş olması. şaire yardım eden ilham, esinleyici güç; b.h. Müzlerden biri. düşünceye dalmak, derin düşünmek; temaşaya dalmak. müze. (A.B.D.) mısır unu lapası; lapa gibi şey; (k. dili) gözyaşı ile ifade edilen aşırı duyarlık. (ünlem) özellikle köpeklerin çektiği kızaklarla kar üzerinde ayakta yolculuk yapmak; (ünlem) Haydi! (kızak çeken köpeklere) mantar; mantarımsı şey: türedi şey veya kimse; mantarımsı; türedi; yayılıp büyümek; mantar şeklinde yayılmak. mushroom cloud (özel likle nükleer patlama sonucunda) mantar şeklinde yükselen bulut. mushroom growth birdenbire büyüyüp yayılma, mantar gibi büyüme. mushroom town birdenbire büyüyen kasaba. field mushroom kuzugöbeği, (bot.) Agaricus campestris. lapa gibi; (k.dili) tatsız bir şekilde hissi. müzik, musiki; ahenk, hava, nağme, makam, nota; müzik ilmi; orkestra, bando. music book nota kitabı. music box latarna. music hall müzik salonu; (İng.) vodvil tiyatrosu. music master musiki üstadı, müzik hocası. music of the spheres Pitagor kuramına göre gökcisimlerinin çıkardığı ve yalnız tanrılar tarafından işitilebilen müzik sesleri. music paper çizgili nota kağıdı. music roll otomatik piyanoda müzik parçasının çalınmasına yarayan delikli kağıt tomarı. music stand nota sehpası. music stool piyano taburesi. chamber music oda müziği. electronic music elektronik müzik. face the music herhangi nahoş bir şeyi veya güçlüğü yılmadan karşılamak. instrumental music çalgı ile çalınan müzik. program music belirli bir konu ifade eden müzik. set a poem to music bir şiiri bestelemek. vocal music sesle söylenen müzik. müziğe ait; ahenkli, uyumlu; müziksever, musikişinas, müzik ustası; bestelenmiş; müzikli komedi. musical chairs müzik eşliğinde iskemle kapmaca oyunu. musical comedy müzikli, şarkılı ve danslı güldürü. musically ahenkle; müzikle. özel resital. müzisyen; çalgıcı, şarkıcı. misk; misk kokusu; misk otu, amberçiçeği, misk kokulu herhangi bir bitki. musk deer misk geyiği, (zool.) Moschus moschiferus. musk geranium kokulu sardunya. musk ox misk sığırı, (zool.) Ovibos moschatus. musk plant misk otu, (bot.) Mimulus moschatus. musk rose misk gülü. (A.B.D.), (Kan.) yosunlu bataklık. Kuzey Amerika'nın büyük göllerinde bulunan bir çeşit iri turnabalığı. eski model asker tüfeği. musketeer' tüfekli asker. musketry tüfekler; tüfek atışı. kavun, (bot.) Cucumis melo. Kuzey Amerika'ya mahsus misk sıçanı, (zool.) Ondatra zibethica. misk kokulu; misk gibi. muskiness misk gibi kokma. Müslüman. muslin (kumaş) muslinet(te)' (kaba) muslin. (A.B.D.), (k. dili) karmakarışıklık, intizamsızlık; kargaşa; kavga, boğuşma; (gen.) "up" ile buruşturmak, örselemek; bozmak, kirletmek. mussy (A.B.D.), (k. dili) karmakarışık, buruşuk. midye, kara kabuk midyesi, (zool.) Mytilus edulis. (çoğ.) -mans) Müslüman, islam. kızmış (erkek fil veya deve); kızgınlık; kızgın fil. ( yardımcı ) - meli, -malı (gereklik, zorunluk, ihtimal ve kesinlik belirtip geçmiş veya şimdiki zaman için kullanılan çekimsiz bir fiil); (k. dili) şart, gereklik. He must go. Gitmelidir. He must have gone. Gitmiş olacak. I must (ask.) you to go. Haydi artık gidin bakalım. We must see. Bakalım ne olacak. Beklemeliyiz. küflülük; küf kokusu. şıra. bıyık. Amerika'ya mahsus yabani at. hardal: hardal bitkisi. mustard gas zehirli bir gaz, iperit. mustard plaster hardal yakısı. mustard seed hardal tohumu. hedge mustard yaban hardalı, çalgıcı otu, (bot.) Sisymbrium officinale. white mustard akhardal, (bot.) Sinapis alba. wild mustard yabani hardal, (bot.) Brassica kaber. toplamak; yoklama için bir araya toplamak; bir araya toplanmak; geçit töreni veya yoklama için asker veya gemi mürettebatının toplanması; bu iş için toplanan kimseler veya bunların toplamı. muster in askere kaydetmek. muster out terhis etmek. muster roll ordu defteri, yoklama defteri; mürettebat listesi. pass muster aranılan şeye uygun olmak, kabul olunmak, geçmek. küflü, küf kokulu; köhne, antika, demode; sönük, ağır, yavan, tatsız. mustiness küflülük. değişebilir, değişken; dönek, kararsız. mutability değişebilme kabiliyeti. değişken; (biyol.) genleri değişmiş, mutasyona uğramış; mutasyona uğramış hayvan veya bitki. değişme, dönme, dönüşme; (biyol.) genleri değişmiş hayvan veya bitki; mutasyon; (dilb.) bir ünlü veya ünsüzün değişmesi. (Lat.) gerekli değişiklikler yapılmış olarak. sessiz, suskun; dilsiz; (huk.) kendini savunmayan (sanık); (dilb.) sağır ses, okunmayan harf; (müz.) çalgılarda sesi (kıs.)ma tertibatı, surdin. deaf mute hem sağır hem dilsiz kimse. mutely sessizce, susmuş olarak. muteness suskunluk. sesini (kıs.)(mak.); (müz.) ses (kıs.)ma tertibatı ile sesi boğmak, surdin kullanmak; (güz. san.) yumuşatmak. muted colors yumuşak renk tonları. bir tarafını kesip sakat etmek, kötürüm etmek; değiştirmek, önemli kısımlan çıkararak bozmak. mutila'tion kötürüm etme; bozma, değiştirme. isyancı, asi. isyankâr; isyan halinde, asi. mutinously asice. mutinousness isyankârlık. isyan, kıyam, başkaldırma, ayaklanma (bilhassa asker veya gemici); isyan etmek, ayaklanmak. (argo) it, köpek; mankafa kimse. mırıldanmak, fısıldar gibi söylemek; söylenmek, homurdanmak; mırıltı, fısıltı. koyun eti. mutton chop koyun pirzolası. (argo) ahmak kimse. iki taraflı, karşılıklı; ortak, müşterek. mutual friend müşterek dost. mutual fund (bak.) fund. mutual insurance karşılıklı (sig.)orta, karın belirli bir (kıs.)mının poliçe hamiline ödenmesini gerek- tiren (sig.)orta. mutual love karşılıklı sevgi. mutuality mukabele, karşılıklı olma. mutually karşılıklı. (bak.) moujik. hayvanın çıkıntı hâsıl eden ağzı ile burnu; (hayvanın ısırmaması için ağzına geçirilen) ağızlık; top veya tüfek ağzı; ağzını bağlamak, ağzına ağızlık geçirmek; susturmak. muzzle velocity kurşunun tüfek ağzından çıktığı zamanki hızı. ağızdan dolma top veya tüfek. (k. dili) sersem; sıkıntılı, kasvetli. (kıs.) million years. (zam.) benim. (ünlem) Aman! Olur şey değil ! Hayret! (tıb.) kas ağrısı, kasınç. eski Yunanistan'ın tarihöncesi Miken şehri. Mycenaean Miken şehrine veya Miken devrine ait. ( (sonek), (biyol.) mantar. mantarları inceleyen bitki bilimi dalı. (bot.) kökmantar. (tıb.) vücutta mantarcıklar meydana getiren hastalık. mantarda bulunan zehir. (tıb.) omurilik iltihabı. (Felemenkçe) Bay. (önek) adale, kas. (tıb.) kalp kası iltihabı. (anat.) kalp kası. (anat.) kas kasılmalarının bir aletle kâğıt üzerinde yazılması. (anat.) kasbilim, anatomide adaleler konusu. myologist kasbilim uzmanı. (çoğ.)- mata) (tıb.) adale tümörü, miyom. uzağı iyi göremeyen kimse, miyop kimse. (tıb.) uzağı iyi görememe, miyopluk. myopic uzağı iyi göremeyen, miyop. (biyokim.) miyozin. (bot.) unutmabeni türünden çiçek. çok büyük sayıda, sayısız, çok; çok büyük sayı; on bin kişi veya şey. (zool.) tespihböceği veya kırkayak familyasından böcek, çokayakı böcek. efendisine körü körüne itaat eden kimse. sepicilikte ve boya işlerinde kullanılan helile ağaç meyvası. lavanta yapımında kullanılan kokulu bir çeşit sarı sakız, mür, mürrüsafi. mersin, (bot.) Myrtus communis; küçük Cezayir menekşesi, (bot.) Vinca minor. (zam.) kendim, bizzat, ben. I don't feel like myself. İyi değilim. Keyfim yok. I myself am doubtful. Ben bile şüphe ediyorum. I will come myself. Kendim geleceğim. Misya (Çanakkale bölgesinin eski ismi) dini sırları açıklayan veya öğreten kimse. gizemli, esrarengiz, akıl ermez, anlaşılamaz, garip. mysteriously gizemli bir şekilde; anlaşılmaz surette. mysteriousness gizemlilik; anlaşılmazlık. gizem, sır; muamma; bilinmez ve anlaşılmaz şey; hikmet; eski zamana ait dini piyes; Doğu kiliselerinde dini ayin; eski dinlerde gizli ayin. mystery play ortaçağda dinsel tiyatro oyunu (bilhassa İsa'nın hayatına dair) murder mystery polisiye romanı. gizemli; bâtıni, sırri; mistik, tasavvufa ait, gizemcilikle ilgili; gizli, sır kabilinden; gizli manası olan, esrarlı; gizemci, tasavvuf ehli, mutasavvıf. mystical tasavvufa ait; bâtıni, sırri, esrarlı. mystically mistik şekilde. mystical - ness tasavvufilik. gizemcilik, tasavvuf, mistisizm. şaşırtmak, hayrete düşürmek; anlaşılmasını güçleştirmek, esrarlı gibi göstermek. bir kimseyi üstün gösteren özellikler; bir tarikatın benimsediği doktrinlere göre gerçekleri görüş şekli; hüner, marifet. esatir, efsane, (mit.); hayali kimse veya şey. mythic, mythical efsane kabilinden, esatiri, mite özgü; hayali. efsane yaratıcı. mitolojik, esatiri. mythologically esatir kabilinden, mitolojiye göre. mitoloji. mythologist mitoloji uzmanı. efsane yaratıcı. (çoğ.)-thoi) mitos; mit; mitoloji. Midilli adası. (tıb.) derinin sertleşmesi ile his ve zekanın körleşmesi gibi belirtiler gösteren bir hastalık. (kıs.) Nationalist Navy, New, Noon, Norse, North, Northern, November. (kıs.) nephew, neuter, new, nominative, noon, north, northern, noun, number. (kıs.)nitrogen, north, northern. İngiliz alfabesinin on dördüncü harfi; (kim.) azotun simgesi; (mat.) belirsiz bir sayı. (kıs.) New Brunswick, North Britain; (k. h.) nota bene İyice dikkat et. (kıs.) noncommissioned officer. (kıs.) no date. (kıs.) north latitude. (kıs.) nortwest. (kıs.) National Association for the Advancement of Colored People. (-bed, -bing) (k. dili) yakalamak, tutmak, ele geçirmek. Hindistan'da zengin olmuş Avrupalı; çok zengin ve lüks hayat yaşayan adam; Hindistan'da Moğollar zamanında prens veya vali; Hindistan'da bazı Müslüman büyüklerine verilen ünvan. uçakta motor yeri. sedef. nacreous sedefli. (astr.) ayakıcı; en aşağı safha veya nokta. ufak binek atı; ihtiyar at. (-ged,- ging) daima kusur bulmak, durmadan azarlamak, dırdır etmek, rahatsız etmek; dırdır eden kimse. mit. su perisi, ırmaklar ve çeşmeler perisi. çivi, mıh; tırnak; hayvanlarda tırnak yerine bulunan pençe veya toynak; 5,7 santimetrelik kumaş ölçü birimi. nail brush tırnak fırçası. nail file tırnak törpüsü. nail polish tırnak cilâsı. nail puller kerpeten, (kıs.)kaç. nail scissors tırnak makası. drive the nail home çiviyi iyice çakmak; iddiayı ispatlamak. hard as nails iyi idman gör- müş, çok kuvvetli; çok sert. hit the nail on the head tam doğrusunu söylemek veya yapmak, tam yerinde söz söylemek. on the nail hemen, derhal; söz konusu. mıhlamak, çivilemek; sıkı sıkı bağlamak, kavramak; (argo) tutmak; yakalamak; (argo) (bir yalanı) meydana çıkarmak; (argo) çalmak; (argo) vurmak. nail down çivilerle sabitleştirmek; garantiye almak. nail up çivilerle kapatmak. nansuk. Nairobi, Kenya'nın başkenti. saf, bön, toy, tecrübesiz; denenmemiş. naively safça. naivete saflık, bönlük, tecrübesizlik. çıplak, üryan, yalın; (bot.) çıplak, örtüsüz; çaresiz, savunmasız, silâhsız; açık; yalçın; (huk.) ispatsız, sade, kuru, geçersiz. naked ape insan. stark naked çırılçıplak, anadan doğma. the naked eye çıplak göz. the naked truth salt gerçek. nakedly çıplak olarak; açıkça. nakedness çıplaklık. isimlendirilebilir; şöhrete lâyık, unutulmaz. yavan, tatsız, tatsız şekilde duysal; sıkılgan, kararsız; kararsız kimse, sıkılgan kimse. ad, isim; nam, şöhret, ün; ünvan; kızgınlık belirten hitap şekli; şöhretli kimse; dış görünüş; Tanrının kutsal ismi; ad koymak, isim vermek, ismiyle çağırmak; ismini vermek; belirtmek; tayin etmek; memur etmek; ismi olan; (A.B.D.), (k.dili) tanınmış; ismini veren. name plate tabela. Name your price. İstediğiniz fiyatı söyleyin. Ne isterseniz vereceğim. by name ismiyle, isminde; ismen. call one names birine sövüp saymak, küfürler savurmak; kızdırmak için isim takmak. Christian name vaftiz ismi; öz ad. family name soyadı, aile ismi. He has a bad name. Kötü şöhreti var. Adı kötüye çıkmış. (I.) havent a penny to my name. Hiç param yok. (I.) know him by name. İsmen tanıyorum. in name sözde, ismen. in the name of namına, yerine; başı için, hakkı için, aşkına. maiden name bir kadının evlenmeden evvelki soyadı. make a name for oneself ad yapmak. of the name of isminde, ismiyle, namında. the name of the game asıl sorun. to ones name kendine mahsus. (k. dili) kendine paye vermek için şöhretli isimlerden bahsetme. isimsiz, adsız, adı belli olmayan; adı konmamış; tanımlanamayan; bahsedilmeye layık olmayan; gayri meşru. yani şöyle ki. adaş, aynı adı olan kimse. Namibia, Güneybatı Afrika. (A.B.D.) nine. cücelik. devetüyü renginde Çin pamuklu kumaşı, kahverengimsi sarı renkten pamuk bezi; (çoğ.) bu bezden yapılan giysi; kahverengimsi sarı renk. Nanking. (İng.) dadı nanny goat dişi keçi. (önek) çok küçük; bilyonda bir. (mim.) eski mabet ve bundaki iç oda. (-ped,- ping) uyuklamak, hafif uykuya dalmak, kestirmek, şekerleme yapmak; gafil bulunmak; dikkatsiz davranmak; hafif kısa uyku, şekerleme. I caught him napping. Onu gafil avladım. Hazırlıksız tuttum. (-ped,- ping) (çuha) tüylü yüz, bazı tüylü kumaşların yüzündeki kısa iplikler; bezi fırçalayarak tüylendirmek. napless tüysüz, tüyü dökülmüş. benzinle karıştırılarak bir yakıt meydana getiren pelte gibi bir bileşim, napalm. ense. sofra örtüleri ve peçeteleri. neftyağı, gazyağının çok hafif bir cinsi; petrol. (kim.) naftalin. turp şeklinde (kök) peçete, peşkir; (İng.) çocuk bezi; sıhhi pamuk, hijyenik bağ. napkin ring peçete halkası. Napoli şehri. Naples yellow antimon boyası, açık sarı boya. pötifur; yirmi franklık Fransız altını, Napolyon altını, bir iskambil oyunu; b.h. Napolyon. Napoleonic Napolyon'a ait. ileri doğru çıkmış yukaç. yayık tabak. sert; sarhoş; (İskoç.) sert bira. havlı, tüylü; kıvırcık. (İng.), (k.dili) çocuk bezi. (kim.) afyondan çıkarılan acı beyaz alkaloit. kendine hayran olma, narkislik, narkisizm. nergis çiçeği, zerrin, fulya, (bot.) Narcissus; (b. h.) Yunan efsanesine göre suda gördüğü kendi hayaline âşık olan genç adam. narkotik tiryakiliği. (tıb.) ilaç ile meydana gelen uyuşukluk, narkoz. uyuşturucu, uyuşukluk verici, narkotik; uyuşturucu ilâç, narkotik; narkotiğe alışmış kimse; uyuşturucu herhangi bir şey. narcotize ilâç ile uyuşturmak veya uyutmak. hint sümbülü, (bot.) Nardostachys jatamansi; sümbül yağı. (çoğ.), (anat.) burun delikleri. nargile. (İng.), (argo) hırsızları tongaya düşüren kimse; tongaya düşürmek. (A.B.D.), (argo) narkotik ajanı. nakletmek, hikaye etmek, söylemek, anlatmak. narra'tion anlatım, anlatış; hikaye, fıkra. hikaye, fıkra; hikaye söyleme sanatı; hikaye kabilinden. dar, ensiz; sınırlı; dar düşünceli, dar fikirli; darlık içinde; cüzi, az; sıkı, dikkatli; (İng.), (leh.) hasis, tamahkar, cimri; dar geçit, (çoğ.) dar boğaz; daraltmak, eninden almak; sınırlamak; kısmak; daralmak, çekmek, ensizleşmek. narrow circumstances fakirlik, parasızlık, darlık. nar row escape darı darına kurtulma, ucuz kurtulma. narrow gage (gauge) ray aralığı 141 cm. olan demiryolu; dekovil. by a narrow majority az bir çoğunlukla. the Narrows Çanakkale boğazının en dar kısmı. narrowly dar, güçbelâ, darı darına. dar fikirli, dar görüşlü, bağnaz. (mim.) kiliselerde dış dehliz. denizgergedanı, (zool.) Monodon monoceros. (leh.) hiçbir. (kıs.) National Aeronautics and Space Administration. buruna ait; genizden veya burundan gelen; (dilb.) genzel; (dilb.) genizsi ses, burun sesi; (anat.) burun kemiği. nasal cavity burun boşluğu. nasal fossa, nasal passage geniz. nasal letter genizden okunan harf. nasally genizden. gelişmeye başlayan, oluş halinde olan, olgunlaşmamış. nascency doğuş, meydana geliş, başlangıç. (anat.) burun ile alın bölgesine ait. latin çiçeği, (bot.) Tropaeolum. tiksindirici, iğrenç; kötü, çirkin; hoşa gitmeyen; ayıp, edepsiz, müstehcen; sıkıcı, sinirlendirici; pis, çok kirli, murdar. nasty blow ağır darbe, tehlikeli vuruş. nasty dose acı veya pis kokulu ilâç. nasty sea fırtınalı deniz. nasty story müstehcen hikâye. Don't be nasty iğrenç olma. nastily iğrenç bir şekilde. nastiness iğrençlik. (kıs.) national, natural. doğuşa ait, doğuş gününe ait; (şiir) doğuş yerine ait. natal day doğuş günü. natal star (astrol.) insanın altında doğduğu yıldız. doğum oranı. suda yüzen. yüzme; yüzgeçlik. na'tatory, natato'rial yüzmeye veya yüzgeçliğe ait. özellikle üstü kapalı yüzme havuzu. (çoğ.) kalça. millet, ulus; budun, kavim. nation-vide bütün millete ait. maritime nation denizci millet, denizden geçinen millet. most favored nation (bak.) favor. milli, ulusal, millete ait; yurttaş, vatandaş. national anthem milli marş veya şarkı. National Assembly Millet Meclisi. national bank milli banka; Amerika'da bankınot çıkarmaya yetkisi olan banka. national church bir devletin resmi kilisesi. national committee (A.B.D.) bir partinin yürütme kurulu. national congress millet meclisi. national debt devlet borcu. National Gallery Londra'da bir resim müzesi. National Guard (A.B.D.)'nde milis teşkilâtı. national monument milli anıt. national park milli park. nationalism milliyetçilik, ulusçuluk, milletseverlik. nationalist milliyetçi. nationalis'(tic.) milliyetçiliğe ait. nationalize millileştirmek, milletin emrine vermek; millet haline koymak. nationally milletçe. millet; milliyet; vatandaşlık; milli özellikler. yerli, tabii, doğal; doğuştan; basit, suni olmayan; bir yerde doğan kimse; yerli mal veya hayvan. native-born doğma büyüme,yerli. nativecitizen doğuştan vatandaşlık hakkı olan kimse. native land anavatan, anayurt, asıl mem- leket. yerlilerin yabancılardan üstün tutulması, yerlilerin hak ve çıkarlarını koruma siyaseti; (fels.) doğuştan gelen fikirlerin var olduğunu ileri süren öğreti. doğuş; (astrol.) doğuşta bakılan yıldız falı. the Nativity Hazreti İsa'nın doğuşu. (kıs.) North Atlantic Treaty Organization. sodyum. (min.) tabii sodyum karbonat. (İng.) gevezelik etmek. temiz süslü, zarif. doğal, tabii, asıl, doğuştan; normal, suni olmayan; tabiata uygun; (müz.) doğal, natürel; (A.B.D.), (k. dili) doğuştan hünerli kimse; (müz.) be kar; piyanonun beyaz tuşu; (eski) doğuştan budala. natural child gayri meşru çocuk; öz çocuk. natural childbirth ilaçsız ve ağrısız doğum; böyle doğum için hazırlık metodu. natural color asıl renk. natural gas yeraltından elde edilen ve yakıt olarak kullanılan metanlı gaz. natural history tabiat bilgisi. natural philosophy (eski) fen, tabiat bilgisi. natural resources doğal kaynaklar. natural rights (huk.) doğal haklar. naturally tabii şekilde, doğuştan; tabii, şüphesiz. naturalness tabiilik. doğacılık; tabii hal, tabii hisse dayanan düşünüş, eğilim veya hareket; (ilah.) yalnız tabiata dayanan ahlâk ve din veya felsefe. tabiat bilgisi uzmanı; natüralizm ögretisine bağlı kimse. naturalistic tabiata uygun, doğaca; tabiat bilgisine ait; natüralizm ekolüne ait. yabancı uyrukluğa kabul etmek; yabancı kelimeleri lisana almak; bir bitki veya hayvanı yerlileştirmek; tabiata uydurmak, tabiileştirmek; yerlisi gibi olmak; tabiatı incelemek. naturaliza'tion uyrukluğa kabul; yerlileşme; yerlileştirme. tabiat, mizaç, yaradılış, maya; doğa, tabiat, âlem, dünya; varlıklar, yaratlklar; kâinat; (ilah.) insan ahlâkının düzelmemiş hali; içgüdü; çeşit; doğal durum. nature worship doğaya tapma, doğacılık. against nature tabiata aykırı. by nature tabiatıyle, yaradılışta, doğuştan. copied from nature tabiattan alınmış. freak of nature hilkat garibesi. good natured iyi huylu, güler yüzlü. human nature insan tabiatı. in the nature of things durumun gerektirdiği şekilde. second nature tabiat hükmüne geçen şey, tabii gelen şey. hiç, hiç bir şey; sıfır. come to naught boşa çıkmak. set at naught hiçe saymak, önem vermemek. yaramaz, haylaz; serkeş; münasebetsiz; fena; ahlaksız. naughtily haylazca. naughtiness yaramazlık; münasebetsizlik. Yunanistan'da İnebahtı limanı. Nauru adası. mide bulantısı; deniz tutması; tiksinme, iğrenme. midesini bulandırmak, iğrendirmek, tiksindirmek; midesi bulanmak, tiksinmek, nefret etmek. nausea'tion mide bulantısı. mide bulandırıcı, tiksindirici.nauseously mide bulandırarak. nauseousness mide bulan- tısı; mide bulandırıcı olma. denizciliğe veya denizcilere ait, bahri, denizel, denizsel. nautical astronomy göksel cisimlere göre geminin yerini belirtmekle ilgili astronomi dalı, denizel astronomi. nautical mile deniz mili (1852 metre) nautical science denizcilik ilmi. nautical tables gemicilerin kullandığı hesap cetvelleri. (çoğ.) -luses, (Lat.) -li) kafadanbacaklı yumuşakçalar grubundan sedefli deniz helezonu. harp gemilerine ait; denizel, bahri. naval academy deniz harp akademisi. naval architecture gemi inşaatçılığı. naval base deniz üssü. naval forces deniz kuvvetleri. naval officer deniz subayı. naval power harp donanması olan memleket. naval reserves deniz ihtiyat kuvvetleri. naval stores deniz malzemesi. dingil başlığı, tekerlek poyrası. büyuk kiliselerin binanın diğer kısımlarından yüksekçe olan uzun ve dar orta kısmı. göbek; orta yer, merkez. navel cord (tıb.) göbek kordonu. navel orange göbekli ve çekirdeksiz portakal, Yafa portakalı. saksıgüzeli, (bot.) Umbilicus pendulinus. (İng.) harp halinde bulunan bir devletin tarafsız bir gemiye verdiği serbest geçiş belgesi. kayık şeklinde. navicular bone (anat.) sandal kemik (el ve ayak bileğindeki) navicular disease atların topuk kemiğine arız olan bir hastalık. içinde gemi veya kayık gezebilir, gidiş gelişe elverişli; dümen kullanılması olanaklı; hareket ettirilebilir (balon) navigabil'ity, navigableness gidiş gelişe elverişli olma (sular) gemi ile gezmek, gemi kullanmak, gidip gelmek; içinde gemi ve kayıkla gezmek; kaptanlık etmek, kılavuzluk etmek. naviga'tion gemi seferi; gemilerin gidiş geliş yollarının haritasını çizme ilmi; denizcilik. (İng.) kanal veya demiryolu işçisi. donanma, devletin gemi kuvveti; deniz kuvvetleri; deniz filosu. navy bean küçük kuru fasulye. navy blue lacivert, koyu mavi. navy yard harp gemileri tersanesi. Moğollar zamanında Hindistan'da Müslüman hükümdar. Ege Denizinde Naksos adası. (eski) hayır, yok; hem de, hatta, yalnız bu değil, bundan başka; ret, inkâr, menetme; olumsuz oy; olumsuz oy veren kimse. He will not take nay. "Yok" sözünden anlamaz. Ret tanımaz. Nasıra şehrinin yerlisi, Nasıralı; Nasrani, Hıristiyan; ilk Hıristiyanlık devirlerinde bir Yahudi Hıristiyan mezhebi üyesi. the Nazarene Hazreti İsa. İsrail'de Nasıra şehri. Alman Sosyalist- Milliyetçi partisi üyesi, Hitler taraftarı, Nazi. (kıs.) North Carolina. (kıs.) North Dakota. (kıs.) Near East, New England, North east. (kıs.) Nebraska. hiç bir işi beceremeyen (kimse) (antro.) Orta Avrupa'da iskeleti bulunan ve kaba taşçağında yaşamış olan ilkel insana ait. neap tide on beş günde bir meydana gelen ve alçalma ile yükselmenin en az olduğu gelgit. Napoli şehrine özgü veya onunla ilgili; Napolili. Neapolitan ice cream katmerli dondurma. (edat) yakın, yakında; hemen hemen, az daha, neredeyse; aşağı yukarı, yaklaşık olarak; şuracıkta; yakın; teklifsiz, sıkı, samimi; sadık (tercüme); soldaki (araba veya at); cimri, eli sıkı; (edat) bitişik, yakın. near at hand yakın. near beer hafif bira. nearby yakın; yanında. Near East Yakın Doğu. near rhyme yaklaşık kafiye. near(sig.)hted miyop, uzağı iyi göremeyen. nearness yakınlık. yaklaşmak, yakına gelmek. yakından; az daha, neredeyse, hemen hemen. as nearly as I can tell yaklaşık olarak, bildiğim kadarıyle. temiz ve düzgün, zarif, zevkli; kat(kıs.)ız, halis, su katılmamış (içki); zeki, hünerli; (argo) harika. neat as a pin son derece zarif. neatly temizce. neatness temizlik, düzgünlük. (edat), (leh.) veya (şiir) altında. sığır paçasından alınan ve köseleyi yumuşatmak için kullanılan yağ. zavallı (kimse) (çoğ.) -lae) (astr.) pek uzak olduğundan bulut gibi görünen yıldızlar yığını, nebula; (tıb.) gözbebeğine arız olan duman. spiral nebula sarmal yapılı yıldız takımı, spiral nebula. bulut gibi görünen yıldız kümesine ait. nebular hypothesis güneş sisteminin aslında bulut şeklinde bir madde yığınından ileri gelmiş olduğu varsayımı. bulutlu, dumanlı, bulanık; karışık; (astr.) bulutumsu, nebülöz. nebulos'ity bulutluluk, bulanıklık. nebulously belirsiz olarak. nebulousness belirsizlik. gerekli, zorunlu, lüzumlu, zaruri, lâzım; çaresiz, kaçınılmaz; (gen.) (çoğ.) gerekli şey. necessarily ister istemez; muhakkak. gerektirmek, icap ettirmek; zorunlu kılmak. (gen.) (çoğ.) gerekli şey; ihtiyaç, zaruret, gerekseme, lüzum; kaçınılmaz durum. logical necessity mantıki ihtiyaç. of necessity zaruri olarak. physical necessity tabii ihtiyaç. boyun; boyun gibi şey; iki kara parçasını birleştiren dil, kıstak; boğaz; (müz.) keman sapı; elbise yakası; (A.B.D.), (argo) sevişirken kucaklaşıp öpüşmek. neck and neck yarışta at başı beraber. break ones neck boynu kırılmak; azami gayreti sarfetmek. fall on one' neck birinin boynuna sarılmak. get it in the neck ağır darbe yemek. risk one' neck hayatını tehlikeye koymak. stiff neck tutulmuş boyun. wry neck eğri boyun. elbisede dik yaka. boyun at(kıs.)ı. (A.B.D.), (argo) sevişirken kucaklaşıp öpüşme. gerdanlık, kolye. kravat, boyunbağı. boyuna takılan şeyler. bir yer veya zamanda ölenlerin isim listesi; olmuş bir kimse hakkında yazılan yazı. necrological ölülerin isim listesine ait. necrologist ölmüş kimseler hakkında yazı yazan kimse. ölülerle haberleşerek fala bakma; sihirbazlık, büyücülük. necromancer büyücü, sihirbaz. necroman'(tic.) büyücülük yapan; büyü kabilin- (den.); şaşılacak, harikulade. (psik.) ölülere karşı şehvet duyma. (eski) bir şehrin büyük kabristanı; mezarlık. (çoğ.) ses) (tıb.), (bot.) bir dokunun çürüyüp ölmesi, kangren, nekroz. çürüyen. (mit.) nektar (tanrıların içkisi), abıhayat, bengisu; (bot.) balözü, nektar. tüysüz şeftali, durakı. evlenmeden evvelki soyadıyle. ihtiyaç, lüzum, gereklik; eksiklik; yolsuzluk, fakirlik zaruret; muhtaç olmak, gereksemek istemek; lâzım olmak . if need be icabında, gerekirse. gerekli, lâzım, elzem, zaruri. needfulness gereklik. ihtiyaç hali, yoksulluk, fakirlik. iğne; örgü şişi; tığ; iğne gibi şey, sivri şey; ucu sivri dikili taş veya kaya; pusula ibresi, ibre; çamlarda iğne yaprak; iğne ile dikmek veya tutturmak; iğne ile veya iğne gibi delmek; (k. dili) sinirlendirmek, iğnelemek; iğne ile deşmek; iğne şeklinde kristal haline koymak; (A.B.D.), (k. dili) alkol derecesini artırmak. needle bath çok ince delikli duş. needlefish zargana, (zool.) Belone vulgaris needle lace iğne ile yapılmlş dantel, oya işi. needle time ing., (radyo) plak müziği dinletilen saat. needle valve (mak.) karbüratör iğnesi. crochet needle dantel iğnesi, tığ. hypodermic needle enjeksiyon iğnesi, aşı iğnesi. look for a needle in a haystack saman yığınında iğne aramak, imkânsız şeyi bulmaya çalışmak. magnetic needle pusula ibresi. on the needle (A.B.D.), (argo) esrar tiryakisi, (slang) metizmenos . çok ince uç; oya işi. gereksiz, lüzumsuz, istenmeyen. needlessly gereksizce. needlessness gereksizlik. iğne işi. (eski) ister istemez. must needs muhakkak. muhtaç, fakir, yoksul. (şiir) hiç, asla. fena, kötü, yakışmaz, alçak. nefariously kötülükle, alçakça. nefariousness alçaklık. (kıs.) negative. reddetmek, inkâr etmek; olmadığını ispat etmek; iptal etmek. inkar, red; eksiklik, yokluk; olumsuz şey; hükümsüzlük. olumsuz, menfi; (mat.) negatif, menfi; aksi, ters; (elek.) menfi, negatif; (gram.) olumsuz, onaysız. negative evidence olumsuz kanıt. negative in come tax hükümetin fakirlere para yardımı yapmasını öne en teklif. negative (sig.)n eksi işareti, eksi. negative vote aleyhte verilen oy. olumsuz söz veya cevap; red cevabı; menfi taraf; olumsuzluk edatı; (foto.) negatif; (mat.) negatif sayı veya sembol. red ve inkâr etmek; iptal etmek, hükümden düşürmek; çürütmek; tesirini kırmak; menetmek. karşı gelme eğilimi; şüphecilik. ihmal etmek, savsaklamak; bakmamak, yüzüstü bırakmak; kusur etmek; yapmamak, aldırmamak; ihmal; ihmal olunma. neglectful ihmalci, savsak kayıtsız. neglectfully ihmal edercesine. neglectfulness ihmalkârlık. (Fr.) uzun sabahlık. ihmal, gaflet; ihmalkarlık, kayıtsızlık, dikkatsizlik. gross negligence büyük gaflet. negligent ihmalci, savsak kayıtsız. negligently dikkatsizlikle, baştan savma olarak; lâubalice, saygısızca. ihmal edilir, önemsemeye değmez. anlaşma ümidiyle tartışılabilir; tertip edilir, akdolunabilir; ciro edilebilir, devredilebilir (çek, bono) negotiabil'ity tertip veya akdolunma imkanı; satılabilme. anlaşmayı müzakere etmek; tertip etmek, akdetmek; ciro etmek (çek, bono); üstesinden gelmek, başarmak, (engelleri) aşabilmek. negotiator delege; arabulucu. müzakere, görüşme; (tic.) ciro edip satma; bir meseleyi tedbirle halletme. (antro.) Orta ve Güney Afrika ile bazı Pasifik adalarında bulunan cüce yapılı zenci kabilelerinden bir fert. zenci, Afrika zencisi; siyah derili insan; zencilere ait; siyah derili. Negress, negress asağ. zenci kadın. Negroid, negroid zenci ırka mensup kimse; zencimsi, zenciye benzer; zencilere mahsus. Habeşistan hükümdarı, Negüs. kişnemek; kişneme. komşu; yakın kimse veya şey; komşu olmak; yakın olmak; yaklaşmak, yaklaştırmak. good neighbor policy iyi komşuluk siyaseti. Howdy, neighbor! Merhaba kardeş! next door neighbor kapı komşu, yakın komşu. neighboring on komşu, yakın. neigh borly komşuya yakışır, dostça. neigh borliness komşu muamelesi, komşuya yakışır hal. civar, yöre, havali, semt, mahalle; yakın komşular. in the neighborhood of a hundred kilo meters yaklaşık olarak yüz kilometre. (zam.), (bağlaç) ikisinden hiç biri, ne bu ne öteki; (bağlaç) ne , ne de. Neither of them knows Hiç birinin haberi yok. neither white nor red nor black ne beyaz ne kırmızı ne de siyah. It is neither here nor there Onun önemi yok Mesele onda değil. (zool.) nematod. gözü korkutan düşman; hak ettiği cezayı veren vesile; (b. h.) eski Yunanlıların ceza ve öç alma tanrıçası, intikam tanrıçası. (jeol.) neogen. neoklasik. (antro.) ikinci taş devrine ait, neolitik, cilâlı taş çağına ait. yeni anlam veya kelimeler bulan veya kullanan kimse; (özellikle tanrıbilimde) yeni bir öğretiyi benimseyen kimse. neolog'ic(al) yeni kelimeler veya ilkeler kullanmaya ait. neol'ogism neol'ogy yeni kelime, yeni uydurulmuş deyim; yeni kelimeler bulma veya kullanma; ilâhiyatta veya dini düşünüşte yenilik, türeç. (kim.) neon. yenilik merakı. bir dini gruba yeni girmiş kimse; herhangi bir şeye yeni balayan kimse, acemi kimse. (tıb.) vücuttaki her hangi bir dokunun anormal büyümesi, neo plazma, tümör, ur. neoplastic tümöre ait. üçüncü yüzyılda Eflatun'un fikirleriyle doğunun mistik düşünüşlerinin kaynaşmasından meydana gelmiş felsefe sistemi. Nepal. (şiir) eski Yunanlılarca acı ve üzüntüyü unutturduğu farzolunan bir ilâç; ıstırabı yok eden herhangi bir şey. kardeş oğlu, erkek yeğen. nepho- (önek) bulut. böbrek sancısı. (tıb.) böbreği çıkarma ameliyatı. böbreklere ait; (tıb.) böbrek hastalığına ait; böbrek hastalığı ilâcı. (tıb.) böbrek iltihabı, nefrit. (tıb.) böbrek taş ameliyatı akrabalara yapılan iltimas, akraba kayırma; akrabasını işe alarak maaş bağlama. nepotist akraba kayıran kimse. (eski) Roma'da deniz tanrısı; (astr.) Neptün gezegeni. Neptune' cup kâse şeklinde iki çeşit çok iri süngerden biri. .tanrı Neptüne ait; (astr.) Neptünle ilgili; (jeol.) su tesiri ile meydana gelmiş. (Yu.), (mit.) su perisi; (zool.) uzun ve yassı deniz kurdu. portakal çiçeğinden çıkarılan bir esans, çiçek yağı. kuvvet ve cesaret vermek. nerve oneself metanetini takınmak, cesur olmak. sinir, asap; kuvvet; soğukkanlılık, metanet, cesaret; küstahlık, cüret; (gen.), (çoğ.) duyarlık, duysal dayanıklılık kaynağı; (gen.) (çoğ.) asabi buhran asap bozukluğu; (biyol.) kanat veya yaprak damarı. nerve agent (ask.) sinirleri altüst eden gaz. nerve center (anat.) işitme ve görme gibi belirli görevi olan sinir hücrelerinin toplandığı yer, sinir merkezi; yönetim ve haberleşme merkezi; komuta merkezi. nerve fiber sinir lifi. nerve gas sinir gazı. nerve impulse sinir akımı. nerve track özellikle beyinde ve belkemiğinde sinirlerin geçtiği yer. a fit of nerves sinir buhranı get on one' nerves birinin sinirine dokunmak, asabını bozmak. strain every nerve son derece gayret göstermek. zayıf, cansız, güçsüz, dermansız; zayıf, tesirsiz (söz); sinirsiz, serinkanlı. sinirlendirici. (tıb.) sinirlere özgü; sinirleri yatıştırıcı; sinirleri yatıştırıcı ilaç. sinirli, asabi; korkak, ürkek, çekingen. nervous breakdown, nervous prostration sinir argınlığı, sinir bozukluğu, nevrasteni nervous impulse (tıb.) asabi tembih, sinirde uyarma. nervous system sinir sistemi. nervous temperament asabi mizaç. nervously sinirli olarak, heyecanlı olarak. nervousness sinirlilik, asabiyet. (bot.) yaprak damarı; (zool.) böcek kanadının siniri. (A.B.D.), (k. dili) küstah; ing., (k. dili) ürkek, sinirli. bilgisizlik, cahillik; (fels.) bilinemezcilik. nescient cahil, bilgisiz. burun, çıkıntı, karanın denize doğru çıkıntısı. (sonek) -lık, -lik anlamına gelen ek: fullness doluluk; kindheartedness iyi kalplilik. yuva, aşiyan, kuş yuvası; hırsız yatağı; küme; iç içe konan irili ufaklı kutular takımı; yuva yapmak; yuvaya yerleştirmek; yuvaya girmek; yuva soymak. nest egg ihtiyat akçesi; fol feather one' own nest (argo) özellikle kendisine emanet edilen malı iç etmek, sebeplenmek. mares nest görünüşte önemli aslında değersiz veya yanlış olan bir buluş; (bak.) marenestingbox folluk. birbirine sokularak yatmak; barındırmak, sığındırmak; sıkı sarılmak, bağrına basmak. yavru kuş, yuvadan henüz çıkamayan yavru kuş; yavru. Truva savaşında Yunan başkanlarından biri; akıllı ve yaşlı öğüt verici kimse, kıdemli kimse. Nesturi mezhebine ait (kimse) (-ted,- ting) ağ, şebeke; tuzak, tel kafes; hile; ağ veya tuzağa düşürmek, ağ ile tutmak; ağ ile örtmek; ağ örmek; ağ ile avlamak. net ball (tenis) ağa dokunduktan sonra rakibin sahası içine düşen top. tennis net tenis ağı. (-ted,- ting) safi, halis; net, kesintisiz; kazanmak, kar etmek. voleybole benzer bir top oyunu. alt, alttaki. nether milstone alt değirmen taşı. nethermost en alttaki. nether world ölüler diyarı; cehennem. Hollanda, Felemenk örme işi, ağ örme; ağ, cibinlik. ısırgan, (bot.) Urtica urens; ısırgangillerden herhangi bir ot; kızdırmak, sinirlendirmek; ısırgan gibi batmak. nettle rash kurdeşen, ürtiker hemp nettle kedi başı, (bot.) Galeopsis tetrahit. şebeke; ağ örgüsü; yayın istasyonları şebekesi. (anat.), (zool.) sinire ait, sinirle ilgili, asabi. neural ganglions (anat.) sinir boğumları. neural tissue sinirdoku. (tıb.) şiddetli sinir ağrısı, nevralji. neuralgic nevraljiye ait. (tıb.) sinir zayıflığı, sinir argınlığı, nevrasteni. neurasthen'ic nevrasteniye ait; nevrastenik kimse, sinir hastası. (tıb.) sinir iltihabı. sinirbilim, nevroloji. neurolog'ical sinirbilime ait. neurol'ogist sinir mütehassısı, asabiyeci. (anat.) sinir hücresi, nöron. sinir hastalığına maruz kalmış kimse, nevropat kimse. sinir sistemi patolojisi. (çoğ.) dantel gibi dört kanadı olan böcekler takımı, sinirkanatlılar. neuropteral, neuropterous sinir kanatlılara özgü. (tıb.) sinirce, nevroz. (tıb.) sinir hastalığı tedavisi. nevrozlu, sinir hastalığı olan; (k. dili) evhamlı; sinirlere ait; nevrozlu kimse; fazla duygulu kimse. (tıb.) nevralji tedavisi için yapılan sinir ameliyatı. (kıs.) neuter. (gram.) cinssiz; (gram.) geçişsiz (fiil); (biyol.) cinsiyetsiz; cinsiyet belirtmeyen kelime; iğdiş edilmiş hayvan; ne erkek ne de dişi olan hayvan. tarafsız, yansız; belirli bir niteliği olmayan; tarafsız memlekete ait; rengi belli olmayan; (kim.) ne asit ne de alkali niteliğinde olan, nötr; (elek.) ne müspet ne de menfi, nötr; (bot.), (zool.) erkeklik veya dişilik organı olmayan; tarafsız kimse veya memleket. neutralism tarafsızlık siyaseti. neu- tral'ity tarafsızlık. neutrally taraf tutmadan. (İng.) -ise tesirini yok etmek, tesirsiz bırakmak; (huk.) tarafsız kılmak; (kim.) asit veya alkali niteliğini kaldırmak. neutraliza'tion asit veya alkali niteliğini yok etme. (fiz.), (kim.) nötron, atomun elektriksel bakımdan nötr bir parçası. hiç, hiç bir zaman, asla, katiyen. Never mind. Zararı yok. Boş ver. hiç durmayan, bitip tükenmeyen. hiç bitmez, ebedi. asla unutulmayacak, unutulmaz, her zaman anılmaya layık. asla, bundan böyle, hiç bir zaman. yine de, bununla beraber, mamafih. yeni; taze; yeni çıkmış, yeni keşfolunmuş; tazelenmiş, yenilenmiş; görülmemiş, alışılmamış. new moon yeni ay, ayça, hilal. New Testament İncili Şerif, Yeni Ahit. new town önceden düzenlenmiş plana göre kurulmuş şehir banliyösü. New World Yeni Dünya. New Year, New Year ' Day Yılbaşı. newness yenilik. Yeni Gine. (önek) )yeniden. yeni çıkmış, yeni icat edilmiş. yeni yağmış. (k. dili) yeni çıkmış, yeni model. yeni biçilmiş (çim) yeni doğmuş. yeni gelmiş kimse. Yeni Delhi. (mim.) sarmal merdivenin orta direği; tırabzanın başındaki veya dibindeki direk. newel post tırabzan babası. New England Birleşik Amerika'nın kuzeydoğu kısmındaki eyaletlerine verilen ortak ad. yakın zamanlarda; yeniden. newly-wed yeni evli kimse. haber, havadis. news media haber yayınlama araçları. news vender (İng.) gazeteci. break the news ilk haber vermek. newsy (k. dili) haberlerle dolu. gazeteci, gazete satıcısı. ajans haberleri, haber yayını. basılmış mektup şeklinde ve belirli aralıklarla çıkan gazete. (A.B.D.) bahsedilmeye değer kimse veya olay. gazete. gazeteci, gazete yazarı; gazete sahibi. gazete kâğıdı, üçüncü hamur kâğıt. sinemada dünya haberlerini veren film. tek sayfalık gazete. satılacak gazetelere mahsus yer, gazete tezgâhı. bahsedilmeye değer. ufak keler, su keleri, semender. smooth newt kaypak semender, (zool.) Lissotriton punctatus. büyük İngiliz tabiat bilgini Newtona veya onun kanununa ait; Newton kanunu taraftarı. Yeni Zeland. (edat) en yakın, yanı başındaki; sonra gelen; sonra, ondan sonra, hemen sonra; (edat) en yakın. next door yanındaki ev, bitişik komşu. next door to az daha, hemen hemen. next of kin en yakın akraba. next to hemen hemen. next to nothing hiç değerinde. (çoğ.) nexus) bağ, rabıta. (kıs.) New Hampshire. (ecza.) nikotinik asit. Amerika'da Niyagara nehri. Niagara Falls Niyagara şelalesi. Niamey, Nijer'in başkenti. (-bed,- bing) kalem ucu; sivri uç; uç koymak; kalemin ucunu yontmak. azar azar ısırmak, kemirmek; çöplenmek; hafif ısırma; ufak lokma, ufak parça. (şaka) patron. his nibs cenapları, hazretleri. your nibs kulunuz. İznik. Ni'cene İznik şehrine ait. Nicene Creed İznik'te M. 325 yılında kurulan kilise meclisinin kararlaştırdığı Hıristiyanlık ilkeleri ve bunun sonraki düzeltilmiş şekilleri. Nikaragua. hoş, cazip; iyi, mükemmel; nazik; latif, tatlı; ince; dakik. nice and iyice, sevindirici bir derecede. nice and brown iyice pişirilmiş; iyice yanmış. nicely iyi bir tarzda, latifçe, güzel bir şekilde. niceness incelik, dakik olma. incelik, hassaslık, titizlik. to a nicety tam karar. niceties ince noktalar, incelikler. heykel veya benzeri için özellikle duvarda bir oyuk, hücre; mevki, uygun yer; hücreye yerleştirmek, uygun yere koymak. (Al.) Değil mi? diş, çentik, kertik; işaret edilmiş yer. in the nick of time tam zamanında. old Nick Şeytan. nh: çentmek, kertik yapmak; kesmek, kırpmak; tam zamanında isabet ettirmek; (İng.), (argo) yakalamak; çalmak. nick (some one) for (A.B.D.), (argo) koparmak. nikel; Amerika'ya mahsus beş sentlik para; nikel ile kaplamak. nickel silver nikel ile kanşık gümüş. nickel steel nikel ile kanştırılarak sertleştirilmiş çelik. nickelif'erous içinde nikel olan. eskiden beş sente film seyredilen sinema; eskiden para ile çalınan otomatik pikap. nikelaj yapmak. (bak.) knickknack. lakap, takma ad; lakap takmak. Hint Okyanusunda Nikobar adaları. Lefkoşe. nikotin. nicotined nikotinli, nikotin dolu. nicotinic acid (ecza) nikotinik asit. nicotinism nikotinle zehirlenme, fazla tütün içmekten ileri gelen zehirlenme. göz kırpmak. nictitation göz kırpma. . yuva yapmak. nidifica'tion yuva yapma. (çoğ.) nidi) yuva, özellikle böcek yuvası; organizmada mikropların geliştiği yer; herhangi bir şeyin kaynağı. nidus avis (anat.) kuşyuvası, beyinciğin alt yüzünün iki tarafındaki çukurlardan biri. kardeş kızl, kız yeğen. bakır veya gümüşle karışık siyah kükürt alaşımı; bu alaşım ile maden levhalar üzerinde süslemeler yapma sanatı. (argo) şık; hoş. Nijer. Nijerya. cimri kimse, tamahkâr kimse, eli sıkı kimse; cimri, tamahkâr, hasis. niggardly cimri; (kıs.)ıtlı; tamahkarca. niggardliness cimrilik. (aşağ.) zenci, çok esmer kimse. gereksiz ayrıntılarla vakit geçirmek, önemsiz şeylerle uğraşmak; ufak tefek kusurlar üstünde durmak. niggling aşırı titiz; süfli; sinirlendirici; aşırı titiz çalışma. (edat), yakın; hemen hemen, az daha; (edat) yakın; yakın; elde hazır. gece, gece vakti; akşam; karanlık; cehalet. night and day gece gündüz, daima, durmadan. night blindness gece körlüğü. night clothes yatak kıyafeti. night crawler (A.B.D.), (k. dili) geceleri çıkan bir çeşit solucan. night editor gece çalışan gazete yazı işleri müdürü. night latch Yale kilidi. night letter geceleri ucuz fiyatla gönderilen telgraf, ELT. night owl geceleri geç yatmayı âdet edinen kimse. night school gece okulu. night soil geceleri boşaltılan pislik. night table komodin. night vision karanlıkta görme özelliği; gece görülen hayalet. night watch gece bekçisi; gece nöbeti. a night out hizmetçilerin izinli oldukları gece. all night long bütün gece, sabaha kadar. by night geceleyin,nightly gece meydana gelen çiçekleri yalnız gece açılan bir kaktüs, (bot.) Selenicereus grandiflorus. gece başlığı, takke; yatmadan önce içilen içki. gece kulübü. akşam vakti, akşam karanlığı. gecelik. çobanaldatan, keçisağan, (zool.) Caprimulgus europaeus; geceleri geç yatma adeti olan kimse. bülbül, (zool.) Luscinia megarhynchos. çobanaldatan, (zool.) Caprimulgus europaeus. gece kandili, gece açık bırakılan loş ışık. gece boyunca (süren) kabus, karabasan. geceleri baskın yapan atlı ve maskeli çeteye mensup kişi. itüzümü, köpeküzümü, (bot.) Solanum nigrum. woody nightshade yaban yasemini, (bot.) Solanum dulcamara. erkeklerin giydiği gecelik entarisi. ay veya gezegenin güneş ışığında olmayan tarafı; herhangi bir şeyin karanlıkta olan yanı. karanlıkta bir silâhı hedefe yöneltmek için kullanılan elektronik cihaz. (A.B.D.), (k. dili) gece kulübü. ABD cop. gece vakti. karanlıkta manzarayı ekran üzerinde gösteren elektronik cihaz. yatak kıyafeti. (A.B.D.) (k. dili) gecelik. siyahlaşma, kararma. siyahlık. hiçlik, yokluk; (fels.) nihilizm, varlığı inkâr eden öğreti, bilim ve gerçeğin temelini inkâr eden öğreti; (bh), (pol.) nihilizm. nihilist nihilizm taraftarı. nihilis'(tic.) nihilizme ait. nihil'ity hiçlik, yokluk. (sonek), (argo.) aşağılatıcı isim türetmek için ek: beatnik, türetmek için ek: beatnik, protestnik. hiç. Nil nehri. Hindistan'a mahsus kurşuni ve kısa yeleli iri ceylan. Nil nehri taştığı zaman suyun yüksekliğini ölçmek için kullanılan alet; (kh) herhangi bir nehrin su yükselmesini öIçme aleti. Nil'e veya yöresine ait; bu civarda yaşayanlara ait; Sudan dillerine ait. çabuk, çevik, atik; tetik, uyanık, zeki, açıkgöz. nimblefingered marifetli, hünerli, eline tez. nimblewitted hazırcevap, anlayışlı, çok zeki. nimble ness çabukluk, çeviklik. nimbly çevikçe. (çoğ.) bi) (güz. san.) ayla, hale; bir kimse veya şeyin etrafnı saran parlak şöhret bulutu; (meteor.), (eski) yağmur bulutu. güçIü avcı Nemrud; usta avcı. ahmak ve budala kimse, sersem kimse. dokuz; dokuz sayısı, dokuz rakamı, 9, IX; (iskambil) dokuzlusu; dokuz kişilik (beysbol) oyuncu takımı. ninefold dokuz kat, dokuz misli. tahta yuvarlakla oynanan dokuz kuka oyunu. on dokuz. nineteenth on dokuzuncu; on dokuzda bir. doksan. ninetieth doksanıncı; doksanda bir. ahmak kimse, budala kimse. dokuzuncu, dokuzda bir (kısım) (ped, ping) azıcık içki; azıcık içki içmek, içki yudumlamak. (ped, ping) çimdiklemek, (kıs.)tırmak; kırpmak, kesmek; (soğuk) dondurmak, sızlatmak; (kırağı) büyümesini engellemek; (argo.) çalmak; (argo.) yakalamak; (İng.), (k. dili) hızlı gitmek; çimdik, tırmık; kesip koparma; ayaz; soğuktan kavrulma; alaylı ve kırıcı söz. nip and tuck daradar, az kalsın. nip in the bud başlangıçta durdurmak veya bastırmak. nippy acı, ısırıcı (soğuk); (İng.), (k. dili) faal. kırpan veya kesen kimse veya şey; (çoğ.) kıskaç, cımbız; atın ön dişi; yengeç veya ıstakozun kıskacı; (İng.), (k.dili) erkek çocuk, oğlan; (çoğ.), (argo) kelepçe. keskin, acı, ısırıcı, zehir gibi. meme başı; Sişe emziği; iki ucu vidalı (kıs.)a boru. Japonya. Nipponese' Japon. Budizme göre insanın aşırı istek ve tutkularından kurtulma yoluyle eriştiği salt mutluluk durumu; mutluluk. ailesi Japonya'dan gelmiş olup Amerika'da doğup büyüyen kimse. (bağ.), (huk.) olmadığı takdirde, olmazsa, yoksa decree nisi bozulmasını gerektirecek bir sebep çıkmadığı takdirde belirli bir süre sonra kesinleşecek olan boşanma kararı. çelikten yapılmış yarım silindir şeklinde portatif bina, baraka. bit yumurtası, sirke. güherçile. (k.dili) ufak kusurlar aramak. nitrik asit tuzu, nitrat. silver nitrate cehennemtaşı, gümüş nitratı. (kim.) nitrik asit, kezzap, azotik asit. (kim.) nitratlaşma. (kim.) nitratlaştırmak. (kim.) nitröz asidi tuzu. azot, nitrojen. nitrog' enous nitrojene ait, azotlu. (kim.) nitrogliserin. (kim.) azota ait, azota benzer, azotlu. nitrous acid (kim.) nitröz asidi. nitrous oxide (kim.) diazot monoksit, güldürücü gaz. bir işin zor tarafı, gerçek yüzü. ahmak veya kuş beyinli kimse. ufak su perisi. nixie dişi su perisi. (ünlem), (argo.) hiç bir şey, hiç, yok; hiç; (ünlem) Dur! Dikkat et! engel olmak; reddetmek. Haydarabat hükümdarının ünvanı. (kıs.) New Jersey. (kıs.) New Mexico. (kıs.) northnortheast. (kıs.) northnorthwest. (çoğ.) nos.) (kıs.) number. (çoğ.) noes) (noz) hayır, yok, değil; hiç, hiç bir; yok cevabı, hayır kelimesi; olumsuz oy veya karar; olumsuz oy, olumsuz oy veren kimse. no better than dan daha iyi olmayan. No dice. (argo) Olmaz. Olmayacak. no end of talk sonu gelmez laf. no man's land iki cephe arasında sahipsiz arazi parçası; çok tehlikeli bölge. No sooner said than done. Söz ağızdan çıkar çıkmaz yapılır. no whit hiç, katiyen. no wonder hiç garip değil, pek tabii. by no means hiç, katiyen. He no longer comes here Artık buraya gelmiyor. (I.) want no more of it. Bu kadarı yeter. Sözü uzatma. in no time hemen, derhal. in no wise hiç bir suretle. It' no joke. Kolay iş değil. Şakaya gelmez. The noes have it. Aleyhtarlar kazandı. Nuh Peygamber. Noah' (ark.) Nuhun gemisi. (argo.) baş, kafa. (argo.) asılzade; züppe ve büyüklük taslayan kimse. nobby (argo.) gösterişli, şık, zarif. asılzadelere ait. asalet, soyluluk, asılzadelik. asil, soylu, soydan; âlicenap, yüce gönüllü; heybetli, yüce, ulu; mükemmel, çok güzel; eski kimyasal değişiklik göstermeyen (kıymetli maden); asılzade, soylu kimse; İngiltere'nin eski bir altın parası. nobleman asılzade. noblewoman soylu kadın. nobleness asalet, soyluluk, kibarlık. nobly soylulara yakışır bir şekilde, mertçesine. asılzadeler zümresi, soylular sınıfı. noblesse oblige (oblij') (Fr.) soylu kimselerin başkalarına mertçe ve soylu bir şekilde davranma vazifesi. (zam.), hiç kimse; önemsiz bir kimse. okun arka ucundaki kertik; yayın iki ucunda kirişi tutmaya mahsus kertik; oku yay kirişine yerleştirmek. (meteor.) gece parlayan (bulut) geceye özgü; geceleyin olan; geceleyin çiçek açan; geceleri gezen veya yem arayan (hayvan) noctur nally gece, geceleyin. (müz.) tatlı ve duygulu müzik parçası, geceye mahsus parça; resimde gece manzarası. zarar veren. (ded, ding) kabul veya doğrulama ifade etmek için başını eğmek; (uyuklarken) başı öne düşürmek; dikkatsiz davranmak; başın öne eğilmesi. get the nod ABD, (argo.) izin almak; seçilmek. düğüme ait. nodal points titreşim halinde bulunan bir ip veya telin hareketsiz noktaları. (k. dili) baş, kafa. ahmak veya budala kimse; bir deniz kırlangıcı. düğüm; (bot.) düğüm, nod; (astr.) bir gökcismi yörüngesinin ekliptiği kestiği noktaların her biri; (tıb.) romatizmadan meydana gelen katılık, yumru, şiş; (fiz.) titreşim halinde bulunan bir ip veya telin hareketsiz noktalarından her biri; merkez noktası. düğümlü, boğumlu. düğümlülük, düğüm. ufak ve yuvarlakça yumru veya düğüm, ufak boğum; (tıb.) ufak şiş veya yumru, düğüm, düğümcük, bezecik; (jeol.) yuvarlakça maden parçası. nodular yumru veya düğüme ait; yumrulu, düğümlü. ' noel sar(kıs.)ı; (bh) Noel. (fels.) akli faaliyetle ilgili. nofault insurance suçluyu aramaksızın kazazedeye para ödeyen (sig.)orta. takoz; (İng.), (leh.) kuvvetli bira. (k. dili) kafa; ufak bardak; ufak bir içki öIçüsü. sökmez, imkânsız. (leh.) hiç bir suretle, asla. noise tnoyz) ses, gürültü, patırtı, şamata, velvele, yaygara; haberleşmede gönderiler haberi değiştiren veya karıştıran parazit. enerjide düzensizlik; gürültü etmek, ses çıkarmak. noise about yaymak, neşretmek, ilân etmek. noise pollution insan ve çevresine zararlı olan gürültü. make noises bahsetmek. sessiz, gürültüsüz. noiselessly sessizce. noiselessness sessizlik. merasimlerde gürültü çıkaran zil, borazan ve benzeri; gürültü yapan kimse. iğrenç, pis kokulu; zararlı, muzır. noisomely iğrenççe. noisomeness iğrençlik; muzırlık. sesli, gürültülü; gürültücü, yaygaracı. noisily gürültülü olarak. noisiness gürültü. ABD istediği yere zorla girebilme yetkisini belirten. (Lat.) ister istemez. (Lat.), (huk.) takipsizlik kararı. komisyonsuz satılan (hisseler) (Lat.), (huk.) suç isnadına itiraz etmiyorum (sanığın suçu üstüne almadan cezayı kabul etmesi halinde kullanılan tabir) (sed, sing) (huk.) takipsizlik kararı vermek. göçebe (kimse veya topluluk) nomad'ic göçebe gibi, göçebeye ait. no'madism göçebelik. Yunanistan'da il. (Fr.) takma isim. yazarın takma adı. eski Mısır ve bugünkü Yunanistan'da eyalet. bir ilim veya fen dalına ait terimler, terminoloji. ismen mevcut olan, sözde; birinin ismini taşıyan; önemsiz; (ditb.) isim türünden veya isme ait olan, isimle ilgili. nominally ismen, sözde olarak; önemsizce. (fels.) adcılık, nominalizm. nominalist adcı. başkasını aday olarak göstermek; atamak, görevlendirmek. aday gösterme. (gram.) yalın (hal), öznel. aday, namzet. (önek) hukuk, usul. sayısal bağıntıları gösteren çizge. kanun koyan; bilimsel kanunlar meydana getiren. (sonek) ilmi. (önek) gayri, siz. rüşte ermemiş olma; küçüklük, çocukluk. doksanlık, doksan yaşına gelmiş; doksan yaşında kimse. (mat.) dokuz açılı ve dokuz yanlı çokgen. hazır bulunmama, gıyap, yokluk. simdiki zaman. for the nonce şimdilik. nonce word yalnız bir olay dolayısıyle icat edilmiş kelime. kayıtsız, ilgisiz, soğukkanlı, heyecansız. nonchaIance soukkanlılık. nonchalantly soğukkanlı olarak. (bak.) noncommissioned officer. (ask.) geri hizmetlerde görevli kimse; savaş zamanında sivil olan kimse; savaşta kullanılmayan. (ask.) resmen görevli olmayan; asteğmenden aşağı rütbesi olan. noncommissioned officer onbaşı veya çavuş. tarafsız; fikrini açıklamayan. karşı gelme, emredilen bir şeye uymama. (Lat.), (huk.) aklına sahip olmayan, akılca dengesiz. non compos yarı kaçık. (fiz.) geçirmez madde, iletken olmayan madde. topluma ayak uydurmayan kimse; (İng.) Anglikan kilisesine bağlı olmayan kimse. uymayı reddetme; (İng.) resmi kiliseye uymama. kolay tanımlanamaz, sınıflama veya tanımlamaya gelmez (kimse veya şey) (zam.), hiç biri, hiç kimse; hiç, asla, hiç bir suretle. tesirsiz, etkisiz; (ask.), (den.) hizmete yaramaz (kimse) benlik dışındaki dünya, nesnel kâinat. önemsiz kimse; değersiz şey; hiçlik, yokluk, var olmayan şey, yalnız hayalde olan şey. (çoğ.) eski Roma takviminde bazı ayların beşine ve bazı ayların yedisine verilen isim; Katoliklerin ikindi tapınması. eşsiz kimse veya şey. bununla beraber, her şeye rağmen. (mat.) Öklit geometri sistemi kurallarından ayrı olan. yokluk, varolmayış. nonexistent varolmayan. (huk.) kanuni bir yükümü hiç veya gereği gibi yerine getirmeme. demirden başka olan (maden) kurgusal olmayan düzyazı. ateş almaz, yanmaz. olaysız durum, ilgi çekmeyen olay. Fransız ve Amerikan usulune göre otuz sıfırlı sayı; İngiliz usulüne göre elli dört sıfırlı sayı. başka devletlerin işine karışmama siyaseti. (huk.) davaya katılması gereken bir kimsenin dışta bırakıması. bağlılık andını içmeyi reddeden kimse; (tar.) İngiltere hanedanından kral William ile kraliçe Mary'ye bağlılık yemini etmeyen vaizlerden biri. içinde kurşun bulunmayan (benzin) (Lat.) Kanuna aykırıdır. (Lat.) Mesele açık değil. (kim.) madeni olmayan eleman; hidrojen ile birleşince asit meydana getirebilen eleman. ahlâkla ilişiği olmayan. atom bombası olmayan (memleket) ABD, (argo.) yapılmaması gereken şey. (güz.) (san.) nesnel olmayan. eşsiz, misli bulunmaz; eşsiz kimse; mükemmel şey; altı puntoluk matbaa harfi. çocuk doğurmamış. katılmayan. partiye bağlı olmayan; tarafsız. şaşkınlık, hayret; şaşırtmak, hayrete düşürmek. mahsul vermeyen, verimsiz. kâr gayesi gütmeyen. görevli bulunduğu yerde oturmayan (kimse); memleketi dışında yaşayan (kimse) mukavemetsizlik, karşı koymayış, direnmeyiş, teslimiyet. nonresistant karşı koymayan kimse; otoriteye uyma taraftarı. (kıs.)ıtlamayan. esnek, katı olmayan. mezhebe bağlı olmayan. saçma şey, boş laf; önemsiz şey. nonsense verses eğlence için yazılmış saçma mısralar, anlamsız şiir. talk nonsense saçmalamak. nonsen'sical saçma, manasız, abuk sabuk. nonsensically saçma olarak. nonsensicalness saçmalık. (man.) ilgisiz sonuç, mantığa sığmayan sonuç: konuşulanla ilgisi olmayan söz. (k. dili) uçuş saatleri tasımlanmamış olan havayolu. kayma tehlikesine karşı koyan (otomobil lastiği) aralıksız, durakla aralıksız, duraklamadan. (bak.) nonesuch. (huk.) davacının davadan vazgeçmesi; davanın düşmesine karar vermek. bir kimsenin kanunen bakmakla yükümlü olduğu kimseye bakmaması. sendikaya mensup olmayan: sendika üyelerine iş vermeyen; sendikaları tanımayan. nonunionist sendikalara karşı olan kimse. budala veya sersem kimse; (k. dili) kafa. şehriye. kuytu yer, köşe. öğle vakti: en parlak ve en başarılı devre, doruk. noonday öğle vakti; öğle vaktinde olan. noon hour öğle paydosu. noontime, eski noontid öğle vakti; en parlak veya en başarılı devre. high noon tam öğle vakti. ilmik; bağ; ilmikle tutmak; ilmik bağlamak; ilmiklemek. hintinciri, firavuninciri, frenkinciri, (bot.) Opuntia ficus india. itibari değeri olmayan. ABD, (argo) Yok. Hayır. (bağlaç) ne de, ne. özellikle İskandinavya'da bulunan dolikosefal uzunboylu ve sarışın ırka ait; bu ırka mensup kimse. sudolabı. belirli bir grup için tipik sayılan model veya standart, norm, örnek; istatistikte en çok elde edilen değer; (fels.) düstur, düzgü. normal: tabii, uygun, muntazam; düzgülü; (geom.) dikey; dikey, normal; alışılmış durum, standart. normal distribution normal eğriyle gösterilen frekans dağılımı. normal school öğretmen okulu. normalcy, normal'ity tabiilik, normallik. normalize tabiileştirmek, normal kılmak. normally genellikle, çoğunlukla; tabii olarak. Normandiya'ya veya Normandiyalılara ait; Normandiyalı kimse; Normandiyalıların konuştuğu Fransızca lehçe. kaide teşkil eden, kaideye ait, düzgüsel, düzgülü, normal. İskandinavya'ya veya İskandinav dillerine ait; İskandinavya dili; Norveç lisanı. kuzey; (bh) bir memleketin kuzey kısımları; kuzey; kuzeyden esen veya gelen; kuzeye bakan; kuzeye doğru, kuzey tarafta. north by east yıldız kerte poyraz. northeast kuzey doğu. northeastern kuzey doğuda olan, kuzey doğudan gelen. North Pole Kuzey Kutbu. North Star Kutupyıldızı. northwest kuzey batı. poyraz rüzgarı veya fırtınası; gemicilerin giydiği geniş kenarlı su geçirmez şapka. northeasterly kuzey doğuya ait; poyraza doğru; poyrazdan. kuzeyden gelen fırtına veya şiddetli rüzgar. northerly kuzeydeki; kuzeye doğru olan; kuzeyden esen; kuzeyden; kuzeye doğru; kuzeyden gelen fırtına veya rüzgâr. kuzeye ait; kuzeyde meydana gelen veya yaşayan, kuzeyli; kuzeyden gelen. northern lights güneşteki fırtınalar sonucu meydana gelen ve en çok kuzey kutup bölgesinde geceleri görülüp hareket eden renkli ışıklar. northerner kuzeyli kimse; (gen.) (bh) (A.B.D.)'nin kuzey eyaletlerinde oturan kimse. northernmost en kuzeydeki. kuzeye doğru katedilen mesafe. kuzeye doğru; kuzeye bakan; kuzey taraf. north wardly kuzeye doğru (olan); kuzeyden (esen) northwards kuzeye doğru. karayel. northwesterly karayel yönünden. Norveç. Norveçli; Norveç diline ait; Norveçli kimse; Norveç dili. burun; koklama hissi; burun gibi çıkıntılı yer veya şey; uçağın ön (kıs.)mı, burun; (den.) pruva; kokusunu almak; koklamak; burun ile dokunmak veya burnu sürmek; başkasının işine burnunu sokmak; ağır ağır ilerlemek; koklayarak aramak. nose cone uzay roketinin huni şeklindeki ön (kıs.)mı. nose dive uçağın baş aşağı düşmesi; baIıklama dalış; ani düşüş.nose out özellikle koklayarak arayıp bulmak; meydana çıkarmak; yarışta pek az farkla birinci gelmek. nose over burun üstü düşmek. as plain as the nose on your face besbelli, apaçık, aşikar. bite one' nose off birine ters cevap vermek. count noses bir yerde hazır bulunanları saymak. follow one' nose dosdoğru gitmek; düşünmeden hareket etmek. I paid through the nose for it Pek pahalıya mal oldu. keep one' nose to the grindstone durmadan ve sıkı çalışmak. Iead by the nose burnundan çekip sevketmek, körükörüne takip ettirmek. Iook down one' nose at hor görmek. poke one' nose in (vazifesi olmayan işe) burnunu sokmak. put one' nose out of joint ayağını kaydırmak; pabucunu dama atmak. turn up one' nose at hor görmek, beğenmemek; reddetmek. under one' nose burnunun dibinde. atın yem torbası. yuların atın burnu üzerinden geçen (kıs.)mı. burun kanaması. (uçak) baş aşağı düşmek; anide düşmek. çiçek demeti. burun aşağı uçmaya veya hareket etmeye çalışan. zırh başlığının burun siperi; mikroskopta merceğin takıldığı yer; at takımında burun kayışı. ABD, (k. dili) uçakta önceden yer ayırtan ve sonradan gitmediği halde haber vermeyen kimse. basamak çıkıntısı. hastalıkları sınıflandırma ilmi; hastalıkların sınıflandırılmış olduğu liste; belli bir hastalığın özellikleri. nosolog ical hastalıkları sınıflandırmayla ilgili. nosol'ogist hastalıkları sınıflandırma uzmanı. özlem; vatan hasreti, sıla hastalığı. nostalgic vatan hasreti kabilinden. burun deliği. şartsız. kocakarı ilâcı; dertlere çare olarak birinin ortaya attığı fikir; her derde deva. (k. dili) başkasının işine burnunu sokan, meraklı. değil, olmayan. not a little epey not at all hiç, asla, katiyen. Not guilty. Suçsuzdur. Not half bad. Çok iyi. Hiç fena değil. not only this yalnız bu değil. Not that it matters. Mühim değil. whether he goes or not gitse de gitmese de. (Lat.) iyice dikkat et. dikkate değer; belli; tanınmış; hatırlanacak, unutulmaz; tanınmış kimse, şöhretli kimse; (çoğ.) itibarlılar, ileri gelenler, kodamanlar, ekâbir. notabil'ity şöhret; şöhretli kimse. notere ait. noterde tasdik ettirmek, noter tarafından onaylatmak. noter. notary public noter. işaret veya rakamlarla gösterme usulü; özellikle matematikte rakamlar ve işaretler sistemi veya müzikte notalar ile işaretler sistemi; not etme, kayıt. çentik, diş; dar ve derin dağ geçidi; (k. dili) derece; çentmek, diş diş etmek; çentiklerle hesap tutmak; oku yaya yerleştirmek. not, işaret; tezkere, pusula, betik; (müz.) nota, ses; piyano tuşlarından biri; bir devletin başka bir devlete yaptığı bildiri, nota; alâmet, delil; hesap pusulası; senet; şöhret, itibar; dikkat, hesaba alma. note paper mektup kâğıdı. circular note genelge, tamim, sirküler; bir çeşit kredi mektubu. compare notes fikir teati etmek. person of note şöhret sahibi kimse, tanınmış kimse. speak without notes hiç yazıya bakmadan nutuk söylemek. strike the right note yerinde söz söylemek, lafı gediğine oturtmak. take note of önem vermek, dikkat etmek. dikkat etmek, önem vermek; not etmek, işaret etmek; notasını yazmak. note down deftere not etmek. noted ünlü, şöhretli, meşhur; dikkate alınmış. not defteri, muhtıra defteri. dikkate değer, önemli. hiç bir şey; sıfır; önemsiz şey veya kimse; hiç; hiçlik, yokluk; hiç, hiç bir suretle, asla, katiyen. Nothing doing (k.dili) Olmaz. Ben karışmam. nothing like benzemez, hiç de değil. for nothing bedava; boşuna; sebep yokken. in nothing flat ABD (argo) bir an evvel, hemen. make nothing of önem vermemek; anlayamamak. next to nothing hemen hemen hiç. yokluk, hiçlik; anlamsızlık, önemsizlik; şuursuzluk. ilan, ihbarname, haber, bilgi; ihtar, uyarma, ikaz; dikkat, önemseme; riayet; eleştiri (kitap); saygı; dikkat etmek; bahsetmek; önem vermek; farkına varmak; saygı göstermek. give notice işten çıkacağını önceden haber vermek. serve notice uyarmak, ihtar etmek, bildirmek, ilan etmek. short notice az mühlet, kısa zaman. take notice farkına varmak. till further notice ikinci bir ihbara kadar. noticeable farkına varılabilir, görülebilir; önemsemeye değer. noticeably dikkati çeker şekilde, farkına varılacak derecede. bildirmek. notification bildirme, haber verme; ihbar. zan, sanı; fikir, bilgi; tasarım, tasım; (çoğ.), (A.B.D.) tuhafiye. notional hayali, tasarım halinde olan. şöhret, ün (kötü anlamda); adı çıkmış kimse. adı çıkmış. kötülüğüyle ün salmış, dile düşmüş. notoriously dile düşmüş olarak. (briç) kozsuz oyun. (bağlaç.), (edat) gerçi, her ne kadar; bakmayarak; (bağlaç.) mamafih, bununla birlikte; (edat) rağmen, gene de. koz helvası. (bak.) naught. (çoğ.) na) (fels.) varIığından emin olmadan kabul ettiğimiz şey, yalnız aklı ile idrak edilen şey; esas, asıl, öz. noumenal hissedilemeyen, ancak farz olunabilen. (gram.) isim. collective noun (topluluk ismi) common noun cins isim. proper noun özel isim. beslemek, gıda vermek; destek olmak, bakmak, büyütmek. nourish false hopes gerçekleşemeyecek ümitler beslemek. gıda, yemek; besleme, beslenme . (fels.) akıl, zihin, zekâ; idrak, anlayış. (Fr.) yeni zengin olmuş kimse, sonradan görme kimse. (kıs.) November. (astr.) birden parlayan yıldız. yeni, yeni çıkmış; tuhaf, garip, alışılmışın dışında; roman. novelette (kıs.)a roman. novelist romancı, roman yazarı. yenilik; yeni çıkmış şey. novelties tuhafiye. kasım. bir işe yeni başlayan kimse; çırak; rahip veya rahibe adayı; kiliseye yeni giren kimse. papaz adaylığı devresi; çıraklık devresi. (tıb.) Iokal anestezi için kullanılan ve enjeksiyonla verilen bir ilâç, novokain. (bağlaç), şimdi; şimdiki halde; (bağlaç) mademki; şimdiki zaman; (argo.) günümüze uygun. now and again, now and then ara sıra, zaman zaman. now then şu halde, öyle ise. now this, now that bazen biri bazen öteki, bir bu bir o. şimdi, bugünlerde, şimdiki zamanda. (k. dili) hiç bir suretle, asla. (bak.) noel. hiç bir yerde. hiç bir suretle, asla. sıhhate zarar veren; zararlı, muzır, fena; ahlâkı bozan. noxiously zararlı olarak. noxiousness muzırlık. hortum başı; ibrik ağzı; körük burnu; (argo.) burun. (kıs.) no place kitap basıldığı yeri göstermiyor. (kıs.) notary public. (kıs.) New Testament. (kıs.) net weight. belirsiz sayı anlamındaki n derecesinde olan; bir seride en son gelen. to the nth degree en son dereceye kadar, son derecede. ince fark, ayırtı, nüans. yumru, yuvarlak çıkıntı; (A.B.D.), (k. dili) öz, nüve (hikâye) ufak yumru. nubbly ufak yumrularla dolu. evlenecek yaşa gelmiş, gelinlik. nubil'ity erginlik. (bot.) tohum nüvesi. çekirdeksel, nükleer. nuclear family çekirdek aile. nuclear reaction nükleer reaksiyon. nuclear physics nükleer fizik. çekirdekli; çekirdekleştirmek; nüve halini almak. (çoğ.) li) çekirdecik. nükleon. (biyol.) hücre çekirdeğinin asıl maddesi. (çoğ.) nuclei) öz, iç; nüve, çekirdek; cevher, esas; (fiz.) çekirdek, atomun merkez (kıs.)mı; (astr.) kuyrukluyıldızın parlak başı; (anat.) omurilik veya beyinde sinir hücreleri yığını. çıplak; (huk.) hükümsüz; çıplak insan vücudu; böyle resim veya heykel. in the nude çıplak, çıplak halde. nudism çıplak halde dolaşma alışkanlığı veya merakı. nudist çıplak halde dolaşma merakı olan kimse. nudity çıplaklık. dirsek ile dürtmek; dürtme. nudge one' memory hatırlatmak. ABD, (argo) yapışkan kimse. boş, abes, faydasız; hükümsüz, kıymetsiz. (altın) külçe. sıkıcı şey veya kimse; sıkıntı, dert, bela; (huk.) başkalarına zarar veya sıkıntı veren şey. nuisance tax çok ufak tutarlar halinde toplandığından dolayı sıkıcı olan vergi. public nuisance umumun rahatını bozan şey. ABD, (argo.) atom bombası. hükümsüz, battal, geçersiz; değersiz; var olmayan; olumsuz. null and void itibarsız, değersiz. nul'lity hükümsüzlük, boşluk; (huk.) iptal, butlan; geçerli olmayan şey. (kıs.) number, numeral. hissiz, duygusuz; uyuşuk, uyuşmuş; uyuşturmak, uyuşukluk vermek. numbly hissizce. numbness duygusuzluk. saymak; hesap etmek; numara koymak; ihtiva etmek; sayısını sınırlandırmak. He numbers eighty years. Seksen yaşındadır. We number fifty men. Elli kişiyiz. sayı, adet, numara, rakam; (çoğ.) çokluk; (gram.) bir kelimenin tekil veya çoğul olmasına göre hali; müzik parçası. numbers numbers game gangsterlerin düzenlediği bir çeşit piyango. a number of birtakım, birkaç. back number bir mecmuanın eski sayılarından biri; ABD, (k. dili) geri kafalı kimse, modası geçmiş şey. beyond number sayısız, sayılamaz. cardinal number asıl sayı. cute number çekici ve sevimli kız. fractional number kesirli sayı. get veya have one' number içini okumak. his opposite number karşı tarafta aynı yeri işgal eden kimse. imaginary number sanal sayı. irrational number yadrasyonel sayı. Look out for number one. Kendi çıkarına (bak.) ordinal number sıra sayısı. prime number asal sayı. rational number rasyonel sayı. whole number tam sayı. with out number sayısız, hesapsız. numberless sayısız, hesapsız. mankafa kimse. eski Roma dininde bir yöreye ait tanrı; güdü. sayılır, sayılması mümkün. sayı cinsinden olan, sayılara ait, sayılardan ibaret; sayı, adet, rakam. numaralamak, numara koymak; (mat.) rakamları okumak. numera' tion numara koyma veya okuma usulü. numerator (mat.) pay; sayıcı. sayıya ait, sayı ifade eden. numerical adjective sayı sıfatı. numerically sayıca. sayıların esrarlı etkisini açıklayan inanış. çok, sayısı çok, pek sok, birşok, sayısız. ihtiram ve huşu uyandıran; mantıkla anlaşılmaz; esrarlı. para türünden, paraya ait. numismatics para ve madalya ilmi. numis'matist para uzmanı. (bak.) numbskull. rahibe, sör. nun' veiling başörtüsü veya elbise için kullanılan ince yünlü kumaş. papalık elçisi. (huk.) sözlü, yazılı olmayan (vasiyetname) rahibe manastırı. evlenmeye veya düğüne ait; (gen.) (çoğ.) nikâh, düğün. hastabakıcı, hemşire; sütnine; dadı; bir teşebbüs veya maksadı destekleyen kimse veya yer. night nurse gece hemşiresi. wet nurse sütnine, sütana. hastaya bakmak; bakıp iyileştirmek (zayıf kimseyi); emzirmek, meme vermek; beslemek; çocuğa bakmak; dikkatle kullanmak (zayıf bir uzvu); dizinde veya kucağında tutmak. nurse a grudge kin beslemek. nursing home huzur evi, şifa yurdu. dadı. bir evde çocuklara ayrılan oda veya daire; fidanlık. nurseryman fidanlık bahçıvanı. nursery rhyme çocuk şiiri. nursery school anaokulu. hemşirelik, hastabakıcılık. meme çocuğu, süt çocuğu. besleyen şey, gıda; terbiye; bakıp büyütme; beslemek, bakıp büyütmek. (ted, ting) fındık ve ceviz gibi sert kabuklu yemiş; (mak.) vida somunu; (A.B.D.), (argo.) çatlak kimse; (argo.) kafa, baş; ceviz veya fındık toplamak. nutbrown fındık veya kestane renginde. nut coal ceviz iriliğinde madenkömürü. nut grove fındıklık. Nutsl (ülem), (argo.) İllallah ! be nuts on (argo.) çok sevmek, delicesine sevmek. hard nut to crack müşkül mesele, çatallı iş, çetin iş; idaresi güç kimse. off one' nut kaçık, deli. pistachio nut şamfıstığı., başı öne düşme; (tıb.) baş sallanması hastalığı; (astr.) nütasyon, üğrüm; (bot.) nütasyon, yönelim. fındıkkıran, ceviz kıracak (kıs.)kaç. meşe mazısı. sıvacı kuşu, (zool.) Sitta europaea. rock nuthatch kaya sıvacı kuşu, (zool.) Sitta neumayer. küçük hindistancevizi ağacı, (bot.) Myristica fragrans; bu ağacın hoş kokulu tohumu. fındık açacağı. Güney Amerika kunduzu; bu kunduzun kürkü. besleyici, besinli; gıdalı; gıda, besin. gıda, besin, yemek. nutrimen'tal besinsel, gıdalı. gıda, yiyecek; besleme, beslenme. nutritious, nu'tritive gıdalı, besinli, besleyici. (argo.) deli. ceviz kabuğu. in a nutshell az ve öz olarak, kısaca. Fındık veya ceviz tadı veren, (argo.) deli kargabüken, (bot.) Strychnos nuxvomica; bu ağacın zehirli tohumu. burun ile eşmek, burun sürtmek; kucağına sokulmak. (kıs.) Nevada. (kıs.) New York. naylon; (çoğ.), (k. dili) naylon çorap. (mit.) orman veya su perisi; (şiir) genç ve güzel kız; (biyol.) kurtçuk safhasından çıkmış fakat henüz tam gelişmemiş böcek. nymph'al, nymphe'an peri gibi. (tıb.) kadınlarda hastalık şeklinde cinsel ilişki arzusu. (tıb.) gözbebeğinin kendiliğinden sağa sola titremesi, nistagmus. (ünlem) 0! Ya ! (hayret ve şaşkınlık ifadesi) (kıs.) ocean, October, Ohio, old, older. (edat), (önek) of veya on'ın kısaltılmış şekli (bazı isimlerin başına gelen edat: o'clock gibi); (bh) zade (bazı İrlanda'lı şahıs isimlerinin başına gelir ve oğlu anlamındadır: O'Casey) saate göre. It' one o'clock. Saat bir. İngiliz alfabesinin on beşinci harfi; O şeklinde şey; sıfır; (kim.) oksijen; ohm. (çoğ.) oafs, oaves) budala veya ahmak kimse, kaba adam. oafish sersem. meşe ağacı, (bot.) Quercus; meşe odunu. British oak, English oak kaya meşesi. Spanish oak, red oak bodur meşe, sapsız meşe, (bot.) Quercus rubra. dyer' oak, gall oak mazı meşesi, (bot.) Quercus infectoria. East Indian oak sac ağacı, (bot.) Tectona grandis. holy oak, holm oak pırnal, pırnar, (bot.) Quercus ilex. Jerusalem oak nezle otu, (bot.) Chenopodium botrys valonia oak valonya meşesi, palamut ağacı, (bot.) Quercus aegilops. oak apple yaş mazı. oak gall mazı. oaken meşeden yapılmış. üstüpü, kalafat üstüpüsü. black oakum katranlı üstüpü. kürek, kayık küreği; kürekçi; kürek şeklinde olan veya kürek vazifesi gören şey; kürek çekmek, kürek çekerek gitmek. oarlock ıskarmoz. muffled oars gıcırdamasın diye ıskarmoz yatağı etrafına bez sarılmış kürekler. He pulls a good oar iyi kürekçidir. Kendine düşen görevi iyi yapar. put one' oar in istenilmediği yerde işe karışmak, burnunu sokmak. rest on one' oars bir süre dinlenmek; işin sonucundan memnun olarak işten çekilmek. oarsman kürekçi. (çoğ.) oases) vaha, çöl ortasında sulak ve bitek arazi. (gen.) (çoğ.) yulaf tanesi, yulaf, (bot.) Avena sativa; yulaf sapından yapılmış çalgı borusu. oat grass çayır yulafı. oatmeal yulaf ezmesi. feel one' oats (k. dili) kendini beğenmek, kendini yüksek görmek; zinde olmak. sow one' wild oats (k. dili) gençlikte çılgınlık yapmak. wild oat yaban yulafı, (bot.) Avena fatua oaten yulaftan yapılmış. ant, yemin: küfür, Iânet. administer an oath (huk.) yemin ettirmek, ant içirmek. take an oath yemin etmek, ant içmek. Obi nehri. (müz.) bir şan solosuna refakat eden müzik aletinin çaldığı parça, obligato. (bot.) yürek şeklinde ve sivri ucu sapa yapışmış olan (yaprak), obkordat. inatçı, katı kalpli; sert, kırıcı, yumuşatılamaz; idaresi zor. obduracy inatçılık, sertlik. obdurately inatla. özellikle Batı Hint Adalarında ve ABD'de zenciler tarafından uygulanan bir çeşit büyü. itaat, itaat etme, söz dinleme, boyun eğme. itaatli, söz dinleyen, yumuşak başlı. your obedient servant (eski) kulunuz, bendeniz (mektuplarda imza ile kullanılırdı) obediently itaatkar olarak. hürmetle eğilme; hürmet, saygı, riayet. pay veya do obeisance hürmet göstermek. dikili taş, dört köşeli sütun; (matb.) başvurma işareti, (+) çok şişman. obesity (obi'sıti, obes'ıti) şişmanlık. itaat etmek, söz dinlemek, denileni yapmak; tabi olmak, boyun eğmek. şaşırtmak, şaşkınlaştırmak; dumanlı yapmak, karartmak. obfusca'tion şaşırtma. (bak.) obeah. Japon kadın ve çocuklarının kimono üstüne bağladıkları enli kuşak. (k. dili), (bak.) obituary. (huk.) bir hakim tarafından resmi olmayarak ileri sürülen fikir; rasgele söz. bir öIü hakkında yazılan kısa biyografi; birinin öIümüne ait. (kıs.) object, objection, objective. şey, madde, görülür veya dokunulur şey, nesne, obje; hedef, nişan, amaç; (gram.) nesne. object at issue (huk.) anlaşmazlık konusu; iddia olunan şey. object glass bir mikroskop veya teleskopun hedefe yakın olan merceği veya mercekleri, objektif. object lesson ibret. direct object nesne. indirect object tümleç, ikinci nesne. Money is no object. İş parada değil. objectless gayesiz, amaçsız. itiraz etmek, uygun görmemek, razı olmamak; karşı gelmek; itiraz olarak ileri sürmek. nesnelleştirmek. itiraz; itiraz etme; itiraz sebebi. objectionable itiraz edilebilir, yolsuz. His actions were objectionable. Terbiyesizce davrandı. objektif; öznel olmayan, dıştan olan; gerçek; (gram.) nesneye ait; nesnel; amaca ait; hedef; (gram.) nesne; mikroskop veya teleskopta objektif (mercek) objective case ismin hali. objectively nesnel olarak. objectiv'ity tarafsızlık. (fels.) nesnellik taraftarlığı; (güz.) (san.) nesnel öğeler kullanma eğilimi. kırıcı şekilde azarlamak, paylamak. objurga'tion azar, paylama. (Ru.) ilçe, il. manastır hayatına kendini adamış (kimse) (geom.) kutupları yassılaşmış (sferoid) Tanrı'ya sunulan şey, adak. zorlamak, mecbur etmek, zorunda bırakmak; bağlı, mecbur; kayıt altında. mecburiyet, yüküm, zor; (huk.) senet, borç; farz, ödev, yüküm. Iaw of obligations borçlar hukuku. (bak.) obbligato. mecburi, gerekli, zorunlu. mecbur etmek, zorlamak, zorunlu kılmak, zorunda bırakmak; minnettar kılmak; iyilik etmek, memnun etmek. I am much obliged. Çok minnettarım. (huk.) alacaklı. nazik, hoş davranan, yardım etmeye hazır. obligingly nazik bir şekilde. obligingness nezaket. (huk.) yüküm altına giren kimse, bir borç senedini imza eden kimse . meyilli, eğik, eğilmiş, eğri; dolaylı, ima yollu; (anat.) eğik (kas); meyletmek, sapmak; (ask.) eğik bir yönde gitmek. oblique angle (geom.) dik olmayan açı. oblique case (gram.) ismin hitap halinden ve yalın halinden başka herhangi bir hali. oblique triangle içinde dik açı bulunmayan üçgen. obliquity meyil, eğilim; doğru yoldan çıkma, sapma. obliquely meylederek. obliqueness eğrilik. yok etmek, silmek, bozmak, gidermek. oblitera'tion yoketme, silme. unutma, unutuş, unutulma; kayıtsızlık, ilgisizlik. (gen.) of veya to ile unutkan; habersiz; çevresinden habersiz; ilgisiz. obliviously ilgisizce, unutarak. obliviousness ilgisizlik, unutkanlık. dik dörtgen şeklinde olan, uzunca, boyu eninden fazla; (bot.) yaprakları yumurta biçiminde; dik dörtgen. kötüleme, zemmetme, kınama, iftira etme, hakkında kötü söyleme, yerme. iğrenç, tiksindirici; çirkin görünen. obnoxiously uygunsuz olarak, çirkince. obnoxiousness uygunsuzluk, çirkinlik, iğrençlik. obua. oboist obua çalan kimse. eski bir Yunan gümüş sikkesi; eski Yunan ağırlık birimi. (bot.) obovat, ters yumurtamsı (yaprak), geniş ucu yukarıya doğru olan. (kıs.) observation, observatory, obsolete. müstehcen, açık saçık, edebe aykırı; ağıza alınmaz; tiksindirici, iğrenç. obscenely müstehcen olarak. açık saçıklık, müstehcenlik; açık saçık laf. ilerlemeye veya ilme karşı olan, bilgisizlik taraftarı, gerici (kimse) obscurantism bilgisizlik taraftarlığı. obscurantist bilgisizlik taraftarı kimse. karartma; kararma; karanlık; (astr.) ay tutulması. çapraşık, anlaşılması güç; belirsiz, gösterişsiz, tanınmamış; bulutlu, karanlık; karartmak, karanlık yapmak; örtmek, gözden saklamak. obscurely anlaşılmayacak şekilde. obscureness, obscurity çapraşıklık, belirsizlik. (çoğ.) cenaze törenleri. aşırı derecede itaatli, fazla boyun eğmiş; dalkavukluk eden. obsequiously dalkavukluk ederek. obsequiousness dalkavukluk. görünür; öIçüIür; izlenebilir; incelemeye değer, dikkat etmeye değer; görülür, ayırt edilebilir. observably görülecek şekilde. observingly dikkatle bakarak. yerine getirme, yapma; görenek, adet, örf; tören, usul; mezhep, tarikat. dikkat eden, dikkatli, riayet eden; itaatli, kanuna riayetkâr. observantly dikkat ederek. dikkatli bakma, inceleme; gözlem, rasat; fikir, yorum; (ask.) gözetleme. observation car yolcuların etrafı seyretmesine uygun şekilde geniş pencereleri olan vagon. observation post (ask.) topçu rasat mevzii. observational gözlem kabilinden, gözlemle ilgili. rasathane; etrafın manzarasını seyretmek için yapılmış kule. dikkatle bakmak, dikkat etmek; yerine getirmek, tutmak; ileri sürmek, düşünceyi belirtmek; gözlemek; kutlamak. dikkat eden kimse; gözleyen kimse; uçaklarla düşmanın yerini veya durumunu tespit etmekle görevli kimse. musallat olmak, tedirgin etmek; zihnini meşgul etmek. obsession kafayı meşgul eden düşünce; sürekli endişe; sabit fikir. yanardağdan çıkan koyu renkli cama benzer çok sert bir taş (eskiden bu taştan ok başı ve bıçak yapılırdı) modası geçmekte olan, seyrek kullanılan, az işlek (kelime, makina) obsolescence eskime. kullanılmayan, eski, modası geçmiş (kelime veya görenek); (biyol.) eskilerine oranla az gelişmiş. obsoleteness modası geçmişlik, eskimişlik. engel, mâni. çocuk doğumuna veya gebeliğe ait. obstetrics gebelik ve doğumla uğraşan tıp dalı. doğum mütehassısı. inatçı, ayak direyici, dik kafalı, söz dinlemez; mukavemeti kırılmaz. obstinacy inatçılık, dik başlılık. obstinately inatla. gürültücü, şamatacı, yaygaracı; ele avuca sığmaz, idaresi güç, haylaz. obstreperously haylazca. obstreperousness ele avuca sığmama. engel olmak, mani olmak; tıkamak, kapamak. mani, mania, engel, set; blokaj, bloke etme. obstructionism siyasette bloke etme. obstructionist bloke eden kimse. engel olan. obstructively engel teşkil ederek. obstructiveness engelleme. (tıb.) mecraları tıkayan (madde) (kıs.) obedient. bulmak, almak, ele geçirmek; âdet olmak, geçerli olmak. obtainable elde edilebilir, bulunabilir, kazanılabilir. obtainment elde etme. içine sokmak; davetsiz olarak veya istenilmeyen yere sokmak; zorlamak; izinsiz veya haksızca girmek veya girişmek. obtrusive istenilmediği halde sokulup sıkıntı veren. zeki olmayan; duygusuz; (geom.) geniş; boğuk (ses) obtuse angle geniş açı. obtusely duygusuzca. obtuseness duygusuzluk. yüzü bakan kimseye dönük; (bot.) dibi tepesinden daha dar. paranın yüz tarafı, yüz; herhangi bir şeyin yüz tarafı; bir meselenin öbür tarafı; (man.) bir önermeyi tersine çevirerek çıkarılan başka bir önerme: Bütün insanlar fanidir. Hiç bir insan baki değildir. (man.) bir önermeyi ters yönde ifade etme. başka tarafını göstermek için çevirmek; (man.) bir önermeyi ters yönde ifade etmek. etkili tedbirlerle önünü almak, önlemek. aşikar, açık, apaçık, besbelli, belli. obviously açıkça. obviousness aşikârlık, açıklık. (bot.) üst üste gelmiş; birbirine sarılmış (yaprak) (müz.) toprak veya madenden yumurta şeklinde nefesli bir çalgı, okarina. fırsat, münasebet, vesile, elverişli durum; sebep, hal, durum; Iüzum, gereklik; vesile olmak, sebep olmak. on occasion ara sıra, fırsat düştükçe. take the occasion durumdan faydalanmak. ara sıra meydana gelen, fırsat düştükçe yapılan; belirli bir fırsat dolayısıyle yapılan. occasional chair takımdan ayrı sandalye. occasionally ara sıra, bazen. batı; (bh) batı yarıküresi, Asya'nın batısındaki üIkeler, özellikle Avrupa. occidental batıya ait, batısal, Avrupa ve Amerika'ya ait; (astr.) batı tarafındaki, batısında; batılı. (anat.) kafanın arka kısmı, artkafa. occip'ital kafanın arka tarafında olan, artkafaya ait. tıkamak, kapatmak; (kim.) emmek, absorbe etmek (özellikle gazlar için); (dişçi.) üst üste oturmak. occlusion emme veya emilme; (dişçi.) üst üste oturma. gizlemek; (astr.) önüne geçip gizlemek (güneş veya ayın bir yıldızı kapaması gibi); kaybolmak (bir görünüp bir kaybolan fener kulesi ışığı gibi) occulta'tion gizleme. büyü ile ilgili; esrarlı, tabiattan üstün; gizli, saklı; bilinmez, anlaşılmaz. occult arts büyücülük gibi faaliyetler. occultism gizli kuvvetlere inanma ve onları etkisi altına alma. occultist bu işlerle uğraşan kimse. işgal eden kimse. occupancy işgal. iş, meşguliyet, meslek, sanat; işgal, zorla alma. army of occupation işgal ordusu. meşguliyete ait; işgal kuvvetleri ile ilgili; meslek dolayısıyle meydana gelen (hastalık veya zarar) occupational therapy meşguliyetle tedavi, rehabilitasyon. tutmak, zaptetmek, işgal etmek; meşgul etmek. be occupied with ile meşgul olmak. olmak, meydana gelmek, vuku bulmak; bulunmak; hatıra gelmek, akla gelmek. oluş, meydana çıkma; vaka, olay, hadise. occurrent olan, meydana gelen. okyanus, büyük deniz, derya, umman; kürenin üçte ikisini kaplayan geniş su kıtası; sonsuz şey veya miktar. ocean current okyanus akıntısı. ocean lane okyanus gemilerinin sefer yolu. ocean liner okyanus gemisi. Okyanusya, orta Pasifikteki adalara verilen ortak ad. okyanusa ait, okyanusta bulunan veya meydana gelen, okyanusta dolaşan. okyanus coğrafyası. oceanograph'ic(al) okyanus coğrafyasına ait. (çoğ.) li) (biyol.) basit göz; göz şeklinde leke. ocellate basit gözlü; göz şeklinde lekeli. Orta ve Güney Amerika'ya mahsus kaplana benzer bir kedi, (zool.) Felis pardalis. kırmızı veya sarı renkli bir çeşit demir cevheri, aşıboyası, toprak boya; koyu sarı renk. ochreous, ocherous sarı renkten, içinde aşıboyası bulunan. crude ochre (min.) aşıtaşı. avam idaresi. (kıs.) October. sekizli takım; (kim.) sekiz değerlikli bir eleman. sekiz köşe ve kenarlı şey veya şekil, sekizgen; sekiz taraflı yapı veya yer. octagonal sekiz kenarlı. (geom.) sekiz düzlemli ve üç boyutlu şekil. octahedral sekiz yüzlü. oktan. octane number oktan öIçüsü. sekiz açılı; sekizgen. octangular sekiz köşeli. (geom.) bir dairenin sekizde biri; (astr.) bir gökcisminin diğerinden 45 derece uzaklıkta iken bulunduğu yer; oktant. (müz.) oktav, sekizlik perde tertibi; sekiz notalık ara; dini yortudan sonra gelen sekizinci gün; sekiz mısralı şiir; bir sonenin sekiz mısraı. sekiz yaprak halinde katlanmış kağıt tabakası; bu büyüklükte kitap; tabakası sekiz yaprağa katlanmış. sekiz senede bir olan; sekiz sene süren, sekiz senelik. octennially her sekiz senede bir. (müz.) sekiz kişi tarafından çalınan veya söylenen müzik parçası; sekiz kişiden meydana gelen koro veya orkestra takımı. (İng.) kırk sekiz sıfırı olan rakam; ABD yirmi yedi sıfırı olan rakam, oktilyon. octillionth oktilyona ait, oktilyonuncu. (önek) sekiz. ekim; (İng.) ekim ayında yapılan bira veya elma suyu. bir tabakanın on sekiz yaprak olmak üzere katlanmasından meydana gelen (forma veya kitap) seksen yaşında, seksenlik (kimse) ahtapot, (zool.) Octopus; yaygın ve yıkıcı örgüt. sekiz heceli mısra. şehir sınırında özellikle yiyeceklerden alınan giriş vergisi, oktruva. sekiz kat, sekiz misli, sekiz kere. sekizli, sekiz misli. göze ait, gözle görülür, gözle ilgili; teleskop veya mikroskopta göz merceği, oküler. ocularly gözle görülür şekilde. göz hastalıklan uzmanı, göz doktoru. (kıs.) overdose. odalık, cariye, halayık. acayip, bambaşka; tek, iki ile böIünemeyen; küsur, tam sayıdan artan; ara sıra meydana gelen; artan şey; ABD golfta bir oyuncunun rakibinden fazla olarak yaptığı vuruş; (çoğ.), (bak.) odds. Odd Fellows Amerika'da sosyal ve gizli bir yardımlaşma derneği. oddlooking tuhaf, acayip. odd or even tek mi çift mi oyunu. an odd fish tuhaf adam. at odd moments vakit buldukça. oddly acayip şekilde. oddly enough şans eseri olarak. oddness tuhaflık. acayiplik gariplik. tuhaflık, acayiplik; garip özellik; garip kimse veya şey. (çoğ.) ufak tefek şeyler, artık şeyler, döküntü, kırıntı; (matb.) kitabın metin dışındaki kısımları; acayip şey. (çoğ.) zayıf tarafa verilen üstünlük; eşitsizlik, fark, üstünlük; bir bahiste konulan paralar arasındaki oran farkı; ihtimal oranı. odds and ends ufak tefek şeyler, kırıntılar. at odds araları açık. Ionu veya large odds bahis oranında fazlalık. the odds are that ihtimali var ki. Iay odds kendi lehine olan bir bahse girişmek. take odds başkasının lehine olan bir bahse girmek. bir tür lirik nazım şekli, gazel; yüksek şeylerden bahseden vezinli veya vezinsiz uzun şiir; övgü, kaside; böyle şiir için yazılmış müzik. (çoğ.) odea) tiyatro veya konser binası; eski Yunanistan ve Roma'da müzisyenlerin içinde yarıştıkları ufak tiyatro binası. (mit.) İskandinavların baş tanrısı. tiksindirici, iğrenç, nefret verici. odiously iğrenç şekilde. odiousness iğrençlik. nefret, gizli düşmanlık; yüz karası, ayıp; iğrençlik. araba ile katedilen mesafeyi ölçen alet. (tıb.) diş ağrısı. odontalgic diş ağrısına ait. (anat.) diş gibi, diş şeklindeki. dişlerden ve dişlerin gelişmesinden bahseden ilim. odontologist diş ilmi uzmanı. koku; şöhret, itibar. be in bad odor adı çıkmak, kötü şöhreti olmak, itibarsız olmak. hoş kokulu, güzel koku yayan. odoriferously güzel koku yayarak. kokusuz. kokulu; güzel kokulu. (bak.) odor. Homer'in Odise adlı ünlü destanı; serüvenli uzun yolculuk. (kıs.) Oxford English Dictionary. (bak.) edema. Oedipus. Oedipus complex Ödip kompleksi. (edat), (şiir), (bak.) over. (bak.) esophagus. (edat) nin, li, (den.) of course tabii, beklenildiği gibi. of late son zamanlarda. of note önemli, itibarlı. of oneself kendiliğinden; kendi hakkında. a man of talent hüner sahibi adam. (A.B.D.), (argo.), (aşağ.) beyaz ırktan bir kimse. (İng.), (argo.) başlangıç. from the off başlangıçtan beri. (edat) uzağa; ileriye, ileride; öteye, ötede; yanda; tamamen; uzakta; uzak; yanlış; uygun olmayan, anormal; bitmiş; görev dışındaki; sağdaki; (den.) denize doğru açılan; (edat) dan; dan uzak off and on ara sıra. off chance zayıf bir ihtimal. It iş off my hands. Benim elimden çıkmıştır. Artık sorumlu değilim. Off with you! Defol ! an off street sapa sokak. a week off bir haftalık izin; bir hafta sonra. be off ayrılmak, terketmek; yanılmak; (k.dili) deli olmak. be off in one' calculations hesabında yanılmış olmak. beat off the attack hücumu tamamen püskürtmek. be off strawberries çilek yemekten mahrum olmak. call the game off oyunu iptal etmek. fall off düşmek; azalmak; bırakmak. far off çok uzak. He is well off. Hali vakti yerinde. Zengindir. kill off all enemies düşmanların hepsini öIdürmek. my off day izin günüm; fena günüm. put off an appointment bir randevuyu ertelemek. put (a per son) off canını sıkmak, soğutmak; (zorla) indirmek. show off gösteriş yapmak. take off alıp götürmek; öIdürmek; indirmek, çıkarmak; (k.dili) taklidini yapmak; kalkmak, havalanmak. The cheese is a bit off. Peynir biraz bozulmuş. The deal is off. Anlaşma iptal edildi. The electricity is off. Elektrik kesildi. We are off now. Nihayet yola çıkıyoruz. (A.B.D.), (argo.) öIdürmek, (slang) mortlatmak. hayvanın yenemeyen fakat başka işte kullanılan veya atılan (kıs.)ımları; (İng.) sakatat; çerçöp, süprüntü. (müz.), vurgusuz nota; ABD, (argo.) olağandışı. New York'un tiyatro merkezinde olmayan (tiyatro); deneysel (tiyatro) atılmış. tabii renkte olmayan; açık saçık. kabahat işlemek, suç işlemek; kızdırmak; gücendirmek, darıltmak, hatırını kırmak. offended küskün, darılmış. offender suçlu. kusur, kabahat; suç; tecavüz, hücum, saldırı; incitme, gücendirme. commit an offense kabahat işlemek. give offense gücendirmek, kızdırmak. No offense. Gücenmeyiniz. Ayıp olmasın. take offense gücenmek, darılmak. çirkin, iğrenç; saldırıyla ilgili, hücuma ait; yakışmaz; kötü; hakaret edici; saldırı, hücum. offensively tiksindirerek; hücum ederek. offensiveness tiksindiricilik. takdim etmek, arzetmek, sunmak; teklif etmek, (fiyat) vermek; göstermek; meydana çıkmak görünmek, gözükmek. offer battle savaş açmak. offer for sale satılığa çıkarmak. offer resistance karşı koymak. teklif; fiyat teklifi. teklif; sunulan şey; kilisede toplanan para. kilisede para toplanırken orgda çalınan beste. düşünmeden yapılmış, rasgele yapılmış; düşünmeden, rasgele. yazıhane, daire, ofis; ticarethane; hizmet, iş, memuriyet, vazife, görev; hükümet dairelerinden biri; bu daireye mensup memurlar; ibadet tören ve ayinleri. officeholder devlet memuru. office hours çalışma saatleri. police office karakol. post office postane. memur; subay; polis memuru; subaylarını atamak (gemi); komuta etmek, idare etmek. officer of the day o günün komutanı, nöbetçi subay. field officer subay. flag officer amiral, filo komutanı. health officer sağlık memuru. petty officier assubay,staff officier kurmay subay, warrant officier gedikli subay resmi; memuriyete ait, memura yakışır; memur. officialdom memur sınıfı, memurlar. officialism memur işi; kırtasiyecilik. officially resmen. vazifeyle ilgili; bir kuruluşun bütün memurları. ayin yönetmek; resmi bir görevi yerine getirmek. officiant, officiator görev yapan kimse. hazır (ilâç), müstahzar; boya veya eczalarda kullanılan (bitkiler) gereksiz yerde hizmet veya yardım etmek isteyen, her şeye karışan, işgüzar. officiously işgüzarlık ederek. sahilden görülen açık deniz; sahilden ölçülen deniz mesafesi. in the offing yakında, pek uzak olmayan (olay) uzak duran, kimseye yaklaşmak istemeyen. (müz.) düzeni bozuk (olarak) ayrı baskı. (-put, -putting) (İng.) canını sıkmak, soğutmak. dükkân dışında içmek üzere içki satışı. (-set) denge meydana getirmek: karşılığı ile denkleştirmek; boruya dirsek koymak; ofset usulü basmak; dallanmak. daldırma dal, fışkırma dal, piç fidan; bir aile veya ırk kolu; bir dağ sırasının ovaya uzanan burnu; (mim.) duvar kalınlığının azaldığı yerde meydana gelen raf gibi düz çıkıntı; (mak.) engeli aşması için bir boruya konulan dirsek; ana çizgiden dikey olarak ölçülen kısa mesafe; (matb.) ofset usulü. dal; yan çalışma. kıyıdan uzak; kıyıdan esen. (spor) ofsayt. süprüntü, çerçöp, kir. ürün; döl, evlât. sahne arkası; sahne arkasındaki, görünmeyen; sahne arkasına, sahne arkasında. iş dışında; işsiz. hafif grimsi beyaz renk. (şiir) çok kere, (sık sık) ofttimes (şiir) çok kere, (sık sık) (sık sık), çoğu kez. (mim.) S şeklinde korniş veya köşebent. ogee arch sivri tepeli kemer. (mim.) sivri tepeli kemer; bu kemerin kenarları; grafikte bir eğri çeşidi; bu eğriye benzeyen mermi ucu. aşıkane bakmak, göz süzerek bakmak; âşıkane bakış, göz süzme. insan yiyen dev; canavara benzer kimse, çok çirkin kimse. ogress çok çirkin kadın. (kıs.) Ohio. (ünlem) Öyle mi ? Ya ! Sahi ! (şaşkınlık ifade eden kelime), (bak.) o. (elek.) elektrik direnç birimi, om. ohmmeter elektrik direncini ölçmeye yarayan alet. (ünlem) Çaktım! Tamam! (özellikle hayret veya sevinç ünlemi) (sonek) benzer, şeklinde. yağlamak, üzerine yağ sürmek; rüşvet vermek. oil the wheels kolaylık göstermek, iş sahasnı hazırlamak. oil one' hand rüşvet vermek. yağ, sıvı yağ; petrol; zeytinyağı; yağ gibi şey; yağlıboya; yağlıboya resim. oil cake keten veya pamuk tohumunun posası, küspe, köftün. oil color yağlıboya. oil field petrol sahası. oil lamp yağ lambası, kandil.oil pan yağ deposu. oil painting yağlıboya resim. oil slick gö1 veya deniz üzerinde yağ birikintisi. oil tanker tanker. oil varnish yağlı cila. oil well petrol kuyusu. yağdanlık, yağ ibriği. muşamba. pek ince muşamba; (çoğ.) bu muşambadan yapılmış elbiseler. bileği taşı. yağlı, yağı çok. oiliness kaypaklık; yağcılık. merhem. sulfur ointment uyuz merhemi. (kıs.) Oklahoma. ., OK (ünlem), (OK'd, OK'ing) Peki! Doğru!; geçer; iyi, makbul; tasdik,rıza, uygun görme; peki demek, tasdik etmek. Orta Afrika'ya özgü parlak kestane renginde derisi olan zürafaya benzer fakat boynu kısa bir hayvan, (zool.) Okapia johnstoni. , Sea of Ohotsk Denizi. bamya, (bot.) Hibiscus esculentus. musk okra amberiye, (bot.) Abelmoschus moschatus. eski, ihtiyar, yaşlı; aşınmış, eskimiş; köhne; tecrübeli, meleke sahibi, pişkin; modası geçmiş; (k.dili) çok; harika; (k.dili) sevgili (dost); eski zamanlar. old age ihtiyarlık, yaşlılık. old clothes man eskici. the old country göçmenin eski vatanı. old fash ioned bir çeşit kokteyl. old fogy eski kafalı kimse. Old Glory A.B.D'nin bayrağı. old gold (mat.) altın rengi, donuk sarı. old hand tecrübeli kimse, usta kimse. old hat A.B.D, (argo) modası geçmiş. old lady (argo) anne; karı. old maid evlenmemiş yaşlı kız; (k.dili) fazla titiz kimse. old man (argo) koca; sözü geçen kimse; babacan kimse; bizimki. old man of the sea yapışkan adam, püsküllü bela. Old Nick şeytan. old salt tecrübeli denizci. old style eski usul; Rumi takvime göre Old Testament Kitabı Mukaddeste Eski Ahit, Tevrat. Old World eski dünya (Avrupa, Asya ve Afrika) any old thing ne olursa olsun, herhangi bir şey. old wives'tale batıl itikat; kuşaktan kuşağa geçen hikâye. good old times eski demler, geçmiş hoş zamanlar. grow old yaşlanmak, ihtiyarlamak; eskimek. the old yaşlılar, ihtiyarlar. the old school eski terbiye. young and old herkes. The baby has had his first birthday: he is a year old. Bebek bir yaşını kutladı; şimdi bir yaşında (yani iki yaşına bastı) He is ten years old On bir yaşında. On bir yaşını sürmekte. On yaşında. (In Turkish there is this ambiguity in describing a person' age) olden eski eski zamana ait, eski. oldish yaşlıca, oldukça yaşlı; eskice. oldness ihtiyarlık; eskilik. oldster (k.dili) yaşlı adam. eski moda, modası geçmiş. kıdemli kimse. yağlı, yağ veren; sahte tatlı dilli, yağcı, piyazcı. zakkum, ağıağacı, gü1 defnesi, (bot.) Nerium oleander. (anat.) dirsek çıkıntısı. (bak.) oleomargarine. yağlıboya taklidi resim. margarin. oleo oil hayvan yağından elde edilen sıvı yağ. yağ çeken. koklama hissi, koku alma. koklamaya ait; (gen.) (çoğ.) koklama organı, burun; koklama hissi. olfactory nerve koku siniri. kokuları aletle tahlil etme ilmi. günlük, günnük, bir çeşit buhur. takımerki, oligarşi. oligarch oligarşi yöneticisi. oligarchic(al) oligarşiye ait. (çoğ.), (İbr.) İsrail'e gelen göçmenler. potpuri. zeytin renginde olan, zeytuni. (anat.) zeytin şeklindeki, beyzi. zeytin; zeytin ağacı, (bot.) Olea europaea; zeytin dalı veya çelengi; yeşil zeytin rengi; zeytine ait; zeytuni. olive branch barış sembolü olan zeytin dalı;barış sembolü olarak kullanılan herhangi bir şey.olive brown yeşilimsi kahverengi.olive drabzeytuni; (gen.) (çoğ.) zeytuni üniforma. olive green zeytuni yeşil. olive oil zeytinyağı. olive tree zeytin ağacı. yuvarlak toprak kap, güveç; güveçte pişirilen türlü.olla podrida güveçte pişirilen türlü. eski Yunanistan'da Olimpiyat oyunları arasındaki dört senelik ara;olimpiyat. Olimpos dağına veya tanrılarına ait; tanrısal;olimpiyat oyunları ile ilgili; Olimpos'ta yaşayan tanrı; tanrısal heybete sahip kimse. Mora'da bulunan Olimpya nehrine ait; (çoğ.) olimpiyat oyunları. Olympic games olimpiyat oyunları. Olimpos dağı; cennet; gök. Arap yarımadasında Umman ülkesi. Gulf of Oman Umman körfezi. (biyol.) kırkbayır. , omber bir iskambil oyunu. halkın şikâyetlerini takip eden memur. Yunan alfabesinin son harfi; bir şeyin sonu, son. omlet, k /gana. kehanet; kehanette bulunmak, geleceği söylemek. (çoğ.) -ta) (anat.) epiplon, bağırsakları örten zar. Yunan alfabesinde on beşinci harf, kısa o. meşum, uğursuz, kötülüğü belirten. ominously uğursuzca. ominousness uğursuzluk. atlama, (dışarıda) bırakma; atlanan şey, bırakılmış şey; yapılmamış iş. sin of omission ihmal suçu. (-ted, -ting) atlamak, bırakmak; yapmamak. (önek) hep, bütün, her şey. otobüs; seçmeler, antoloji; çok maddeli. omnibus bill değişik konularla ilgili tasarı. her şeye gücü yeten. the Omnipotent Kadirimutlak, Kadir, Tanrı. omnipotence her şeye gücü yetme. omnipotently her şeye gücü yeterek. her yerde ve her zaman hazır. omnipresence her yerde bulunma. bir uçağın bulunduğu yeri öğrenmeye yarayan iletici radyo şebekesi. her şeyi bilen, âlim. the Omniscient Allah, Alimimutlak, omniscience her şeyi bilme. omnisciently her şeyi bilerek. her seyi yiyen; (zool.) hem ot hem et yiyen, hepçil. omnivor ous reader her çeşit kitap okuyan kimse. (anat.) göbek; kalkan göbeği; orta yer, merkez. omphalic göbeğe ait. (edat) üzerinde, üstünde üstüne; yanında; kenarında; tarafında, de; ile; esnasında, zarfında; hakkında; halinde. on the alert tetikte, uyanık. on the contrary aksine, bilakis. on the offensive hücum halinde. on the whole genellikle, her şeyi hesaba katarak. on the track of peşinde, izinde. on Thursday perşembe günü, Let' be on our way. Gidelim. The house is on fire. Ev tutuşmuş. Yangın var. The joke is on you. Bu taş size atıldı. The car stalled on me. Arabanın motoru durdu ve bana zorluk çıkardı. üzerinde, üstünde, ileriye, ileride; bir düziye, aralıksız; vuku bulmakta; giyilmiş, çıkmamış; (İng.), (argo.) olması muhtemel; makbul; kriket oyununda vurucunun bulunduğu saha tarafı. off and on kesintili and so on filan, v. v.b. on and on ara vermeden, biteviye. be on to (k. dili) haberdar olmak, açıkgöz olmak. bow on (den.) pruvası yönünde. Come on. Haydi gel, etme canım. farher on ileride. go on devam etmek. Go on! Yürü bakalım! ileri! Saçma! later on daha sonra, biraz sonra. look on seyretmek. Night is coming on. Karanlık basıyor. put on a coat palto giymek. turn on the light ışığı açmak. walk on yürüyedurmak, ileri gitmek. (çoğ.) - -gri) yaban eşeği, (zool.) Equus onager; (ask.) mancınık. yarıda kalmış cinsi munasebet; istimna. baglaç, bir kere, bir defa; bir vakitler, bir zamanlar, eskiden; herhangi bir zamanda; hemen, derhal; onceki, var olan; (bağlaç) hemen, derhal, herhangi bir zamanda; bir kere. all at once birden, birdenbire. once for all son olarak; ilk ve son olarak. once in a while arasıra,ikide bir. once or twice bir iki kere. once upon a time bir varmış bir yokmuş. at once hemen, derhal, şimdi. for once bir kerelik, bu sefer. (argo.) bir bakış; etrafı çabucak düzeltme. yaklaşmakta olan; yaklaşma. (zam.) bir; tek; aynı; bir tane; biri, birisi; adam, kimse, kişi; bir rakamı; (zam.) birisi, biri; herhangi biri. one and all hepsi, her biri. one another birbirlerini. one and sixpence eski, (İng.) bir şilin altı peni. one by one birer birer. one man one vote herkese tek oy hakkı. one-man show bir ki- şinin oynadığı veya önemli olduğu sahne oyunu veya sirk. one-night stand (tiyatro) bir şehirde bir temsil için kalma. at one beraber, birleşmiş, uyuşmuş. They were made one. Evlendiler; birleştiler. oneness birlik bir olma. tek gözlü. tek elli; bir elden çıkmış. tek atlı; ikinci derecede, adi. (psik.) düşsel. rüya yorumcusu. oneirocritical rüya yorumlayan. rüya vasıtasıyle falcılık. tek bacaklı, topal. ağır; sıkıntılı, ağırlık verici; (huk.) bir hakkı daraltıcı. onerously sıkıntılı olarak. onerousness sıkıntı. (zam.) kendisi, bizzat, kendi kendine. tek taraflı. tek adım dansı. tek yollu; ısrarcı, şaşmaz. tek yönlü. soğan, (bot.) Allium cepa. pek ince ve parlak bir çeşit kâğıt, pelür. kompütörle beraber çalışan, kompütörün idaresi altında olan; asıl işle beraber. seyirci. (bağlaç) bir tek, eşsiz, biricik, yegane; yalnız, ancak, başlı başına; (bağlaç) bundan başka, yalnız, fakat. if only keşke. isimler ile ilgili. tabii sesleri yansılayan kelimeleri kullanma, yan- sıma; yankı kelime. onomatopoeic yansımalı. sesleri yansılayan. üşüşme, saldırış. hücum, saldırı; başlama, başlangıç. .sahile doğru olan; . sahilde. şiddetli saldırı, hücum. Ont. (kıs.) Ontario. iş sahasında yetiştirme ile ilgili. (edat) üstüne, üstünde; (k. dili) farkında. yaratıklar bilgisi, yaratılış ilmi, ontoloji; gerçeğin asıl kendisini ve niteliğini inceleyen konu. ontologic(al) yaratıklar bilgisine ait, ontolojik. ontologist yaratıklar bilgisi alimi, ontolojist. yük, görev, külfet. onus probandi (huk.) ispat etme görevi, kanıtlama zorunluğu. ileriye doğru giden, ilerleyen, ilerlemiş. ,onwards ileriye doğru, ileri, ileride. damarlı akik. (önek) yumurta. (biyol.) olgunlaşmamış dişi gamet. (çoğ.), (k. dili) büyük miktar. balık yumurtası gibi taneli bir çeşit kireçtaşı. omitolojinin yumurtalar üzerine ilim yapan dalı. güzel kokulu bir çeşit siyah çay. (argo.) fiziki çekicilik, cinsi cazibe; azim, şevk. ovogonlu mantarlar. unlem Ay! Abo! (biyol.) döllenmiş yumurtacık. (biyol.) (bazı böceklerde) yumurta zarfı. sulu çamur; okyanus diplerinde bulunan ve böcek kabuklarından meydana gelmiş sulu çamur; bataklık; sepicilikte kullanılan meşe kabuğu suyu; sızıntı, sızan şey. oozy sızıntılı; sızdıran; sulu çamur gibi. sızmak, sızıp akmak; dışarı sızmak, duyulmak (sır veya haber); sızdırmak, dışarı vermek. (kıs.) opera, operation, opposite, opus. şeffaf olmayış. opal, panzehirtaşı. yanardönerlik. opalescent yanardöner, şanjan. opale benzer, opale özgü; opale benzer değerli bir sarı taş; yarı şeffaf cam. donuk, şeffaf olmayan, kesif; elektrik veya sıcaklığı geçirmeyen; mantıksız, kolay anlaşılmaz; ahmak, mankafa. opaqueness şeffaf olmayış, do- nukluk. 1960'dan itibaren uygulanıp gözü yanıltıcı şekillerle belirlenen resim üslubu. (kıs.) opere citato evvelce belirtilen eserde, gösterilen eserde. (şiir), (eski) açmak. açık, içine girilir, serbest; kabule hazır; açık (hava), uygun; (den.) sisli olmayan; hazır; samimi, açık yürekli; (ask.) arasında mesafe olan; (müz.) (kıs.)ık olmayan, boğuk olmayan, dolgun sesli; (dilb.) ses or- ganları nispeten açık olarak söylenen (ünlü); (dilb.) açık (hece); aşikar, meydanda, gizli olmayan; sipersiz, istihkâmsız; içki satışı serbest (şehir); cömert, eli açık; ödenmemiş (borç); (gen.) the ile açık hava, meydan, açık saha; açık deniz. open admissions, open enrollment (A.B.D.) üniversiteye kaydolmak isteyen herkesi kabul etme usulü. open air açık hava. open city (ask.) açık şehir. open door herkese açık kapı; serbest ticaret (siyaseti) open housing (A.B.D.) ırk ve din farkı gözetmeden herkese açık kiralık ev ve apartmanlar. open order (ask.) dağınık savaş düzeni. open policy (sig.)orta bedeli konulan olayın gerçekleşmesi anında takdir edilecek (sig.)orta poliçesi. open sea açık deniz. open shop sendikalı veya sendikasız herkesi çalıştıran kuruluş; yalnız sendikasız işçileri kabul eden kuruluş. an open question iki taraf da haklı bulun- duğundan karara bağlanamayan mesele. an open verdict (huk.) cinayeti tespit edip de suçluyu tespit etmeyen karar. an open winter hafif kış. in open court açık oturum halindeki mahkemede. receive with open arms samimiyetle karşılamak. The harbor is open. Liman açıktır. lay open kesip açmak. openly açıkça açıktan açığa. openness açıklık. açmak; işe başlamak; yaymak, sermek; umuma açmak; gevşetmek, çözmek; tiyatro mevsimini açmak; (huk.) davayı tekrar gözden geçirmek; kesip açmak, yarmak, deşmek; başlatmak; genişletmek; göstermek, bildirmek; görüşmeye başlamak; a- çılmak, çözülmek, gevşemek; çatlamak, yarılmak; başlamak; gelişmek; engelleri ortadan kaldırmak; göz önüne çıkmak.open in içeriye doğru açılmak. open out dışarıya doğru açılmak; açılmak. open up görüşmeye başlamak, söz açmak. open one' eyes gözünü açmak, uyarmak, haberdar etmek. open fire ateş açmak. Open in the name of the law! Kanun namına aç! Open sesame. Açıl susam açıl. sonuca bağlanmamış, açık bırakılmış. açıkgöz dikkatli; şaşkın. açık yürekli; tek dilim (sandviç) eli açık, cömert. kalbi açıp yapılan (ameliyat) açık kalpli, samimi. open house herkese açık davet. kapı; açma, açış; açıklık, delik; başlangıç; açılış; fırsat; satrançta açış. open market serbest piyasa. açık fikirli, yeni fikirleri kabule hazır. ağzı açık kalmış (hayret veya saşkmllktan); açgözlü obur. kafes halinde işlemeli süs. opera; opera müziği; opera binası. opera glasses opera dürbünü. opera hat erkeklere mahsus katlanabilen silindir şapka. opera house opera binası. comic opera operakomik. grand opera ciddi konulu birtür opera. operat'ic opera nev'inden, operaya ait. (Fr.) fars şeklinde opera. kompütörde kullanılan bilgi. iş görmek, işlemek; etkilemek; borsada alışveriş yapmak (özellikle spekülasyon için); (tıb.)ameliyat et- mek; işletmek, idare etmek. operate on a person birini ameliyat etmek. iş, fiil; etki, hüküm; süreç; işleme, çalışma, çalışma tarzı; harekat, tatbikat; (tıb.) ameliyat; (mat.) bir niceliğin değer veya şeklinde deeğişiklik yapma; alış veriş (borsada) delicate operation (tıb.) güç ve tehlikeli ameliyat. extend operations harekat veya iş sahasını genişletmek. go into operation yürürlüğe girmek. in operation yürürlükte. major operation (tıb.) büyük ameliyat. ameli; kullanılmaya hazır. işleyen, faal; etkin; etkili; (tıb.) ameliyata ait, ameliyat edilebilir; ameli; usta işçi; teknisyen; (k. dili) hafiye. operator; teknisyen; ticari veya sınai kuruluş sahip veya yöneticisi; telgraf veya telefon memuru; (tıb.) cerrah, operatör; komisyoncu; (argo) beleşçi kimse. operet. (tıb.) göz iltihabı. ophthalmic göze ait. ophthal- mol'ogy göz bilgisi. ophtlalmoscope oftalmoskop. afyonlu; uyuşturucu, uyku getirici, sersemletici; afyonlu ilaç. fikir yürütmek: zannetmek, düşünmek, farzetmek. zan, tahmin, fikir, oy, düşünce: (huk.) hâkimin ileri sürdüğü fikir. in my opinion fikrimce, kanaatimce. inatçı, fikrinden dönmeyen, dik kafalı. afyon. opium (den.), opium joint afyonkeşlere mahsus gizli kahvehane. opium habit afyonkeşlik, afyon çekme alışkanlığı. opium poppy haşhaş, afyon çiçeği,(bot.) Papaver somniferum. opium smoker afyonkeş, esrarkeş. pelesenk. kâfurlu İngiliz sabunu. keselisıçangillerden Amerika'ya mahsus memeli bir hayvan, opossum, (zool.) Didelphis. (kıs.) opposed, opposite. kasabaya ait; (İng.) . şehirli, kasabalı. karşıki, karşı; karşıt, (zıt.); hasım, düşman. elverişli uygun; tam zamanında olan, vakitli. opportunely tam zamanında. opportuneness elverişlilik. fırsatçılık,oportünizm. opportunist fırsatçı kimse,oportünist. fırsat, uygun zaman, elverişli durum. karşı konulabilir, muhalefet edilebilir; karşısına konulabilen (baş parmağın diğer parmakların karşısına konulabilmesi gibi) karşılaştırmak; karşı koymak, karşı çıkmak, direnmek; engel olmak, mani olmak. karşıki, karşıda olan; zıt, aksi, karşıt, ters; (bot.) karşılıklı, yaprakları karşı karşıya olan; karşı olan şey veya kimse; karşıda olan şey veya kimse. opposite number tekabül eden kimse veya şey. oppositely zıt olarak. oppositeness zıtlık. muhalefet; karşıtlık, zıtlık; mücadele; karşı durma, karşı koyma: engel olma; (pol.) muhalif parti; (astr.) birbinden 180 derece uzaklıkta olan iki gökcisminin durumu. oppositionist muhalefetçi, muhalif partiden biri. sıkmak, sıkıştırmak, baskı yapmak: zulmetmek, canını yakmak; yormak, canını sıkmak, üzerine yüklenmek. zulüm, baskı, ceza, cefa; zulmetme; zulüm ve cefa görme; sıkıntı, güçlük. ezici, zulmedici; sıkıcı, bunaltıcı. oppressively zulmederek; bunaltıcı bir şekilde. oppressiveness sıkıcılık; gaddarlık. hakaret dolu; utandırıcı, yüz kızartıcı. opprobriously utanç verecek şekilde. opprobriousness rezillik. rezalet; hakaret; ayıp; rezalet sebebi. karşı koymak, tenkitle hücum etmek. karşı koyan. op pugnancy karşıtlık. (tıb.) kan serumunda bulunan ve bakterilerin akyuvarlar tarafından yenmesini kolaylaştıran bir çeşit antikor. opson'ic bu maddenin etkisini taşıyan. seçmek; karar vermek. opt out çekilmek, vaz geçmek, yapmamaya karar vermek. istek belirten; (gram.) istek kipi, dilek kipi. göze veya görme duyusuna ait; göz ilmine ait; (k.dili) göz; (çoğ.) optik. optikle ilgili; göz veya ışık vasıtasıyle işleyen; görme duyusuna yardım eden; görme duyusuna ait. optical illusion gözün yanılması. optically optik vasıtalarla; gözle. gözlükçü, dürbüncü. (fels.) dünyada her şeyin iyiliğe hizmet ettiğini ileri süren kuram; iyimserlik. optimist iyimser kimse, optimist kimse. optimistic iyimser. op- timistically iyimserlikle. en iyi şekilde kullanmak, en çok istifade etmek. en uygun durum; (biyol.) herhangi bir organizmanın büyümesi için elverişli ısı, ışık, nem, yer ve gıda gibi şartlar, optimum. seçme, tercih; oy; seçme hakkı veya yetkisi; seçilecek şey, şık; (tic.) seçme, satın alma veya başkasına bırakma hakkı. option day cevap günü. have an option on a thing belirli bir sürede bir şeyi almaya veya reddetmeye hakkı olmak. option to purchase bir şeyi belirli bir süre içinde önceden tayin olunan bir bedel ile satın alma hakkı zorunlu olmayan, isteğe bağlı. optionally ihtiyari olarak. gözün görüş alanını ölçmeye mahsus alet. optometrist görme bozukluğunu ölçen gözlükçü. optometry görme bozukluğunu ölçme mesleği. , -cy servet, zenginlik; bolluk. opulent zengin, bol. opulently bolca. (çoğ.) opera) eser; kitap; müzik parçası, opus. (kıs.)a ve önemsiz eser. (kıs.) Oregon. (bağlaç.) yahut, veya; yoksa. either this or that ya bu ya o. kara pazı, koyun sarmaşığı, (bot.) Atriplex hortensis. eski Yunanistan ve Roma'da gaipten haber veren kahin; bu kahinin gaipten verdiği haber; bu kahinin kehanette bulunduğu kutsal yer; vahiy, ilham. kehanetle ilgili; anlaşılmaz veya gizli anlamı olan; hikmetli; muğlak; hayret verici, harikulade. oracularly kehanet olarak. .ağızdan söylenen, sözlü; ağıza ait; ağızdan alınan; (zool.) ağzın bulunduğu tarafı gösterenı orally ağızdan, sözlü olarak. orals sözlü imtihanlar. (bak.) orongoutang. portakal, (bot.) Citrus sinensis; portakal rengi; portakal cinsinden meyva; portakala ait; portakal rengindeki. orange blossom portakal çiçeği. bitter orange, Seville orange turunç, (bot.) Citrus aurantium. portakal şurubu. orange pekoe ince toz halinde Seylan çayı. soğuk iklimi olan yerlerde portakal yetistirmeye mahsus kapalı yer, limonluk. , orangutan orangutan, (zool.) Simia atyrus. hatiplik taslamak, nutuk çekmek. özenle hazırlanmış nutuk, söylev, hitabe. hatip, nutuk çeken kimse; belagatle söz söyleyen kimse; (huk.) davacı. hatipliğe ait, hitabet ile ilgili; hatibe yakışır, belâgatli. oratorically hatiplikle ilgili olarak. (müz.) oratoryo. hatiplik, hitabet; belagat. oratorical belâgatli. oratorically belagatle. ufak mabet, özel tapınak. küre; daire; (şiir) göz; küre şekline koymak; (şiir) çevrelemek, kuşatmak. küre şeklinde, küresel, yuvarlak; (bot.) daire biçiminde, dairemsi (yaprak) orbiculate yuvarlak. yörünge; çember; (anat.) göz çukuru; (zool.) kuşların gözleri etrafındaki deri; bir gökcismi etrafında dönmek veya döndürmek; bir yörüngede dönmek. orbital gezegen yörüngesine ait; göz çukuruna ait. (İng.) çevre yolu. (kıs.) orchestra. meyva bahçesi; meyva ağaş1am (müz.) orkestra; (tiyatro) parter; eski Yunanistan'da sahne önünde koronun dans edip şarkı söylediği yarım daire şeklindeki yer. orchestral orkestra ile ilgili, orkestraya ait. orkestra için müzik parçası yazmak. orchestra'tion orkestra için müzik düzenleme veya yazma teknigi, orkestrasyon. , orchestrina orkestranın değişik çalgılarını tak- lit eden org gibi bir çalgı. orkide, salep (bot.) Orchis. orchida'ceous salepgillere ait. (kıs.) ordained, order, ordinance, ordinary. takdir etmek, mukadder kılmak; papazlığa atamak, papazlık rütbesini vermek. karakter veya dayanıklılık denemesi, ateşten gömlek, büyük slkıntı; eskiden kullanılan işkence ile yargılama usulü. emir vermek, emretmek, buyurmak; ısmarlamak, sipariş etmek; düzenlemek, sıraya koymak, tertip etmek. order around emir yağdırmak.order up getir- mesini emretmek. düzen, nizam, sıra: dizi; usul, yol, kural; emir, yönerme, buyrultu; ısmarlama, sipariş; havale; tarikat, mezhep fırkası; şeref rütbesi; cins, çeşit; mimari tarz; (biyol.) takım, silsile. order of business gündem. order of knighthood şövalye örgütü; şeref rütbesi. order of the day gündem, günlük emir. in applepie order çok düzenli bir şekilde, her şey yerinde. at one' orders emre hazır. by order emre göre, emir gereğince. call to order usule göre açmak (toplantı) Doric order (mim.) Dorik tarzı. holy orders papazlar sınıfı; papazlık rütbeleri. in alphabetical order alfabe sırası ile. in order düzenli; sıra ile; yolunda, usule göre. in order that he may see görsün diye. in order to see görmek için. in short order çabuk. keep order disiplini korumak. monastic order manastır tarikatı. money order para havalesi. on the order of kabilinde, tarzında. out of order bozuk; düzensiz; usule aykırı; uygunsuz. rush order acele sipariş. sealed orders (ask.) vakti gelince açılıp okunacak mühürlü emirname. standing orders geçerliği devam eden emirler. take an order birinden emir almak; birinden sipariş almak. till fur ther orders başka emir gelinceye kadar. to order siparişe göre, ısmarlama. working order çalışma düzeni. in good working order iyi işler durumda. düzgün; itaatli, uslu; emre ait; (ask.) emir eri, emir çavuşu; hastane hademesi. orderliness intizam, düzenlilik, derli topluluk. sıra veya derece gösteren; (biyol.) takıma ait; kilise ayinleri kitabı. ordinal numbers (mat.) sıra sayıları. düzen, kural; emir; kanun: alın yazısı, vazgı. adi, alışılmış, alelade, bayağı, usule göre; (huk.) doğal, tabii (hak); alışılmış şey; Katolik kilisesinde ayinin değişmez kısmı. ordinarily genellikle, (çoğ.)unlukla. ordinariness bayağılık. out of the ordinary adi olmayan, olağan dışı. düzenli; (geom.) ordinat. (kil.) papaz atama ve kutsama töreni; atanma ve kutsanma. savaş gereçleri; ağır çaplı toplar; askeri gereç ve silahlar dairesi. bir resim veya binanın düzeni; düzen, tertip; kanun, kural. pislik, gübre. maden cevheri. (çoğ.) öre) İskandinavya parasında kronun yüzde biri. (Yu.) (mit.) dağ perisi. yabani mercanköşk, farekulağı, (bot.) Origanum vulgare. (kıs.) organic, organization, organized. (müz.) org, erganun; (biyol.) örgen, uzuv; haber organı; araç, alet, vasıta. organ grinder latarnacı. organ loft kilisede org galerisi. organ stop org düğmesi. mouth organ ağız mızıkası. party organ parti organı. , organdie çok ince ve şeffaf muslin, organze. örgensel, organik; yaşayan, canlı; (tıb.) organizmayı etkileyen (hastalık); (kim.) karbon bileşiklerine ait; kalıtımla geçen, doğuştan, yapısal. organic chemistry organik kimya. organic disease organik hastalık. organic law anayasa. organic substance organik madde. organically örgenlik bakımından, organik olarak. örgenlik, organizma; oluşum, örgüt. org çalan kimse. örgüt, kurum, teşekkül, dernek; düzen; düzenleme; organizma. düzenlemek, intizama sokmak; örgütlemek, teşkil etmek; teşekkül etmek, teşkilâtlanmak; sıralamak, tasnif etmek; yerleştirmek. (önek) örgensel, organik. bitki ve hayvan organlarının yapı ve görevleriyle uğraşan biyoloji dalı. -num bir felsefenin ilke ve kurallarını meydana getiren sistem. bükülmüş ipek, ipek dokumasında atkı teli. fizyol orgazm, özellikle cinsel ilişkide şiddetli heyecan; fazla heyecan, şiddetli hareket. arpa, badem ve şekerle yapılmış alkolsüz içki. sefahatle ilgili. sefahat; aşırı düşkünlük; (gen.) (çoğ.) eski Yunanistan ve Roma'da tanrılar ve özellikle Baküs için yapılan gizli dinsel törenlerde fazla heyecanlı şarkı söyleyip dans etme ve çılgınca hareketlerde bulunma. cumba, sıkma. doğu, şark; göğün doğu (kıs.)mı; incinin üzerindeki açık mavi parlaklık;b.h. Doğu, genellikle Asya memleketleri; parıltılı, parlak; yükselen, doğan; doğuya yöneltmek; yöneltmek. orient oneself uymak, alışmak. Doğulu; Doğu'ya özgü, doğusal; çok parlak ve seffaf; b.h. Dogulu kimse; Asyalı. Orientalism Doğu'ya özgu töre veya usul; Doğu dilleri veya tarihi bilgisi. Orientalist Doğu dilleri, edebiyatı ve tarihi uzmanı, müsteşrik. Orientalize Doğululaştırmak. Oriental rug el ile dokunmuş şark halısı. orientally Doğu üslubuna göre. doğuya yöneltmek, doğuya doğru yönelmek; alışmak. orienta'tion yönelme, yöneltme; çevre şartlanna uydurma veya uyma, alışma; yeni bir çevreye alıştırma programı; istikamet hissi. delik, ağız. (kıs.) original. makas veya zamk kullanmaksızın kâğıt bükerek Japon usulü hayvan şekilleri yapma sanatı. yabani mercanköşk, (bot.) Origanum vulgare. asıl, köken, kaynak, başlangıç; nesil, doğuş, soy. asli, esasa ait, ilk; özgün, yeni, yeni icat olunmuş, orijinal; yaratıcı (zeka); aslı, kaynak, menşe; asıl nüsha, müsvedde; acayip kimse. original mind yaratıcı zeka. original sin (ilah.) kalıtımla geçen veya doğuştan olan günah. yaratıcılık; özgünlük. originally aslen, esasında; orijinal bir şekilde. icat etmek, meydana getirmek, çıkarmak, yaratmak, gelmek, olmak. origina'tion icat etme veya olma; meydana gelme; yaratılış. sarı asma kuşu, sarıcık, (zool.) Oriolus oriolus. (astr.) Oriyon. dua, yakarış. (den.) geminin en alt güvertesi, kontra tavlun. altın taklidi pirinç, yaldızlı pirinç; taklit şey. ziynet, süs. ornamen'tal süs kabilinden. ornamentally süs olarak. süslemek, donatmak. ornamenta'tion süs, ziynet; süsleme. çok süslü, şatafatlı, gösterişli. ornately çok süslü bir şekilde. ornateness fazla süslülük. (A.B.D.), (leh.) huysuz; inatçı; alçak, aşağılık; adi, bayağı. (zool.) hayvanlar ilminin kuşlar bölümü, ornitoloji. ornitholog'ical kuşlar bilgisine ait, ornitolojik. ornithologist kuş uzmanı. (bak.) duckbill. (jeol.) dağlann oluşumu, dağoluş. topografik harita çizme aleti. doğal coğrafyanın dağlarla ilgili dalı. orograph'ic(al) dağ şekilleriyle ilgili. altın renginde bakır ile çinko veya teneke alaşımı. dağlar bilgisi. orolog'ical dağlar ilmine ait. orologist dağlar bilgisi uzmanı. deniz yüzeyinden yukarı yükseklikleri ölçmeye mahsus dereceli barometre. orometric dağ yüksekliklerine ait. bu yükseklikleri ölçen alete ait. dolgun ve berrak sesli, gümrah ve ahenkli; tumturaklı (yazı veya söz) yetim; öksüz, kimsesiz; öksüz bırakmak. orphanhood öksüzlük. yetimhane, öksüzler yurdu. (Yu.) (mit.) Orfeus, çaldığı müzikle ağaçları ve kayaları harekete getirdiği ve canavarları yatıştırdığı farzolunan bir kahraman. Orphean, Orphic Orfeus'a ait veya ona benzer; Orfeus'un müziği gibi ahenkli. (min.) sarı zırnık. damkoruğugillerden herhangi bir bitki, (bot.) Crassulaceae. güneş ve gezegenlerin hareketlerini gösteren aygıt. bir çeşit süsen, Floransa süseni, (bot.) Iris florentina. orrisroot bu çiçeğin ilâç ve lavanta yapımında kullanılan kökü, süsen kokü, menekşe kökü. orris powder süsen kökü tozu. televizyon alıcı tübü. (önek) doğru. , orthocephalous kafatasının uzunluğu ile eni arasındaki oran orta derecede olan. dişleri koruma veya bozuklukları düzeltme ile uğraşan dişçilik dalı. doktrini sağlam; . dinsel inançlarına sadık; doğru, tam, uygun; (b. h.) Ortodoks kilisesine mensup; yürürlükteki usule uygun. orthodoxly kabul edilmiş bir fikre uygun olarak. orthodoxy Ortodoksluk; akidenin doğruluğu. doğru telaffuz ilmi; doğru telaffuz. (biyol.) düz oluş, ortogenez. (geom.) dikgen. imla usulü, imlâ. orthograph'ic(al) imlaya ait. (tıb.) ortopedi. orthopedist ortopedi uzmanı. (çoğ.) düzkanatlılar. gözün içini muayeneye mahsus alet. kiraz kuşu, (zool.) Emberiza hortulana. Afrika'ya mahsus iri bir ceylan. (kıs.) osmium. (çoğ.) ora) (anat.) ağız, delik. (çoğ.) ossa) (anat.), (zool.) kemik. (kıs.) Old Saxon. Old Style. salınmak, gidip gelmek, saat sarkacı gibi hareket etmek; dalgalanmak, çalkanmak; tereddüt etmek. oscilla'tion gidip gelme, salınma, titreşme. oscillator radyoda elektrik titreşimleri meydana getiren aygıt, osilator. oscillatory sallanan, salınan. elektrik akımındaki titreşimleri kaydeden alet, osilograf. ağzı açık, esneyen; uyuşuk, uykusu gelmiş. oscitancy, oscitance esneme; uyuşukluk, tembellik. (biyol.) ortak özellikleri olan. ağıza ait; öpüşe veya öpmeye ait. (şaka) öpmek; değdirmek; (geom.) hiç olmazsa üç noktanın birbirine dokunmasını sağlayacak şekilde temas etmek; (biyol.) ortak özellikleri olmak. oscula'tion öpme, öpüş. osculatory öpmeye ait. sepetçi söğüdü, (bot.) Salix viminalis. Oslo. (kim.) osmiyum. (kim.) geçişme, osmoz. (kim.) geçişmeli, osmotik. balık kartalı, deniz tavşancılı, (zool.) Pandion haliaetus. kemik cinsinden, kemik gibi; iskeleti olan. ufak kemik, kemikçik. balık kartalı, (zool.) Pandion haliaetus; ötleği, kuzu kartalı, (zool.) Gypaetus barbatus. fizyol. kemikleşmek, kemiğe dönmek; katılaşmak; kemikleştirmek; katılaştırmak. ossifica'tion kemikleşme. kemik saklamaya mahsus yer. görünüşteki, görünen. ostensibly görünürde, görünüşte. görünüşte olan, açık, belli. gösteriş, gereksiz gösteriş. ostentatious dikkati çekmek amacında olan. ostentatiouily gösterişli bir şekilde. (tıb.) oynak iltihabı. (anat.) kemik dokusu meydana getiren hücre, osteoblast. (tıb.) yanlış kaynamayı düzeltmek için bir kemiği kırma ameliyatı, osteoklazi. (anat.) büyüme halindeki kemiğin içinde kemik dokusunu yiyerek iç boşlukları meydana getiren çok çekirdekli iri hücrelerden biri; (tıb.) yanlış kay- namayı düzeltmek için kemik kırma ameliyatında kullanılan alet, osteoklast. kemik gibi, kemiksi. osteolojist, iskelet ve kemiklerin yapısıyle uğraşan uzman. (anat.) osteoloji, kemikbilimi. (çoğ.) - -mata) (tıb.) kemik dokusunda meydana gelen tümor. (tıb.) kemik iliği iltihabı. (tıb.) ilâç kullanmadan ancak kemikleri ve kasları yoklayıp düzeltmek suretiyle hastalıkları tedavi usulü. osteopath kemikleri düzelterek hastalığı tedavi eden uzman. osteopath'ic böyle uzmanlığa ait. fizyol. kemik meydana getiren; (tıb.) kemik düzeltme tedavisine ait. (tıb.) kusurlu kemiği düzeltme veya değiştirme ameliyatı. (tıb.) kemiği kesme veya bir parçasını çıkarma ameliyatı. (bak.) hostler. toplum veya dernekten çıkarmak; bir kimse ile ilişkiyi kesip mevcut değilmiş gibi hareket etmek. ostracism sürgün etme; ilişkiyi kesme. (coğ. -ca) üstünde yazılar bulunan eski çanak parçası. devekuşu (zool.) Struthio camelus. ostrich plume devekuşu tüyü, özellikle kuyruk ve kanatlarının uzun ve beyaz tüyleri. ostrich tip devekuşu tüyünün ucu. ostrichlike görmezlikten veya anlamazlıktan gelerek kendini emniyette zanneden. beşinci yüzyılda Roma imparatorluğunu istilâ eden Doğu Gotlanndan biri, Ostrogot. (kıs.) Old Testament. (tıb.) kulak ağrısı. (zam.) başka, diğer, gayri, sair; başka suretle, baska türlü; (zam.) başka birisi, başkası, başka kimse; diğeri. some day or other günün birinde, bir gün. the other day geçen gün. every other day gün aşırı. başka suretle, başka türlü; yoksa, olmazsa, aksi takdirde. öteki dünya işlerine dalmış, bu dünyadan olmayan; hayali işlerle meşgul. otherworldliness öteki dünya işlerine dalma. aylak, tembel, atıl; faydasız, verimsiz, boş. (tıb.) kulak iltihabı. otitis media ortakulak iltihabı. kulak ve kulak hastalıkları bilimi. , otto (bak.) attar. Ottawa. susamuru, sarı samur, lutr, (zool.) Lutra; bu hayvanın kürkü, samur kürk; tahta parçasına bağlı bir çeşit olta. divan; arkasız minderli iskemle; fitilli bir çeşit ipekli veya yünlü ipekli kumaş. (çoğ.) -mans) Osmanlı. meli malı (Gereklik ve zorunluk belirtir.) (I.) ought to go. Gitmeliyim. It ought not to be allowed. Buna izin verilmemeli. You ought to know better. Bu hareketin fena olduğunu bilmeniz gerekir. (I.) ought to have gone. Gitmeliydim. tepesi kapaklı yeraltı zindanı. (ünlem) Ah ! Of ! Aman ! sıfır, hiç, (bak.) aught. ispritizma seanslarına mahsus üstünde alfabe harfleri veya işaretler bulunan iki tahtadan ibaret tertibat. 28,3 gram., çarsı libresinin on altıda biri; kuyumcu libresinin on ikide biri, 31 gram; (kıs.) oz. tekir, (zool.) Leopardus uncia. (zam.), bizim. (zam.) bizimki. a friend of ours dostlarımızdan biri, bir dostumuz. (zam.), (çoğ.) kendimiz, bizler. We ourselves will help. Biz kendimiz yardım edeceğiz. We will help our selves. Biz kendimize yardım edeceğiz. , ouzel karatavuk, (zool.) Turdus merula; bir çeşit ardıçkuşu, (zool.) Turdus pilaris. çıkarmak, defetmek, dışarı atmak, kovmak. ous'ter (huk.) zorla mülkünü alma, dışarı atma. (önek) fazlasıyle, (öbüründen) daha iyi, daha çok: outstay, outbid outdrink. (edat), (ünlem), dışarı dışarıda; dışarıya; dışında; arasından; meydana, ortaya; sız (kalmış); bütün bütün, tamamen: sonuna kadar; yüksek sesle; (edat) dışarıya, dışarıda; işinden çıkarılmış yenik parti üyesi; bahane, çözüm yolu; (beysbol) vurucunun sırasının bitmesi; muhalif kimse; (matb.) mürettip tarafından atlanmış kelime; (ünlem) Dışarı! Defol!; dışarıdaki, dış; top oyun larında vurucu olmayan; anormal; kullanılmaz; zararda olan; yanılmış; (eski) kovmak. kapı dışarı etmek; (argo.) vurup düşürmek, nakavt etmek; meydana çıkmak, aşikâr olmak. out and away pek çok, fersah fersah. out and out bütün bütün, tamamen, her yönüyle. out of breath nefesi kesilmiş, soluk soluğa. out of commission bozuk. out of countenance utanmış. out of danger tehlikeyi atlatmış. out for a good time eğlence peşinde. out of order bozuk; düzensiz veya sırasız. out of patience sabrı tükenmiş. out of pocket sarfedilmiş, cepten çıkmış. out of print mevcudu bitmiş (kitap) out of reach el erişmez, uzak. out of season mevsimsiz, vakitsiz. out of sorts rahatsız, keyifsiz; dargın. out of spirits canı sıkkın, neşesiz. out of things uzaklaşmış, uzaklaştırılmış. out of time (müz.) vuruşa uygun olmayan. Out with it! Haydi söyle! Anlat! cry out yüksek sesle bağırmak, haykırmak. die out sönmek: nesli tükenmek. pass out dağıtmak; bayılmak; toplantıdan sıra ile çıkmak (öğrenciler) pour out boşaltmak. time out of mind öteden beri, eskiden beri. tired out çok yorgun, bitkin. at outs (with) dargın. far out, way out (argo.) şahane, harika. He is out to lunch. Yemek için dışarı çıktı. Latin has gone out as a spoken language. Latince konuşma dili olmaktan çıktı. The fire is out. Yangın söndü. The stars are out. Yıldızlar görün- mekte. (argo.) şahane. daha ağır gelmek (tartı): geçmek, daha üstün gelmek. (-bade, -bidden, -bidding) açık artırmada fiyatı artırmak, fazla fiyat vermek. (den.) takma motorlu, dıştan motorlu. outboard motor takma motor. şehirden veya limandan dışarı giden (tren veya gemi) feveran, patlama, patlak verme, isyan; baş gösterme, çıkma. ek bina. birdenbire patlayış, patlak verme; feveran. toplumdan atılmış kimse; serseri kimse; mahrum bırakılmış. Hindistanda kast dışı olan kimse, parya. üstün olmak, üstün gelmek. sonuç. bir arz tabakasının yeryüzüne çıkması; bu suretle çıkıp görünen kaya. haykırış, çığlık, bağırış. başkasından daha çok bağırmak, bağırarak başkasının sesini bastırmak. geçersiz kılmak. geçmek. üstün gelmek, geçmek. dışarıda yapılan. dışarıya; dışarıda, açık havada; açık hava. dıştaki; dışarıdaki; hedef merkezi çevresindeki dairenin dış (kıs.)mı.outer space yıldızlar ve gezegenler arasındaki boşlukç outermost en dıştaki. birinin yüzüne yıldırıncaya kadar bakmak; karşı durmak, meydan okumak. (beysbol), (kriket) iç sahanın dış tarafı veya orada oynayan oyuncular. outfielder dış saha oyuncusu. (-ted, -ting) takım donatısı; gereçler; (A.B.D.), (k. dili) askeri birlik; bir zaman için ihtiyacı karşılayan giyecekler; donatmak, gereçlerini sağlamak. teçhizatçı; giyim eşyası satan kimse. yandan geçip arkasına varmak. (A.B.D.), (k. dili) daha atik davranıp galip gelmek, kurnazlık etmek. masraf, sarfedilen para. (-went, -gone) geçmek. sempatik dost tavırlı; giden, çıkan; gidiş, çıkış. (-grew, -grown) büyüdükçe giysileri küçük gelmek; zamanla bırakmak veya vaz gecmek. bir başka şeyden gelişerek büyüyen şey; fazlalık; doğal bir sonuç veya gelişme. önceden tahmin edip galip gelmek. ayrı kulübede apteshane; çiftlikte asıl binadan ayrı ufak bina; (çoğ.) müştemilat. gezinti. outing flannel fanila, fanilaya benzer pamuklu kumaş. tuhaf, acayip; (k. dili) saçma, uzak. -dan çok dayanmak. kanuna karşı gelen kimse; kanuni haklardan yoksun bırakılmış kimse, sürgün; yasaklamak; kanun dışı ilan etmek; kanuni haklardan yoksun bı- rakmak. kanuna karşı gelme; kanun dışı kılma. masraf, giderler; harcama. dışarı çıkacak yer, kapı; yol, ağız, delik; (elek.) fiş. resim veya haritanın ana hatları; taslak; taslağını çizmek. birinden fazla yaşamak. görünüş, genel görünüş, manzara; seyredilen yer. uzakta bulunan, sınır dışındaki. demode, modası geçmiş. en dışarıdaki. sayıca fazla gelmek. dışarıda; dışarıda olan şey. uzak, zor ulaşılan, sapa; acayip. ayakta tedavi edilen hasta. ileri karakol mevkii. dökülme, taşma, akma. randıman, verim; elektrik enerjisi. zulüm; rezalet; namusa tecavüz; hakaret. fena surette bozmak, kötü davranmak; sövüp saymak; tecavüzde bulunmak. çok çirkin, pek fena; edebe aykırı; pek insafsız. outrageously fazlasıyle; taşkınca; rezilce. out rageousness rezalet. (Fr.) mübalağalı, abartmalı; acayip, garip. uzama. bir arabanın yanı sıra giden atlı uşak. (den.) avara demiri; patrisa mataforası; uskundra; dirsekli futa veya bunun ıskarmozu. sınırsız olarak, birden, yekten; bütün bütün, tamamen; dosdoğru; doğrudan dogruya; sınırsız; tam, bütün; devam eden; karşılıksız; düpedüz. bir arabanın önünde veya yanında koşan uşak. başlangıç. başkasını gölgede bırakmak, daha fazla parlamak. vuruşta geçmek; dışarı uzamak; dışarı çıkan şey. (edat) dış taraf; dış görünüş; dış; azami, en fazla; dışarıda,dışarıya; (edat) dışında. at the outside (k.dili) azami, olsa olsa. outside of (A.B.D.), (k.dili) -dan başka. bir grubun dışında olan kimse. çok büyük boy; büyük boyda olan. varoş, civar, dış mahalleler. (A.B.D.), (k. dili) daha akıllı olup galip gelmek. sözünü sakınmaz, doğru sözlü, samimi. önemli, göze çarpan; kalmış (borç) yayılmış, serilmiş, uzanmış. (-ped, -ping) yarışta geçmek; herhangi bir şeyde üstün çıkmak. dış, harici; dışarıya doğru; görünüşte; dış, dış kısım; dıştaki alem; dış görünüş. dıştan; dışa doğru; dıştan görünüşe göre, görünüşte. dışarıya doğru. daha fazla dayanmak; yıpranmak; tüketmek. daha ağır gelmek. daha akıllı olup galip gelmek. fazla eskimiş. (bak.) ousel. (bak.) ovum. yumurta biçimindeki, beyzi; yumurta. biçiminde şey. ovally yumurta şeklinde. (anat.), (zool.) yumurtalık; (bot.) yumurtalık, ovar. ovarian yumurtalığa ait. (bot.) yumurta şeklindeki (yaprak), yumurtamsı, ovat. coşkunca alkış; eski Romalılann ikinci derecede bir zafer için yaptıklan geçit töreni veya zafer alayı. fırın. Kuzey Amerika'ya mahsus bir tür ötleğen, (zool.) Seiurus aurocapillus; çömlekçi kuşu, (zool.) Furnarius rufus. (edat), üzerinde, üstünde; üzerine, üstüne; yukarısına; yukarısında; bütün (zaman); karşıdan karşıya, karşıya kasma, öbür tarafına; boyunca; yukarıda;karşı tarafa, karşı tarafta; fazla, artık;tama- men, baştan başa; tekrar, yine; bitmiş, son bulmuş; öbür taraftaki; üstteki, yukarıki; üstün; aşırı, fazla; artan şey, ek. over again bir daha. over against karşısına, karşısında. over and above -(den.) fazla, -dan başka. over and over tekrar tekrar, üst üste, birbiri arkasından. over the barrel (A.B.D.), (k. dili) çaresiz durumda. over there orada, ta ötede. be over with bitmiş veya bitirmiş olmak. fall over düşmek, devrilmek. It' all over. Her şey bitti. make over üstüne devretmek. pay over money. para ödemek. play over tekrar çalmak veya oynamak. roll a stone over bir taşı yuvarlayıp tersine çevirmek. The water is running over. Su taşıyor. Run over to the neighbors. Bir koşu komşulara git. run over a man birini çiğnemek, adam ezmek (otomobil) talk over müzakere etmek. talk over the phone te- lefonla konuşmak. There are three left over. Üç tane kaldı. tip a boat over sandalı alabora etmek. turn over çevirmek, altüst etmek, devirmek; teslim etmek, havale etmek. win over taraftarlığını kazanmak. (önek) üstün, üstünde; asağıya doğru; fazla, bütün bütün. beklenilenden daha başarılı olmak. overachiever (okulda) beklenilenden daha başarılı olan kimse. (rolu) abartmalı bir şekilde oynamak. baştan başa olan, bir uçtan bir uca olan; kapsayıcı, ayrıntılı; (İng.) iş tulumu. (A.B.D.) iş tulumu; (İng.) sugeçirmez uzun tozluk. üzerinde kemer meydana getirmek. korkutup hareketten alıkoymak. tartıda ağır gelmek; ağır basmak; dengesini bozmak, devirmek; dengesini kaybetmek. (-bore, -borne) çöktürmek; başatlanmak, zorbalık etmek; yenmek, üstün gelmek; ağır basmak: fazla ürün vermek. zorba tavırlı; küstah. (-bade, -bidden, -bidding) açık artırmada başkalarından fazla fiyat vermek, gereğinden fazla fiyat artırmak; (briç) deklarasyon yapmak. üfleyip gidermek; (kum, kar ile) eserek kaplamak; (nefesli çalgıyı) asıl sesinden daha yukan sese çıkarmak. abartmalı, şişirilmiş; tazeliğini kaybetmiş (çiçek) gemiden denize. go overboard (A.B.D.), (k. dili) fazla tutkun olmak. Man overboard ! Yetişin ! Adam denize düştü. fazla küstah. bir uçak veya otelde mevcut yerlerden fazla rezervasyon kabul etmek. taşıyabileceğinden fazla yük yüklemek; fazla sıkıntı vermek, fazla sorumluluk yüklemek. (briç.) fazla deklarasyon yapmak. fazla dikkatli, çok titiz. (-cast) karartmak; sürfle yapmak; bulutlarla kaplı; kasvetli; sürfle yapılmış; kaplama. fazla fiyat istemek; fazla yüklemek veya doldurmak. fazla yük; fazla fiyat. bulutlarla kaplı. palto. (-came, -come) galip gelmek, alt etmek; yenmek, hakkından gelmek; gidermek, çaresini bulmak. be over come (with) etkilenmek. fazlasıyle karşılamak. kendine fazla güvenen. fazla kalabalık etmek. (foto.) aşırı derecede develope etmek. (-did, -done) fazla özenmek; gereğinden fazla pişirmek; fazla yorulmak. belirli bir ölçüden fazla ilâç verme, dozu aşma; aşırı doz; (kıs.) O.D., o/d fazla esrar alma; fazla esrardan hasta olan veya ölen kimse. bankadaki hesap mevcudundan fazla para çekme; açık itibar. (-drew, -drawn) abartma ile söylemek; hesap mevcudundan fazla para çekmek. (oto.) otomatik dördüncü vites. gecikmiş, vadesi geçmiş. (-ate, -eaten) fazla yemek yemek, oburluk etmek. fazla tahmin etmek. gereğinden fazla teşhir etmek; (foto.) filme fazla poz vermek. fazla poz verme; fazlaca teşhir etme. taşmak; çok bol olmak. taşma; taşkın şey; çok bol şey; akaç. pek bol; taşkın. birbirini örtecek derecede büyümek (fidan); fazla boy atmak. yukarıdan aşağı inen (yumruk, raket darbesi); iğne ardı gibi dikilen. (-hung) üzerine süslü şeyler asmak; sarkmak, üzerine sarkmak; çıkıntı; çıkıntı derecesi. gereken onarımı yapmak için elden geçirmek; kontrol etmek; arkasından yetişip önüne geçmek. kontrol; bakım ve tamir. baştan yukarı, yukarıda, tepede, üstte, üst katta. genel masraflar; baştan yukarıda olan, yukarıdan geçen; genel masraflarla ilgili. (-heard) rastlantılı olarak işitmek, kulak misafiri olmak. şişirilmiş; fazla büyütülmüş, abartmalı. fazlasıyle sevindirmek. düşmanın fazlasıyle üstesinden gelebilecek askeri olanak. fazlasıyle yüklenmiş. kara yolu ile yapılan; karada, karadan. (-ped, -ping) üst üste getirmek veya gelmek (yanyana duran iki şeyin kenarları); aşırmak, aşmak. örten tabaka; kaplama; bir harita üzerine konan tamamlayıcı sayfa. (-laid) kaplamak; üstüne yüklemek; (matb.) kâğıdın altını takviye etmek. fazla yüklemek veya doldurmak. fazla yük. gözden kaçırmak, dikkate almamak; önem vermemek; yüksek bir yerden bakmak; muayene veya teftiş etmek. bakış, yukarıdan seyretme; yüksek yer; gözden kaçırma. tahakküm eden kimse; başkasından üstün kimse; derebeyi. (A.B.D.) fazla, aşırı derecede. boyun eğdirmek, hakkından gelmek, üstün çıkmak. üstün gelmek, yenmek. pek çok, gereğinden fazla. gece esnasında, geceleyin, bir gece içinde, bir geceyi kapsayarak; dün gece; ani olarak, birdenbire; gece boyunca olan; bir gecelik. üst geçit; üstten geçen yol; üstünden geçmek; geçmek, üstesinden gelmek; görmezlikten gelmek. (-paid, -paying) fazla ödemek; değerinden fazla ödemek. ağır basıp ikna etmek. büyütmek, abartmak, mübalağa etmek; çok iyi oynamak. over play one' hand kendi olanaklarına fazla güvenmek. fazlalık, artan şey, kalan miktar. nüfusun yüzölçümü ve olanaklara göre fazla olması veya büyük bir hızla artması. zararsız hale getirmek; cebir ve kuvvetle yenmek; çok tesir etmek. yıkıcı, kahredici; çok kuvvetli (sebep, koku, his) fazla yüksek fiyat koymak. üstüne yeniden basmak; basılan düzeltme. fazla değer vermek. piyasaya göre fazla imal etmek. overproduction piyasayı etkileyecek kadar fazla imalât. gereğinden fazla korumak. fazla önem vermek, önemsemek. yetişip geçmek; ötesine geçmek; aldatmak, dolandırmak yürürken art ayağının tırnağı ön ayağının ökçesine dokunmak (at) (-rode, -ridden) tepelemek, ayak altında çiğnemek; önem vermemek, hakkını çiğnemek; fazla binerek yormak (at); (tıb.) (kemiğin kırık uçları) bir birine binmek. fazla olgunlaşmış, geçkin, vakti geçmiş. geçersiz kılmak, kararını iptal etmek; hükmünü geçirmek, etkili olmak. (ran, run, running) üstüne yayılmak, kaplamak; istila etmek; üstünden geçmek; koşarak birini geçmek. denizaşırı. (saw, seen) idare etmek, seyretmek. idareci, müfettiş; ustabaşı, kalfa. (sold, selling) fazla satış yapmak; satılacak şeyi fazla övmek. cinsel istekle fazla ilgili. gölge etmek, gölgelemek. kendi üstünlüğüyle gölgelemek, düşürmek, küçültmek. şoson, lastik. (shot) nişandan öteye atmak; geçmek; aşırılığa kaçmak. suyu üstten alan dolap. yanlış, kusur; göze tim, idare. fazla geniş, fazla büyük. (slept) fazla uyumak.; vaktinde uyanmadığı için (randevuyu) kaçırmak. (gen.) (b. h.) bütün ruhları birleştiren ve etkileyen evrensel ruh. (spent) fazla masraf yapmak, bütçeyi aşmak. mübalağa etmek, abartmak. overstatement mübalağalı söz, abartma. haddinden fazla kalmak. (ped, ping) geçmek, aşmak, haddini aşmak. çok sinirli; (müz.) üst üste gerilmiş. fazla dolu; içi doldurularak kaplanmış (ev eşyası) gereken veya olandan fazlasını taahhüt etmek. fazlalık; fazla tedarik etmek. açık olarak yapılan, açıktan açığa olan; (huk.) kasten yapılan. overtly açık şekilde, göz önünde. (took, taken) yetişmek; birden karşısma çıkmak. ağır vergi koymak; dayanabileceğinden fazla iş yüklemek. (threw, thrown) yıkmak, düşürmek, yere vurmak; bozmak, yenmek; harap etmek. yıkma, devirme. iş saatlerinden fazla çalışma süresi; iş saatlerinden sonraki çalışmalara ait. (müz.) armonik seslerden biri; boyalı bir yüzeyin yansıttığı ışığın rengi; ima edilen fikir. (-ped, -ping) tepesini aşmak; üstün olmak, üstün gelmek. bir şeyin üzerinde yükselmek, daha yüksek olmak. (briç) fazla kazanılan el. önerme; (müz.) uvertür. devirmek, altüst etmek, bozmak. devirme, altüst etme. kendinden fazla emin, gururlu, kibirli. tartıda fazla gelen miktar, fazla ağırlık: şişmanlık; şişman: fazla yüklemek. basmak; etkilemek, bunaltmak; garketmek, boğmak; başından aşmak. çok kuvvetli, karşı konulamaz; bunaltıcı. kuvvetinden fazla çalıştırmak veya çalışmak. (wrote, written) fazla ince bir üslupla yazmak; fazla uzun yazmak; bir yazı üzerinde düzeltme yapmak. fazla işlemeli; sinirleri bozuk; aşırı heyecanlı (anat.) yumurtanın rahme giderken geçtiği kanal, yumurta geçidi. yumurtası olan. yumurta şeklindeki, beyzi, oval. koyuna ait, koyun gibi, koyun türünden. (zool.) yumurtlayan. (zool.) bazı böceklerin yumurta bırakmaya mahsus ucu sivri tüp şeklindeki uzvu. (anat.) ovogon dağarcığı. yumurta şeklindeki, beyzi. (zool.) ovovovipar. (anat.) yumurtlamak. yumurtlama; yumurtalık içinde yumurtacıkların oluşumu; yumurtacıkların yumurtalıktan dışan çıkmaları. (bot.) tohum taslağı; (zool.) yumurtacık, ilk gelişme devresindeki yumurta. (biyol.) yumurtacık, yumurta. borcu olmak, borçlu olmak; bir hissin etkisi altında olmak; minnettarı olmak. borç olan; borçlu. owing to sebebiyle. baykuş (zool.) Strigiformes. owlish baykuş gibi. eagle owl puhu kuşu, (zool.) Bubo bubo. little owl kukumav, (zool.) Athene noctua. scops owl cüce baykuş, (zool.) Otus scops. shorteared owl bataklık baykuşu, (zool.) Asio flammeus. tawny owl alaca baykuş, (zool.) Strix aluco. ufak baykuş, kukumav, (zool.) Athene noctua; baykuş yavrusu. kendine değgin, özel, kendinin, kendi; öz. Ann' own book Ann'in kendi kitabı. be one' own man başına buyruk olmak. come into one' own kendi malına sahip olmak; layık olduğu mevkie erişmek. hold one' own yerini korumak on one' own kendi hesabına, kendi başına. malik olmak, sahip olmak; tanımak, kabul etmek, doğrulamak, itiraf etmek; teslim etmek. own up (k. dili) tam ve doğru olarak itiraf etmek. sahip mal sahibi. ownership mülkiyet, sahiplik. owneroccupied ing sahibinin oturduğu (ev, apartman) (çoğ.) -oxen) öküz . (kim.) oksalat, oksalik asidin tuzu. oxalic acid oksalik asit. kazayağı, (bot.) Oxalis. koyu kırmızı renk. öküz boyunduruğundan boynun altına gelen U şeklinde parça; (A.B.D.) Irmağın U şeklindeki dönemeci. öküz arabası, kağnı. bileşikgillerden herhangi bir çiçek, san papatya. (A.B.D.) bağlı erkek ayakkabısı. oksitlenme, oksidasyon. (kim.) oksit oxidize oksijen ile birleştirmek, okside etmek. sığırdili, (bot.) Anchusa officinalis. Amu Derya nehri. oksijen ile asetilenin bileşiminden meydana gelen. oksijen. oxygenate, oxygenize oksijen ile karıştırmak, içine oksijen katmak. oxygena'tion oksijenlesme, oksitlenme, oksitlendirme. oksijen ile hidrojen karışımı. sirkeli bal şerbeti, sirkengebin. kon., san. anlamı kuvvetlendirmek için (zıt.) kelimelerin bir araya getirildiği deyiş tarzı: "öldürücü şefkat." (gram.) son hecesinde kuvvetli vurgusu olan; son hecesi vurgulu kelime. (huk.) mahkemeye sunulan belge. oyer and terminer (A.B.D.) ağır ceza mahkemesi; ing. bir çeşit geçici mahkeme. (ünlem) Dinle! (mahkemede mübaşir tarafından halkı susturmakiçin çoğunlukla üç kere barylarak söylenen kelime) istiridye, (zool.) Ostrea edulis; tavuk sırtının iki tarafındaki istiridye şeklindeki lezzetli et parçası. oyster bed isti ridye yatağl, denizin slğ sulannda istiridye yetişen yer. oyster catcher istiridye avcısı, deniz saksağanı, (zool.) Haemotopus ostralegus. oyster plant tekesakalı, iskorçina, (bot.) Tragopogon orientalis. oyster shell istiridye kabuğu. (kıs.) ounce. (min.) yermumu, taşıl mum, ozokerit. (kim.) ozon; (k. dili) saf ve temiz hava. ozonlaştırmak; içine ozon karıştırmak. (kıs.) pursuit. (kıs.) pawn, phosphorus, pressure, prisoner. (kıs.), (müz.) yavaş. (kıs.) father, pastor, president, priest, prince, prompter. (kıs.) after, by, by weight, fint, for, page pert, participle past penny pint population. ingiliz alfabesinin on altıncı harfi . Mind your p' and q' Davranışlarına dikkat et. (kıs.) Philippine Islands. (kıs.) .Post Office, postal order. (kıs.) past participle postpaid. (kıs.) pour prendre conge veda etmek için. (kıs.) parts per million. (kıs.) Puerto Rico. (kıs.) postscript. (kıs.) postscript, public school. (kıs.) Please turn over. Lütfen sayfayı çeviriniz. (k. dili) baba. (kıs.) per annum. (kıs.) passenger agent, post adjutant, power of attorney purchasing agent. (kıs.) Pennsylvania, press aslent, public address. besin maddesi, yiyecek, gıda. adım, hatve; bir a dımda katedilen mesafe; gidiş, yürüyüş; rahvan yürüyüş; yürüyüş sürati. keep pace with ayak uydurmak. put one through his paces bir kimsenin kabiliyetini denemek. set the için pace yarış veya yürüyüşte sürati tayin etmek ,örnek olmak. (edat), (Lat.) izniyle (karşı fikirde olan bir kimseyi ima ederek) yürümek, gezinmek; rahvan gitmek (at); ağır ve düzenli adımlarla yürümek; adımlayarak ölçmek; belirli bir düzene sokmak; spot koşu süratini tayin etmek. peced rahvan yürüyüşlü; adımlayarak ölçülmüş; örnek olan kimsenin yardımı ile yapılmış. örnek alınan kimse; kalbin atış hızını ayarlayan gudde; kalbin atış hızını ayarlayan cihaz. (bak.) pasha. (zool.) fil ve suaygırı veya gergedan gibi kalın derili hayvan; vurdumduymaz kimse. uzlaştırıcı barıştırıcı, sulhçu, barışçı; sakin Pacific Ocean Pasifik Okyanusu, Büyük Okyanus. (ask.) bir mahalde düşmanı yok etme; kontrol altma alma; barışma; uzlaştırma. barıştıran kimse; emzik. barışseverlik, barışçılık. pacifist barışçı kimse. barıştırmak, uzlaştırmak; yatıştırmak, teskin etmek. bohça, çıkın; denk; paket (sig.)ara); takım, sürü; köpek sürüsü; buz kütlesi; iskambil destesi; buz torbası; tampon; hastanın battaniyeye sarılması; hazır durumda paraşüt. pack animal yük hayvanı. pack ice bir araya toplanıp kitle haline gelmiş buz parçalan. pack rat bir cins büyük fare, (zool.) Neotoma. pack trail kervan yolu. pack of lies bir sürü yalan. denk etmek; bavula veya sandığa koymak; hazırlamak, toplamak (bavul); taşımak; ambalaj yapmak; sıkı sıkıya doldurmak; paketlemek; denk yüklemek; eski ve kullanılmayan maden damarlarını taşla doldurmak; sıkışmak; gitmek, savuşmak, defolmak; bir araya sıkışmak. pack a wallop (argo) bomba gibi patlamak. pack off göndermek, defetmek, kovmak. send him packing bir kimseye acele yol vermek, pılıyı pırtıyı toplatıp defetmek. packed paketlenmiş; ağzına kadar dolu. paket, bohça; paket etme; denk balama; ambalaj ücreti; denk sandığı; ünite. package deal takımı ile alışveriş. sırtlık. ambalaj veya paket yapan kimse veya alet; yük hayvanıyle eşya taşıyan kimse. paket, çıkın, bohça; (den.) belirli günlerde yola çıkan posta gemisi. yük beygiri. eşyayı bavula veya sandığa koyma; denk yapma, paket etme, ambalaj; salmastra, tıkaç, conta, tampon. packing box, packing case eşya sandığı. packing house büyük mezbaha. packing needle çuvaldız. semer. hayvan kervanı. pakt, antlaşma, sözleşme, mukavele, ahit, misak. ufak yastık gibi şey; (zool.) bazı hayvanların yumuşak tabanı; kağıt destesi,bloknot, blok; ıstampa; nilüfer çiçeğinin su yüzünde duran yaprağı; semer yastığı; (argo) mesken. launching pad (bak.) launching. ayak sesi; haydut, yol kesen kimse. (-ded, -ding) içine pamuk doldurup yastık haline getirmek, takviye etmek; (bir konuşma veya yazıyı) şişirmek padded yastıklı, takviye edilmiş; şişirilmiş. (-ded, -ding) yaya yürümek, yaya olarak yolculuk etmek; sessizce yürümek. vatka; doldurmak için kullanılan yumuşak madde; abartma. uzun saplı bel; (kıs.)a kürek, kayığın kenarına dayamadan kullanılan kürek; tokaç, çırpıcı tokmağı; yandan çarklı vapurda çark kanadı; (kıs.)a kürekle yürütmek veya yürümek; ağır ağır kürek çekmek; çarkların hareket etmesiyle yürümek; (k. dili) kıça şaplak atmak. paddle box davlumbaz, yandan çark mahfazası. paddle wheel geminin yan çarkı. paddle one' own canoe kendi işini kendisi görmek. sığ suda gezinmek; suda oynamak; sendeleyerek yürümek (çocuk veya ihtiyar) ahıra yakın etrafı çevrili küçük çayır veya otlak. kabuklu pirinç, çeltik; çeltik tarlası. paddy wagon (A.B.D.), (argo) emniyet arabası. ing., (k. dili) şiddetli öfke; (A.B.D.), (k. dili) pataklama. padişah. asma kilit; asma kilitle kilitlemek, asma kilit vurmak. papaz. (çoğ.) -ni), patron; gemi sahibi veya kaptanı; otel, han veya pansiyon işleten kimse. şükran veya zafer şarkısı. putperest kimse; kâfir veya münkir kimse; putperestlikle ilgili; dinsiz, putatapan, kâfir. paganism dinsizlik; putperestlik. paganize dinsizleştirmek, putperestleştirmek. iç oğlanı; resmi kıyafetli el ulağı, otel garsonu; uşak; hoparlör ile çağırmak. sayfa; (matb.) bir sayfalık dizgi; kaydetmeye değer bir olay; kitap sayfalarını numaralamak; (matb.) sayfa halinde dizmek. page through kitabı okumadan sayfalarını çevirmek. alay, tören; gösteri, temsili tören; nümayiş; debdebe, tantana. pageantry debdebeli tören veya gösteri. kitap sayfalarını numaralamak. pagina'tion kitap sayfalarını numaralama. pagoda. (ünlem) püf! (iğrenme veya hakaret ifade eder) Pehlevi. (bak.) pay. kova, gerdel. pailful bir kova dolusu. ot minder, ot şilte. payet, pul. agrı veya acı vermek; eziyet etmek, keder vermek, üzmek. pained canı acımış; karamsar. ağrı, acı, sel; dert, keder, elem, ıstırap, azap; (çoğ.) özen, ihtimam, itina, zahmet meşakkat; (çoğ.) doğum sancıları. on pain of cezasıyle. take pains zahmet çekmek, dikkat etmek. ıstırap çektiren; zahmetli, güç, meşakkatli; üzücü, kederlendirici. painfully ıstırap vererek, meşakkatle. painfulness acı, ıstırap. (A.B.D.), (k. dili) ağrı dindirici ilâç. acısız, ağrısız; ıstırap vermeyen. painlessly ıstırap çekmeden azap çektirmeden, acı vermeksizin. painlessness acı çektirmeme, ıstırap vermeme. özenen, dikkat sarfeden; zahmet çektiren; özenme, itina etme. boya; kozmetik, düzgün, allık; makyaj. paintbox boya kutusu. paint brush boya fırçası. boyamak, boya vurmak; boya ile resmini yapmak; tasvir etmek, resmetmek; boya gibi sürmek; boyayarak süslemek; düzgün sürmek; boya ile resim yapmak; makyaj yapmak. (A.B.D.) benekli at. ressam; nakkaş. (den.) filika pariması, pruva halatı . resim, tablo; ressamlık; nakkaşlık; resim yapma sanatı. çift çift koymak veya düzenlemek; çiftleştirmek; çift olmak, eş olmak; çiftleşmek. pair off çiftlere ayırmak. (çoğ.) - çift, iki adet; bir erkekle bir dişiden ibaret bir çift; karı koca; gözlük veya makas gibi iki parçadan meydana gelen alet; iskambil oyununda eşdeğerde olan iki kâğıt; (konuşma dilinde bazen sayılardan sonra (çoğ.)ul anlamında tekil olarak kullanılır: four pair of shoes) pair of compasses pergel pair of pajamas. pijama. pair of pants pantolon. pair of scissors makas. pair of trousers pantolon. bridal pair gelin ve güvey. şal deseni; iskoçya'da bir şehir. (çoğ.) pijama. (-led, -ling) (k. dili) arkadaş dost; arkadaş olmak. saray; saray gibi bina; muhteşem ev; (k. dili) lüks eğlence yeri veya galeri. imparator Şarlman'ın maiyetinde bulunan on iki efsanevi asilzadeden biri; macera peşinde koşan şovalye, kahraman. tahtırevan. lezzetli, damak lezzeti veren; makbul, hoşa giden. damağa ait; (dilb.) dilin damağa dokunmasıyle çıkarılan (ses); damaksı ses, damak sessizi. damak; tat alma duyusu; zevk, haz, hoşlanma. cleft palate doğuştan yarık damak. hard palate damak, sert damak. soft palate damağın geri kısmı, yumuşak damak, damak eteği. saray gibi, muhteşem. palatinlik, palatin sıfatına sahip olan hükümdarın ülkesi; palatin'in rütbe veya görevi; b.h. Palatin'lik'te oturan kimse. the Palatinate Alman'ya'da Ren nehri kıyısında bulunan bir eyalet. damakla ilgili veya damağa ait; damak kemiği. palatine bone damak kemiği. palatine vault damak kemeri. hükümdar yetkisine sahip (asilzade); saraya mensup; b.h. Palatinlik'e ait; imparator sarayında memur; kendi ülkesinde hükümdar yetkisine sahip olan kimse, palatin; b.h. Roma'daki yedi tepenin ortasında bulunan tepe; vaktiyle kadınların kullandığı ve omuza alınan bir çeşit kürk. laf boş lakırdı, palavra; pohpohlama, (slang) yağ çekme; yerlilerle turistler arasındaki görüşme; boş laf etmek, palavra atmak; yaltaklanmak. sivri uçlu kazık, parmaklık çubuğu; etrafı parmaklık veya çitle çevrilmiş yer; belirli kimselerin oturmasına tahsis edilmiş mıntıka; hudut, sınır; yetki; sınırlandırılmış herhangi bir şey. beyond the pale yetkisi dışında, salâhiyeti haricinde; toplum düzenine aykırı. within the pale sınırı içinde; yetkisi dahilinde. solgun; renksiz, soluk mat, donuk. palefaced beti benzi atmış rengi uçmuş. palely solgun bir şekilde renksiz olarak. paleness solgunluk, renksizlik, matlık. beti benzi atmak, sararmak, donuklaşmak; saranmak, donuklaştırmak. Amerika yerlilerinin beyazlara verdiği kabul edilen "soluk benizli" sıfatı. (önek) eski zaman. eski devirlere ait yazı (kitabe, el yazması kitap); eski devirlere ait yazıları okuma veya inceleme ilmi. paleographer eski devirlere ait yazıları okuma bilgini. paleographic(al) eski devirlere ait yazılarla ilgili. taş devrine ait, yontma taş devrine ait. tarihten evvelki zamanlara ait incelemeler, arkeoloji paleolog'ical arkeolojik. paleologist arkeolog. eskivarlıkbilim, paleontoloji. paleontolog'ical paleontoloji ile ilgili. paleontol'ogist ' paleontoloji bilgini. (jeol.) paleozoik. Filistin. Filistin'e ait; Filistinli. eski Yunanistan'da spor salonu. palet, ressamların boyalarını karıştırmak için kullandıkları levha; bir ressam özgü renkler. (eski) binek atı, özellikle kadınların bindiği ufak at. eski zamanda üzerindeki yazı silinerek yeniden başka yazı yazılmış parşomen. tersinden de aynı şekilde okunabilen kelime, cümle veya mısra. (msl.) makam, radar. çit yapmaya mahsus kazıklar; çit. yeniden doğma; tenasuh, ruh göçü, ruh sıçraması; (biyol.) üremede atasal özelliklerin yeniden meydana çıkması. şairin evvelce yazdığı bir şiirdeki ifade veya fikrin aksini savunduğu şiir; tekzip, inkâr. şarampol, parmaklık, çit; savunmada kullanılan siper kazığı; (çoğ.) kayalık uçurum; etrafına kazıklar dikerek çit çevirmek. oldukça donuk, renksiz gibi, solgunca. yavanlaşmak, tatsızlaşmak; zevkini kaybetmek, bıkmak; usandırmak, bıktırmak. It has palled on me Gına geldi Bıktım artık. siyah çuha veya kadifeden tabut örtüsü; kasvetli hava. Pallas Atene'nin Truva'nın güvenliğini sağlayan heykeli; her hangi bir güvenlik unsuru. (mit.) tanrıça Atene'nin diğer ismi; (astr.) Merih ile Erendiz arasındaki asteroitlerden biri. cenaze merasiminde tabutu taşıyan veya yanı sıra giden kimse. ot şilte, ot minder. (mak.) çömlekçi spatulası; ciltçilikte altın yaldızı yerleştirmeye mahsus yassı fırça, tezhip fırçası; (mak.) cep saati çarkını tanzim eden ufak parça; ressam paleti; istif rafı. hafifletmek (hastalık, zorluk), teskin etmek, yatıştırmak; (kaba hat veya hakareti) mazur göstermek. palliation özür; hafifletme. hafifletici; özür kabilinden; hafifletici şey. solgun, benzi atmış, sararmış, silik. solgunluk, beniz sarılığı. avuç içinde saklamak; avuç ile dokunmak veya okşamak. palm off hile ile kabul ettirmek, (slang) sokuşturmak, kazıklamak. aya, avuç içi; geyik boynuzunun yassı kısmı; el boyunda uzunluk ölçüsü (yaklaşık olarak yirmi cm); el genişliğinde uzunluk ölçüsü (yaklaşık olarak dokuz cm); kürek palası veya ona benzer herhangi bir şey. grease one' palm rüşvet vermek. have an itching palm para hırsı olmak. hurma ağacı; palmiye; hurma ağacının yaprağı veya dalı; zafer alameti; zafer. palm branch zafer alameti olan hurma dalı. palm oil hurma yağı. Palm Sunday paskalyadan evvelki pazar günü. carry off the palm galip gelmek, zafer kazanmak. coconut palm hindistancevizi ağacı. date palm hurma ağacı. dwarf palm bodur hurma ağacı, (bot.) Chamaerops homilis. wild palm yabani hurma ağacı. yield the palm bir diğerinin üstünlüğünü kabul etmek. avuç ile ilgili. aya şeklindeki; (bot.) palmiye yaprağı şeklindeki, elsi, palmat; (zool.) perdeayaklı. palm civet, palm cat misk kedisi, (zool.) Viverra civetta. Kudüs'ten hurma dalı ile dönen hacı. palmer worm elma yapraklarına zarar veren bir çeşit tırtıl, (zool.) Dichomeris ligulella. herhangi bir palmiye ağacı; palmiye ağacının yapraklarından dokunmuş ince hasır; bu hasırdan yapılmış. el falına bakan kimse. palmistry el falı. palmiyeleri çok olan; muhteşem, gönençli, refah içindeki. palmy days refah günleri, iyi günler. beyaz yele ve kuyruklu altın rengi at. (A.B.D.) (argo) beceriksiz boksör. (çoğ.) palpi) (zool.) dokunaç. palpiform dokunaç gibi. hissedilir, dokunulabilir; aşikar, açık, sarih; dokunarak hissedilen; (tıb.) el muayenesi ile hissedilen. palpably el ile hissedilerek; aşikar olarak, açıkça. (tıb.) el ile dokunarak muayene etmek; (zool.) dokunaçlı palpa'tion dokunma; (tıb.) el ile dokunarak muayene. yürek gibi hızlı çarpmak, nabız gibi atmak heyecandan titremek. palpita'tion çarpıntı, halecan. (bak.) palp. inme, nüzul, felç; felce uğratmak. aldatmak, oyun etmek. palter with gereken önemi vermemek, küçümsemek. değersiz, kıymetsiz, önemsiz. paltriness değersizlik, kıymetsizlik, önemsizlik. bataklıklara ait; bataklık gibi. (tıb.) sıtma. (iskambil) ispati valesi; bir iskambil oyunu. pampa. pampas cat Arjantin'e mahsus ufak yabani kedi, (zool.) Felis pajeros pampas grass. Güney Amerika'ya özgü tepesi püsküllü uzun bir çeşit kamış, (bot.) Cortaderia selloana. refah ve bolluk içinde büyütmek, lüks hayata alıştırmak pohpohlamak, şımartmak. broşür, küçük kitap, risale. broşür yazan kimse (baz. (aşağ.); broşür yazıp yayınlamak. tar. Antalya yöresinin eski ismi. tepsi, tava; kefe, terazi gözü; maden cevherini ayırma işinde kullanllan demir tava; eski tüfeklerde falya tavası; tuzlada tava; kafatası; buzul parçası. a flash in the pan kuru gürültü, sonuç vermeyen gayret. (-ned, -ning) toprağı yıkayarak altın çıkarmak; tavada pişirmek: leğende yıkamak; maden cevherini yıkamak; (edeb.), (k. dili) tenkit etmek. pan out (A.B.D.), (k. dili) netice vermek; başarıya ulaşmak muvaffak olmak . (-ned, -ning) (foto.) sinema makinasmın objektifini bir yandan öbür yana döndürmek . tembul (yaprak) . (mit.) Pan (ormanlar otlaklar, sürüler ve çobanlar tanrısı) (bak.) panchromatic (önek) bütün. her derde deva . miğfer üstündeki sorguç; şevk, canlılık. .tirit. Panama. Panama Canal Panama Kanalı. Panamalı. bütün Amerika devletlerine veya haklarına mahsus veya ait. (ahçı.) kalın bir tavada yağsız veya az yağla pişirmek. (ahçı.) gözleme; taş pudra; (hav.) uçağın yere düz olarak düşüşü. (foto.) bütün renklere hassas olan (filim) (anat.), (zool.) pankreas. pancreat'ic pankreasa ait. panda, (zool.) Ailurus fulgens. giant panda Çin ve Tibet'te bulunan bir cins iri panda,(zool.) Ailuropoda melanoleuca. bilhassa Malaya'da bulunan ve kama şeklinde yaprakları olan bir bitki. (mit.) tanrı Pan'a ait. Pandean pipes (bak.) panpipe. (tıb.) bir veya bir kaç memlekete birden sirayet eden; genel, umumi, evrensel. bütün şeytanların bulunduğu yer, cehennem; karışıklık veya kanunsuzluğun hüküm sürdüğü yer; velvele karışıklık, kargaşa. muhabbet tellâlı, pezevenk; pezevenklik etmek. pander to someone' tastes yaltaklanmak. panderer pezevenk. (Yu.) (mit.) Pandora, insanlara ceza olarak Zeus tarafından gönderilen güzel kadın. Pandora' box Pandora'nın sandığı. (eski) Avusturya ordusunda bulunan bir çeşit Hırvat neferi; hoyrat ve yağmacı asker. (A.B.D.) bir çeşit elma pastası. keman şeklinde (yaprak) pencerenin bir camı; düz yüzey; levha, tabaka. övgü, methiye, sitayiş, sena kaside; övgü niteliğinde. panegyrical öven, metheden; methiye gibi. panegyrist kaside yazan veya okuyan kimse, methiyeci. pan'egyrize övmek. (-ed, -ing veya -led, -ling) aynalık tahta ile süslemek (kapı); iskoç., (huk.) resmen itham etmek. paneling aynalık tahtalan; kömür madenini bölmelerle ayırma. kapı aynalık tahtası, kapı aynası; kadın etekliğini genişletmek için uzunluğuna konan kumaş parçası; üzerine resim yapılan ince tahta; pano, duvar panosu; semerin altına konan keçe, belleme; (huk.) jüri heyetinin isim listesi; (huk.) jüri heyeti. panel discussion açık oturum. açık oturumda konuşmacı. delinebilir, nüfuz edilebilir; anlaşılır; tesir edilebilir penetrability nüfuz imkânı; delinme kabiliyeti. ani olarak şiddetli ağrı, sancı, spazm. (zool.) Asya ve Afrika'ya mahsus karınca yiyen sırtı pullu bir cins memeli hayvan. tava sapı; (A.B.D.) ileri doğru uzanan dar kara parçası; (argo) dilenmek. (-icked ,-icking) panik hissi ile ilgili, panik hissi veren; panik, ürkü, ani ve şiddetli korku; piyasada panik, fiyatlarda düşme korkusu; paniğe kaptırmak; tiyatro, (argo) heyecanlandırıp coşturmak (seyircileri) panicstricken paniğe kapılmış. panicky yersiz korkuya kapılmış. (bot.) birleşik salkım, panikul. panicled, paniculate piramit şeklinde çiçeği olan. kendini önemli veya yüksek gören memurlara verilen takma ve güldürücü ad. erzak taşımaya mahsus küfe; eskiden kalçaları yüksek göstermek için kadın etekliğine konan balina kemiğinden yapılmış kafes. tam zırh takımı; tamamiyle örten herhangi bir şey. panoplied tam silahlı, muhteşem surette giyinmiş. panorama, umumi manzara, genel görünüş; bir şehrin veya tabii bir manzaranın uzaktan görünüşünü canlandıran resim; durmadan değişen sahne veya olaylar; bir konunun etraflı olarak incelenmesi. panoramic panoramik. Pan kavalı, çok borulu kamış mızıka. hercai menekşe, alaca menekşe, (bot.) Viola tricolor; (A.B.D.), (argo) homoseksüel erkek. solumak, nefes nefese kalmak; nefesi kesilmek; özlemini duymak, hasretini çekmek; şiddetle çarpmak, hızla atmak (kalp); soluma, nefesi kesilme; yürek çarpıntısı. (çoğ.) eskiden giyilen uzun ve bol paçalı kadın külotu; bu külotun kenarına geçirilen farbala. (tiyatro) çağdaş pandomimde soytarının yerini alan ihtiyar bunak adam. pantaloons eski moda pantolon. ing. her türlü eşya satılan mağaza; eşya taşımaya mahsus yük arabası veya kamyon. panteizm, kamutanrıcılık, vahdeti vücut. pantheist panteist, kamutanrıcı. pantheistical panteizme ait, kamutanrısal. panteon. panter, pars, kaplan familyasından yırtıcı bir hayvan. (çoğ.) kadın külotu. kenarları üstüste gelince S şeklinde kıvrımlar yapan dam kiremidi. terlik, pantufla. pantograf. pandomima; pandomima oynamak. pantomimic(al) pandomima kabilinden. pantomimist pandomima oyuncusu, pandomimci. kiler. (çoğ.), (A.B.D.) pantolon; don, külot. Turancılık. PanTuranian Turancılıkla ilgili. külotlu çorap. pantolonu tutturmak için eteği düğmeli çocuk bluzu; (argo) kadın gibi adam, efemine erkek. (ask.) motorize kuvvet. çocuklara ve hastalara mahsus lapa veya sulu yemek; meyva püresi; (argo) memurlara sağlanan imtiyaz veya yarar. (tıb.) rahim kanserini teşhis için yapılan test. baba (bilhassa çocuk dilinde) papalık rütbesi; Katolik kilisesi reisliği; papalık sistemi. papaya veya papalığa ait; Katolik kilisesine ait. it. (çoğ.) -zi) meşhurlann peşinde dolaşan fotoğrafçı. (bot.) haşhaş ve gelincik familyası. haşhaş ve gelincik cinsine ait. Kuzey Amerikaya mahsus bir ağaç, (bot.) Asiminia triloba; bu ağacın meyvası. Güney Amerika'ya mahsus bir çeşit ağaç, (bot.) Carica papaya; bu agacın meyvasu. kâğıt; kâğıt tabakası; senet, hüccet, bono; kâğıt para, bankınot; gazete; herhangi bir yazı, tez, tebliğ; deste (iğne); duvar kâğıdı; (argo) paso; (çoğ.) hüviyet kartı; (çoğ.) bir kimsenin toplu mektupyazı ve hatıraları; geminin sefer kağıtları; kağıttan yapılmış; kağıt üzerinde kalan, hükmü olmayan; kağıda benzer, ince, da yanıksız. paper clip raptiye, tel raptiye. paper credit vadeli senet ile kredi. paper mill kağıt fabrikası. paper money kağıt para, bankınot. paper profits kağıt üzerindeki tahmini kazanç. blotting paper kurutma kağıdı, papye buvar filter paper süzgeç kâğıdı. linen paper ketenden yapılmış dayanıklı kâğıt. litmus paper turnusol kâğıdı. on paper kâğıt üzerinde kalan, hükmü olmayan, icra olunmayan. üzerine kâğıt kaplamak, kâğıtlamak; kâğıt. yapıştırmak. karton ciltli kitap. karton ciltli. duvar kâğıdı yapıştıran kimse. kağıt açacağı. kâğıtların uçmasını önlemek için üzerine konan ağırlık. kırtasiyecilik. kağıt gibi, ince. tar. Kastamonu yöresinin eski ismi. (Fr.) karton piyer. kelebeğe benzer; (bot.) kelebek şeklinde çiçeği olan, kelebeksi. (çoğ.) -lae) meme; kabarcık; (anat.), (zool.) dil üzerinde bulunan kabarcık gibi şeylerden biri, mukoza uzantısı; (bot.) bitkilerin üzerinde bulunan kıl gibi kabarcık. papil papillary, papillose kabarcıkları olan; kabarcığa benzer. (aşağ.) Katolik. papism Katoliklik. papistic(al) Katolik kilisesine veya ayinlerine ait. papistry Katolik mezhebi. Kuzey Amerika kızılderililerinin çocuklarına verilen isim. (bot.) komposit familyası bitkilerinin kaliksinde meydana gelen şemsiye biçimindeki kıllı uzuv, papus. pappose papuslu. (k. dili) baba. acısı az bir çeşit kırmızı biber. (çoğ.) -lae), papule (çoğ.) - kabarcık. kağıdımsı, kağıt gibi ince. (çoğ.) -ri) papirüs, Nil sahillerinde biten ve eski zamanlarda işlenerek kâğıt gibi kullanılan bir çeşit saz (bot.) Cyperus papyrus; bu sazdan yapılan kâğıt; papirüs üzerine yazılmışı yazı. eşitlik, musavat; hisse senetleri ve kıymetli kağıtların itibari değerleri; golfta topun deliğe girebilmesi için gerekli vuruş sayısı. above par (tic.) itibari kıymetten daha yüksek. at par. başa baş. below par (tic.) itibari kıymetten düşük. par value itibari kıymet. on a par with eşit derecede veya kıymette. up to par itibari kıymetini bulmuş, yeterli, normal. (önek) yakın; ötesinde; ikinci derecede; benzer. içinde hakikat payı olan (kıs.)a alegorik hikâye; ifade edilmek istenileni benzetme veya kıyas yoluyle anlatan söz veya konuşma; mesel. (geom.) parabol. benzetme veya kıyas yoluyle ifade edilen; (geom.) parabolik. parabolically benzetme veya kıyas yoluyle ifade ederek. (geom.) parabolit. paraşüt; paraşütle atlamak; paraşütle indirmek. parachutist (ask.) paraşütçü. şefaatçi; yardıma çağrılan kimse. the Paraclete Ruhulkudüs. gösteri, numayiş, alay, tören, geçit resmi; (ask.) yoklama için askerlerin sıra ile geçmesi; geçit resmi yapılan meydan; gezinti yapılan yer. parade ground tören meydanı. parade rest askerlerin "rahat" vaziyetinde kalmaları. make a parade of gösteriş yapmak. on parade sergi halinde, açıkta. gösteriş yapmak; tören için askeri sıraya dizmek; saflar halinde geçirmek; gösteriş yapmak için dolaşmak; kibirle göstermek; gösteri yaparak sokakları dolaşmak; yoklama veya talim için toplanmak. örnek, numune; (gram.) çekim listesi. cennet, Aden, cennet bahçesi; cennet gibi yer. fool' paradise boş emeller üzerine kurulmuş mutluluk. paradoks, mantığa aykırı görünen fakat hakikatte doğru olabilen düşünce; birbirini tutmaz sözler; birbirine aykırı söz ve davranışlar; karakterinde birbirine aykırı hususlar olan kimse. paradox'ical mantığa aykırı görünen. paradox'ically birbirine zıt olarak, aykırı düşerek. mum, parafin; parafin tatbik etmek. paraffin paraffin oil ing. gazyağı. mükemmel olduğu kabul edilen örnek, numune; (matb.) yirmi puntoluk harf, irice bir çeşit harf. paragraf, bent, fıkra; paragraf işareti; yazıyı paragraflara ayırmak; bir paragrafta ifade etmek. paragraph'ic (aI) fıkra kabilinden. pa ragraphist fıkra yazarı. Paraguay. bir çeşit ufak papağan, muhabbetkuşu. kon. san. bir hususu ihmal eder gibi görünerek dikkati özellikle o nokta üzerine çekme. (astr.) paralaks. parallac'(tic.) paralaks bakımından, paralaks ile ilgili. paralel, muvazi, koşut; aynı, benzer; aynı amaç veya sonuca yönelen birbirine paralel doğru veya düzeyler; benzerlik; nazire; (coğr.) paralel; (ask.) cephe hendeği; (elek.) paralel bağlantı. parallel with, parallel to paralel olarak. parallel bars barfiks. draw a parallel mukayese etmek, karşılaştırmak, kıyaslamak. paralel olarak koymak; kıyaslamak, mukayese etmek; benzer olmak, müşabih olmak. (geom.) altı yüzü paralelkenar olan cisim, paralelyüz. paralel oluş, paralellik, muvazilik; benzerlik. (geom.) paralelkenar, paralelogram. mantığa aykırı düşünüş, yanlış ifade olunan muhakeme. (tıb.) felç, inme, nüzul. inmeli, felçli, kötürüm; felçli kimse. felce uğratmak; kuvvetini kırmak, sakatlamak, tesirsiz hale getirmek. mıknatıs tarafından çekilme hassası olan, mıknatısla çekilebilen, paramagnetik. paramag'netism paramagnetizm. Paramaribo, Surinam'ın başkenti. pamuk ve yünden yapılmış ince elbiselik kumaş. (çoğ.) -cia) (zool.) paramisyum. (mat.) parametre. askeri niteliği olan fakat orduya bağlı olmayan (kuruluş, örgüt) (tıb.) paramnezi; (psik.) görmüşlük duygusu. âlâ, fevkalade, üstün, faik: rütbece üstün olan. aşık, sevgili, metres, gayri meşru karı ve koca. (tıb.) paranoya, delilik. paranoiac (tıb.) paranoya ile ilgili; paranoik hasta; evhamlı deli. par'anoid paranoya ile ilgili. sağdıç. siper, istihkam siperi;dam kenarındaki alçak duvar korkuluk duvarı. parapeted korkuluk duvarı olan. imzayı takip eden çizgi. (çoğ.) zata mahsus eşya; teçhizat; (huk.) evli kadının şahsi malları. açıklama, şerh, tefsir, izah; başka kelimelerle izah etme; açıklamak, tefsir etmek, şerh ve izah etmek. açıklayıcı, şerh kabilinden. paraphrastically açıklayarak, şerh mahiyetinde. (tıb.) belden aşağısnın felce uğraması, yarım felç. parapsikoloji, telepati gibi tabiatustü ruh kuvvetlerini inceleyen araştırma dalı. fersah. ay halesinin içinde bazen görülen parlak nokta, yalancı ay. asalak, parazit, tufeyli. parasitic(al) parazit, asalak. parasitically parazit olarak. parasit'icide parazitleri öldüren şey. parasitism parazitlik, asalaklık; (tıb.) vücutta parazitlerden ileri gelen hastalık. parasitol'ogy parazit ilmi. güneş şemsiyesi, güneşlik. otonom sinir sistemine ait, parasempatik. (tıb.) frengi hastalığını takibeden marazi durum. (gram.) aralarında bağlaç olmayan yan yana sıralanmış kelime veya cümle düzeni. paratactic aralarında bağlaç olmadan sıralama kabilinden, böyle sıralanmış. paratiroid bezleri. (çoğ.), (ask.) paraşütçü kıtası. paratrooper paraşütçü asker. paratifo. paravan, gemi pruvasının iki tarafına takılıp mayınlara karşı kullanılan torpil şeklinde cihaz. yarı kaynatmak. fıçıyı araba veya gemiye yüklemeye mahsus halat; bocurgat halatı ile yüklemek. paket bohça, çıkın; miktar, takım; (huk.) parça, (kıs.)ım, parsel; (kıs.)ım veya hisselere ayırmak; paket yapmak;(den.) halat üzerini katranlı bezle örtmek; (kıs.)men. parcel post paket postası. (huk.) müşterek varislik, ortak malsahipliği. parcener müşterek vâris. kavurmak, kavurup kurutmak, yakmak; aşırı sıcaktan kavrulmak, çok kurumak. parchedness kavrulmuşluk. parşömen tirşe; parşomen kâğıdı; parşömen üzerine yazılmış yazı. (A.B.D.), (leh.) arkadaş. affetmek, suçunu bağışlamak; af suçunu bağışlama, mağfiret; günah çıkarma; afname. I beg your pardon Affedersiniz. Pardon me Pardon. pardonable affolunabilir. pardoner (tar.) Katolik kilisesinde günahların affını satmaya yetkili olan kimse; affeden kimse. kabuğunu soymak; yavaş yavaş eksilmek. pare off, pare away yontmak. kâfurlu afyon tentürü. (bot.) parankima yemişlerde ve taze dal ile yapraklarda lifli (kıs.)ımların arasını dolduran hücresel doku; (anat.), (zool.) parankima, özekdoku. anne veya baba; ata, cet; sebep olan şey, kaynak, memba; koruyucu kimse, hami olan kimse; (çoğ.) ana baba, ebeveyn. parent teachers' association okul aile birliği. parentage analık ve baballk hali; soy, nesep nesil. parental ana babaya ait. parentally ana babaya yakışır şekilde. parenthood analık veya babalık hali. (çoğ.) -ses) parantez, ayraç; cümle yapısı yönünden konuyla ilişkisi olmayan söz ara cümle parantez cümlesi; parantez işareti, ( ); aradaki olay; fasıla, aralık. put in parentheses parantez içine almak. parenthesize parantez içine almak. parenthet'ic(al) parantez kabilinden; ara olay gibi. parenthetically parantez olarak. (tıb.) hafif felç, parezi; frenginin sebep olduğu felç ve akıl hastalığı. (Fr.) başlıca, belli başlı, fevkalade, mükemmel. sıvamak, sıva ile süslemek; alçıtaşı; sıva, baca sıvası; sıva süsü. (çoğ.) -lia) (meteor.) yalancı güneş, güneş halesindeki parlak leke. (Lat.) eşit adımlarla, aynı hızla. parya; en aşağı tabakadan biri; toplum dışı bırakılmış kimse. pariah dog Asya ve Afrika'da yaşayıp leşle beslenen adi sokak köpeği. Paros Adasına ait; en iyi cins beyaz porselenle ilgili; en iyi cins beyaz porselen; Paros'lu kimse. Parian marble Paros Adasında çıkan güzel beyaz mermer. (çoğ.) parietes (biyol.) çeper, cidar, duvar. (anat.), (zool.) parietal herhangi bir organın duvarlarına ait; (bot.) çepersel, bilhassa yumurtalık çeperine ait; (A.B.D.) üniversite sınırları içinde oturma veya idareye ait. parietal bones (biyol.) kafatasnın yan kemiği; çeper kemiği. parietal lobe çeper lobu, beynin yan çıkıntılarından biri. at yanşlarında kaybedenlerin paralarının kazananlara dağıtıldığı bir çeşit müşterek bahis. kabuğunu soyma; soyulmuş kabuk parçası. paring knife patates soyacak bıçak paring machine kabuk soyma makinası. Paris sehri; Truva kralı Priam'ın oğlu. Paris blue koyu mavi; mavi boya. Paris green arsenikli olup böcek öldüren açık yeşil boya. Paris white kap parlatmak için kullanılan bir çeşit tebeşir tozu. plaster of Paris alcı Parisian Paris'e ait; Parisli kimse. bir papazın idaresindeki mıntıka; ing. kaymakamlığa benzer bir idari bölge; bir kiliseye mensup olan cemaat. parish clerk kilise katibi; papaz muavini. parish school kilise okulu. on the parish kilise yardımıyle geçinen. parish'ioner bir kilise cemiyetinin üyesi. eşitlik, müsavat; tam benzerlik; (tic.) fiyat birliği. parity price endeks rakamına göre tayin edilen fiyat seviyesi. park, umumi bahçe; (ask.) ordu mühimmatının biriktirildiği yer; lunapark; vahşi hayvanlar için çitle ayrılmış geniş saha; arabayı park etmek: (A.B.D.), (argo) koymak; bir araya biriktirmek; park içine koymak. parking lot araba park yeri. parking meter araba park yerlerinde para toplayan sayaç. parka; Eskimoların giydiği kürk ceket. ellerin titremesi ve yüz kasla rındaki kontrolün kaybolması ile belirlenen sinir hastalığı. ekspres yol. (kıs.) parliament parliamentary. konuşma tarzı; tabir. (A.B.D.) kazanılan parayı bir sonraki yarışa yatırmak. toplantı, tartışma, münakaşa, mükâleme; ateşkes devresinde düşman ile barış görüşmeleri yapmak; özellikle düşmanla müzakere etmek. Parlamento; ingiltere Millet Meclisi; (k. h.) resmi meclis. parliamentar'ian parlamento usullerini bilen kimse, parlamenter. parliamen'tary parlamentoya ait. parliamentary procedure parlamento usulleri. oturma odası, salon; bir otelde umumi salon. parlor car rahat koltuklarla döşenmiş vagon. (eski) tehlikeli; zor, müşkül; çok zeki açıkgöz, kurnaz, becerikli; müthiş, hayret verici; fazlasıyle, aşırı derecede. italya'da Parma şehrine ait. Parmesan cheese parmıcan peyniri. Orta Yunanistan'da dokuz güzel sanat tanrıçasının meskeni olan Parnas dağı. Parnassian Parnas dağına ait; Parnasyen şair, 19. yüzyıl ortalanna ait Fransız şiir ekollerinden birine mensup şair. bir kilise cemaatine ait; dar fikirli, mahdut görüşlü. parochially dar fikirle, mahdut görüşle. edebi bir eserin gülünç şekilde taklidi hezel; beceriksizce taklit; (müz.) bir parçanın gülünç şekilde taklidi; gülünç bir taklit eseri yazmak. parodist hezel yazan kimse. (huk.) davada müdafaa veya itham yollu söz; sözlü, şifahı. şartlı olarak mahkumun tahliyesi; vait, söz verme; özellikle esir düşen askerin veya bir mahpusun kaçmayacağına dair verdiği söz; şeref sözü; (ask.) muhafızlara veya nöbetçilere verilen günlük parola; mahkumu şartlı olarak serbest bırakmak. on parole şeref sözü vermesi üzerine (serbest bırakmak) kelime oyunu. aynı kökten gelen kelime. (anat.) kulakaltı tükürük bezleri ile ilgili, bu bezlerin etrafında bulunan; kulakaltı tükürük bezleri. (tıb.) şiddetli ve ani nöbet; feveran, galeyan, ani boşalma . paroxymal şiddetli nöbetle ilgili; galeyana gelme ile ilgili. parke, parke döşeme; tiyatroda orkestranın bulunduğu kısım ile. parter arasındaki yer; parke döşemek. parquetry parke. kendi ana veya babasını öldürme; kendi ana veya babasını öldüren kimse. parrici'dal ana veya baba katline ait. papağan; dudu kuşu; başkalarının söz ve davranışlarını düşünmeden taklit eden veya tekrarlayan kimse; papağan gibi tekrarlamak veya tekrarlatmak. bertaraf etmek (darbe); kaçamak cevap vermek; bertaraf etme, darbeyi savma; kaçamak cevap. (gram.) bir cümle veya kelimeyi gramer aşısından incelemek. (astr.) bir uzunluk ölçüsü 3,26 ışık yılı. iran'dan Hindistan'a hicret etmiş olan Zerdüştlerden biri. Parseeism bu Zerdüştlerin dinsel inanç ve gelenekleri. cimri, pinti, aşırı hasis. hasislik, pintilik, cimrilik, tamahkarlık. maydanoz, (bot.) Petroselinum crispum cow parsley, wild parsley yaban maydanozu, (bot.) Anthriscus sylvestris. fool' parsley küçük baldıran, (bot.) Aethusa mountain. parsley dağ kerevizi, (bot.) Petroselinum oreoselinum. yabani havuç, kara kavza, (bot.) Pastinaca sativa. water parsnip su kerevizi, (bot.) Sium latifolium. vaiz rahip parson' nose (k. dili) tavuk gerisi. papaz evi. (kıs.) participle, particular. parça, (kıs.)ım, cüz; birbirine eşit olan (kıs.)ımlardan her biri; uzuv; (mat.) fasıl; hisse, pay; rol; görev; (müz.) fasıl, parti, belirli bir salgı veya sese mahsus (kıs.)ım; semt, taraf; saçların ayrıldığı yer; (kıs.)men .part and parcel esas (kıs.)ım. part müsic (müz.) birkaç ses veya çalgı için yazılmış parça. part owner hissedar. part singing birkaç sesle şarkı söyleme. part writing (müz.) kontrpuan. parts of speech sözbölükleri. aliquot part (mat.) tam bölen. a person of part kabiliyetli kimse, çok cepheli adam. component parts bir bütünü meydana getiren (kıs.)ımlar. for my part bana kalırsa, benim fikrimce, bence. foreign parts dış ülkeler, yabancı memleketler. for the most part çoğunlukla, ekseriya, esas itibariyle. in part (kıs.)men; bazı hususlarda. in good part tatlılıkla, gönül hoşluğuyle. in parts parça parça, (kıs.)ım (kıs.)ım. on the part of tarafından. play a part bir rolü oynamak. spare parts yedek parçalar. take part in katılmak, iştirak etmek. take the part of birinden yana çıkmak, bir kimsenin tarafını tutmak; rolünü almak. the greater part çoğunluk, ekseriyet. the outer part dış (kıs.)ımlar. the privy parts edep yerleri. (kıs.)ımlara ayırmak, taksim etmek; ayırmak, bölme ile ayırmak; bölmek; ayrılmak; parçalanmak, taksim olunmak; ayrılıp gitmek, uzaklaşmak. part company birbirinden ayrılmak, ilişkisini kesmek. part from -(den.) ayrılmak. part with bırakmak. Let us part friends Dost olarak ayrılalım Dost kalalım. günün bir (kıs.)mında olan veya yapılan, part taym: part time work, part time student. (took, taken) katılmak, iştirak etmek; hissedar olmak, paylaşmak .partake of iştirak etmek (yemeğe); çeşnisi olmak; mahiyetinde olmak. ayrılmış; (bot.) hemen hemen dibine kadar ayrılmış (yaprak) (eski) ölmüş. muntazam tarhlara bölünmüş çiçek bahçesi; (tiyatro) parter. (biyol.) kendiliğinden. üreme, cinsi munasebet olmadan vaki olan doğum, partenogenez. Partenon. Partiya'ya veya Partlılara ait; Part'lı kimse, Part. Parthian shot Partların kaçarken attıklan ok gibi ayrılırken söylenen keskin söz. kısma ait, kısm?; kısmen etkili olan; cuzi, genel olmayan; taraf tutan, tarafgir; meyilli. partial eclipse (astr.) kısmen tutulma. partially kısmen; tarafgirlikle, bir tarafı tutarak. bir tarafı tutma, tarafgirlik; tarafgirlikten ileri gelen haksızlık; yeğleme; özel sevgi. (Lat.), (huk.) suç ortağı. iştirakçi; paylaşan, katılan. katılan kimse. katılmak, iştirak etmek, hissedar olmak, ortak olmak, pay almak. participate with a person in a thing bir kimse ile bir şeye iştirak etmek. participa'tion katılma, iştirak; ortaklık. (gram.) ortaç sıfat-fiil. present participle "-en" yapılı ortaç. part participle "-miş" yapılı ortaç. participial ortaç kabilinden. cüz, zerre, tanecik, atom; (gram.) edat, ek, takı. rengârenk, alaca, iki veya daha fazla rengi olan. belirli, muayyen, özel, hususi, has, mahsus; her bir; zata mahsus, şahsi; dikkate lâyık; titiz, meraklı, dikkatli; ayrıntılı, teferruatlı, etraflı; (huk.) ferdi, mahalli, kısmi; madde, tafsilâtın bir maddesi, husus; (çoğ.) ayrıntılar, tafsilât. in particular özellikle, bilhassa. particular'ity hususiyet; husus; titizlik. particularly özellikle, bilhassa, hususi surette; ayrıntılı olarak. bir kimsenin kendisini belirli fikir veya partiye adaması. ayrı ayrı söylemek veya göz önünde bulundurmak; ayrıntıları ile anlatmak, isim zikretmek, şahıslar üzerinde durmak. particularization ayrı ayrı mütalaa etme; isim zikretme. ayrılma; veda etme; ayrılma yeri; ayıran sey, bölünme çizgisi; (eski) ölüm; ayrılırken yapılan; ayıran; bölen. partina shot (bak.) Parthian shot. partizan, taraftar; (ask.) gerillacı, çeteci; partizanla ilgili. partisanship, partizanship partizanlık, taraftarlık. taksim; bölme, duvar, tahta perde; (kıs.)ımlara ayırma veya ayrılma; (huk.) bir malın müşterek sahipleri arasında taksimi; (kıs.)ım, parça; parça veya hisselere ayırmak; duvar ile bölmek. (kıs.)ımlara ayıran; (gram.) bir bütünün parçasını belirten (kelime) kısmen, kısmi, bir dereceye kadar. ortak, şerik, arkadaş; karı veya koca; eş; dans arkadaşı; ortak etmek veya olmak; ortağı gibi davranmak. partnership ortaklık, şirket. keklik, (zool.) Perdi perdix; kekliğe benzer birkaç çeşit kuş. gray partridge sil, keklik, (zool.) Perdix perdix. redlegged partridge kına keklik, kızıl keklik, (zool.) Alectoris rufa. rock partridge kınalı keklik, kırmızı keklik, (zool.) Alectoris graeca. partridgeberry keklik üzümü, (bot.) Mitchella repens. partridge wood doğramacılıkta kullanılan çizgili ve çok sert bir seşit kereste. doğurmak üzere olan; bir fikir veya plan meydana getirmek üzere olan. doğurma, doğum. parti, ziyafet, toplantı, eğlence; siyasal parti; kurum, cemiyet; (ask.) birlik; (huk.) taraf; kontratı akdeden taraflardan her biri; iştirakçi; (k. dili) şahıs. party line birkaç abonenin birden. bağlandığı telefon hattı; komşu mülkleri birbirinden ayıran hudut çizgisi; parti siyaseti. party wall (huk.) ortak duvar. sonradan görme kimse yeni zengin olmuş kimse, hacı ağa. katedral veya kilise önündeki avlu; kilise önünde bulunan sütunlar veya kemer altı. (Fr.) dansta adım veya figür; dans; ileri geçme hakkı. Musevilerin Fısıh bayramına ait; paskalyaya ait. paşa. pashalik, pashalic paşalık. rüzgâr çiçeği, (bot.) Anemone pulsatilla. herkesin görebileceği bir yere yapıştırılmış hakaretli hicviye; hakkında hakaretli hiciv yazmak. geçiş, geçme; paso, şebeke; sınavda geçme; boğaz, geçit, dar yol; (ask.) hatlardan geçme izni; hal, durum; meç hamlesi; hokkabazların kaybetme oyunu; top oyunlarında topu elden ele geçirme, pas. free pass ücretsiz giriş sağlayan paso. bring to pass sonuçlandırmak. come to pass olmak, meydana gelmek. hold the pass geçidi tutmak. make a pass vurmaya çaşışmak; (argo) çalım atmak. üstünden, içinden veya yanından geçmek; geçirmek; gezdirmek, dolaştırmak; geçirmek (zaman); söz vermek; (huk.) hüküm vermek, intikal etmek, karar vermek; beyan etmek, söylemek (fikir); ileri gitmek, aşmak; boşaltmak, tahliye etmek; kabul ve tasdik etmek veya ettirmek; sınavda geçmek; ihmal etmek; (spor) pas vermek; paylaşmak; geçmek, mürur etmek (zaman); halden hale girmek; vaki olmak; elden ele dolaşmak, tedavül etmek; sürmek (para); kabul olunmak; başarmak, muvaffak olmak; bitmek, sona ermek; engelle karşılaşmamak; boşaltmak, akıtmak; (briç) "pas'' demek; sırasını atlatmak; hamle yapmak (eskrimde); devretmek. pass a dividend kâr hisselerini ödememek. pass away ölmek; sona ermek. pass beyond geçmek, üstün olmak. pass by yanından geçmek, geçip gitmek. pass for diye geçinmek. pass muster yoklamayı atlatmak; yeterli olmak, geçmek. pass off sona ermek; geçirmek, sürmek (sahte para); geçmek; ...diye geçinmek, kendini ...diye satmak. pass on gecikmeyip gitmek; ileri gitmek; ölmek; geçirmek, başkasına vermek. pass out dışarı çıkmak: (k. dili) bayılmak, kendinden geçmek. pass over atlayıp geçmek, üstünden geçmek; öbür tarafa geçmek; ihmal etmek, görmemek; göz yummak. pass the buck sorumluluğu başkasının üzerine atmak. pass the hat yardım toplamak. pass the time of day selâmlaşmak. pass through içinden geçmek; nufuz etmek. pass up (k. dili) yararlanmamak, istifade etmemek, fırsatı kaçırmak. pass upon karar vermek. (kıs.) passive. geçirilebilir, geçer; kabul edilir, geçerli, muteber; fena olmayan; içinden geçilebilir. passably geçerli olarak. (eski) bir ispanyol dansı; bu dansın müziği. geçme, gitme; yol, tarik; boğaz, geçit; pasaj; yolculuk, seyahat; geçiş hakkı, müruriye; koridor, dehliz; bent, parça, paragraf, fıkra; bir tasarının kabul edilip yürürlüğe girmesi; bağırsakların işlemesi. passage money navlun, yol parası. passage way pasaj, geçit. a stormy passage fırtınalı deniz yolculuğu. bird of passage göçmen kuş; göçebe kimse. hesap cüzdanı. geçmiş, eski; geçkin, modası geçmiş. sırma, dantela, boncuk gibi elbise süsü. yolcu, seyyah gezmen. passengermile yolcu başına bir mil hesabı ile yapılan mesafe ölçüsü. passenger pigeon nesli tükenmiş bir yaban güvercini. (Fr.) bantla çerçevelenmiş camlı resim; bir binadaki bütün kilitleri açan anahtar ana anahtar. (çoğ.) passers-by) yoldan gelip geçen kimse. (zool.) tüneyen ötücü kuş; serçegillerden herhangi bir kuş; tüneyen ötücü kuşlar takımına ait; serçe gibi. ancak geçti" ve "geçmedi" diye değerlendirme yapan karne sistemi. hassas, duygulu, kolay müteessir olur. passibil'ity hassasiyet. (kitapta) çeşitli yerlerde. geçen, geçici; çabuk geçen (zaman); rasgele olan; gitme, göçme, ölme; geçit; intikal. passing grade geçer not. passing tone (müz.) ahenkli olmayıp iki nota arasında geçiş olan nota. in passing geçerken; tesadüfen. kuvvetli his, hırs; tutku, ihtiras, aşk; hiddet, öfke; ıstırap, elem; özlem, iştiyak; aşırı heves; delilik; b.h. Hazreti isa'nın çarmıha gerilmesinde çektiği ıstırap. passion flower çarkıfelek çiçeği, (bot.) Passiflora Passion Music Hazreti isa'nın çarmıha gerilmesini canlandıran müzik parçası. Passion Play Hazreti isa'nın çarmıha gerilmesini canlandıran piyes. Passion Sunday paskalyadan iki hafta önceki pazar günü. Passion Week paskalyadan bir önceki hafta. passioned hırslı, hiddetli. passionless soğukkanlı, hislerine hâkim, heyecansız. aşırı tutkuları olan; çabuk öfkelenen, hiddetli; heyecanlı, hararetli, ateşli, şiddetli; şiddetle aşık. passionately tutkuyla; hararetle, ateşli olarak. passionateness ihtiraslı oluş, ateşli oluş. pasif, eylemsiz, faaliyeti olmayan, dış etkiler karşısında hareketsiz kalan; (gram.) edilgen, meful, meçhul; (ikt.) faizsiz; dayanıklı, uysal; (tıb.) atıl; (gram.) edilgen fiil. passive commerce (tic.) ihraç mallarını yabancı gemilerle nakletmek suretiyle yapılan ticaret. passive obedience inanç veya prensiplere aykırı olsa da tam itaat. passive resistance pasif mukavemet, eylemsiz direniş. passively pasif olarak. passiveness pasif oluş passiv'ity dış etkiler karşısında hareketsizlik; boyun eğme; dirençsizlik. kapı anahtarı; bir binanın bütün kapılarını açan anahtar, ana anahtar. Musevilerin Fısıh bayramı; Fısıh bayramında kurban olarak kesilen kuzu. pasaport; bir memleketin karasularına girmek veya çıkmak için bir gemiye verilen izin kâğıdı; giriş vesilesi. parola. (edat) geçmiş, geçen, olmuş, sabık; geçmiş zaman, eski zaman; bir kimsenin geçmişi; fiilin geçmiş zaman kipi; geçecek şekilde; (edat) -(den.) daha ötede veya öteye; ötesinde. past master mason locasının eski reisi; usta adam, mesleğini iyi bilen kimse. ten past three üçü on geçe. He is past hope ümitsiz durumda. makarna. kola; hamur; macun; lapa; çömlekçi çamuru; elmas taklidi cam; kola ile yapıştırmak; üstüne yapıştırmak; (argo) yumruk atmak. mukavva; hamur tahtası; (argo) kartvizit, iskambil kâğıdı; mukavvadan yapılmış; dayanıksız. pastel kalemi; pastel ile yapılmış resim; fantezi hikâye, zarif ve hayal mahsulü yazı; pastel renk. atın ayağına bukağı takılan yer, bukağılık. özellikle kuduz hastalığını Pasteurun keşfettiği usule göre bir seri iğneyle tedavi. pastorize etme. pastörize etmek. pasteurizer pastörize makinası. muhtelif eserleri taklit edip hicvederek yapılan müzik parçası veya resim. (tıb.) pastil; bir çeşit şekerleme. eğlence . papaz. pastorate papazlık. çobanlara ve kırlara ait: papazlığa ait; köy veya çobanların hayatını tasvir eden şiir veya resim, pastoral şiir ve resim. köy hayatım tasvir eden şarkl, parça veya piyes sığır pastırması. hamur işi, pasta. pastry cook hamur işi aşçısı. çayır, otlak, mera; çayırda otlamak veya otlatmak. pasturage otlak. put out to pasture emekliye ayırmak. etli börek. hamur gibi, macun kıvamında; solgun. pastyfaced uçuk benizli. tamamen uygun; basmakalıp; yeterli; değişmez bir şekilde; kusursuz olarak. patly uygun olarak; basmakalıp bir şekilde. patness vaktinde oluş, uygunluk. (-ted, -ting) el ile veya yassı bir şey ile hafifçe vurmak; ayağı hafif hafif yere vurmak; hafif adımlarla koşmak; fiske, hafif vuruş; yalın ayağın çıkardığı ses; ufak kalıp (tereyağı) pat on the back tebrik etmek. (çoğ.) -gia) (zool.) yarasa veya uçan sincabın kanat zarı; kuş kanadının zarı. yama; parça; eski zamanda kadınların süs olarak yüzlerine yapıştırdıkları ufak siyah ipek parçası; yapıştırma ben, leke; arazi parçası; yamalamak, yama vurmak; uzlaşmak. patch cord bağlama teli. patch panel (bak.) patch board. patch together, patch up acele ve kabaca düzeltmek, hale yola koymak, tamir etmek .patchedup derme çatma; uzlaşmalı. (kompütör) bağlama panosu. kumaş artıklarından dikilmiş yorgan; uydurma iş; yama işi. yamalı; derme çatma yapılmış; huysuz; bozuk düzen, karman çorman. (kıs.) patented. (Fr.) börek, talaş kebabı gibi içinde tavuk veya et bulunan börek. pate de foiegras kaz ciğeri ezmesi, pate. (alay) baş, kafa; beyin, akıl. (anat.) diz kapağı; eski Roma'da ufak sahan veya herhangi bir yayvan kap. aşikarlık; (tıb.) açıklık, büyümüşlük. herkes tarafından anlaşılabilir, herkese açık, aşikar; (tıb.) açık. patent, imtiyaz, ihtira beratı; imtiyazlı ihtira; arazi için verilen imtiyaz; imtiyazlı arazi; patent almak; imtiyazla temin etmek, imtiyazım vermek veya almak. patent rights patent hakkı. patenti olan, patent hakkından yararlanan; imtiyazlı. patent leather rugan (deri) patent medicine mustahzar, hazır ilaç; kocakarı ilâcı. patently açıkça, aşikar olarak. ing., (k. dili) peder, baba. evin erkeği, aile reisi. babaya ait, babaya mahsus, babaya yakışır; baba tarafından olan; babadan kalma. paternally babaca, baba gibi, pederane. (bir memleket, iş yeri, toplumu) pederane bir şekilde idare etme. babalık sıfatı, bir çocuğun babası olma; baba tarafı; kaynak; yazı sahibi. (Lat.) Hazreti isanın öğrettiği "Rabbin duası"; tespih; tılsım olarak okunan herhangi bir dua. yol, yaya yolu, patika, tarik; bir konuda takip edilen yol, hayat yolu. the beaten path herkesin geçtiği yol, işlek yol. (kıs.) pathological, pathology. acıklı, dokunaklı, etkileyici, tesirli, heyecan verici. pathetically dokunaklı veya etkileyici bir surette; heyecanlandırarak. yol açan kimse, kaşif. (tıb.) hastalığa sebebiyet veren mikrop veya virüs. patoloji, hastalıklar bilimi; bir hastalığın seyri. pathologist patolog, hastalıklar bilimi uzmanı. pathological patolojik. patholog'ically patolojik olarak. merhamet ve sempati gibi his uyandırma gücü veya yeteneği. yayalara mahsus yol, patika. sabır tahammül, sebat, dayanma; (informal) dişini sıkma; ing. tek kişi tarafından oynanan bir iskambil oyunu. patience dock labada, (bot.) Rumex patientia. sabırlı, dayanıklı, mütehammil; azimli, sebatkâr; tedavi altında bulunan hasta. patiently sabırla, tahammülle. (çoğ.) -nae) tunç veya bakır eşya üzerinde hâsıl olan yeşil küf; zamanla ve kullanma dolayısıyle görünüşü güzelleşen herhangi bir yüzey. evlerde üstü açık iç veya yan avlu, teras, veranda. bir bölgeye mahsus agzı; bozuk dil. bir aile veya kabilenin ilk atası, cet, ata; yaşlı ve hürmete layık adam; b.h. patrik. patriar'chal patriğe ait; hürmete lâyık. patriarchate patriklik; ataerki, pederşahilik. asilzadelere ait; asilzade, eski Roma'da soylular sınıfına mensup kişi. babayı öldürme; baba katili. babadan intikal eden miras; kilise vakfı patrimo'nial bu yolla intikal eden miras kabilinden. vatanperver kimse, yurtsever kimse. patriot'ic yurtsever, vatanperver. patriot'ically vatanperverane. patriotism vatanperverlik, yurt sevgisi. (eski) kilise ileri gelenlerine veya onların yazdıklarına ait. (-led, -ling) karakol, askeri devriye; ileri karakol, keşif kolu; devriye gezme: devriye gezmek. patrolman polis, devriye polis. patrol wagon tutukluları karakola götürmeye mahsus polis arabası. hami, veli; patron, efendi; daimi müşteri; sanatkar himaye eden kimse. patron saint bir kimse veya meslek veya kurumu himaye ettiği farzolunan aziz, koruyucu melek olduğu kabul edilen aziz. patronage hamilik, himaye, koruma, yardım; birisini göreve atama hakkı; müşteriler, müşteri oluş; hor görme. patronize himaye etmek, korumak; büyüklük taslamak, hor görmek; müşterisi olmak. baba veya soy ismine ait; şahıs isminden yapılan soyadı Peterson. (argo) avanak kimse; kadınsı erkek. nalın, takunya. yağmur gibi pıtır pıtır ses çıkarmak, pıtırdamak; kısa ve süratli adımlarla yürümek; pıtrırtı, ses. çabuk çabuk konuşmak; mırıldar gibi söylemek; bir komedyen veya sihirbazın kullandığı konuşma tarzı; çok çabuk söylenen şarkı. örnek, numune, model, misal; kalıpla basılarak çıkarılan veya kalıp şeklinde olan model; şekillerin düzeni; şablon; (A.B.D.) bir elbiselik kumaş; kurşun saçmasının hedef üzerinde bıraktığı izler; bir örneği kopya etmek, modeline göre yapmak; şekillerle süslemek. yassı köfte; küçük börek. pattycake bebeklerin el çırpma oyunu. pattypan birkaç bölümü olan küçük börek tepsisi. patty shell içi sonradan doldurulacak pişmiş hamur veya tart. açık, yayılmış; (bot.) yaygın. azlık, nadir oluş, kıtlık, yetersizlik. mor çiçekli bir süs ağacı, (bot.) Paulownia. karın, karın nahiyesi; göbek; iri karın; geviş getiren hayvanların işkembesi. paunch (mat.) (den.) seren veya armayı aşınmadan koruyan alavere paleti. fakir kimse, yoksul kimse; hükümetin beslediği fakir kimse. pauperism fakirlik, yoksulluk. pauperiza'tion fakirleştirip sadakaya muhtaç hale getirme. pauperize sadakaya muhtaç hale getirmek. durma; sekte, durgu; (gram.) durma işareti, nokta; fasıla, aralık; (müz.) bir noktanın üzerine veya altına konan uzatma işareti; kısa bir zaman için durmak, duraklamak, olduğu yerde kalmak; tereddüt etmek, duraksamak. 16. yüzyılda revaçta olan bir dans; bu dansın müziği. asfalt veya taş ile döşemek; düzeltmek. pave the way for herhangi bir şey için hazırlık yapmak. (Fr.) kaldırım; kıymetli taşları yüzük üzerine yan yana kakma. yolu kaplayan suni yüzey veya maddeler, asfalt, beton, taş, çakıl; bu maddelerle döşenmiş yol. büyük çadır; çadır gibi şey; bir park veya bahçede bulunan kulübe, pavyon; köşk; hastanelerde asıl binadan ayrı pavyon; kulak kepçesi; kıymetli taşın alt (kıs.)mı; çadır veya pavyonda barındırmak; çadır gibi örtmek. yol döşeme; yol döşemede gerekli olan maddeler. paving stone kaldırım taşı kaldırımcı. tavus kuşuna ait, tavuskuşuna benzer; tavus kuşu kuyruğunu andıran. hayvan pençesi; (k. dili) el, özellikle kaba el. pençe atmak; kabaca ellemek; ön ayak ile yeri eşelemek. kastanyola, ırgat kastanyolası; kastanyola ile sıkıştırmak. rehin, rehine; rehine koyma. in pawn rehinde pawn broker rehinle ödünç para veren kimse, tefeci. pawn shop tefeci dükkânı pawn ticket rehin senedi veya makbuzu. rehine koymak; malını veya canını tehlikeye atmak. (satranç) piyon, piyade, paytak; bir işe alet edilen fakat önemsenmeyen kimse. (huk.) rehinle ödünç para veren kimse. mülkünü rehin eden kimse. pawpaw (bak.) papaw. barış. Pax vobiscum selâmün aleyküm. (den.) kaynamış katranla kalafat etmek. ödeme, tediye, verme; ödenen sey, ücret, maaş; bedel, karşılık; ceza veya mükâfat. pay dirt işletme zahmetine değer miktarda maden ihtiva eden toprak; herhangi kârlı bir şey. pay office vezne dairesi. pay phone umumi telefon. be in the pay of hizmetinde olmak, emrinde çalışmak. hit veya strike pay dirt başarılı olmak. (paid) ödemek, tediye etmek; karşılığını vermek; karlı olmak, yararlı olmak; etmek. pay as you go vakti geldiğinde derhal ödemek. pay a visit ziyaret etmek. pay in para yatırmak. pay off maaş vermek; öç almak, acısını çıkarmak; (A.B.D.), (k. dili) işe yaramak; (A.B.D.), (argo) rüşvet vermek. pay one' respects saygılarını sunmak. pay one' way masraflarını ödemek, borca girmemek. pay out ödemek; (den.) laçka etmek; kalama etmek (halat, zincir) pay the piper masrafı yüklenmek. pay through the nose fazlasıyle ödemek, burnundan fitil fitil gelmek. pay up borcunu ödemek. tediye günü, maaş veya ücretin verildiği gün. ödenebilir; ödenmesi gereken, verilecek; karlı, kar sağlayan. pay able at sight görüldüğünde tediye olunur. payable on demand ibrazında tediye olunur. payable to bearer hamiline tediye olunur. payable to order emre tediye olunur. kendisine borç ödenen kimse, alacaklı kimse. bir taşıtın taşıdığı gelir getiren yük, bir roketin taşıdığı yük. maaş katibi; veznedar. ödeme, tediye; ücret, maaş; taksit. (eski) kâfir veya putperest kimse; Hristiyan olmayan kimse. ücret ödeme; (k. dili) ödül veya ceza; (k. dili) sonuç, netice, bir meselenin sonu; çıkış noktası; (A.B.D.), (argo) rüşvet. (A.B.D.), (argo) rüşvet. maaş veya ücret bordrosu; maaşlann toplamı. (argo) canlılık, cazibe. (kıs.) lead. percent, petty cash, post card. (kıs.) paid. (çoğ.) -peas, -pease) bezelye, (bot.) Pisum sativum; bezelye türünden herhangi bir sebzenin içi, nohut, börülce; bezelye içi şeklinde herhangi bir şey. pea green bezelye yeşili, açık yeşil. pea soup bezelye çorbası; koyu sis. as like as two peas tıpkı birbirine benzer, bir elmanın iki yansı. blackeyed pea, cowpea börülce, (bot.) Vigna sinensis .everlasting pea kedi çanağı, (bot.) Lathyrus latifolius. green pea bezelye. sweet pea ıtırşahi, (bot.) Lathyrus odoratus. huzur, sükun, rahat; barış, hazar, sulh, selâmet; asayiş; sukunet; barış anlaşması; barışma, uzlaşma; iç huzuru. Peace be with you Selâmünaleyküm. peace offering barış ve uzlaşma gayesiyle verilen hediye. peace pipe dostluk ve banş çubuğu (Kızılderililerde) at peace barış halinde; huzur içinde, rahata kavuşmuş. hold one' peace susmak, bir şey söylememek. justice of the peace sulh hâkimi. keep the peace sulhu korumak. make peace with bir kimse ile barışmak. sulh taraftarı, barış sever; sakin. peaceableness barışseverlik. peaceably sulh ile, sükunetle. Peace Corps Barış Gönüllüleri. rahat, asude, sakin; mulâyim, yumuşak başlı, uysal. peacefully sükunetle, uysallıkla. peacefulness sükunet, uysallık. arabulucu kimse veya grup. ateşkesten sonra tarafların antlaşma koşullarına uymasını sağlama. barıştırıcı kimse, uzlaştırıcı kimse. hazar, barış, sulh dönemi. şeftali: şeftali ağacı; şeftali rengi; (argo) çok güzel şey veya kimse, özellikle güzel kadın. peach blossom şeftali baharı; açık pembe renk. peach blow açık pembe porselen cilâsı. peach tree şeftali ağacı, (bot.) Prunus persica. (argo) ihbar etmek, ele vermek, haber vermek. şeftali gibi; (eski), (argo) mükemmel, âlâ. tavus, (zool.) Pavo cristatus; kurum satmak (slang) kasılmak. pea cock blue tavusun boynunda olduğu gibi çok parlak mavi renk. tavus. dişi tavus. pea jacket göğsü çift düğmeli kalın yünden kısa gemici ceketi. sivri tepe, dağ zirvesi, zirve; can alacak nokta, en mühim nokta, en başarılı zaman; (den.) gizin cundası, yelkenin çördek yakası; (den.) demirin tırnak ucu. peak load (elek.) en fazla tahmil miktarı. peaky sivri tepeli. eriyip zayıflamak. (den.) sırığın ucunu serene yaklaşacak vaziyette dik durdurmak. zayıf düşmüş, bitkin halde. peakedness bitkinlik, zafiyet. birkaç çanın bir arada veya birbiri arkasından çalınması; birkaç çandan ibaret takım; yüksek ve devamlı ses; top veya gök gürlemesi gibi ses; ses vermek, (çan) çalınmak. Amerikan fıstığı yerfıstığı, (bot.) Arachis hypogaea; (k. dili) önemsiz kimse; (çoğ.), (A.B.D.), (argo) önemsiz miktarda para. peanut brittle yerfıstığından yapılan sert bir şekerleme. peanut butter çekilmiş fıstıktan yapılmış tuzlu ezme. peanut gallery (k. dili) sinemada en arka balkon. peanut oil yerfıstığından çıkarılan yağ. armut; armut ağacı, (bot.) Pyrus communis. wild pear ahlat. inci; inci gibi şey; inci rengi; sedef; (matb.) beş puntoluk harf. pearl barley kabuğu soyulmuş ve yuvarlak hale getirilmiş arpa. pearl diver, pearler inci avcısı. pearl fish incibalığı, (zool.) Alburnus lucidus. pearl fishery inci avcılığı; inci avlanan yer. pearl gray inci rengi, mavimtırak açık gri . pearl oyster inci istiridyesi. pearlweed, pearlwort mercan otu, (bot.) Sagina procumbens pearly inci gibi; incilerle süslenmiş pearly gates cennet kapısı. incilerle süslemek; inciye benzetmek; inci avlamak. pearlash kalya taşı. (mad.) bir nevi sert karbonlu pik demir. köylü, rençper; (k. dili) budala kimse. peasantry köylüler, köylü takımı. (çoğ.) bezelye. peasecod bezelye kabuğu. üflenince bezelye atan oyuncak boru. çürümüş bitkilerden elde edilen yakacak, yer kömürü turba. peat bog turbalık. peat moss turba hasıl eden yosun. peaty turbalı. ormancılıkta kütük çevirmek için kullanılan ucu demir çengelli sopa. çakıl taşı, ufak yuvarlak taş; gözlük camı yapımında kullanılan bir çeşit neceftaşı; pürtüklü deri; deriyi pürtüklü hale getirmek. pebbled çakıl döşeli. pebbly çakıllı; üstü pürtüklü. Güney (A.B.D.)'ye mahsus ve cevize benzer bir ağaç, (bot.) Carya illinoensis; bu ağacın meyvası. günah işleyebilir. peccant günahkâr; kabahatli, suçlu; fasit; (tıb.) hastalık getiren. hafif suç, kabahat. Güney Amerika'ya mahsus ve domuza benzer bir hayvan. peşmelba, şurup ve şeftalili dondurma. sütleğene benzer bir bitki, (bot.) Pachysandra terminalis. kilenin dörtte biri miktarında bir hacim ölçü birimi, 0,009 metre küp; kayda değer miktar, büyük bir miktar. gagalamak; gaga ile vurarak delik açmak; gaga ile toplamak; sivri uçlu bir şey ile çabuk çabuk vurmak; gagalama; sivri uçlu bir şey ile vuruş. peck at kuş gibi az yemek. pecking order üstün asta hükmettiği ast-üst düzeni. (çoğ.) pectines) (zool.) ibik; kuşların ve sürüngenlerin gözlerinde bulunan renkli perde. (kim.) bazı ham meyvalarda bulunan jelatinli bir madde, pektin. göğüs boşluğuna ait; göğüse veya akciğer hastalıklarına ait (ilaç); göğüs üzerinde taşınan, boyuna asılan (süs): göğüsten veya gönülden gelen. iç etmek, zimmetine geçirmek. peculation zimmetine geçirme. mahsus, hususi; acayip, garip, tuhaf, alışılmamış; acayip insan, garip huy ve davranışlan olan kişi. peculiarness acayiplik, tuhaflık. hususiyet, özellik; acayiplik. özel olarak, bilhassa; alışılmışın dışında. özel mülk; (Roma (huk.) aile reisi tarafından kendisine tabi olanlara verilen mülk, efendinin kölesine bağışladığı mülk. paradan ibaret, parayla ilgili, maddi; karşılığı para cezası olan. pecuniar'ily paraca, para yönünden. çocuk terbiyesi ile ilgili, pedagojik; kurumlu peda. pedagojik olarak. pedagogy pedagoji, eğitim bilimi, çocuk terbiyesi. pedagogics pedagoji ilmi. pedagog, terbiyeci; dar görüşlü öğretmen. (-ed, -ing veya -led, -ling) pedal, ayakla işletilen manivela; bisiklet pedalı; org veya piyano pedalı; ayakla işletmek (bisiklet, makina); ayağa ait, ayak ve benzeriyle ilgili. pedal notes (müz.) sürekli olarak kalın perdede çalınan notalar. pedalpushers (çoğ.) balıkçı pan tolon. bilgiçlik taslayan kimse; lüzumsuz teferruat üzerinde ısrarla duran ilim adamı. pedan'(tic.) bilgiçlik taslayan. pedan'tically bilgiçlik taslayarak. ped'antry bilgiçlik taslama. ayağı olan, ayaklı; (bot.) ayaksı, pedat. seyyar satıcılık yapmak; önem siz şeylerle meşgul olmak; bir yerden bir yere dolaşarak satmak, azar azar satmak. peddling önemsiz, ehemmiyetsiz, çok az miktarda. Peddle your papers (A.B.D.), (argo) Defol buradan! çek arabanı! seyyar satıcı, gezici esnaf, çerçi. kulampara, oğlancı, ibne, homoseksüel (erkek) pederasty kulamparalık, ibnelik. heykel veya sütun tabanı, kaide; esas, temel; sütun üstüne koymak. set on a pedestal idealize etmek, yüksek paye vermek. yaya, yayan giden kimse; yürümeye ait, yaya yürüyen, piyade; ağır, sıkıcı; adi. pedestrianism ağır ve adi yazı üslubu. (tıb.) çocuk bakımına veya tedavisine ait. pediatrics (tıb.) çocuk bakımı veya tedavisi ilmi. çocuk doktoru, çocuk hastalıkları mütehassısı. (bot.) çiçek sapı, pediçel. (anat.) büyük bir cismi destekleyen ufak sap gibi uzuv. bite ait. pediculosis bitlenme. pedikür, ayak ve tırnaklarının bakımı; ayak ve hastalıklarının tedavisi; pedikürcü; ayak hastalıklarını tedavi etmek. şecere, nesep, asıl, soy; nesep şeceresi. pedigreed soyu belli, nesebi sahih. bina cephelerindeki üçgen şeklinde (kıs.)ım, alınlık; kapı üstündeki üçgen şeklinde süs. (bak.) peddler. çocuk bilimi, çocuk bilim, pedoloji. toprak ilmi. adımları sayarak mesafe ölçen alet, pedometre. (bot.) çiçek sapı, pedünkül; (zool.) destek sapı veya buna benzer uzuv; (anat.) beyin sapı. peduncular çiçek veya meyva sapma ait. pedunculate çiçek veya meyva sapı olan; böyle sap. üzerinde duran. (k. dili) çiş, idrar; işemek. gözetlemek, gizlice bakmak; gözetleme, göz atma. çocuklara "ce" yapılan oyun. kabuğunu soymak; derisini yüzmek; kabuğu veya derisi soyulmak (güneş yanığından); (k. dili) soyunmak; meyva veya sebze kabuğu. keep one' eyes peeled tetikte olmak. peel off askeri uçuşlarda gruptan ayrılıp inişe gecmek. peeling soyulmuş kabuk. fırıncı kureği; (den.) kürek palasu. ingiltere ile iskoçya arasındaki sınırda bulunan kare şeklinde eski kule. ing., (argo) polis. çekiç başının aksi ucu. civciv veya fare gibi "cik cik" diye ses çıkarmak; ince ve cırtlak sesle konuşmak; civciv sesi. kapı aralığından gizlice bakmak, gözetlemek, (slang) dikizlemek, röntgencilik etmek; aşılmak (çiçek); kaçamak bakış; bir yarık veya delikten gözetleme. peep hole gözetleme deliği. peeping Tom röntgenci. peep of day gün ağarması. peep show büyüteçle küçük bir delikten seyredilen resimler. peep (sig.)ht tüfekte delikli arpacık. gizlice gözetleyen kimse; (argo) göz. civciv gibi öten hayvan; bir çeşit kurbağa. akran, küfüv, emsal; kanun önünde aynı haklara sahip olan kimse; ingiliz asılzadesi. "into" ile gözetlemek, tecessüsle bakmak; bir delikten bakmak veya çıkmak; "out" ile aralıktan bakmak, çıkmak. ing., asılzadelik; asılzadeler sınıfı; asılzadelerin nesep kitabı. emsalsiz, eşsiz. peerlessly emsalsizce. peerlessness emsalsiz oluş. (k. dili) sinirlendirmek, hırçınlaştırmak; sinirlenmek, huysuzlaşmak; yakınma. peeved at -e küskün. titiz, huysuz, ters, aksi, hırçın. peevishly huysuzca, hırçınlıkla. peevishness huysuzluk, aksilik, hırçınlık. çok ufak; ufak boylu kimse, ufak şey. tahta çivi; askı, kanca; (mec.) sebep, vesile, bahane; ing. sodalı viski veya konyak; derece, mertebe; (müz.) yaylı çalgılarda akort anahtarı. peg leg (k. dili) tahta bacak; tahta bacaklı adam. pegtop paçası dar olan. peg top topaç. clothespeg ing. elbise as(kıs.)ı; çamaşır mandalı. around peg in a square hole bulunduğu yere yakışmayan kimse. take one down a peg bir kimseyi küçük düşürmek. (-ged, -ging) tahta çivi ile mıhlamak, yerine mıhlamak; çiviler çakarak yerini işaret etmek; alıp satmak suretiyle fiyatlarda istikrar sağlamak; (k. dili) atmak. peg away (at) istikrarlı bir ,sekilde çalışmak. (mit.) kanatlı at; ilham perisi; (astr.) kuzey takımyıldızlarından biri, Pegasus. delikli askı tahtası; delikli tahta üzerinde tahta çubuklarla oynanan oyun. sabahlık. küçük düşürücü, alçaltıcı; yermeli; alçaltıcı kelime. pejoration kötüleşme; (dilb.) bir kelimenin anlamının kötüleşmesi. Pekin. Pekinli; Pekin köpeği; Pekinli kimse. yüksek kaliteli siyah çay orangepekoe çay fidanının tepedeki en küçük yapraklarından meydana geien üstün kaliteli siyah Hint ve Seylan çayı. memeli hayvanların kürkü. engin denizlere ait, açık denizlerde yaşayan. sardunya. tarihten önceki devirlerde Doğu Akdeniz, Ege Denizi ve Yunanistan'da yaşamış olan Pelasgi kabilesine ait. ince zar; (kim.) sıvıların yüzeyinde bulunan zar gibi ince tabaka. Kuzey Martinique'de faal bir yanardağ. pelerin. para, servet, vurgunla kazanılan servet. kaşıkçıkuşu, pelikan, (zool.) Pelecanus onocrotalus. Dalmatian pelican tepeli pelikan, (zool.) Pelecanus crispus. içine veya kenarlarına kürk geçirilmiş manto; kadın pelerini. (tıb.) vitaminsizlikten ileri gelen bir hastalık, pelagra. pellagrous pelagra hastalığına tutulmuş. küçük topak; taş gülle; ufak kurşun, saçma; topak haline getirmek. yapışkanotu, (bot.) Parietaria officinalis. karma karışık, allak bullak, altüst paldır küldür, acele ile; karmakarışık; karmakarışlık. yarı şeffaf, ışık geçiren; anlaşılması kolay, açık. Mora Yarım adası Peloponnesian Moralı, Mora'ya ait. post, hayvan derisi; deriden yapılmış giysi; insan derisi. taşlamak; atmak; topa tutmak; koşmak, seğirtmek; dövme, topa tutma; şiddetli darbe; sürat, hız. (bot.) sapma alt yüzünün ortasından bağlı (yaprak), kalkanımsı. hayvan deri veya postları. (anat.) kalça kemiği arasındaki boşluk, havsala, pelvis, leğen; (anat.), (zool.) leğen kuşağı kemikleri. pelvic arch veya girdle (anat.), (zool.) leğen kuşağı kemikleri. pelvic cavity alt karın, havsala, pelvis. (A.B.D.), (Kan.) kurutulmuş ve dövülmüş ete eritilmiş yağ ve kurutulmuş meyva katarak yapılan bir çeşit pastırma. (tıb.) cilt üzerinde kabarcıklı sivilceler çıkmasına sebep olan tehlikeli bir hastalık. (-ned, -ning) mürekkepli kalem, yazı kalemi; tüy kalem; yazıda üslup; yazar, muharrir; yazı yazma sanatı edebiyat; (kuşlarda) kanat veya kuyruk tüyü; dişi kuğu; mürekkepli kalemle yazmak; yazıya geçirmek, kâğıda dökmek. pen and ink kalem ve mürekkep; mürekkepli kalemle yazılmış veya çizilmiş penholder kalem sapı; kalem koyacağı. pen name takma ad, müstear isim. pen point kalem ucu. pen portrait yazı ile tarif. fountain pen dolmakalem, stilo. (pent veya penned, -ning) ağıl, kümes ve kafes gibi evcil hayvanların barındırıldığı yer; (argo) tevkifhane; (ask.) denizaltıların tamirine mahsus dok; kapatmak, hapsetmek; ağıla koymak. cezaya ait, ceza kabilinden. penal code ceza kanunları. penal colony mahkumların gönderildiği sürgün yeri. penal servitude ağır hapis cezası. penally ceza olarak, ceza kabilinden. cezalandırmak. ceza; para cezası; (spor) penaltı. bir günah işlemiş olmaktan dolayı hissedilen pişmanlığı belirten davranış; (kil.) itiraftan sonra günaha kefaret olsun diye papaz tarafından verilen ceza; bu suretle ceza vermek. do penance kefaret olarak ceza çekmek. (çoğ.) eski Romada aile ve ev mabutları. (bak.) penny. eğilim, meyil, temayül; siddetli arzu, işler durumda, nüfuz edici şekilde, etkileyici bir surette. (-led, -ling) kurşun kalem; küçük resim fırçası; renkli kalem; taş kalem; makyaj kalemi; (fiz.) ışın demeti; (edeb.) kalem; kurşunkalem ile yazmak veya çizmek; renkli kurşun kalem ile boyamak. pencil sharpener kalemtıraş. indelible pencil sabit kalem. askıda olmak, muallakta olmak (karar) asılı şey; pandantif, boyuna takılan zincirin ucundaki sallantılı süs; sallantılı küpenin ucundaki süs; avize; saat mahfazasının halkası; eş veya benzer olan şey. asılı, sarkık, sarkan, muallak; askıda olan, muallaktaki, karar verilmemiş; (gram.) tamamlanmamış (cümle) . pendency sarkıklık, asılı olma. pendently asılı halde. (huk.) davası görülürken. (mim.) bingi. (edat) henüz bir karara bağlanmamış, askıda olan, muallakta olan; asılı, sarkan; (edat) esnasında, müddetince, vuku buluncaya kadar, beklerken. (eski ingilterede) hükümdar veya başbuğ. sarkan, asılı, sallanan; muallakta olan. rakkas, sarkaç, saat rakkası; sürekli olarak değişen şey. compensation pendulum ısı değişmesinden etkilenmeden belirli bir uzunluğu koruyan rakkas. torsion pendulum yay ile hare ket eden daire şeklinde rakkas. pendulum of popularity kamuoyunun aksi yönlerde değişmesi. (jeol.) peneplen. girmek, içine işlemek; nüfuz etmek, tesir etmek, etkilemek; delip geçmek; anlamak, idrak etmek. içine işleyen; nüfuz edici, delip geçen; zeki, anlayışlı; etkili, tesirli; keskin. penetratingly içine işler durumda. içine işleme, nüfuz etme, girme; etki, tesir; feraset,zekâ, anlayış. delici, nüfuz edici; keskin. penguen. penisilin. yarımada. peninsular yarımadaya ait. Peninsular Campaign Gelibolu muharebesi. (çoğ.) -nises, -nes) erkeklik uzvu, tenasül aleti, kamış, penis, (slang) yarak. pişman, tövbekar, nedamet getiren; pişman olan kimse, tövbekar kimse; (kil.) papaz tarafından kararlaştırılan cezayı çeken kimse. penitence nedamet, pişmanlık. penitently pişmanlıkla. pişmanlıkla ilgili, nedamete ait. hapishane, cezaevi; pişmanlığa ait; ağır suçla ilgili. (çoğ.) -knives) çakı. (çoğ.) -men) yazar, muharrir, hattat. yazı yazma sanatı; el yazısı, hattatlık. (çoğ.) pennae) kuşun şeklini belirleyen tüylerden herhangi biri. (den.) flandra, flama, dar ve uzun bayrak; süs için kullanılan ufak bayrak; (müz.) çengel. kanatlı; tüylü; (bot.) (bak.) pinnate. parasız, meteliksiz, cebi delik. üç köşeli uzun bayrak; bayrak, sancak; (den.) flandra, flama; kanat. (çoğ.), (A.B.D.) pennies, ing. pence) ingiltere'ye mahsus ufak bakır para, peni, sterlinin yüzde biri; Amerika'da bir sent; az miktarda para; para. penny pincher cimri kimse. penny post eskiden in giltere içinde bir penilik pul ile giden posta. pennywise and poundfoolish ufak şeylerde tutumlu olup büyük şeylerde müsrif olan (kimse) A penny for your thoughts. Ne düşünüyorsunuz? Peter' pence Katolikler tarafından Papa için verilen para. a pretty penny (k. dili) epeyce para, külliyetli miktarda para. tenpenny nail 7,5 cm. uzunluğunda iri çivi. turn an honest penny dürüstçe ve alın teri ile para kazanmak. turn up like a bad penny kalp para gibi dönüp dolaşıp sahibine dönmek. satır başına bir peni ücret alan yazar, kalitesiz yazar. yarpuz, kabak, yaban fesleğeni, filiskin, (bot.) Mentha pulegium. (kıs.) dwt yirmi dört buğday ağırlığında eczacı tartısı (1,56 gram) bir peni karşlılığında satın alınabilen şey. suçlunun cezalandırılması ilmi; hapishane yönetimi bilimi. penologist ceza uzmam. birbirlerini tanımadan mektuplaşanlardan her biri, mektup arkadaşı. (Fr.) genel etki. havada asılı; asılı yuva yapan (kuş) emekli aylığı; emekli maaşı vermek, aylık bağlamak. pension off emekli aylığı bağlayıp işten çıkarmak. pansiyon; yatılı okul; pansiyon ücreti. emekli aylığı alan, mütekait; uşak; ücretle çalışan kimse. emekli aylığı alan kimse, mütekait kimse; darülacezede yaşayan kimse; yatılı okul öğrencisi. dalgın, endişeli, düşünceli, kara kara düşünen pensively dalgın dalgın, kara kara düşünerek. pensiveness dalgınlık, düşünceli hal. su değirmenine suakıtan oluk; suyun yolunu değiştirmeye mahsus kapı (bak.) pen. kapatılmış. pent up bir yere kapatılmış, hapsedilmiş; kapanık; dışarı vurmayan. tılsım olarak kullanılan beş köşeli yıldız. beş sayısı; beşli küme; beş kişilik grup; beş senelik süre; (kim.) beş değerli eleman. (geom.) beşgen, beş köşeli şekil. the Pentagon (A.B.D.) Milli Savunma Bakanlığı binası; (A.B.D.)'nin askeri liderliği. pentagonal beş köşeli. beş köşeli yıldız. beş yüzlü şekil. (şiir) beştefileli mısra. (kim.) petrolde bulunan uçucu bir gaz. beş mısralı (şiir), beşli, muhammes. (mim.) önü beş sütunlu (bina) Kitabı Mukaddeste Eski Ahdin ilk beş kitabı. (spor) pentatlon. şavuot, Tevrat'ın verildiği gün, Musevilerin Haftalar Bayramı; Hlristiyanların paskalyadan elli gün sonraki Hamsin yortusu. Pentecos'tal bu yortuya ait; çok duygusal ayinleri ve tutucu dini akideleri olan Hristiyan mezheplerine ait. çatı katı, çekme kat; sundurma, önü açık ve bir tarafı duvara yapışık meyilli çatı. kelimenin sondan bir evvelki hecesi. sondan bir evvelki; kelimenin sondan bir evvelki hecesi. (astr.) güneş veya ay tutulmasının başında veya sonunda görülen hafif gölge; yarı gölge; yarı aydınlık yarı karanlık. hasis, cimri, pinti, tamahkar; az, kıt; fakir. penuriously cimrilikle, tamahkârca. penuriousness hasislik, pintilik. aşırı fakirlik, yoksulluk, ihtiyaç, sıkıntı; yeterli olmayış, kifayetsizlik. Latin Amerika'da amele, gündelikçi; Hindistan'da piyade neferi; el ulağı; yerli asker; (eski) efendisine olan borcunu ödeyinceye kadar ona esir gibi hizmet eden kimse. kulluk, kölelik, borcunu ödemek için esir gibi çalışma. şakayık, (bot.) Paeonia oflicinalis. garden poony ayı gülü, (bot.) Padus officinalis. wild peony yer şakayığı, (bot.) Paeonia officinalis. ahali halk; ulus, millet, kavim; ırk; tebaa; taraftarlar; aile, bir kimsenin yakınları; insanlar, beşer; (çoğ.) uluslar, milletler, kavimler; insanla doldurmak. good people, little people irlanda'da cinler. people' front (bak.) popular front. kuvvet, enerji; çeviklik, azim, şevk; " up" ile hareketlendirmek. pep pill amfetaminli hap. pep talk (k. dili) moral verici (kıs.)a konuşma. biber, (bot.) Capsicum; karabiber, (bot.) Pipernigrum; biber fidanı; kırmızıbiber; üzerine biber ekmek, biberlemek, biber gibi ekmek; üzerine kurşun ; veya taş yağdırmak; (bir yazı veya konuşmayı) çekici duruma sokmak. pepperand salt tuz biber rengindeki, siyah ve beyaz benekli. pepper mill biberi çekmek için kullanılan el değirmeni. pepper pot biberlik; biberli türlü yemeği. black pepper kara biber. cherry pepper mercan biberi, (bot.) Capsicum cerasiforme. green pepper yeşil biber, dolma biberi. red pepper, cayenne pepper kırmızıbiber, Arnavut biberi, (bot.) Capsicum annuum. water pepper su biberi, (bot.) Polygonum hydropiper. tepesi delikli biberlik; çabuk öfkelenen kimse. çekilmemiş biber, dövülmemiş biber, tane biber; önemsiz kimse veya şey. peppercorn rent (huk.), (eski) yalnız itibari mahiyeti olan kira bedeli. tere, acı tere otu. nane, (bot.) Mentha piperita; naneşekeri; naneruhu; naneli. biberli; sert, keskin; titiz, sert huylu, geçimsiz. (k. dili) canlı, enerjik,şevkli. mide usaresinin hazım kolaylaştıran bir maddesi, pepsin hazmı kolaylaştıran, hazım, sindirici, hazımla ilgili; hazmı kolaylaştırıcı madde. pepsinin tesiri ile hazımdan hasıl olan bir madde. peptonize pepsin tesiri ile hazmı kolaylaştırmak. (edat) vasıtasıyle, eliyle; tarafından. perannum (an'lm) senelik, her sene. per capita (kap'ltı) nüfus başına; eşitlik üzere. per contra diğer taraftan. perdiem günlük geçim masrafı; her gün, günde; hakkıhuzur. per se (sey) kendiliğinden, haddi zatında. (önek) içinden; tamamen; dışarı; çok. Beyoğlu. (eski) belki, olabilir, şayet, kazara; muhtemelen; şüphe; belirsizlik; tahmin, ihtimal. şurasını burasını gezmek, dolaşmak; etrafını gezmek; gözden geçirmek, teftiş etmek. perambu la'tion gezme, dolaşma. perambulator ing. çocuk arabası. ince ve sık dokunmuş pamuklu bez. anlamak, idrak etmek, farkına varmak, sezmek, görmek. perceivably gözle görülecek şekilde, hissedilecek derecede. yüzde. yüzde yüzdelik, yüzde hesabına göre oran; kısım, nispet; (k. dili) kâr. frekans toplamlarının her yüzde birine tekabul eden "x'' kıymeti. (psik.) anlayış, idrak; idrak yolu ile hissedilen şey, algı. anlaşılabilir, idrak edilebilir, algılanabilir, duyulur, farkına varılır. perceptibil'ity duyulabilme, görülebilme; duyuş, seziş. perceptibly gözle görülecek şekilde, hissedilecek derecede. idrak, algı; anlama kabiliyeti, anlayış, seziş; (huk.) kira tahsili. anlama kabiliyeti olan, idrak kabilinden. perceptively idrak ederek. perceptivity idrak kabiliyeti, anlayış. idrakle ilgili. tünek; oturulacak herhangi bir yüksek yer; beş metrelik uzunluk ölçüsü; atlı arabanın ön ve arka dingillerini birbirine bağlayan orta kol. tatlı su levreği. European perch kalinos, (zool.) Perca fluviatilis. kuş gibi konmak, tünemek, tüneklemek. belki, şayet, ihtimal ki, muhtemelen. Fransa'dan gelme kuvvetli ve iri yapılı bir at. anlayışlı, idraki keskin; anlayışlı kimse, idraki kuvvetli kimse. percipience idrak, anlayış, seziş. süzmek, filtreden geçirmek; süzülmek, sızmak. percola'tion süzme, süzülme, filtreden geçirme veya geçme. per'colator süzgeçli kahve ibriği; süzen herhangi bir şey. kuvvetli ve çabuk vurmak; (tıb.) muayene gayesiyle parmaklarla veya bir aletle hafif hafif vurmak. vurma, çarpma; tüfek kapsülünü vurma; (tıb.) perküsyon, parmaklan birbirine vurarak organların durumunu muayene usulü; (müz.) piyano veya davul gibi bir çalgıya vurarak ses çıkarma. percussion cap tüfek kapsülü. percussion instrument vurularak çalınan müzik aleti. percussive vuru kabilinden. helak, mahvolma, harap olma; ruhun mahvolması, cehennem azabı. saklı, gizli, gözle görülmez. dayanıklı; sürekli, daimi, baki, ebedi, ölmez. (Fr.) baba, peder. yolculuk etmek, seyahat etmek; katetmek, aşmak. peregrination yolculuk, seyahat. ecnebi, yabancı; doğan. peregrine falcon (bak.) falcon. kati, kesin, müspet, mutlak; inatçı; otoriter, diktatörce, mütehakkim; münakaşa kaldırmaz. peremptory writ (huk.) celpname. peremptorily kesin olarak, münakaşaya yer bırakmayacak şekilde; diktatörlükle. bütün yıl boyunca devam eden; müddetli; uzun süren, daimi; (bot.) iki yıldan fazla yaşayan; (bot.) çok senelik bitki. perennially uzun bir süre devam ederek, yıllarca. (kıs.) perfect. tamamlamak, bitirmek, ikmal etmek; tekamül ettirmek. perfectibil'ity kemale erme kabiliyeti. perfectible tamamlanabilir; tekâmül ettirilebilir. perfective mükemmelleştirici; tamamlayıcı. perfectively tamamlayıcı olarak; mükemmelleştirici surette. tam, mükemmel; kusursuz; iyice öğrenilmiş (ders); (bot.) olgun; aynı çiçekte hem erkeklik hem dişilik uzvu olan, tam; (k. dili) pek çok, müthiş; (gram.) geçmiş; (gram.) geçmiş zamanlı fiil; geçmiş zaman. perfect circle tam daire. perfect nonsense saçma şey. perfect pitch (bak.) absolute pitch. perfectly tamamen; mükemmel olarak. perfectness mükemmellik, kusursuzluk. kemal, mükemmellik, tekâmül; bitirme, ikmal, tamamlama; kusursuz kimse veya şey; kusursuzluk. (fels.) günahsız hayatın kabil olduğunu kabul eden kuram; hayatın en yüksek gayesinin ahlâki kemale erişmek olduğunu kabul eden kuram. perfectionist bu nazariyeler taraftarı; her şeyin mükemmel olmasın aşırı derecede isteyen kimse. hararetli, ateşli, şevkli, gayretli. hain, sadakatsiz. perfidiously haince, sadakatsizce. perfidiousness hıyanet, sadakatsizlik. hıyanet, hainlik; vefasızlık, sadakatsizlik. (bot.) sapı sarmalayarak büyüyen. delmek, bir baştan öbür başa delmek; sıra sıra delikler açmak (pulda olduğu gibi); içine işlemek, nufuz etmek. perfora'tion delme, delik. per'forator delme makinası, delgi, zımba. çaresiz; zorunlu, mecburi, zaruri. yapmak, icra etmek; yerine getirmek, icabını yapmak (görev); ifa etmek; sahnede oynamak, rolünü yapmak; canlandırmak; ses veya çalgı ile müzik yapmak; çalmak. gösteri, temsil; eğlence programı; iş, fiil, amel; eser; (huk.) ifa, icra, yerine getirme, yapma, çalışma, işleme. benefit performance yardım için yapılan gösteri veya temsil. first performance gala. put up a good performance başarmak. artist, oyuncu; sahneye çıkan kimse, icracı; yerine getiren kimse. parfüm, esans; güzel koku, rayiha, ıtır. parfümeri; parfüm, koku; ıtriyat; mağazada parfümeri (kıs.)mı. düşünülmeden ve mekanik olarak yapılan: dikkatsiz, baştan savma; sıkıcı, formalite icabı. perfunctorily formalite icabı olarak; dikkatsizce, baştan savma. perfunctoriness formalite icabı yapma; dikkatsizlik, kayıtsızlık. serpmek; sıvamak, üzerine sürmek; üzerine dökmek. Bergama'nın eski ismi. pergola, üstü gül veya sarmaşık ile kaplı kameriye. belki, muhtemelen. peri . (önek) etrafında, ötesinde, ilerisinde. (bot.) çiçek örtüsü. perikardiyal, kalp dış zarına ait. (tıb.) kalp dış zarının iltihaplanması, perikard iltihabı. (anat.) kalp dış zarı, perikard, yürek perdesi, dış yürek zarı. (bot.) meyva örtüsü, perikard. (anat.) kıkırdak zarı. kutsal yazıların küçük bir pasajı. (anat.) kafatasının dış zarı. perido. (astr.) ay yörüngesinin yer yüzüne en yakın olan noktası, hadid noktası. (astr.) bir gezegen veya kuyruklu yıldız yörüngesinin güneşe en yakın olan noktası, hadid noktası (-ed, -ing. veya -led, -ling) tehlike, tehlikeye maruz kalış; tehlikeye atmak at. one' peril mesuliyeti altında. tehlikeli, korkulu perilously tehlikeli bir şekilde, korkulacak surette. perilousness tehlike, korku. (geom.) iki boyutlu bir cismin çevresi veya çevre uzunluğu; (tıb.) görüş sahasını ölçme aleti. perimetric(al) iki boyutlu bir cismin çevresine veya çevre uzunluğuna ait. (çoğ.) -nea) tenasül uzuvları ile makat arasındaki kısım, apışarası, perine. (tıb.) perinevr iltihabı. (anat.) sinir dokusunu çevreleyen zar, perinevr. devir, tam bir devir, bir devrin müddeti; devre; belirli bir sürenin sonu; bir gezegenin güneş etrafındaki devir süresi; (jeol.) devir, çağ; (kon. san.) tam cümle: nokta; fizyol. âdet, aybaşı, hayız. bir devre ait veya mahsus; belirli aralıklarla vuku bulan; peryodik; (kon. san.) tam bir cümle ile ifade edilen. periodic table (kim.) periyotlar tablosu. periodicity belirli aralıklarla vuku bulma. dergi, mecmua; belli zamanlarda çıkan. periodically belirli fasılalarla, muayyen zamanlarda. diş kemik ve etlerinin hastalıklarını inceleyen diş bilimi dalı. (çoğ.) -tea) (anat.) kemik diş zarı, periyost, simhak. (tıb.) kemik dış zarı iltihabı. gezginci, bir yerden bir yere yaya dolaşan; (b. h.) Aristo felsefesine ait; Aristo felsefesi taraftarı kimse; gezginci adam. dış yüzeye veya kenara ait; (anat.) periferik, çevresel; kompütörde bilginin verildiği veya alındığı (kıs.)ım. dış sınır çizgisi veya düzeyi; bir cismin dış yüzü; (geom.) bir şeklin çevresi. (çoğ.) -rases) (kon. san.) dolambaçlı ve uzun sözlerle ifade, dolaylı anlatım. periphrastic dolambaçlı olarak ifade edilmiş. periskop. ölmek; mahvolmak, yok olmak, telef olmak, zail olmak. mahvolabilir; kolay bozulur, dayanıksız; ölümlü, fani; (çoğ.) çabuk veya kolay bozulabilen gıda maddeleri. (bot.) dış besidoku, perisperm. (çoğ.) -ses) fizyol. mide ve bağırsakların sindirim esnasında yaptığı sığamsal devinim peristalsis. fizyol. solucan halkalarının hareketine benzeyen ve içindeki maddeleri aşağı doğru iten mide ve bağırsak hareketlerine ait, sığamsal, peristaltik. (mim.) bina veya iç avluyu çevreleyen sıra sutunlar; sutunlarla çevrelenmiş yer. (çoğ.) -nea) (anat.) karınzarı, periton. peritoneal peritona ait. (tıb.) karınzarı iltihabı, peritonit. peruka, takma saç. Cezayir menekşesi, (bot.) Vinca rosea. bir cins ufak deniz salyangozu, (zool.) Littorina. yalan yere yemin ettirmek. perjure oneself yalan yere yemin etmek. perjured yalan yere yemin etmekten suçlu; yalan, yalan şahadete dayanan. yalan yere yemin; yeminli yalan; (huk.) şahit sıfatıyle yalan yere yemin etme. başını dik tutmak; neşeli, şen; hoppa. perk up şen görünmek; canlı durmak, neşelenmek, gönlü açılmak; neşelendirmek. (k. dili) kahveyi filtreden geçirmek. ing., (bak.) perquisite. hoppa, havai, canlı, kendinden emin. perkily havai bir tavırla, hoppaca; canlı olarak. perkiness havailik, hoppalık; canlılık. arktik bölgesinde devamlı don altında kalan toprak alt tabakası. sürekli, daimi, aynı halde veya vasıfta kalan. permanent press ütü istemez. permanent wave permanant, bozulmayan. ondule permanence, -cy süreklilik, devam, sebat, istikrar. permanently sürekli olarak, daima, her zaman için. (kim.) permanganat. nüfuz edilebilen, geçirgen. permeabil'ity nüfuz edilme kabiliyeti, nüfuziyet, geçirgenlik. mesamatını doldurup geçmek, nüfuz etmek, içinden geçmek; içine geçip yayılmak. permea'tion nüfuz etme, içinden geçme; içine geçip yayılma. per mill binde nispeti. caiz, müsaade edilebilir, hoş görülebilir. permissibly hoş görülebilecek şekilde, müsaade edilir surette. izin, müsaade, ruhsat; icazet. izin veren, müsaade eden; ihtiyari, seçimli, keyfi; fazla sıkı olmayan, serbest bırakan. (-ted, -ting) izin vermek, müsaade etmek, ruhsat vermek; fırsat vermek, imkân vermek, bırakmak; kabul etmek; razı olmak. permi, izin tezkeresi, ruhsatname, icazet. residence permit ikamet tezkeresi. değim, becayiş, mübadele, tebeddül, değiş tokuş; (mat.) bir seride yapılabilen sıra değişiklikleri. değiş tokuş etmek, mübadele etmek, sırasını değiştirmek. permutable değiştirilebilir. permutably değiştirilebilecek şekilde. zararlı, tehlikeli; kötü; öldürücü, mahvedici, habis, kinci. pernicious anemia (tıb.) anemi pernisyoz, sonucu genellikle kötü olan ağır bir çeşit kansızlık. perniciously zarar verici surette, tehlikeli olarak, öldürücü durumda. per niciousness tehlike, zarar; kötülük; öldürücü oluş. sıkıcı konuşma yapmak, nutuk soylemek; konuşmayı resmi bir şekilde sona erdirmek. perora'tion sıkıcı hitabe; konuşmanın özeti ve sonu. (kim.) peroksit; oksijenli su. peroxide blonde saçlannın rengini. peroksit ile açmış sarışın kadın. (eski) etraflıca düşünmek, zihinde tartmak, mülâhaza etmek. duvarın iki yanından görünen taş. dikey, şakuli, düşey, amudi; (mim.) amudi tezyinat tarzına ait; dik, doğru; dikey çizgi, şakuli hat; şakul ipi, dikey doğrultusunu gösteren alet; dik duruş. perpendicular'ity dikey oluş, şakuliyet; amudiyet. perpendicularly dikey olarak. (fena bir şey) yapmak, icra etmek, işlemek. perpetra'tion yapma, (suç) işleme, irtikâp. perpetrator fail, (suç) işleyen kimse. daimi, sürekli fasılasız, aralıksız; ebedi, baki; müebbet; (bot.) yediveren perpetual motion daimi hareket. perpetually daima, sürekli olarak. ebedileştirmek, daimi hale getirmek, devam ettirmek, idame etmek. perpetua'tion idame; (huk.) tespit. ebediyet, sonsuz zaman, devam, beka; karar; devam eden şey; daimi irat. in perpetuity ebediyen, her zaman için, daimi olarak. zihnini karıştırmak, şaşırtmak, allak bullak etmek, hayrete düşürmek; karıştırmak, muğlak bir hale getirmek. zihni karışmış, şaşırmış; karışık. şaşırtıcı, zihni karıştırıcı. perplexingly şaşırtıcı bir şekilde. şaşkınlık, karışıklık; zihni karıştıran şey. maaştan ayrı gelir; muntazaman verilen bahşiş; bir kimsenin hakkı olan imtiyaz. (mim.) binanın önünde veya bahçede bulunan merdivenli sahanlık, çıkma merdiven, binek merdiveni. armut şarabı. (kıs.) person, personal. koyu grimsi mavi; bu renk veya bu renk kumaş. zulmetmek, eza etmek, gadretmek; baskı yapmak, tazyik etmek, sıkıştırmak; bir fikre veya dine olan inancından dolayı eza etmek veya öldürmek. persecu'tion zulum, zulmetme. (astr.) her sene 10 ağustosa doğru görülen kayan yıldızlardan biri. sebat, azim, taannüt; ısrar. (psik.) bir düşünce veya harekete fazlasıyle saplanıp kalma. sebat etmek, azimle devam etmek, ısrar etmek. persevering sebat eden. perseveringly sebatla, azimle. iran'ın eski ismi. iran'a ait, iranlı; iranlı, Acem; iran dili, Farsça, Farisi. Persian carpet iran halısı. Persian cat Ankara kedisi. Persian Gulf Basra körfezi, iran körfezi. Persian lamb iyi cins astragan kürk. Persian lilac mor leylâk, (bot.) Syringa persica Persian morocco iran sahtiyanı. yazı ve konuşmada lâubalilik önemsemeyiş. hurma, Trabzon hurması, Japon inciri, (bot.) Diospyros. kalmak, daim olmak; ısrar etmek, üstelemek, üzerinde durmak, inat etmek, sebat etmek. persistencei sebat, ısrar inat, devam etme. persistent ısrar eden, inatçı; devamlı. persistently ısrarla, üzerinde durarak, inatla; devamlı olarak. (k. dili) titiz, meraklı, kılı kırk yaran; aşırı dikkat ve ihtimam isteyen. şahıs, kimse, adam kişi, fert; şahsiyet, sıfat; (huk.) kanuni hakları ve vecibeleri olan şahıs veya grup; (gram.) şahıs. first person (gram.) birinci şahıs. in person şahsen, bizzat. piyes veya romanda kişi; (psik.) etrafa karşı takınılan tavır. persona grata (Lat.) makbul şahsiyet, saygıdeğer kişi. persona non grata (Lat.) istenmeyen kişi. hoş görünen, cana yakın. şahsiyet, önemli kişi, muhim şahsiyet; sahnede canlandırılan şahsiyet. şahsa ait, şahsi, zati, özel, hususi, zata mahsus; (huk.) şahsi eşyaya ait, menkul eşya ile ilgili; (gram.) uç şahıstan birine ait; gazetede belirli bir sahıs hakkında çıkmış olan yazı; (huk.) şahsi eşya. personal appearance bir filim artistinin sinema veya tiyatroya şahsen gelmesi; kıyafet, sima, dış görünüş. personal effacts özel eşya. personal identity (fels.) şahsiyetin istikrarı. personal pronoun (gram.) şahıs zamiri. personal property şahsi menkul eşya .personal remarks başkası hakkında kötü şahsi sözler. kişilik, şahsiyet, ferdiyet; şahıs, zat; (gen.) (çoğ.) hakaret niteliğinde söz. şahsına mal etmek; şahıslandırmak, kişilik kazandırmak. şahsen, bizzat; kendine gelince. (huk.) şahsi mal; menkul mal. (bot.) maskeli, personat. (tiyatro) bir karakteri canlandırmak; (huk.) aldatmak amacıyle kendini başka bir şahsiyet olarak göstermek; bir diğerinin hüviyetini benimsemek. persona'tion başka bir kimsenin hüviyetini benimseme. canlandırmak, şahıslandırmak, şahsiyet vermek; tecessüm ettirmek, cisimlendirmek. personifica'tion şahıslandırma, canlandırma; cisimlendirme. personel, bir müessesenin bütün memurları, müstahdemler. perspektif; görüş açısı; perspektife göre resimlendirilmiş. perspective view mesafelere oranla görünüş, perspektif manzara. keskin zekâlı, anlayışlı. perspicaciously keskin zeka ile, anlayışla. keskin zekâ, anlayış; nufuz edebilme yeteneği. açık, vazıh. perspicu'ity açıklık, vuzuh. ter; terleme. terlemek, ter dökmek. ikna etmek, inandırmak; gönlünü yapmak, razı etmek; kandırmak. persuadable kandırılabilir, ikna edilebilir. inandırıcı veya ikna edici kimse; (A.B.D.), (argo) tabanca. ikna edilmesi mümkün; kandırılır. inandırma, ikna etme; kandırma veya ikna etme kabiliyeti; kanaat, inanç, itikat; mezhep, din, akide kandırıcı, ikna edici. persuasively ikna edici şekilde. persuasiveness ikna edebilme gücü. arsız, şımarık, küstah, yılışık. pertly arsızca, küstahça. pertness arsızlık, küstahlık. "to" ile mahsus olmak, ait olmak; ilgili olmak, alâkalı olmak, raci olmak; uygun olmak, münasip olmak. sebatkar, azimli, inatçı, ısrar eden. pertinaciously ısrarla, azimle, inatla. azim, sebat, inatçılık. alâkalı, ilgili; uygun, muvafık. pertinencecy ilgi, münasebet; uygun olma. pertinently alakalı olarak, ilgili olarak; uygun olarak. zihnini karıştırmak, altüst etmek, rahatsız etmek. perturbable rahatsız edilebilir, altüst edilebilir. rahatslzlık, huzursuzluk, ıstırap; karışıklık; heyecan; (astr.) . bir gökcisminin hareketinde başka bir gök cisminin etkisi ile meydana gelen düzensizlik. (tıb.) boğmaca. Peru. özellikle 17. ve 18. yüzyıllarda erkeklerin giydikleri peruka, takma saç. dikkatle okuma, mütalaa. dikkatle okumak, mütalaa etmek, incelemek. Perulu, Peruya özgü istilâ etmek, kaplamak, yayılmak. yayılmış kaplayan, şümullu. pervasively yayılarak, kaplayarak, şümullü olarak. ters; aksi; yoldan çıkmış, ahlâksız, sapık, huysuz, kotü huylu. perversely aksilikle; ahlâksızca. perverseness, perversity sapıklık, ahlâksızlık; yoldan çıkma; aksilik. sapıklık, cinsel sapıklık; ifsat etme, ayartma; dalâlet; ters anlam verme. saptırmak, ifsat etmek, ayartmak, dalâlete sürüklemek; alçaltmak; ters anlam vermek, yanlış izah etmek; cinsi sapık kimse .perversive yanıltıcı. sapık; sapkın, doğru yoldan çıkmış, kötü. geçiş imkânı veren, nüfuz edilebilir. perviousness geçiş imkânı verme, nüfuz edilebilme. Fısıh . İspanya'da para birimi, peseta; bir ispanyol parası. (A.B.D.), (k. dili) sıkıntı veren, sinir bozucu. İspanyolca konuşan bazı memleketlerin para birimi, pesa. t/b rahim ağzına konan lastik halka bedbinlik, kötümserlik, karamsarlık; (fels.) dünyanın esasında fena olduğunu kabul eden kuram. bedbin kimse, kötümser kimse, her şeyin karanlık tarafını gören kimse. bedbin, kötümser, karamsar. pessimistically bedbince, karamsarlıkla. baş belâsı; sıkıcı şey veya kimse; zararlı şey veya kimse; veba, taun. pesthouse bulaşıcı hastalıklara ve özellikle vebaya mahsus eskiden kullanılan hastane. pesticide böcek zehiri. sıkmak, sinirlendirmek, sıkıntı vermek, baş ağrıtmak, usandırmak, taciz etmek. pis ve mikroplu yer, hastalık bulaştıran yer. (k. dili) baş belası, başkalarına sıkıntı veren; bulaşıcı, hastalık nakleden; ahlâksızlık yayan, toplumu ifsat eden. pestiferously ahlaksızlık yayarak; baş belâsı olarak. salgın ve çok tehlikeli hastalık; veba, taun; zararlı veya tehlikeli şey. bulaşıcı hastalık getiren; tehlikeli, öldürücü; ahlâka zararlı; (k. dili) sıkıcı. pestilen'tial veba getiren, veba nev'in (den.); ahlâk bozucu; sıkıcı. havaneli, havan tokmağı; tokmak veya havaneliyle dövmek. (-ted, -ting) evde beslenen ve çok sevilen hayvan; sevilen kimse veya şey; evcil; gözde, en çok sevilen; sevmek, okşamak. pet aversion, pet hate en çok nefret edilen şey veya kimse. teacher' pet öğretmenin gözdesi. öfke, kızgınlık, sinirlenme. in a pet kızgın. bo.t taç yaprağı, çiçek yaprağı, petal. petaled taç yaprakları olan. petaloid taç yaprağına benzer. (ask.) eskiden kapı veya duvar yıkmak için kullanılan barut kutusu; bir çeşit fişek. hoist with veya by one' own petard kazdığı kuyuya kendi düşmüş. .ufak valf. (k. dili), out ile tavsamak, hızı azalmak; tükenmek. (bot.) yaprak sapı, petiol. petiolar (bot.) yaprak sapına ait. petiolate saplı, sapı olan. küçük, ufak. petit jury bir davada son kararı veren on iki kişilik juri heyeti. petit mal (tıb.) sara hastalığının hafif şekli. petit point etamin veya kanaviçe üzerine yapılan kanaviçe işi. ufak, ince, narin . rica, istirham; temenni, dilek, niyaz, dua; arzuhal, istida dilekçe; rica etmek, istirham etmek; talepte bulunmak; dilemek, niyaz etmek; dilekçe vermek. petition in bankruptcy borçlu veya alacaklı tarafından yapılan iflas talebi. (Lat.), (man.) tartışma konusu olan bir meselenin hiç bir delile dayanmadan doğru olduğunu iddia etme. (zool.) yelkovankuşuna benzer herhangi bir deniz kuşu. taş kesilme, taşlaşma; taş kesilmiş şey, fosil. petrifactive taş haline getiren. taş haline getirmek; aşırı derecede hayrete düşürmek, aklını başından almak, sersemleştirmek; taşlaşmak. petrokimya. tarihöncesinde yapılmış taş resim. kayaya oyulmuş resim veya yazı. kayaları sınıflandırma. (İng.) benzin; (eski) petrol. (ecza.) saf vazelin. petrol. crude petroleum ham petrol. kaya ilmi. kayaya benzer; kaya gibi, taş gibi. iç etekliği, jupon; etekliğe benzer şey; (şaka) kadın; (elek.) fincan, cam izolatör. petticoat government kadın hâkimiyeti. (-ged,-ging) teferruata boğulmak; hukuki işlerde hile yapmak; ufak tefek hukuki işlere bakmak. aşağı sınıf avukat; madrabaz dava vekili; iş simsarı; aşırı derecede teferruatla uğraşan kimse. alıngan, hırçın, huysuz. pettishly alınganlıkla, huysuzlukla. pettishness alınganlık, huysuzluk, hırçınlık. (çoğ.) domuz paçası; çocuğun ayak parmakları. göğüs, bağır. in petto kendine; saklı. önemsiz, ehemmiyetsiz, adi, olağan, ufak tefek; ikinci derecedeki; pireyi deve yapan. petty cash küçük kasa; ufak kasa defteri. petty jury (bak.) petit jury. petty larceny çok değerli olmayan bir şey çalma. petty officer (den.) assubay, erbaş. pettily önemsiz olarak; habbeyi kubbe yaparak. pettiness küçük şeylerle uğraşma; aşağılık. huysuz, ters, titiz, alıngan, sinirli. petulance, -cy terslik, huysuzluk. petulantly huysuzca, titizlikle, alınganlıkla. petunya, boruçiçeği. Çinlilerin porselen yapmakta kullandıkları feldispat. (ünlem) Of! Püf! kiliselerde oturacak sıra. (zool.) bir çeşit sinekyutan. kızkuşu, (zool.) Vanellus cristatus; kara başlı martı; sinekyutan. kurşun ve kalay alaşımı; bu alaşımdan yapılan kap. (İsp.), (bot.) içinde narkotik madde bulunan bir cins kaktüs. (kıs.) pfennig. (kıs.), (ask.) Private, first class. fenik, Alman markının yüzde biri. (kim.) pH fayton, payton, üstü açık atlı binek arabası. , (sonek) (önek) yiyici, yiyen, obur. (tıb.) yutarhücre, fagosit. phagocyto'sis fagositlerin mikropları yok etmesi. (zool.) kuskusgillerden Avustralya'ya mahsus bir çeşit ufak keseli hayvan. (çoğ.), (bak.) phalanx. (çoğ.) -es, phalanges) eski Yunanistan'da sık saflarla yürüyen mızraklı ve kalkanlı asker alayı; elbirliği ve azimle çalışan örgüt; (anat.) parmak kemiği. deniz çulluğuna benzer bir kuş, (zool.) Phalaropus lobatus. erkeklik uzvuna ait. penisle sembolize edilen doğanın verimliliğine tapınma. bazı dinlerde erkek tenasül uzvunun timsali; (biyol.) erkeklik uzvu, kamış, penis; bızır; embriyonda cinsiyet yapısı. (sonek) benzer, görünüşünde. (önek) görünen. (bot.) çiçekli bitkilerden her biri, fanerogam. phanerog'amous fanerogama ait. fantezi, hayal; kuruntu; hayalet, tayf. rüyada olduğu gibi bir seri tutarsız hayal; bir projektörle duvara yansıtılan ve ani olarak büyüyüp küçülen şekiller; hayalet. . (bak.) fantasy. aslı olmayan bir şeyin gorünmesi, hayal, aldanış; görümsü, hayalet, tayf; görünüş, şekil; hayalet gibi. firavun. firavunlara ait veya benzer. Ferisilere ait; ikiyüzlü, mürai. Pharisaic Judaism. Musevi dini. pharisaically ikiyüzlülükle, mürailikle. Pharisaism Ferisilere mahsus tavır ve davranış; (k. h.) ikiyüzlülük, mü- railik. eski Musevilerde dini bir tarikata mensup kimse, Ferisi; (k. dili) kendini beğenmiş mürai kimse, ikiyüzlü kimse. (kıs.) pharmaceutics, pharmacy. eczacılığa ait; ilâç kullanımına ait. phar- maceutic chemistry farmasotik kimya. pharmaceutically eczacılık usullerine göre. pharmaceutics eczacılık. eczacı. farmakoloji, eczacılık ilmi. pharmacologist farmakolog, eczacılık uzmanı. ilâçların bileşimini ve hazırlanma usullerini anlatan kitap; bir eczanede bulunan ilâçların toplamı. eczacılık; eczane. fener, fener kulesi; b.h. İskenderiye'ye yakın Faros adasında eski zamanlarda bulunan fener kulesi. (anat.) gırtlağa ait. (tıb.) farenjit, gırtlak iltihabı. gırtlak muayenesine mahsus alet. (tıb.) gırtlağı yarma ameliyatı. (anat.) farinks, yutak. safha, görünüş; (astr.) ay veya diğer bir gezegenin değişik görünümlerinden her biri, faz; (fiz.), (zool.), (kim.) faz, safha; (A.B.D.) herhangi bir şeyi safhaları ile hazırlamak veya sunmak. phase down yavaş yavaş azaltmak. phase in yavaş yavaş kullanmaya başlamak. phase out safha safha bitirmek. phase meter iki ayrı elektrik akımı arasındaki faz farkını olçmeye mahsus alet. (kıs.) Doctor of Philosophy doktorluk payesi. sülün, (zool.) Phasianus colchicus. peacock pheasant yaban tavusu, (zool.) Polyplectron napoleonis. (bak.) phoenix (kim.) uykusuzluk ve asabiyet hallerinde kullanılan bir uyku ilâcı. (kim.) fenol. (biyol.) kuşların göçmesi ve ağaçların tomurcuklanması gibi olaylar üzerindeki iklimsel etkilerden bahseden bilim dalı. doğal olaylarla ilgili veya bu olaylar kabilinden; olağanüstü, harikulade, hayret verici. phenomenalism (fels.) olaycılık phenomenally harikulade bir şekilde. doğal olayları inceleme ilmi. (çoğ.)- na) görüngü ve olay, fenomen; olağanüstü şey, harika. (ünlem) Of ! (sabırsızlık veya tiksinme belirtir) (bak.) vial. kur yapmak, flört etmek, kadın peşinde koşmak. philanderer kur yapan adam, kadın peşinden koşan adam. hemcinsine karşı şefkat gösteren, iyiliksever; insan sevgisine ait. philanthropically hayırseverlikle, hayır işleri için. hemcinsine şefkat gösteren kimse, hayır sahibi; insanları seven kimse. insanseverlik, hayırseverlik. pul koleksiyonculuğu, posta pullarını toplama merakı. philatelist pul meraklısı. (sonek) seven, meraklısı, destekleyen: bibliophile kitap seven kimse. filarmonik, müzik seven. philharmonic orchestra filarmoni orkestrası. bir kimseyi tenkit niteliğinde olan sert nutuk. Filipin Adaları. Filibe'nin eski ismi. Filistinli; estetik anlayış ve zevkten yoksun kimse; Filistinlilere ait; kültürsüz, inceliği olmayan. (mak.) başı "x" şek linde oluklu vida. Phillips screwdriver yıldız tornavida. filoloji ile ilgili. filoloji; dilbilim; klasik ilim. philologist dil bilgini, filoloji uzmanı, dilci. (siir) bülbül. (mit.) düşmandan kurtulsun diye bülbül şekline sokulmuş bir prenses. içi çift çıkan yemiş üzerine oynanan bir çeşit lâdes oyunu; lades oyununu kazanana verilen hediye. çocuk sevgisi. filozof; hayatını felsefe ve mantık üzerine düzenleyen kimse; güçlükler karşısında filozof gibi kendine hâkim olabilen kimse. philosopher' stone. simyada iksir, başka madenleri altına çevir diği farzolunan tılsımlı taş. felsefeye ait; felsefi, filozofça; akıllıca, sakin, düşünceli. philosophically filozofça, düşünerek. take (it) philosophically umursamamak. filozofça konuşmak veya düşünmek; felsefeyle meşgul olmak. felsefe; pratik zekâ; ağır başlılık. moral philosophy ahlâk ilmi. natural philosophy (eski) biyoloji, tabiat bilgisi. aşk iksiri, karşısındakinde aşk uyandırmak gayesiyle içirilen tılsımlı içki; aşk iksiri içirmek. (tıb.) filebit, flebit. (tıb.) damardan kan alma. phlebotomist kan alma mutehassısı. phlebotomize kan almak. balgam; soğukkanlılık; kayıtsızlık, kaygısızlık. soğukkanlı, ağır tabiatlı, sakin, kendine hâkim. phlegmatically soğukkanlılıkla. (bot.) damar dokularının kalburlu borular (kıs.)mı. simyacıların yanma olayının esası olarak kabul ettikleri uçucu madde. phlogistic bu madde ile ilgili. Kuzey Amerika'da bahçelerde yetişen bir çiçek. (bot.) Phlox. (sonek) aşırı derecede korku veya nefret. fobi, fobya, korku, belli bir şey veya duruma karşı duyulan aşırı korku. bir çeşit sinekyutan, (zool.) Sayornis phoebe. (mit.) güneş tanrısı Apollo; ( şiir )güneş. (tar.) Fenike. Phoenician Fenikeli, Fenike'ye ait; Fenike dili; Fenikeli kimse. anka, ölümsüzlük sembolü olarak kabul edilen ve Arabistan çöllerinde yaşadığı farzedilen çok güzel bir kuş. (kıs.) phonetics seslendirmek. phona'tion seslenim. (dilb.) ses. (k. dili) telefon; telefon etmek. fonem. fonem bilimi; fonem sistemi. fonetik, sesçik. phonetic alphabet fonetik alfabe. phonetic spelling fonetik imlâ. phonetically fonetik olarak. phonetics sesbilim, fonetik. sese ait, sesli. phonics okuma öğretirken kullanılan fonetik kuralları; akustik ilmi. fonogram, bir hece veya sesi gösteren işaret. pikap, fonograf. phonograph'ic fonografa ait veya fonograf ile yapılan. phonograph'ically fonografik olarak. steno: pikap yapımı. fonoloji. ses dalgalarını gözle görülen şekiller halinde kaydeden alet. (A.B.D.), (argo) sahte, düzme, kalp; sahte şey; kendine sahte sıfat veren kimse. (kim.) fosforik asit tuzu, fosfat; fosfatlı suni gübre; asit fosforikle yapılan şurup. fizyol. kapalı göze tazyik sonucunda meydana gelen ışıklı hayal. (kim.) hidrojen ile fosfor kanşımından meydana gelen sarmısak kokulu ve çok zehirli bir bileşim. fosforlu madde. karanlıkta fosfor gibi ışıldamak. phosphorescence ısı vermeden fosfor gibi karanlıkta ışıldama. phosphorescent fosfor gibi ışıldayan. (kim.) fosforlu. fosfor. (kıs.) photograph, photography. (k. dili) fotoğraf. photo finish fotofiniş, yalnız ışıkta yaşayan. fotosel. ışığın kimyasal etkilerine ait. fotokimya. (matb.) filim ile dizme aleti. (matb.) ışık dalgalarının tesiri ile fazla elektrik akımı geçirme özelliği. ışık ile kopya, fotokopi. photocopier fotokopi makinası. ışınların bitkilerin hareketi ile olan ilgisini tetkik eden ilim dalı. ışınlar ile elektriğin ortak etkilerine veya birinin diğerini hasıl etme gücüne ait, fotoelektrik. photoelectric cell fotosel. fotoğrafçılık işlemi ile yapılan klişe; bu klişeden çıkarılan resim. fotoğraf vasıtasıyle klişe çıkarma işi; böyle bir klişeden yapılan resim. fazla ışık veren lamba. (kıs.) photograph, photographic, photography. (biyol.) ışık husule getiren veya saçan; fotojenik, fotoğrafta güzel çıkan. photogenically fotojenik olarak. fotoğraf; fotoğraf çekmek. color photograph renkli fotoğraf. instantaneous photograph. enstantane. photograph'ic fotoğrafla ilgili. photograph'ically fotoğrafla; fotoğrafta olduğu gibi. fotoğrafçı. fotoğrafçılık. fotogravür, fotoğrafla klişe yapma işi; fotogravürle çıkarılan klişe. güneşin fotoğraflarını çekmeye mahsus teleskop. gazetede çok fotoğraf kullanma. ışıkölçer, fotometre. photometry ışınların kuvvetini ölçme; bununla uğraşan optik dalı. ışıkölçerle ilgili. mikroskop ile büyütülmüş şeylerin fotoğrafı. (fiz.) foton, ışık enerji birimi. (foto.) ofset. ışıktan korkma, Işık fobisi. filme alınan sahne oyunu. ışığa hassas olan alıcı sinir. ışığa hassas. fotosfer, ışıkküre. fotostat, negatife lüzum kalmadan doğrudan doğruya fotoğraf çeken makina; böyle çekilen fotoğraf. photostat'ic fotostatik. (biyokim.) karbon özümlemesi, fotosentez. (biyol.) organizmanın ışığa karşı hareketi. telle resim gönderme usulü. gökcisimlerinin fotoğrafını çekebilen teleskop. (tıb.) ışın ledavisi. aldığı ışına göre elektrik akımı ileten transistor. ışık tesiriyle yön değiştiren. (biyol.) ışıkgöçüm. fotoğraftan yapılan klişe; böyle klişeden basılan resim. klişe kullanarak tipo dizgisine uygun yapılan herhangi bir baskı işlemi. ibare; deyim, tabir; (müz.) cümle; seri halinde dans figürü; uygun cümle veya kelimelerle ifade etmek; (müz.) bir parçayı cümlelemek. phrase book hazır cümle kitabı. phrasemongeri. süslü cümleler kullanan kimse. prepositional phrase edat ile başlayan ibare. ifade tarzına ait. cümle tertibi usulü, ifade tarzı, şive; terim veya deyim. deyim kurma tarzı; (müz.) cümleleyiş. (sosyol.) aşiret, boy, uruk. yeraltı suyu ile ilgili. (bak.) frenetic. zihne ait; (anat.) diyaframa ait, frenik. phrenic muscle (anat.) diyafram kası. (tıb.) beyin humması; menenjit; diyafram iltihabı. frenoloji. tar. Frikya, Kütahya ve Afyonkarahisar yöresinin eski ismi. Phrygian Frikya'ya ait; Frikyalı; Frikya dili. (tıb.) verem; devamlı zayıflama; nefes darlığı, astım; veremli; astımlı. (tıb.) verem. botaniğin deniz yosunlarını inceleyen dalı. Musevilikte Kitabı Mukaddes'ten kısa bir parça taşıyan deri kutu; muska, hamail, tılsım. (biyol.) filuma ait; ırka özgü. (bot.) yaprak veya yapraksı şey. (zool.) yaprak ayaklı. (bot.) yaprak dizilişi. flokseride familyasından üzüm kütüklerini tahrip eden pek küçük bir böcek, bir çeşit fidan biti. (biyol.) bitki veya hayvan tipinin gelişim tarihi. (çoğ.)- la) (biyol.) kol, filum. (kıs.) physical, physician, physics. fizikçi . (-ked,- king) tıp ilmi, hekimlik; dahilden verilen ilâç; mushil: dahili ilaç vermek; müshil içirmek; amel vermek. maddi, maddeye ait; cismani, bedensel; fiziksel, fiziki, tabiat ilmine ait .physical education bedeneitimi. physical examination sıhhi muayene. physical geography fiziki coğrafya. physical sciences tabii ilimler. a physical impossibility fiziksel imkânsızlık. physical therapy fizik tedavisi. physically bedenen, vücutça. doktor, hekim. fizik. fizyonomi; dış görünüş. physiognom'ical simaya veya görünüşe ait. doğayıtanımlama; fiziki coğrafya. fizyolojik, diriksel. physiologically fizyoloji kaidelerine göre, fizyolojik bakımdan. fizyoloji. physiologist fizyolog. fizik tedavisi. bünye, vücut, beden yapısı. bitkilerin başlangıç ve gelişimi ile uğraşan ilim. bitkileri tanımlama ve sınıflandırma. (eski) botanik, bitkibilimi. bitki patolojisi. Yunan alfabesinin on altıncı harfi; (mat.) pi. birbirine karışmış matbaa harfi; harfleri birbirine karıştırmak. (anat.) beyin zarlarından biri. kefaret eden; kefarete muhtaç, günahkâr; suçlu (müz.) çok hafif (sesle), (kıs.) pp. piyanist. (müz.) hafif (sesle), (kıs.) p. piyano. piano stool vida ile alçalıp yükseltilebilen piyano taburesi. grand piano kuyruklu piyano. upright piano düz piyano, dik piyano. piyano. kuruş; bazı memleketlerde esas para biriminin yüzde biri. bilhassa italyan şehirlerinde meydan, piyasa yeri; üstü kapalı direkler altı; (A.B.D.) ev balkonu, veranda. on iki puntoluk matbaa harfi. (tıb.) tebeşir ve çamur gibi yenmez şeylere karşı duyulan anormal iştah. (İsp.) boğa güreşlerinde boğayı kargı ile kışkırtan atlı. (edeb.) külhanbeyler veya sabıkalılar arasında geçen. korsan. (A.B.D.) önemsiz kimse veya ,şey; önemsiz, küçük, değersiz, hakir. not worth a picayune beş para etmez, hiç bir değeri olmayan. önemsiz, değersiz. baharatlı karışık turşu. (müz.) pikolo, tiz sesli küçük flüt. kazma; kürdan; mızrap; seçme hakkı veya fırsatı; elle toplanan meyva miktarı; ucu sivri bir şey ile, dürtme. seçmek; delmek, delik açmak; kazmak; yolmak, koparıp toplamak; çıkartmak; azar azar yemek; aşırmak, çalmak; anahtarsız açmak (kilit); gagalamak; (müz.) telli çalgıları parmaklarla çalmak. pick a fight kavga etmek. pick and choose istedigi gibi seçmek. pick at ile oynamak; iştahsızca yemek; (A.B.D.), (k. dili) dır dır etmek. pick off koparmak; birer birer vurup düşürmek (tabanca ile) pick on seçmek; (k. dili) durmadan kusur bulup azarlamak, dır dır etmek. pick one' way engelleri yenerek kendine yol açmak. pick out seçmek, ayırmak; (müz.) ağır ağır nota çıkarmaya çalısmak. pick over ayıklamak. pick to pieces çekiştirmek; çürütmek (sav) pick up kaldırmak, toplamak; devşirmek; rasgele bulmak; pratik olarak öğrenmek, kulaktan öğrenmek (dil); almak; toplanmak; (k. dili) iyileşmek; ilerlemek, gelişmek; hızlanmak. a bone to pick paylaşılacak koz. omuzda, sırtta. asağ. zenci çocuk . kazma. elde kalan, elenmiş. toplayıcı şey veya kimse; pamuk atma makinası; herhangi bir deliği temizlemeye mahsus alet. Kuzey Amerika'ya mahsus bir tür turnabalığı, (zool.) Esox lucius. kazık; (ask.) ileri karakol, posta; inzibat postası; grev gözcüsü; kazıklarla etrafını çevirmek, kazık dikerek çit yapmak; hayvanı iple kazığa bağlamak; nöbetçi veya karakol koymak; karakol vazifesini yapmak; grev gözcülüğü yapmak. pick et fence kazıklardan yapılmış çit. picket line grev gözcülerinin meydana getirdiği hat. picket rope hayvanı kazığa bağlayacak ip. toplama; toplanılan şey; (çoğ.) toplanılacak artıklar; aşırma; aşırılan şey. slim pickings (k. dili) kıtlık, darlık, imkânsızlık. salatalık turşusu; salamura; (k. dili) sıkıntılı veya güç durum, varta: madeni eşyayı temizlemeye mahsus asitli karışım; ing., (k. dili) afacan çocuk; turşusunu kurmak, salamura yapmak; asitle temizlemek. pickled turşusu kurulmuş; rengi ağartılmış (tahta); (argo) sarhoş, (slang) turşu. anahtarsız kilit açan kimse; hırsız; maymuncuk, tavşan anahtarı. (k.dili) canlandırıcı içki. yankesici. hız alma, hızlanma; pikap kolu; radyoda mikrofon tertibatı; alıcı veya kaydedici cihaz; (oto.) pikap; (k.dili) gelişme, ilerleme; oyunda top yere dokunduktan sonra tutma veya vurma; (k.dili) canlandırıcı şey; (argo), (slang) avlanacak keklik, kaldırma. piknik; kolay veya hoşa giden iş; pikniğe gitmek, piknik yapmak. piko. ebrulu karanfil, (bot.) Dian thus caryophyllus picric. (kim.) pikrik asit. harf yerine resim kullanılan yazı, resimyazı. resimlere ait; resimli; resim gibi, resim şeklinde ifade edilmiş; grafik halinde; resimli dergi. pictorially resimlerle; resim gibi. resim, tasvir, suret, timsal; tanımlama, tarif; filim; gorüntü; tanımlamak, tarif veya tasvir etmek, resmetmek; canlandırmak, tasavvur etmek, hayal etmek. picture book resim kitabı, resimli kitap. picture frame resim çerçevesi. picture gallery resim galerisi. picture postcard kartpostal. picture tube kineskop. picture window manzara seyredebilmek için büyük pencere. come into the picture ortaya çıkmak. draw a picture resim çiz mek; göz önüne sermek. moving pictures sinema. the pictures (İng.) sinema. the picture of health sıhhat numunesi. pitoresk, resim konusu olmaya elverişli, renkli, etkili; güzel; canlı, kuvvetli (ifade) picturesquely pitoresk bir şekilde. picturesqueness pitoresk oluş; güzellik, canlılık. hafife almak, etkisiz bir şekilde yapmak; su dökmek, işemek. piddle around boşuna uğrasmak. piddling önemsiz, ehemmiyetsiz, küçük, bayağı. milletlerarası yardımcı dili olarak kullanılan karışık dil. Pidgin English Uzak Doğu'da kullanılan ingilizceden bozma karışık dil. (ahçı.) tart; (argo) kolay şey; (argo) rüşvet. as easy as pie çok kolay. pie plant (A.B.D.), (leh.) ravent. saksağan. parça, (kıs.)ım, bölüm; dama taşı; (satranç) piyadeden yüksek taş; tüfek, top; (müz.) parça; piyes; resim; numune, örnek; madeni para. piece goods (tic.) metreyle satılan kumaş. piece of eight İspanyol doları, sekiz riyal'(den.) ibaret dolar. give one a piece of one' mind paylamak, azarlamak. break to pieces parça parça etmek; parçalanmak. by the piece parça başına. go to pieces parçalanmak; (k. dili) (kendini) dağıtmak. of a piece with aynı, tıp(kıs.)ı, benzer. speak one' piece kendi fikrini belirtmek. parça eklemek, parça vurmak, yamamak, parçalarını bir araya getirerek tamir etmek; birleşmek. piece on eklemek, ilâve etmek piece. out parça ilâve ederek tamamlamak. piece together parçaları bir araya getirmek. parça parça, yavaş yavaş; parçalardan yapılmış. parça başı iş. benekli, alaca. Pied Piper Fareli Köyün Kavalcısı. pied wagtail ak kuyruksallayan, (zool.) Motacilla alba. (coğr.) dağ eteğindeki. iskele, rıhtım; kemer veya köprü payandası; iki pencere veya kapı arasında bulunan duvar. delmek, içine işlemek, delip geçmek, delik açmak; nüfuz etmek; sırrını anlamak, içyüzüne vâkıf olmak; etkilemek, tesir etmek; bıçaklamak. Müzlerin oturduğu farzedilen Pieria ülkesine ait; şiir veya edebiyatla ilgili. dindarlık, kuvvetli inanç; softalık, aşırı dindarlık. pietist aşırı dindar kimse, softa. piestis'(tic.)(al) dindarca, sofuca. Allaha karşı hürmet; kendini Allaha adama; dindarlık; takva; ana babaya hurmet; dindarca davranış. (önek) basınç. pizoelektrik. basıölçer. (k. dili) saçmalamak, boş laf etmek; saçma söz, herze . (-ged,- ging) domuz; domuz yavrusu; domuz eti; domuz gibi adam; (mad.) pik, pik demiri; (A.B.D.), (argo) polis memuru; (A.B.D.),( argo) düşük kadın; yavrulamak (domuz) pig iron pik demiri. pig it domuz gibi yaşamak. pig Latin uydurma bir dil (birinci ses kelimenin sonuna getirilir ve ay ilâve edilir: igpay atinlay) buy a pig in a poke malı görmeden satın almak; körükörüne alışveriş etmek. guinea pig (bak.) guinea roast pig domuz kızartması. güvercin, (zool.) Columbidae; kumru; (argo) kolay aldanan kimse. carrier pigeon, homing pigeon posta güvercini. clay pigeon kurşun hedefi olarak makina ile fırlatılan tabak. göğüs tahtası dar ve çıkıntılı olan. korkak, ödlek. güvercin yuvası: yazı masasında kâğıt gözü; yazı masasının kâğıt gözüne yerleştirmek; tasnif etmek, sıralamak; bir yana atmak, hasıraltı etmek. korkak. ayak parmakları veya ayakları içe dönük. domuz ahırı, domuz ağılı . çamçak, tahta maşrapa. domuz gibi; obur; pis; bencil. piggishly domuzcasına, domuz gibi. piggishness domuz gibi oluş; domuzluk etme. küçuk domuz; obur kimse; haris kimse. piggy bank domuz şeklinde kumbara. sırtta. (A.B.D.) açık yük vagonuyle yüklü kamyon nakletme. inatçı, ters. renk maddesi, boya maddesi; toz boya; (biyol.) hayvan veya bitki dokularına renk veren madde, pigman. pig mentary renk maddesine ait; pigmanlı. pigmenta'tion boyadan meydana gelen renklilik; (biyol.) hücrelerin renkli madde hâsıl etmesi. Pigmy (bak.) pygmy. (bak.) Pygmy. Amerika'ya mahsus bir çeşit ufak ceviz; bir çeşit yer fıstığı. domuz ağılı. domuz derisi; (A.B.D.), (k. dili) Amerikan futbol topu. .domuz ağılı; domuz ağılına benzer pis ev . başın arkasından sarkan saç örgüsü. kazayağı, (bot.) Cheno podium. ıslıklı tavşan, (zool.) Ochotonus. turnabalığı, (zool.) Esox lucius. kargı, mızrak; kazma; sivri uç; ana yol, asfalt; paralı ana yol; kargı ile delmek veya öldürmek. kargılı asker. (A.B.D.), ( argo) ihtiyatla oynayan kumarbaz; herhangi bir işte ucuza kaçan kimse. tahta kargı sapı; ucu demirli baston. plain as a pikestaff apaçık, meydanda, aşikâr. pilav. saçlı, saçlara ait. (mim.) gömme ayak, plastro; duvara yapışık sütun. pilastered böyle sütunları olan. sardalya. temel veya iskele yapımında kullanılan büyük kazık; kazık kakmak; kazıklara dayamak. pile driver kazık varyosu, şahmerdan. tüy; kuş tüyü; (hav.) yığın, küme; (k. dili) büyük meblağ; çok büyük bina; ölü yakmaya mahsus odun yığını; (fiz.) atom reaktörü: (argo) servet, dünyalık; yığmak, kümelemek. pile in dolu,smak pile off, pile out inmek, hep birlikte inmek. pile on üşüşmek; tepeleme doldurmak. pile up yığmak, biriktirmek; yığılmak, birikmek; (k. dili) kazada çarpıp ezmek. (bot.), (zool.) tepeli. (çoğ.), (tıb.) basur memesi, hemoroid (çoğ.) -lea) (biyol.) kuş başının üst kısmı. (çoğ.)-lei) (bot.) mantarın şemsiye şeklindeki başı. basurotu, (bot.) Ranun culus ficaria .great pilewort sıracaotu, (bot.) Scrophularia. çalmak, aşırmak, (slang) yürütmek. pilferage çalma; çalınan şeyler. hacı, kutsal bir yeri ziyaret eden kimse; yolcu, seyyah; b.h., (çoğ.) 1620 yılında "Mayflower" gemisi ile Amerika'ya göç eden ingilizler. pilgrimage hac; kutsal bir yeri ziyaret; uzun ve çetin bir yolculuk . tüylü, havlı. temel kazıkları; kazık çakma. hap; hazım ve tahammülü güç bir şey;( argo) çekilmez kimse. the pill doğum kontrol hapı. a bitter pill yenilir yutulur olmayan bir şey, kabulü güç iş. yağma, çapulculuk, talan; çapul malı, ganimet; talan etmek, yağma etmek, soymak, ganimet olarak almak. direk, sütun; dikme, dik meye benzer şey; sütunlarla tutmak veya süslemek .pillar box ing posta kutusu. Pillars of Hercules Cebelitarık boğazının iki tarafındaki yüksek kayalıklar. a pillar of society topluma dayanak olan kimse, nüfuzlu kimse .from pillar to post bir güçlükten diğer bir güçlüğe; kapı kapı (dolaşma) hap kutusu; (ask.) küçük istihkam. at binicisinin arkasında ikinci bir biniciye mahsus yastık; motosikletlerde buna benzer yer. eskiden kullanılan ve boyun ve kolları geçirmeye mahsus delikleri olan suçluları teşhir aleti; bu alete bağlayarak teşhir etmek; teşhir etmek, elale min maskarası etmek. yastık; yastık gibi herhangi bir şey; (den.) cıvadra ıskaçası; yastığa yatırmak; altına yastık koymak. pillow block (mak.) şaft kovanı. pillow lace kopanaki. pillowy yastık gibi. yastık yüzü. kıllı, tüylü. pilosity tüylülük. (den.) kılavuz: dümenci; pilot; rehber; (A.B.D.) lokomotif mahmuzu; kılavuzluk etmek, rehber olmak, yol göstermek; (uçak) kullanmak. pilot engine kılavuz lokomotif. pilot fish Malta palamudu, (zool.) Naucrates ductor. pilot light şofbende devamlı olarak yanan kuçük alev; kontrol lambası. drop the pilot kılavuzu salıvermek. pilotage kılavuzluk; kılavuz ücreti. kaptan köşkü. (bak.) pilose. hap, ufak hap. yenibahar, (bot.) Pimenta officinalis; tatlı taze kırmızı biber, (bot.) Capsicum annuum. pezevenk, muhabbet tellâlı kadın simsarı; pezevenklik etmek. farekulağı, (bot.) Anagallis (tıb.) sivilce pimpled, pimply sivilceli. (-ned, -ning) toplu iğne; askı çivisi; mil; broş, iğne; kuka, lobut; kenetleyici veya bağlayıcı şey; oklava; değersiz şey; (çoğ.), (k.dili) bacaklar; (müz.) telli çalgılarda akort anahtarı; toplu iğne ile tutturmak; iliştirmek, tutturmak, tespit etmek; elini kolunu bağlamak, hareket serbestisini sınırlamak; kapmak; (A.B.D.), (argo) nişanlanmaya söz vermek. pin down mecbur etmek; teferruatmı araştırmak. pin money harçlık; bir erkeğin karısına verdiği cep harçlığı. pin on mesul tutmak, pin one' faith on birisine veya bir şeye çok güvenmek. pin up yere düşmesin diye toplu iğne ile tutturmak. belaying pin (den.) armadura çeliği. pins and needles karıncalanma, uyuşma. on pins and needles huzursuz, endişeli, diken üstünde. (İsp.) ananas; ananas şurubu. pina cloth ananas yaprağının liflerinden dokunan ince kumaş. (bot.) çamgillere ait. çocuk önlüğü, göğüslük. (bot.) bir cins fıstık çamı. bir çeşit kumar otomatı. (Fr.) (kıs.)kaç gözlük, kelebek gözlük. (çoğ.) kerpeten; (zool.) kıskaç; (ask.) kıskaç hareketi. çimdiklemek, (kıs.)tırmak; sıkıştırıp acıtmak, ıstırap vermek, ağrı vermek, acıtmak; açlık veya ıstırap ile zayıflatmak; (argo) çalmak, aşırmak; (argo) tutuklamak, ele geçirmek; (den.) rüzgâra karşı gitmek; vurmak, sıkmak; cimrilik etmek. çimdik; tutam; (kıs.)ma, (kıs.)ııma; sıkıntı, ihtiyaç, zaruret, darlık; (argo) hırsızlık; (argo) tevkif. a pinch of salt bir tutam tuz. in veya at a pinch ihtiyaç karşısında, icabında. take it with a pinch of salt ihti yatla dinlemek. altın taklidi olarak kullanılan bakır ve çinko alaşımı; taklit şey; taklit, adi. lastik boruya sıkıştırılarak sıvının akmasına engel olan kıskaç, pens. (kıs.)kaç (çoğ.) kerpeten; (zool.) (kıs.)kaç. (beysbol) sırası olan oyuncu yerine vuruş yapmak; başkasının görevini yapmak. pinchhitter acil durumda başkasının görevini yapan kimse. iğnedenlik, iğne yastığı. çam, (bot.) Pinus; çam ağacı; fıstık çamı, (bot.) Pinus pinea pine barren çamlık kumsal. pine cone çam kozalağı. pine needle çam iğnesi. pine tar çam katranı. Aleppo pine Halep çamı, (bot.) Pinus halepensis. ground pine (bak.) ground Scotch pine sarıçam, (bot.) Pinus sylvestris. stone pine fıstık çamı, (bot.) Pinus pinea wild pine katran çamı, (bot.) Pinus rigida. ( away ile) üzülmek, bitkin bir hale gelmek, zayıflamak, bitmek; (for ile) özlemek; hasret çekmek. kozalaksı. pineal gland (anat.) beyin epifizi. ananas, (bot.) Ananas comosus. yeni yeni biten kuş tüyü. kurşunun havada çıkardığı ses, buna benzer herhangi bir ses. pingpong, masa tenisi. yağlı, kaygan. topluigne başı; ufak ve önemsiz şey; (argo) aptal kimse. iğne ile açılmış delik, ufak delik. (zool.) kanat; iri kanat tüyü; kanat tüyleri; kanadın kuşun gövdesinden en uzak olan mafsalı; kuşun uçmasını engellemek için kanadının ucunu kesmek; bir kimsenin elini kolunu bağlamak; bağlamak. (mak.) büyük dişli çarka uyan küçük dişli çark . pembe renk; karanfil, (bot.) Dianthus; en üst derece; (İng.) tilki avcılarının giydikleri kırmızı ceket; (İng.) tilki avcısı; (k. dili), (aşağ.) solcu; pembe in the pink of condition sıhhatça en iyi durumda. pink tea (A.B.D.), (k. dili) kabul günü. pinkish pembemsi, pembemtırak. pinkness pembelik. bıçaklamak; ufak delikler açmak; kenarını kertikli kesmek; (İng.) süslemek, tezyin etmek. pinking shears surfle makası. (tıb.)bulaşıcı. (A.B.D.), (k. dili) serçe parmağı. (A.B.D.), (argo), (aşağ.) solcu. (bot.) bileşik yaprağın bir yapracığı, yapracık; kulak kepçesi; (zool.) kanat, balık kanadı; pines, (zool.) Pinna nobilis. (den.) büyük filika . (mim.) bina ve duvar üzerine süs için yapılan sivri tepeli kule; doruk, tepe, zirve; en yüksek nokta veya devir; sivri tepeli kule yapmak; en yüksek noktaya ulaştırmak. (bot.) sapının iki tarafında tüy gibi yaprakları olan, tüysü. (bot.) yarıkları orta damara yakın gelen (yaprak) (bot.) bileşik yaprakların tekrar tekrar bölünmesinden meydana gelen yapracık; (zool.) küçük kanat gibi organ veya kısım. (A.B.D.)'de yetişen bodur ve meyvaları yenir çam ağacı, (bot.) Pinus edulis; fıstık çamı, (bot.) Pinus pinea. iğne ucu; ufakşey; kesin olarak yerini belirtmek. iğne batması; sinirlendirici ufak şey . yarım litrelik sıvı olçü birimi, bir galonun sekizde biri, (A.B.D.) 0,473 litre, (İng.) 0,550 litre . kılkuyruk, (zool.) Anas acuta. mil, eksen; dümenin erkek iğneciği. (A.B.D.) benekli ufak cins at; bir cins benekli fasulye. duvara asılabilen; (A.B.D.), (argo) cazibeli; duvara asılan seksi kadın resmi. çarkıfelek; fırıldak. küçük bir çeşit bağırsak solucanı, sivrikuyruk, askarit. çamlık; çam kokulu. yol açmak için önden giden kimse, öncü; (ask.) istihkâm taburunda er; yol açmak, öncülük etmek; akıncı ruhu ile işe girişmek. Allaha saygı gösteren; dindar, takva ehli; dindarlık perdesi altında yapılmış. piously takva ile, dindarca piousness takva, dindarlık. elma ve portakal gibi meyvaların çekirdeği;( argo) olağanüstü şey; harika kimse. (-ped, -ping) yumurtadan çıkmak için kabuğunu delmek; civciv gibi ''cik cik" diye ses çıkarmak. (-ped, -ping) (İng.), ( argo) yenmek; sınavda kalmak; hafifçe değip geçmek, sıyırmak (kurşun); öldürmek; ölmek pip out ölmek, son nefesini teslim etmek. zar veya domino üzerindeki nokta; radyoda saati bildiren hafif vuruşlardan biri; bir salkım çiçeğin tomurcuklarından her biri; bazı çiçeklerin kökü; teğmenlere takılan yıldız işareti. (bayt.) tavuklarda görülen dilaltı hastalığı, kurbağacık. boru; kaval, düdük; org borusu; pipo, çubuk; bir çubukluk tütün; (den.) silistre, silistre ile verilen kumanda; nefes borusu; 550 litrelik şarap fıçısı; (çoğ.), (müz.) gayda pipe clay lüleci çamuru, (kil.) pipe dream boş emel, hülya pipe organ borulu org. pipe stem pipo sapı. Put that in your pipe and smoke it (argo) ister inan ister inanma iş böyle . düdük çalmak; düdük çalarak kumanda vermek; borularla teçhiz etmek; elbiseyi şeritle süslemek; (den.) silistre ile çağırmak .pipe down! (argo) sus kes se- sini. I pipe up (k. dili) söz söylemek. yılan iğnesi. (zool.) Syng nathus ophidion. boru donanımı. petrolü uzun mesafelerden nakleden boru, petrol hattı; gizli bilgi iletme vasıtası. gayda çalan kimse; kavalcı; güvercin yavrusu; soluğan. at Pay the piper and call the tune parayı veren dudüğü çalar. pipet. kaval çalan; ıslık çalan (rüzgâr), düdük gibi ses çıkaran, tiz, kulak tırmalayıcı; kaval çalma; kaval ile çalınan hava; borular; şerit, harç, sutaşı; pasta üze- rine krema ile yapılan şerit şeklinde süs; kulak tırmalayıcı ses. piping hot çok sıcak; buram buram . incirkuşu, (zool.) Anthus red throated pipit kızıl gerdanlı incirkuşu, (zool.) Anthus cervinus. tawny pipit kır incirkuşu, (zool.) Anthus campestris. küçük toprak kap güveç; çamçak. lezzetli birkaç çesit elma; çekirdek; (argo) harika kimse veya şey. (kıs.)a boylu insan; değersiz kimse. mayhoş; etkileyici, cazip, tesirli, merak uyandırıcı. piquancy cazibe; mayhoşluk. pike (kumaş) incinme, kırılma, darılma; hatırını kırmak, incitmek, darıltmak; tahrik etmek, kışkırtmak. pique oneself övünmek, kendini bir şey zannetmek. (Fr.) bir çeşit kâğıt oyunu, piket. Pire limanı. piraya, (zool.) Pygocen trus pırava. korsan; korsan gemisi; korsanlık etmek; başkasının eserini izin almadan yayımlamak. piracy korsanlık; izinsiz olarak yayımlama, intikal. ağaç kütüğünden oyulmuş kayık. tek ayak üzerinde veya parmak uçlarında dönüş yapma; ayak parmakları üzerinde dönüş yapmak. (huk.) başkasının karasularında balık tutma hakkı; balık avlama yeri. balıklara veya balıkçılığa ait; balıkçılıkla geçinen. (çoğ.), (astrol.) Balık burcu; (zool.) balıklar. balık uretimi. balık gibi; balığa ait. (zool.) balık yiyen, balıkla beslenen. ( ünlem ) Öf ! Püf ! (iğrenme belirtir) Burdur yöresinin eski ismi. bezelye şeklindeki. (eski), (leh.) karınca. kaba su dökmek, işemek; idrar, çiş, sidik. pissed off kaba kızgın. şamfıstığı, Antep fıstığı; şamfıstığı ağacı; şam- fıstığı yeşili. (bot.) pistil, dişi organ, boyuncuk ve stigmadan ibaret dişi çiçek organı. pistillate (bot.) dişi organı olan. (-led,-ling) pistol, tabanca, revolver, piştov; tabanca ile vurmak. pistol grip tüfeklerde tabanca kabzasına benzer yer. pistol shot tabanca ateşi; ta- banca menzili. pistolwhip tabanca namlusu ile vurmak. (mak.) piston; (müz.) nefesli çalgılarda piston. piston crown (mak.) piston başı. piston ring piston yayı. piston rod piston kolu. (-ted, -ting) çukura yerleştirmek; çukurlaştırmak; ufak çukurlarla doldurmak; dövüş meydanına çıkarmak (horoz); bir birine karşı kışkırtmak; çekirdeklerini çıkarmak; (tıb.) geçici olarak çukurlaşmak. pit one against another birbiriyle mücadeleye sokmak, kapıştırmak . şeftali gibi etli meyvaların çekirdeği. çukur; hendek şeklinde tuzak; cehennem; horoz dövüştürülen yer; (anat.) koltuk altı gibi çukur yer, koltuk altı; çiçek bozuğu gibi ciltte kalan küçük çukur; düz bir satıh üzerindeki girinti veya çukur; (İng.) tiyatroda parter ile orkestra arasındaki yerler; (A.B.D.) borsada bölüm. pit viper çıngıraklıyılan. clay- pit kil yatağı. gravel pit çakıltaşı yatağı. birbirini takip eden vuruşlarla; hafif hafif çarpma; hafif hafif çarpmak. zift, kara sakız; bazı ağaçlardan çıkan çamsakızına benzer bir madde; ziftlemek, ziftle kaplamak. pitch pine çıra; çıralı çam as black as pitch simsiyah, zift gibi. atmak, flrlatmak; kurmak (çadır); (müz.) tam perdesini vermek; düşmek, birdenbire düşmek; (den.) baş kıç vurmak (gemi); ( beysbol) atıcı vazifesini görmek; karar vermek; sendelemek; aşağıya meyletmek. pitch in (k. dili) beraber çalışmak; girişmek. pitch into üstüne saldırmak, atılmak. pitch on rasgele seçmek. pitch woo (argo) sevişmek. pitched battle meydan savaşı. alçalma veya yükselme açısı; en üst veya alt derece; (vida) adım; atım, atış; atılan şey; (den.) geminin baş kıç vurması; meyil, eğim; (müz.) perde; işportacının tezgâh yeri; (A.B.D.), (k. dili) satış taktiği. pitch accent (dilb.) ses tonu ile vurgulama. pitch pipe (müz.) ses perdesini gösteren düdük, akort düdüğü. absolute pitch (müz.) bir sesi tam istenilen perdede söyleme veya kulaktan anlama kabiliyeti. sales pitch malı methederek yapılan satış reklâmı standard. pitch (müz.), (A.B.D.) A perdesi için saniyede 440 çevirim . yazı tura atma oyunu. simsiyah. uranyum ve radyumlu maden cevheri. zifiri karanlık. (A.B.D.) testi, surahi, ibrik; maşrapa; (bot.) ibrik şeklinde yaprak. pitcher plant (bot.) yaprakları ibrik şeklinde olan bitki. Little pitchers have big ears. Ço- cukların kulağı delik olur. (beysbol) topu atan oyuncu; bir cins golf sopası. pitcher' mound (beysbol) atıcının durduğu tümsek yer. saman tırmğı; saman tırmığı ile savurmak. ( argo) seyyar satıcı, işportacı. gevrek ve camsı volkanik kaya. zift gibi; karanlık, kasvetli, kara. pitchiness ziftli oluş; karanlık. merhamet uyandıran, acınacak halde olan, hazin. gizli tehlike veya güçlük; tuzak. yumuşak ve süngerimsi doku; (bot.) birtakım ağaçlarda gövde veya dalın içindeki yumuşak öz; (zool.) kuş tüyünün yumuşak özü; kemik iliği; öz, cevher kuvvet, ruh; hayvanı omuriliğini kesmek suretiyle öldürmek; omuriliği veya beyni tahrip etmek; bitkinin sapından yumuşak özü çıkarmak. pith helmet mantara benzer maddeden yapılmış güneş şapkası, kolonyel şapka. evrim teorisinde insanla maymun arasında olduğu farzolunan insan. özlü, özü çok; kuvvetli, etkileyici, tesirli, az ve öz. pithily kuvvetle, etkileyici olarak. pithiness kuvvet, etkileyici oluş, tesir. acınacak halde olan, merhamet uyandıran, acıklı. pitiably acınacak halde. merhamet uyandıran, acınacak halde olan; değersiz, aşağılık. pitifully merhamet uyandırarak. pitifulness acınacak hal. merhametsiz, taş yürekli, kalpsiz. pitilessly merhametsizce. pitilessness merhametsizlik. maden ocağı işçisi; krank mili. dağcılıkta kullanılan madeni mıh, piton. az miktarda gelir. hızlı ve hafif patırtı. (tıb.) balgam salgılayan; (biyol.) sümüksü. pituitary gland, pituitary body hipofiz guddesi. pituitous balgama ait. acıma merhamet, şefkat; acınacak şey; acımak, merhamet etmek. feelpity for acımak. for pity' sake Allah aşkına out of pity merhameten, acıyarak. take pity on merhamete gelmek. What a pity! Ne yazık! Vah vah! mil, eksen, mihver; mil üzerine yerleştirmek; mil veya eksen üzerinde dönmek. pivotal mil kabilinden, mile ait; asıl, esas. (çoğ.), (A.B.D.), (argo) sinema; resimler. (k. dili) kaçık, çatlak, delidolu; (argo) sarhoş. peri. pizza. (müz.) tellerin parmak çekişleriyle seslendirilmesi, pizzikato; pizzikato usulünde çalınan; pizzikato usulünde (kıs.) pack, park, peak, peck. (kıs.) psychokinesis. (kıs.) package (kıs.) place, plate, plural. kolay yatışır, kolay affeder; teskin edilmesi mümkün. yafta, afiş, levha, ilân levhası; afişlerle ilân etmek; üzerine yafta yapıştırmak. teskin etmek, yatıştırmak. placative placatory yatıştırıcı. yer, mevki, mahal, mekân, mevzi; küçük sokak veya meydan; semt, şehir, kasaba; ev; (mat.) hane; mevki, memuriyet, görev, vazife. place card davetlilerin sofradaki yerlerini gösteren kart. place in the sun iyi durum. place kick (spor) saha üzerine konulmuş olan topa vuruş. give place to öncelik tanımak; yer vermek. go places ( argo) başarıya ulaşmak. high places yüksek. out of place yersiz, münasebeti olmayan. take place vaki olmak, meydana gelmek. koymak, bir yere koymak, yerleştirmek; bir memuriyete veya işe koymak; vermek, yatırmak (para); atamak, tayin etmek; çıkarmak, tanımak; koşuda ikinci gelmek;( spor) birinci, ikinci veya üçüncü gelmek; derece almak; bırakmak; sınıflandır- (mak.) place a bet bahse girmek. place an order sipariş vermek, ısmarlamak. (çoğ.) -bos, -boes) hastaya ilâç diye verilen tesirsiz madde. koyma, yerleştirme. (anat.) meşime, son, plasenta; (zool.) etene; (bot.) bitki tohumunu etrafındaki zarfa bağlayan kısım. placental plasentaya ait. nehir sularının getirdiği altınla karışık aluvyon. placer mining böyle birikintiden altın ayırma işlemi. derece veya yer alan şey veya kimse. (Lat.) kabul, tasvip, tensip; olumlu oy. sakin, yumuşak, uysal, halim selim. placidity skunet, yumuşak başlılık, huzur placidly süku- ünetle, uysallıkla. giyside fermuar yeri; eteklik cebi. (zool.) tabak şeklindeki; köpekbalığı gibi tabak şeklinde pulları olan. bir başkasının eserini kendisininmiş gibi yayımlamak, intihal etmek. plagiarism intihal; intihal edilmiş eser. plagiarist intihal eden kimse. plagiary başkasının eserini kendisine mal etme, intihal. belâ musibet; taun, veba; (k. dili) baş belâsı, dert; uğraşmak, rahatsız etmek; eziyet vermek, başına bela kesilmek; belâsını vermek. Plague take it I Plague on it! Allah belâsını versin! black plague kara veba. white plague verem. (k. dili) sıkıcı, baş belâsı olan. pisibalığı (zool.) Pleuronectes platessa. ekose; ekose kumaş; ekose desen; İskoçya dağlılarının kullandıkları ekose şal. düz; sade, şatafatsız, süssüz, basit; açık, vazıh; dobra dobra söylenmiş; alelade; baharatsız, sade (yiyecek); sadece; ova, düzlük. plain dealing dürüstlük; doğru iş. plain living basit yasayış. plain sailing (k. dili) güç tarafı olmayan iş. plain text çözülmüş şifre. in plain words açıkça, vuzuhla; sadelikle, sussüz olarak. plainness düzlük; sadelik, süssüzluk; açıklık, vuzuh. sivil polis; detektif. (müz.)( eski )bir tarz kilise müziği. açık sözlü. şikâyet, yakınma; feryat, figan. (huk.) davacı. yakınan sızlanan, kederli. plaintively sızlanarak. örgü; kıvrım, pli, kırma; örmek; kıvrım yapmak. (-ned,- ning) plan; kroki, taslak; tertip, niyet maksat, fikir; yol, usul, tarz; planını çizmek; plan kurmak, tasarlamak; tertiplemek düzenlemek; düşünmek, niyetlenmek, working plan ilk tasarı, ge- çici. plan planner plan yapan kimse. düzeysel. (zool.) planarya. (geom.) düzlem, müstevi; düzey; safha, derece; tayyare, uçak. inclined plane (geom.) eğik düzlem on the same plane aynı düzeyde, müsavi, aynı derecede. plane tree çınar, (bot.) Platanus. rende, marangoz rendesi, planya; bir çeşit mala; düzeltmek, rendelemek; üstünu temizlemek; (den.) suyun yüzünde uçar gibi gitmek. tamamıyle düz, dümdüz; mustevi, düzlem; yassı. plane angle (geom.) düzlem açı, basit açı. plane figure (geom.) düzlem şekil. plane geometry düzlem geometri plane table plançete. (bak.) planing machine. gezegen, seyyare. yıldızları ve güneş sistemini hareket halinde canlandlran cihaz; bu cihazın içinde bulunduğu bina. gezegenlerle ilgili, gezegen gibi; seyyar, gezginci; dünyasaı. planetary gear (mak.) büyuk bir dişli çarkın içinde dönen küçük dişli. bir gezegene iniş. (astr.) küçük gezegen, asteroid planetoid. dalga gibi çarpan veya döven, yankılanan; gurultulu. planimetre, düz bir alanın yüzolçümünü ölçen alet planimetry yüzölçümü ölçme usulu. planya makinası, planya tezgâhı. planing mill kereste rendeleme fabrikası. düzlem küre. kalın tahta, döşemelik tahta; dayanak, destek; parti programında madde. walk the plank geminin yan tarafından uzanan kalasın üzerinden suya düşüp bozulmak. kalas döşemek, tahta kaplamak; kızartıp veya haşlayıp servis yapmak; (k. dili) fırlatmak. plank down, plank out hemen ödemek . plankton. bir yüzü düz obur yüzü içbükey olan. bir yüzü düz öbür yüzü dışbukey olan. bitki, ot; fabrika, atelye; bir kurumun malı olan bina veya arazi; demir baş; teçhizat; (argo) hile oyun, tuzak; şakşakçı; seyircilerin arasında oturup rol ya- pan oyuncu; hikâyede sonradan etkisini gösteren belirsiz bir kısım. plant louse yaprak biti; bitkilere musallat olan bit., (zool.) Chermus sensitive plant kuseğen, küstümotu, (bot.) Mimosa pudica. dikmek, ekmek; kurmak, tesis etmek; tohumlarını atmak (fikir); denize balık tohumu ekmek; bahçe yapmak; mevzilendirmek; iskân etmek, yerleştirmek; (argo) aşketmek, indirmek, yapıştırmak (tokat); yutturmak. plant oneself dikilmek. plant out fideleri saksı veya limonluktan çıkararak toprağa dikmek. bir çeşit (müz.), (bot.) Musa paradisiaca; bunun pişirilerek yenen meyvası. koru, fidanlık; büyük çiftlik, geniş tarla, ekim alanı; istiridye yatağı; ekim. ekici, ziraatçı; tohum serpme makinası; büyük çiftlik sahibi; sömürge kurucusu . (zool.) insan ve ayı gibi butun tabanına basarak yuruyen; tabanına ağırlık vererek yurüyen hayvan. süs tabağı; madeni levha veya rozet. çalıları büküp örerek çit yapmak. su sıçratmak; su sıçratma; yağmurun şiddetli yağması. su birikintisi. (sonek), (biyol.) plazma. plazma; protoplazma; (min.) bir çeşit yeşil çakmaktaşı. plasmic plasmat'ic plazma veya protoplazma ile ilgili. (çoğ.)- dia) (biyol.) birkaç amipten oluşmuş mikrop, plazmodyum; sıtma asalağı, (zool.) Plasmodium. (bot.) plazma bozulumu. (sonek) canlı hücre. sıva; alçı; (tıb.) yakı. plaster cast (tıb.) alçı. plaster of Paris alçı. court plaster yapıştırıcı bant. mustard plaster hardal yakısı. porous plaster yakı. sıvamak, sıva vurmak; yakı yapıştırmak; yapıştırmak; (argo) tokatlamak, yumruklamak. yapıda sıva yerine kullanılan suni tahta. (argo)sarhoş, kufelik. plastik; naylon; şekil verilebilen; yoğrulabilen; plastik.plastic arts plastik sanatlar.plastic surgery plastik ameliyat.plasticity istenilen şekle konulabilme, yoğrulabilme. ortaçağa mahsus madeni göülü; eskrim göğüslük.kadın elbisesinin göğüs süsü; kolalı frenkgömleğinin göğüs kısmı; (zool.) kaplumbağa ka- buğunun göğüs kısmı. (-ted, -ting) (eski) küçük toprak parçası arsa; plan, çap; (eski) şehir planı çizmek . saç örgüsü; saç örmek madenle kaplamak; zırh levhalarla kaplamak; (matb.) galvano klişe yapmak; baskı ile cila1amak (kağıt) . tabak; sahan; bir tabakdolusu şey; madeni levha; altın veya gümüş sofra takımı; kupa, şilt; maden baskı kalıbı; (dişçi) damak, takma diş, protez; (mim.) duvar tabanlığı; zırh levhası; böyle levhalardan yapılmış zırh; cam negatif; fotoğraf klişesi; (beysbol) kale işareti olan levha. plate glass dökme cam. gold plate altın kaplı madeni eşya. plateful bir tabak dolusu. (çoğ.)- teaus,- teaux) plato, yüksek düzlük, yayla; (psik.) bir kimsenin öğrenim süresi içinde hiç ilerleme kaydetmediği dönem; birkaç katlı sini takımı. kaplanmış; iki yüzü değişik dokunmuş. plhtılaşmaya yardımcı olan kan elemanı, trombosit. matbaa makinasının baskı yapan levhası; daktilo makinasının silindiri. kaplamacı; maden levhaları yapan veya kaplayan işçi; (spor) ikinci sınıf yarış atı. platform, yüksekçe yer, kürsü; peron; tramvay sahanlığı; bir siyasi partinin resmen kabul ettiği prensipler, parti programı; plan, tasarı. platform car açık yük vagonu. madeni levha kaplama, kaplamacıllk. Işığm platin tuzları üzerindeki etkisi ile çekilen fotoğraf; böyle fotoğraf çekme işlemi. (kim.) platin. platinum black (kim.) platinden çıkanlan siyah bir toz. platinum blond platine veya beyaza yakın sarı saçlı (kimse) platinum metals tabii ve kimyasal özellikleri platine benzeyen birkaç maden. soğuk laf, yavan söz; adilik, bayağılık, tatsızlık. platitudinize tatsız laflar söylemek. platitudinous souk laftan ibaret. Eflatun, Plato. Eflatun veya felsefesine ait, Platonik. platonic love saf aşk, manevi aşk, platonik sevgi. platonic relationship samimi arkadaşlık, içli dışlı olma. Eflatun'un felsefesi, Eflatunculuk; Eflatun'dan kalma deyim. Platonist Eflatun felsefesi taraftarı. Platonize Eflatun felsefesini taklit etmek; bu felsefeye uydurmak; idealleştirmek. askeri müfreze; takım. (A.B.D.) düz ve büyük tabak; (k. dili) plak. Avustralya'ya mahsus bir hayvan, ornitorenk, (zool.) Ornithorhyn chus anatinus . delikleri birbirinden uzak ve geniş burunlu. alkış, takdir. plauditory alkış veya takdir anlamına gelen. aklın kabul edebileceği, havsalaya sığan; makul, görünüşte makul veya haklı olan; itimat uyandıran; olasılı. plausibil'ity makul olma; olasılık. plausibly akla sığacak şekilde, makul olarak. .oynamak; eğlenmek; hareket etmek, sallanmak, kımıldanmak; çalgı çalmak; rol yapmak, temsil etmek, canlandırmak; kumar oynamak; su fışkırtmak (flskıye); hortumla fışkırtmak; ateş etmek (top); hareket ettirmek, gezdirmek; oyuna iştirak etmek. play at katılmak; yapar gibi görün - mek. play ball oyuna başlamak; işbirligi etmek. play down önemsememek. play both ends against the middle kendi çıkarı için başkalarını birbirine düşürmek. play fair hilesiz oynamak, doğru oynamak. play false hilekârlık etmek. play fast and loose kaygısızca hareket etmek. play havoc mah- vetmek. play high büyük kumar oynamak; (briç.) karşısındakine kaybettirmek için yüksek değerli bir kart oynamak. play house evcilik oynamak. play into the hands of çıkar sağlayacak şekilde davranmak. play off berabere kalan bir oyunu sonradan tamamlamak. play on durmadan çalmak, çalmakta devam etmek. play on(veya) upon faydalanmak, istismar etmek. play politics siyasi çıkarlarına göre davranmak. play possum ölü veya uyuyor gibi davranmak. play second fiddle ikinci derecede rol oynamak. play the field birden fazla kimseyle aynı zamanda flört etmek. play the fool ahmakça davranmak. play the game dürüstçe hareket etmek. play the man erkekçe davranmak, mertçe hareket etmek. play the market spekülasyon yapmak. play up belirtmek, tebaruz ettirmek, üzerinde durmak. play up to yaltaklanmak. play with ile oynamak, kandırmak. play with oneself istimna etmek, kendi kendini tatmin etmek. played out bitkin bir hale gelmiş; işi bitmiş. oyun, eğlence; sahne oyunu, piyes; şaka, latife; fiil, hareket; oynama, faaliyet; davranış; işleme; ilgi; hareket serbestliği. a play on words kelime oyunu. at play oynamakta, oyunda. child' play çocuk oyunu; çok kolay iş. come into play meydana çıkmak, kullanılmaya başlamak, etkili olmak. fair play oyunun hakçası, doğru oyun. foul play hileli oyun; alçakçasına iş, suikast. in play oyunda (top); şaka olarak. make a play for (k. dili) kazanmaya çalışmak; ayartmaya çalışmak .out of play oyun dışı bırakılmış. dakikası dakikasına veren. oynanabilir; çalınabilir. banda aldıktan sonra sesi tekrarlama. tiyatro afişi; oyun programı. ciddi bir işi olmayan ve zevk peşinde koşan erkek; mirasyedi erkek. oyuncu; aktör; çalgı çalan kimse, çalgıcı; eğlence ile vakit geçiren kimse; kumarbaz; (ing), (spor) profesyonel oyuncu; müzik aletini çalmak için kullanılan otomatik cihaz. player piano otomatik tertibatı bulunan piyano. oyun arkadaşı. oynamayı seven; şen, şakacı, latifeci. playfully şenlikle; şaka olarak. playfulness şen oluş, oyunculuk; şakacılık. tiyatro meraklısı . .oyun sahası. tiyatro; çocukların içinde oynadıkları kuçük ev oyun kâğıdı, iskambil kâğıdı. küçuk piyes. oyun arkadaşı. (spor) rovanş maçı. küçük çocuklar için etrafı parmaklıklı oyun yeri, park. oyuncak. oyun zamanı, tatil saati. piyes yazarı. meydan, çarşı yeri. yalvarma, rica; (huk.) dava; müdafaa; itiraz; mazeret, özür. court of common pleas medeni hukuk mahkemesi. special plea asıl davadaki maddelere ilaveten ortaya atılan yeni şikâyet maddesi. (asma) birbiri arasından geçirerek örmek. (pleaded veya pled) yalvarmak, rica etmek, istirham etmek; (huk.) dava açmak; suçlamak veya savunmak; iddia etmek; mazeret göstermek. plead guilty (huk.) suçu kabul etmek. plead not guilty (huk.) suçu reddetmek. pleadable davada cevap veya özür olarak gösterilebilir. pleader avukat, dava vekili. pleading dava açma; layiha hazırlama usulü. special pleading (bak.) special pleadingly yalvararak pleadings (çoğ.), (huk.) layihalar. hoş, güzel latif, gökçe, tatlı, memnuniyet verici. pleasantly hoşa gider bir şekilde. pleasantness memnuniyet verici oluş, hoşa gitme. şaka, şakacılık; neşe, hoşbeş. sevindirmek, hoşnut etmek, memnun etmek; hoşuna gitmek; memnun edici olmak; istemek. Please give me the salt Please pass the salt (Lütfen) tuzu verir misiniz? please oneself canının istediği gibi hareket etmek hoşuna gideni yapmak. please the eye göze hoş görünmek, gözü okşamak. as you please nasıl isterseniz. be pleased with (den.) memnun olmak. if you please lütfen, rica ederim; isterseniz. when you please ne zaman isterseniz. hoş, sevimli, hoşa giden, memnuniyet verici. pleasingly hoşa gidecek surette, memnun edici şekilde, hoş. hoşa giden zevkveren; tatmin edici. pleasurably hoşça, zevk verecek şekilde; tatmin edici bir şekilde. zevk, sefa, haz, lezzet sevinç, keyif, memnuniyet; emir, irade; (eski) zevk vermek; zevk almak. at pleasure isteğe göre. do (one) the pleasure of lütfunda bulunmak. It is a pleasure Benim için bir zevktir. take pleasure in -(den.) zevk almak. What is your pleasure? Ne arzu edersiniz? pli, plise; pli yapmak. plea'ter pli yapan şey veya kimse. (tar.) eski Roma'da avamdan biri, plep. (A.B.D.) askeri akademide birinci sınıf öğrencisi. adi, bayağı, avama ait; pleplere ait; aşağı tabakadan adam. plebisit, bir mesele hakkında bütün halkın oy kullanması. eski Roma'da avam tabakası; avam, halk. (müz.) mızrap, çalgıç. (bak.) plead. rehine koymak; taahhüt etmek, kefalet etmek; ciddi olarak söz vermek veya verdirmek; şerefine içmek. pledger yeminli kimse. söz, yemin, ant; rehin; taahhüt; şerefine içme; gizli bir örgüte girmeye yeminli kimse. hold in pledge rehin olarak tutmak. put in pledge rehine koymak take . the pledge yemin etmek, söz vermek (özellikle içki içmeme hususunda) (tıb.) yara tiftiği veya sargısı. (çoğ.) Süreyya burcu, Ülker; yedi ünlü kişiden meydana gelen grup. (jeol.) pleistosene ait; pleistosen. tam, bütün, tümel, külli; mutlak; bütün üyelerin hazır bulunduğu (toplantı, kurul) ayın bedir haline ait, dolunaya ait. tam yetkisi olan; tam yetkili elçi. minister plenipotentiary and ambassador extraordinary tam yetkili fevkalade elçi. dolu oluş, bolluk, mebzuliyet. çok, bol, bereketli. plenteous in mercy yarlıgaması bol. çok, bol, mebzul, bereketli, mahsuldar, verimli.plentifully bol bol, mebzulen.plentifulness bolluk, bereket, verimlilik. bolluk, mebzuliyet; (k. dili) pek çok, bereketli; (k. dili) bol bol, yetecek kadar, kâfi miktarda. (çoğ.)- nums, -na) (Lat.) doluluk; bir madde ile dolu yer; içinde atmosferden daha yüksek basınçlı hava bulunan herhangi bir şey; üyelerin hepsinin hazır bulunduğu toplantı; birleşik oturum (mec.)- lislerde) . gereksiz söz, laf kalabalığı, kelime fazlalığı, haşiv, şisirme. gereksiz sözlerle ilgili. pleonastically gereksiz sözlerle ifade ederek, lüzumundan fazla şey söyleyerek. (paleont.) boynu uzun, başı küçük ve dört ayağı küreğe benzeyen bir çeşit sürüngen. dolgunluk, fazlalık; (tıb.) pletor, kan fazlalığı, kan toplanması .plethoric pletorik, kan toplanması kabilinden. (çoğ.)- rae) (anat.) pleva, akciğer zarı, göğüs zarı pleural göğüs zarına ait, plevral. (tıb.) göğüs zarı iltihabı, zatülcenp. pleurit'ic(al) zatulcenp hastalığına ait veya bu hastalığa tutulmuş. (tıb.) zatulcenp ile beraber zatürree hastalığı bulunması. (tic.) mark. cama benzer bir plastik çeşidi. (tıb.) pleksimetre, göğüs muayenesinde hastanın göğsüne konulup üzerine hafif hafif vurulan ufak levha. (tıb.) perküsyon çekici. (çoğ.) plexus, plexuses) (anat.) örgü, pleksus, sinir ağı; ağ, şebeke . solar plexus (bak.) solar. katlanabilir, eğilip bükülebilir; esnek; yumuşak, mulâyim, kolay kandırılabilir, uysal. pliabil'ity, pliableness esneklik, eğilip bükülme kabiliyeti; uysallık. pliably yumuşak başlılıkla. esnek, eğilip bükülebilir; yumuşak, uysal, söz dinler. pliancy esneklik, eğilip bükülebilme. (çoğ.)- cae) (anat.), (zool.) deri katmeri, büklüm; (tıb.) saçları hasır haline getiren bir deri hastalığı, plika. plicate yelpaze gibi katlanmış; (anat.) büklümlü. plica'tion kat, katmer; katlama . (çoğ.) kerpeten. kötü durum. .teminat vermek, söz vermek. plight one' troth evlenme sözü vermek. Plimsoll mark (den.) geminin kenarındaki su çizgisi. (mim.) duvar etekliği, etek tahtası, etek silmesi; duvar çıkıntısı; (sütun veya heykel için) kaide. (jeol.) pliyosen; pliyosen devrine ait. (-ded, -ding) ağır ağır ve zorla yürümek; isteksizce çalışmak, esir gibi çalışmak; zahmetli yürüyüş veya iş; zahmele atılan ağır adımların sesi. plodder zahmetli bir işi sonuna kadar sebatla yürüten kimse. ploddingly ağır ağır ve sebatla. (-ped, -ping) ,'plof" diye ses çıkararak düşmek; taş gibi bir cismin suya düşerken çıkardığı ses; ,'plof'' diye ses çıkararak. (dilb.) ''b'' ve "p" seslerinde küçük patlama. (dilb.) patlama yapan ses; bu seslere ait. .(-ted, -ting) plan veya haritasını çıkarmak; plan veya harita üzerinde işaretlerle göstermek (nota); aradaki noktaları birleştirerek çizgi çizmek; entrika çevirmek, kötü niyetlerle plan yapmak. plotting paper kareli kâğıt. plotter plan yapan kimse; entrikacı. arsa, parsel; romanın konusu; fesat, entrika, suikast, gizli plan. plotless plansız (yazı veya hikâye) (bak.) plow. Filibe şehri. yağmurkuşu, (zool.) Charadrius dotterel plover kalinis, (zool.) Eudromias morinellus. (İng.) plough saban; sabana benzer herhangi bir alet; lokomotifin önünde kar süpüren alet; atlarla çekilen kar supürgesi; .saban ile toprağı işlemek, saban sürmek; gemi gibi yarıp geçmek; yol açıp arasından geçmek; (ing), (argo) sınavda çakmak, kalmak. plow back tekrar yatırmak (para) plow into (k. dili) hızla çarpmak; girişmek, plow the sands boşuna uğraşmak. plow through a book bir kitabı guçlükle okuyup bitirmek. plow under (A.B.D.) saban ile kazıp gömmek. çiftçi yamağı; köylü çocuk. saban süren kimse; köylü, rençper. saban demiri, saban kulağı. icabında saban demirinin toprağa batmasına engel olan ağaçayak. sabanın sapı. .desise, manevra, hile. yiğitlik, cesaret, yüreklilik; koparma, yolma; çekme; sakatat. koparmak (çiçek, meyva), yolmak; çekmek, asılmak, zorlamak; tüylerini yolmak; (argo) yağma etmek, soyup soğana çevirmek; parmakla veya mızrapla çalmak (telli saz); aldatıp soymak; (ing), (argo) imtihanda çevirmek veya reddetmek. pluck off koparmak. pluck out çıkarmak. pluck up söküp çıkarmak, kökünden sökmek; cesaret vermek. cesur, yiğit, yürekli. tapa, tıkaç, tampon; (elek) fiş; (k. dili) yararsız şey; (oto.) buji; yangın musluğu; tütün parçası; (argo) övme; (argo) vuruş, vurma; (argo) yumruk, dayak; (jeol.) volkan ağzını kapatan sert kaya; (k. dili) yıpranmış veya soysuz at; (argo) piston; durmadan tekrarlanan reklâm. plug box maden ocağında su boşaltmaya mahsus boru. plug hat( eski), (argo) silindir şapka. (-ged, -ging) tıkamak, tıkaç ile kapamak; (argo) tabanca veya yumruk ile vurmak; (k. dili) dikkat ve sebatla çalışmak; durmadan reklamını yapmak. plug for (argo) için uğraşmak. plug in fişi prize sokmak; ilgilenmek. (A.B.D.), (argo) gangster. erik; erik ağacı; bonbon, şekerleme; çeşitli tonlarda mor renk; arzulanacak şey. plum pudding üzüm ve baharatlı Noel yortusu pudingi. kuşun bütün tüyleri; süslü elbise, süs . şakül, iskandil kurşunu; dikey duruş; dikey, şakuli, amudi; (k. dili) tam; dosdoğru, dimdik; (k. dili) tamamen, mutlak surette. plumb line şakül sicimi, şakül, çekül. out of plumb dikey olmayan, eğrice. iskandil etmek, şaküle vurmak, şaküllemek: doğrultmak, düzeltmek; ölçmek, tartmak; en alt seviyesine erişmek; kurşunla kaplamak. kalem kurşunu; dişotu, (bot.) Plumbago europaea. plumba ginous grafite benzer; grafitli. su borusu tamircisi veya tesisatçısı. plumber' helper musluk pompası. kurşun hâsıl eden, kurşunlu. bir binadaki boru tesisatı; kurşun ve lehim işleri; su tesisatım yapma; boru tesisatçılığı. tüy, kuştüyü; iri ve gösterişli tüy, tüy sorguç; mükâfat, şeref madalyası, nişan; bazı fidan tohumlarını havaya saçan tüy gibi kısım, sorguç; tüylerle süslemek; tüylerini düzeltmek (kuş); bö- bürlenmek, kendini beğenmek, övünmek. plumeless tüysüz, sorguçsuz. plumelet tüycük, ufak tüy. plumose, plumous tüylü, tüye benzer. plumosity tüylülük. şakül kurşunu, iskandil kurşunu, çekül; yük, ağırlık, sıkıcı ,şey, sıkıntı; dikine düşmek. dolgun, tombul, tıknaz, şişmanca;( informal) balık etinde; şişmanlatmak, şişmanlamak. plumpness dolgunluk, tombulluk. "pat" diye oturmak; birdenbire düşürmek; birdenbire ortaya atmak (laf); her bakımdan yardım etmek; bir denbire düşüş veya dalış; düşme sesi; . birdenbire düşerek; açıkça, kabaca; baş aşagı. tohumda gövde ve genç yaprakların taslağı, tümürcük; kuşun ince tuyleri. tüy gibi, tüylü, tüylerle süslenmiş. yağma etmek, talan etmek, soymak, zorla almak; yağma, talan, yağmacılık, çapulculuk; (A.B.D.) (k. dili) özel eşya, mal. suya daldırmak; zorla suya batırmak; saplamak, sokmak; dalmak, içine atılmak; ileriye atılmak; (k. dili) büyük para koyarak kumar oynamak; dalış, suya atılış; yüzüş; dalma havuzu; (k. dili) tehlikeli teşebbüs, büyük kumar; kendini verme, atılma. plunge bath dalma havuzu. take the plunge tehlikeye veya ilerisi belli olma- yan. bir işe atılmak. plunger dalıcı; dalgıç; basma tulumba silindiri; (k. dili) kumarbaz kimse; ticarette büyük rizikolar altına gırmeyi seven kimse; musluk pompası. (k. dili) mızrapla ses çıkarmak; birden. düşmek; ağır darbe; tam isabetle. (gram.) belirli bir geçmişteki olaydan daha önce olmuş olayın hikâyesi, (kıs.) plup) birden fazla; (gram.) çoğul, cemi. plural marriage birden fazla karısı olma. plural vote bir kimsenin birden fazla oy kullanma hakkı. plurally birden fazla olarak. çoğul olma hali; değişik milletlerden meydana gelen toplum; (fels.) çokçuluk. pluralist (fels.) çokçu. pluralis'(tic.) değişik milletlerden olan; bütünlük gerektirmeyen. adaylar arasında en fazla oy alma; birden fazla oluş; çokluk, ekseriyet; (A.B.D.) bir seçimi kazanan kimsenin ikinci gelen şahıstan fazla olarak aldığl oy sayısı. çoğul şeklini kullanmak, çoğul yapmak. (edat), ilavesiyle, fazlasıyle; ayrıca; fazla, ilave olan; (k. dili) (den.) öte olan; sıfırdan yukarı, pozitif; pozitif cereyanlı; artı işareti ( +), artı; pozitif miktar; fazlalık . plus fours golf pantolonu. plus number sıfırdan yukarı sayı. plus sign artı işareti ( +) Two plus three is five iki ile üç beş eder. uzun tüylü kadife, pelüş; bu kumaştan yapılan pantolon; pelüşten yapılmış; (argo) lüks. plushy tüylü kadife gibi; (argo) lüks. (mit.) ölüler diyarının ilâhı; (astr.) Plüton. zenginler hakimiyeti, plutokrasi; servet sahipleri sınıfı, zengin takımı. plu'tocrat servetinden dolayı fazla nüfuzu olan kimse, plütokrat. .ölüler diyarına ait; cehennemi. (jeol.) ısı etkisiyle oluşmuş (taş) (kim.) plutonyum . yağmurla ilgili, yağmurlu; (jeol.) yağmurun etkisiyle meydana gelmiş. pluvious yağmurla ilgili, yağmurlu. pluviyometre, yağmurölçer. kat, katmer; meyil, eğilim, temayul; eğmek. işletmek, kullanmak; etmek, yapmak, bir faaliyeti devam ettirmek; birbirini takip eden hamlelerle yormak ve bunaltmak; taciz etmek, sıkıştırmak, (sual yağmuruna) tutmak; çalışmak; hedefe doğru ilerlemek; düzenli seferler yapmak, gidip gelmek; (den.) rüzgâra karşı gitmek, orsaya seyretmek. ply someone with liquor bir kimseye durmadan içki içirmek. plying between New York and London New York ile Londra arasında işleyen (gemi veya uçak) kontrplak. (kıs.) postmaste,post mrortem, after noon. ruh, can. hava veya diğer gazlarla ilgili; hava basıncı ile işleyen; içinde sıkıştırılmış hava bulunan; şişirilmiş lastik tekerlekleri olan; manevi, ruhsal. pneumatic tire şişirilmiş otomobil lastiği. pneu matic tube hava basıncı ile öteberi nakleden boru. pneumatically .hava basıncı ile. şişirilmiş otomobil lastiği. hava ve diğer gazların mekanik özelliklerinden bahseden ilim dalı. (tıb.) pnomokok. akciğerlere ve mideye ait. (tıb.) zatürree, akciğer iltihabı. double pneumonia iki taraflı zaturree. (tıb.) plevra boşluğunda gaz toplanması; ciğer söndürme, hava verme. PnomPenh, Kamboçya'nın başkenti. yumurtayı kırıp kaynar su veya süt içinde pişirmek. poached egg sıcak suya kırılıp pişirilmiş yumurta. yasak olan bölgede avlanmak; balık veya hayvan avlamak için yasak olan bölgeye girmek; bata çıka yürümek, ağır ağır ve ayaklarını sürüyerek yürümek; cıvık cıvık olmak (toprak) poachy çamurlu, batak . yasak bölgede avlanan kimse; yasak yere giren kimse . akgözlü ördek, pasbaş, (zool.) Aythya. çiçek hastalığının kabarcığı. cebe yerleştirmek, cebe koymak; cebine atmak, (slang) iç etmek; gizlemek, saklamak, bastırmak. cep; para, maddi imkân; çukur, gedik; bilardo masasının dört köşesindeki çukurcuklardan her biri; içinde maden cevheri bulunan ufak kovuk; (hav.) hava boşluğu; semt. pocket battleship cep zırhlısı. pocket money cep harçlığı. in one' pocket nüfuzu altında; içli dışlı olan. cüzdan; ufak boy kitap, cep kitabı; cep defteri. çakı. çiçekbozuğu leke. pockmarked çiçekbozuğu, çopur. çiçekbozuğu, çopur. (İt.), (müz.) yavaş yavaş, azar azar. (-ded,- ding) (bot.) bakla ve bezelyenin tohum zarfı; (hav.) uçak kanadı altında yakıt, tüfek ve makina yerleştirmek için bulunan çıkıntılı bölme; tohum zarfı husule getirmek; bezelye kabuklarını soymak. (mak.) burgu oluğu. hayvan surüsu (özellikle fok, ba lığı ve deniz aygırı) (tıb.)ayakta görülen gut hastalığı ,nıkris iileti.prodagric(al) gut hastalığı ile ilgili. ortaçağda (İt.)alyan şehirlerinde vali veya hakim. şişman ve kısa boylu bodur. podgines şişmanlık. (tıb.) ayak hastalıkları bilgi ve tedavisi,podiyatri. (çoğ.)-dia) konuşmacının veya orkestra şefinin üzerinde durduğu yüksekçe platform, podyum. geri kalmış herhangi bir küçük kasaba. (şiir) ,koşoşuk ,manzume,şairane ifade.prose poem mensur şiir, biçim,yapı veya duyusal içerigi bakımındam şiire benzeyen düzyazı. şiir sanatı, şairlik;şiirler. şair ozan;şairane fikir ve ve hayal yaratma gücüne sahip olan kimse.poetessi. kadın şair. poet laureate İngiltere'de kral tarafından sarayın resmi şairi tayin olunan kimse. (kıs.) poetic,poetry. kalitesiz şair. şiir veya şairliğe ait;koşuk dilinde,şiir niteliğinde,manzum;şiir gibi en ince duyguları ifade eden,şairane.poetic justice kaderin tecelli ettirdiği adalet. poeti licenceyazıda kurallara veya gerçeğe aykırı olduğu halde güzelliği veya tanımlayıcı niteliği yüzünden geçerrli sayılan deyim.poetically şairane koşuk kurallarına uygun olarak .poetics koşuk kural ve usulü;bundan bahseden kitap vezin tekniği. şiir yazmak ,şiir söylemek;şiirle ifade etmek. şiir, koşuk, nazım; şiir sanatı;şiirler ,manzumeler;şiir gibi herhangi birşey veya his. tabanı yaylı olup ayakları koymak için iki çıkıntısı bulunan ve bir kimsenin üstüne çıkarak birkaç zıplamayla yüriyebileceği sırık. planlanmış katliam kıyım (özellikle yahudilere karşı) acı keskin ;şiddetli tesirli müessir,ıstıraplı dokunaklı ;kuvvetli,delip geçen.poignancy keskinlik,lezzet veren acılık;ıstırap.poignantly etkileyici olarak,dokunaklı bir şekilde,ıstırapla. sıcak memleketlere mahsus ve çiçeklerinin altında iri kırmızı yaprakları olan bir bitki,(bot.)Euphorbia heterophylla. işaret etmek, göstermek;yöneltmek;hedefe nişan almak;duvar taşları arasını çimento ve harç ile doldurmak;ucunu sivriltmek;hareketsiz durup avın yerini göstermek(av köpeği),ferma etmek.point at parmakla işaret etmek; tüfeğin namlusunu hedefe çevirmek.point a gun tüfekle nişan almak. point a moral ahlak dersi çıkarmak. point off büyük rakamları virgülle hanelere ayırmak. point out belirtmek. point to yönelmek.point up (A.B.D.) etkisini artırmak. point system (matb.) punto sistemi;körler için çıkıntılı noktaları olan alfabe sistemi;okullarda kredi sistemi. sivri uç,burun denize uzanan burun;nokta;sivri uçlu şey;noktalama işareti;fonetik alfabediki işaret;gaye,maksat,hedef,bir sözün altında yatan maksat;belirli yer özel bir durum;buhranlı an;birşeyin tam zamanı;kaneviçe;derece (ısı);bazı oyunlarda sayı,puvan;(den.) pusula taksimatından biri,kerte;(mat.)tam sayı ile kesri ayırmak için aralarınakonan nokta;(matb.) punto;borsalarda esas tutulan birim,puvan;ferma (köpek)point of honor şeref meselisi. point of intersection (geom.)kesişme noktası.point of no return dönüşü olmayan nokta.point of order içtüzüğe uygunluk konusu.point of wiev görüş noktası.at the point tam o zaman.at the point of death ölüm halinde.beside point konu dışında.boiling point katnama noktası.carry one' point gayesine ulaşmak,istediğimi elde etmek.come to the point saadede gelmek.critical point nazik nokta,buhranlı nokta,tehlikeli hal veya devre.freezing point donma derecesi, donma noktası. his strong point onun kuvvetli tarafı. in point isabetli,yerinde. in point of bakımından. in point of fact hakikaten. make a point of bilhassa itina etmek, özenmek. melting point erime noktası.on the point of going gitmek üzere. Possession is nine points of the law. (huk.)Zilyetlik mülkiyet hakkının en büyük delilidir. stretch a point müsamaha etmek , göz yummak. to the point yerinde, isabetli. doğrudan doğruya hedefe yapılan atış; yatay olarak atılan; doğrudan doğruya atılabilecek kadar yakın;açık,aşikar, dolaysız; doğrudan doğruya; yakından; açık olarak. sivri uçlu; keskin, nüfuz edici, tesirli; özel anlam ifade eden, manalı. pointedly manalı olarak, belirli bir şahsı veya şeyi hedef alarak. işaret eden kimse veya şey; işaret değneği, işaret parmağı; (kıs.)a tüylü bir çeşit av köpeği, zağar. Büyükayı takımyıldızındaki işaret yıldızları. ucu olmayan, uçsuz, ucu kor; manasız, etkisiz; gayesiz, maksatsız; sayı kaydedilmeyen, puvansız (oyun) pointlessly anlamsızca, manasız olarak. pointlessness anlamsızlık, manasızlık. denge sağlamak, muvazene temin etmek; hazır tutmak; dik tutmak, kaldırmak; dengeli olmak; asılı olmak, sarkmak; havada tutmak, havada duraksamak; denge, muvazene; istikrar; havada asılı kalma; temkin; sükun, huzur, kendine hâkim olma. zehir, ağı, sem; içine zehir katmak, zehirlemek; zehir içirmek; bozmak, ifsat etmek. poison gas zehirli gaz. poison hemlock. büyük baldıran, (bot.) Conium maculatum. poison ivy. Amerika,ya mahsus ve dokununca vücudu zehirleyen bir çeşit sarmaşık. poisonpen bir başkasının ismini lekelemek veya mutluluğunu bozmak için, genellikle imzasız olarak gönderilen (mektup) poison sumac (A.B.D.) zehirli somak (bot.) Rhus vernix. deadly poison. öldürücü zehir, keskin zehir. hate like poison şiddetle nefret etmek. slow poison ağır tesir eden zehir. poisoner zehirleyici şey veya kimse. zehirli. poisonously zehir tesiriyle, zehirli olarak. dürtmek, saplamak, dirsek vurmak; uzatmak, sokmak; dolaşıp bir şey araştırmak; karıştırmak; aylak aylak dolaşmak; ağır davranmak. poke fun at (bir kimse ile) alay etmek. poke one in the ribs bir kimsenin böğrünü dürtüklemek. poke one' nose into something bir işe burnunu sokmak. itme, dürtme; dirsek vurma; ağır ağır hareket eden kimse; (k.dili) tekme; hayvanların çitlerden geçememeleri için boyunlarına veya boynuzlarına geçirilen takım. torba, kese. buy a pig in a poke. bir şeyi görmeden satın almak. poker oyunu. pokerfaced (k. dili) tamamen ifadesiz (yüz) ölçer; dimdik veya kazık gibi duran kimse. (k. dili) durgun, cansız; pejmurde, kılıksız; çok ağır ve sıkıntı verici, bunaltıcı. (argo) hapishane, kodes. Akdeniz'e mahsus üç direkli yelkenli, polaka. Polonya, Lehistan. kutba ait, kutbi, kutupta veya civarında bulunan; Kutupyıldızına benzer, yol gösteren, rehber; iki mıknatıs kutbuna ait veya benzer; tamamen birbirine (zıt.) polar bear beyaz kutup ayısı. polar distance. kutuptan öIçü!en mesafe, kutbi mesafe. polar lights kutup ışınları. (fiz.) bir ışığın polarma oranını öIçen alet, polarölçer. Kutupyıldızı. maddelerin özelliklerini polarılmış ışıkta incelemeye mahsus alet. kutbiyet; bir mıknatısın kutupları gibi çekme veya itme özelliklerine sahip olma; birbirine taban tabana zıt iki ayrı eğilimin etkisiyle hareket etme hali. bir ışının titreşimlerini belirli bir yöne çevirmek, polarmak; özel bir anlam veya yön vermek. polarized light polarılmış ışık. polariza'tion polarma. Hollanda'da deniz seviyesinden aşağıda olan ve denizden setlerle ayrılarak kurutulmuş olan tarla. kutup;mıknatıs kutbu;birbirine (zıt.) iki kuvvetten biri;(mat.) iki vektörün kesiştiği sıfır noktası. celestial pole kuzey kutbu. positive pole müspet kutup.south pole güney kutbu. terrestrial pole arz kutbu. be poles apart birbirine (zıt.) olmak. Leh,Polonyalı. sırık,direk,kazık;beş metre boyunda bir uzunluk;bu uzunluğu ölçme aleti;olta kamışı;seren direği; sırıkla sandalı yürütmek; sırıklamak,sırıklarla donatmak, sırıklarla desteklemek.pole bean sırık fasülyesi. pole horse araba okuna bağlı atlardan biri.pole vault sırıkla yüksek atlama. (ask.)uzun saplı balta, teber. kokarca,Amerika sansarı, kır sansarı, (zool.) Mustela putorius. münakaşaya ait,tartışmalı, münakaşalı, ihtilaflı,münazaalı; polemiğe giren kimse, münakaşacı,münakaşayı seven kimse;tartışma, münakaşa.polemics münakaşa sanatı,polemik. polemical tartışmalı, münakaşalı. polemically tartışma şeklinde, münakaşa tarzında. Kutupyıldızı;yönmetici unsur. (çoğ.) police) polis idaresi,inzibat kuvveti,emniyet amirliği dairesi;zabıta,polisler;(ask.) inzibat memurları;(ask.)garnizonun temizlik durumu; polis vasıtasıyla düzeni sağlamak;polis tayin etmak;(ask.) garnizonu temiz tutmak ,idare etmek.police commissioner polis komiseri.police court polis mahkemesi. police dog Alman köpeği.police squad polis müfrezesi.police state totaliter idare altında olan devlet(ör. T.C.)police station karakol.harbor police sahil muhafaza polisi. motor police motosikletli polis(ör. yunus)mounted police atlı polis. polis ,zabıta memuru. (tıb.) poliklinik. siyaset , politika,idare, tedbir;takip edilen yol veya yön,hareket hattı.domestic policy iç politika,dahili siyaset.foreign policy dış politika, harici siyaset. public policy kamu yararını gözeten politika. sigorta mukavelenamesi, poliçe;piyangoda kazanan numaralar üzerine oynanan kumar. policy shop piyango biletleri üzerine kumar oynanan yer.endowment policy belirli bir sürenin bitiminde belirli bir meblağın ödenmesini icap ettiren hayat sigortası poliçesi.floating policy (den.) (sig.) dalgalı sigorta poliçesi. life insurance policy. poliçe hamili. (tıb.) omruilikteki gri maddenin iltihabı,çocuk felci. (leh.),Polonya'ya veya Polonya halkına ait; polonya dili,Lehçe. cilalamak,parlatmak,cila vermek,inceleştirmek,terbiye etmek,süslemek,cilalanmak,parlamak,daha iyi duruma sokmak. cila, perdah, cilalama,incelik, zarafet,nezaket, terbiye.polish off işini bitirmek; (bir rakibi yenip9başından defetmek. polish up iyice parlatmak,iyice cila vermek;daha iyi duruma getirmek. (kıs.) political, politics. nazik, terbiyeli, kibar; yüksek seviyede. politely nezaketle, nazikane. politeness nezaket, incelik, kibarlık. maharetli;siyasi, politik, tedbirli, ihtiyatlı, basiretli;kurnaz;iyi düşünülmüş. devlete veya hükümete ait; siyasi, siyasete ait, siyasal;siyasi bir partiye ait. political agent siyasi delege. political economy iktisat ilmi. political science idari ilimler, siyasal bilgiler. politically siyaset bakımından. siyasetçi, politikacı, siyaset uzmanı; devlet adamı; kendi yararına politikayla meşgul olan kimse. politika, siyaset;parti entrikaları, siyasi desiseler;siyasi partilerin idaresi, politikacılık. hükümet şekli, idare şekli;devlet, hükümet. polka dansı; polka müziği. polka dot puanlı, benekli (kumaş) seçimde oylar; oy sayısı; gayri resmi anket; (eski) baş, kafa, kelle. poll tax oy kullanabilmek için ödenen bir vergi; şahıs başına ödenen bir vergi. the polls seçim; seçim sandığı, gayri resmi anketler. oyları toplamak, rey almak; (seçim listesine) kaydetmek; oy vermek; anket yapmak; (saç veya boynuz) kesmek. bir çeşit balık, (zool.) Pollachius virens. boynuzları dökülmüş veya kesilmiş hayvan; boynuzsuz soydan öküz veya koyun; budanmış ağaç; budamak, boynuzlarını kesmek. boynuzu, saçı veya başı kesilmiş, kel. çiçeklerin üremesini temin eden toz, çiçek tozu. (bot.) tozaklamak pollina'tion tozaklama. kurbağa yavrusu, iribaş. pollock (bak.) pallack. anket yapan kimse. kirleten şey, havayı veya suyu kirleten kimyasal madde. kirletmek, pisletmek, murdar hale getirmek, telvis etmek; ırzına geçmek, iffetini bozmak pollution pisletme; murdarlık. Polyanna, dünyayı hep güllük gülistanlık gören kız (E.H. Porter'ın aynı isimli romanının kahramanı) polo, çevgen. polo pony. bu oyunda kullanılan bodur cins at. polo shirt. kalın tişort. water polo yüzerken oynanan bir çeşit top oyunu. (müz.) Polonya asıllı ağır ve ritmik bir dans, polonez; bu dansın müziği; bulüzü ve eteği birbirine bitişik olan ve eskiden giyilen kadın elbisesi. (kim.) radyoaktif bir eleman, polonyum. öcü, umacı, gürültülü hortlak. korkak adam, alçak adam, namert kimse. poltroonery korkaklık, alçaklık, namertlik. (önek) çok. birden fazla kocası olma sistemi, çok kocalılık; (bot.) erciklerin çok ve serbest olması, poliandri. polyandrous çok kocalılık sistemine ait. ii bir çeşit çuha çiçeği, (bot.) Primula polyantha. çok renkli, çok renklerle resimlendirilmiş veya boyanmış; değişik renklerle basılmış (kitap); çok renkli sanat eseri. polychromat'ic çok renkli. (tıb.) poliklinik, her türlü hastalığm tedavi edildiği genel hastane veya klinik. polyester. poligami, aynı zamanda birden fazla karısı olma sistemi veya geleneği, çok karılılık, polygamist birden fazla karısı olan adam. polygamous bir (den.) fazla karısı olan; (zool.) birden fazla eşi olan; (bot.) aynı bitkide erdişi çiçeklerin dışında hem erkek hem de dişi çiçekleri bulunan, poligam. birçok dil bilen; bir çok dilde yazılmış olan; birçok dili içine alan; birçok dil bilen kimse; birkaç dilde basılmış kitap; birkaç dilin birbirine karışmış hali, karmakarışık dil. polyglottism birçok dil bilme; birkaç dili birbirine karıştırma. (geom.) dörtten fazla açısı olan düz şekil, poligon, çokgen; top ve tüfek atış tecrübesi yapılan meydan, atış yeri, poligon; çok köşeli cisim. çok köşeli, çokgen. çoban değneği. teksir makinası; nabız kaydeden cihaz, yalan ortaya çıkarmak amacıyla kullanılan aygıt; verimli yazar. aynı zamanda birden fazla karısı olma sistemi veya geleneği. polygynous birden fazla karısı olan. (geom.) çok yüzü olan mücessem şekil. polyhedral çok yüzlü, çok düzlemli. (kim.) elemanlarının ağırlık oranları bir olup da molekül ağırlıkları farklı olan bileşimlerden her biri, polimer. polymer'ic bu çeşit bileşimlerle ilgili; polimerik. polym'erize polimer halinde birleştirmek veya birleşmek. polymerization polimerizasyon. (biyol.) çok şekilli veya değişik safhalı organizma veya böyle bir organizmanın şekillerinden biri; (kim.) birkaç şekilde kristalleşebilen madde veya bu şekillerden biri. değişik şekilleri olabilen veya değişik safhalardan geçen. polymorphism değişik şekilleri olma; değişik safhalardan geçme. Polinezya, Güney Pasifik'te bulunan adalar kümesi Polynesian bu adalara mahsus (dil veya sahıs) . (mat.) birden fazla terimi olan (ifade); polinom; (biyol.) ikiden fazla kelimeden meydana gelen hayvan veya bitki ismi. birden fazla çekirdeği olan, polinükleer. polip; (tıb.) ahtapot, polip. (bot.) çok taç yaprağı olan (çiçek), polipetal. (elek.) çok fazlı. çeşitli sesleri gösteren harf veya işaret. çok sesli, polifonik. (müz.) birbirine uygun muhtelif nağmelerin bir arada söylenmesi veya çalınması ile meydana getirilen ahenkli musiki parçası, polifoni; aynı harf veya işaretlerle birden fazla ses ifade etme. bespaye, (bot.) Poly podium vulgare. (çoğ.) -pi) (bak.) polyp. yüksek molekül ağırlığı olan karbonhidrat, nişasta. çok heceli. üçten fazla hecesi olan kelime. bir çok sanat veya fene ait; bir çok sanat veya feni öğreten okul. çoktanrıcılık; birden fazla tanrıya inanma. polytheist birden fazla tanrıya inanan kimse. (müz.) çoktonlu. (müz.) birkaç perdeyi birden kullanma tekniği. birçok perdeleri olan. (yemek yağlarından) damar sertliğine karşı koruyucu tipte olan. (tıb.) idrar çokluğu. elma püresi veya posası; herhangi bir şeyin ezmesi veya posası. elmaya mahsus, elmadan ibaret. briyantin, merhem; merhem sürmek. eskiden hastalığa karşı kullanılan baharatlı top; karanfil içine batırılmış elma veya portakal. elma, armut veya ayva tipinde meyva. nar, (bot.) Punica granatum. greypfrut. Prusya eyaletlerinden Pomeranya'ya ait; Pomeranya halkından biri; Pomeranya kopeği. elma veya armut cinsinden meyva veren. (ed.,- ng veya -led, -ling) kılıç veya kamçının topuz gibi kalın olan başı; eyer kaşı; dövmek, yumruklamak. meyva yetiştirme bilgisi veya sanatı. pomolog'ical meyva yetiştirme ilmine ait. pomol'ogist meyva yetiştiren kimse. tantana, debdebe, ihtişam, azamet; (eski) geçit töreni. erkeklerde saçları arkaya doğru tarama usulü; kadınlarda öndeki saçların altına ilâve bir kısımla kabartıldığı saç şekli; pembe veya kırmızı rengin bir tonu. (İt.)alya'da eski Pompei şehri. Pompeian Pompei şehrine ait; bu şehir halkından biri. (İng.) otomatik uçaksavar topu. ponpon, yün veya tüyden yapılmış top şeklindeki süs. tantana, debdebe; azametli tavır. azametli, gururlu; süslü; saltanatlı, tantanalı, debdebeli. pompousness tantana, debdebe; azametli tavırlar, azamet, ihtişam. pompously gururla. Güney Amerika'da giyilen baştan geçme kepenek, panço; buna benzer yağmurluk. ufak göl, havuz; (şaka) okyanus. pondlet havuzcuk. pond life gölde yaşayan hayvancıklar. pond lily nilüfer çiçeği, göl süseni. pondweed su otu. zihninde tartmak, düşünmek, düşünüp taşınmak. çok ağır; kütle halinde, masif; cansız, can sıkıcı; zihin yorucu. ponderos'ity, ponderousness ağırlık, siklet. ponderously cansız, sıkıcı bir şe kilde; ağır ağır. (A.B.D.)'nin güney eyaletlerine mahsus mısır ekmeği. Çin ipeği, ham ipekten dokunmuş kumaş. kama, hançer; hançerle yaralamak, hançerlemek. (Lat.) eşeklerin köprüsü; (geom.) Öklid'in ikizkenar üçgenin tabanındaki iki açının birbirine eşit olduğunu kabul eden teoremi; acemilere uy gulanan test. (bak.) Pontus. ( (çoğ.) pontifices) eski Roma'da başkâhin. piskopos, özellikle papa. Papaya ait; papalık makamı veya yetkisi olan; gururlu; (çoğ.) piskoposun veya papanın resmi esvabı. pontificate piskoposun ve özellikle papanın makamı veya yetkisi veya hizmet süresi; itiraz kabul etmez şekilde konuşmak; salâhiyet taslamak; piskopos veya papa sıfatıyle ayin icra etmek. (ask.) dubalı köprüler yapan istihkâmcı. duba, tombaz. pontoon bridge dubalar üstüne kurulan köprü. Pontus, Kuzeybatı Anadolu'da tarihi bir devlet. Pontic Pontus devletine ait, Pontus. (eski) Karadeniz bodur cins at, midilli; (k. dili) likor kadehi veya bir kadeh dolusu; (İng.), (argo) yirmi beş ingiliz lirası; (A.B.D.), (argo) Latince veya Yunanca ders kitabı tercümesi; açıklayıcı yardımcı kitap; yardımcı kitap kullanmakı pony express (A.B.D.)'nin batısında demiryolu yapılmadan evvel kullanılan süratli atlı posta sistemi. pony up (A.B.D.), (argo) para vermek. (argo) it. 16,4 kiloluk bir Rus ağırlık ölçüsü. uzun ve kıvırcık tüylü fino köpeği, kaniş. (ünlem) Öf! (sabırsızlık veya küçümseme belirtir) küçümsemek, alaya almak. bahis tutuşmada veya kumarda ortaya konulan para; on beş bilye ile oynanan bir çeşit bilardo; (tic.) rekabete meydan vermemek için mal fiyatlarını kontrol altmda tutan tüccarlar birliği; çalışma grubu, ekip; ticaret birliği kurmak amacıyle para koymak; ortaklaşa toplamak. pool table bilardo masası. küçük göl; havuz; su birikintisi; herhangi bir sıvı birikintisi; bir nehrin derin ve durgun (kıs.)mı. bilardo salonu. (den.) pupa, geminin kıçı; zarta; gemi kıçından içeriye dalga girmek; zarta çekmek. (A.B.D.), (argo) yormak, takatini kesmek. pooped (A.B.D.) bitkin bitap, takati kesilmiş. fakir, yoksul, muhtaç; zayıf; kıt, az; kuru, kuvvetsiz; sıhhati bozuk; zavallı, biçare; fena, adi, bayağı; rahatsız (gece); the ile fakir fukara. poor box sadaka kutusu. poor farm fakirlere iş bulunan ve bakılan kurum. Poor fellow! Vah zavallı! Vah biçare! poor house seyircisi az .poor laws fakirleri koruma kanunları. poor rate (İng.) halktan toplanan fakirlere yardım vergisi. poor white asağ. aşağı tabakadan beyaz bir kimse. darülaceze, düşkünler evi. kötü bir şekilde, başarısızlıkla: kusurlu olarak; (k. dili) hasta, rahatsız. fakirlik, yoksulluk, züğürtlük. korkak, ödlek, yüreksiz. (-ped,-ping) pat diye ses çıkarmak; patlamak; çabucak sokuvermek; patlatmak (mısır); ateş etmek. pop in uğramak. pop off (k. dili) birden gitmek, ölüvermek. pop out ağızdan kaçmak; fırlamak. pop the question (k. dili) evlenme teklif etmek. patlama sesi, tüfek sesi; gazoz. hafif klasik veya popüler müzik konseri. (argo) baba. patlamış mısır, cin mısırı. b.h. papa; Ortodoks papazı. pope' nose (k. dili) kuş kıçı, tavuğun gerisi. popedom papalık. (aşağ.) papalık sistemi: Katolik kilisesinin usul ve ayinleri. patlak gözlü. oyuncak tüfek, mantarlı tüfek, patlangaç. züppe kimse: papağan şeklinde ok hedefi. (aşağ.) Katolik kiliselerine ait. (zool.) Lamna nasus kavak (bot.) Populus. black poplar, Lombardy poplar kara kavak, (bot.) POpulus nigra. trembling poplar titrek kavak, (bot.) Populus tremula. white poplar akçakavak, akkavak, (bot.) Populus alba. poplin. pek hafif yumurtalı ekmek. patlangaç; mısır patlatmak için kullanılan kalbur. (İng.) minyon kimse. poppet valve buharlı makinalarda kullanılan bir cins valf. dalgalanmak; çağlamak; dalgalanma; çağlama. gelincikgillerden herhangi bir bitki, (bot.) Papaver; afyon; kızıl renk. opium poppy haşhaş, (bot.) Papaver somniferum. corn poppy, field poppy, red poppy gelincik, (bot.) Papaver rhoeas. poppy seed haşhaş tohumu. (k. dili) saçma. haşhaş tohumu, haşhaş başı; (mim.) suslü başlık. halk, avam. herkes tarafından sevilen, popüler, revaçta olan;avama mahsus, halka ait; herkesçe anlaşılabilir; halkın kesesine elverişli, ucuz. popular election herkesin oyunu kullanabildiği seçim. popular front (pol.) faşizme ve gericiliğe karşı gelen ve gösterilerde bulunan solcu koalisyonu. popularity herkes tarafından sevilme, popüler olma, revaçta olma. popularly herkes tarafından sevilerek;halka hitap eder şekilde. halkın rağbet edeceği şekle sokmak; halka hitap etmek; herkesin anlayacağı şekle sokmak. populari za'tion halkın benimseyeceği şekle sokma. nüfuslandırmak, şeneltmek, meskun hale getirmek; bayındırlaştırmak. nüfus, şenlik; ahali, sekene; iskân. exchange of populations ahali mubadelesi. yoğun nüfuslu, meskun, ahalisi çok. populousness nüfus kalabalığı. dik burunlu harharyas. porselen (eşya) domuza ait, domuza benzer, domuzumsu. oklukirpi, (zool.)Hystrix cristastus. porcupine beater dişleri veya sivri uçları olan bir makina. porcupine fish kirpi balığı, (zool.) Diodon hystrix. gözenek, mesame; herhangi bir katı cismin üzerindeki deliklerden her biri. dikkatle bakmak, gözünü dikmek; on, over, upon ile derin derin düşünmek, mütalâa etmek, zihninde tartmak; üzerinde durmak; kendini vererek okumak veya çalışmak. pore one, eyes out çok okuyarak gözleri yormak, göz nuru dökmek. sinarit, (zool.) Pargus pargus. domuz eti; (A.B.D.), (argo) devlet işlerinde pek dürüst olmayan gayelere kullanılmak üzere ayrılan para. pork barrel (A.B.D.), (argo) bir milletvekilinin kendi seçim bölgesi için ayırttığı para. pork sausage domuz sosisi. pork tapeworm domuz tenyası, (zool.) Taenia solium. porker besili domuz. etli börek: basık tepeli şapka. pornografi. pornographic müstehcen, açık saçık. gözenekli; suyu dışarı sızdıran, içinden hava veya su geçebilen. porosity gözenekli oluş. porously gözenekle. somaki, porfir. porphyrit'ic somaki; (min.) billurlu. yunusbalığı, (zool.) Phocaena phocaena; domuzbalığı, (zool.) Phocaena communis. (İng.) su veya sütle pişirilmiş lapa. çorba veya lapa kasesi. liman; liman şehri. port authority. liman otoritesi, liman idaresi. port of call (den.) uğranılacak liman. port of entry ithalât limanı, gümrük dairesi olan liman. free port serbest liman, açık liman. home port demirleme limanı. porto şarabı, genellikle koyu kır mızı renkte olan tatlı şarap. (den.) geminin sol veya iskele tarafı; dümeni iskeleye kırmak; iskeleye dönmek (gemi) Helm to port Dumeni iskeleye kır. on the port bow pruvanın solunda (gemi) (den.) gemi lombarı; lombar kapağı; (mak.) buhar, gaz veya su yolu (bilhassa valf içinde) port lid lombar ağzı, lombar kapağı. (ask.) tüfek veya başka bir silâhın omuzdaki duruşu; duruş; fl tufeği namlusu sol omuza doğru olmak üzere eğri vaziyette tutmak. Port Louis, Mauritius adasının baş kenti. Port-au-Prince, Haiti'nin başkenti. Port of Spain, Trinidad ve Tobago kolonisinin başkenti. taşınabilir, nakli mümkün, portatif; taşınabilir şey, portatif eşya. portabil'ity ta şınabilme, nakledilebilme. (A.B.D.), (Kan.) taşıma, nakletme; karadan kayık nakliyatı; nakliyat yolu; nakliye, hamaliye, hamallık; kayık nakletmek. kapı, süslü ve büyük kapı; medhal, girilecek yer. portal-to-portal pay (maden ocağı veya fabrikada) işçinin işyerinde harcadığı zamana göre ödenen para. (tıb.) kapıya ait (karaciğer deki); (tıb.) bağırsaklardan karaciğere kan nakleden büyük damara ait. portal vein (tıb.) kapı toplardamarı. (İt.), (müz.) portamento, ses kaydırması. portatif, taşınabilen, nakledilebilen. bir kale veya müstahkem yere girilmesini önlemek için indirilen demir parmaklık. the ile, veya the Sublime Porte Babıali, Osmanlı Devleti. konaklarda arabanın girip çıktığı büyük kapı; konak kapısı önünde bulunan arabaya binilip inilen bitişik ve üstü kapalı yer. (Fr.) ufak para çantası, para cüzdanı. önceden belirtmek veya haber vermek (özellikle kötü olayı) kısa zamanda meydana gelecek bir olayın habercisi veya delili; harika, acibe. porten'tous meşum, uğursuz; hayret verici, harikulade. hamal; siyah bira. porterage hamallık; hamal parası. kapıcı; (A.B.D.) yataklı vagonlarda hizmet eden görevli. bir çeşit kalın ve yumuşak biftek. evrak çantası; makam, mevki, vazife; bir kimseye özgü tahvillerin tümü. (den.) lombar; kale mazgalı. büyük bir binanın kapısı önündeki direkler altı, revak. kapı yerine kullanılan perde. (kıs.)ım, parça, cüz; porsiyon, bir tabak yemek; pay, hisse; (kıs.)met, kader, nasip; drahoma, çeyiz; hisselere ayırmak, taksim etmek; parsellemek; miras bırakmak; kızına drahoma vermek. lega1 portion (huk.) mahfuz hisse. iri yapılı, cüsseli, şişman; heybetli, gösterişli. portliness cüsseli oluş; heybetli oluş. (çoğ.) -eaus, - eaux) (İng.) bavul. Porto Novo resim, tasvir, portre; kelimelerle çizilen portre. portrait gallery resim sergisi. portrait painter portre ressamı. portrait bust, portrait statue portre heykel. pen portrait yazı ile yapılan tasvir. portreci, portre ressamı. resim, tasvir, portre; resim sanatı; tarif, tanımlama, tavsif. resmetmek, resmini yapmak; tarif etmek, tanımlamak, tasvir etmek. portrayal resmetme, tanımlama, tarif etme. Portekiz. Portekiz'le ilgili; Portekizce; Portekizli; Portekizliler. Portuguese manofwar denizanası, (zool.) Phy salia. semizotu, (bot.) Portulaca sativa (kıs.) positive, possessive. şaşırtmak, hayrete düşürmek, susturmak. vaziyet almak; vaziyet takınmak; gibi görünmek; belirli bir vaziyette dikmek, vaziyet vermek; arzetmek; soru halinde ortaya atmak; vaziyet, poz, duruş; takınılan tavır. poz veren kimse. şaşırtıcı soru veya mesele. yapmacık tavırlar takınan kimse, (slang) numaracı. (İng.), (k. dili) lüks, modaya uygun. tespit etmek; önermek, var saymak, öne sürmek. yer, mevki, mahal mevzi; yerleştirme, koyma; fikir, meram, iddia; sosyal pozisyon, içtimai mevki; mevki, iş, görev, vazife, memuriyet; duruş; vaziyet, durum; yerleştirmek; yerini bulmak. position paper belli bir sorun üzerinde bir grubun tezini sunan yazı. a man in my position benim durumumda veya mevkiimde olan adam. in a false position sahte bir vaziyette. in position tam yerinde. in a position to do something bir şeyler yapma yetki ve du rumunda. out of position yerinden çıkmış. kesin, kati, mutlak; olumlu, müspet; gerçek, hakiki; esaslı; şüphesiz, muhakkak; sarih, açık, vazıh; gerekli; emin; (mat.) sıfırdan büyük, pozitif; (elek.) müspet, pozitif, çekici; (kim.) kalevi; (foto.) müspet, pozitif; (gram.) müspet, olumlu; (tıb.) bir madde, durum veya hastalığın varolduğunu gösteren; müspet derece, sarih sıfat; ışıkları ve gölgeleri tabii halde gösteren fotoğraf; müspet elektrik akımı; kesin şey, kati şey. positive assertion kesin ifade. positive electricity pozitif elektrik akımı. positive proof kesin delil. positive (sig.)n toplam işareti, artı, zait, (+) a positive nuisance tam bela. positively muhakkak; katiyetle, kesin olarak positiveness katiyet, kesinlik. (fels.) pozitivizm, olguculuk, müspetçilik, Auguste Comte felsefesi. positivist bu felsefe taraftarı, müspetçi, pozitivist. positivis'(tic.) pozitivizm taraftarı olan. (fiz.) pozitron. (kıs.) possession, possessive, possible, possibly. heyet, takım; polis müfrezesi. posse comitatus ihtilal zamanında polis müdürünün yardıma çağırdığı halk. in posse (huk.) mümkün, kuvvede. sahip olmak, malik olmak, mutasarrıfı olmak; hükmetmek. possessed sahipli; soğukkanlı; mecnun; çılgın; azimkâr. possessed with niyetli, azimkâr; mecnun. malik olma, iyelik, sahip olma, zilyetlik; (çoğ.) servet, mal, mülk; cin çarpması, cinnet, delilik; kendine hâkim olma; müstemleke, sömürge. Possession is nine points of the law (bak.) point. give possession. vermek, teslim etmek, istimlâk ettirmek. in possession elde etmiş, elinde, tasarrufunda. take possession zaptetmek, almak. malik olan; tahakküm edici: (gram.) iyelik belirten, mülkiyet ifade eden; - in hali possessive case -in hali. possessive relation isimle tamlama, izafet. possessively tahakküm ederek, sahip çıkarak. possessiveness tahakküm etme, sahip çıkma. mal sahibi; (huk.) zilyet, malik sıfatıyle tasarruf eden kimse. possessory zilyete veya zilyetliğe ait. şarap veya bira ile kestirilmiş baharatlı sıcak süt. imkan, olanak; gerçekleşmesi mümkün olan olay. mümkün, imkân dahilinde, muhtemel, kabil, akla sığar; mümkün olan şey, imkân. possibly belki, ihtimal, mümkündür ki. (k.dili), (bak.) opossum. play possum ölü taklidi yapmak. kazık, destek; yapıştırmak (ilân); afişlerle ilan etmek; kusurlarını açığa vurmak; adını listeye koymak; (den.) (geminin) geciktiğini veya battığını ilan etmek. memuriyet, mahal, bir memurun tayin edildiği yer, hizmet; ordugah, kışla, askeri menzil; kol, karakol, devriye; polis noktası; yabancıların kurdukları alış veriş yeri; (A.B.D.) savaşa katılmış kimselerin kurdukları dernek; koymak, yerleştirmek; vazifelendirmek. (İng.) posta; ing posta servisi, posta kutusu, postane; atlı postacı, posta tatarı; atlı postacının at değiştirdiği yer, menzil; (İng.) postaya vermek, posta ile göndermek; bilgi vermek, bildirmek; hesapları yevmiye defterinden ana deftere nakletmek; posta atlarıyle seyahat etmek; süratle yolculuk etmek, acele gitmek; posta atlarıyle; süratle, çabuk olarak. post card kartpostal, posta kartı. post chaise posta arabası. post exchange (A.B.D.) ordu kooperatifi, Orko. post office postane, abbr PTT. post road posta yolu. a heavy post mektupla dolu posta. morning post sabah postası. by return post ilk posta ile, acele. (önek), (Lat.) sonra. posta ücreti. postage due eksik ödenmiş posta ücreti; taksalı. postage due stamp taksa pulu. postage meter posta metresi. postage stamp posta pulu. posta ile ilgili. postal clerk postane memuru. postal convention milletlerarası posta anlaşması. postal money order, postal order posta havalesi. postal savings bank posta idaresine bağlı banka, tasarruf sandığı. postal union milletlerarası posta birliği. üzerine ileri bir tarih atmak. Tufandan sonra yaşayan (canlı) yafta, afiş; yaftacı, yafta yapıştıran kimse; menzillerden at alarak seyahat eden kimse. (Fr.) postrestant. sonra gelen, sonraki; gerideki; (anat.) kıça yakın; (çoğ.) insan kıçı, kaba etler. posterior chamber (anat.) ardoda. posteriorly sonradan gelerek. zürriyet; gelecek nesiller, halefler. arka kapı; yan kapı; ufak kapı; arkadaki; yandaki. Babil sürgününden sonraki Yahudi tarihi ile ilgili. (sonek); kelime sonuna ek ilave etmek. posta ücretine tabi olmayan; (İng.) posta ücreti ödenmiş. (jeol.) buzul devrinden sonra. üniversiteden mezun olduktan sonraki tahsile ait; doktora talebesi, üniversiteden mezun talebe. büyük bir süratle, çok acele, ivedilikle; sürat. babasının ö1ümünden sonra doğmuş; yazarın ölümünden sonra yayınlanmış; bir kimsenin ölümünden sonra vaki olan. posthumously ölümden sonra (özellikle yazarın) bitiminden sonra eklenmiş; suni, yapmacık; taklit, yapmacık. soldaki beygire binerek araba ve özellikle posta arabasına sürücülük eden kimse. (güz. san.) özellikle yirminci yüzyılın başlarında Fransız sanatkarlarınca rağbet gören ve kübizm ile fütürizmi içine alan resim ekolü. harp esirlerinin ve ganimet olarak alınmış malların harpten sonra evvelki yerlerine veya hukuki sahiplerine iadesi kanunu, postlimini. post liminiary, postliminious bu kanunla ilgili. (müz.) kilise ayini sonunda özellikle orgla çalınan parça. postacı, posta müvezzii. posta damgası. öğleden sonraya ait. postane müdiresi. öldükten sonra; otopsi. doğumdan sonra. posta ücreti ödenmiş (olarak) ertelemek, tehir etmek, geri bırakmak; ikinci planda bırakmak. post ponement erteleme, tehir, geri bırakma. sonrasına koyma veya konma; bir kelime sonuna ilave edilen kelime veya ek. yemek sonrası. postane müdürü. not, dipnot, hamiş, haşiye, derkenar; (kıs.) p. talip olan kimse; bir şey üzerinde hak iddia eden kimse; namzet, özellikle papazlığa namzet kimse. talep etmek, istemek, dilemek; ispatsız olarak ifade etmek, kaziye diye kabul etmek; var saymak. (fels.) önerme, kaziye, ispatına lüzum görülmeden kabul edilen mesele; kabulü zaruri olan esas, her şeyden evvel lâzım olan şart. duruş, poz, vaziyet; hal, işlerin gidişi; zihni vaziyet, tefekkür hali; suni vaziyet vermek veya almak. çiçek, çiçek demeti. kap, maden veya topraktan yapılmış yuvarlak kap, kavanoz; kadeh; bir kap dolusu; ıstakoz tutmaya mahsus sepet; baca başlığı; kumarda bir oyunda ortava konan paranın toplamı; (k. dili) büyük miktarda para; (jeol.) akıntının nehir dibinde açtığı yuvarlak çukur, bu çukurda bulunan çakıl; (argo) haşiş; (bak.) potentiometer. pot bottle takriben yarım litrelik şişe. pot cheese süzme peynir. pot hat melon şapka. pot liquor yemek suyu. pot roast ağır ateşte pişmiş et, kapama. pot shot sadece çantayı doldurmak maksadıyle avlama; kısa mesafeden silah atma; rasgele vuruş. chamber pot lâzımlık. chimney pot baca başlığı, ocak külâhı. go to pot bozulmak, mahvolmak. lobster pot ıstakoz sepeti. (-ted, -ting) yağ ve baharatla kavanoza basmak; kavanozda muhafaza etmek; saksıya dikmek; yemek için avlamak, tüfekle rasgele vurmak; bilardoda çukura düşürmek; (k. dili) kapıp cebe indirmek. içilebilir; (çoğ.) meşrubat, içecek. (Fr.) koyu çorba. potas, kalya taşı, potasyum hidrat. (kim.) potasyum. içme; içki; içki âlemi. (çoğ.) -toes) patates, (bot.) Solanum tuberosum. potato bug, potato beetle patatese zararı dokunan böcek, patates böceği. potato chip çips. potato race patates yarışı. potato rot daha toprakta iken patatesi çürüten hastalık. small potatoes adi ve önemsiz şey veya kimse. sweet potato bir çeşit tatlı patates, (bot.) Ipomoea batatas, Hatay patatesi. göbek, büyük ve şiş karın; şişkin karınlı adam, göbekli kimse; kenarları şişkin soba. potbellied göbekli. (k. dili) yalnız geçim parası kazanmak maksadıyle yazılan kitap veya meydana getirilen sanat eseri. (İng.) lokantada bulaşıkçı. kuvvet, kudret, güç; yetki, salâhiyet; etki, tesir; nüfuz; potansiyel; erkeğin cinsel iktidarı. kuvvetli, güçlü, kudretli; etkili, tesirli, nüfuzlu; yetkili, salâhiyetli; cinsi iktidarı olan (erkek) potently etkileyici surette; kuvvetle, tesirli olarak. hükümdar, kral; büyük yetki ve otorite sahibi. kuvvetli olan; muhtemel; (fiz.) gizil, potansiyel; mümkün olan şey, imkân, ihtimal; güç, iktidar; (gram.) yeterlik fiili; (elek.) potansiyel, gerilim. potential energy gizilgüç, potansiyel enerji. potential mood (gram.) yeterlik kipi. reach its highest potential mümkün olan en yüksek kudretine erişmek. potential'ity mümkün olan hal veya keyfiyet, imkân. potentially kuvvede olarak, imkan dahilinde. (elek.) üç bağlantılı reosta; voltölçer. boğucu toz veya duman bulutu; telâş, gürültü, karışıklık, şamata; başını ağırtmak, üzmek, sinirlendirmek; gürültü etmek. yemeğe tat veren maydanoz gibi yeşillik. (yolda) derin çukur; kayalarda su ve çakılların açtığı çukur. tencereyi ateş üzerine asmaya mahsus S şeklindeki çengel; özellikle el yazısı öğrenenlerin S şeklindeki çizgileri. ilâç dozu, bir defada verilen ilaç veya zehir; iksir. (Kuzey Pasifik sahilinde oturan Kızılderililerde) hediye; kış festivali; misafirlere hediye dağıtılan ve eşyanın tahrip olunduğu tören; (k. dili) parti, eğlence. hazır bulunan yemek, "Allah ne verdiyse" .take potluck bulunan yemeği yemek. (Fr.) odaya güzel koku vermek için kavanoz içinde biriktirilen gül yaprakları ve baharat; (müz.) potpuri; edebi seçmeler, müntahabat, seçmeler. kırık çömlek parçası. (tıb.) Pott hastalığı, omurga kemiğinin çürumesi. türlü yemeği; sebze çorbası. saksıya konmuş; çömlekte pişmiş; ( argo) küfelik olmuş. çömlekçi. potter' field fakirler için ayrılmış mezar. potter' wheel çömlekçi çarkı. (bak.) putter. çömlek işi, çanak çömlek; çömlek imalâthanesi; çömlekçilik. 1,9 litrelik sıvı ölçüsü; bu miktar sıvıyı içine alan kap; içki; (İng.) küçük kap veya sepet. (İng.), (k. dili) göze çarpmayan; hafif içkili; solak. çocuk lâzımlığı; lâzımlıklı iskemle. kese, torba; küçük para kesesi; hartuç kesesi; posta torbası; göz altlannda meydana gelen torba gibi şişkinlik; (tıb.) içinde sıvı toplanmış ur, kese; (zool.) bazl hayvanlann yavrularını veya yiyeceklerini taşıdıkları cep. torbaya koymak, cebe indirmek; yutmak; torba veya kese husule getirmek. palaz. tavukçu. yara lapası; yaraya veya cerahatli yere lapa koymak. kümes hayvanları. poultry farm tavuk çiftliği. poultry house kümes. poultry yard tavuklara mahsus avlu. mürekkep kurutacak toz; kabartmalı bir düzeyin modelini çıkartmak için üzerine serpilen toz; toz serperek kurutmak veya cilâlamak. yırtıcı kuş pençesi; saldırma, atılma, hamle; üzerine atılıp avlamak (av) pounce at, pounce on birden üstüne atılmak, hamle etmek; ani olarak gelmek. kapağı delikli bir cins parfüm kutusu. ağır darbe, vuruş, hamle; vurulan yer, darbe izi; vurmak, dövmek ezmek; yumruklamak; havanda dövmek; dalgaya çarpmak (gemi); hızla çarpmak veya atmak (yürek); ağır adımlarla yürü- mek; güçlükle yürümek. libre, değişik zamanlarda ayrı yerlerde değişebilen ağırlık ölçüsü, 454 gram; ingiliz lirası; Türkiye ve Mısır gibi birkaç memleketin lirası. avoirdupois pound (16 ounces) 454 gram. apothe caries' pound, troy pound (12 ounces) 373 gram. başıboş veya sahipsiz hayvanların muhafaza edildiği belediyeye ait yer; hayvanların muhafaza edildiği veya tuzağa düşürüldüğü yer; ağıla kapamak; tuzağa düşürmek. sahipsiz hayvanların belediyece korunduğu yerden çıkarılma ücreti. sterlin başına alınan komisyon. bir librelik bir cismi saniyede bir ayak süratle hareket ettiren kuvvet ölçü birimi, 13850 din. kek. bir libre ağırlığında olan herhangi bir şey; (bileşik kelimelerde) birkaç libre ağırlığı ile ilgisi olan şey: twelve pounder on iki librelik mermi atan top. darbe vuran şey veya kimse . para harcamasını bilmeyen. dökmek, akıtmak, boşaltmak; bardaktan boşanırcasına yağmak; dokülmek, akmak; çay servisi yapmak; dökülen miktar; akma, yağma; şiddetli yağmur. It never rains hut it pours. Hepsi bir arada gelir (bazen iyilikler bazen de aksilikler) pour cold water on pişmiş aşa soğuk su katmak. pour oil on troubled waters heyecanı yatıştırmak. yayın tipinden bir çeşit balık, (zool.) Gadus luscus . surat asmak, somurtmak; dudaklarını sarkıtmak; yüzünü ekşitmek; somurtma, surat asma, küs olma. somurtkan kimse; kursağını şişirme kabiliyeti olan bir güvercin. yoksulluk, fakirlik, parasızlık, zaruret, ihtiyaç; yetersizlik, kifayetsizlik, eksiklik. poverty line fakirlik ile orta hallilik arasındaki gelir sınırı. poverty-strick-en çok fakir, muhtaç, zarurete düşmüş, yoksul . (kıs.) Prisoner of War. toz, pudra; barut; üzerine toz ekmek; dövüp toz haline getirmek; toz haline gelmek; pudra kullanmak; (eski) (atı) hızla koşturmak. powdered milk süt tozu. powdered sugar pudraşekeri. powder flask, powder horn barutluk barut mahfazası. powder magazine baruthane. powder mill barut fabrikası. powder puff pudra ponponu. powder room bayanlara mahsus tuvalet. take a powder (argo) toz olmak, tüymek. powdery tozlu, toz gibi, toz halinde. yetenek, kabiliyet; iktidar, kuvvet, kudret, güç; hüküm; etki, tesir, hakimiyet, nüfuz, yetki, salâhiyet; (fiz.) erk, erke; devlet, hükümet; (huk.) bir başkası adına herhangi bir işi yapma yetkisi, vekâlet, ve kâletname; melaike; (mat.) üs, bir sayının kendisiyle çarpılmasıyle meydana gelen sayı; makinanın işleme kabiliyeti, güç, takat; merceğin büyütme yeteneği. kuvvet power boat motorla işleyen vapur veya gemi. power lathe torna makinası. power of attorney vekâletname. power of life and death idam etme veya af yetkisi. power over a person bir kimseye hükmünü geçirebilme kuvveti. power plant elektrik santralı. power point (İng.) duvar fişi. power politics kuvvet politikası. power structure yetkili ve kuvvetli olan grup. power tool motorlu aygıt. come into power iş başına geçmek; iktidar mevkiine geçmek. electric power elektrik kuvveti. party in power iktidar partisi. raise to the tenth power (mat.) onuncu üse çıkarmak. the powers that be başta olanlar, yetkili şahıslar. water power su kuvveti. It is beyond my power. Elimde değil. More power to him. Allah gücünü artırsın. Tebrikler! kuvvetli, kudretli; yetki veya nüfuzu olan; keskin, sert etkili, tesirli; (k.dili) çok miktarda. powerfully kudretle, kuvvetle. powerfulness kudretlilik, kuvvet. elektrik santralı; (argo) olağanüstü enerjiye sahip kimse veya şey. kuvvetsiz, kudretsiz, elinden hiç bir şey gelmeyen. powerlessly kuvvetsizce, eli kolu bağlı olarak. powerlessness kuvvetsizlik, eli kolu bağlı olma. (A.B.D.), (k. dili) toplantı; Kızılderililerle yapılan toplantı; toplantıda tartışmak. (tıb.) çiçek gibi kabarcıklar meydana getiren hastalık; frengi. İtalya'nın volkanik topraklarında bulunan ve çimento yapımında kullanılan kırmızı toprak, puzolan. (kıs.) pages, pianissimo. (kıs.) public relations. (kıs.) pair, present, price. yapılabilir, icrası mümkün; kullanışlı, elverişli. practicabil'ity kullanışlılık, pratiklik. practicably pratik surette, kullanışlı olarak. pratik, ameli; işe gelir, kullanışlı, elverişli, uygulanabilir; tecrübeli; işlek; fiili. practical joke eşek şakası. practical nurse pratikten yetişme hemşire. practically hakikaten, gerçekten; hemen hemen, yaklaşık olarak, takriben; faydalı surette, pratik olarak. uygulanabilme, tatbik imkanı, elverişli olma; pratik iş. (İng.) practise tatbikat, uygulama; pratik; egzersiz, idman; alışkanlık, itiyat, adet; (huk.) dava açma usulü; sanat icrası; iş, müşteri çokluğu; (çoğ.) desise, hile, oyun. Practice makes perfect. Eg- zersiz veya idman yaparak ilerleme kaydedilir. Meşk kemale erdirir. Doctor Brown has a large practice. Doktor Brown'ın çok hastası var. in practice uygulamada, icraatta, tatbik mevkiinde. make a practice of doing something bir şeyi adet edinmek. out of practice melekesi körlenmiş, çoktan bırakmış. put into practice tatbik mevkiine koymak, uygulamasını yapmak. sharp practices hileli işler, dalavere. target practice atış talimi. the regular practice adet, alışkanlık, itiyat. (İng.) practise fiilen icra etmek, yapmak; çalışmak; uygulamak, tatbik etmek; bir meslekte çalışmak; pratik yapmak, egzersiz yapmak, talim etmek; kendini alıştırmak. Practice what you preach. Davranışlarınız sözlerinize uysun. Verdiğiniz telkini kendiniz tutun. practiced tecrübeli; alışık, talimli; idmanla elde edilmiş. pratisyen. (İng.), (eski) memleket dışında olan mahkemeye müracaat etme suçu. isim; eski Roma'da isim. eski Roma'da hakim. imparatorun özel muhaflzlanna özgü; imparatorun muhafızlarından biri. Praetorian Guard eski Roma'da imparatorun muhafız kıtası; iktidarda bulunanların koruyucuları. sebep ile sonuç arasındaki bağlantıyı araştıran çalışma ile ilgili; (fels.) pragmatizme ait; pratik. pragmatic sanction hükümdar fermanı. pragmatik; pratik, ameli; günlük işlerle ilgilenen. pragmatically pragmatik olarak; ameli olarak, pratik olarak. (fels.) pragmatizm, pragmacılık; pragmatik oluş. pragmatist pragmacı, pragmatist. Prag. (A.B.D.), (Kan.) büyük çayırlık, ağaçsız geniş kır. prairie chicken (A.B.D.) çayır tavuğu, (zool.) Tympanuchus. prairie dog (A.B.D.) çayır köpeği, (zool.) Cynomys ludovicianus. prairie schooner (A.B.D.) eski zamanda kırları geçmeye mahsus üstü kaput bezi ile örtülü atlı araba. övmek, methetmek, sena etmek; hamdetmek, şükretmek; övgü, sena, medih, sitayiş; hamt, şükür. övülmeye değer, takdire layık. praiseworthily övülmeye layık bir şekilde, methe lâyık surette. praiseworthiness methe layık olma, değerlilik. cevizli şekerleme, pralin. (İng.), (k. dili), (bak.) perambulator. (den.) düz tabanlı bir çeşit sandal. at gibi zıplayarak oynamak; zıplayarak oynayan ata binmek; caka satmak, gösterişli şekilde yürümek; atı zıplatıp oynatmak; zıplayıp oynama; caka satma. kaba şaka; oyun; oyun oynamak. çok süslemek, donatmak; gösteriş yapmak, caka satmak. (argo) kıç. gevezelik etmek, fazla konuşmak, boş laf etmek; gevezelik, boş laf. (A.B.D.), (argo) kıçüstü düşme. bataklık kırlangıcı, (zool.) Glareola pratincola. (Fr.), (den.) pratika, karantinadan geçen gemiye verilen limana giriş izni. çocukça ve safça konuşmak; gevezelik etmek; çocukça laf; boş lakırdı. küçuk karides, deniz tekesi, (zool.) Palaemon serratus. fiilen icra, uygulama, tatbikat. dua etmek, niyaz etmek; yalvarmak, istirham etmek; ibadet etmek, namaz kılmak. pray'er dua eden kimse. dua, niyaz; temenni, rica; ibadet, namaz; dua edilen şey; (huk.) dilekçe, istida. prayer beads tespih. prayer book dua kitabı. prayer meeting dua meclisi. prayer rug seccade. prayer wheel (Tibet Budistlerine mahsus) dua yazılı kâğıtların sarıldığı dönen silindir. ibadetkar, zahit; dualı. prayerfully dua ile. prayerfulness ibadetkarlık. ( (önek) önce, evvel, ön. ergenlik çağı öncesi, 9-12 yaşlar arası. (jeol.) kambriyum öncesine ait. tıp öğrenimine hazırlayıcı, tıp öğrenimi öncesi (kurslar veya öğrenci) Rafael öncesi sanat görüşünü izleyen ressam. va'zetmek; telkin etmek; nasihat etmek, öğüt vermek. preach against aleyhinde va'zetmek. vaiz. preaching vaız, va'zetme; öğüt. preach'ment vaız; va'zetme; can sıkıcı nasihat, uzun ve sıkıcı sözler. fazla nasihatli. başlangıç, mukaddeme, önsöz. (radyo) önamplifikatör. önceden düzenlemek, tertip etmek. prearrangement önceden alınan tertibat. (İng.) katedralin papaza bağladığı tahsisat; bu tahsisatı temin eden vakıf; katedralden tahsisat alan papaz. prebendary katedralden tahsisat alan papaz. pulları postalamadan önce damgalamak. güvenilmez, istikrarsız, esassız, asılsız, kararsız, şüpheli; nazik, tehlikeli, rizikolu; (eski) başkasının keyfine tabi. precariously tehlikeli bir şekilde; istikrarsızca. precariousness tehlikeli hal, riziko. niyaz kabilinden, yalvarma niteliğindeki. ihtiyat, basiret, önceden alınan tedbir. precautionary ihtiyat kabilinden. precautious tedbirli, ihtiyatlı; ihtiyat kabilinden. önde olmak, önce gelmek, takaddüm etmek; önünden yürümek; önce vaki olmak. önce gelme; üstünlük; önce vaki olma, takad- düm. take precedence takaddüm etmek, başta gelmek. order of precedence kıdem sırası. önceki. emsal, numune, örnek; evvelce vaki olmuş ve tekrar vuku bulması hak veya adet olan şey; teamül, yapılageliş. takip edilen, önde bulunan. the preceding bundan evvelki, yukarıda gösterilen. kilisede müziği idare eden kimse. emir, hüküm; ahlâki kural; yönerge, talimat; (huk.) mahkeme emri. precep'tive nasihat kabilinden, ihtar yollu. öğretmen, hoca; okul müdürü. preceptor'ial öğretmenle ilgili. preceptorship öğretmenlik, hocalık. preceptress kadın öğretmen; okul müdiresi. önce geliş, takaddüm; (astr.) presesyon. precession of the equinoxes (astr.) gün-tün eşitliği zamanının gerilemesi, presesyon. mıntıka, bölge, yöre, havali; çevre; (A.B.D.) seçim bölgesi. aşırı titizlik. kıymetli, değerli; çok pahalı; ender; aziz, çok sevilen; aşırı itinalı, fazla nazik, müşkülpesent; (k. dili) rezil; (k. dili) çok, ziyadesiyle; sevgili. precious little çok az. precious metals altın ve gümüş gibi kıymetli madenler. precious stone kıymetli taş, mücevher. preciously değerli surette; fazla titizlikle. preciousness pahalılık; değer, kıymet; aşırı incelik. uçurum; sarp kayalık. acele, telâş; acelecilik. precipitant acele giden; acele yapılmış; kimyasal veya mekanik çökelme yapan bir madde. zamanından önce meydana getirmek; yüksek bir yerden aşağı atmak; acele ettirmek, hızlandırmak; (kim.) tortusunu ayırmak, teressüp ettirmek, çökeltmek; (meteor.) (yağmur veya kar şeklinde) yere düşmek, yağmak; (fiz.) buharı teksif etmek; yüksek yerden aşağı düşmek veya atılmak; körü körüne acele etmek; (kim.) çökelmek, çökmek. precipitable dibine çökebilir. precipita'tion (meteor.) kar veya yağmurun yere düşmesi, düşen kar veya yağmur miktarı, yağış; tortunun dibe çökmesi, çökelme; baş aşağı gidiş veya düşüş; acelecilik, telâş. tortu, çöküntü, rüsup; aceleci; baş aşağı düşen veya akan; düşüncesiz; acele ile yapılmış; birdenbire gelen veya olan, ani. precipitately acele ile, telaşla. precipitateness acelecilik. dik, sarp; uçurum gibi, uçurumlardan ibaret; atılgan, aceleci. precipitously baş aşağı olarak; aceleyle, telâşla. precipitousness baş aşagı oluş; telaş, acele. özet, öz, hulâsa. tam, tamam, kati, kesin, sahih, çok dikkatli, dakik; kural dışına çıkmayan; kusursuz; kesinlik ve açıklıkla ifade edilmiş. precisely dikkatle, kesinlikle; tamamen; muhakkak. preciseness katiyet, kesinlik; dakiklik. dikkat, katilik, kesinlik; sıhhat; dakiklik; doğruluk, sarahat, vuzuh; dakik. precision bombing tam isabetli bombardıman. (tıb.) klinik devresinden evvel. bir önceki hareketten dolayı imkânsız hale getirmek, engel olmak, mâni olmak; dışarıda bırakmak. vaktinden evvel gelişmiş, erken inkişaf etmiş. precociously erken gelişerek. erken gelişme. önceden bilme veya haberi olma; (İskoç.), (huk.) ilk soruşturma. önceden düşünüp hakkında fikir edinmek; peşin hüküm vermek. preconcep'tion önceden anlama; tarafgirlik; peşin hüküm verme; önyargı, peşin hüküm; yanlış fikir . önceden kararlaştırmak. preconcertedly önceden kararlaştırılmış bir şekilde . peşin şart; önceden hazırlamak. önceden pişirmek.. haberci, müjdeci, muştucu. precursory önceden haber veren; ön, ilk. yırtıcı, av ile geçinen; yırtıcı hayvanlara ait. erken tarih atmak; daha önce gelmek. saldırıp parçalama, yırtıcılık. yırtıcı kimse veya hayvan; yağma eden kimse. yağmacılık veya soygunculukla geçinen; yırtıcı, avlanarak yaşayan. (birinden) önce ölmek. birinden önce gelen kimse, öncel, selef; ata, cet. önceden tayin etmek. kadere mahsus; kadere inanan; kadercilik- yanlısı. predestinarianism kadercilik. önceden mukadder kılmak, önceden nasip etmek; (kıs.)met olan. takdir, kader, kaza, nasip, (kıs.)met; takdiri ilâhi. (bak.) predestinate . önceden tayin veya takdir etmek; önceden kararlaştırmak. predeterminate önceden tayin olunmuş. predetermina'tion önceden tayin veya takdir. iddia edilebilir, önermede hüküm ve isnadı mümkün, yüklemleşir; iddiası mumkün olan herhangi bir şey. predicabil'ity isnat imkanı. kötü hal, bela; hal, halet, durum, vaziyet; (man.) cins, kategori. doğrulamak, teyit etmek; belirtmek, ifade etmek, göstermek; dayanmak. predicate on dayandırmak, isnat etmek. predica'tion hüküm, isnat . (gram.), (man.) yüklem, haber; bir önermede kabul veya reddedilmiş nokta; yüklemle ilgili. tasdik edici, doğrulayıcı. predicatively (gram.) yüklem olarak. vaız niteliğindeki. bir şeyin vukuunu önceden haber vermek, kehanette bulunmak. prediction kehanet, önceden haber verme. önceden hazmetmek, gıdayı suni hazma tabi tutmak. predigestion suni hazım. taraftar olma, tarafını tutma, tercih. önceden hazırlamak, peşinen taraftar olmak; anık kılmak. predisposi'tion meyil, eğilim, istidat, kabiliyet. üstün, hâkim, faik, galip. predominance, cy üstünlük, galebe, faikıyet. predominantly üstün gelerek, hâkim olarak. üstün olmak, faik olmak, galip gelmek; hâkim olmak. predominatingly galip gelerek; en fazla, başlıca, daha çok. üstün, mümtaz, seçkin, faik. preeminence üstünlük. preeminently en uygun olarak; en üstün şekilde. önceden ayırmak; herkesten önce satın almak; herkesten önce satın alma hakkına sahip olmak. preemption herkesten önce satın alma hakkı. preemptive önceden satın almaya hakkı olan; (ask.) kendi memleketini korumak için önce davranan. preemptive strike öbür tarafın muh- temel saldırısına karşı önceden saldırma. gaga ile düzeltmek (tüy); saç düzeltmek; kendini tebrik etmek, kendi ile övünmek. bir zaman veya olaydan önce mevcut olmak. (kıs.) preface, prefix. prefabrike yapı. önceden hazırlamak, önceden imal etmek; bir binanın kurulmasını kolaylaştırmak için aksamını önceden hazırlamak. önsöz, mukaddeme, başlangıç; önsöz ile başlamak; kitabın önsözünü yazmak; önsöz yerine geçmek. önsöz niteliğindeki, mukaddeme kabilinden. eski Roma'da vali, yüksek rütbede memur; baş memur, reis; Paris polis şefi; özel okullarda bazı sorumlulukları olan öğrenci. bir vali veya yüksek rütbeli memurun sorumlu olduğu bölge, makam, hizmet süresi. (-red,- ring) yeğlemek, tercih etmek; daha çok beğenmek; (huk.) daha ziyade hak vermek; sunmak, arzetmek, takdim etmek; (eski) terfi ettirmek. prefer charges davacı olmak. preferred stock (tic.) imtiyazlı hisse. tercih olunur, daha iyi. preferably tercihen. tercih; tercih hakkı veya yetkisi; rüçhan; tercih olunan herhangi bir şey; (huk.) tediye hususunda öncelik. give preference to tercih etmek have prefer ence over tercih hakkına sahip olmak. right of preference (huk.) rüçhan hakkı. tercih hakkı olan; tercihli; tercih eden veya edilen. preferential tariff gümrükte rüçhanlı tarife, asgari tarife. terfi, yükselme. önceden canlandırmak; önceden düşünüp hayal etmek. prefigura' tion önceden canlandırma. prefigurative ilerde vaki olacak bir olayı temsil eden. (kelime başına) (önek) koymak. (önek), kelimenin başına ilave olunan ek; bir ismin önüne konan unvan. (İng.), (argo) hamile. fethedilebilir, zaptedilebilir; hücum edilebilir. gebe, hamile; fikirlerle dolu, semereli; manalı, dolgun. pregnancy gebelik. extrauterine pregnancy karın gebeliği. tubular pregnancy dış gebelik. pregnantly gebe olarak; fikirle dolu bir şekilde, manalı olarak. (maymun kuyruğu gibi) sarılma ve kavrama hassası olan. tutma, yakalama; anlayış, kavrayış. tarihöncesi, tarihten önceki. tarihöncesi. motorda erken ateşleme. önceden hüküm vermek, bir davayı ayrıntılarıyle dinlemeden hüküm vermek. önyargı, peşin hüküm; tarafgirlik; haksız hüküm veya işten gelen zarar; garaz; birine tesir ederek haksız hüküm verdirmek; haksız hüküm veya iş ile zarara uğratmak. prejudice against -e karşı haksız önyargı. prejudice in favor of lehine önyargı. without prejudice önyargısız; (huk.) haklarına dokunmaksızın. prejudiced tarafgir. önyargılı; zararlı, muzır. prejudicially önyargıyla; zararlı surette. prejudicialness tarafgirlik; muzır olma, zarar. yüksek rütbeli din adamı, piskopos. prelacy piskoposluk. konferans vermek, ders vermek. önceden tatma. başlangıç olan, hazırlayıcı, ilk, ön; (çoğ.) başlangıç, ön hazırlık; eleme maçı; üniversitede ön sınav, yeterlik sınavı. başlangıç, giriş; (müz.) peşrev, fasıl başlangıcı, prelüd; bir başlangıçla açmak. başlangıç olan. prelusively başlangıç olarak. vaktinden evvel olan veya gelişen; mevsimsiz; erken doğan. prematurely vaktinden evvel, mevsimsiz olarak, erken. prematurity vaktinden evvel gelişme, mevsimsizlik. önceden düşünmek, tasarlamak, amaçlamak. premeditated tasarlanmış, kasıtlı. premedita'tion tasarlama, kasıt; önceden düşünme. birinci, ilk; baş, asıl; başbakan. premiership başbakanlık. bir piyesin ilk defa olarak oynanması, gala; (tiyatro) baş kadın oyuncu. kıyametten evvel gelecek bin seneden önce. premillennialism Hazreti İsa'nın kıyametten önceki bin seneden evvel geleceği öğretisi. premillenialist, premillenarian bu inanca bağlı kimse. tanıtma veya açıklama yoluyle önceden belirtmek; bir önerme veya tartışmanın nedeni olarak ileri sürmek. (man.) tasımda birleşerek bir sonuç meydana getiren her iki önermeden biri, öncül, terim; (huk.) bir feragatname veya vasiyette söz konusu olan ana madde; (çoğ.) bina ve müştemilâtı. in these premises bu duruma göre, bu şartlar altında. major premise (man.) büyük terim. minor premise (man.) küçük terim. on the premises bina müştemilâtı içinde. prim; (satışta) hediye; (sig.)orta ücreti; bir şeye itibari değerinden fazla olarak verilen fiyat; hisse senetleri veya paranın mübadele farkı; değer; yarışmada verilen ödül. at a premium fazla fiyatla, itibari değeri üstünde; çok rağbette, çok aranılan. köpekdişlerinin hemen yanındaki iki azıdişine ait; bu iki azıdişinden biri, küçük azıdişi. önsezi; uyarma. doğumdan önceye ait. (bak.) praenomen. bir mülkü başkasından evvel işgal etme. zihin meşguliyeti. başkasından evvel ele geçirmek; işgal etmek; zihnini işgal etmek. be preoccupied zihni meşgul olmak. önceden buyurmak veya karar vermek, önceden nasip etmek. önceden takdir. (kıs.) preparatory, preposition. (k. dili) hazırlayıcı. önceden tartıp paketlemek. hazırlama; hazırlık; hazırlanan şey; hazır ilâç. hazırlayıcı; hazırlık, hazırlama. hazırlayıcı, hazırlık niteliğindeki. preparatory school üniversiteye hazırlayan özel okul. preparatory to sending it gönderilmesi için hazırlık olarak. hazırlamak; düzenlemek; donatmak; pişirmek; yapmak; hazırlanmak, hazır olmak. hazırlık, hazır olma; gerektiğinde savaşa hazır bulunma. (-paid) parasını önceden vermek, peşin ödemek. prepayable peşin ödenir. prepayment peşin ödeme. (huk.) önceden düşünülmüş, tasarlanmış, kasıtlı. malice prepense kasti kötülük. ağır çekmek; baskın gelmek, ağır basmak, galip gelmek; hâkim olmak. preponderance, -cy çoğunluk, üstünlük. preponderant ağır basan, baskın gelen, hâkim, galip. preponderantly üstün şekilde, çoğunlukla. (edat) prepositional edat kabilinden. (gram.) nitelenen kelime önüne eklenmiş (kelime) meşgul etmek, zihnini işgal etmek; lehinde fikir hasıl ettirmek. prepossession tarafgirlik; zihin meşguliyeti. cazibeli, alıcı. prepossessingly cazibeyle. akıl almaz, inanılmaz, mantığa aykırı, abes. preposterously mantıksızca. çok güçlü, nüfuzlu; (biyol.) dölüne daha fazla özellikler geçirme yeteneği olanç prepotency nüfuzluluk; (biyol.) dölüne kendi özelliğini geçirme yeteneği. (anat.) sünnet derisi, gulfe. prepu'tial gulfeye ait. önceden gerekli olan (şey) (huk.) öncelik hakkı, ayrıcalık, yetki, hak; ayrıcalı. geleceği bildiren belirti; önsezi; olacağı önceden söylemek veya göstermek; kehanet etmek. (tıb.) yaşlılık sonucu olarak yakını görme özelli- ğinin zayıflaması, presbitlik. presbyopic presbit. kilise ileri gelenlerinden biri; papaz; Presbiteryen kiliselerinde yönetim kurulu üyesi. presbyterial yönetim kuruluna ait. ihtiyarlar meclisince yönetilen kilise sis- temine ait; b.h. bu sistemle yönetilen kilisenin üyesi. kilisede yalnız papazların girebildiği perdeli veya kapalı (kıs.)ım; Presbiteryen kiliselerinde yö- netim kurulu. okul öncesi. önceden bilme. önceden bilen. ayrı olarak düşünmek; yerini değiştirmek, ortadan kaldırmak. prescind from (bir şeyden) dikkatini çevirmek. nizam koymak; emretmek; (tıb.) salık vermek, vermek (ilâç); (huk.) zaman aşımına dayanarak hükümsüz kılmak; zaman aşımına tabi olmak; zaman aşımı ile hak kazanmak. yetkiyle kararlaştırılmış. kanun, emir, yönerge, hüküm. emir, talimat; (tıb.) reçete; (huk.) zaman aşımına dayanan hak; devam eden âdet. sıkı kurallar koyan; âdet hükmüne geçmiş, yapılagelen; (huk.) zaman aşımıyle kazanılmış. huzur, hazır bulunma, varlık; duruş; hayal, görüntü. presence of mind serinkanlılık, soğukkanlılık. in the presence of a large company büyük bir topluluk önünde. saving your presence (eski) hâşa huzurdan, sözüm yabana, sözüm meclisten dışarı, affedersiniz. Your presencs is requested. Hazır bulunmanız rica olunur. hediye, bahşiş, armağan. takdim etmek, sunmak, arz etmek; tanıştırmak; huzura çıkarmak; göstermek; bir memuriyet için ismini arz etmek; nişan almak (tüfek) present a person with a thing, present a thing to a person birisine bir şey sunmak. present an appearance görünmek; hazır bulunmak. present arms (ask.) silâhı önde tutarak selâm vaziyetinde durmak. present oneself meydana çıkmak, görünmek. present some difficulty güçlük çıkarmak. şimdiki zaman; şimdiki durum; (gram.) hal kipi, şimdiki zaman kipi. at present şimdiki halde, şimdiki durumda. for the present şimdilik, şu anda. şimdiki; hazır, mevcut; (gram.) şimdiki zamanı gösteren. in the present case bu durumda; (gram.) şimdiki zaman kipinde. the present writer bu yazıyı yazan, imza sahibi. the present worth of şimdiki değeri. şimdiki, günümüzün. takdim olunabilir, sunulabilir; düzgün görünüşlü. sunma, takdim; gösterme; huzura çıkma; verilme, sunulma; tiyatro oyunu; (psik.) kavrama gücü; (tıb.) doğumda ceninin duruş şekli. presen- tation copy hediyelik nüsha. (psik.) akıl ile kavranır; hemen kavrayan veya hisseden. görev veya ödenek alan kimse. önsezi. bir fikir veya kavramı akla getiren. birazdan; şimdi, şimdilik; (eski) veya (leh.) derhal, hemen. sunma, takdim; göz önüne koyma, sergileme; betimleme, resim; (huk.) büyük jüri raporu; (tic.) senet gösterme. saklama, saklanma; muhafaza, koruma. saklayan, koruyan; koruyucu şey, bozulmayı önleyici kimyasal madde. (gen.) (çoğ.) reçel, şekerleme; av hayvanları için ayrılmış koru. korumak, esirgemek, vikaye etmek; saklamak; reçelini yapmak; konsevesini yapmak; çürümesini veya bozulmasını önlemek, sağlam tutmak, dayandırmak. preservable korunabilir, saklanabilir; konservesi yapılabilir. well preserved dinç, genç kalmış. dokuma sırasında çektirilmiş (kumaş) başkanlık etmek; nezaret etmek. başkanlık, reislik; başkanlık süresi; b.h. eskiden Hindistan'da en büyük üç eyaletten biri (Madras, Bombay ve Bengal) başkan; baş, reis; şef, amir. başkanlığa ait. garnizona ait, garnizonu olan. garnizonlu küçük kale. Rusya'da hükümet yönetim kurulu. zorla hizmete almak; bahriye hizmetine zorlamak; askerliğe, özellikle bahriyeye zorla alma. press gang bahriyeye zorla asker toplama bölüğü. basın, basılmış şeyler ve özellikle gazeteler; basın mensupları; gazete yazısı; matbaa makinası; matbaa, basımevi; baskı tezgâhı; pres, cendere, mengene; sıkıştırma; kalabalık, yığışma; sıkışma, acele, baskı, iş çokluğu; baskı sanatı; elbise dolabı; (giyside) ütü. press agent (sanatçının) basın sözcüsü. press association basın kurumu. press box herhangi bir yerde basın mensuplarına ayrılan yer. press clipping (gazet.) kupür. press conference basın toplantısı. press gallery basın locası. press of canvas yelkenin rüzgârın elverdiği kadar açılması. press proof (matb.) son prova, makina provası. press release basın bildirisi. freedom of the press basın özgürlüğü. go to press matbaaya verilmek, basılmak. hat press şapka kalıbı. hay press ot presesi. in press basılmakta. off the press bas- kıdan çıkmış. oil press yağhane. the press of modern life zamanın gerektirdikleri. the yellow press günlük olayları abartmalı ve hissi bir dille yayımlayan gazeteler. basmak; sıkmak, sıkıştırmak; sıkıp suyunu veya yağını almak, özsuyunu almak; sıkıştırmak, baskı yapmak, zorlamak, üstüne düşmek, ısrar etmek; sıkıca sarılmak; zorlamak; hızlı sürmek, çok koşturmak; ütülemek; kitle halinde ilerlemek. press forward hızla ilerlemek. Don't press your luck. Şansına güvenme. Time is pressing. Vakit dar. (bak.) press; sıkışmış; bastırılmış. pressed brick fırına sürülmeden önce kalıba konulmuş tuğla. be pressed for time vakti olmamak, acele işi olmak. dikiş makinasında ayak. acele, evgin; sıkı. pressingly sıkıştırarak, acele ile. basımcı; (İng.) gazeteci, muhabir; ütücü. kütüphanelerde kitabın hangi rafa ait olduğunu belirtmek üzere kitap içine konulan işaret. basım odası. baskı, tazyik, basınç; hücum; basınç kuvveti. pressure cabin (hav.) tazyikli kabin. pressure cooker düdüklü tencere. pressure gauge basıölçer, manometre. pressure group hükümete tesir etmeye çalışan nüfuzlu grup; kendi çıkan için meclise veya umuma baskı yapan grup. pressure point (tıb.) deride basınca karşı hassas olan nokta. atmospheric pressure hava basıncı. blood pressure tansiyon. bring pressure to bear zorla yaptırmaya çalışmak, sıkıştırmak. financial pressure para sıkıntısı. high pressure yüksek basınç. hydrostatic pressure sıvı maddelerin basınç kuvveti. low pressure alçak basınç. standard pressure standart basınç. work at high pressure son süratle çalışmak. work under pressure baskı veya zor altında çalışmak. tazyik altında tutmak; (hav.) yüksek uçuşlarda uçağın içindeki havayı yeterli basınçta tutmak. matbaa işi, basım işi; basılmış şeyler. hokkabaz, el çabukluğu ile hüner gösteren kimse. prestidigita'tion hokkabazlık. prestij, itibar, nüfuz, tesir, ün, şöhret. prestigious prestijli, tanınan. (İt.), (müz.) çok hızlı. (İt.), (müz.) presto. farzetmek, tahmin etmek; ihtimal vermek; haddini aşmak, cüret etmek, cesaret etmek. presume on istismar etmek. presumably tahminen, galiba. haddini bilmeyiş, haddini aşma, cüret, küstahlık; zan, farz, tahmin; (huk.) bilinen gerçeklere dayanarak çıkarılan sonuç, ipucu. muhtemel; zan ve karşılaştırmaya dayanan. presumptive evidence durum ve şartlardan çıkarılan kanıt. heir presumptive (bak.) heir. küstah, mağrur, kibirli. presumptuously küstahça. presumptuousness küstahlık. önceden farzetmek; gerekmek. önceden farzedilen şey. yapar gibi görünmek, yalandan yapmak, taslamak; taklit etmek, benzetmek; ("to "ile) iddiada bulunmak. pretend illness yalandan hasta olmak, sayrımsamak. pretend to be a scholar bilginlik taslamak. pretend to the throne tahtta hak iddia etmek. hakkı olmadan bir şeyi isteyen kimse, özellikle krallık tahtında hak iddia eden kimse. (İng.) pretence hile, bahane, hileli söz. false pretenses sahte görünüş, sahte tavır. make a pretense of yapar gibi görünmek, yalandan yapmak. on the slightest pretense en ufak bahane ile. iddia, hak iddiası, istek; haksız istek veya iddia; gösteriş. gösterişçi, kurumlu. pretentiously gösterişle. pretentiousness gösterişçilik. (önek) -(den.) öte, ötesinde. insanüstü. (gram.) geçmiş zamanı gösteren; geçmiş zaman kipi. (-ted, -ting) vaz geçmek; ihmal etmek; göz önünde tutmamak. pretermission ihmal; vaz geçme. olağandışı; doğaüstü. bahane, sözde sebep. (bak.) praetor. Pretoria. güzelleştirmek, gereğinden fazla süslemek. güzel, hoş, sevimli, latif; iyi, âlâ; (k. dili) epey büyük; oldukça, epeyce, hayli. pretty difficult hayli güç. pretty much the same hemen hemen aynı, yine öyle. pretty well suited iyi uymuş. a pretty mess berbat iş. cost a pretty penny çok pahalı olmak. sitting pretty (k. dili) cebi dolu. üstü tuzlanmış bir çeşit gevrek halka. yenmek, galip olmak; hakim olmak; yürürlükte olmak; yaygın olmak, âdet olmak; başarmak, etkili olmak. prevail on razı etmek, ikna etmek, gönlünü yapmak. prevail over, prevail against galip gelmek. galip gelen, hâkim olan, üstün gelen; en sık esen (rüzgar); geçerlikte olan, yaygın. prevailingly galip gelerek; en çok, genellikle. hüküm sürme, hakim olma; yaygınlık. olagelen, hüküm süren, etkili, yaygın, âdet hükmünde olan. prevalently genellikle; hâkim olarak. yalan söylemek; kaçamaklı cevap vermek, kaçamaklı sözle aldatmak. prevarica'tion yalan. prevaricator yalancı kimse. (Fr.) başkalarının ihtiyaçlarını evvelden düşünme. önünden giden, önce gelen; koruyucu. prevenience önce gelme, önceden yapma. önlemek, engellemek, durdurmak, önünü almak. preventable önlenebilir, önüne geçilebilir, durdurulur. prevention önleme, engelleme. önleyici, engelleyici; önleyici şey; önleyici tedbir. preventive detention (A.B.D.) suçluların, yeni suç işlememesi için, yargılanıncaya kadar hapse atılması. preventive measures önleyici tedbirler. preventive war önleme savaşı. preventively önleyici surette. prevantoryum. sin gelecek programdan gösterilen parçalar. evvel, evvelki, eski, sabık; (k. dili) vaktinden evvel olan. previous to this bundan evvel. move the previous question mecliste görüşmeyi (kıs.)a kesmek için meselenin oya konup konmaması. ko- nusunda oya baş vurmak. previously önceden, evvelce. basiret, sağduyu; önceden görme, önsezi. savaş öncesine ait. (argo) başkan; rektör. av; av ile beslenmek. prey on avlamak; sıkmak, sıkıntı vermek. bird of prey yırtıcı kuş. (tıb.) tenasül uzvunun cinsel zevk bulunmaksızın dik durması. paha, fiyat; değer, kıymet; rüşvet; mükafat; fiyat koymak, paha biçmek; (k. dili) fiyatını sormak. price ceiling azami fiyat, tavan fiyatı. price cutting fiyat kırma. price fixing asgari veya azami fiyat koyma, narh. price list fiyat listesi, tarife. price range fiyat dağılımı. price rigging kanundışı ve gizli olarak. asgari fiyat üzerinde anlaşma. price tag fiyat etiketi; fiyat. price war rekabet için maliyetin altında satış. at any price her ne pahasına olursa olsun. beyond price paha biçilmez; rüşvet almaz. cost price maliyet fiyatı. current price cari fiyat, piyasa fiyatı. high price yüksek fiyat. low price düşük fiyat. normal price normal fiyat. reduced price indirimli fiyat. price out of the market yüksek fiyat konulduğu için satamamak. set a price on one' head bir kimsenin ölüsünü veya dirisini teslim edene para mükâfatı vaat etmek. without price paha biçilmez. değer biçilmez, çok kıymetli; (k. dili) çok komik, gülünç. iğneleme, iğnelenme; sivri uçlu alet; diken; (A.B.D.), (argo) penis; diken batması gibi ağrı; iğne delmesi, diken batması; (eski) üvendire. prick of conscience vicdan azabı. hafifçe delmek, iğne veya diken sokmak; mahmuzla dürtmek; vicdan azabı vermek; batma acısı duymak. prick out a pattern iğne batırarak el işi modeli yapmak. prick the bubble önemli sanılan birinin foyasını meydana çıkarmak; bir ümidi boşa çıkarmak. prick up one' (its) ears kulak kabartmak; (hayvan) kulaklarını dikmek. dürten veya iğne gibi batan şey; diken. iki yaşında erkek geyik; şamdan iğnesi. karıncalanma; diken, sivri uç; hafifçe batırmak, diken sokmak; iğnelenmek, karıncalanmak. dikenli; karıncalanan, iğne gibi batan. prickly ash dikenli dişbudağa benzeyen bir ağaç, (bot.) Xanthoxylum americanum, prickly heat isilik. prickly pear hintinciri, frenkinciri, firavuninciri, (bot.) Opuntia ficus india. prickliness dikenlilik; küseğenlik. gurur, kibirlilik, kibir, azamet, övünme, iftihar; iftihar edilecek şey; (eski) görkem, saltanat, debdebe; aslan sürüsü; tüylerini kabartmak (kuş) pride oneself on something bir şey ile övünmek. pride of place en yüksek mevki. false pride boş gurur. humble one' pride birinin kibrini kırmak. take pride in (bir şey) ile iftihar etmek. papaz, rahip, karabaş. parish priest mahalle papazı. (aşağ.) papazlık sanatı. tapınakta dinsel törenleri yürüten kadın. papazlık; papazlar. papaz gibi; papaza yakışır, papaza ait. biçimci ve tutucu ukalâ. priggish ukalâ. priggishly titizlikle. priggishness kibirlilik. (-ged, -ging) (İng.), (argo) çalmak, aşırmak, yürütmek; hırsız. kendini beğenmişlik, ukalâlık. (-med,- ming) fazla resmi, çok ciddi, usule fazla meraklı; çok resmi davranmak, ciddi tavır takınmak. primly fazla resmi olarak. primness fazla ciddiyet. (Lat.) dış görünüşe göre, yüzünden, ilk bakışta. prima facie evidence (huk.) karşıtı ispatlanıncaya kadar geçerli olan delil. önce gelme, ileri gelme; baş papazlık; papalık. primadonna; (k. dili) sinirli ve kibirli kimse. gemiye yükletilen mallara iyi bakılsın diye eskiden gemicilere ve süvariye verilen para; kaptan aidatı. esasi, asli; baş, başlıca. asıl, ana, asli, birinci, esasi; başlıca, ileri gelen; ilkel, ilksel, iptidat; birinci sırada olan şey; (A.B.D.) parti adaylarının seçimi. primary coil transformatörde ana sargı. primary school ilkokul. primar'ily evvela; aslında. baş piskopos; (zool.) primat. kullanıma hazırlamak; top veya tüfeğe ağızotu koymak; (boya) astar vurmak; talimat vermek, ne söyleyeceğini öğretmek (şahit); içki içirip sarhoş etmek. prime the pump tulumbanın silindirine su döküp işlemeye hazırlamak; ticareti hızlandırmak için para sarfetmek (devletçe) hayatın olgunluk devri; bir şeyin en mükemmel olduğu devir; başlangıç; seçkin şey; (mat.) asal sayı; dakika için kullanılan (') işareti. the prime of life hayatın en dinç ve güzel devresi. baş; birinci; ilk; asıl, asli; (mat.) asal (sayı) prime cost asıl fiyat, maliyet. prime meridian baş meridyen. prime minister başbakan. prime mover ana kuvvet. prime number asal sayı. tüfeğin ağızotu, falya barutu. okuma kitabı; herhangi bir konu hakkında kısa ilk kitap. great primer (matb.) on sekiz puntoluk harf. long primer (matb.) on puntoluk harf. ilksel, ilkel. işlemeye hazırlama (tulumba); yemleme, ağızotu, falya barutu; astar boya. ilk defa çocuk doğuran; ilk doğuma ait. primipara (tıb.) ilk defa doğuran kadın, yalnız bir çocuk doğurmuş olan kadın. ilk, asli, eski, evvelki; iptidai, ilkel, ilksel; basit, kaba, eski usul; (gram.) kurala bağlı olmayan, türetilmemiş; kurala bağlı olmayıp işitilerek öğrenilen kelime; (mat.) bir denklemin basit ve esas şekli; ilkel sanata benzer resim yapan ressam veya yaptığı resim; ilkel insan. primitively ilkelce. primitiveness ilkellik. ilkelcilik. primitivist ilkelcilik yanlısı. ilk cet, ata. ilk evlât olma; (huk.) büyük evlât hakkı. başlangıçta mevcut olan, ilk; esasi; (biyol.) bir fert veya uzvun ilk büyüme devresinde görülen; temel ilke. itina ile giyinip makyaj yapmak. çuhaçiçeği, (bot.) Primula veris; çuhaçiçeğine ait; çiçekli, çiçeği çok; açık sarı. the primrose path zevk ve sefa yolu. ana kuvvet, hareketin ilk kaynağı; doğudan batıya doğru yirmi dört saatte dönerek gökcisimlerini taşıyan hayali gök küresi. (Lat.) eşleri arasında birinci olan kimse. (kıs.) principal, principle. prens; kral, hükümdar, emir; soylu kimse; bir meslekte başta gelen kimse. Prince Albert redingot. prince consort hükümdar kraliçenin kocası olan prens. Prince of Darkness şeytan, iblis. Prince of Peace Hazreti İsa. Prince of Wales İngiltere veliahtı, Gal prensi. prince regent vekil prens. princedom prenslik. princelet, princeling küçük prens, genç prens. prense ait; prense yakışır, asil, soylu; hatırı sayılır, cömert, princeliness prens gibi olma, prens tavrı; soyluluk; cömertlik. prenses. prenses biçimi (elbise) baş, ana, başlıca, büyük, asıl, en mühim; başkan, şef, patron; yönetici; müdür, okul müdürü; vekil tutan kimse, müvekkil; asıl mesul kimse; sermaye, anamal, ana akçe, ana para; düelloda karşılaşan taraflardan biri. principal parts (gram.) İngilizce fiillerin çekim şekilleri. principally genellikle; çoğunlukla, ekseriyetle. principalship müdürlük. prenslik. prensip, ilke; dürüstlük, ahlâk; öz; köken, temel neden; kural. active principle müessir madde. refuse on principle prensibine uygun olmadığından reddetmek. principled prensip sahibi olan. gösteriş için süslenmek. bası, tabı; basma, matbua; taşbasması resim; basılı resim; gazete, dergi; iz; basma işi kumaş; basma kalıbı; (foto.) negatiften yapılmış resim; gazete kâğıdı, üçüncü hamur kâğıt. in print basılmış, satılmakta. out of print bas(kıs.)ı tükenmiş. rush into print yayımlamakta acele etmek. basmak; yayımlamak; küçük harflerle yazmak, matbaa harfleriyle yazmak; klişeden basılmış resim çıkarmak; (foto.) negatiften resim çıkarmak; matbaacılık yapmak. basımcı, matbaacı; telgraf alıcısı; kompütörde istenilen bilgiyi kâğıda geçiren aygıt. printer' devil matbaacı çırağı. printer' ink baskı mürekkebi. printer' mark kitap üstüne basılan basımevinin damgası. basma, tabetme; baskıcılık; baskı sayısı; matbaa harfleriyle yazılmış yazı. printing machine (İng.) elektrikli matbaa makinası. printing press matbaa makinası. komputör ve başka makinalardan çıkan yazılı bilgi. evvel, evvelki, sabık. prior to his death ölümünden evvel. manastırda baş rahip. priorate, priorship manastır baş rahibinin rütbe veya makamı. prioress kadın manastırı baş rahibesi. zaman veya rütbe bakımından önce gelme, kıdemlilik; üstünlük hakkı. give priority to öncelik tanımak. in order of priorities önem sırasına göre. manastır. (geom.) biçme, prizma; prizma şeklinde şeffaf cisim. right prism (geom.) dik biçme. prizma şeklindeki, biçmesel, prizmatik; şeffaf prizmadan oluşan (renk) prismatically prizma şeklinde olarak. hapishane, cezaevi; tevkifhane; hapsetmek. prison breaker hapishane kaçağı. put in prison hapsetmek. tutuklu kimse; esir. prisoner of war savaş esiri. prisoner' base köşe kapmaca oyunu. political pris- oner siyasi tutuklu. (k. dili) kadın gibi; fazla titiz. eski zamana ait, asıl, eski; bozulmamış. ( ünlem), (eski) lütfen, rica ederim. kuru laf, boş lakırdı. özellik; gizlilik; kişisel dokunulmazlık. in absolute privacy tamamen mahrem olarak, sır olarak. özel, hususi, kişisel; gizli, mahrem; gayri resmi; (ask.) nefer, er, asker; (çoğ.) edep yerleri. in private mahrem olarak, özel bir şekilde. privateness mahremlik, özellik, gizlilik. private car özel araba. private detective özel detektif. private enterprise özel girişim, özel sektör. private life özel hayat. private ownership özel iyelik. private property özel mülk, özelge. private school özel okul. hükümet izniyle savaşan korsan gemisi. privateering hükümet izniyle korsanlık yapma. yoksunluk, mahrumiyet, ihtiyaç, sıkıntı. mahrum edici, yok eden; olumsuz, menfi; olumsuzluk belirten ek veya kelime. kurtbağrı, kurt baharı, (bot.) Ligustrum vulgare. ayrıcalık, imtiyaz; özel izin, müsaade, ruhsat; görev dolayısıyle muafiyet; hak; imtiyaz vermek; muaf tutmak. privileged imtiyazlı; müşerref. gizlice; özel olarak. gizli bilgi; (huk.) ortak çıkarlara dayanan ilişki. sır ortağı olan; özel, kişisel; (huk.) ortak; ayrı kulübede tuvalet, ayakyolu. privy council özel meclis; b.h. İngiltere'de devlet danışma meclisi. privy purse (İng.) hükümdarın şahsına mahsus para dairesi. privy seal (İng.) ikinci derecede önemli olan evraka basılan kral mührü, küçük ferman mührü. Lord Privy Seal (İng.) ferman mührü emini. (Fr.) kesin fiyat; fiks menü. ödül; çok istenilen şey; çok değer vermek; paha biçmek, kıymet takdir etmek; ödül olarak verilen; ödül kazanan; mükemmel. prize fight mükâfatlı boks. ganimet almak; zaptetmek; manivela ile kaldırmak veya açmak; ganimet (gemi) prize court savaş ganimetleri mahkemesi. (edat), (Lat.) için; lehinde; için; (gen.) (çoğ.) lehte olanlar. pros and cons lehte veya aleyhte olan öneriler. (k. dili) profesyonel atlet; profesyonel kimse. (Lat.) âdet yerini bulsun diye. pro forma invoice (tic.) proforma. (Lat.) nispet üzere. (önek) önünde; önce vaki olan; ileri; lehinde, hesabına, için; yerine; nispetle. (kıs.) probable, probably, problem. (fels.) olasıcılık, probabilizm. olasılık, ihtimal; muhtemel şey. in all probability her ihtimale göre. What are the probabilities? Tahminler nedir? olasılı, muhtemel. It is more than probable... Büyük bir ihtimalle... probably belki de, galiba. (tıb.) boğaza kaçan bir şeyi çıkarmaya mahsus cerrah mili. onaylama yetkisine ait; vasiyetnamenin resmen onaylanması; vasiyetnameyi resmen onaylatmak. probate court veraset mahkemesi. probate duty bir nevi veraset vergisi. (huk.) hafif bir suçtan dolayı gözaltına alınma; (memuru) deneme süresi; gözaltı; kanıtlama; (huk.) vasiyetnamenin onaylanması. probation officer hafif suçluyu gözaltında bulunduran memur. probational, probationary deneme ile ilgili. gözaltında olan hafif suçlu; deneme devresinde olan kimse. denemeye ait. araştırmak, incelemek; sonda ile yoklamak, sondaj yapmak; cerrah mili, sonda; (A.B.D.) araştırma; insansız uzay roketi. doğruluk, dürüstlük. sorun, mesele; (mat.) problem; problemli. problem child problem çocuk. problem play bir sorunu işleyen oyun, tezli piyes. şüpheli. (Lat.) halkın yararına. (zool.) hortumlu memelilere ait; hayvan hortumuna ait; hortumlu. (zool.) hortum, fil hortumu; böceklerde hortum; (şaka) burun. (kıs.) procedure, proceedings, process. (ecza) prokain. (bot.) bitkinin damar ve kambiyum dokularını teşkil eden gelişmemiş filiz kökü. işlem, muamele; (huk.) davaya bakma usulu; iş görme usulü. procedural (huk.) dava usulune ait. ileri gitmek, ilerlemek; yol tutmak, usul takip etmek; (from ile ) çıkmak, meydana gelmek, baş göstermek, türemek; (huk.) dava etmek, dava açmak. muamele; (huk.) dava muameleleri, yargılama usulleri; (çoğ.) tutanak; ilerleme, ileri gitme. legal proceedings dava muameleleri. summary proceedings kendi yetkisi dahilinde derhal verilen ceza. (çoğ.) hâsılat, kazanç, gelir. yöntem, metot, yol, usul; süreç, vetire; işlem; ilerleme; (huk.) belge; celpname, çağırı kağıdı; dava muamelesi; (biyol.) yumru; özel işleme tabi tutulmuş; muamelesini yapmak; özel işleme tabi tutmak; (huk.) tebliğ etmek; dava açmak. chemical process kimyasal işlem. legal process tebligat belgesi. process server mahkeme tebligatını sahibine ileten kimse. in process of construction inşa halinde, yapılmakta. in the process of time zamanla, zaman geçtikçe. alay; oluş, meydana çıkma, baş gösterme; alay ile yürümek. alay çeşidinden; dinsel tören esnasında okunan ilâhi. ilân etmek; beyan etmek; ilân ederek kanunen yasaklamak; ifşa etmek, açığa vurmak. ilân; beyanname, bildiri. vurgu bakımından sonradan gelen kelimeye bağlı (sözcük) eğilim, meyil. eski Roma'da konsül vazifesini yapan memur, prokonsül; umumi vali; b.h., (paleont.) insan ve maymunların atası sayılan miyosen devri primatı. proconsular prokonsüle ait. proconsulate, pro- consulship prokonsüllük. sürüncemede bırakmak, ağırdan almak, geciktirmek; ertelemek, tehir etmek. procrasti- na'tion sürüncemede bırakma; erteleme. procrastinator işini tehir eden kimse. döllemek; hâsıl etmek, doğurmak, yaratmak procreant meydana getiren, verimli. procreative dölleyici; doğurgan. procrea'tion dölleme; doğurma, meydana getirme. zulüm ve cebirle yola getiren. (Yu.) (mit.) boylarını yatağına uydurmak için misafirlerinin kol ve bacaklarını çekip uzatan veya kırıp kısaltan efsanevi dev. (huk.) bir çeşit dava vekili; üniversitede disiplini sağlayan memur; (sınavda, sınıfta) disiplini sağlamak. (bot.) sürüngen (sap); yüzükoyun. bulunur, tedarik olunur, elde edilir. tedarik, elde etme. tedarik, elde etme; (huk.) vekillik, vekalet; vekâletname; pezevenklik. eski Roma'da maliye memuru; (huk.) vekil. tedarik etmek, elde etmek, edinmek, kazanmak; istihsal etmek; ettirmek, yaptırmak; pezevenklik etmek. procurement tedarik; istihsal. tedarik eden kimse; muhabbet tellâlı, pezevenk. procuress pezevenk kadın. (astr.) Prosyon, Küçük köpek takımyıldızında en büyük yıldız. (-ded,- ding) dürtmek; üvendire ile dürtmek; tahrik etmek, kışkırtmak; üvendire ile dürtme; hatırlatıcı şey. müsrif, savurgan tutumsuz; çok bol; müsrif kimse. prodigal son hayatı ciddiye almayan kimse, mirasyedi kimse. prodigally müsrifçe; cömertçe. israf; bolluk; eli açıklık, aşırı cömertlik. çok büyük, iri, kocaman; şaşılacak, müthiş. prodigiously çok büyük olarak; müthiş surette. prodigiousness büyüklük, irilik; harikuladelik. dahi; mucize, harika; olağanüstü şey. (tıb.) ilk belirtiye ait. (tıb.) hastalığın ilk belirtisi, prodrom. mahsul, ürün, hasılat; zerzevat, sebze. meydana getirmek; vermek, mahsul vermek; göstermek, meydana koymak, ortaya çıkarmak; doğurmak; yapmak, üretmek, imal etmek; uzatmak; sonuç çıkarmak; sahneye koymak. müstahsil, üretici, fabrikatör; hasıl eden kimse, meydana getiren kimse; sin yapımcı, prodüktör; karbon monoksit gazının istihsal olunduğu ocak. producer goods hammadde, üretim maddeleri. ürün, mahsul, hasılat; sonuç, netice; (mat.) çarpım. imal, üretim, istihsal; ürün; eser; sahneye koyma; uzantı (çizgi); (huk.) ibraz. verimli, bereketli, mümbit; yaratıcı. productive of meydana getirici. productively verimli surette. verimlilik. mukaddeme, önsöz, giriş, başlangıç; (şiir) mukaddemesi. proemial başlangıca ait. (k. dili) profesör. (kıs.) professor. hürmetsizce kullanma, kutsiyetini bozma. bulaştırmak, pisletmek, kirletmek; hürmetsizce kullanmak: kötüye kullanmak, suiistimal etmek; kâfir, zındık; adi, bayağı; mukaddes olmayan, cismani, dini işlerden ayrı olan; küfür kabilinden. profanely hürmetsizce. profaneness kutsal olmayan şey; küfür. sözle hürmetsizlik, ağız bozukluğu, küfür. itiraf etmek, açıkça söylemek; iddia etmek, savlamak, taslamak; (inancını) ikrar etmek. iddia edilen, savlanan; açıklanmış, alenen itiraf edilmiş; sözde. iddiaya göre; sözde. diploma gerektiren meslek; meslek, sanat, iş kolu; iddia; itiraf; söz; inancın açıklanması. mesleğe ait, mesleki; ustalıklı; meslek sahibi olan; profesyonel; profesyonel kimse. profession- ally meslek bakımından, meslekçe, iş için; ustalıkla. profesyonellik. ordinaryüs profesör; sözlerle açıklayan veya iddia eden kimse. professorship ordinaryüs profesörlük; profesörlük. profesöre ait. professorially profesörce. arzetmek, teklif etmek, önermek; teklif, önerme. ehliyet, maharet, beceriklilik, ustalık. ehliyetli, mahir, usta; uzman, mütehassıs. proficiently maharetle, ustalıkla. yüzün yandan görünüşü, profil; yüzün yandan çekilen resmi; (kıs.)a biyografi, karakter portresi; (mim.) bir binanın dikey görünüşünün mimari ay- rıntılarını gösteren şekil; grafik, çizge; profilini yapmak. kâr getirmek, kazanç getirmek; kazanmak, istifade etmek; faydası olmak, işe yaramak. kâr, kazanç; menfaat, fayda, yarar. profit motive kâr güdüsü. profit sharing kârı bölüştürme. profit and loss account kâr ve zarar hesabı. gross profit brüt kâr. net profit net kar. paper profits muhtemel kâr. kârlı, kazançlı, faydalı. profitabil'ity kazançlılık, fayda. profitably kazançla, menfaatle, karlı olarak. hal ve keyfiyetlerden yararlanarak haddinden fazla para kazanmak; vurguncu kimse, fırsatçı kimse. profiteer (İng.) vurgunculuk. karsız; faydasız. uçarı, haylaz; günahkâr; edepsiz; müsrif kimse, hovarda. profligacy ahlâksızlık; günahkârlık; utanmazlık; hovardalık. profligately hovardaca, haylazca. çok derin; çok malumatlı; engin; çok büyük; derinlik, abis; derya, umman. profoundly de- rinden; esaslı olarak, tamamen. profoundness derinlik. derinlik, şümul, genişlik. çok, bol; müsrif; cömert; verimli. profusely bol bol. profuseness, profusion bolluk; müsriflik. (-ged, -ging) (leh.) aşırmak maksadıyle araştırmak; özellikle dilencilik veya hırsızlıkla ele geçen yiyecek. cet, ata, dede. soy, nesil, torunlar. (biyol.) yumurtalıkta bulunan ve gebeliğe tesiri olan bir hormon, projesteron. (zool.) bağırsak kurdunun parçalarından biri. (anat.), (zool.) sivri çeneli. (çoğ.) ses) (tıb.) bir hastalığın müddeti hakkında hekim tahmini, prognoz; tahmin, kıyas. (tıb.) prognozla ilgili; neticeyi önceden gösteren, kılavuzluk eden; alâmet, belirti; kehanet; (tıb.) prognoz için hüküm verdirecek belirti. ileride meydana geleceğini söylemek; belirtisi olmak; belirtisinden anlayıp söylemek, ilerisini tah- min etmek. prognostica'tion kehanet, önceden tahmin; belirti. prognosticator kehanet eden kimse. (İng.) programme (-med, -ming) program; (elektronik hesap makinaları) çalışma yönergesi, düzen; programlamak, program yapmak; düzenle- mek. program music olaylar sırasına veya bir sahne serisine göre düzenlenmiş müzik. ilerlemek, ileri gitmek, gelişmek; devam etmek. ilerleme, ileri gidiş, yükselme, gelişme. ileri gidiş, devam; (mat.) dizi. arithmetical progression aritmetik dizi. geometrical progression geometrik dizi. progressional ilerlemeye ait. terakki eden, ileri giden, ilerleyen; ilerlemekte olan; tedrici; terakkiye müsait; ilerici; genişleyen, yavaş yavaş artan; siyasette terakki taraftarı, erkinci. progressively ilerledikçe, devamlı olarak. progressiveness ilericilik. yasak etmek, engel olmak, resmen menetmek; mani olmak. yasak; yasak emri; içki yasağı. prohibitionist içki yasağı taraftarı. yasaklayıcı; engelleyici. prohibitive price satışa mâni olacak kadar yüksek fiyat, aşırı fiyat. prohibitively yasak edilecek derecede; engelleyecek şekilde. prohibitiveness yasaklayıcılık; engelleyici oluş. plan, proje, tasarı. ileriye doğru atmak; sondurmak, çıkıntılı yapmak; atmak, fırlatmak; plan kurmak, tasarlamak, düşünmek, tasavvur etmek; (film, resim) perdede göstermek; (mat.) bir düzlem üzerinde simetrik bir şekil vücuda getirmek için belirli bir şeklin her noktasından düz hatlar çizmek; çıkıntı teşkil etmek, fırlak olmak; (psik.) kendi fikir veya güdüsünü başkasına yüklemek; uzaktan duyulabilecek şekilde konuşmak. fırlatıcı; atmayla meydana gelen; mermi, top güllesi, tabanca kurşunu, fırlatılan taş veya mermi. fırlatma, atma, atış; çıkıntı, sondurma, fırlak yer; proje, tasarı, oranlama; projeksiyon, izdüşüm; sin gösterim. projection booth gösterim odacığı. map projection harita çizme usulü, haritada kullanılan izdüşüm sistemi, projeksiyon. Mercator' projection Merkator projeksiyonu. izdüşüm kabilinden ve bundan meydana gelen, izdüşel. projektör, sinema makinası; bir şeyi zihninde kuran kimse, proje düzenleyen kimse, plan yapan kimse; fener kulesinde kullanllan ışık aynası. (tıb.) yerinden oynamak, sarkmak, düşmek; düşme, inme, sarkma. (tıb.) yerinden düşme, sarkma. (geom.) iki ucu kabarık (sferoid), yumurta şeklindeki; uzanmış, uzatılmış. (zool.) bazı böcek larvalarının karın civarında bulunan ayağa benzer çıkıntılardan biri. (çoğ.), -na) (gen.) (çoğ.) başlangıç, önsöz, prolog, ki- taplarda uzun giriş. prolegomenous önsöz kabilinden. önceden belirtme; muhtemel itirazları önceden sezerek cevaplandırma. ücretle çalışan sınıftan; proleter, emekçi. avam; işçi sınıfı, proletarya. üretken; (bot.) tomurcuklar verme suretiyle (çoğ.)alan. proliferate (çoğ.)almak, üremek; (bot.) tomurcuk vererek çabuk (çoğ.)almak. doğurgan; mahsuldar, bereketli; verimli, semereli. prolifically verimli olarak, bereketli surette. uzun, ayrıntılı; yorucu, baş ağrıtıcı, sıkıcı. prolix'ity, prolixness söz uzunluğu. prolixly uzun uzadıya, ayrıntılı olarak. taraftarlık eden kimse; bazı meclislerin reisi. başlangıç, giriş, önsöz; prolog, piyes girişi; önsöz olarak söylemek. uzatmak, sürdürmek. prolongation uzatma, sürdürme. önsöz olarak yazılmış yazı. (A.B.D.) (k. dili) üniversite balosu. gezme, gezinti; gezme yeri, mesire; büyük balo; gezinmek; birini gösteriş için gezdirmek. promenade concert halkın gezinmesine müsaade edilen konser. promenade deck gezinti güvertesi, üst güverte. (Yu.) (mit.) gökten ateşi çalıp insana veren Prometheus'a ait veya ona benzer; özgürlük, yaratıcılık ve yiğitlikle ilgili. meşhur, mühim; göze çarpan; çıkıntılı, ileriye fırlamış. prominence şöhret, ehemmiyet; göze çarpan şey; burun, dil, çıkıntı, tümsek; (astr.) güneş üzerindeki ateş parçalarından biri. prominently göze çarpacak surette; ehemmiyetle. karmakarışıklık; rasgele cinsi münasebet. karışık, karmakanşık; farksız; herkes ile yapılan; (k. dili) rasgele; rasgele cinsel ilişkide bulunan. pro - miscuously ayrımsız olarak. söz, vaat, taahhüt,vaat edilen şey;ümit verici şey. breach of promise cayma, sözünden dönme; özellikle evlenme vaadini tutmayış. express promise kesin söz. implied promise ima edilen vaat, zımni vaat. keep a promise sözünü tutmak. söz vermek, vaat etmek; göstermek; ümit vermek, taahhüt etmek, temin etmek. Promised Land Filistin; vaat edilmiş toprak; cennet, saadet yeri. It promises to be a fine day. Hava iyi olacağa benziyor. (huk.) kendisine bir şey vaat edilen kimse. (huk.) vaatte bulunan kimse, taahhüt altına giren kimse. verilen sözü içine alan; (sig.) kontrat imzalandıktan sonra yapılacak şeyler hakkındaki (taahhüt) promissory note (huk.) bono. (çoğ.) dağlık burun. ilerletmek, kıymetini ararmak; geçirmek; rütbesini yükseltmek, terfi ettirmek, terakki ettirmek; tutunmasını sağlamaya çalışmak. destekleyen kimse; teşebbüs sahibi, kurucu; tutunmasını sağlamaya çalışan kimse. terfi, yükselme veya yükseltme; geçme; tesis; satış artışını sağlayan unsurlar. desteklemeye vesile olan. çabuk, acele, hemen olan, hazır; (tic.) vade; sahnede oyuncuya hatırlatılan söz. prompt note vadeli senet. promp'titude, prompt'ness çabukluk; tam vaktinde gelme veya yapma; dakikası da- kikasına yapma. prompt'ly derhal, çabucak, bir an evvel. harekete getirmek, teşvik etmek, kışkırtmak; hatırlatmak, suflörlük etmek. prompt'book suflörün defteri. promp'ter suflör. resmen ilân etmek, neşretmek, duyurmak, bildirmek; (huk.) yürürluğe koymak (kanun) promulgator neşreden kimse, ilân eden kimse. promulga'tion resmen yürürlüğe koyma; duyuru. (kıs.) pronoun, pronunciation. (biyol.) elleri veya ön ayakları avuç içi veya tabanı yere doğru çevrilmiş vaziyette tutmak veya o vaziyete getirmek, içe dönmek veya döndürmek. prona'tion elleri bu vaziyete getirme. prona'tor (anat.) pronator. yüzükoyun yatmış; başını ileriye doğru aşağı eğmiş; mütevazı; eğik; kabiliyetli, eğilimli, mütemayil. prone'ness temayül; eğilme; yüzükoyun yatma. çatalın sivri uçlarından biri; sivri uçlu alet; sivri uç; boynuz çatalı; çatal ile delmek, çatal saplamak. Güney Amerika'ya mahsus çatal boynuzlu bir geyik,(zool.) Antilocapra americana. (gram.) zamir kabilinden, zamire ait. pronominally (gram.) zamire ait olarak. adıl, zamir. demonstrative pronoun işaret zamiri. indefinite pronoun belirsizlik zamiri. interrogative pronoun soru zamiri. personal pronoun şahıs zamiri. possessive pronoun iyelik zamiri. reflexive pronoun dönüşlü zamir. relative pronoun ilgi zamiri. telaffuz etmek, söylemek; beyan etmek, resmen bildirmek, kararı bildirmek; (nutuk) vermek. pronounce able telaffuzu mümkün. pronouncement resmen bildirme; bildiri. belli, belirgin, bariz, aşikâr; kati, kesin. pronouncedly belirgin bir şekilde. (A.B.D.), (k. dili) hemen, derhal, çabuk. hükümet beyannamesi. telaffuz, söyleniş, söyleyiş. (sonek) geçirmez. ispat, delil, kanıt, tanıt; imtihan, tecrübe, deneme; (matb.) prova; ayar; alkol derecesi; (mat.) sağlama; dirençli, kuvvetli, dayanıklı; geçirmez; miyar olarak kullanılan; belirli ayarda olan. artist' proof basma resmin ilk provası. proof positive kati delil. proof sheet matbaa provası. burden of proof (huk.) tartışılan şeyi ispat etme zorunluğu. He was proof against bribery. Rüşvete boyun eğmedi. provaları düzeltmek, tashih yapmak. matbaa provasını düzelten kimse, düzeltmen. (-ped,- ping) destek yapmak, desteklemek, sırık ile tutmak; himaye etmek, tutmak; dayamak; destek, dayak, ayak, payanda; çamaşır sırığı; hami olan kimse, yardımcı kimse, destekleyici şey veya kimse. sahne donatımı. (k. dili) uçak pervanesi. hazırlık dersi ile ilgili; yeni bir ilme başlangıç olan; ilk ders, hazırlık dersi. propaedeutics herhangi bir ilimde ilk çalışma, başlangıç. propaganda; herhangi bir prensibi yaymaya çalışan teşkilât. propagandist bir prensibi yay- maya çalışan kimse, propagandacı. propagandize propaganda yapmak. çiftleştirmek; üretmek, çoğaltmak, husule getirmek; yaymak, neşretmek, dağıtmak; nakletmek; geçirmek; sirayet ettirmek, bulaştırmak; kalıtım yoluyle geçirmek; yavrulamak, türemek, ço- ğalmak. propaga'tion yavrulama, üreme; neşir; yayma. propagative çiftleştirici; neşredici. (kim.) propan. (Lat.) vatan aşkına, vatan uğruna. (-led, -ling) ileriye doğru sürmek; itmek, sevketmek. ileriye sevkedici şey; kurşunu veya uzay gemisini ileri süren kuvvet. ileriye sevkedici şey; itilebilen; yürütücü, sevkedici. ileriye yürüten şey, vapur veya uçak pervanesi. eğiklik, eğilim; (eski) arzu, istek. münasip, layık, yakışır, uygun; has, hususi, kendine mahsus, zati; doğru, gerçek, tam; hürmete lâyık; asıl (yer); (eski ) güzel, fevkalade. proper fraction tam kesir. proper name özel isim. the proper time uygun zaman. properly uygun şe- kilde; hakkıyle, haklı olarak; doğru olarak. mülkiyet; mal, mülk, emlak, arazi; hususiyet, özellik; mahiyet, tabiat; sahne donatımı. property man sahne eşyalarını temin eden kimse. property qualification bir kimseye oy hakkı sağlayan mülk sahipliği. property tax emlâk vergisi. kehanet; keramet; ilham; tahmin. kehanette bulunmak, keramet göstermek, önceden haber vermek, gaipten haber vermek; peygamberlik etmek, kehanette bulunmak; tahminde bulunmak. peygamber, nebi, resul; bilhassa Allah için söz söyleyen kimse, kâhin, kehanet sahibi. prophetess kadın peygamber, nebiye. kehanette bulunmayla ilgili; gelecek için isabetli (tahmin); peygambere veya kehanete ait; peygamberlik kabilinden; kehaneti olan. prophetically isabetli olarak; kehanetle. (tıb.) hastalıktan koruyan; koruyucu ilaç; prezervatif. (tıb.) hastalıktan koruma veya korunma usulü. yakınlık, hısımlık, akrabalık. teskin etmek, yatıştırmak; teveccühünü kazanmak; tövbe etmek. propitiable yatıştırılabilir, teskini kabil; teveccühü kazanılabilir. propitiative yatıştırıcı; tövbe eden. öfkesini yatıştırıp teveccühünü kazanma; tövbe etme. uygun, elverişli, ümitli; merhametli, cömert, lütufkar. propitiously uygun bir şekilde. propi- tiousness lütufkârlık; ümit vericilik. jetli pervane düzeni; bu düzenle çalışan uçak. arıların kovanlarını sıvadıkları bir reçine, arı reçinesi, kara mum. öneren kimse, teklif eden kimse; taraftar kimse; savunan; taraftar. Marmara Denizinin eski ismi. oran, nispet: (çoğ.) bir cismin genişlik, uzunluk ve derinliği, ebat, boyutlar; hisse, pay; uygunluk; (mat.) iki çift nicelik arasındaki nispet eşitliği, oran- tı; orantı kuralı; orantı kurmak; birbirine uyumlu kılmak. proportion of births to population nüfusa göre doğum nispeti. a large proportion of the profits karın önemli miktarı. in proportion to nispetle, nazaran. all out of proportion tamamen nispetsiz. orantılı; bir başkasıyle orantılı olan nicelik veya sayı. proportional representation (pol.) nispi temsil. proportionally nispeten. orantılı. proportionateness orantılılık. teklif; teklif etme; evlenme teklifi. teklif etmek, arzetmek; kurmak, niyet etmek; evlenme teklif etmek. teklif etme; teklif; (k. dili) teşebbüs; bir meseleyi arzetme; (k. dili) uygunsuz teklif; (mat.) mesele, nazari dava; (man.) önerme, kaziye; (k. dili) uygunsuz bir teklifte bulunmak. propositional teklif kabilinden, teklife ait. ileri sürmek, teklif etmek, arzetmek; söylemek, meydana koymak. birinin mülkü olan, hususi; mal sahipliğine ait; müseccel; mal sahibi; mal sahipleri, hissedarlar. proprietary medicine tescilli ilâç. mal sahibi, mülk sahibi, mutasarrıf. proprietorship mal sahipliği. proprietress mal sahibi kadın. uygunluk, münasebet; edep, yol yöntem, adap; âdetlere uyma. breach of propriety adetlere aykırı hareket. the proprieties töre. (tıb.) bir organın öne veya aşağı doğru düşüklüğü. ileri sürme veya sürülme, sevk, tahrik; itici kuvvet; (tıb.) öne doğru eğilerek yürüme. propulsive tahrik edici; itici. (çoğ.) -laea) saray veya tapınak girişi olan bina. eski Mısır'da tapınak avlusuna açılan büyük kapı. eşit olarak bölüp dağıtmak. ümit verici; kendisinden çok şey umulur, istikbali parlak. promisingly ümit verici bir surette. kralın emriyle parlamentoyu tatil etmek. sıkıcı; adi, bayağı; şiir güzelliğinden mahrum, şairane olmayan; nesir kurallarına uygun, düzyazı kabilinden. prosaically sönük bir şekilde, alelade olarak. prosaicness adilik; düzyazı kurallarına uygunluk. (çoğ.) -nia) ( tiyatro) perde önü. proscenium arch (tiyatro) perde yerindeki kemer. yasak etmek, memnu kılmak; medeni haklarını elinden almak; mahkum etmek. proscriptive yasaklayıcı. yasak etme veya edilme. düzyazı, nesir; sıkıcı söz veya yazı; nesir yazmak; can sıkıcı şekilde konuşmak veya yazmak; nesir şeklinde yazılmış; can sıkıcı, alelade. bitirmeye çalışmak, ilerletmek, ileri götürmek; (huk.) aleyhine dava açmak, kanuni yollarla elde etmeye çalışmak, kanuni takipte bulunmak. prosecuting at torney savcı, müddeiumumi. takibat; bitirmeye çalışma, ileri götürme; (huk.) dava; davacı. davacı; savcı. public prosecutor savcı, müddeiumumi. din değiştiren kimse; dininden çevirmek. proselytism başkalarını kendi dinine sokmaya çalışma; mühtedilik. proselytize kendi dinine çevirmek. ( ünlem ) Sıhhate ! Afiyete ! şerefe ! (gram.) vezin tekniği, prosodi, şiir yazma kuralları, aruz. prosodic(al) vezin tekniğine ait. prosodist bu tekniği bilen kimse. beklenen şey ümit; bekleme, gözleme; bakış; manzara, görünüş; ihtimal; maden damarına ait belirti; muhtemel müşteri; maden araştırmak. in prospect beklenen; ümitle beklenen. prospector maden ocağı arayan kimse. beklenen, ümit edilen; gelecekte olan, müstakbel; muhtemel. prospectively ileride, istikbalde. detaylı proje; yayımlanacak kitabı ayrıntılı olarak tarif eden broşür, prospektüs. muvaffak olmak, başarılı olmak; muvaffak kılmak; gelişmek, büyümek, zenginleşmek, iyileşmek. muvaffakıyet, başan; saadet, refah, ikbal. işi yolunda; muvaffakıyetli, başarılı, refah içinde; müsait, uygun; elverişli; şanslı, talihli. prosperously refahla, ikbal ve saadetle. (anat.) prostata ait; prostat, erkeklerde mesanenin boğazına yakın gudde, kestanecik. prostate gland prostat. (tıb.) sakat bir yere suni uzuv ilavesi, protez. prosthetic protez kabilinden. fahişe, orospu; fahişeliğe sevketmek; kötü maksatla kullanmak. prostitu'tion fahişelik, fuhuş; kötü maksada veya işe kullanma. yüzükoyun yatmış, yere uzanmış; birinin ayağına kapanmış, insafına kalmış; halsiz kalmış, takati kesilmiş; (bot.) yerde uzanan; yere sermek, yere yıkmak; halsiz bırakmak, bitkin hale koymak. prostrate oneself secde etmek. prostrate oneself before ayağına kapanmak. prostra'tion bir şeyi veya kimseyi yere serme; secde; yere atılma, yere kapanma; takatsizlik, dermansızlık, aşırı yorgunluk; bezginlik. düzyazı gibi, nesre ait, nesir kabilinden; can sıkıcı, ağır. prosily can sıkıcı surette. prosiness aleladelik. bir piyes veya hikâyede baş rolü oynayan kimse; kahraman; önayak olan kimse. (biyokim.) prota(min.) (çoğ.) -ses) (gram.) şart cümlesinin şart (kıs.)mı; klasik tiyatroda piyesin konusunu anlatan önsöz. dönek tabiatlı, her kalıba giren, çok yönlü. korumak, muhafaza etmek, saklamak, himaye etmek; (ikt.) yabancı mallara yüksek gümrük koymak suretiyle yerli malları korumak. protecting koruyan, himaye eden. koruma, muhafaza, himaye; sığınacak yer, korunacak yer, barınak; serbest seyahat vesikası; (ikt.) ithalat üzerine gümrük koyarak yerli malları koruma; (A.B.D.), (argo) rüşvetle elde edilen güvenlik. protectionism yüksek gümrük koymak suretiyle yerli sanayii koruma siyaseti. protectionist bu siyaset taraftarı. koruyucu, himaye edici; savunucu. protectively himaye edercesine. protectiveness himayecilik, himaye temayülü. hami olan kimse, koruyucu kimse; kral vekili. protectorship hamilik; kral vekilliği. protectress hami kadın. hamilik; bir hükümetin daha kuvvetli bir hükümet tarafından kontrol ve idaresi; başka devletin idaresinde bulunan devlet. birinin himayesi altında olan kimse. protein. (Lat.) geçici olarak, muvakkaten, şimdiki zaman için. (biyokim.) hazım sırasında proteinlerin parçalanması. (biyokim.) hazım usaresinin tesiriyle proteinden meydana gelen bileşimlerden biri. birinci zamanın ikinci dizgesi, hayatın ilk belirdiği zaman. protesto etmek; itiraz etmek; temin etmek, ciddi olarak taahhüt etmek, kuvvetle iddia etmek. protesto; itiraz, itiraz beyannamesi; (den.) (sig.) bir kazadan sonra gemi limana gelince bu kazadan hiç kimsenin mesul olmadığına dair kaptan tarafından verilen resmi takrir, prova di fortuna; bir vergiyi istemeyerek ödediğine dair mükellefin itirazı. pay under protest itiraz ederek ödemek. itiraz eden kimse; b.h. Protestan; itiraz eden; b.h. Protestanlara ait. Protestantism Protestanlık, Protestan mezhebi. protesto etme, itiraz; temin, teyit, doğrulama, taahhüt; itirazname. (mit.) istediği şekle girebilen eski bir deniz tanrısı; değişken adam, dönek tabiatlı kimse; (k. h.), (tıb.) şekil değiştiren bir cins bakteri. nikâh şerefine yazılmış şiir, evliliği kutlayan şarkı. (dilb.) öntüreme, kelimenin başına bir ses veya hece ilavesi; Ortodoks kilisesinde Aşai Rabbaniyi hazırlama. baş katip; İstanbul Rum patriğinin baş katibi. (çoğ.) -raxes, - races) (zool.) böceklerde göğsün ön kısmı. (biyokim.) kanda bulunan ve kanın pıhtılaşmasında etken olan madde. (biyol.) tek hücreli hayvan veya bitki. protis'tan tek hücreli hayvan veya bitki; böyle hayvan veya bitkiye ait. protis'(tic.) tek hücreli hayvan veya bitki ile ilgili. (önek) birinci, ilk, baş. diplomatik işlerde kullanılan resmi usuller, teşrifat, protokol; zabıt varakası, tutanak, protokol; bir anlaşmaya ilâve edilen madde; protokol yapmak. (biyol.) ilkel bir yapısı veya karakteri olan. pro'tomorph en ilkel veya en basit biçim veya yapı. proton. (bak.) prothonotary. protoplazma. yaratılan ilk şey; asal hücre. asıl nüsha, esas model, ilk örnek, prototip, ori- jinal. prototypal ilk örnekle ilgili. (kim.) protoksit, herhangi bir seride en az oksijeni olan oksit. tek hücrelilere ait; tek hücreli hayvan. uzatmak; küçük ölçekle kopyasını veya planını yapmak; (anat.), (zool.) öne doğru çıkmak, dışarıya uzatmak. protraction uzatma; ölçekle çizme. iletki; (anat.) uzatıcı kas. çıkıntı yapmak, çıkarmak, pırtlamak, dışarı çıkmak, çıkıntı meydana getirmek. çıkarılabilir, uzatılabilir, pırtlak. çıkarma veya çıkarılma; dışarı sürülen şey, çıkıntı. dışarıya çıkan veya çıkmış olan. şiş, tümsek, dışarı fırlamış, yumru gibi, çıkık. protuberance, -cy tümsek, şiş, yumru, çıkıntı. protuberantly tümsek şeklinde. şişmek, dışarı uğramak, yumrulanmak. gururlu, mağrur, kibirli, azametli; onurlu, izzetinefsi olan; haysiyetli; ("of" ile) iftihar eden; canlı (at v.b.); görkemli; muhteşem, tantanalı. proud flesh (tıb.) yara içinde veya etrafında mantar gibi şişmiş et. proudhearted kibirli. a proud day for us bizim için iftihar edilecek bir gün. do oneself proud kendisini onurlandıracak derecede başarmak. I am proud to know him. Onu tanımakla iftihar ediyorum. proudly gururla, iftiharla. tanıtlanabilir, ispatı mümkün, ispat edilebilir. provably ispatlanacak şekilde. (-d,-d veya proven) tanıtlamak, ispat etmek, doğruluğunu tespit etmek; denemek; tecrübe ile anlatmak; (mat.) sağlamasını yapmak; olmak; çıkmak. proving ground tecrübe sahası, deneme alanı. kaynak, köken, asıl, menşe. Fransa'da Provans vilâyetine ait; Provanslı kimse; Provans lehçesi. hayvan yemi. kaynak, köken, esas, menşe. darbımesel, atasözü; mesel; (çoğ.), (b. h.) "Süleyman'ın Meselleri" kitabı. darbımesele ait, darbımesel gibi, atasözü kabilinden; herkesçe bilinen, ünlü, meşhur. proverbially herkesçe bilindiği gibi. tedarik etmek sağlamak, bulmak; önceden hazırlamak; vermek, bulup vermek; şart koşmak. provide against hazırlıklı bulunmak, ihtiyatlı bulunmak. provide for geçimini sağlamak; tedarikli bulunmak. (bağlaç.), (baz.) ("that" ile) şu şartla ki, şartıyle, eğer. Tanrı inayeti, ilâhi takdir; basiret, sağgörü; vaktinde tedbir alma; (b. h.) Allah, Tanrı. provident ihtiyatlı, basiretli, tedbirli. providently ihtiyatla, tedbirli olarak; tam zamanında, tam yerinde. Allahtan, Allahın lütfuna bağlı. providentially Allahtan; talihli olarak, kısmetle. tedarik eden kimse, techiz eden kimse. a good provider ailesine iyi bakan kimse. (bağlaç), (baz.) ("that" ile )şayet, eğer, şartıyle. vilayet, il, eyalet; eskiden İtalya haricinde olup Roma imparatorluğuna baglı eyalet; (çoğ.) taşra; bilgi veya edebiyat alanı; yetki alanı; bir şahsın belirli iş sahası; (ekol.) kendine özgü bitey, direy ve insan tipleri olan dirimsel coğrafya alanı. within one' province salâhiyeti dahilinde, yetki alanında. eyalete ait; taşraya ait; taşralı, dar düşünceli; köylü gibi; köylü, taşralı kimse. provinciality taşralılık. provincially taşra zihniyetiyle, dar kafalılıkla. taşralılık; taşraya özgü âdet veya deyiş özelliği, ağız. tedarik, tedarik olunan şey; hazırlama, hazırlık; koşul, şart; (çoğ.) zahire, erzak; tedarik etmek, yemek veya gerekli şeyleri sağlamak. geçici, muvakkat, eğreti. provisionally geçici olarak; şartlı olarak. (çoğ.) -sos veya -soes) (huk.) sözleşmeye konulan kayıt, şart. şarta bağlı, koşullu; geçici, muvakkat, eğreti. kışkırtma, tahrik, teşvik; dürtü; gücendirme, öfkelendirme; kızılacak şey, güce gidecek mesele. do (it) under provocation kışkırtı tesirinde kalarak yapmak, tahrik sonucu yapmak. on the slightest provocation en hafif etkenle. tahrik edici, kışkırtıcı, etkileyici; kızdırıcı, sinirlendirici; çekici, cazip; tahrik edici kimse veya şey. provocatively tahrik edici şekilde, kış- kırtarak. kızdırmak, sinirlendirmek, öfkelendirmek; harekete geçirmek; dürtmek, teşvik etmek, tahrik etmek; sebep olmak. be provoked (at) kızmak; küs- mek. provoking asaba dokunan. provokingly kızdıracak şekilde. resmi amir; bazı üniversitelerde dekan; İskoçya'da belediye başkanı. inzibat amiri, adli subay. provost guard askeri polis karakolu. provost marshal inzibat amiri, adli subay. provost sergeant inzibat çavuşu. geminin başı, pruva; sivri çıkıntı; (şiir) gemi. yiğitlik, cesaret; cesaret isteyen iş. sinsi sinsi dolaşmak; fırsat kollayarak gizli gizli gezinmek; sinsi sinsi dolaşma. prowl car (A.B.D.) polis arabası. (anat.) yakınsal, uzvun bağlanma noktasına yakın. en yakın, hemen yanındaki. proximately yakın olarak, bitişik olarak. yakınlık. proximity of blood kan yakınlığı, akrabalık. (eski) gelecek ayda, (kıs.) prox. vekil; vekillik, vekâlet; vekaletname. aşırı derecede erdemlik taslayan kimse. basiretli, sağgörülü, akıllı, geleceği düşünen; açıkgöz, uyanık; tutumlu, hesabını bilir. prudence basiret, sağgörü, ihtiyat; açıkgözlük; akıl, sağduyu. prudently basiretle, ihtiyatla. basiretli, sağgörülü, sonunu düşünen, akıllı. prudentially basiretle. iffet taslama, fazla fazilet iddiasında olma. fazla iffet taslayan. prudishly fazla fazilet taslayarak. prudishness iffet taslama, fazla fazilet iddiasında olma. (biyol.) tozumsu salgı ile kaplı. kuru erik, çir; kuru erik rengi, koyu mor renk; (argo) budala kimse. wild prune dağ eriği. budamak; fazla (kıs.)ımları kesip atmak. karamandola. iyi bir çeşit kuru erik, üryani; erik likörü. şehvet düşkünü; istekli, arzulu. prurience, pruriency şehvet; istek. pruriently şehvetle. (tıb.) kaşıntılı bir deri hastalığı. pruriginous kaşıntı hastalığına ait. Bursa'nın eski adı. Prusya. Prusyalı, Prusya'ya ait; Prusyalı; Prusya dili. Prussian blue koyu lâcivert renk veya boya. Prussianize Prusyalılaştırmak. asit prusik tuzu. prussic acid (kim.) asit prusik. merakla bakmak, gözetlemek, tecessüs etmek; gizli şeyleri araştırmak; tecessüs, gözetleme, merakla bakma; mütecessis kimse. pry'ingly casus gibi, tecessüsle. (A.B.D.) manivela, kaldıraç; manivela ile açmak, kımıldatmak veya kaldırmak. (kıs.) Psalms. mezmur; ilahi; (çoğ.), b.h. Kitabı Mukaddeste "Mezmurlar" kitabı; mezmurla sena etmek; makam ile okumak. mezmur yazan. mezmur okuma; mezmur koleksiyonu. "Mezmurlar" kitabı; (k. h.) dini ayinde okunacak belirli mezmurlar. (çoğ.) -ria) (zool.) geviş getiren hayvanların üçüncü midesi, kırkbayır. (müz.) santur. (jeol.) kumtaşı. (jeol.) parça halinde kaya. (çoğ.) sahte veya taklit yazı, özellikle Kitabı Mukaddes yazarları tarafından yazıldığı iddia olunan fakat doğruluğuna inanılmayan yazılar. sahte, yalancı, kalp. (önek) sahte, yalancı. (bot.) su bitkisi olmayıp sulak veya rutubetli yer- lerde biten. (bot.) yalnız tohum tutan organlardan ibaret olmayan elma gibi meyva. sahte klasik, klasik taslağı. aldatıcı veya düzgün olmayan şekil; (min.) başka bir cismin dış niteliklerini taşıyan maden. pseu- domor'phic, -mor'phous sahte veya düzgün olmayan şekle ait. takma ad, müstear isim. pseudonym'ity takma isimlilik. (zool.) yalancı ayak (amiplerde) ( (ünlem) ) Öf! (tıb.) saçları döken bir çeşit deri hastalığı; (tıb.) sindirim organlarında yaralar meydana getiren tropikal hastalık. (tıb.) psitakoz denilen papağan hastallğı. (anat.) belin iki kasından biri. (bak.) psoriasis. (tıb.) sedef hastalığı. (argo), yıldırmak. psych out yılmak; yıldırmak. psych up heyecanlandırmak. (kıs.) psychological, psychology. (psik.) psikasteni, ruh argınlığı. insan ruhu, tin; can; akıl. anormal şuur durumları meydana getiren, duyguları zenginleştiren; rengarenk; duyguları zenginleştirmek için kullanılan uyuşturucu madde. (tıb.) psikiyatri, ruh hekimliği. psychiatric psikiyatrik, ruh hekimliğine ait. psychi'atrist psikiyatr, ruh doktoru. insan ruhuna ait, ruhi; zihni; uzaduyumla ilgili; akli melekelere ait; aşırı duyu sahibi kimse; ispritizmada medyum. psychically ruhen. kafadan çatlak kimse. (önek) akıl, ruh. psikanaliz, ruh çözümleme. psikanaliz yapmak, ruh çözümlemek. psycho. analyst psikanalist. tedavi için hastanın sıkıntılarını canlı piyes şeklinde temsil etmesi. zihin faaliyetini inceleyen bilim, psikodinami. psikojenez, akıl gelişimi, zihni gelişim. psychogenet'ic psikojenezle ilgili. ruhtan çıkan; ruhi etkilerle meydana gelen. ruhu tetkik ve muayene. zihnin doğrudan doğruya maddeyi etkileme gücü. ruhi, ruha ait; ruhbilimsel, psikolojik. psy- chologic moment en uygun zaman, en olumlu an. psychologically psikolojik bakımdan. ruhbilim, psikoloji. psychologist ruh bilgini, psikolog. psikometri, ruh ölçümü; bir şeye dokunmak veya ona yakın olmakla o şey hakkında bilgi edinme. (çoğ.) -ses) (psik.) sinirce, nevroz. ruh hastası, psikopat. psychopath'ic ruhi dengesi bozuk, psikopat. akıl hastalıkları ilmi, psikopatoloji. ruh hastalığı, psikopati; psikoterapi. akıl ile beden arasındaki ilişkileri inceleyen ilim, psikofizik. psychophysicist psikofizik uzmanı. (çoğ.) -ses) (psik.) akıl hastalığı, psikoz. akıl ile beden arasındaki ilişkiye ait. ruhi tedavi, psikoterapi. psikozlu (kimse) nem ölçeği, çiylenme noktası ile bağıl nemi ölçen aygıt. (kıs.) patrol torpedo boat. (kıs.) part payment pint, point, port. (kıs.) Parent-Teacher Association. eski Mısır'da baş tanrı. ormantavuğugillerden kuzey yarıküreye özgü bir kuş, (zool.) Lagopus. willow ptarmigan bataklık ta- vuğu, (zool.) Lagopus albus. (paleont.) soyu tükenmiş uçan bir sürüngen. hastalara içirilen arpa suyu veya ıhlamur; üzüm suyu. Batlamyus'a ait. Ptolemaic system dünyanın sabit olduğu ve bütün gökcisimlerinin bunun etrafında döndüğü düşüncesine dayanan sistem. Batlamyus (ikinci yüzyılda Mısır'da yaşamış Yunanlı coğrafyacı ve astronom) (biyokim.) bitkisel veya hayvansal proteinden elde edilen azotlu bileşik. (tıb.) gözün üst kapağının sinir felcinden dolayı sarkması; bir organın normal yerinden daha aşağıya düşmesi. (biyokim.) pityalin. (tıb.) fazla tükürük ifrazı. (kıs.) public publication, publisher. (İng.), (k. dili) meyhane, birahane, taverna. ergenlik çağı, buluğ, erinlik, rüşt. pubertal buluğa ait. erginleşme, buluğa erme; (biyol.) hayvan veya bitki üstünde bulunan ufak tüyler. pubescent ergin, erin, buluğa ermiş: (biyol.) tüylü. (anat.) kasık kemiğine ait. pubic arch iki kasık kemiğinin teşkil ettiği kemer. (anat.) kasık kemiği, çatı. halka ait, umuma ait, umumi, genel; herkese mahsus; açık, aleni. halk, ahali, umum: seyirciler. publicad dress system hoparlor tertibatı, (kıs.) P.A. public baths halk hamamları. public buildings halka mahsus binalar. public credit umumi itibar. public debt devlet borçları. public domain kamu arazisi; halkın malı. public enemy halk düşmanı. public highway umuma açık herhangi bir yol. public house han, otel; (İng.) birahane, meyhane. public land milli arazi, miri arazi. public law amme hukuku. public library genel kitaplık. public life sosyal hayat. public nuisance kamu için zararlı olan davranış. public offense amme suçu. public opinion kamu oyui, efkârıumumiye. public relations halkla olan ilişkileri kuvvetlendirme çabaları. public revenues devlet geliri. public school (bak.) school. public security umumi emniyet. public servant devlet memuru. public service amme hizmeti. public utilities (elektrik, su gibi) umumi hizmet müessese leri. public works bayındırlık işleri. in public alenen, açıkça, herkesin önünde open to the public umuma açık, herkes girebilir. publicly alenen, aeme karşı; halk tarafından. (İng.) meyhaneci, birahaneci; eski Roma'da vergi kesenekçisi. yayımlama, ilan etme; yayım, yayma; yayın, yayımlanmış eser. milletler hukuku uzmanı; siyaset yazan; halkla ilişkiyi düzenleyen kimse. alenilik, aleniyet, herkes tarafından bilinme; şöhret; ilan etme, reklâm; umuma açık olma; tanıtma. reklâmını yapmak; umuma ilan etmek. umumun yararını düşünen, hamiyetli, yardımsever. yayımlamak, neşretmek; basıp yaymak, bastırmak; ilan etmek, söylemek, açığa vurmak, ifşa etmek. yaymevi; basımcı; yayımcı, naşir. koyu mor renk, koyu kahverengi. buz hokeyinde kullanılan lastik disk. ingiliz folklorunda yaramaz peri. buruşturmak, kırıştırmak; buruşmak, kırışmak; büzülmek; buruşukluk, kırışık; (k. dili) şaşkınlık, heyecan, telaş. yaramaz. muhallebi, puding. pudding stone (jeol.) puding, yığışım. The proof of the pudding is in the eating. Bir şeyin değeri kullanıldığında anlaşılır. ahmak, aptal. kirli su birikintisi, çamurlu gölcük; gölek, gölet; kumlu harç, sıvacı çamuru; çiş yapmak. dökme demiri ocakta tavlamak; çamurlatmak (su); özlü çamuru su ile yoğurup sıva haline koymak. dökme demiri ocakta tavlama; kanalı balçıkla sıvama; balçık. utangaçlık, sıkılganlık, mahcupluk, tevazu. (çoğ.)- da) (anat.) ferç; (çoğ.) edep yerleri. tıknaz, bodur, şişman ve (kıs.)a. iffet, namus, utanç, ar, hayâ. güneybatı. (A.B.D.)'de kızılderili evi. çocukça; olgunlaşmamış, zayıf. pueril'ity, puerileness çocukluk; çocukça davranış. (tıb.) doğuma ait, doğumdan gelen, doğum sonrası. Portoriko. üfürük, soluk; rüzgar üflemesi; puf böreği veya kurabiye; pudra ponponu; saç lülesi;elbisenin büzülmüş ve kabarıkyeri; yorgan; abartmalı veya şişirilmiş övgü. puff adder şişen engerek, (zool.) Bitis arietans puff box pudra kutusu. puff paste pufböreği hamuru. püflemek; püfür püfür esmek; solumak. puff out, puff up şişinmek; abartarak övmek; lülelerle süslemek (saç); şişirmek. kurtmantarı, (bot.) Lycoperdon pratense. püfleyen şey veya kimse; kirpi balığı, (zool.) Tetraodontus. Kuzey Atlantik'te bulunan kısa boyunlu ve şişkin gagalı martı, (zool.) Fratercula arctica. şişkin, kabarık; tantanalı, görkemli, abartmalı; püfür püfür esen. puffily püfür püfür. puffiness şişkinlik. buldoga benzeyen ufak bir cins köpek. pug nose ucu kalkık basık burun. (-ged, -ging) tuğlacı çamuru; tuğla balçığını yoğurmak. boksör, yumruk oyuncusu. pugilism boksörlük. pugilis'(tic.) boksa ait; kavgacı. kavgacı, hırçın. pugnaciousness kavgacılık. pugnaciously hırçınlıkla. kavgacılık. (huk.) ikinci gelen, küçük; ikinci hakim. güçlü, kudretli, kuvvetli, şevketli, azametli. puissance kudret, kuvvet şevket. puissantly kudretle. kusmak, çıkartmak, istifrağ etmek; kusturmak; kusma. iyi malzemeden yapılmış, kaliteli; üstün. güzellik, zarafet. pulchritu'dinous güzel, zarif. çocuk gibi ağlamak, ağlamsamak, ağlamsayarak şikayet etmek. puling mızmız, ağlamsık. çekmek; koparmak; sürüklemek; (leh.) yolmak (tüy); (matb.) (prova) çıkarmak; (argo)(bıçak veya silah) çekmek; topu eğri meydana getirecek şekilde atmak; (kürek) çekmek; girmek, gelmek; bir yudum içmek, bir nefes çekmek. pull a long face surat asmak. pull a muscle adaleyi incitmek. pull apart çekip ayırmak. pull away çekip ayırmak, çekmek; çekilip ayrılmak. pull down yıkmak; moralini bozmak, üzmek. pull for yardım etmek, desteklemek; (k. dili) bağlılığını bildirmek. pull in one' horns daha dikkatli olmak. pull off çekip çıkarmak; (argo)başarıyla yapmak, başarmak. pull oneself together kendine gelmek, kendine hakim olmak. pull one' leg aldatmak. pull one' punches hızla vurur gibi görünmek. pull one' rank üs- tünlüğünü kabul ettirmek. pull one' weight gerekli gayreti sarfetmek. pull out çekip çıkarmak; ayrılmak. pull strings tesir ettirmek, piston kullanmak. pull through paçayı kurtarmak. pull together işbirliği yapmak; elde bulunanlardan meydana getirmek. pull to pieces paramparça etmek. pull up ileri gitmek; kökünden çekip çıkarmak; durmak. pull up stakes ilgisini kesip gitmek. çekiş, çekme; tutamaç; dayanıklık; kürek çekme; (argo) iltimas, kayırma, piston, arka; (argo) bir içim (puro, pipo); uğraşma, gayret; gerilim; (matb.) prova. have pull arkası olmak, mahkemede dayısı bulunmak. piliç, yarga. (fiz.) makara; (mak.) kasnak. Pullman car (tic.) mark. rahat koltuklu lüks vagon; yataklı vagon. çekilme. süveter. üremek; üreyip kaynamak; dallanıp budaklanmak; türemek. pullula'tion üreme. akciğere ait, akciğeri etkileyen; akciğeri olan. akciğere ait. (tic.) mark. akciğere hava verme aleti. meyva eti, meyva özü; kâğıt hamuru; su ile karışık maden tozu; dövüp lapa veya hamur haline koymak; yumuşak ve özlü etini çıkarmak; özlenmek, öz gibi olmak. pulpous etli, özlü, yumuşak. mimber, kürsü; vaizler sınıfı. kâğıt yapımında kullaınlan ağaç. etli, özlü, yumuşak. pulpiness özlülük, etlilik. (astr.) aralıklı ve muntazam radyo dalgaları veren gökcismi. nabız gibi atmak, yürek gibi çarpmak. pulsa'tion nabız atışı. pulsatile, pulsative, pulsatory nabız gibi atan. nabız, nabız atması; çarpıntı; umumi eğilim; nabız atmak, çarpmak. (bot.) baklagiller. (tıb.) nabız ölçme aleti. buhar kuvvetiyle işleyen tulumba; nabız ölçme aleti. ezmek, ezip toz haline koymak. pulverizer toz haline getiren kimse veya alet. pulveriza'tion ezme, toz haline getirme. tozlu, toz gibi. toz haline konmuş; tozlu. pulverulence tozluluk. (çoğ.) -li) (zool.) böcek ayağında ufak yastık gibi çıkıntı. yastık şeklindeki. (çoğ.) -ni) (bot.) yaprağın sapa bitişik olduğu yerde yastığa benzer şişkinlik. puma, (zool.) Felis concolor. süngertaşı; süngertaşı ile temizlemek veya parlatmak. pumice soap süngertaşı tozu ile karışık sabun. pumice stone süngertaşı. (bak.) pommel. bağsız ve hafif kadın ayakkabısı. tulumba, pompa. pump handle pompa kolu. tulumba ile çekmek; su çekmek;ağız aramak,ağız yoklamak; birinden para çekmek; içine tulumba ile hava doldurmak; tulumba işletmek; tulumba kolu gibi aşağı yukarı hareket etmek. pump dry tulumba ile suyunu çekip kurutmak; birine bütün bildiklerini söyletmek. pump up pompa ile şişirmek. çavdar ekmeği. Amerika'da yetişen portakal renkli balkabağı, (bot.) Cucurbita pepo, helvacıkabağı. kabak çekirdeği; Güney Amerika'nın doğusundaki tatlı sularda yaşayan güneş balığı, (zool.) Lepomis gibbosus. (-ned, -ning) kelime oyunu, cinas; kelime oyunu yapmak, nükteli söz söylemek. punç, meşrubat. punch bowl içinde punç yapılan büyük kap. punch glass punç kadehi. İngiliz kukla oyununda karısı ile daima kavga eden Karagöz'e benzer bodur ve kambur adam. Punch and Judy show İngiltere'de bir nevi kukla oyunu. pleased as Punch çok memnun. yumruklamak, muşta ile vurmak; yumruk, muşta; (argo) kuvvet, enerji. punching bag boksörlerin antrenman yapması için şişirilmiş torba. punch line bir hikâyenin son ve en mühim cümlesi. zımba, delgi, matkap, ıstampa; zımbalamak, ıstampa ile basmak; biz ile delmek. center punch delik açılacak yerleri işaret eden zımba. şarap fıçısı; (İng.) 318 litrelik şarap ölçüsü. çatı direği; zımba; mermer kesmeciliğinde kullanılan alet. palyaço, soytarı; bodur ve şişman kimse. benekli, nokta nokta. puncta'tion beneklilik. teşrifat ve resmiliğin en ince noktası; titizlik, merasim düşkünüğü. teşrifat ve resmiyette fazla titiz. punctiliously dikkatle,titizlikle. punctiliousness titizlik. her şeyi dakikası dakikasına yapan, tam vaktinde olan; bir noktadan ibaret. punctually tam vaktinde, dakikası dakikasına. punctual'ity, punc- tualness dakiklik, bir işi tam vaktinde yapma hususundaki titizlik. noktalamak, cümleleri ayırmak için nokta koymak; üzerinde durmak; nokta gibi arasına girmek (söz) (gram.) noktalama; noktalama işareti; cümleleri ayırma kuralı. punctuation marks noktalama işa- retleri. delme; iğne deliği gibi ufak delik; patlama (otomobil lastiği); delmek, delik açmak; değersizliğini ispat etmek. We had a puncture. Lastiğimiz patladı. bilgin, âlim, üstat; özellikle (Sanskrit) dili veya Hindu dini âlimi. kokusu sert, tadı acı, keskin kokulu; acıtan, batan; (bot.) sivri; sert, haşin, tesirli, acı. pungency acılık, keskinlik (koku veya tat) pungently acı acı, keskin olarak. Kartacalılara ait, Pön; hain, sadakatsiz; Kartaca dili. ceza vermek, cezalandırmak; yola getirmek; azarlamak, tekdir etmek; ıstırap çektirmek, eziyet vermek; şiddetle dövmek, hırpalamak (boksta) punishable cezalandırılır; cezaya layık. punishment ceza, tekdir; (k. dili) zorluk, cefa, eziyet. ceza kabilinden; cezayı gerektirici; cezalandırıcı. Hindistan'da Pencap ülkesi. Punja'bi Pencaplı; Pencap dili. çürük tahta; kav; (A.B.D.), (argo) değersiz şey, boş laf; (argo) çeteci, gangster; (argo) cahil adam, yemlik; (A.B.D.), (argo) değersiz, kalitesiz; rahatsız. Hindistan'a mahsus asma yelpaze. (A.B.D.) çok ufak tatarcık. kelime oyunu yapan kimse. Amerikan futbolunda top yere düşmeden tekme ile çelmek, topu uzağa tekmelemek; top yere düşmeden tekme ile çelme. altı düz sandal; böyle sandalı sırıkla sürmek. faro denilen iskambil oyunu ile kumar oynamak. camcılıkta sıcak cama şekil vermek için kullanılan demir çubuk. ufak ve zayıf kalmış, çelimsiz, gelişmemiş, zayıf; ehemmiyetsiz, saçma, ufak. puniness zayıflık, sıskalık. (-ped, -ping) köpek yavrusu; ayıbalığı yavrusu; köpekbalığı yavrusu; . yavrulamak (köpek) pup tent iki kişilik ufak çadır. (çoğ.) pupae) (zool.) böceğin tırtıl hali ile alacağı son şekil arasındaki devre, pupa; böceğin kelebek olmadan önce koza içindeki hali. öğrenci, talebe; (huk.) vesayet altındaki kız veya oğlan çocuk. (anat.) gözbebeği. öğrencilik, talebelik devresi; (huk.) küçük olma hali, vesayet altında bulunma. talebeye ait; vesayet altında bulunan kimseye ait. (tıb.) gözbebeğine ait. (zool.) pupa meydana getiren. kukla; iplerle oynatılan kukla, maryonet; başkasının elinde oyuncak veya alet olan kimse. puppet play, puppet show kukla oyunu. puppeteer' kuklacı. puppetry kukla oyunculuğu; manasız gösteriş. köpek ve köpekbalığı yavrusu; hoppa delikanlı, züppe genç. puppy love hissi ve çocuksu aşk. yarı kör, donuk gören; mankafa, anlayışsız. purblindness yarım körlük; anlayışsızlık. satın alma, mübayaa, iştira, alım; satın alınan şey; kaymasın diye sıkı tutma; kaymasın diye bir şeyi sıkı tutmak veya hareket ettirmek için makara gibi alet. satın almak, mübayaa etmek; gayretle ele geçirmek, kazanmak; manivela ile kaldırmak veya çekmek. purchasable satın alınır, ele geçer. pur- chasing power satın alma kuvveti. peçe; kadınların örtünme usulü, gizlenme. saf, safi, som, halis, has, temiz; kusursuz, lekesiz; nazari, tatbikatsız; iffetli, namuslu, masum. pure and simple sadece, yalnız, tek. pure'ly sadece, yalnız; tamamen, bütün bütün; masumiyetle, iffetle. pureness safilik, paklık, temizlik. saf kan. (Fr.) püre, ezme; koyu pişmiş et ve sebze çorbası. kenarını süslemek; süslü veya işlemeli kenar. purfling süslü kenar. temizleme, paklama; müshil ile bağırsakların temizlenmesi. müshil, amel (ilaç) Araf, geçici olarak günah cezası çekilen yer, ıstırap yeri. purgator'ial Araf'a ait; temizleyici. temizlemek, paklamak, düzenlemek; (huk.) birini temize çıkarmak; yok etmek; ishal vermek, amel vermek; temizlenmek; temizleme, tasfiye; müshil ilâç. temizleme; arıtma, tasfiye. temizlemek, paklamak, temiz kılmak; birini temize çıkarmak; sadeleşmek. (İbr.) şubat veya marta tesadüf eden ve Haman'ın elinden Yahudi kavminin kurtuluşu hatırasına yapılan Musevi bayramı. asit üriğin esas cevheri. dil ve üslupta kesinliğe inanan veya bunu uygulayan kimse. b.h. İngiltere'de kraliçe Elizabeth zamanında meydana çıkan ve bilhassa ibadette sadelik taraftarı olan mezhebin bir ferdi, Püriten; ahlâk ve din hususunda çok sofu. puritan'ic(al) sofu. puritan' - cally sofucasına. Puritanism sofuluk. temizlik, halislik, haslık, saflık; temizlenme, paklık; iffet, masumluk; nezaket; üslup temizliği. çağıldayarak akmak; kıvrılarak hareket etmek; çağıltı, çağıldama; girdap; dalgacık. bir çeşit dantela kenarı; dantela için sırma teli; yün örgüsünde ters iğne; elbisede kıvrım, pli; ters iğne örgü yapmak. knit one purl one bir düz bir ters örmek. (gen.) (çoğ.) dış mahalleler, etraf, hudut, civar, varoş. (mim.) çatıda sırt kirişi, aşık. çalmak, aşırmak, hırsızlık etmek. erguvani renk, mor renk, eflatun renk; mora boyanmış bez; bilhassa Roma imparatorlarının bordo kaftanı; imparatorun mevki ve yetki işareti; kardinallik; erguvan renkli, erguvani; krala ait, kral gibi; erguvan rengine boyamak; erguvan ren- gini almak. purplish, purply eflatuni, erguvan rengine çalan. purple language küfür. purple passage süslü yazı. born to the purple asil bir aileden gelen. His face became purple. Öfkeden mosmor kesildi. mana, kavram, mefhum, meal; manasında olmak, göstermek, bildirmek. maksat, meram, murat; niyet; karar. at cross purposes birbirinin maksadına aykırı. on purpose mahsus, bile bile, isteyerek, kasten. serve the purpose işine gelmek, maksadına hizmet etmek. to good purpose iyi netice vererek, faydalı surette. to no purpose hiç netice vermeyerek, faydasızca. to the purpose asıl meseleye değinerek. to what purpose? faydası ne? ne maksatla? purposeless manasız; maksatsız. purposely kasten, mahsus, bile bile. niyet etmek tasarlamak, kastetmek; istemek, murat etmek. maksatlı; ehemmiyetli; manalı. purposefully mahsus, kasten. maksatlı, maksatla yapılmış, kullanışlı. purposively maksatlı olarak. purposiveness maksatlı oluş. (tıb.) damar bozukluğundan ileri gelen ve deride morumsu lekelerle kendini gösteren hastalık, purpura. (tıb.) purpura hastalığına ait; (kim.) purpurik aside ait. (kim.) boya kökünden yapılan kırmızı bir kimyasal bileşim, purpurin. kedi gibi mırlamak; kedi mırlaması. kese, para kesesi, para çantası; hazine; yardım için toplanılmış para; torba. purse-proud kesesine mağrur, servetine güvenen. purse-strings kese bağları, kese ağzı kaytanı; para ödeme yeteneği. a common purse müşterek kese. a tight purse cimri kesesi. privy purse hükümdar hazinesi. public purse devlet hazinesi. put up a purse mükâfat olarak ortaya koymak. büzmek (dudak); keseye koymak. gemi muhasebecisi veya veznedan. pursership gemi veznedarlığı. semizotu, pirpirim, (bot.) Portulaca oleracea. takip etme; devam, netice; ifa; tatbik. in pursuance of ifa ederken. pursuant uygun olarak, uyuşmuş; to ile uyuşmuş şekilde. pursuantly uygun surette. kovalamak, peşine düşmek, takip etmek; bir düziye gitmek; aramak, elde etmeye çalışmak; meşguliyetine devam etmek. kovalama, takip, arama, peşinden koşma; meşguliyet, iş; elde etmeye uğraşma. pursuit plane (ask.) avcı uçağı. şişman; tutuk nefesli, nefes darlığı olan. (eski) hayvanın başı, paçaları ve içi, sakatat. (tıb.) cerahatli, irinli. purulence, -cy cerahat toplama. purulently cerahatli halde, cerahat gibi. tedarik etmek, sağlamak. tedarik etme; levazım, zahire. satıcı, tedarik eden kimse. meal, mefhum, mana; sadet, konu; (huk.) bir kanunun hüküm (kıs.)mı;saha. (tıb.) cerahat, irin. itmek, dürtmek; sürmek, sevketmek, yürütmek; sıkıştırmak, tazyik etmek; saldırmak, üzerine hücum etmek, arkasını bırakmamak; tos vurmak, boynuz ile vurmak; (k. dili) kanunsuz yoldan uyuşturucu madde satmak. push about öteye beriye kakmak; kakışmak. push away itip defetmek. push back geriye itmek, geriye kakmak. push down aşağı sürmek; itip yıkmak. push forward ileri sürmek veye itmek. push in itip içeri sokmak. push off avara etmek. push on devam etmek, ileri sürmek. push out denize açılmak. push through nihayetine kadar götürmek, bitirmek. push up yukarı sürmek. push up daisies (argo.) ge- bermek. push one' way ileri gitmek. pushed for money para sıkıntısında. pushed for time vakti dar. itiş, kakış, dürtüş, sürme; hücum; baş sıkılması, ihtiyaç, sıkıntı; basacak yer, düğme; (argo.) ahbaplar takımı, kumpanya. push button elektrik düğmesi. pusher iten kimse veya şey; enerjik kimse; uyuşturucu madde satan kimse. iri bir topu iterek oynanan bir oyun. el ile itilerek sürülen araba. iten; enerjik, girişken; küstah, sataşkan. (argo.) kolay aldanır kimse, yemlik; kolay iş. raptiye. yüzükoyun yatarak vücudu esnetme hareketi, şınav. korkak, tabansız, yüreksiz, çekingen.pusillani- mously korkakça. pusillanimity, pusil- lanimousness korkaklık, alçaklık. (k. dili) kedi; çocuk veya genç kadın (sevgi belirtisi) puss moth Avrupa'ya mahsus iri bir pervane. a sly puss kurnaz kız. (argo.) yüz, surat. cerahat dolu. (kaba) ferç; (kaba) cinsi münasebet. (k.dili) kedi. pussy willow ipek gibi püskülleri olan bir söğüt ağacı, (bot.) Salix discolor. kedi gibi sessizce yürümek; kendi fikrini belirtmemek; fikrini belirtmeyen kimse. (tıb.) sivilceler hâsıl etmek, kabarcık haline girmek; sivilce dolu. pustulant sivilceler hâsıl eden bir ilaç. pustular sivilcelerle dolu, sivilce kabilinden. pustula'tion sivilce hâsıl etme, sivilcelenme; sivilce, kabarcık. sivilce, kabarcık, püstül; (bot.) kabartı, sivilceye benzer benek. pustulous sivilcelerle dolu. (-put, -ting) koymak, yerleştirmek; belirli bir şekle sokmak; sokmak; avucu yukarı tutarak atmak (gülle); sevketmek, harekete getirmek, zorlamak; hamletmek, üzerine yüklemek; söylemek, öne sürmek, reye koymak; acele gitmek, koşmak; kelimelerle ifade etmek; koyma; fırlatma, hamle, saldırış; (k. dili) yerleşmiş. put about çevirmek, geminin başını çevirmek. put across (k. dili) muvaffakıyetle yapmak; kabul ettirmek. put away bir tarafa koymak; saklamak; (eski) boşamak. put back geri koymak; eski yerine koymak; ilerlemesine mâni olmak; reddetmek; (den.) yoldan geri dönmek. put by saklamak, bir tarafa koymak. put down aşağı koymak, yere koymak, indirmek; bastırmak, menetmek; yazmak, kaydetmek; (argo.) susturmak, ağzını kapamak; (argo.) tenkit etmek. put forth tomurcuk sürmek; ileri sürmek, beyan etmek; çıkarmak, yayımlamak, neşretmek; meydana koymak; denize açılmak. put forward ileri sürmek, meydana sürmek; ileri al- (mak.) (saat) put in içeri koymak, sokmak; arzetmek, göz önünde bulundurmak; (tıb.) yerleştirmek, yerine koymak; (den.) sığınmak; girmek; geçirmek (vakit) put off tehir etmek, geciktirmek, başka vakte bırakmak; çıkarmak (giysi); reddedilmek; (den.) açılmak, ayrılmak. put on giymek; taklidini yapmak, suretini takınmak; açmak; atfetmek, üzerine yüklemek; toplamak, şişmanlamak; (argo.) aldatmak. put on airs caka satmak. put on one' guard birini ikaz etmek. put on Othello "Othello" piyesini sahneye koymak. put one on to dikkatini çekmek. put one' finger on keşfetmek. put one' foot in it pot kırmak, gaf yapmak. put out çıkarmak; söndürmek; utandırmak; rahatsız etmek; yanmak (beysbol); bozmak. put out of the way öldürmek. put over ba- şına amir veya memur olarak tayin etmek; geçirmek; tehir etmek, geri bırakmak; (A.B.D.), (k. dili) muvaffakıyetle yapmak. put over on (k. dili) aldatmak. Put the finger on (suçluyu) ihbar etmek, gammazlık etmek. put through bitirmek. put to bed yatağına yatırmak; baskı için son hazırlıkları yapmak. put to death öldürmek, idam etmek. put to rights doğrultmak, düzeltmek, tashih etmek. put two and two together imalı konuşmadan sonuç çıkarmak. put up yerine koymak; konservesini yapmak; misafir etmek; bina etmek, yapmak. put up with tahammül etmek, çekmek. put up to teşvik etmek.put up to one birine arzetmek; birinin reyine bırakmak. put upon rahatsız etmek. be put to it zor durumda bulunmak. stay put yerinde rahat durmak, yerinden kımıldamamak. I put it to you. Sizin arzunuza bırakıyorum. Put up your hands. Eller yukarı Teslim ol. Put me through (on the telephone) Bağlayın. (bot.) şeftali cinsi meyva çekirdeği. farzedilen, varsayılan. (argo.) birisini susturucu veya bastırıcı söz. (mim.) iskele kirişi. (argo.) aldatma. çürümek, bozulmak; kokmak, kokuşmak; kangren olmak; çürütmek, kokutmak. putrefaction kokma, çürüme. putrefac'tive çürütücü. çürümekte olan; çürüklüğe ait. putrescence çürüklük, bozukluk; çürüme halinde olan şey. pu- trescible çürür, bozulur. çürük, çürümüş, bozuk, bozulmuş, kokmuş; çürüklüğe alâmet olan. putrid'ity, putridness çürüklük; çürümüş şey. komplo, ani ayaklanma. golf topu deliğe sokmak için hafif vuruş; bu suretle topa hafifçe vurmak. putter bu hafif vuruşa mahsus değnek. putting green golf deliğinin etrafındaki dümdüz kesilmiş çimenlik. , putty dolak, tozluk yerine baldıra sarılan ensiz uzun kumaş. , potter ufak tefek işlerle meşgul olmak, oyalanmak, vakit geçirmek. camcı macunu; macuna benzer madde; sıvacılar tarafından kullanılan ince kireç harç; macunlamak.putty faced manasız ve ifadesiz yüzlü. putty knife macun sürmek için camcının kullandığı alet. (k. dili) önceden ayarlanmış. a putup job hileli iş, hile. bilmece; muamma; şaşkınlık, hayret; anlaşılmaz kimse. Chinese puzzle çok dolaşık bilmece veya mesele. cross word puzzle bulmaca. picture puzzle resim bilmecesi, resim teşkil eden bilmece. şaşırtmak hayret vermek, muamma gibi tesir etmek; şaşırmak, hayrete düşmek. puzzle over çok düşünmek, zihnini yormak. puzzle out muamma veya bilmeceyi halletmek. be puzzled şaşırmak, afallamak. puzzler muamma, müşkül mesele. anlaşılmaz hal; şaşkınlık; şaşırtıcı şey. şaşırtıcı; üzücü. (fiz.) yoğunluğu ölçmek için kullanılan ve bazen termometreli cam kap. (tıb.) piyelit. ,-graph belirli bir mahlulü şırınga ettikten sonra böbrek ve idrar kanalının röntgenle alınan resmi. pyelography böyle resim alma. (tıb.) vücutta birçok çıban meydana getiren kan zehirlenmesi. pyemic böyle zehirlenme kabilinden. , pigmy cüce. , Pigmy çok kısa boylu Orta Afrika zencisi. (bak.) pajamas. Mısır'da eski tapınak kapısı; havaalanında büyük işaret kulesi; çelik telgraf direği, pilon. (tıb.) mide kapısını kesme ameliyatı. (anat.) mide kapısı, pilor. pyloric mide kapısına ait, pilorik. (tıb.) cerahat hasıl eden; cerahat teşekkülüne ait. Pyongyang, Kuzey Kore'nin başkenti. , pyorrhoea (tıb.) bir nevi dişeti hastalığı, piyore, diş etinden irin akması. (tıb.) cerahat oluşumu. kuş alıcı, (bot.) Pyracantha. ehram, piramit; piramit şeklinde şey veya yığın;(geom.) piramit, pyramidal piramit şeklinde. pyramidally piramit şeklinde olarak; son derece. , -ical piramit şeklinde, piramit gibi. (min.) siyahımsı veya koyu kırmızı renkte gümüş antimon sülfüru. ölüleri yakmaya mahsus odun yığını; yanacak şey yığını. Pireneler. Pyrene'an Pirene'li. pirekapan, (bot.) Pyrethrum. (tıb.) hummaya ait, humma ilâcına ait; humma ilâcı. (tıb.) humma ilmi, piretoloji, ateşli hastalıkları inceleyen tıp dalı. (tic.) mark. ateşe dayanıklı cam. (tıb.) humma, yüksek ateş. pyrexial humma cinsinden, hummalı, hararetli. güneş ısısını ölçme aleti. (kim.) katrandan elde edilen antiseptik bir madde. armut şeklinde. (min.) pirit, ottaş. (çoğ.), (min.) kükürtlü birkaç çeşit maden. pyritic(al) bu madenlere ait veya bunlara benzer. (önek) ateş veya sıcaklıga ait. yüksek ısıyla meydana gelen kimyasal değişikliklere ait. (jeol.) volkanik hareketler tesiriyle parçalanmış. (jeol.) erimiş magmadan kristalleşmiş. ısı elektriğine ait; ısı elektriği. bazı kristallerin ısınmasıyle meydana gelen elektriklenme, sıcakla üreyen elektrik, piroelektrik lilik. (kim.) pirogalol tuzu veya ruhu. , pyrogenous ateşten oluşan; (tıb.) ateş husule ge- tiren. (çoğ.), (min.) bir madenin erime kabiliyeti veya alevinin rengi gibi ateş tesiriyle meydana çıkan hususiyetleri. akkor halinde bir aletle tahta üzerine şekiller çizme sanatı. py'rograph bu suretle yapılan şekil veya tasvir. pyrograph'ic bu sanata ait. ateşe tapma, ateşperestlik. , -lignic ateş ısısı ile odundan çıkarılan. pyro- ligneous acid kahverengine çalan ve sirke asidi ihtiva eden kırmızı asit. kuyumcu lambası ile madenleri inceleme sanatı; ateş veya ısı ilmi. pyrologist madenleri sı- caklıkla inceleyen uzman. (min.) camcılıkta kullanılan manganez dioksid. (kim.) sıcak tesiriyle erime. (fiz.) sıcaklık ve mıknatısın birleşik tesirinden meydana gelen veya bu tesire ait. ateşe bakma suretiyle falcılık. pyromantic bu çeşit falcılığa ait. kasten yangın çıkarma deliliği, piromani, pyromaniac piroman. yüksek sıcaklık derecelerini ölçme aleti, pirometre; ısı tesiriyle cisimlerde vücuda gelen genişlemeyi ölçme aleti. pyrometric(al) sıcaklık derecelerini ölçmeye ait. (min.) kristal veya katı cisimlerde bulunan yeşil, kahverengi veya sarı kurşun, piromorfit. (min.) bir nevi grena taşu. (çoğ.) -ri) havayla temas edince kendiliğinden ateş alan bir madde veya terkip; ateş böceğinden daha parlak ışık veren Amerika'ya mahsus bir böcek. (fiz.) ışınları camdan geçirme suretiyle yüksek sıcaklık derecelerini ölçen bir çeşit pirometre. (min.) pirofilit, taş kalem yapmak için kullanılan genellikle beyaz veya yeşil renkte alüminyum silikat. (tıb.) mide ekşimesinden dolayı boğazda duyulan yanma hissi. pirostat, yüksek ısı için termostat. (kim.) pirosulfat. , -nical fişeklere veya fişekçiliğe ait. pyrotechnics fişekçilik; fişek eğlenceleri; ortalığı birbirine katan hareket. pyrotechnist eğlence fişekleri yapan usta. py'rotechny mihaniki işlerde ateş kullanma sanatı; fişek yapma sanatı. (biyokim.) vücutta ateş yapan mikrop zehiri. (min.) piroksen. piroksenden oluşmuş kaya. selüloz nitratlardan bileşmiş bir karışım, pamuk barutu. Epir kralı Pyrrhus'a ait. Pyrrhic victory büyük kayıplarla kazanılan başarı. milâttan dört yüzyıl evvel Yunan filozofu Pyrrho'nun yaydığı şüphecilik felsefesi; aşırı septisizm. Pyrrhonist Pyrrho septisizmi taraftarı. , -tine (min.) pirotit, bronz renginde parlak bir maden. (kim.) kloroform gibi kokusu olan renksiz bir madde, pirol. milâttan altı yüzyıl evvel yaşamış Yunan filozofu Pitagor'a ait; Pitagor taraftarı kimse. Pythagoreanism Pitagor tarafından öğretilen ruh göçü felsefesi. Delfi tapınağındaki Apollon rahibesi. eski Yunanistan'da dört yılda bir yapılan spor oyunları arasındaki müddet. Delfi tapınağının ilahı Apollon'a ait; dört senede bir Delfi'de yapılan spor oyunlarına ait; Delfi tapınağındaki Apollon rahibesi. pislikten veya çürümüş şeylerden meydana gelen. Delfi civarında Apollon tarafından öldürülmüş olan çok büyük bir yılan; (k. h.) piton, (zool.) Python. gaipten haber veren falcı kadın. kehanet kabilinden; kehanette bulunmaya yeltenen; yılana ait. (tıb.) idrara cerahat karışması hastalığı. Katolik kilisesinde mukaddes ekmeği saklamaya mahsus kutu; İngiltere darphanesinde miyar sikke muhafazasına mahsus sandık; sikkelerin ayarını kontrol etmek. (bot.) olgunlaşınca üst tarafı kapak gibi açılan tohum zarfı, piksit. (bot.) Amerika'ya mahsus ve yıldız şeklinde çiçek veren bir çalı. (çoğ.) pyxides) eski Yunanistan ve Roma'da kullanılan genellikle kapalı ve silindir şeklinde vazo; kutu, mücevherat kutusu; (bot.) piksit. (kıs.) quart,quarter,quarterly,query,question. (kıs.) quarto,queen,question. q İngiliz alfebesinde on yedinci harfi; ''k''sesi. Katar. (kıs.) quod erat demonstrandum ispatı gereken şey. (kıs.) quartermaster. (kıs.) quantum sufficit gerektiği kadar (reçetelerde kullanılır) (kıs.) quantity, quart. (argo.), (kıs.) quiet on the q.t. gizlice. , (kıs.) quart, queen, query, question. sıfatıyle, niteliğinde, mahiyetinde. ördek gibi bağırmak, ördek sesi çıkarmak; bağırarak manasızca konuşmak; ördek sesi, vak vak. şarlatan hekim, sahte doktor; şarlatan kimse; şarlatan; şarlatanlık etmek. quack doctor şarlatan hekim. quack'ery şarlatanlık. quack'ish. şarlatanca. quack grass ayrık otu, (bot.) Agropyron repens. (matb.) katrat; (k. dili) üniversite veya hapishane avlusu; (İng.), (argo.) kodes, hapishane. (kıs.) quadrangle, quadrat, quadruplet. kırk yaşında (kimse), kırk ile elli yaşları ara- sında (kimse) (geom.) dörtgen; avlu. quadrang'ular dört kenarlı. (mat.) çeyrek daire; yükseklik ölçme aleti. quadran'tal çeyrek daireye ait. (matb.) katrat; (ekol.) deneme için ayrılmış arazi parçası. dört köşeli, murabba; (anat.) dördül kemik; (astr.) gökcisimlerinin dördün halindeki görünüşü; dördül şekil, kare; with ile uymak; uydurmak. dörtgen gibi; (mat.) ikinci dereceden. quadratics ikinci derece denklemlerden bahseden cebir dalı. kare yapma; (mat.) alan hesabı; (astr.) dördün. dört senede bir olan; dört sene süren. quadrennially dört senede bir. quadrennium dört senelik süre. (anat.) dörtbaşlı kas. (bot.) dört parçalı (çiçek yaprağı) (çoğ.) -gae) eski Roma'da yan yana koşulmuş dört atlı ve çift tekerli araba. dört kenarlı; dörtgen, dörtkenar; (ask.) dört köşesi kaleli alan. dört dilden, dört dil konuşan. dört harften ibaret (kelime) sekiz kişilik bir dans, kadril; kadril havası; kırk kâğıt ve dört kişi ile oynanan eski bir iskambil oyunu. (A.B.D.) katrilyon, 15 sıfırlı rakam; (İng.) 24 sıfırlı rakam. (mat.) dört terimli (rakam) dört (kıs.)ımlı, dört taraflı. dört sesli (hoparlör sistemi) dört heceli kelime. (kim.) dört değerli. dört yönlü, dört yollu. ortaçağda dört yüksek ilim (geometri, astronomi, matematik ve müzik) büyükanne ve büyük babalarından biri zenci diğer üçü beyaz olan kimse. dört ayağı el şeklinde olan; dört elli. dört ayaklı (hayvan) quadrupedal dört ayaklı. dört kat; bir şeyin dört misli; dörtle çarpmak, dört misli çoğaltmak veya büyütmek. dörtlü, dörtlü grup; dördüzlerden biri. dört katlı; çift yönlü telgraf sistemine ait; telgraf sisteminde gönderici alet. dörtle çarpmak, dört misli artırmak; dört kat, dört misli; (mat.) dördüncü kuvvete yükselmiş; dört benzer şeyden biri. eski Roma'da idam cezası verme yetkisi olan hâkim; defterdar. quaestorship defterdarlık. içmek, kana kana içmek; içim. bataklık, batak. eskiden Güney Afrika'da bulunan ve zebraya benzer soyu tükenmiş bir yaban eşeği. bataklık gibi, basınca çöken, gevşek ve yumuşak. batak, bataklık: zor durum. yenilir bir deniz taragı, (zool.) Venus mercenaria. bıldırcın, (zool.) Coturnix coturnix. yılmak, sinmek, ürkmek, cesaretini kaybetmek. antika, yabansı, acayip, tuhaf, garip ve hoş. quaintly garipçe, acayip bir şekilde. quaintness antikalık, tuhaflık, acayip hoşluk. titremek; sallanmak; titreme, titreyiş, ürperme; sallantı; zelzele. Kuveykır, Kardeş. Quaker meeting Kuveykırlara ait sessiz toplantı; (şaka) sessiz geçen herhangi bir toplantı. Quakerism Kuveykır mezhebi. Quakerly Kuveykır gibi, Kuveykır'a benzer. düzeltilebilir, değiştirilebilir; ehliyet kespedebilir. ehliyet, liyakat, vasıf, meziyet; şart; kayıtlama, tadil, (kıs.)ıtlama. He has all the qualifications. Bütün niteliklere sahiptir. It requires qual ification. Kısmen doğrudur. with many qualifications birçok meziyetlerle: birçok şartlarla, çok tereddütle. ehliyetli; şartlı, kısıtlı, sınırlı. hak kazanmak, ehliyet kazanmak; ehliyet vermek; kısıtlamak, sınırlandırmak; değerlendirmek; nitelendirmek; hafifletmek; (gram.) nitelemek. niteliğe ait, niteleyici, nitel. qualitative adjective niteleme sıfatı. qualitative analysis (kim.) nitel çözümleme, kalitatif analiz. qualitatively nitelik bakımından, nitel olarak. nitelik, vasıf, keyfiyet; hususiyet, özellik, mahiyet; üstünlük; nevi, çeşit, sınıf; meziyet, artam; (man.) bir önermenin olumlu veya olumsuz hali; kaliteli; yüksek sosyeteye mensup. average quality orta nitelik. high quality yüksek kalite. one' good qualities bir kimsenin iyi hususiyetleri. people of quality (eski) yüksek sınıftan halk. poor quality düşük kalite. quality control kalite kontrolu. ansızın gelen gönül bulantısı; şüphe, karamsarlık, umutsuzluk; vicdan azabı, pişmanlık. qualms of con science vicdan azabı, bulunç ezinci. mide bulandırıcı; gönlü bulanır. qualmishly gönül bulandıracak surette. qualmishness göııül bulantısı. şüphe, tereddüt, hayret, şaşkınlık. (çoğ.), (bak.) quantum. (mat.) iki veya daha fazla birinci dereceden homogen değişkenlerden meydana gelmiş işlem. miktarını belirtmek, ölçmek; (man.) bir önermenin niceliğini açıklamak. niceliğe bağlı olan, nicel. quantitative analysis (kim.) niceliğin tahlili, nicel çözümleme, kantitatif analiz. quantitatively nicelik bakımından, nicel olarak. nicelik; miktar; bir hecenin uzunluğu; (mat.) nicelik; (müz.) notanın uzunluğu; herhangi bir adet ifade eden işaret; mantıki nicelik; (çoğ.) büyük miktar, bolluk, çokluk. a negllgible quantity ehemmiyetsiz miktar. He buys in large quantities. Külliyetli miktarda satınalır. mümkün olan niceliklerini bulmak; bir niceliğin katsayıları olarak göstermek. (çoğ.) -ta) miktar, meblâğ; belirli miktar, pay, hisse; (fiz.) en ufak enerji birimi. quantum leap önemli bir atılım. quantum theory (fiz.) kuantum teorisi. karantina; karantinaya koymak, ayırmak. quarantine flag karantina bayrağı, bulaşıcı hastalık işareti olan sarı bayrak. quarantine period karantina müddeti. quarantine regulations karantina nizamları. (fiz.) maddenin esası olduğu farzedilen ve kısmen elektrik yüklü olan üç çeşit zerrecikten herhangi biri. tar. eskiden tatar yayı ile atılan ucu dört köşeli ağır ve kısa ok; taşçı kalemi. (-ed, -ing veya -led, -ling) kavga etmek, çekişmek, bozuşmak; kusur bulmak; ağız kavgası etmek. kavga, çekişnıe, bozuşma. pick a quarrel kavga çıkarmak. take up a quarrel kavgaya iştirak etmek. kavgacı, ters, huysuz. quarrelsomely kavga etmeye meyilli olarak, kavgacı tavırla. quarrel someness kavgacılık, kavgacı tabiat. baklava şeklinde pencere camı. şahin veya atmaca ile tutulan av; av, şikâr; kovalanan herhangi bir kimse veya şey. taş ocağı; taş ocağından kazıp çıkarmak; taş ocağı açmak. quarrier taş ocağı işçisi. bir litreye yakın hacim ölçüsü, galonun dörtte biri, kuart. liquid quart (A.B.D.) 0,946 litre; (İng.) 1,136 litre. dry quart (A.B.D.) 1,101 litre. eskrimde bir vaziyet; piket oyununda dört kâğıtlık mütevali takım. dört günde bir olan dördüncüye ait; (tıb.) dört günde bir tutan sıtma gibi bir nöbet. dörtte bir (kıs.)ım, çeyrek; 25 sentlik sikke; senenin dörtte biri, üç aylık müddet; öğretim yılının dörtte biri; dördün, ay devri müddetinin dörtte biri; (den.) gemi bordasının kıça doğru her iki tarafı; kasabın kestiği hayvanın bir tarafının yarısı (omuz veya but); havali, semt, etraf, taraf, mahalle, civar; (den.) harp veya talim zamanında tayfaya ayrılan yer: harpte esir edilen düşmanın ölümden affı, aman; dörtte bir, dörtte bire ait. quarters kışla, askeri daire, ordugah; konak yeri, geçici mesken. quarter day üç ayda bir gelen hesap ödeme günü. quarter deck kıç güvertesi, subaylara mahsus güverte. quarter horse (A.B.D.) sığırtmaçların kullandıkları bir cins at. quarter miler çeyrek millik koşularda koşucu. quarter note (müz.) dörtlük. quarter section Amerika'da bir mil kare arazinin dörtte biri. quarter sessions üç ayda bir açılan sulh mahkemesi. quarter wind (den.) kıçın yan tarafından esen rüzgâr. at close quarters çok yakın, hemen hemen yan yana, come to close quarters göğüs goğüse dövüşmek, cenkleşmek. divide into quarters dört (kıs.)ma ayırmak. fore quarter omuz (et) give no quarter aman vermemek. hind quarter but (et) no quarter amansız. on the quarter (den.) kıç omuzluğunda veya omuzluğundan. dört eşit kısma ayırmak, dörde bölmek; askeri kışlaya yerleştirmek; oturtmak, yerleştirmek; her tarafa koşup aramak (av köpeği) üç ayda bir verilen ücret veya ödeme; kışla, karargâh; mesken bulma ücreti. Amerikan futbolunda oyunu idare eden oyuncu. çeyrek final. çeyrek saat, saat başından bir çeyrek evvel veya sonra. (den.) kıç omuzluğuna doğru esen, kıçlık. üç ayda bir verilen veya olan; üç ayda bir yayımlanan mecmua; üç ayda bir. (ask.) iaşe subayı; (den.) serdümen, vardiya çavuşu. bir ölçünün dörtte biri; (İng.) dört librelik (1,8 kg) ekmek. (matb.) dört yapraklı ve on altı sayfalı forma. çift fazlı (cereyan), birbirinden 90 derece farklı (iki cereyan) (bir kütüğü) uzunlamasına dörde biçmek. eskiden silah olarak kullanılan bir kadem boyunda sopa. (müz.) dört ses veya dört çalgıya mahsus müzik parçası; böyle çalgı çalan veya şarkı söyleyen dört kişi, dörtlü; dört kişiden ibaret takım. double quartet sekiz kişilik takım. male quartet dört erkekle kurulan okuyucu takımı. mixed quartet iki erkek ile iki kadından kurulan okuyucu takımı. string quartet dört kişilik telli saz takımı. kartil. (kıs.) 4to veya 4 ) tabakayı dört yaprağa bölen; tabakaların dört yaprağa yani sekiz sayfaya bölünmesinden meydana gelen kitap. kuvars, türlü silislerin genel adı. quartz crystal kuvars kristali, elektronik cihazlarda kullanılan kuvars. quartz if'erous bileşiminde kuvars bulunan. quartz'ite kuvarsit. (astr.) çok uzakta olan ve çok kuvvetli radyo dalgaları gönderen gökcismi. (huk.) iptal etmek, feshetmek, kaldırmak, bozmak; ezmek, bastırmak, mahvetmek. güya, sanki; gibi, yarım. quasicontract sözleşme olmqadan varmış gibi kanunun koyduğu mecburiyet. (önek) benzeri. acıağaç, kavasya, (bot.) Quassia amara; (ecza.) bu ağaçtan yapılan acı bir ilâç. dördüncü; dörtlü, dörtten ibaret: b.h., (jeol.) en son zamana ait; dörtlü takım; b.h. en son (jeol.)ojik zaman. dört şey veya kişiden ibaret takım. dört mısralı şiir, rubai, dörtlük. mimari süsleme sanatında dört yapraktan ibaret şekil. on beşinci yüzyıl (özellikle o devrin İtalyan sanat ve edebiyatı) titremek, titrek sesle şarkı söylemek; titreme; ses titremesi; (İng.), (müz.) sekizlik. rıhtım, iskele. quay'age iskele ücreti, rıhtım parası; rıhtımlar. sürtük kadın, adi ve terbiyesiz kadın, orospu; (İskoç) genç kız. midesi bulanmış; bulandırıcı; midesi kolayca bulanan; titiz, müşkülpesent, kılı kırk yarar; nazik, tehlikeli. queasiness mide bulanması. kraliçe; arı beyi (ana arı); (satranç) vezir, ferz; (briç) kız; (A.B.D.), (argo.) ibne; kraliçe yapmak. Queen Anne' lace yabani havuç, (bot.) Daucus ca- rota. queen bee arı beyi. queen cell üreme için arıların arı beyine kovanda yaptıkları hususi yer. queen city bir memleketin en büyük veya en meşhur şehri. queen consort hükümdarın karısı olan kraliçe. queen dowager eski hükümdarın dul karısı. queen mother kral anası. queen post damın ana direklerinden her biri. queen regent tahtta bulunan kraliçe. queenlike kraliçe gibi. queenly kraliçeye yakışır. acayip, tuhaf, garip, yadırganan; şüpheli, muammalı; (argo.) kalp, sahte; (argo.) homoseksüel; (argo.) bozmak, tesirini bozmak. queer'ish acayipçe. queer'ly tuhaf ,şekilde. queer'ness tuhaf hallilik, acayiplik. bastırmak, ezmek, boyun eğdirmek, mağlup etmek; yatıştırmak, yumuşatmak. söndürmek, bastırmak; tatmin etmek, hararetini gidermek, kandırmak (susuzluk); su ile soğutmak; sönmek; yatışmak. quench'able söndürülür, bastırılır. quench'less sönmez, söndürülmesi güç; tatmin edilmez, kandırılmaz. (ahçı.) bir çeşit tavuk veya dana köftesi. (kim.) siyah meşenin kabuğundan alınan sarı bir boya tozu. meşeye ait, meşeyle ilgili. Birleşik Amerika'ya mahsus bir çeşit siyah meşenin iç kabuğu; bu kabuktan çıkarılan sarı boya ve tanen. sual soran kimse; soruşturucu kimse. el değirmeni. ,sikâyetci, titiz, bir şeyi beğenmez, ters huylu, söylenen. querulously sikayet edercesine. querulousness şikayetçilik, söylenme huyu. sual, sorgu; şüphe; soru işareti; sormak; sorguya çekmek; doğruluğundan şüphe etmek; soru işareti koymak. macera; arama, araştırma; tahkik, soruşturma, tetkik; araştırmak; havlayarak av izini aramak (köpek) sual sormak, sorguya çekmek; şüphe etmek; karşı gelmek, inkâr etmek. questionlngly sorgu yolu ile . şüpheli, şüphe götürür; kati olmayan; kararlaştırması zor. questionableness şüpheli hal. questlonably şüpheli surette. ,questionary anket; form, belge. soru, sual; mesele, bahis; şüphe; sorgu, muhakeme, istintak; sorulan şey; teklif, önerme; mevzu, madde; sorma. question mark soru işareti. a general question (huk.) bir şahide bütün bildik- lerini söylemesini. emreden sual. a leading question verilecek cevabı belirleyen soru. an open question hallolunmamış mesele, sürüncemede kalmış mesele. a question of privilege imtiyazlarını kullanma meselesi. a question of time zaman meselesi. beside the question konudan dışarı. beyond veya past question şüphesiz, şüphe kaldırmaz. call in question teslim ve kabul etmemek, itirazda bulunmak. It is a question of fact. Bir hakikat meselesidir. out of the question imkansız, olamaz. pop the question (argo.) evlenme teklif etmek. put a question bir meseleyi oya koymak; bir sual sormak. rhetorical question cevabı beklenmeyen sual. speak to the question asıl meseleden bahsetmek. the point in question bahis mevzuu olan mesele. the previous question (bak.) previous with out question şüphesiz, muhakkak. questionless şüphesiz; sualsiz. (bak.) quaestor. uzun ve göz alıcı renkte tüyleri olan Orta Amerika'ya mahsus bir kuş, (zool.) Pharomacrus mocinno. başın arka tarafından sarkan saç örgüsü; sıra bekleyen insan veya araba dizisi, kuyruk; (İng.) kuyruga girmek; dizilip sıra beklemek. queue up kuyruğa girmek. savma cevap; iki manalı söz, kaçamaklı söz; kaçamaklı cevap vermek; önemsiz mesele üzerinde durmak; tartışma konusu yapmak. çabuk, seri, hızlı, tez, süratli; keskin, anlayışlı; işlek, faal; tez elden; titiz, çabuk kızan; gebe, hamile; (eski) hayatta, canlı, diri; tırnak altındaki hassas et; his; çabucak, süratle, hemen. quick returns çabuk gelen kazanç. as quick as I can elimden geldiği kadar çabuk. to the quick çok hassas ete kadar, en hassas noktaya kadar. the quick and the dead diriler ve ölüler. quickly çabuk, acele. quickness çabukluk, sürat. canlandırmak, diriltmek; tembih etmek, uyandırmak; hızlandırmak, çabuklaştırmak; neşelendirmek, heveslendirmek, şevke getirmek; canlanmak, dirilmek, zindeleşmek; rahimde hayat belirtisi göstermek; hızlanmak. seri ateşli (top) şiddetli soğukta çabuk dondurmak. sönmemiş kireç. bataklık kumu. köklü bitkilerden veya çalılardan oluşmuş çit. keskin nazarlı, keskin gözlü. civa; sır. hızlı askeri yürüyüş; hareketli dans. çabuk kızar. zeki, çabuk anlar, çabuk cevap verir. (Lat.) bir şey. quid pro quo başka bir şeyin yerini tutan şey, karşılık, bedel. tertium quid üçüncü gelen şey, iki (zıt.) şeyin arasına giren üçüncü şey. ing., (argo.) bir sterlin. ağızda çiğnenen tütün parçası. mahiyet, nitelik, öz; ehemmiyetsiz şey, gereksiz itiraz. (Lat.) her şeyi bilme merakında olan kimse. (İsp.) Kim bilir? istirahatte, hareketsiz, sakin; uyuşuk. quiescence sükunet, sükun, istirahat. quiescently yavaşça, sükunetle. sessiz, sakin; hareketsiz, rahat, asude; nazik, yumuşak huylu, tatil, uslu; gösterişsiz, yumuşak. quietly yavaşça, sessizce, hareketsizce. quietness sessizlik, sükut, telaşsızlık, sükunet, rahat, asayiş. susturmak; kandırmak, yatıştırmak. quiet down susmak, yatışmak, sakinleşmek. rahat, huzur, asayiş, sessizlik, sükut, hareketsizlik. akıl ve iradenin dünyevi olaylara tamamen ilgisiz kalarak yalnız Tanrı düşüncesine daldığı dinsel bir mistisizm şekli; gönül ve fikir rahatlığı. quletist bu felsefe taraftarı kimse. quietistic bu felsefeye göre. gonül rahatlığı, sükunet. susturma, bastırma; öldürücü darbe; hesabın ödenip kapanması. give one his quletus birini kovup susturmak veya öldürmek. fitilli dikmek; makaraya sarmak. iri ve sert tüy; içi boş olan tüy sapı; içi boş sap veya buna benzer şey; tüy kalem; kirpi dikeni; (müz.) çalgıcının mızrabı; kamıştan yapılmış çalgı borusu; makara. quill driver yazar. quill feather iri ve sert tüy. quill pen tüy kalem. yorgan; yorgan gibi pamuklu veya yünlü örtü; içine pamuk doldurup yorgan yapmak; yorgan gibi dikmek. quilt (İng.) yorgan yapma; yorgancı işi; yorganlık malzeme. beşli (takım) ayva, ayva ağacı, (bot.) Cydonia oblonga. bir kare içinde her köşede ve ortada birer olmak üzere beş şeyin düzenlenmesi. on beş yıla veya on beşinci yıldönümüne ait; on beşinci yıldönümü. kinin. elli yaşında, elli yaşlarında olan (kimse) beş senede bir; beş sene süren; beş sene süren veya beş senede bir olan şey. (tıb.) anjin, bademcik iltihabı. bazı iskanbil oyunlarında aynı türden beş kağıdın üst üste bir oyuncuya gelmesi; (müz.) beş nokta aralığı; (k. dili) beşizlerden biri. yüzlük ağırlık ölçüsü; 100 kiloluk ağırlık. beşinci; (tıb.) beş günde bir olan; (tıb.) beş günde bir tutan nöbet. öz, hulasa, herhangi bir maddenin özü. quintessen'tial özlü. (müz.) kuintet; beş kişilik grup veya takım. (A.B.D.) 18 sıfırlı rakam; ing. 30 sıfırlı rakam. beş kat, beş misli; beş misli yapmak veya olmak, beş misli artırmak veya artmak. quintuplet beş şeyden meydana gelen takım; beşiz. alaylı şaka, hazır cevap, nükteli söz; garip hareket; acayip şey. 24 tabakalık kağıt destesi; iç içe katlanmış kağıt tabakası. in quires ciltlenmemiş, forma halinde. acayiplik; tuhaf hareket; alaylı hareket; kaçamak cevap; yazı süsü; (mim.) kabartmalı süslemede aralık veya girinti. quirky hareketli; oyuncaklı; dolambaçlı. Roma şehrinin yedi tepesinden biri; bu tepe üzerinde yapılmış kral sarayı; İtalya'da krallık yönetimi. kısa at kamçısı. istilâcıların aleti olarak memleketini yöneten vatan haini. (-ted, -ting) bırakmak, geçmek, vaz geçmek; kesilmek, durmak, dinmek; gitmek; terketmek; (k. dili) işten ayrılmak; ödemek; kurtulmuş, serbest; arı; bırakma, terketme. be quits (k. dili) hesaplaşmış olmak. cry quits yeter artık demek. double or quits kumarda kaybedilmiş paranın ya iki mislinin ödenmesini yahut da borcun affını amaçlayan son şans oyunu. notice to quit kiracıya verilen boşaltma bildirisi. ayrık otu, botç Agropyron repensç özellikle gayri menkul mülkün talep ve dava haklarından tamamen vaz geçme; ibraname; haklarından vaz geçmek. tamamen, bütün bütün, her yönüyle, gerçekten, hakikaten; (k. dili) epey. quite a bit, quite a lot epeyce; pek çok defa. quite a man harika adam. quite a view şahane manzara. Quito, Ekvador'un başkenti. eski derebeylik sisteminde bir mülkün kirasını ödeyerek başka her türlü görevden bağışık olma. affolunma, borçtan veya yükümden kurtuluş, temize çıkma; aklama belgesi, ibraname, alındı, makbuz; bedel, ücret. işi tamamen terkeden kimse, işten çekilen kimse; sözünden dönen kimse. at toynağındaki irinli yara. ok kılıfı, sadak; okluk; bir kılıf içindeki oklar. titremek, titreşmek; titreme. Kim o gelen? Kimdir o? (nöbetçi sorusu) on the qui vive uyanık, kulağı kirişte. , -ical donkişotvari, saçma şekilde romantik. quixotically donkişotçasına. quixotism don- kişotluk. (-zed, -zing) küçük imtihan; sorgu; alay, eğlence; acayip kimse; çok soru soran kimse; eşek şakası; sorguya çekmek; imtihan etmek; (İng.) alay etmek. quiz program radyoda bilgi yarışması. quizzing glass tek camlı gözlük, monokl. tuhaf, garip, gülünç; şakacı, takılan. quizzically şaka olarak, takılarak. eskiden Peru yerlileri tarafmdan bir yere haber gönderilirken habercinin ayrıntıları unutmaması için eline verilen yer yer düğümlenmiş renkli ipler. (İng.), (argo.) hapishane. (Lat.), (bak.) Q.E.D. Laf., (bak.) q.v. duvarın dış köşesi; köşeye mahsus taş veya tuğla parçası; (matb.) harfleri çerçeve içinde tutmaya mahsus takoz; harfleri çerçeve içinde takoz ile tutturmak; özel taşlarla duvar köşesi yapmak. oyunda atılan yassı demir halka; ,coğ. halka oyunu; yassı demir halka atar gibi atmak. sabık. (çelik) baraka. bir meclis veya kurulda işin yürütülebilmesi için bulunması gereken üyelerin sayısı, nisap, yetersayı; seçkin kimselerden meydana gelmiş kurul. hisse, pay; belirli sayı veya miktar, kontenjan, kota. aktarma yolu ile söylenebilir, aktarılabilir. quotabil'ity aktarmaya uygun olma. quotably aktarılacak surette. aktarma, aktararak söyleme; aktarılan söz; (tic.) piyasa, cari fiyat.quotation marks tırnak işareti, "...'' closing quotation kapanış borsa fiyatı. aktarmak, aktarma yolu ile söylemek, birinin sözünü tekrarlamak; (tic.) (fiyat) söylemek; piyasa fiyatını söylelemek; (matb.) tırnak içine almak; (k. dili) aktarılmış söz; tırnak işareti. (eski) dedim, dedi (Bu fiilin başka kipi yoktur. Özne daima fiilden sonra gelir: quoth 1, quoth he) her günkü, her gün olan; her gün olan şey; her gün tutan sıtma nöbeti. (mat.) bölüm; bir niceliğin diğerinde kaç kere olduğunu belirten sayı. (Lat.) Ne hak ile? Hangi yetkiyle? q.v. (kıs.) quod vide müracaat, buna bakınız, b., bk. rabbin'ical hahamlara veya öğrettikleri şeylere ait (kıs.) radius, rare, received, recipe, residence, retired, right-hand page, rises, rod, rubber. (kıs.) roentgen ruble, rupee. , (kıs.) Rabbi, radical railroad, Reaumur, Republican, Rex, right (tiyatroda), River, Road, Royal. (kıs.) radius, ratio, rupee. ,r İngiliz alfabesinin on sekizinci harfi. the three R' okuma, yazma ve aritmatik (reading, 'riting and 'rithmetic) (kıs.) Rural Free Delivery. (kıs.) revolutions per minute dakikada devir. (kıs.) revolutions per second saniyede devir. (kıs.) Railroad, Right Reverend. (kıs.) Repondez 'il vous plait. Lütfen cevap veriniz. eski Mısır'da güneş tanrısı. Rabat, Fas'ın başkenti. yiv, oluk; yivli tahtalarla birbirine bindirilen yer; yiv açmak; yivli tahtalan birbirine bindirmek. rabbet plane oluk rendesi. haham, Musevi din lideri. Grand Rabbi hahambaşı. rabbinate hahamlık, hahamhane. Rabbin'ic ortaçag başlarında hahamların kullandığı İbrani dili. rabbin'ical hahamlara veya öğrettikleri şeylere ait. tavşan, (zool.) Lepus cuniculus; adatavşanı, (zool.) Oryctolagus cuniculus; tavşan avlamak. rabbit hutch, rabbit warren evcil tavşan üretmeye mahsus kafes veya yer. rabbit punch enseye indirilen el darbesi. rabbity tavşana benzer; tavşanlarla dolu. düzensiz kalabalık, halk yığını; the ile ayaktakımı; kitle halinde saldırmak. ocak gelberisi; erimiş madeni gelberi ile karıştırmak. kudurmuş, çok kızmış; mutaassıp; (tıb.), (bayt.) kuduz, kuduz hastalığına ait. rabidly aşırı derecede; deli gibi. kuduz hastalığı. tilkiden büyücek, ayıya benzer ve kuyruğu alaca halkalı olup ağaçta yaşayan bir Kuzey Amerika hayvanı, (zool.) Procyon lotor. yarış, koşu; koşuş, seğirtme; yaşam süresi; akıntı, cereyan; suyun bentten değirmene aktığı oluk veya geçit; bu oluktan hızla akan su; hareket eden bir makina parçası yatağı, yuva; koşmak, seğirtmek; yarış etmek; fazla hızlı işlemek (ma- kina); hızlı akmak. rac'er koşucu; yarış atı; yarış için yapılmış yat veya otomobil; Amerika'ya mahsus kara yılanı. kök, zencefil kökü, kök zencefil. race ginger kök zencefil. ırk, soy; döl, nesil; familya özel tat, çeşni (şarap) race riot ırk ayrımından meydana gelen catışma. race suicide bir kavmin kendi nüfus sayısını olduğu gibi koruyamaması. (kıs.)a cıvadralı yarış şalopası; yarış otomobiline benzer bir ceşit küçük araba. koşu meydanı. koşu atı. (bot.) çiçek salkımı, salkım durumu. salkıma benzer, salkımlar halinde yetişen. koşuculara mahsus yol, koşu yolu. değirmen arkı. , rhachis belkemiği; (bot.) rakis, bir yaprağın veya bir durumun ekseni, salkımın ana sapı; (zool.) tüy sapı. (tıb.) raşitizm. rachitic raşitizm türünden. ırka mahsus, ırksal. racially ırk bakımından, ırkça. ırkçılık. ırkçılık. racist ırkçı. uçan hafif bulut; fırtına izi; rüzgârın önünde uçmak (bulut) atın rahvan yürüyüşü; rahvan gitmek. ahırda ot yemliği; parmaklıklı raf (özellikle tren veya vapurda); arabaya yerleştirilen ve kuru ot taşımaya mahsus kafes; bedeni germek suretiyle işkence yapılan alet veya tertibat; işkence sebebi; işkence, azap;dişli çubuk; germek; gerip işkence etmek; fazla yükseltmek (fiyat veya kira); fiyat yükseltmek suretiyle sıkıntıya sokmak. rack and pinion dişli kol ve fener dişli. rack block (den.) içinden halat geçer delikleri olan tahta. rack one' brains çok düşünmek, kafa patlatmak. on the rack çok ıstıraplı. koyun ve dana etinin gerdan ve belkemiği (kıs.)mı. tortudan bira veya şarap çıkarmak. yıkım, harabiyet. rack and ruin yıkım, harabiyet. go to rack and ruin harabeye dönmek, mahvolmak. , racquet raket; Kuzey Amerika'da kullanılan tabanı ağ örgülü kar kundurası; (çoğ.) dört duvara karşı sektirilerek oynanılan tenise benzer bir top oyunu. gürültü, patırtı, şamata, velvele: karışıklık: (k. dili) haraççılık, para sızdırma düzeni: (argo.) meslek, iş. rackety gürültücü, şamatacı. şantaj yapan kimse: kanuna aykırı yollarla başkalarından para koparan kimse, haraççı. fazla yüksek kira bedeli: yüksek kira almak. iyi hikaye anlatan kimse. (bak.) racket. kendine has tadı olan (şarap); canlı, zinde; açık saçık. aksettirdiği radyo ışınlarıyle bir cismin yerini ve şeklini tespit eden aygıt, radyolokasyon. örmek. yayılan ışınlar şeklinde; merkezden çevreye doğru düzenlenmiş; yarıçapa ait; (anat.) kolun dal kemiğine ait, radyal. (mat.) parçası olduğu dairenin yarıçap uzunluğuna eşit yay. , radiancy parlaklık, aydınlık, şaşaa. ışın yayan, parlak, şaşaalı; neşe saçan; (fiz.) ısı yayan. radiantly hararetle, şevkle. ışın yaymak; ışın halinde yayılmak; bir merkezden etrafa dağıtıp yaymak; radyoaktif ışınlar yaymak. radia'tion bir merkezden yayılarak dağılma, ışık veya sıcaklık verme, yayılma. radiation sickness radyoaktif ışınların etkisiyle meydana gelen hastalık. kalorifer, radyatör; (fiz.) ışık veya sıcaklık yayan şey; (oto.) radyatör. köke veya asla ait, temel; kökten, temelden, esaslı, köklü; (bot.) kökten çıkan, tabandan çıkan; (mat.) bir sayı veya niceliğin köküne ait, köksel; Radikal Partiye ait; kök, asıl; (gram.) türetilmiş olmayan kelime, kök; Radikal Partiden bir kimse; (kim.) basit cisim, temel madde; (mat.) kök, kök işareti. radically kökünden, temelinden. radicalness aşırılık, ifrat, radikallik. köktencilik, radikalizm; radikallerin ilkeleri. (bot.) kökcük: (anat.) sinir kökü. radyo telsiz telgraf veya telefon; telsiz telgraf veya telefonla gelen haber; radyo alıcı veya vericisi; radyo ile yayımlamak; telsiz telgrafla haberleşmek; radyoya veya telsiz telgrafa ait; radyoda kullanılan. radio astronomy radyo astro nomi. radio beacon (radyo) işaret vericisi. radio compass yön belirten radyo alıcısı. radio fix (uçak, gemi) radyo sinyalleri ile saptanan yer. radio frequency radyo frekansı, yüksek frekans. radio pill (tıb.) vücuda yerleştirilen minyatur radyo vericisi. radio spectrum radyo tayfı. radio star kuvvetli radyo sinyalleri veren yıldız. radio station radyo istasyonu. radio telescope (astr.) radyo teleskopu. radio transmitter radyo vericisi. radio tube radyo lambası. radio wave radyo dalgası. (önek) radyo veya radyum kuvvetiyle yayılan. radyoaktif. radioactive series radyoaktif dağılma dizisi. radioactivity (fiz.) radyoaktivite, radyoetkinliği. radyoaktif karbon izotopu. kimyanın radyoaktif unsurları inceleyen dalı. karbon tarihlendirmesi. radvoqram. radyografi. radyoizotop. (zool.) ışınlılardan bir hayvan. radar ile bulma. radyoloji. röntgen etkisiyle ışık saçan. ışınların kuvvetini ölçmeye yarayan alet. radyotelefon, telsiz telefon. radyoskopi. radyotelgraf, telsiz telgraf. radyotelefon, telsiz telefon. (tıb.) radyoterapi, röntgen ile tedavi. turp, (bot.) Raphanus sativus. (kim.) radyum. radium paint radyumlu boya. radium therapy (bak.) radiotherapy. (çoğ.) radii, radiuses) yarıçap; (anat.) radyus, önkol kemiği, döner kemik, dal kemik; yarıçap ile ölçülen daire ölçümü. radius vector sabit bir noktadan hareket eden bir cisme olan uzaklık; (astr.) güneş ile bir gezegen arasındaki değişken uzaklık. (çoğ.) radices, radixes) (mat.) bir sayı sisteminde temel olarak kullanılan rakam; (bot.) bitki kökü; kök kelime. radar tertibat. üzerindeki kubbe. radon. (zool.) dişli dil. (kıs.) Royal Air Force. ayaktakımı. Madagaskar hurması, (bot.) Raphia pedunculata; rafya. bir çeşit eşya piyangosu; (gen.) off ile piyango çekmek; piyangoya koymak. sal; sal yapmak; sal ile taşımak; sal kullanmak. (k.dili) yığın, büyük miktar. a raft of çok, pek çok. çatı kirişi, kiriş. salcı. (-ged, -ging) (argo.) kızdırmak, takılmak; azarlamak, paylamak; (İng.) kaba şaka yapmak; yaygara etmek, şamata çıkarmak; gürültü, şamata; kaba şaka. paçavra, çaput, eski bez parçası; (gen.) (çoğ.) yırtık pırtık giysi; şaka giysi; paçavra gibi önemsiz şey. rag baby, rag doll kumaştan yapılmış kukla. ragman eskici. rag paper paçavradan yapılmış kâğıt. rag rug pala. glad rags (argo.) süslü elbise. in rags paçavralar içinde, yırtık pırtık. (-ged, -ging) (İng.) bir çeşit kefeki taşı; çatı kaplaması olarak kullanılan ince tabakalı bir çeşit siyah taş; çeşitli büyüklükte kırmak (maden filizi); kabaca yontmak. üstü başı perişan çocuk. şiddetli öfke, gazap, hiddet, köpürme; coşku, heyecan; moda, çok rağbet gören sey; çok öfkelenmek, hiddetlenmek, köpürmek, tepesi atmak, çok şiddetle meydana gelmek. pürüzlü, karışık düzensiz; eski püskü, yırtık, pejmürde: iplikleri akmış; pejmürde kılıklı. raggedly yırtık pırtık. raggedness pejmürdelik. reglan kollu palto. sebzeli yahni; sebzeli yahni pişirmek. paçavracı. ayaktakımı. ragtag and bobtail ayaktakımı. cazda olduğu gibi kesik tempo; kesik tempolu müzik parçası. Dubrovnik şehrinin İtalyanca adı. saman nezlesine sebep olan yaygın bir ot, (bot.) Ambrosia. kanaryaotu, (bot.) Senecio. (ülem) Yaşa! akın, yağma, çapul, hücum; polis ve gümrük memurlan baskını; akın etmek, baskın yapmak. raider akıncı, baskıncı; eskiden ticaret gemilerine hücum için kullanılan silahlı ticaret gemisi. sövüp saymak. rail at, rail against dil uzatmak, sözle sataşmak, sövüp saymak; dırlanmak. tırabzan, merdiven parmaklık; demiryolu, ray; parmaklıkla çevirmek, tırabzan koymak; demiryolu ile taşımak. su tavuğu. water rail su yelvesi, (zool.) Rallus aquaticus. tren garı; yapılmakta olan demiryolu hattının döşendiği en son nokta. parmaklık; parmaklık gereçleri. şaka yollu alay; şakacılık, takılma. , railway demiryolu; demiryolu ile taşımak; (A.B.D.), (k. dili) ivedilikle geçirmek (mecliste tasarı) narrowgauge railroad dekovil hattı. (eski) elbise, giysi, üst baş. yağmur; çog tropikal üIkelerde yağmur mevsimi; yağmak, yağmur yağmak; yağmur gibi boşanmak; yağmur gibi yağdırmak. rain area, rain belt yağmur bölgesi. rain barrel yağmur fıçısı. rain check ertelenmiş maç için seyirciye verilen yeni bilet; (argo) davete gidemeyen misafiri başka gün için davet etme. rain forest cengel. rain gauge yağmur ölçeği. rain cats and dogs pek şiddetli yağmak. gökkuşağı, yağmurkuşağı, ebemkuşağı, eleğimsağma, alkım rainbow. chaser hayal peşinde koşan kimse. rainbow trout çelikbaş alabalık, (zool.) Salma irideus. yağmurluk. yağmur damlası. yağış miktarı; sağanak. yağmur geçmez. yağmur suyu. yağmurlu rainy day darda kalınan zaman, sıkıntılı zaman. raininess yağmur çokluğu. kaldırmak, yükseltmek; ayağa kaldırmak; öldükten sonra tekrar diriltmek; bina etmek, inşa etmek; toplamak (para); besleyip üretmek, yetiştirmek, büyütmek; çıkarmak, meydana getirmek; uyandırmak, harekete getirmek; ses yükseltmek; canlandırmak, şevk vermek; çoğaltmak, artırmak; kabartmak, mayasını getirmek: kaldırmak ; (den.) ufukta karayı görmek; dikmek; yığmak, yığın etmek. raise an objection itiraz etmek. raise Cain, raise hell, raise the devil (k. dili) karışıklık çıkarmak, velveleye vermek, yaygarayı basmak; paylamak. raise the dead kıyameti koparmak. raise the roof çok gürültü yap- (mak.) kabartma; (ahçı.) mayalanmış. kuru üzüm. (Fr.) var olma nedeni. raca. (den.) yan yatmak, meyletmek; bir direğin veya dikili şeyin meyli; yan koyma (şapka) tarak, tırmık; taraklamak, tırmıklamak; ince ince araştırmak, taramak; (ask.) ateşle taramak. rake over the coals şiddetle azarlamak. rake in money kolayca para kazanmak. rake up toplamak, bir araya getirmek. rake up the past eski defterleri karıştırmak. sefih adam, ahlâksız kimse. (A.B.D.), (argo.) kardan hisse, komisyon; rüşvet; haraç. , rakee rakı. (den.) direkleri hafifçe arkaya yatık; yan, yampiri, çarpık; gösterişli. rakishly yana eğilmiş olarak. ahlaksız, sefih, sefih görünüşlü. (tıb.) normal solunumla birlikte duyulan ve hastalık belirtisi olan hırıltı, ral. (müz.) derece derece ağırlaşan; yavaşlayarak. (zool.) su tavuğuna benzer. (zool.) su tavuğuna özgü. .,sakalaşmak, takılmak. canlandırmak; düzene girmek, toparlanmak; yükselmek; iyileşmeye yüz tutmak; toplama, toplanma; ralli; (A.B.D.) heyecan uyandırmak amacıyle toplanma. (-med, -ming) koç; şahmerdan; (den.) zırhlı mahmuzu, toz sereni; (mak.) yükseğe su çıkarmaya mahsus su mengenesi; (astr.) Koç takımyıldızı; çok kuvvetle vurmak, mahmuz ile vurmak (gemi); şahmerdan ile vurarak yerleştirmek. ram down one' throat istemediği bir şeyi zorla dinletmek. , Ramazan Ramazan. enine boyuna dolaşıp gezmek, avare dolaşmak; konuyu dağıtmak; enine boyuna yayılıp büyümek (bitki); gezinme, gezinti; dolambaçlı yol. rambler dolaşıp gezen kimse; (bot.) sarmaşık gülü. avare dolaşan; çeşitli yönlerde düzensizce yayılan; konudan konuya atlayan. (k. dili) neşeli, gürültülü; deliduman, delişmen. , ramequin ekmek kırıntılarına yumurta ile peynir katılarak fırında pişirilen bir börek çeşidi: kalıp. (bot.) dallanma; (bot.) ufak dal; kol, şube, dal; sonuç; çapanoğlu, çaparız. dal şeklindeki, dal gibi; dallı. dal dal olmak, çatallaşmak, kollara ayrılmak; dallanıp budaklanmak; kollara ayırmak. dinamik tazyikli jet motoru. dallı, dallanmış. dal gibi, dala ait; dallanmış. meyilli yüzey veya yol, rampa. şahlanmak, şaha kalkmak; saldırmak; şahlanma. öfkelenmek, köpürmek; saldırmak; saldırı; şiddetli öfke. saldırgan, öfkeli, kızgın. şaha kalkma, şahlanma; ifrat, haddi aşma. sınır tanımayan, başıboş; yaygın; şahlanmış, şaha kalkmış. kale duvarı, sur, siper, istihkâm; sur ile çevirmek. bir tür ;çançiçeği, (bot.) Campanula rapunculus. tüfek harbisi; top tomarı; çubuk. pek viran, harap, yıkık. (bot.) birçok ufak dalları olan. (çoğ.) mi) dal, dalsı (kıs.)ım; çıkıntı. (bak.) run. büyük çiftlik, hayvan çiftliği; büyük çiftliğin binaları; çiftlikte yaşamak; çiftlik işletmek. ranch house çiftlik evi; çatı kenarı çıkıntılı tek katlı ev. ranchman, rancher kovboy; çiftlik sahibi. Güneybatı ABD kovboy, sığır çobanı; rençper; çiftlik sahibi. Güneybatı ABD çoban kulübesi, kulübe; büyük çiftlik. ekşimiş, kokmuş, küflü (yağ) rancid'ity, rancidness ekşilik, küflülük. rancidly ekşice. (İng.) cour şiddetli kin, hınç. rancorous kinci. rasgele oluş: tesadüfi, rasgele. at random rasgele, tesadüfen. random sample (istatistik) bir bütünü temsil edecek şekilde seçilmiş örnek grup. random shot rasgele ateş. randomize (istatistik) rasgele dağıtmak. dizmek, sıralamak; sınıflandırmak; tanzim etmek, tertip etmek, düzeltmek; dolaşmak, gezinmek; otlatmak, meraya salmak; menzilini bulmak (top); ayarlamak, kurmak (teleskop); uzanmak, yayılmak; dağılmak; (bir yerde) yetişmek, olmak, bulunmak. range far geniş kapsamlı olmak. The samples range from bad to excellent. Örnekler kötü ile mükemmel arasında değişiyor. ran'gy uzun mesafeye gidebilir; uzun bacaklı; geniş kapsamlı; dağ silsilesi gibi. alan, saha; (A.B.D.) mera, otlak; (biyol.) direy veya bitey alanı; yayılma alanı; (müz.) genişlik; sıra, dizi, silsile; uçak menzili; menzil, erim; uzaklık; poligon, atış yeri; fırınlı ocak; istatistik dağılım. range finder telemetre. range lights (den.) çifte silyon fenerleri, sıra fenerler. range rider atlı bekçi, koru veya çiftlik bekçisi, kovboy. out of range menzil dışında. mountain range dağ silsilesi. within range menzil dahilinde. ranger korucu; otlaktaki davar. Rangun, Burma'nın başkenti. racanın karısı. uzun veya sık büyümü, (bitki); ağır kokulu, keskin; (fena anlamda) daniska, tam; bitek; (huk.) haksız. sıra, dizi, saf; asker safı; (çoğ.) ordu, neferler, erler; rütbe, derece, sınıf, paye, mertebe, aşama; yüksek rütbe; dama haneleri sırası. pull rank ABD, (argo) mevkiini istismar etmek. take rankwith aynı seviyede olmak. rank and file fertler; herhangi bir teşkilâtın yönetilen üyeleri. sıraya dizmek, tertip etmek, tasnif etmek; daha yüksek rütbede olmak; rütbesi olmak, rütbeye göre gelmek; tasnif olunmak; dahil olmak, sayılmak. rank above daha yüksek rütbede olmak. rank next to rütbe veya mevkice ikinci gelmek. rank'ing kıdemli. dert olmak, acısı unutulmamak; cerahat toplamak, iltihaplanmak. iyice araştırmak, yoklamak; yağma etmek, soymak. fidye, fidye ile serbest bırakılma; fidye ile kurtarmak; fidye alarak serbest bırakmak. ağız kalabalığı etmek, yüksekten atmak, büyük söz söylemek, atıp tutmak; ağız kalabalığı, abartmalı söz. rant and rave atıp tutmak. düğünçiçeği, turnaayağı, (bot.) Ranunculus. (ped, ping) darbe, vuruş; çalma, çalış; (argo.) suçluluk; vurmak, çalmak, çarpmak beat the rap (argo.) cezadan kurtulmak; beraet etmek. take the rap (argo.) suçu üstüne almak. yarım penilik eski İrlanda parası; bir nebze. I don't give a rap. Hiç de umurumda değil. yırtıcı; haris, açgözlü, doymak bilmez; zorba. rapaciously zorbalıkla; açgözlülükle. rapacity, rapaciousness açgözlülük, zorbalık. tecavüz etmek (kadına); yağma etmek; (eski) zorla alıp götürmek; zorla ırza tecavüz; (eski) zorla alıp götürme. kolza, (bot.) Brassica napus. rape cake kolza küspesi. rape oil kolza yağı. üzüm posası. kolza tohumu; kolza, (bot.) Brassica napus. pek çabuk, hızlı, tez, süratli; çabuk yapılmış; (gen.) (çoğ.) ivinti yeri. süratle ateş eden. sürat, hız. rapidly süratle, hızla. dar ve uzun kılıç, (meç.) rapier thrust meçle vuruş; iğneli söz. yağmacılık, soygunculuk, çapulculuk. (kadına) tecavüz eden adam. 17. yüzyılda İrlandalı gerillacı; (nad.) haydut, korsan. kuvvetli bir çeşit enfiye, burunotu. dağcılıkta doruktan ip sallandırarak inmek; iple iniş. çalan veya vuran kimse veya şey; kapı tokmağı. dostça münasebet, dostça ilişki, ahenk, uyum en rapport (an rapor) (Fr.) birbiriyle anlaşmış, uyum halinde. (Fr.) uzlaşma. haylaz kimse, çapkın kimse, serseri kimse. kendinden geçmiş, vecit halinde; çok dalmış, kendini vermiş. yırtıcı. kendinden geçme, vecit hali, vecde dalma; aşırı sevinç. rapturous vecit halinde, kendinden geçmiş. rapturously kendinden geçerek. (Lat.) nadir bulunur şey; harikulade kimse. nadir, az bulunur, nadide değerli; yoğun olmayan (hava) rareearth metal nadir toprak elementi. rarely nadiren, seyrek olarak. rareness nadirlik. çiğ, az pişmiş, iyi pişmemiş. kızartılmış ekmeğe sürülen eritilmiş peynir, (bak.) Welsh rabbit. kutu içinde mercek ile gösterilen resimler; sokakta gösterilen oyun. basıncını azaltma (hava, gaz) yoğunluğunu azaltmak; seyrekleştirmek, seyrekleşmek; inceltmek; kalitesini yükseltmek; tasfiye etmek, arıtmak. rarefi'able basıncı azaltılabilir; inceltilebilir. rarefica'tion basıncını azaltma (hava, gaz) nadirlik, seyreklik, nedret; nadir şey. (kıs.) Royal Asiatic Society, Royal Astronomical Society. alçak adam, çapkın adam, yaramaz kimse. rascality alçaklık, çapkınlık. (bak.) raze. (tıb.) vücutta meydana gelen kızıllık veya lekeler, isilik. fazla aceleci, atılgan, sabırsız, telaşçı, düşüncesiz, cüretkâr, gözüpek. rashly cüretle, düşünmeden. rashness acelecilik, cüret; cüretli ve düşüncesiz iş. ince kesilmiş jambon veya beykın dilimi. toprağı eşeleyerek yem bulan. törpülemek, rendelemek; törpü gibi ses çıkarmak; kaba törpü, raspa; törpü sesi; törpüleme. ağaççileği, ahududu, (bot.) Rubus idaeus. (argo.) yuha, yuha çekme, yuhalama. give (some one) the raspberry yuha çekmek. gıcırtılı, hışırtılı; çatlak sesli. (ted, ting) iri fare, sıçan, keme, (zool.) Mus; (argo.) oyunbozan, mızıkçı kimse; kadınların saçını kabarık göstermek için kullanılan ufak ilâve parça; fare tutmak; on ile, (argo.) gammazlamak; (argo.) oyunbozanlık etmek. Norway rat göçmen keme, (zool.) Rattus norvegicus. water rat misk faresi, (zool.) Ondatra zibethica. Iike a drowned rat sırsıklam. rat race (argo.) keşmekeş, hercümerç, koşuşturma, hengame. smell a rat kuşkulanmak, hile sezmek. ratter sıçan tutan kedi veya köpek; (argo.) hain kimse. (İng.) vergilendirilebilir; nispi; kıymet biçilir. ratably kıymete göre; kıymeti nispetinde. bademli likör; bademli tatlı bisküvi. tekrarlanan vurma sesi. sürekli kapı çalınma sesi, davul sesi. (tıb.) fare ısırmasından ileri gelen bulaşıcı bir hastalık. dişli çark mandaIı, kastanyola. ratchet wheel mandallı çark. azarlamak, haşlamak. oran, nispet; kıymet, bedel, fiyat, paha; sınıf, çeşit, nevi; (mülk.) vergisi oranı; (İng.) mülk vergisi; kıymet biçmek, fiyat takdir etmek; hesap etmek; saymak; sınıflandırmak; değerlendirmek; nakliye fiyatını tespit etmek; (k. dili) hak etmek; değerli olmak, itibarda olmak. rate of exchange kambiyo sürümdeğeri. rate of interest faiz oranı. at any rate her nasılsa, her halde. at the rate of hesabıyle, nispetinde. (Al.) hükümet konağı; belediye binası. (den.) ise, tercihan, e kalırsa; (den.) ziyade; daha doğrusu; oldukça; tersine, aksine; (İng.) Öyle, ya ! I had rather go. Gitmeyi tercih ederim. Bana kalırsa gideceğim. I had rather not do it. Yapmasam daha iyi. tasdik etmek, onaylamak. ratifica'tion onaylama, onama. tasnif, sınıflama; takdir; tahmin; küçük subay veya er. azarlama, tekdir. nispet, oran. muhakeme etmek, etraflıca düşünmek, aklen tartmak. ratiocina'tion aklen tartma, muhakeme. pay, hisse; vesika ile verilen miktar; tayın, er azığı; tayın vermek; vesika ile dağıtmak; tayın miktarını tespit etmek. akıl sahibi, akıllı, makul, mantıklı; ussal; (mat.) rasyonel. rational'ity, rationalness mantıklılık, ussallık. rationally makul olarak, mantıkla. mantık, temel. usçuluk, akılcılık, rasyonalizm. rationalist usçu, akılcı, rasyonalist rationalis'(tic.) usçuluk felsefesine göre. (İng.) ise bahane bulmak; mantığa göre açıklamak; mantıklı kılmak; (İng.) modernleştirmek; (mat.) rasyonel sayıya çevirmek. rationalization bahane; modernleşme; (mat.) rasyonelleştirme. (zool.)) uçma olanağı olmayan cinsten (kuş) (den.) ıskalarya, çarmıh basamağı. budanmış bitki kökünden süren filiz; filiz sürmek. sıçanotu, arsenik. sıçan kuyruğu gibi. benekli hintkamışı, (bot.) Calamus rotang. takırdamak, tıkırdamak; takırdatmak; (k. dili) akımı karıştırmak; takırtı; boş laf, gevezelik; zırıltı; çocuk çıngırağı; çıngıraklı yılanın çıngırağı; can çekişme hırıltısı. rattle off ezbere söylemek. rattle on boş laf etmek, çok konuşmak, saçmalamak. baklagillerden kurumuş tohumları çıngırak sesi çıkaran bir bitki, (bot.) Crotalaria. çalçene kimse, geveze kimse. çıngıraklı yılan, (zool.) Crotalus. kırık dökük şey, eski araba. tıkırdayan; (k. dili) canlı; çok. takırdayan, tıkırtılı. (bak.) ratoon. fare kapanı; çok müşkül durum. sıçan gibi; sıçanı çok; (argo.) uygunsuz, kılıksız. boğuk, (kıs.)ık; velveleli, gürültülü, kaba. tahrip etmek, harap etmek; harap etme; harabiyet. çıldırmak, çılgınca bağırıp çağırmak, hezeyan etmek; çıIgınca bağırma; çıIgınlık; şevklendirici. fazla yük kaldırabilmesi için at arabasının yanlarına ilave edilen parmaklık. (ed, ing veya led, ling) bükülmüş şeyi açmak; ipliklerini ayırmak; (gen.) out ile halletmek, çözmek; kaçmış ilmik, atmış iplik. sökülmüş iplik, kaçık. kaçmış ilmik, kaçık; dolaşıklık, karışıklık. kuzgun, (zool.) Corvus corax; kuzguni, simsiyah. aç kurt gibi yemek; yağma etmek. açgözlü; yırtıcı, canavarca; çıldırmış, kudurmuş; açgözIülük; av. çok aç; yırtıcı hale gelmiş. ravenously aç kurt gibi. ravenousness canavarca iştah. yağma; yırtıcılık; av, şikâr; canavar gibi yemek; yağma etmek. koyak, dar ve derin dere. çılgın, gözü dönmüş, kudurmuş; deli saçması, saçma söz. stark raving mad kudurmuş, delirmiş. ravingly çıIgınca, kudurmuşcasına. (İt.)alyan usulü mantı. esritmek, çok sevindirmek; ırzına tecavüz etmek; (eski) zorla kapıp götürmek, gasp etmek. ravishment esrime, kendinden geçme; ırza tecavüz; (eski) zorla kapıp götürme. esritici, çok sevindirici, kendinden geçiren, büyüleyici. ravishingly büyüleyici şekilde. çiğ, pişmemiş; ham, işlenmemiş, terbiye edilmemiş bükülmemiş, tasfiye olunmamış; olgunlaşmamış; derisi sıyrılmış; soğuk; taze, yeni; acemi, tecrübesiz; the ile sıyrık. in the raw doğal halde, işlenmemiş; (A.B.D.), (k. dili) çıplak. raw deal (argo.) haksız muamele. raw material hammadde. raw silk ham ipek. raw spirits saf ispirto. raw'ish hamca; oldukça çiğ. rawness çiğlik; hamlık; sıyrık. Ravalpindi. kemikleri çıkık, çok zayıf. tabaklanmamış deri, ham deri; ham deriden yapılmış kamçı. ışın, şua; (geom.) ışın; (bot.) papatya gibi çiçeğin dış petallerinden her biri; (zool.) balık kanadı kılçığı, deniz yıldızı veya beş parmak denilen hayvanın parmaklarından her biri; ışın saçmak. a ray of hope ümit ışığı. rayless ışınsız, şuasız. tırpana, (zool.) Raia batis; vatoz, kedibalığı, (zool.) Raia clavata. electric ray uyuşturanbalığı, torpilbalığı, (zool.) Torpedo torpedo. sting ray bir tür dikenli uyuşturanbalığı, (zool.) Dasyatis pastinaca. reaya. suni ipekli kumaş. yıkıp yerle bir etmek, tahrip etmek. (den.) üst güvertesi çıkarılmış gemi; üst güvertesini çıkarmak. ustura; tıraş makinası. ustura ile kesmek veya tıraş etmek. razor blade ustura ağzı; jilet, tıraş bıçağı. razor clam, razor shell denizçakısı, ustura midyesi, (zool.) Solen razor strop, razor strap ustura kayışı. safety razor tıraş makinası. çatalkuyruklu balina, (zool.) Balaenoptera; sırtı dar ve keskin bir domuz; dar sırtlı tepe. usturagagalı (alk.), (zool.) Alka torda. keskin bıçak ağzı, keskin uç; sivri dağ yamacı; zor durum. ABD, (argo.) alay; yuha; alay etmek, takılmak, kızdırmak; yuhalamak. ABD, (argo.) şaşırtıcı hareket. (kıs.) Red Cross, Roman Catholic. (kıs.) Reformed Church in America, Radio Corporation of America. (kıs.) received. (kıs.) Rural Delivery. (kıs.) road, rod round. (kıs.) Reformed Episcopal, Right Ex cellent, Royal Engineers. (edat) dair, hakkında, e ait, meselesinde. (önek) geri, geriye doğru: recall retrace; tekrar, yeniden: readdress, rearm. restate. (müz.) gamda ikinci nota, re. (relaid) yeniden sermek veya döşemek. tekrar emmek veya içine çekmek. uzatmak; elini uzatıp almak veya alarak vermek; uzanmak, erişmek; yetişmek, varmak, ulaşmak, vâsıl olmak; gelmek; (den.) rüzgâr yönünde seyretmek. reach ahead ileriye uzanmak. reach down elini aşağıya uzatmak. reach for almak üzere uzanmak. uzatma; uzanma, yetişme; erişme; erim, menzil; etki alanı, alan, görüş sahası; düz uzam; (den.) volta seyrinde zikzaklardan biri. beyond reach, out of reach erişilmez, yetişilmez. within reach erişilebilir. tepki göstermek, tepkimek; tersine hareket etmek; (fiz.) tepmek, geri vurmak; (kim.) reaksiyona girmek. tepki; karşı koyma, tepkime; mukabele, karşılık, aksi tesir; irtica; (biyol.) tepke; (psik.) tepki; (kim.) reaksiyon; (tıb.) ilâcın hasta üzerinde aksi tesiri, reaksiyon. reactionary gerici, mürteci (kimse) reactionist gerici kimse. tekrar yürürlüğe koymak, tekrar çalıştırmak. tepkisel; aksi tesir yaratan. tepki gösterme; (kim.) reaksiyona girme kabiliyeti. okumuş, bilgili. well read çok okumuş, çok bilgili. (read) (red) okumak, kıraat etmek; anlamak, yorumlamak, tefsir etmek; çıkarmak, mana vermek; göstermek, kaydetmek; (metinde) yazılı olmak; okuyup öğrenmek; okunmak; (k. dili) okuma; okuma süresi. read between the lines kapalı anlamını keşfetmek. read out üyeliğini kaldırmak. read over baştan başa okumak; tekrar okumak. read (someone) to sleep kitap okuyarak uyutmak. okunaklı; okumaya değer, ilginç. readabil'ity okunaklılık; okumaya değer olma. okuyucu, okur; yayımlanacak eserleri eleştiren kimse; düzeltmen; okuma kitabı; (İng.) okutman. okuma; okunma; okunuş; edebi araştırma, çalışma; mana; okunacak metin; göstergenin kaydettiği öIçüm; metin; yorum; okumaya elverişli. reading desk kitap sehpası; kürsü. reading lamp masa lambası. reading room okuma salonu. tekrar düzeltmek, yeniden düzenlemek, yeniden ayarlamak; yeniden alışmak. yeni şartlara alışma; alıştırma; yeniden düzenleme. tekrar (üyeliğe, öğrenciliğe) kabul etmek. hazır, anık, amade; yetenekli, istekli; çabuk kavrayan; hazır olma; gezleme durumu; hazırlamak. ready money hazır para, nakit. a ready pen iyi yazı yazma kabiliyeti. make ready for (bir şey için) hazırlamak. readily seve seve, gönüllü olarak. readiness hazır olma; anıklık; gönüllülük. hazır. ABD sulandırılarak kullanılmaya hazır. konfeksiyon. tekrar teyit etmek, tekrar doğrulamak. (kim.) miyar, belirteç. eski İspanyol parası. gerçek, hakiki; asıl; samimi; (huk.) gayri menkule ilişkin; gerçekten çok. real estate (huk.) gayri menkul mal, mülk. real image gerçek gürüntü. real number (mat.) gerçek sayı. real property (huk.) mülk. the real thing esaslı şey, â1a şey, fevkalade şey. real wages satınalma gücüne güre hesaplanmış maaş. realness gerçeklik, hakikilik. (min.)) kırmızı zırnık. gerçekçilik, realizm. gerçekçi kimse, realist. gerçekçi, gerçeğe uygun. realistically gerçeğe uygun olarak. hakikat, gerçeklik; gerçek, realite. fark etme; fark edilme; tahakkuk, gerçekleşme; gerçekleştirme; kavrama, idrak, tasavvur; paraya çevirme. anlamak, tasavvur etmek; idrak etmek; gerçekleştirmek; tahakkuk ettirmek; para getirmek; paraya çevirmek. realizable gerçekleştirilebilir. ABD, (k. dili) gerçek hayata dayanan. gerçekten. üIke; krallık; memleket; diyar; (zool.) bölge. the realm of fancy hayal âlemi. (Al.) kuvvete dayanan politika. ABD, (tic.) (mark.) emlâkçi. ABD, (huk.) gayri menkul mal. (delik) genişletmek; (den.) kalafat için aralık yerlerini temizlemek. reamer bıcırgan, rayma; limon sıkacağı, limonluk. 480 veya 500 tabakalık kağıt topu; (çoğ.), (k. dili) çok miktar. yeniden canlandırmak. biçmek, orak ile biçmek, hasat etmek; mahsul toplamak; semeresini almak. reaping hook orak. reaping machine orak makinası, biçerdöğer. orakçı, biçici; biçerdöğer. geri, arka; (ask.) artçı, dümdar; arkadaki, en geri. rear admiral (den.) tuğamiral rear guard dümdar kolu, artçı. rear line en geri asker safı. rearmost en geri, en sonraki. rear (sig.)ht (tüfekte) arpacık. rear view mirror (arabada) dikiz aynası. rearward geriye doğru; arkadaki. kaldırmak, yükseltmek, dikmek; inşa etmek, bina etmek; yetiştirmek, besleyip büyütmek; yükselmek. rear up şahlanmak. yeniden silahlandırmak; modern silahlarla donatmak veya donanmak. rearmament yeniden silâhlandırma; silahları modernleştirme. yeniden düzenlemek, yeniden tanzim etmek. rearrangement yeni düzen. sebep, neden, illet; delil, tanıt; akıl, fikir, idrak, anlayış, aklıselim; mantık; hak, insaf, adalet. bring to reason aklını başına getirmek. by reason of nedeniyle, sebebiyle. in all reason mantıki olarak, hakkıyle düşünülürse. It stands to reason. Galiba öyledir. with reason haklı olarak. usa vurmak, uslamlamak, muhakeme etmek; sonuç çıkarmak, anlamak; münakaşa etmek, müzakere etmek. reason out sonucunu bulmak. reason with ikna etmek, inandırmak. makul, mantıklı, akla uygun; uygun. reasonableness uygunluk. reasonably makul surette; oldukça. akla dayanan, düşünüp kararlaştırılmış. muhakeme, uslamlama, usa vurma. deductive reasoning tümdengelim uslamlamasl, tümdengelimli usa vurma. inductive reasoning tümevarım uslamlaması, tümevarımlı usa vurma. güvenini tazelemek, tekrar temin etmek; (bak.) reinsure reassur ance temin edilme. 1730'da reomürü icat eden Fransız. Reaumur thermometer reomur. (reaved veya reft) (eski) zorla elinden almak, zaptetmek; yağma etmek; yırtmak. iskonto etmek, indirim yapmak, tenzilât yapmak, bir kısmım geri vermek; indirim, tenzilât, iskonto, geri verilen kısım. (bak.) rabbet. rebap. isyankâr, zorba, serkeş; asi, şaki. (led, ling) isyan etmek, ayaklanmak, karşı gelmek; zorbalık etmek, serkeşlik etmek. isyan, ayaklanma. asi, serkeş, isyankâr. rebelliously asice, isyan ederek, isyankâr şekilde, serkeşçe. rebelliousness asilik, isyankarlık, serkeşlik. yeniden doğma, tekrar dünyaya gelme; yeniden uyanış, uyanma, canlanma, intibah, rönesans. şiddetle yankılanan (ses) yeniden doğmuş. çarpıp geri sıçramak, geri tepmek; yansımak, yankılamak (ses) esneklik; geri tepme; yankı; (k. dili) hayal kırıklığından sonraki tepki. (rebroad cast veya ed) tekrarlanan (radyo veya televizyon programı); tekrarlamak; tekrar yayımlamak; naklen yayımlamak. ret; azarlama, ters cevap; geri püskürtme; reddetmek; ters cevap vermek, azarlamak; geri püskürtmek. azarlamak, paylamak, tekdir etmek; azar, paylama. sorulan kelime veya cümlenin kısımlarını ayrı ayrı resimlerle göstererek oynanan bir çeşit bilmece (msl.) bir dal ile bir kavuk resmi dalkavuk diye okunacak) . (ted, ting) çürütmek; (huk.) delillerle reddetmek. rebuttal delillerle çürütme ve reddetme. rebutter (huk.) bir davada davacı tarafından verilen ikinci cevap; delille reddeden kimse. (kıs.) receipt, record, recorder. inat etmek, karşı gelmek, boyun eğmemek. recalcitrance, recalcitra'tion inatçılık, serkeşlik. recalcitrant inatçı, serkeş (kimse) geri çağırmak; hatırlamak, anımsamak; lağvetmek, feshetmek, geri almak; geri çağırma; anımsama; geri gelme işareti veya emri; (pol.) bir yöneticinin halkoyu ile azledilmesi. sözünü geri almak, vaz geçmek, caymak. recanta'tion sözünü geri alma, dönme, cayma, vaz geçme. Iastik kaplamak; kaplanmış lastik. (k. dili) özetlemek; özet. özetlemek. recapitula'tion özet. recapitulatory özetleyici. tekrar zaptetme; zaptedilmiş şeyi geri almak; hatırlamak. yeniden dökmek; yeniden düzenlemek; yeniden hesaplamak. re'cast yeni şekil, yeni hesap. (kıs.) received. çekilmek, geri çekilmek; uzaklaşmak; vaz geçmek, sözünden dönmek. reçete; makbuz, alındı; (çoğ.) hasılât; alma; makbuz vermek, ödendiğine dair imza koymak. alınacak, alınması mümkün; tahsil olunacak; matlup, alacak. almak; kabul etmek; haber almak; anlamak, kavramak; taşımak, kaldırmak; uğramak, maruz kalmak. receiving line teşrifatçılar. alan veya kabul eden kimse; tahsildar; (huk.) davalı malları idareyle görevli kimse; çalıntı malı alan kimse; (kim.) distilasyonda toplama kabı; (fiz.) hava boşaltma tulumbasının cam kavanozu; ahize, alıcı, almaç. receivership davalı malların idaresi. yenilik, yeni vuku bulma. eski bir eserin çeşitli nüshalarına bakılarak tespit edilen en uygun metin. yeni, yeni olmuş, yakında olmuş; (bh), (jeol.) dördüncü zamana ait. recently geçenlerde, son zamanlarda. recentness yeni vuku bulma. (psik.) birbiriyle ilgili görüntülerin tekrarlanmasıyle zihinde meydana gelen imge. kap, zarf; depo, havuz; hazne; (bot.) çiçek tablası. alma, alınma; kabul, kabul etme; misafir kabulü, kabul merasimi, resepsiyon; radyoda ses alma. reception room bekleme odası. resepsiyon memuru. alır, kabul eder. receptively kabul edercesine. receptiveness, receptiv'ity alma eğilimi; (psik.) alırlık. (anat.) alıcı sinir, reseptör. tatil vakti, paydos, teneffüs, ara. girinti, oyuk, (gen.) (çoğ.) gizli yer, iç taraf; girinti yapmak, oymak; ara vermek. geri çekilme; (ikt.) düşüş (fiyat); iktisadi durgunluk. geri çekilmeye ait; papaz ve koro heyeti kiliseden çıkarken okunan ilâhi. geri çekilme eğiliminde olan; (biyol.) dominant olmayan (vasıf), resesif; diğeri tarafından bastırılan özellik. (Fr.) dikkatle seçilmiş; az bulunur, nadir, çok zarif; yapmacık tavırlı. sabıkalı kimsenin yeniden suç işleme eğilimi. recidivist ikinci defa mahkum olmuş kimse, sabıkalı kimse. recidivous çok sabıkalı. yemek tarifi; reçete, tertip; çare, çözüm, plan. verilen şeyi alan (kimse), alıcı. karşılıklı, mütekabil, iki taraflı; birbirinin yerine geçen; (gram.) ortak; karşılıklı şey; (mat.) evrik değer. reciprocal insurance karşılıklı sigorta. reciprocal'ity karşıtlık. reciprocally karşıt olarak. karşılıklı hareket etmek, karşılığını yapmak, misli ile karşılık vermek; birbirinin yerine geçmek, mütekabil olmak. reciproca'tion karşılık, tekabül. iki devlet arasında yapılan anlaşma, ticari mübadele usulü; karşılıklı münasebet. iptal. ezberden okuma; ifade, anlatış, beyan; hikaye; resital. ezberden okuma; ezberden okunacak parça; ders anlatma. ezber şeklinde, hikaye söyler gibi. (müz.) konuşur gibi okunan güfte veya makam, reçitatif. ezberden okumak; nakletmek, hikâye etmek, ders anlatmak. (eski) ehemmiyet vermek, önemsemek, dikkat göstermek; ehemmiyeti olmak. dünyayı umursamayan; kendini tehlikeye atan; dikkatsiz, kayıtsız, pervasız. recklessly pervasızca, hiç bir şey düşünmeden. recklessness pervasızlık, cüretkârlık. saymak, hesap etmek; tutmak, addetmek; sanmak, farzetmek, hükmünde tutmak; hesaba katmak; sayı saymak; hesap görmek; on ile itimat etmek, güvenmek; ABD, (h.dili) tahmin etmek, zannetmek, düşünmek. reckon with le hesap görmek; hesaba katmak. hesap, sayma; hesap görme, borç ödeme. day of reckoning hesaplaşma günü; kıyamet günü. dead reckoning (den.) parakete hesabı. out in one' reckoning hesabında yanılmış. geri istemek veya çağırmak; ziraate elverişli hale koymak; (vahşi hayvanı) ehlileştirmek; (azgın kimseyi) ıslah etmek; iadesini talep etmek; yeniden talep etmek; geri çağırma. beyond reclaim ıslah olmaz, adam olmaz. reclaim ant (huk.) şikâyetçi, iddiacı. reclamation geri isteme, iadesini isteme, itiraz; ıslah; ziraate elverişli hale koyma. (Fr.) toplumun gözünde olmaya çalışma. boylu boyuna uzanmak; arkaya dayanmak, uzanmak, yaslanmak. münzevi, dünya işlerinden kendini çeken; münzevi kimse, dünyadan çekilmiş kimse. inziva, münzevilik, dünyadan çekilme. reclusive inziva kabilinden. tanıma, tanımlama; itiraf, tasdik, kabul. (huk.) taahhütname; kefalet; tanıma. recognizant tanıyan, bilen. tanımak, kabul etmek, teslim ve itiraf etmek, itibar etmek; birine söz hakkı vermek; tanımak, bilmek; selâm vermek; takdir etmek. recogniz'able tanınabilir. geri çekilmek; irkilmek; seğirdim yapmak, geri tepmek; geri gelmek; geri tepme, seğirdim, aksiseğirdim, geri çekilme. recoilless seğirdimsiz (top) yeniden toplamak, yeniden yığmak; kendini toplamak. hatırlamak. recollection hatıra; hatırlama; hatırlanan şey. emanet etmek, havale etmek, tavsiye etmek, sağlık vermek, beğendirmek; temiz iş kağıdı vermek. recommendable tavsiye olunur. tavsiye, övme, tavsiyename, bonservis. tavsiye kabilinden. (ted, ting) tekrar tetkik etmek üzere heyete havale etmek. recommitment, recommittal heyete tekrar havale etme. karşılığını vermek, mükafatlandırmak; acısını unutturmak, cezasını vermek, Iâyığını vermek; karşılık, mükafat; ceza. barıştırılmaları mümkün, telif edilir, uzlaştırılabilir. reconcilability, reconcilableness barışma imkanı. reconcilably uzlaştırıcı surette. barıştırmak, aralarını bulmak; razı etmek; uzlaştırmak, telif etmek. reconcile the accounts hesapları mutabık kılmak. reconcilement uzlaşma. barışma, uzlaşma; telif; barışıklık, barış. uzlaşma kabilinden. derin (ilim); muğlak, kapalı, müphem, gizli, belirsiz. reconditely derin bilgi ile. reconditeness derinlik, derin mana; muğlaklık. tamir edip yenilemek; Islah etmek. özellikle savaş zamanında düşman mevzilerini keşif için tetkikat yapma. reconnaissance in force araştırma maksadı ile büyük kuvvetle hücum. araştırma yapmak, incelemek, tetkikte bulunmak; araştırma, inceleme, tetkik. tekrar tetkik etmek, hakkında tekrar düşünmek; kabul edilmiş bir meseleyi yeniden reye koymak. reconsideration tekrar tetkik. yeniden tertip etmek, tekrar kurmak. reconstituted milk içine su karıştırılmış süt tozu. tekrar inşa etmek, yeniden yapmak veya tertip etmek; kalıntılarından eski halini anlamak; geçmiş bir olayın ayrıntılarına inerek parça parça incelemek. tekrar inşa; yeniden yapılan şey; savaştan sonra kalkınma. eski haline dönüştürmek. yazmak kaydetmek; deftere kaydetmek; banda almak, plağa almak; kaydını yapmak; tescil etmek. recording angel insanın emellerini kaydeden melek. kayıt, vesika; sicil, defter; (çoğ.) arşiv; tasdikli suret; zabıt varakası, fezleke; gramofon plağı; (huk.) sicil, dosya; rekor; rekor kıran, rekor yapan, en yüksek, en çok. beat veya break the record rekoru kırmak. court of record sicilleri resmen geçerli sayılan mahkeme. of record sicilde kaydı olan. off the record mahrem, gizli; açıklanmamak şartıyle. on record kaydedilen, kaydı olan. recordbreaking rekor kıran. record changer otomatik pikap. record player fonograf, pikap. record prices en yüksek fiyatlar. kaydedici kimse; hakim; kayıt aleti; teyp; (müz.) bir çeşit zurna veya flavta, çığırtma. recordership kaydedicilik. plak; bant. nakletmek, hikâye etmek. tekrar saymak, yeniden hesap etmek; yeniden sayma. telafi etmek; zarar ödemek; (huk.) elde tutmak; telafi; elde tutma. recoup oneself zarar veya masrafı telafi etmek. recoupment telafi, tazminat. yardım dileme, müracaat; müracaat edilecek yer veya kimse. have recourse to baş vurmak, müracaat etmek, yardım veya öğüt dilemek. right of recourse (huk.) kefilden parayı alabilme hakkı. without recourse başka taahhüt altına girmeden. yeniden döşemek; tekrar kapatmak; döşemesini yenilemek. tekrar ele geçirmek, geri almak, bir daha bulmak veya kazanmak; geri getirmek; (huk.) mahkeme marifeti ile ödetmek veya tazmin ettirmek, almak, tahsil etmek; telafi etmek; kurtarmak; işe yaramayacak madenden kıymetli maden çıkarmak; iyileşmek, kendine gelmek. recover damages tazminat almak. recover lost time kaybolan vakti telafi etmek. recover one' voice sesi tekrar tabiileşmek. recoverable telafi edilir, tekrar kazanılır; tahsili caiz. tekrar ele geçirme; geri alma; iyileşme, kendine gelme; kürek çekerken tabii vaziyete dönme; eskrimde hücumdan sonra savunma vaziyetine geçme. hain, alçak; korkak, cebin; ödlek kimse; hain kimse; kaçak; dinini bırakan kimse. yeniden yaratmak, ihya etmek. recrea'tion yeniden yaratma, ihya; yeniden yaratılmış şey. canlandırmak, dinlendirmek, eğlendirmek, hayat vermek; eğlenmek. eğlence. recreational eğlence kabilinden. posa, süprüntü; (tıb.) ifraz edilip tekrar vücuda alınan madde. şikâyete karşı şikayet veya iftiraya karşı iftirada bulunmak. recrimina'tion karşılıklı şikâyet. recriminative, recriminatory karşılıklı şikâyet kabilinden. nüksetmek (hastalık) recrudescent tekrar vaki olan, nükseden. recrudescence nüksetme, yeniden gelme. acemi asker; kura neferi; yeni gelen üye. ordu veya donanma için nefer kaydetmek, acemi asker toplamak; ikmal etmek eksiğini doldurmak; sıhhati iyileşmek, düzelmek. recruitment acemi asker kaydetme. (anat.) rektuma ait. (geom.) dikdörtgen. rectan'gular dik açıları olan, dikdörtgen şeklinde. tashih etmek, düzeltmek, ıslah etmek; tasfiye etmek, taktir etmek; doğru hale koymak; (elek.) dalgalı akımı doğru akıma çevirmek. rectifi'able tashihi mümkün, düzeltilir. rectification tashih, ıslah, düzeltme; tasfiye. rectifier (elek.) doğrultmaç. bir istikamette bulunan veya giden; hatları veya kenarları doğru olan; (geom.) doğrulu, doğrusal. dürüstlük; doğruluk. sağ taraftaki sayfa. mıntıka papazı, kilise papazı; bir okul veya üniversitenin başkanı, rektör. rectorate, rectorship papaz veya reisin rütbesi veya görev süresi; rektörlük. rector'ial reisliğe veya papazlığa ait. mıntıka papazı evi. (anat.) bağırsağın makada bitişik düz parçası, kalınbağırsağın son (kıs.)mı, rektum. (çoğ.) ti) (anat.) düz kas. boylu boyunca uzanmış, arkaya dayanmış. recumbency uzanış, dayanış. recumbently uzanarak. sıhhat veya kuvvetini tekrar kazandırmak veya kazanmak; zararını telâfi etmek. recupera'tion nekahet. recuperative nekahet kabilinden. tekrar olmak, tekrarlamak (olay, hastalık); tekrar hatırlanmak, yeniden bahis konusu olmak. recurrence tekrar vaki olma, tekerrür etme. tekrar vuku bulan; (anat.) dönüp aksi yöne giden. recurrent fever (tıb.) tekrar tekrar gelen nöbet. geriye veya aşağı doğru eğmek. recurvate, recurved aşağı veya dışarıya eğilmiş. (İng.) (tar.) resmi kiliseye gitmeyi reddeden (kimse); resmi kilise kanunlarına karşı gelen kimse. recusancy boyun eğmeme. (kullanılmış maddeleri) yeniden işleyip kullanışlı hale getirmek. (der, dest) kırmızı, kızıl, al; komünist olan; kırmızı renk, kırmızı boya; kırmızı giyimli kimse; kırmızı renkli şey; (gen.) (bh) anarşist; komunist. red admiral kırmızı renkli güzel bir kelebek. Red Army Sovyetler Birliği ordusu. red bandfish flandrabalığı, (zool.) Cepola rubescens. red blindness kırmızı renk körlüğü. red cedar bir cins kırmızı ardıç. red cent ABD peni; az para. Red China (k. dili) Kızıl Çin. red corpuscle alyuvar. Red Crescent Kızılay. red cross İngiliz bayrağındaki kırmızı haç; (bh) Kızılhaç. red deer kırmızı bir geyik, (zool.) Cervus elaphus. red drum deniz güzeli; (zool.) Sciaenops ocellata. Red En(sig.)n Kanada bayrağı. red fir odunu kırmızı bir cins çam, (bot.) Abies magnifica. red fire kırmızı ışık vererek yanan madde. red flag kızıl bayrak; isyan bayrağı; tehlike işareti. red gum bir çeşit dişeti iltihabı. red hat Katolik kardinal şapkası. red heat tav. red herring ilgiyi tehlikeli bir konudan başka yöne çekmek için öne sürülen mevzu. red lead sülüğen. redletter day büyük yortu günü; bir insanın hayatındaki en mühim gün. red light (trafikte) kırmızı ışık. redlight district fahişeler mahallesi. red man kızılderili. red osier sürgünleri sepet yapımında kullanılan bir söğüt, (bot.) Salix purpurea red pepper kırmızı biber. Red Sea Kızıldeniz. red shift (astr.) uzaklaşan bir cisim tayfının hrmızıya dönüşmesi. red tape kırtasiyecilik. in the red zarar etmiş, zimmet tarafında kırmızı rakamları olan. not worth a red cent beş para etmez, değersiz; hiç meteliği yok. see red son derece öfkelenmek, gözlerini kan bürümek, adam öIdürecek kadar kızmak. redness kırmızılık. yazı haline koymak; tashih edip basılmak için hazırlamak. redaction düzeltilmiş ve düzenlenmiş nüsha; yeni bası. redactor bir metni değiştiren kimse. dış açı teşkil eden iki istihkam siperi. ispatsız olarak komünistlikle suçlama. mert, erkekçe. kızılgerdan, nar bülbülü; kızıl göğüslü kuş. erguvan, boynuz ağacı, (bot.) Cercis siliquastrum. (bak.) chigoe. (A.B.D.) kırmızı kasketli bagaj hamalı. eski İngiliz askeri. (leh.), up ile düzenlemek; boşaltmak; arabuluculuk yapmak. kırmızılaştırmak, kırmızılaşmak. kırmızımsı, kırmızımtırak. reddishness kırmızımsılık. koyunları işaretlemek için kırmızı boya. (eski), (leh.) öğüt vermek, nasihat etmek; izah etmek, anlatmak; öğüt, nasihat; plan, tertip; masal, hikaye; tefsir. bedelini verip geri almak, rehinden kurtarmak; fidye vererek kurtarmak; borçtan kurtarmak; vaadini yerine getirmek; kefaret etmek. one redeeming feature bir iyi tarafı. redeemable paraya çevrilir (senet); fidye vererek kurtulması mümkün, bedeli verilip geri alınır; ıslah olunur. redeemer kurtarıcı kimse. kurtarma, kurtarılma, halas; rehinden kurtarma; kefaret; paraya çevrilme. beyond redemption, past redemption kurtarılamaz. redemptive kurtarıcı, kurtaran. ABD, (k. dili), (dy) kırmızı ışık; ABD, (argo.) kalitesiz viski; Kanada, (argo.) birayla domates suyu karışımı. suçüstü. kızıl saçlı kimse; ABD kırmızı başlı bir cins ördek. redheaded woodpecker kırmızı başlı ağaçkakan. tavlı; ateşten kıpkırmızı kesilmiş; yepyeni (haber); kızgın, heyecanlı; müfrit. redingot. yeniden iyi hale koymak, yenilemek. redintegra'tion yenileme; (fels.) tümceleme. yeniden salık vermek; (mektuba) düzeltilmiş adresi yazıp yollamak. reeskont; reeskont etmek. seçim bölgelerini yeniden sınırlandırmak. canlandırılmış, hayat verilmiş. (A.B.D.) Güneyde zenci aleyhtarı olan fakir ve cahil çiftçi. (gen.) of veya with ile güzel kokulu; keskin koku yayan; hatırlatıcı. redolence, redolency güzel koku, keskin koku. redolently güzel kokulu. iki misline çıkarmak; tekrarlamak; yansılamak; iki misli olmak; tekrarlanmak aksetmek. redouble one' efforts daha fazla gayret sarfetmek. tabya, palanka. korkunç, heybetli; (gen.) (alay) yiğit, cesur; hürmete lâyık. korkunç korkulur; hürmet edilen belli şöhretli. neticelenmek; gerektirmek, vesile olmak; netice. (kızıl başlı) ispinoz kuşu, (zool.) Acanthis. ikinci müsvedde; (tic.) protesto edilen bir senedin masraflarla beraber ikinci şekli; ikinci müsveddeyi yazmak. doğrultmak, tashih etmek, düzeltmek; hakkını yerine getirmek; tamir etmek; kusuru tashih etme; tamir, ıslah. redressal kusuru tashih, ıslah. redressable ıslah olunur. kızılderili. kızılkuyruk, (zool.) Phoe nicurus phoenicurus; Amerika'ya mahsus bir çeşit sinekyutan kuşu, (zool.) Setophaga ruticella. azaltmak, indirmek, kırmak, küçültmek; şiddetini azaltmak; (tıb.) organları normal yerine getirmek; tertip etmek, tanzim etmek; tahvil etmek, çevirmek; getirmek, bir hale sokmak; (İskoç.), (huk.) kanuni şekilde iptal etmek; (kim.) redüklemek; (foto.) zayıflatmak; fethetmek; perhiz yolu ile zayıflamak. reducible indirilir, azaltılır. (Lat.) bir şeyin mantıksızlığını ispat; aksinin yalan olduğunu ispat suretiyle bir fikrin doğruluğunu gösterme. azaltma, eksiltme, küçültme; azaltılmış şey; (tıb.) organı normal yerine getirme; perhizle zayıflama. fazlalık; ağdalı ifade; fazla şey; (İng.) işten çıkarılma; işsizlik oranı. fazlalık; ağdalı ifade; bir metin içindeki tekrar oranı. gerekenden fazla olan; fazla sözle ifade edilmiş, ağdalı; (İng.) işinden çıkarılan. redundantly gerekenden fazla olarak; ağdalı olarak. tekrarlamak; iki kat etmek; (gram.) kip teşkili için bir harf veya heceyi tekrarlamak; tekrarlanmış, iki kat, iki misli, katmerli. iki kat etme veya olma, iki misline çıkarma veya çıkma, tekerrür; (gram.) bir hece veya harfi tekrarlama. bir çeşit yosun, (bot.) Laminaria digitata. pas rengi ardıçkuşu; Amerika'ya mahsus kırmızı kanatlı bir çeşit karatavuk. kırmızı kereste veren bir çeşit ağaç; Kaliforniya'ya mahsus ve dünyanın en yüksek ağacı olan bir cins servi ağacı. portakal rengi. tekrar aksetmek, yankılamak, aksettirmek; tekrarlanan yankı. kamış, (bot.) Trichoon phragmites; saz, (bot.) Phragmites; kamış düdük; kaval, ney; (müz.) klarnet gibi çalgıların ağzında bulunan ve sesi çıkaran ince maden veya kamış parçası; bez tezgâhında gücü; kamış veya kuru otla kaplamak veya süslemek. reed organ basınçlı havayla titreşen kamışlar yoluyle ses çıkaran bir müzik aleti. reed pipe içinde ses çıkaran ince maden parçası olan org borusu; kamış düdük. reed stop böyle boruları kontrol eden jüdorg. reed warbler bir çeşit küçük ötleğen, (zool.) Acrocephalus scirpaceus. a broken reed güvenilmez kimse veya şey. reed'y kamış dolu; kamış gibi; kamış düdük gibi ses çıkaran. Afrika'da bulunan bir cins antilop, (zool.) Redunca arundineum. (mim.) yuvarlak silme. bircins baştankara, (zool.) Panurus biarmicus. su kamışı, (bot.) Typha latifolia. yeniden eğitmek; eğiterek ıslah etmek. resif, döküntü, kayalık, deniz yüzeyi ile beraber veya yüzeyin hemen altında bulunan kayalar. reef'y döküntülü, kayalık. (den.) yelkenin bir kat camadanı; yelkeni camadan ile küçültme; camadanını bağlamak; cıvadıra bastonunu mayna etmek. reef knot camadan bağı. reef point camadan halatı. (den.) camadancı; çift sıra düğmeli kalın ceket. (A.B.D.), (argo.) esrarlı sigara. buhar veya buğu yaymak; fena koku yaymak; fena koku; (İskoç.) duman, buhar. çıkrık iği, makara; (sinema) filim makarası; (teyp) bant makarası; olta çubuğunun alt ucuna konulan makara; makara üstüne sarılmış iplik veya tel; makaraya sarmak. reel in olta çubuğu makarası üzerine ipi sarmak. reel off (k. dili) pürüzsüzce anlatmak (hikâye) reel out olta çubuğu makarasından ipi koyvermek. reel toreel iki makaralı (teyp) dönmek, çabuk dönmek; sersemlemek, başı dönmek; bozguna uğramak; sarhoş gibi sendeleyerek yürümek, salınmak; sendeleyerek yürüme, başı dönme. oynak bir (İskoç.) dansı; bu dansın müziği. Virginia reel Amerika'ya mahsus meşhur bir dans. (pol.) tekrar seçmek. reelection tekrar seçilme. reenforce (bak.) reinforce. tekrar girmek; yeniden kaydetmek veya ettirmek; bir oyma işinin çizgilerini derinleştirmek. reentrance tekrar giriş; yeniden kayıt. girintili (açı) yeniden girme; (huk.) (mülke) tekrar sahip çıkma; uzaydan atmosfere dönme. yeniden değerlendirmek; yeniden göz önüne almak. (tar.) İngiltere kasabalarında yüksek memur; Kanada'da köy veya şehir meclisi reisi. (reeved veya rove) (den.) bir halatın ucunu bir delikten veya makaradan geçirmek. dişi dövüşken kuş, (zool.) Philo machus pugnax. tekrar sorguya çekmek. reexamina'tion tekrar edilen sınav; yeniden değerlendirme. tekrar ihraç etmek; tekrar ihraç edilen mal; tekrar ihraç. reexporta'tion ithal edilen malın yeniden ihracı. (kıs.) referee, reference. hafif kahvaltı. manastır yemekhanesi; üniversite yemekhanesi. vermek, isnat etmek, hamletmek; göndermek, havale etmek, müracaat etmek; işaret etmek, ima etmek; bakmak, danışmak, sormak. referable havale edilir. hakem; tartışmalı bir meseleyi hal için kendisine müracaat edilen kimse, bilirkişi, eksper; hakemlik yapmak. havale etme veya olunma; münasebet, ilgi; kinaye, ima, telmih; müracaat; müracaat kitabı veya yeri; tavsiye eden kimse; tavsiyename, ehliyetname, referans; bir kitabın içine müracaat yerlerini işaret etmek. reference library araştırma için kullanılan fakat dışarı kitap çıkarılamayan kütüphane. reference mark müracaat işareti. cross reference aynı kitapta başka yere müracaat. with reference to e gelince, münasebetiyle. without reference to hesaba almayarak. referandum. kastedilen nesne veya kavram, bir söz veya sembol ile ima edilen şey. tekrar doldurmak; herhangi bir kabın içindeki biten maddenin yerine konan yedek takım. tasfiye etmek, saf hale koymak; inceleştirmek, tasfiye yolu ile izale etmek; safileşmek, tasfiye olunmak, temizlenmek; incelmek, zarifleşmek. ince, kibar, zarif; safi, has; dakik, tam. saflık, halislik, tasfiye; incelik, kemal, kibarlık; zariflik, nezaket. rafineri, tasfiyehane, şeker fabrikası; kalhane, kal ocağı. tekrar kullanılacak hale koymak, tamir edip yenilemek, düzeltmek; tekrar kullanılacak hale gelmek; tamir, ıslah, yeniden donatma. aksetmek, yansımak; ayna gibi hayalini göstermek; netice olarak vermek; düşünmek, tefekkür etmek. reflect on kusurunu göstermek. (fiz.) bir yüzeye çarpan ışıkla yansıyan ışık arasındaki oran. akseden; derin düşünen. reflecting circle (astr.) oktant cinsinden tam daire bir alet. reflecting telescope aynalı teleskop. çarpıp geriye veya başka yöne sekme; aksetme, yansıma, refleksiyon; aksettirilen şey, akis; üstüne atma, iftira, ayıplama, kınama; düşünme, tefekkür; fikir, düşünce. aksettiren, aksedici; aksettirilmiş; düşünceli, mütefekkir; düşünce mahsulü. reflectively aksederek; derin düşünerek. reflectiveness derin düşünme; aksetme niteliği. (bak.) reflectance. ayna, yansıtaç, reflektör; aynalı teleskop; ses aksettiren cihaz. geri çevrilmiş, ters, yansıyan; (fizyol.) elinde olmayarak vukua gelen; akis, yansımış şekil; (fizyol.) gayri ihtiyari vukua gelen hareket, refleks, tepke, yansı. reflex action gayri ihtiyari hareket, refleks. reflex center gayri ihtiyari hareketleri idare eden ve beyinde bulunan merkez, refleks merkezi. geriye çekmek veya bükmek; yansıtmak. yansıyabilir, aksettirilebilir. reflexibil'ity yansıma niteliği. (gram.) dönüşlü; dönüşlü fiil. dönüp geri akan. geriye akış, cezir haline geliş. kesilmiş ormanda yeniden ağaç dikmek. reforesta'tion yeniden orman yetiştirme. ıslah etmek, reform yapmak; yenileyip daha iyi hale koymak; ıslah olmak; nefsini ıslah etmek; ıslah, reform; nefsini ıslah. Reform Judaism ABD'de reformcu Musevilik. yeniden teşkil etmek, yeni şekle koymak, düzene koymak. nefis ıslahı, daha iyi vaziyete koyma veya girme; ahlakın düzelmesi; (bh) 16. yüzyılda Protestan kiliselerinin tesisi ile neticelenen dinsel devrim. ıslahat gerektiren; reşit olmayan sanıklara mahsus hapishane, ıslahevi. reformative ıslahat husule getiren. Kalvin öğretisini benimseyen. Protestan kiliseleriyle ilgili. ışınları kırmak. refract (İng.) angle kırılma açısı. refracting telescope mercekli teleskop. kırılma. kırılan. refractive index kırılma oranı. mercekli teleskop. inatçı, itaatsiz; kolay işlenemez, erimez. refractorily inatla. refractoriness inatçılık. from ile kendini zaptedip çekmek, bir şey yapmaktan çekinmek, kendini tutmak, sakınmak. şarkı nakaratı, nakarat nağmesi. kırılabilir. refrangibil'ity, refrangibleness kırılma kabiliyeti. tazelemek, yeniden canlandırmak, hayat vermek; dinlendirmek, serinletmek; kuvvetlendirmek (hatırayı) refresh oneself canlanmak; dinlenmek, tazelik kazanmak, serinlemek. refreshingly canlandırıcı surette. tazeleyici; tazeleyen veya ihya eden şey; (k.dili) içki; (huk.) tehir edilen veya fazlasıyle uzayan celse için avukata verilen ek ücret. refresher course eski bilgileri hatırlayıp yenilikleri öğrenmek için yapılan çalışma. canlandırıcı, hayat verici. taze hayat verme; canlandırma, canlanma; canlandırıcı veya dinlendirici şey; (çoğ.) yiyecek içecek şeyler. serinlik verici, soğutkan (ilaç veya içki); soğutucu veya dondurucu (kimyasal madde) soğutmak, buzdolabı içinde dondurmak veya donmak. refrigera'tion soğutma, serin tutma, dondurma. refrigerative soğutucu, dondurucu. buzdolabı, soğutucu. refrigerator car frigorifik vagon. (bak.) reave. yakıt ikmal etmek. sığınacak yer, sığınak; barınak. mülteci, diğer bir memlekete kaçıp sığınan kimse, sığınık. parlak, şaşaalı, muhteşem, revnaklı. refulgence, refulgency parlaklık, revnak, şaşaa. refulgently parlayarak, ihtişamla. alınmış parayı geri vermek, ödemek; tekrar para vermek; ödeme, ödenen meblâğ. ret, kabul etmeyiş veya olunmayış, imtina; ret cevabı; kabul veya reddetme hakkı. refusal of payment parayı ödememe. kabul etmemek, reddetmek, vermemek, razı olmamak; istememek, vaz geçmek; hendek veya çitten atlamayı istememek (at) refusable reddolunur. süprüntü; değersiz diye istenmeyen. yeniden fitil yerleştirmek. çürütme, yalanlama, tekzip. yalanlamak, delillerle çürütmek. refutable çürütülebilir. (kıs.) regent, region, register, regular. tekrar ele geçirmek, yeniden kazanmak; tekrar vâsıl olmak. krala ait, krala yakışır, şahane; muhteşem, mükellef. regally kral gibi, şahane olarak. mükellef ziyafetle ağırlamak, muhteşem ziyafet çekmek; canlandırmak, dinlendirmek; hoş vakit geçirtmek, eğlendirmek; ziyafette bulunmak; mükellef ziyafet; nefis yemek. regalement ziyafet, eğlence. kral tacı ve süsü; bir rütbe veya teşkilâta mahsus alâmet veya remiz; gösterişli kıyafet. kralllk, hükümdarlık, saltanat; kral hükümdarlığı veya üIkesi. dikkatle bakmak, dikkat etmek; itibar etmek, saymak; hürmet etmek, riayet etmek; addetmek, kabul etmek; dinlemek, dikkatli bakmak, dikkat etmek. as regards hakkında, hususunda. bakış, nazar; hürmet, saygı, riayet; itibar, sayma; mulâhaza, fikir. Give my regards. Selâm söyleyin. in regard to, with regard to nazaran, e gelince, hususunda. out of regard to hatırı için, e riayeten. without regard to bakmadan, ehemmiyet vermeden. düşünüp hatırlayan, iltifat eden. (edat) hakkında, hususunda. bakmayarak, ehemmiyet vermeden, önemsemeden. regardless of ne olursa olsun. regardlessly ehemmiyet vermeyerek, dikkatsizce. (İt.) sandal veya yelkenli gemi yarışı veya yarışları. hükümdarlık, krallık, saltanat; vekillik, kral naipliği; vekiller heyeti; vekillik müddeti. ahlak ve hareketleri ıslah olmuş; yeniden doğmuş; yeniden teşkil etmek, tamamen ıslah etmek; yeni hayata kavuşturmak; hidayete erdirmek, ihya etmek; tamir ve ıslah etmek, yenilemek; manen yeniden doğmak; düzelmek, iyileşmek. regenera'tion yeniden teşekkül, yeniden doğma, hidayete erme. regenerative ıslah edici, taze hayat verici. yeniden ihya eden kimse veya şey; kullanılmış gazın ısısından faydalanarak bazı ocaklarda içeriye verilen hava veya gazı ısıtmaya yarayan aygıt. vekillik eden; saltanat vekili; kral naibi; bazı üniversitelerde idare heyeti üyesi. regentship vekillik sıfatı. hükümdarını kasten öIdüren kimse, hükümdar katili veya katli. regici'dal hükümdar katli nev'inden. (Fr.) inhisar, tekel, inhisar idaresi; reji. (Fr.) rejim, idare, usul, sistem, nizam. idare; (tıb.) perhiz, rejim; (gram.) bir kelimenin kendisiyle ilgili başka bir kelimeyi biçimsel yönden etkilemesi. alay; alay teşkil etmek; tasnif etmek; sistematik şekle koymak. alaya ait. regimentals (çoğ.) askeri üniforma. hepsini aynı şekle koyma; tasnif etme, sistematik şekle koyma; murakabeye tabi kılma. diyar; üIke, memleket; mıntıka, bölge, havali, etraf; hava veya deniz tabakası; (anat.) bedenin belirli bir kısmı, nahiye. bölgesel, mıntıkaya ait veya mahsus. regionally bölgeye göre, mıntıka mıntıka. her teşekkülün kendi kendini idare etmesi; eyaletlere bölme taraftarlığı. kaydetmek, deftere geçirmek, tescil etmek; göstermek (hareket derecesi); basılmış sayfaları veya renkleri birbirine uydurmak; taahhütlü olarak göndermek; kaydolunmak, ismini sicile geçirmek; birbirine uygun gelmek; (k. dili) tesir etmek, sezilmek, anlaşılmak (söz, mana) defter, kütük, resmi kayıtlar defteri; sicil; kayıt, sicile geçirme; sesin veya çalgının yükseldiği derece; (müz.) kalın ve ince olmak üzere ses perdelerinden biri; odayı ısıtma veya soğutmada kullanılan alet, regülator; kaydeden alet. register of births doğum kütüğü. register office sicil dairesi. kaydedilmiş, kayıtlı, müseccel. registered letter taahhütlü mektup. registered nurse (A.B.D.) kayıtlı hemşire. registered tonnage ton olarak bir geminin yük veya yolcu taşıma istiabı, safi tonaj. (üniversitede) kayıt memuru, sicil memuru, sicil kâtibi. kayıt, tescil. kayıt, tescil; defterhane, sicil dairesi. (İng.) krallık tarafından tesis olunan kürsüye tayin olunan profesör. saltanata veya krala ait. regnal day kralın tahta çıkmasının yıldönümü. saltanat süren, hükmeden, tahtta olan; iktidarda olan. istifrağ etmek, kusmak, geri çıkarmak. pazarda veya panayırda tekrar kâr ile satmak için satın almak; böyle satın alınan şeyleri satmak. regrater ara komisyoncusu; pazarcı, kabzımal. geri dönme, geri çekilme, ricat. geri çekilmek, ricat etmek. regression ricat, geri çekilme. regressive geriye doğru, gerileyen. teessüf etmek, müteessif olmak, kederlenmek; pişman olmak, hasretini çekmek; esef, keder; pişmanlık; (eks.) (çoğ.) itizar, esef. send one' regrets davete gidemiyeceğini bildiren mesaj yollamak. regretful esef ve kederle dolu, kederli. regretfully esefle, acınarak, teessüfle. regrettable esefe lâyık. muntazam, nizamlı; kurallı, usule uygun, kaideye muvafık; (mat.) kenar ve açıları birbirine eşit; (bot.) muntazam; (ask.) nizami (asker); Katolik manastır sistemine mensup rahip, Katolik papazı; nizami asker; ABD siyasi partiye sadık olan üye. regular'ity intizam, nizam. reg'ularly muntazaman, düzenli olarak. intizama koymak, düzenlemek, usulüne uydurmak. regulariza'tion tanzim etme. nizama sokmak, tanzim etmek,düzenlemek, yoluna koymak, uydurmak; ayar etmek. regula'tion nizam, tanzim, düzen; kanun, talimat, astüzük; (çoğ.) tüzük, yönetmelik. regulative tanzim edici. regulator düzenleyici şey veya kimse; saat rakkası; (fiz.) düzengeç, ayarlayıcı alet; regülatör. Arslankalbi yıldızı. (çoğ.) reguli) yan tasfiye edilmiş maden. kusturmak, geri çıkarttırmak; istifrağ etmek. regurgita'tion kusturma. tamir etmek, onarmak; yeniden ehliyetini vermek; namus veya itibarını iade etmek, eski haklarını iade etmek. rehabilita'tion eski itibara iade, eski hale gelme. eski bir meseleyi yeniden tartışmak; eski bir meseleyi yeni isimle meydana çıkarma. bir piyesi prova etmek; alıştlrmak (aktör); nakletmek, hikâye etmek; ezberden okumak, inşat etmek; tekrarlamak. rehearsal piyes veya musiki provası. Almanya veya Alman hükümeti. First Reich 9. yüzyılda kurulup 1806'da yıkılan Kutsal Roma-Germen imparatorluğu. Second Reich 1871-1933 arasındaki Almanya imparatorluğu (1871-1919) veya Weimar Cumhuriyeti (1919-1933) veya her iki hükümet. Third Reich Adolf Hitler yönetimindeki Nazi Almanyası (1933- 1945) Reichsbank eski Alman Devlet Bankası. reichsmark eski mark. Reich stag eski Alman Millet Meclisi. maddeleştirmek, somutlaştırmak. saltanat, hükümet; hükümet müddeti; devir, asır; saltanat sürmek, hükümdarlık etmek; hakim olmak, hüküm sürmek. sarfolunmuş parayı tediye etmek, parasını geri vermek. reimbursement ödeme, masrafını iade. eks. (çoğ.) dizgin, yular; idare vasıtaları; dizgin ile idare etmek, dizginini çekmek; idare etmek. rein in, rein up dizginini çekip durdurmak. give rein to dizginini salıvermek, başıboş bırakmak. reinless dizginsiz, başıboş. tekrar bedenli olmak, yeni bedene girmek; yeni bedene sokmak (ruh) ruhun bir bedenden diğerine geçmesi, ruh sıçraması. (tek.), (çoğ.) ren (geyik), kuzey geyiği, (zool.) Rangifer tarandus. reindeer moss renlikeni, (bot.) Cladonia rangiferina. yeni kuvvet vermek, takviye etmek, imdat götürmek; fazla asker veya kuvvet göndererek takviye etmek; kuvvetlendirici şey. rein- forcement takviye; takviye için gönderilen asker. reinforced concrete betonarme. (çoğ.), (eski) böbrekler, böğürler, bel. eski mevkiine veya haline iade etmek. reinstatement eski mevkiine dönme. reasürans etmek; tekrar sigorta etmek. reinsurance reasürans. (parayı, geliri) yeniden yatırmak. tekrar çıkarmak, tekrar neşretmek; yeni baskı. tekrarlamak. reiterative tekrarlanan; az bir değişiklikle tekrarlanan kelime veya hece (bomboş gibi) kabul etmemek, reddetmek; secip defetmek, bir tarafa atıvermek. rejection reddetme, reddedilme. rejection slip editörden yazara gönderilen "kullanamayız" pusulası. sevinmek, memnun olmak, hoşlanmak, hazzetmek; sevinç göstermek; sevindirmek, memnun etmek. rejoicingly sevinerek, sevinçle. sevinç, sevinme; sevinç ifadesi, şenlik. tekrar kavuşturmak, yeniden birleştirmek; tekrar kavuşmak. cevap vermek, mukabelede bulunmak; (huk.) cevaba cevap vermek. (huk.) cevap; cevabın cevabı. tekrar gençleştirmek; canlandırmak, ihya etmek. rejuvena'tion yeniden gençleştirme, ihya. rejuvenescence yeniden gençleştirme; (biyol.) bazı alglerde olduğu gibi protoplazmanın hücre cidarını delip çıkması ve yeni cidarlar teşkil etmesi. yeniden nüksetmek, tekrar fenalaşmak; tekrar kötü yola sapmak, yeniden dalalete veya günaha sapmak; nüksetme, yeniden hastalanma; tekerrür, kötü hale dönme. relapsing fever (tıb.) Borelia grubuna ait şiddetli ve bulaşıcı bir humma. anlatmak, söylemek, nakletmek, hikâye etmek; bağlantı kurmak, münasebet tesis etmek; münasebeti olmak; ilgili olmak, bağlı olmak. anlatılmış, hikaye edilmiş; alâkası olan, akraba olan. münasebet, ilişki, alâka, bağıntı; nispet; akrabalık, hısımlık; akraba, hısım; anlatma, nakletme, nakil. relations (çoğ.) ilişki, geçim; akrabalar, çevre. relationship akrabalık, hısımlık; ilişki. nispi, izafi, göreli, bağıntılı; bağlı, ilişkin, dair; başkasına nispetle vaki olan, mensup; (gram.) nispi; akraba, hısım. relatively nispeten. relativeness nispet, münasebet. ilişkinlik, mensubiyet; izafet; nispilik; relativizm, bağıntıcılık, görecilik. theory of relativity (fiz.) Einstein tarafından bulunan izafet teorisi. hikaye eden kimse, anlatan kimse; (huk.) ele veren kimse, muhbir. gevşetmek, biraz salıvermek; zayıflatmak, yumuşatmak, hafifletmek; gevşemek, yumuşamak; dinlenmek, istirahat etmek, eğlenmek. relaxa'tion dinlenme, gevşeyip istirahat etme. yedek hayvan veya insan veya şey; elektrik düzenleyicisi; nakletmek; yedek değiştirmek suretiyle bir yerden diğer yere göndermek. re'lay race yedek değiştirme suretiyle yapılan koşu, bayrak yarışı. (huk.) tahliye etmek, terk ve feragat etmek; temize çıkarmak, borcunu affetmek; azat etmek, serbest bırakmak; kurtarmak. releasement tahliye, azat etme, bırakma. kurtarma; salıverme, terk ve feragat; (mak.) salıverme tertibatı; makinadan buharı salıverme. release from arrest (huk.) haczin kaldırılması, tahliye. göndermek, sürgüne göndermek, sürmek, muayyen bir sınıfa veya sıraya indirmek; tayin etmek; havale etmek. relega'tion sürgün; muayyen sınıfa indirme, havale. yumuşamak; acıyıp merhamet göstermek. yumuşamak bilmez, şefkatsiz, amansız. relentlessly merhametsizce. relentlessness merhametsizlik, insafsızlık. uygun, münasebeti olan, alâkalı, ilgili. relevance, relevancy münasebet, ilgi, alaka, uygunluk. güvenilir, itimat edilir, muteber, emniyetli. reliability, reliableness itimada lâyık olma. reliably güvenilir surette. güvenme, itimat, emniyet; tevekkül, istinat; istinat edilecek şey. reliant güvenen, itimat eden. kalıntı, bakıye; yadigâr, habra; mukaddes emanet; (çoğ.) bir azizin cesedi veya cesedinin bir kısmı veya eşyası. cinsi tükenmekte olan bir hayvan veya bitki türü. iç rahatlaması, ferahlama; kurtarma; yardım, bağış; imdat; çare, ilâç, derde derman; teselli; nöbetten çıkma, birisinin nöbet veya vazifesinin başkası tarafından alınması; nöbeti devralan kimse; heyk. kabartma, rölyef; (güz. san.) tecessüm ettirilmiş gibi görünen resim; arazinin gösterdiği kabarıklık, rölöve. relief map yükseklikleri gösteren harita. bring into relief açığa çıkarmak. high relief yüksek kabartma. low relief az mücessem kabartma. gönlünü ferahlatmak, sıkıntısını hafifletmek veya defetmek; kurtarmak, yardım etmek; nöbetini devralmak, yerine nöbete girmek; renk katarak güzellik vermek; hakkını vermek. relieve oneself dışan çıkmak. relievable yardım edilir, hafifletilir. (İt.) kabartma. din, iman; diyanet, din duygusu, dindarlık. religionism taassup; dindarlık taslama. religionist mutaassıp kimse. dindarlık taslama, sofuluk. dindar; dini, dinsel, dine ait; dini bir tarikata mensup; mezhebe ait; sofu, mutaassıp; çok dikkatli, sadakatli; rahip, rahibe. religiously dindarane, dini vazife imiş gibi. religiousness dindarlık. bırakmak, terketmek, -(den.) vazgeçmek, -(den.) elini çekmek; feragat etmek, davasından vazgeçmek. relinquishment terk, feragat. azizlerden kalma kemik gibi kalıntı ve andaçların saklandığı mahfaza. (çoğ.), (Lat.) fosil, taşıl, (bot.) eski devirlere ait kalıntı; (ark.) tarihten evvelki zamandan kalma taş aletler. güzel tat, lezzet; çeşni, koku; merak, meyil; salça veya hardal gibi lezzet veren şey; lezzet vermek; lezzetinden hoşlanmak, beğenmek, tadını iyi bulmak; lezzeti olmak, tatmin etmek, zevk vermek. istenmeden yapılan, gönülsüz, isteksiz, zorla yapılan. reluctance, reluctancy istemeyiş,gönül- süzlük, rızasızlık. reluctantly istemeyerek, gönülsüzlükle. (fiz.) elektrik cereyanına veya mıknatıslanmaya karşı direnç derecesi. tekrar aydınlatmak. ( "on" ile) güvenmek, itimat etmek. kalmak, durmak; baki kalmak; geri kalmak, gitmemek; değişmeyip olduğu gibi kalmak, mevcut kalmak, zail olmamak; fazla kalmak, elde kalmak. remains (çoğ.) bakaya, kalıntılar; ceset, cenaze; bir kimsenin ölümünden sonra basılan eserleri. bakıye, kalıntı, artan şey; (mat.) artan; (kitap, kumaş) değerini kaybetmiş diye ucuza satmak. (remade) yeniden yapmak. geri göndermek, iade etmek; bir mahpusun sorgusunu tamamlamadan başka soruşturma yapılmak üzere kendisini hapishaneye iade etmek; geri gönderme, bir mahpusu hapishaneye iade etme. söylemek, demek; dikkat edip görmek; işaret; söz; dikkat etme, görme, mülâhaza; mütalâa. dikkate değer; tuhaf, garip; olağanüstü, harikulade. remarkableness fevkaladelik. remarkably dikkate lâyık derecede, çok. boşandıktan veya dul kaldıktan sonra yeniden evlenmek. çaresi bulunur. remediably çaresi bulunur surette. çare kabilinden, çare bulan. çaresiz, ilaçsız. remedilessness çaresizlik. çare; ilaç, deva; (huk.) hakkın yerine getirilmesi için kanunun gösterdiği yol; çaresini bulmak, icabına bakmak, düzeltmek. hatırlamak, hatırda tutmak, unutmamak, hatıra getirmek, anmak, yad etmek. Remember me to him. Benden selam söyleyin. remembrance hatırlama, hatıra, zihin; hatırlama süresi; eks. (çoğ.) andaç; selam. remembrancer hatırlatıcı şey veya kimse; b.h. İngiltere'de yüksek bir hazine memuru. (çoğ.) remiges) kuş kanadı tüyü. hatırlatmak, hatırına getirmek. reminder hatırlatma; hatırlatan şey veya kimse. remindful unutmayan, hatırlayan; hatırlatıcı. (A.B.D.) hatırlamak, hatıralarını tekrarlamak. hatırlama, hatırda tutma, anımsama; hatırlanan şey, yadigâr; eks. (çoğ.) hatıralar, hatırat.reminiscent hatırlayan; hatırlatan; hatıra kabilinden. (huk.)feragat, vaz geçme; vaz geçip teslim etmek, feragat etmek. ihmalci; dikkatsiz, gafil; ağır, tembel. remissly ihmal ederek, dikkatsizlikle. remissness ihmal, kusur. affı mümkün, affolunur. remissibility af imkânı. af; vaz geçme, feragat; eksiltme, hafifletme, teskin. affetmek, bağışlamak; vaz geçmek (cezadan); (huk.) (davayı üst mahkemeden alt mahkemeye) iade etmek; havale etmek, para havalesi göndermek; şiddeti eksilmek, teskin olunmak, sükun bulmak. remitment af. remittal bağışlama, vaz geçme. remittance para havalesi, havale ile para gönderme. remittent (tıb.) artıp eksilen, azalıp (çoğ.)alan (humma) remitter affeden veya bağışlayan kimse; (huk.) birini mevkiine iade eden mahkeme kararı. bakıye, artık, fazla miktar; parça, kumaş parçası. şeklini değiştirmek, yeniden tanzim etmek (ev, apartman) sitem, serzeniş, paylama, protesto. sitemli, protesto eden; şikâyet eden kimse, protesto eden kimse. paylamak, serzeniş etmek, azarlamak, ihtar etmek; şikâyet etmek, protesto etmek. remonstra'tion protesto. remonstrative protesto kabilinden. remonstrator şikâyetçi kimse, protesto eden kimse. başındaki emici bir uzuv vasıtasıyle daha büyük balıklara yapışan bir çeşit balık, (zool.) Echeneis; mani, geciktirme. vicdan azabı, pişmanlık, nedamet. yeis derecesinde pişman olan. remorsefully nedametle, vicdan azabı çekerek. remorsefulness nedamet, vicdan azabı halinde olma. nedamet bilmez, merhametsiz, amansız. remorselessly insafsızca, acımayarak. remorselessness insafsızlık. uzak, ırak; yabancı, ecnebi; ayrı; pek az. remote control uzaktan idare (cihazı) remotely uzaktan. remoteness uzaklık. uzaklaştırma; yerinden çıkarma; izale, giderme, yok etme. tekrar ata binmek; tekrar mukavvaya yapıştırmak; sakat veya kaybolan atın yerine alınan binek atı. uzaklaştırılabilir, kaldırılır, azlolunur. removabil'ity, removableness uzaklaştırılabilme. kaldırılma, kaldırma, yerini değiştirme, nakil; yol verme, işinden çıkarma; ihraç. kaldırmak, defetmek, ortadan kaldırmak, uzaklaştırmak; öldürmek; başka yere nakletmek, yerini değiştirmek; azletmek; kesmek; izale etmek; gitmek, ev değiştirmek, başka eve nakletmek; uzaklaştırma; yer değiştirme; derece, fark derecesi. uzak, ayrı, alâkası olmayan. a first cousin twice removed kuzenin torunu. hakkını vermek, mükâfatını vermek, emeğinin karşılığını vermek. remunerable emeğinin karşılığının ödenmesi mümkün. remunera'tion karşılık, mükâfat, bahşiş, ücret, hak. karlı, kazançlı. remuneratively kazançlı olarak. remunerativeness kazanç temin etme. yenilenme, yeniden doğma; uyanma, intibah, canlanma; b.h. 14 ile 16'ncı yüzyıllar arasında Avrupa'da ilim ve sanat yeniliği, Rönesans; Rönesans üslubu. böbreklere ait; böbrekte bulunan. yeniden meydana gelmeye başlayan; yeniden doğan. renascence yeniden doğma veya hâsıl olma. (eski) rast gelmek, karşılaşmak (düşman); beklenmedik karşılaşma; çarpışma, düello; tartışma, müsabaka; rastlama. (rent) yırtmak, yarmak, çekip koparmak; yırtılmak, parçalanmak, yarılmak. karşılık olarak vermek; iade etmek, geri vermek; vermek; teslim etmek; göstermek (hesap); icra etmek; etmek, kılmak,- laştırmak, -landırmak; tercüme etmek, çevirmek; anlatmak, tabir etmek; eritmek (yağ); iade, tediye, ödeme; sıva. (Fr.) buluşma, buluşma yeri, randevu; sözleşip buluşmak. tercüme, tefsir; ifade etme, rol yapma; teslim. dininden dönmüş kimse; firari; dininden dönen; kaçan, firar eden; hain. iskambilde oyun kuralına aykırı hareket etmek; sözünü geri almak. yenilemek, yenileştirmek; yeni hayat vermek; tekrar başlamak, yeniden başlamak; tekrar etmek; tazelemek, canlandırmak, gençleştirmek; tamir etmek; eksiğini tamamlamak; müddeti uzatmak; yenilenmek; yeniden başlamak. renewable yenilenir. yenileme, tamir, tekerrür; abonenin yenilenmesi. (bot.) böbrek şeklinde (yaprak) kuvvete karşı direnen; inatçı; elastiki dirençli. buzağının işkembesinden yapılan peynir mayası. vazgeçmek, reddetmek, feragat etmek, terketmek, alâkasını kesmek; (iskambil) aynı renkten kâgıdı olmadığından başka renk kağıt oynamak. yenileştirmek, tazelemek, tazeleştirmek. renova'tion yenileme. şöhret, ün, nam, şan. meşhur, şöhretli, namlı. yırtık, yarık, gedik; ara açılması, dargınlık. kira; kira ile vermek; kiralamak; kira ile tutmak. rent charge kira üzerinden alınan vergi. rentfree kirasız, bedava. rent roll kiraya verilen mülklerin listesi. rent service kira yerine yapılan hizmet. rental kira bedeli. (bak.) rend. (Fr.) gelir, irat; (çoğ.) devlet tahvilatı. (Fr.) irat sahibi. terk ve feragat etme, vazgeçme, alâkasını kesme, feragat. renunciatory feragat kabilinden. yeniden işgal etmek. yeniden açmak, tekrar başlamak. yeniden sipariş etmek; yeniden tanzim etmek. yeniden teşkil etmek, düzenlemek; ıslah etmek. reorganiza'tion yeniden teşkil veya teşekkül; ıslah. (argo) şöhret, nam. kabartma çizgili yün veya iplik veya karışık kumaş. (kıs.) report, representative. (kıs.) Republic, Republican. gitmek, çekilmek. tamir etmek, onarmak; zararını telafi etmek, tazmin etmek; tamir, onarma; tazmin; (çoğ.) tamirat, onarım; iyileştirme, şifa verme. repairman tamirci. repair ship tamirat gemisi. repair shop tamirci dükkânı. in good repair iyi halde, tamirli. in bad repair fena halde, tamirsiz. tamiri mümkün. eks. (çoğ.) tazminat, tamirat, onarım. reparative tamirat veya tazminat kabilinden. hazırcevap sözlerle dolu konuşma. bölme, bölüm; yeniden bölme. yemek, taam; öğün. tekrar memleketine iade etmek; kendi memleketinin vatandaşlığına tekrar girmek; tekrar memleketine iade olunan kimse. repatria'tion kendi memleketine iade, kendi vatanına dönme. (repaid) geri vermek, ödemek; karşılığını yapmak veya ödemek; karşılığını vermek. repayable geri dönmesi mümkün, karşılığı yapılır. repayment yeniden tediye. kaldırmak (kanun), feshetmek, iptal etmek; fesih, iptal. repealable feshedilir, lağvı mümkün. tekrarlamak, tekrar yapmak, tekrar etmek; tekrar söylemek, bir daha söylemek; ezberden söylemek; (A.B.D.) aynı seçimde birden fazla oy kullanmak; tekrarlama, tekerrür; (müz.) nakarat; nakarat işareti. repeating circle (astr.) oktant nevinden tam daire. repeating decimal (mat.) tekrarlanan kesir. repeating method aynı aletle birkaç açıyı birden ölçme usulü. repeating rifle mükerrer ateşli tüfek. repeating watch düğmesine basılınca çalarak saati belirten cep saati. repeatedly tekrar tekrar, mükerreren. tekrarlayan şey veya kimse; düğmesine basılınca çalarak saati belirten cep saati; mükerrer ateşli silah; (A.B.D.) sabıkalı kimse, suçlu kimse, birkaç kere hapse girmiş kimse; elektromanyetik işaretleri otomatik olarak tekrar gönderen bir alet; (A.B.D.) aynı seçimde birden fazla oy kullanan veya buna teşebbüs eden kimse. defetmek, geriye atmak; püskürtmek; bağdaşmamak, uyuşmamak; reddetmek; nefret uyandırmak. repellent defedici, uzaklaştırıcı; haşaratlı defedici ilâç; bir çeşit sugeçmez kumaş. (bot.), (zool.) yerde yatan; (zool.) sürünen, sürüngen. pişman olmak, nadim olmak, tövbe etmek, istiğfar etmek. repentance pişmanlık, nedamet, tövbe. repentant pişman, nadim, tövbekar. yeniden iskân ettirmek; türü azalmış canlıları türetmek. geri tepme, seğirdim; yansılama, akis. repercussive geri tepip aksetmekten ibaret. repertuvar. hazırlanmış piyesler listesi; depo. repertory theater repertuvarındaki piyesleri, her biri birkaç hafta olmak üzere, oynayan tiyatro topluluğu. (mat.) zincirleme kesrin tekrar edilen kısmı. tekerrür, tekrar yapma veya söyleme; ezberden okuma veya okunma. repetitious tekrarlayan, mükerrer, özellikle gereksiz tekrarlar yapan. repetitive tekrarlamalı. başka bir şekilde ifade etmek. tekrar yerine koymak, yerine geçmek; bir şeyin yerine başka şey koymak veya bulmak; iade etmek, ödemek. replacement yerine koyma; bir şeyin yerine geçen veya konulan şey; bir başkasının yerine geçen kimse. halinden şikâyet etmek, can sıkılmak, üzülmek. tekrar doldurmak; tamamen doldurmak; türü azalmış canlıları türetmek. replenishment tekrar dolma veya doldurma; dolduran şey. dolu, tamamıyle dolmuş. repletion dolgunluk; (tıb.) kan dolgunluğu. (huk.) gaspolunmuş eşyanın geri alınması için açılan dava; bu suretle geri alma emri; kefalet. gaspolunmuş eşyayı kurtarmak. repleviable geri alınabilir, kurtarılabilir. ikinci nüsha, kopya, bilhassa eser sahibi tarafından yapılan kopya. katlamak; kopya etmek; cevap vermek; türemek; hücre bölünmesiyle çoğalmak. tersine katlanmış; katlanmış. savunanın cevabına davacı tarafından verilen cevap; aksiseda, yankı. cevap vermek; mukabele etmek; cevap, karşılık, mukabele. söylemek, anlatmak, nakletmek; rapor vermek veya yazmak; resmen malumat vermek veya yazmak; haber yaymak; haber vermek, şikayet etmek; kendi hakkında malumat vermek; rivayet, şöhret, şayia, söylenti; rapor, takrir, malumat; top sesi, patlama sesi. report card (A.B.D.) öğrencinin not karnesi. reportable hakkında rapor veya malumat verilebilir. reportedly rivayete göre. gazete muhabiri; muhbir. muhbirlik kabilinden; röportaj kabilinden. yatırmak; yatmak, dinlenmek, istirahat etmek; dayanmak, güvenmek; rahat, istirahat, dinlenme; emniyet, güven, sükun; ahenk. reposeful dinlendirici. teslim etmek, bırakmak, depo etmek, yığmak. repository hazine, mahzen, ambar; sırdaş. verevine dokunmuş kumaş. azarlamak, serzeniş etmek, tekdir etmek, şiddetle eleştirmek, kabahatli bulmak, suçlamak. tekdire layık, takbih edilir. reprehensibly tekdir edercesine. azar, paylama, serzeniş, tekdir. tekdir kabilinden. göstermek, tasvir et mek, resmetmek; anlatmak, söylemek, ifade etmek; taslamak, gibi göstermek; temsil etmek, simgelemek; rolünü yapmak; tarif etmek, açıklamak; yerine geçmek; numunesi olmak. representable temsil edilir. temsil etme veya edilme; simgeleyen şey, resim, suret; temsil, tiyatro oyunu, piyes; rol; başkalarını temsil etme hakkı; ifade, takrir; önerme; milletvekili seçim sistemi; vekiller heyeti. bir grup veya sınıfı temsil eden, numune olan; vekâlet nev'inden; taklit ve benzeme kabilinden; vekil, başkasını temsil eden kimse; mümessil; milletvekili, mebus, saylav. representative arts resim veya heykeltıraşlık gibi temsili sanatlar. House of Representatives (A.B.D.) Temsilciler Meclisi. baskı altında tutmak, bastırmak; uzaklaştırmak, menetmek; tutmak. repressible bastırılır, menolunur. baskı altında tutma, bastırma, hapsetme, tutma, baskı; üzücü ve bastırılmış anı ve isteklerin bilinçdışına itilmesi. bastırıcı, engelleyici; sıkıcı. repressively engelleyerek. (istenilmeyen bir şeyi) tehir etmek; sonraya bırakmak, tecil etmek; idam gibi cezayı tehir etmek; muvakkaten kurtarış; bir cezayı geçici olarak erteleme, cezanın tecili. azar, paylama, tekdir; azarlamak, tekdir etmek. tekrar basmak; yeni baskı. misilleme, misli ile mukabele, aynen karşılığını yapma. (İng.) kira gelirinden kanuni indirim ve ödemeler; (müz.) tekrarlama, nakarat. iftira etmek, sitem etmek, serzeniş etmek; ayıplamak, kınamak, şerefsizlik veya leke getirmek; ayıp, ar, rezalet; ayıplama, kınama; azar, serzeniş, sitem; leke, yüz karası olan kimse. reproachable ayıplanır, serzenişe lâyık. sitem dolu; azarlama kabilinden. reproachfully sitemli olarak. reproachfulness sitemlilik. tövbesiz, günahkâr, sefil, melun; kötü yola sapmış kimse, ahlâkı bozuk kimse; ebedi ceza vermek (günahkâra); uygun görmemek, tensip etmemek; lânetlemek. reproba'tion lânetleme; tensip etmeme; melunluk. tekrar işlemek. reprocessed wool kullanılmamış fakat bir defa örülüp sökülerek tekrar örülmüş yün. kopya etmek, suret çıkarmak; tekrar meydana getirmek; yeniden hâsıl etmek; tekrar çıkarıp göstermek; (biyol.) doğurmak, yavrulamak, çoğalmak, üremek; aynını yetiştirmek, türetmek; tekrarlamak, yeniden temsil etmek; hatırlamak. üreme; tekrar hâsıl etme veya husule gelme; hayvan veya bitkilerin üremesi. reproductive yeniden hâsıl eden veya olan; zürriyet hâsıl etme kabilinden. reproductive organs üreme organları. azar, tekdir, paylama, sitem. azarlamak, tekdir etmek, paylamak, serzeniş etmek, sitem etmek. sürüngen, yerde sürünen hayvan (yılan ve kertenkele gibi); alçak kimse; sürünen, yerde sürünen; sürüngenlere benzeyen veya onlarla ilgili; alçak, sefil, süfli. reptil'ian sürüngen. cumhuriyet; cumhuriyet hükümeti. republican cumhuriyete ait; cumhuriyetçi; (b. h.), (A.B.D.) Cumhuriyet Partisi üyesi. republicanism cumhuriyetçilik. tekrar neşretmek; tekrar yürürlüğe koymak (iptal edilmiş kanun veya vasiyetname) reddetmek, tanımamak; ödememek, kabul etmemek. repudia'tion reddetme, tanımayış. iğrenç, tiksindirici, çirkin; zıt, muhalif, karşıt. repugnance, repugnancy nefret, tiksinme, iğrenme; zıtlık, muhaliflik. hücum edeni geri püskürtmek, defetmek, tardetmek, kovmak; hücumu bozguna uğratma, hezimet, kovma. repulsion ret, kabul etmeme; itme, geri itme; defetme, defolunma; (fiz.) iteleme. iğrenç, tiksindirici; soğuk, yavan; uzaklaştırıcı. repulsively iğrenç surette. repulsiveness iğrençlik. itibara lâyık, muhterem, saygıdeğer. ad, şöhret, ün, itibar, şeref. saymak, kabul etmek; ad, şan, şöhret, itibar. namlı, şöhretli sayılan, farzolunan. reputedly rivayete göre. rica, dilek, niyaz, temenni, istirham; revaç, talep; istenilen şey; rica etmek, yalvarmak, niyaz etmek, istirham etmek, dilemek. a request for help yardım dileme. by request rica üzerine. grant a request bir ricayı kabul etmek. in great request çok aranır, çok revaçta. on request istenildiği zaman. Katoliklerde ölülerin ruhu için dua; (müz.) bu duaya mahsus ilahi; bir ölünün hatırasına yapılan merasim. (Lat.) Huzur içinde yatsın. Allah rahmet eylesin. (kıs.) R.l.P.) muhtaç olmak, ihtiyaç göstermek, gerekli bulmak; istemek, talep etmek. requirement gerek, icap, ihtiyaç. lazım, gerekli, zaruri, elzem (şey) talep, isteme, resmi emir; talep etmek, istemek, resmen istemek; mükellefiyete tabi tutmak. karşılığını verme, mukabele, karşılık, lâyığını verme. karşılığını yapmak veya vermek; mükâfat veya ceza vermek; telafi etmek, acısını çıkarmak. (İng.) kilisedeki altar masası arkasındaki perde. tekrar çalıştırmak, tekrar göstermek; tekrar veya ikinci defa koşmak; ikinci defa gösterilen filim veya piyes. (tek.), (çoğ.), (Lat.) şey, belirli bir şey, mesele, konu. res judicata (Lat.), (huk.) mahkemece karar verilmiş mesele. lağvetmek, feshetmek, iptal etmek, kaldırmak. ilga, fesih, kaldırma. emir, tebliğ. kurtarmak, imdadına yetişip kurtarmak; kurtuluş; kurtarış, imdadına yetişme. dikkatle arama, derin araştırma, inceden inceye tetkik; tetkik neticesinde çıkarılan eser; dikkatle araştırmak, ince tetkikat yapmak. (tıb.) yarıp parçasını çıkarmak. resection (tıb.) yarıp bir uzvun parçasını çıkarma. muhabbetçiçeği, (bot.) Reseda odorata. benzemek, müşabih olmak, andırmak. resemblance benzeyiş, müşabehet. bir şeyden dolayı kızmak, gücenmek, bir şeye içerlemek. bir şeye kızmış, gücenik. resentfully içerleyerek. kızma, gücenme, darılma, içerleme. (ecza.) rezerpin. yer ayırtma, ayırtılmış yer; açığa vurmama, fikrinin hepsini söylememe; hıfız, muhafaza, bilhassa şahsı için saklama; şüphe; şart, ihtiraz kaydı; (A.B.D.) bilhassa kızılderililer için ayrılmış arazi parçası. ihtiyaten saklamak, ilerisi için saklamak; hakkını muhafaza etmek. ihtiyat olarak saklanan şey; çekinip sıkılma ve açılamama; ilgisizlik, kayıtsızlık; ağız sıkılığı; (ask.), (çoğ.) yedek askerler; (çoğ.) yedek kuvvet; ihtiyat akçesi; orman olarak ayrılan araziç reserve air (biyol.) ciğerde daima bulunan hava kalıntısı. reserve fund ihtiyat akçesi. reserve of ficer yedek subay, ihtiyat zabiti. in reserve ihtiyat olarak saklanılmış. without reserve çekinmeyerek; şartsız. başka zaman veya muayyen bir kimse için saklanılmış; çekingen; ağzı slkı; vakur. su haznesi, su deposu, sarnıç, bent; hazne; havza; depoda saklanan ihtiyat eşya; hazne veya depoda saklamak. oturmak, ikamet etmek, sakin olmak, mukim olmak. oturma, ikamet; ev, mesken, hane, ikametgâh; yer; ikamet müddeti. declaration of residence ikamet beyannamesi. residence permit ikamet tezkeresi. bir sömürgede veya himaye altında bulunan bir memlekette hami devlet mümessilinin ikametgâhı; doktorluk ihtisas devresi. oturan, sakin, mukim; yerleşmiş; aslında bulunan; gelip geçici olmayan (kuş); bir yerde oturan kimse, yerli; bir sömürgede veya himaye altında bulunan bir memlekette hami devlet mümessili. ikamete yarar, içinde oturulur, ikamete mahsus. residential quarter bir şehirde ikametgahların çok olduğu semt. oturan, mukim (kimse), sakin. fazla ve artakalan, artık; artık, artan şey; (mat.) iki hesap sonucu arasındaki fark; gözlem ve hesap sonuçları arasındaki fark; (A.B.D.) tekrar kullanılan bir filim veya plak için ödenen para. fazla ve artakalan, artık. residuary clause (huk.) bir vasiyetnamede malın taksiminden sonra geriye kalan (kıs.)mın tahsisi hakkındaki hüküm. residuary estate mal bölümünden sonra açıkta kalan mülk. residuary legatee malın taksiminden sonra kalan servetin vârisi. kalan şey, artık, fazla şey; (huk.) ölmüş kimsenin bütün borçları ve vasiyetleri ödendikten sonra geriye kalan tereke. (çoğ.) -ua) artan şey; kimyasal bir işlemden artakalan madde, tortu; ölmüş bir kimsenin borç ve masrafları ödendikten sonra geriye kalan mal veya para. istifa etmek, çekilmek; vaz geçmek, terketmek, el çekmek; bırakmak, teslim etmek iade etmek; istifa edip bırakmak, feragat etmek. istifa, çekilme; istifa mektubu; teslim, tevdi; uysallık, teslimiyet, tevekkül. baş eğmiş, uysal, teslimiyet göstermiş. resignedly baş eğerek, uysallıkla, teslimiyetle. resignedness teslimiyet, uysallık. geri fırlama, seğirdim yapma; esneklik; çabuk iyileşme kabiliyeti. geriye fırlayan, seğirdim yapan; uzanıp (kıs.)alan, elastiki, esnek; çabuk iyileşir (bünye) sakız, çam sakızı, reçine. resiniferous sakız hasıl eden, sakız verir. resinol renksiz reçineli alkol; cilt kaşınmasına karşı kullanılan sarı bir yağ. resinous sakız nevinden, sakızlı, sakızdan çıkan. resiny sakızlı, sakız gibi. karşı durmak, mukavemet etmek; dayanmak, tahammül etmek; bir yüzeyi paslanma veya çürümeden korumak için sürülen bir madde; kumaş boyacılarının kullandığı tutkal gibi ve kimyasal tesire karşı gelen madde. karşı gelen, direnen, mukavemet eden (şey veya kimse) karşı konulabilir, dayanılabilir, mukavemet edilebilir. resistibil'ity mukavemet kuvveti, dayanma imkânı. mukavemet eden, mukavemet kabilinden, dirençli. resistivity mukavemet kuvveti, (fiz.) özdirenç. dayanılmaz, karşı durulmaz. mukavemet, direnme; karşı gelme; mukavemet eden kuvvet; (elek.) mukavemet, direnç, rezistans. resistance box (elek.) rezistans kutusu. resistance coil (elek.) rezistans bobini. passive resistance pasif direniş. pençe vurmak. erir, eritilebilir; çözülebilir. azimkar, kararlı, sebat ve metanet sahibi, kuvvetli; yiğit, cesur. resolutely azimle, kararlı olarak, sebat ve metanetle. resoluteness azimkârlık, azim, kararlılık, metanet; yüreklilik; cesaret. çözme; ayrışma; (müz.) çözüm; çözülüm; sebat, metanet, azim, karar; teklif, önerge, önerme, resmi karar; cesaret, mertlik. karar vermek, tasarlamak; karar vermesine sebep olmak; parçalara ayırıp incelemek; çözmek; halletmek, açıklamak; oy ile kararlaştırmak; iyi yönde değiştirmek; (müz.) çözmek; (tıb.) eritmek; karar, niyet, tasarlama. resolve on karara varmak. resolve one' doubts şüphelerini yok etmek. resolvable halledilebilir, çözümlenebilir. azimli, kararlı; kararvermiş veya verilmiş. bir şeyi öğelerine ayırma gücü olan; eritici madde; (tıb.) bir şişi gidermeye yarayan hazır ilâç. sesi aksettirme, yankılama; sesi uzatıp şiddetlendirme özelliği, tınlama. resonance box keman gövdesi gibi sesi şiddetlendiren kutu. resonant sesi aksettiren, yankılayan; tannan. çınlamak, yankılamak. sesi aksettirici alet veya cisim; elektrik akımını yankılayan cihaz. tekrar emmek. (kim.) reçineden alınıp boya veya ilâç imalinde kullanılan billursu bir bileşim. emme, emilme. gitmek, (sık sık) gitmek; ("to" ile ) baş vurmak, müracaat etmek, başka çare kalmayınca kullanmak. sık sık gidilen yer, ahalinin toplandığı yer, gezinti ve dinlenme yeri; mesire; çare, merci, baş vuracak yer, sığınacak yer; yardımına baş vurulan kimse; sık sık gitme. last resort son merci; son çare. summer resort sayfiye, yazlık, yazın gidilen yer. çınlamak, ses vermek, sesle dolmak, yankılamak; yayılmak, yaygın olmak. kaynak; çare; dayanak; (çoğ.) araçlar, olanaklar, mali vasıtalar; halletme yeteneği. inner resources manevi kuvvet. natural resources doğal kaynaklar. becerikli. (kıs.) respective, respectively, respondent. münasebet, yön, husus; hürmet, saygı, itibar, hatır sayma; uyma; (çoğ.) hürmetler, selâmlar, saygılar. pay one' respects saygılarını sunmak. with respect to, in respect to göre, konusunda, -e gelince . hürmet etmek, hürmete lâyık saymak; saygı göstermek; ilgisi olmak. respecter of persons kişilere rütbesine göre değer veren kimse. hürmete lâyık olma, itibar, saygınlık. hürmete lâyık; namuslu; hatırı sayılır, epeyce, hayli; ahlâk veya davranışları iyi; dış görünüşü iyi. spectably hürmete lâyık şekilde, namusu ile. hürmet gösteren, saygılı, hürmetkâr. respectfulness hürmetkârlık. her biri kendisinin olan, ayrı ayrı. They went to their respective homes. Her biri kendi evine gitti. respectively zikredildikleri sıra ile, birisi birine ve diğeri ötekine ait olmak üzere . teneffüs edilebilir. respirabil'ity teneffüs edilebilme . teneffüs, nefes alma, solunum; nefes, soluk. teneffüs olunan havayı ısıtmak veya temizlemek için ağız veya buruna geçirilen alet, respiratör. solunumla ilgili, solunumda kullamlan, solunumun sebep olduğu. respiratory system solunum sistemi. teneflüs etmek, nefes almak, soluk almak; dinlenip tekrar kuvvet ve cesaret bulmak. solunumu ölçen alet; tazyikli oksijen vasıtasıyle dalgıca temiz hava veren alet, respirometre . mühlet, tehir, geçici olarak erteleme; (huk.) idam hükmünün infazını geçici olarak erteleme; dinlenme vakti, tatil, paydos; alacaklının borçluya tanıdığı zaman; mühlet vermek, tehir etmek ertelemek . parlak, şaşaalı, göz alıcı resplendence, resplendency parlaklık, şaşaa . Kitabı Mukaddes okunduktan sonra cevap yerine söylenilen sözler; (mim.) bir kemerin ağırlığını karşılamak amacı ile duvar içine konan yarım direk veya sütun. cevap vermek; karşılık verme. respondence, respondency cevap verme, karşılık verme. respondent cevap veren, karşılık veren; cevap veren kimse; (huk.) savunan kimse (bilhassa boşanma davalarında) cevap; yanıtlama; tepki; papazın okuduğu şeye cevap olarak ahali veya okuyucuların terennüm ettiği veya soylediği parça. mesuliyet, sorum, sorumluluk. mesul, sorumlu; sağduyulu; itimada layık; borcunu ödeyebilecek durumda olan; mesuliyetli. They are responsible to me for the results So nuçlardan onlar bana karşı mesuldür. responsibly itimada layık olarak. cevap vermeye hazır, hevesli; uyumlu; cevap kabilinden, mukabele gibi. responsively hevesli olarak. responsiveness heveslilik. the (ile) kalan miktar, kalanlar, geri kalan (kıs.)ım. all the rest kalanların hepsi. as for the rest kalanına gelince. dinlenmek, nefes almak: rahat etmek, istirahat etmek; yatmak, oturmak; uyumak; ölmek; dayanmak, dayalı olmak; (huk.) bir davada taraflardan birinin davaya ait butün delilleri anlattığını bildirmek; güvenmek, itimat etmek; kalmak; dinlendirmek, rahat ettirmek; dayamak, yaslamak; koymak. His eyes rested on it Gözleri ona dikildi. rest'ingplace konak yeri; mezar. rahat, istirahat, dinlenme, yatma; oturma; sükun, hareketsizlik; uyku; asayiş, ruh sukunu; durak, dinlenme yeri; ölum; (müz.) fasıla, durak işareti, es; dayanak, dayanacak şey, mesnet .rest cure, rest treatment (tıb.) dinlenme usulü ile tedavi. rest day dinlenme günü (özellikle pazar günü) rest room tuvalet at rest hareketsiz; rahatta; olmuş. go to rest dinlenmek, yatmak lay to rest gömmek, defnetmek. whole rest (müz.) dörtlük es. lokanta. lokantacı. rahat verici, dinlendirici; rahat, sakin. restfully rahat rahat, sükunetle. restfulness rahat, sükün. kayışkıran, saban kıran, (bot.) Ononis hircina. dinlenme evi, konak yeri. (Lat.), (huk.) eski halin iadesi, eski hale getirme. bir şeyi sahibine iade etme; zararı ödeme; onarma. inatcı; sabırsızlanan, rahat durmaz. restively sabırsızlanarak. restiveness sabırsızlık. hiç durmayan, dinmeyen, hiç rahat durmaz: uyuyamaz, uykusuz: rahatsız: vesvessli: değişiklik isteyen, hareketsiz kalamayan. restlessly rahat durmadan. restlessness hareketsiz kalamama. onarma ve düzeltme; restore etme; yenileme, eski haline getirme, eski mevkiini iade etme: iyileşme; bir şeyi sahibine iade etme: bir şeyin asıl şeklini gösteren model. the Restoration İngiltere'de Restorasyon devri: 18. Lui devrinde Borbonların tekrar iktidarı ele geçirmeleri onaran ve düzelten, iyi hale koyan; ayıltıcı ilaç. iade etmek; geri vermek; eski haline koymak, onarmak, restore etmek, yenilemek: iyileştirmek, sıhhatini iade etmek, sağaltmak; eski mevkiini iade etmek; bozulmuş yerini onarmak (resim); zararı ödemek. restorable yeniden sağlanabilir; onarılabilir; iade edilir. tutmak, geri tutmak, zaptetmek, yasaklamak, sımrlamak. restrainable zaptedilebilir. menetme: tahdit, sınırlılık; tutukluluk: kendini tutma; sıkılma çekinme. restraint of trade ticareti kısıtlama veya narh koyma. kısltlamak, bağlamak, sınırlamak; elini bağlamak: tahdit etmek, hasretmek. restrictive kısıtlayıcı, bağlayıcı, sınırlayıcı. sınırlayan kural, şart, hudut sınırlama, kısıtlama, tahdit. (sık sık) in (ile) çıkmak meydana gelmek, varmak: sonuçlanmak: netice, sonuç, son, akıbet, semere, mahsul. meydana gelen, neticesi olan; sonuç; (fiz.) iki ayrı kuvvetin bileşkesi. hulasa, özet. eski halini almak; yeniden başlamak veya devam etmek; geri almak: yeniden kullanmaya başlamak. yeniden başlama veya devam etme: geri alma. tekrar çıkmak, tekrar baş göstermek: yeniden dirilmek. resurgence yeniden dirilme. resurgent yeniden dirilen. yeniden diriltmek; yeniden canlandırmak: mezardan çıkarmak; unutulmuş veya kaybolmuş şeyi yeniden meydana çıkarmak. kıyamet, yeniden dirilme veya diriltme; yeni hayat bulma, canlanma. .ölüyü diriltme ölü gibi olanı ayıltmak; batmış ve unutulmuş şeyi tekrar meydana çıkarmak. resuscita'tion canlandırma, canlandırılma, di- riltme. resuscitative diriltici, canlandırıcı . (-ted, -ting) ıslatıp yumuşatmak (keten veya yün) .perakende satış; perakende; perakende olarak satmak; ayrıntılarıyle anlatmak: tekrar anlatmak. alıkoymak tutmak, elinde bulundurmak; ücretle tutmak (avukat, uzman); akılda tutmak unutmamak. retainable .elde tutulabilir. retaining wall istinat duvarı. hizmetli; alıkoyan kimse: (huk.) avukat tutarken yapılan anlaşma; vekalet ücreti; tar. tımar ve zeamet sahiplerinin buyruğunda bulunup bazı hizmetlerle yükümlü kimse. dengiyle karşılamak, misillemek: intikam almak. retalia'tion misilleme, kısas, aynen karşılığını yapma. retaliative, retaliatory misilleme kabilinden. geciktirmek; tehir etmek, geriye bırakmak; gecikmek; tehir; gecikme, geciktirme. retarda'tion tehir, geciktirme; geciktiren şey; gecikme süresi. retardative geciktirici. kusmaya çalışmak, öğürmek. öğürme, kusma. (çoğ.) retia) (anat.) şebeke, ağ (sinir) (retold) tekrar anlatmak; yeniden saymak. alıkoyma, hatırlama yeteneği, zihinde tutma; (tıb.) idrar tutulması. alıkoyan tutan; hatırda iyi tutan. retentively iyice hatırda tutarak. retentiveness iyice hatırda tutma. retentiv'ity tutma kabiliyeti; (fiz.) mıknatısiyeti tutma kabiliyeti. ağız sıkılığı, sır saklama, sükut etme, susma. sır saklayan, ketum, çok konuşmaz, suskun. dürbünün göz merceğine yerleştirilen çizgi veya telden ibaret ağ. ağ şeklinde, ağ gibi, karışık, dolaşık. ağ şekline koymak; şebeke gibi göstermek veya yapmak; ağ gibi, şebekeli; (bot.) ağsı, retikulat. reticulation şebekeleşme, ağ gibi olma. kadına mahsus ufak el çantası. ağ, şebeke; (anat.) ağcık, ağ, retikül; (zool.) gevişgetiren hayvanların ikinci midesi, börkenek. ağ gibi, ağ şeklinde. (anat.) ağtabaka, retina. detached retina kopuk ağtabaka. yüksek mevki sahibi birinin refakatinde bulunan heyet, maiyet. çekilmek, bir köşeye çekilmek, kendi odasına çekilmek; yatmaya gitmek emekliye ayrılmak, geri çekmek (askeri); tedavülden çıkararak karşılığını ödemek (bono); gümrükten çekmek (malını); emekliye ayırarak hizmetten el çektirmek; (beysbol) vurucuyu oyun dışı etmek, çeliciyi yandırmak. münzevi; tekaüt, emekli. retired list emekliler listesi. işten çekilme, tekaütlük, emeklilik; inziva yeri, inziva. utangaç, sıkılgan, çekingen. (bak.) retortion. isnada veya siteme karşı isnat veya sitemle cevap vermek; sert cevap vermek; karşılık vermek; karşılık, cevap; kötü sözü sahibine iade etme, mukabele. the retort courteous nezaketle verilen aksi cevap. (kim.) imbik; imbikte ısıtarak damıtmak. arkaya doğru ;bükme veya eğme; (huk.) aynı ile mukabele,misilleme. düzeltmek, yeniden tashih etmek; yeniden gözden geçirmek; (foto.) rötuş etmek; rötuş edilen şey. bir çizginin üstünü tekrar çizmek; izini takip ederek geriye veya kaynağına gitmek. retraceable izi takip olunabilir, izlenebilir. geri çekmek; sözünü geri almak. retractable geri alınabilir. retractation sözünü geri alma; cayma, sözünden dönme. retraction geri çekme veya çekilme; sözünü geri alma. retrac- tile geriye veya içeriye çekilebilir. retractive geri çekici; sözünü geri alma kabilinden. lastik kaplamak; kaplanmış lastik; (argo) mesleğini değiştiren kimse. çekilmek, geri çekilmek; düşman önünden çekilmek, geri kaçmak; geriye kaçırmak, geriye çekmek; geriye çekme veya çekilme, geriye kaçma; geri çekilme işareti; inziva köşesi, çekilecek yer, sığınak; tımarhane; şifa yurdu; koy evi, tenha yer; sohbet için bir kenara çekiliş. a retreating chin basık çene. beat a retreat geri çekilmek, kaçmak. in full retreat tam çekilme halinde. azaltmak, kısmak, indirmek; gidermek, kaldırmak. retrenchment tasarruf, idare; kale veya metrisin iç tarafında yapılan hendek veya metris. karşılıkta bulunma; mükâfat veya ceza verme; günah cezası. retrib'utive, retributory ödül veya ceza verme eğiliminde, ödül veya ceza kabilinden. tekrar ele geçirilebilir, tekrar yerine getirilebilir, kazanılabilir, düzeltilebilir. tekrar ele geçirmek; tekrar kazanmak veya düzeltmek; tazmin etmek, çaresini bulmak; bulup getirmek (köpeğin yaralı veya ölü avı bulması gibi); tekrar ele geçirme; düzeltme; tazmin; avı bulup getirme. retriever vurulmuş avı bulup getirmek için özel olarak terbiye edilmiş köpek. tepki yapmak; (huk.) evvelce olanları da kapsamak. tepki, reaksiyon; (huk.) evvelce olanları kapsama. evvelce olanı kapsayan (kanun) retroactively evveliyatı kapsayarak. iade etmek, geri vermek; geri çekilmek. geri dönme, geri çekilme; geri verme, iade, ilk sahibine verme; gerileme. retrocessive geri verme kabilinden. geriye bükük. retroflex'ion geriye dönme veya kıvrılma; (anat.) rahmin ters dönmesi. geriye doğru giden, gerileyen; karşıt; yozlaşan; (astr.) hareket etmeyen yıldızlara göre doğudan batıya dogru gider gibi görünen; geriye gitmek; yozlaşmak; (astr.) doğudan batıya doğru gerileme devimi. gerilemek, geriye gitmek; bozulmak, yozlaşmak. retrogres'sion geri gitme, gerileme; bozulma, yozlaşma. retrogres'sive gerileyici; yozlaşan. retrogressively geri giderek, gerileyerek; bozularak, yozlaşarak. uzay gemisi veya roketin hızını kesen yardımcı roket. geriye doğru eğik, arkaya doğru bükülmüş, geriye dönük. retrorsely geriye yönelerek. geçmiş şeyleri düşünme; geçmişe bakış; geçmiş şeyleri hatırlamak, geçmişi düşünmek. retrospec' tion geçmiş şeyleri hatırlama, geçmişi düşünme. geçmişi hatırlayan; geçmişi ele alan; geriye dönük; (huk.) önceyi kapsayan, makabline şamil. retrospectively geçmişi hatırlayarak; (huk.) makabline şamil olarak. ucu yukarıya doğru kalkık (burun) geriye çevirme veya çevrilme; geriye bakış. yeniden yargılamak. geri dönmek, geri gelmek, geri gitmek, avdet etmek; eski sahibine dönmek; yanıtlamak, cevap vermek; mukabele etmek; geri getirmek; geri göndermek, iade etmek; ödemek; (kar) sağlamak, getirmek; (tenis) iade etmek (topu); resmen ilan etmek veya bildirmek. return thanks teşekkürlerini bildirmek; şükretmek. return to dust ölmek, toprak olmak. returnable iade edilebilir; depozitli şey (şişe) dönüş, geri dönüş, geri geliş, geri gidiş, avdet; geri getirme; geri gönderme, iade; eski haline dönüş; tekrar tutma, nüksetme; tekrar olma; kâr, kazanç, hasılât, faiz; resmi rapor; (çoğ.) istatistik cetveli. return address gönderenin adresi. return game, return match revanş maçı. return ticket (İng.) gidiş dönüş bileti; (A.B.D.) dönüş bileti. by return mail, (İng.) by return of post ilk posta ile (cevap), hemen, akabinde. in return for karşılık olarak. (bot.) çökük, tepesi yuvarlak ve hafif girintili (yaprak) tekrar kavuşma, yine birleşme; yeniden bir araya gelme. (revved, -ving) bir dönüş, çevrim, devir (motor); ("up" ile) hızını değiştirmek (motor) (kıs.) Revelation, Reverend. (kıs.) revenue, revised. yeniden değerlendirmek. revalua'tion yeniden değerlendirme. tamir etmek, yenileştirmek; ayakkabının yüzünü değiştirmek. (mim.) pencere veya kapı çerçevesinden duvarın kenarına kadar olan kısım, açıt yanağı. ifşa etmek, açıklamak, açığa vurmak; göstermek; ilham yoluyle bildirmek. revealment açıklama. (ask.) kalk borusu. cümbüş etmek, eğlenip oynamak; cümbüş, eğlence, şenlik. reveller cümbüş eden kimse. gizli şeyi gösterme veya söyleme; gizli şeyin meydana konması; ifşa, açığa vurma, keşif; (ilah.) Allah tarafından verilen ilham, vahiy; b.h. Kitabı Mukaddes'in son cüz'ü, Vahiy Kitabı. şenlik, neşeli ve gürültülü toplantı, eğlenti. geri dönen kimse veya şey; hayalet. öç almak, intikam almak, hıncını çıkarmak. öç, intikam; kin, intikam arzusu; öç alma fırsatı. revengeful intikam alıcı, kinci. gelir, irat, varidat; bir hükümetin yıllık geliri; varidat dairesi. revenue cutter gümrük kaçakçılığına engel olmak için kullanılan silahlı deniz motoru; gümrük muhafaza gemisi. revenue office maliye tahsil şubesi. revenue stamp damga pulu. public revenue devlet geliri. aksettirmek, aksolunmak, yankılamak, yankılanmak, geri vurmak, geri tepmek, yansımak. reverbera'tion yankılama, yansıma; yankı, yansı, akis. reverberator aksettirici alet; yansıtaç, yansı lambası. yankı meydana getiren; yansımalı. rever- beratory furnace uzun alevli fırın, yansımalı fırın. hürmet etmek, saymak, saygı göstermek. hürmet, ihtiram, saygı, ululama; huşu; hürmet etmek, saygı göstermek, ulu tutmak, yüceltmek, huşu göstermek. your Reverence saygıdeğer efendim (papaz veya vaizlere hitapta kullanılır) hürmete layık, saygıdeğer, sayın, muhterem (papaz veya vaizlerin lakabı olarak kullanılır; (kıs.) Rev) hürmetkâr, saygılı, riayetkar, hürmet gös- teren, hürmetten ileri gelen. reverently, rev- erentially saygı ile, huşu ile, ihtiramla. dalgınlık, derin düşünüş;hayal. devrik yaka gibi astarını gösterecek şekilde katlanmış elbise kısmı. tersine çevirme; (huk.) kararın bozulması. aksi, arka, ters, tersine dönmüş; terslik yapan. reverse curve "S" şeklinde demiryolu hattı dönemeci. reverse frame (den.) ters posta. reverse side ters taraf. reverse turn ters tarafa dönüş. reversely tersine, aksi olarak, bilâkis; diğer taraftan. ters çevirmek, tersine çevirmek; yerlerini değiştirmek; iptal etmek, feshetmek; tersine hareket ettirmek; tersine dönmek; geri vitese almak. ters taraf, arka taraf; ters, aksi, zıt olan şey; durumun kötüleşmesi, aksilik, felâket; (mak.) geri çevirme, tornistan; geri vites. tersine çevrilebilir. reversibil'ity, reversibleness tersine çevrilebilme. reversibly tersine çevrilerek. eski haline veya inancına dönme; ters yöne dönme; (biyol.) iki veya daha fazla kuşak boyunca görülmemiş olan ilkel özelliklerin yeniden belirmesi; (huk.) tekrar intikal; bir mülkün bir veya birkaç kişinin kullanımına geçtikten sonra başka belirli bir kimseye kalması. reversional, reversionary tekrar intikaline ait. geri gitmek, dönmek; tekrar intikal etmek, ait olmak; geri dönen kimse, özellikle eski dinine dönen kimse. eski mevkiini iade etmek; eski sahibine dönmek. (-ted, -ting) toprak kaymasına engel olmak için meyilli duvar çekmek, kaplama duvarı yapmak. revetment istihkâmların dış kaplaması. yeniden gözden geçirme, bir daha inceleme; yeniden yoklama, resmi teftiş; eleştiri, tenkit; edebiyat ve fikir mecmuası; (huk.) bir davanın temyiz mahkemesince yeniden incelenmesi. court of review yargıtay, temyiz mahkemesi. pass in review geçit töreni yapmak. subject to review ileride değiştirme şartıyle. yeniden incelemek, bir daha dikkatle muayene etmek; eleştiri yazmak; (askeri kuvvetleri) teftiş etmek; (huk.) (mahkeme kararını) yeniden incelemek; tekrar gözden geçirmek. eleştirmen, tenkit yazarı. sövmek, yermek, küfür savurmak. tekrar gözden geçirip düzeltmek; (İng.) tekrarlamak (ders); değiştirmek; düzeltme, yeniden gözden geçirme; (matb.) ikinci prova. düzeltme, tashih; düzeltilmiş baskı. revisionist değişiklik taraftarı (öğreti veya siyaset konusunda) tashih edici, düzeltici. yeniden canlanma, taze hayat bulma; ayılma, kendine gelme; yeniden revaç bulma; uyanma, uyanış; yeniden uyanan merak; dini inançları kuvvetlendirici toplantılar serisi. revivalism inançları canlandırmak üzere yapılan heyecanlı dinsel toplantıların tuttuğu yol. revivalist halkı dini uyanışa teşvik eden vaiz. yeniden canlanmak, taze hayat bulmak; eski halini bulmak; canlandırmak, taze hayat vermek, ihya etmek; eski kuvvetini yerine getirmek; tekrar rağbet kazandırmak; tazelemek, yeni alâka uyandırmak. yeni hayat vermek, yeniden canlandırmak. revivifica'tion diriltme, canlandırma. geri alınabilir; feshedilebilir. müsaade veya imtiyazın geri alınması; fesih, hükümsüz kılma, iptal. fesih veya iptal kabilinden. geri almak, hükümsüz kılmak, feshetmek, iptal etmek; sözünü geri almak; (iskambil) kurallara aykırı olarak aynı renkten kâğıt oynamamak; (iskambil) aynı renkten kağıt oynamayış. isyan etmek, ayaklanmak; karşı gelmek; ("at" veya "against" ile) tiksinmek; isyan, ayaklanma; şiddetli anlaşmazlık halinde olma. tiksindirici, iğrenç, korkunç. revoltingly tiksindirici surette. (bot.) geriye veya aşağıya doğru kıvrılmış (yaprak kenarları) dönme, devir; bir cismin bir merkez etrafında dönmesi; bir gezegenin güneş etrafında dönmesi; devir süresi, devre; inkılâp, devrim, fikir devrimi, hal ve kıyafetlerin değişmesi; devlet yönetiminin tamamen değiştirilmesi; ihtilâl, isyan. revolutionism devrim taraftarlığı. revolutionist devrimci, inkılâpçı. revolutionize tamamen değiştirmek. devrim kabilinden, inkılâpçı, devrimci; ihtilâlci; devrimci veya inkılâpçı kimse; ihtilâlci kimse. döndürmek, çevirmek; devrettirmek; dönmek, devretmek; bir devre içinde dönmek; mutalaa etmek, düşünmek. tabanca, mükerrer ateşli tabanca, altıpatlar, revolver. döner, devir yapan. revolving door döner kapı. revolving fund döner sermaye, işleyen para; daima ödünç verilip iade edilen para. revolving light döner fener. çeşitli dans ve oyunlardan meydana gelen sahne gösterisi, revü. duygularda ani ve kuvvetli değişiklik; şiddetli çekilme. mükâfatlandırmak, mükâfatını vermek, ödül vermek; karşılığını vermek; gönül okşamak; taltif etmek; mükâfat, ödül, karşılık; ücret, bahşiş. rewardable mükâfatlandırılabilir. yeniden tel döşemek. tekrarlamak; yeni kelimelerle söylemek. (Lat.) kral, hükümdar. Reykjavik, İzlanda'nın başkenti. eski bir hayvan hikâyesinde tilkinin adı; (k. h.) tilki. (biyol.) çoğu insanların kanında bulunan pıhtılaştırıcı bir madde. Rh negative içinde bu madde bulunmayan. Rh positive içinde bu madde bulunan. (bak.) rachis. (şiir) inşat etmek; bir şeyden fazla heyecanla bahsetmek. rhapsodist (şiir) inşat eden kimse, bir şeyden fazla şairane şekilde bahseden kimse. rapsodi; muhtelif parçalardan düzenlenmiş eser; heyecanlı ve duygusal konuşma. rhapsodical heyecanlı. rhapsod'ically heyecanla. Güney Amerika'ya mahsus üç parmaklı devekuşu, (zool.) Rhea americana; b.h. Satürn gezegeninin beşinci uydusu. fiilden türetilmiş (kelime); kelime yapımına ait. Ren ırmağına veya çevresine ait; Ren şarabı. maddenin sıvı halindeki özelliklerini inceleyen ilim dalı. (elek.) direnç aygıtı, reosta. su akımının etkisine tepki olarak bir organizmanın hareketi. su akımının etkisiyle bir organizmanın büyümesi veya yaptığı tepki. Hindistan'a mahsus (kıs.)a kuyruklu bir çeşit maymun, (zool.) Macaca mulatta. Rhesus factor (bak.) Rh factor. belâgat ilmi, konuşma sanatı. güzel söz söylemeye ait; güzel söz söyleme sanatına ait. rhetorical question cevabı beklenilmeyen ve etkili olsun diye kullanılan soru. rhetorically belâgat ilmine göre, belâgatli olarak. belagat ilmi âlimi veya hocası; güzel konuşma ustası, hatip; belâgatli hatip veya yazar. (eski) nezle. rheum'y nezle kabilinden, nezleli. romatizmayla ilgili, romatizmalı; romatizmalı kimse. rheumatic fever ateşli romatizma. romatizma, yel. (tıb.) romatizmaya benzer, romatizma kabilinden; romatizmalı. rheumatoid arthritis romatizmal arterit. (anat.) buruna ait; genizden veya burundan gelen. Ren nehri. Rhine wine Ren şarabı. Ren nehrinin batısındaki Alman toprakları; Renanya eyaleti. suni elmas, elmas taklidi madde. (tıb.) burun iltihabı, iç burun zarının iltihabı, burun nezlesi. (k.dili) gergedan; (argo) para. (önek) burun. gergedan, (zool.) Rhinoceros unicornis. rhinocer'ial, rhinocerot'ic gergedana ait. (tıb.) estetik burun ameliyatı. rhinoplas'(tic.) bu ameliyata ait. (tıb.) burnun içini muayeneye mahsus ayna. (bot.) rizom, yeraltı gövdesi, kök gövde . (zool.) kökbacaklı. Rodos adası. Rodezya. (kim.) .rodyum. rododendron, açalyaya benzer bir bitki. eşkenar dörtgen. rhombic eşkenar dörtgen şeklinde. karşılıklı kenar ve açıları eşit olup dik açısı bulunmayan paralelkenar. rhomboi'dal böyle bir paralelkenar biçiminde . (tıb.) soluk alırken çıkan hırıltılı ses. ravent., (bot.) Rheum of ficinale: (ecza) ravent kökünden yapılan bir müshil veya kuvvet ilâcı: (argo) kavga, meydan kavgası. rhubarby raventli, ravende benzer. garden rhubarb papaz ravendi, (bot.) Rheum rhaponticum wild rhubarb keçikulağı. (den.) kerte, pusulanın 32 kısmından her biri; bütün meridyenleri aynı açıda kateden hat. kafiye, uyak; şiir; kafiyeli şiir yazmak. without rhyme or reason mantıksız olarak, hiç mantığa dayanmadan. nursery rhymes küçük çocuklara mahsus şiirler. vezin: ahenkli üslup: şiir ve müzikte ahenk, ritim, düzen, düzenlilik; ahenkli hareket: ahenk, uyum. rhythmical mevzun, ahenkli, uyumlu, düzenle, ritmik. rhythmically ahenkli olarak gülen, neşeli; güler yüzlü. (-bed,- bing) kaburga kemiği: etin kaburgadan olan kısmı, pirzola: (bot.) yaprak damarı: (den.) posta, ıskarmoz, kaburga; saka zevce; (argo) (şaka): çubuklarla desteklemek, lata ile kuvvetlendirmek; (den.) ıskarmoz koymak; (argo) alay etmek . (nad.) ağzı bozuk adam; ağzı bozuk, küfürbaz, bayağı. ribaldry kaba dil. kaburgalar: (den.) ıskarmozlar . (eski) riband kurdele: şerit: yazı makinasının şeridi; (çoğ.), (k. dili) araba atının dizgini; şövalyelik nişanı olan kurdele parçası. blue ribbon (bak.) blue . torn to ribbons lime lime olmuş ribbon. fish kâğıtbalığı, (zool.) Trachypterus. (biyol.), (kim.) B2 vitamini. patates veya diğer sebzeleri ince deliklerden tazyikle geçirip ufaltmak. ricer patates ve diğer sebzeleri deliklerinden geçirerek ezmeye yarayan mutfak aleti. pirinç, (bot.) Oryza sativa: çeltik: (rice cooked with oil) pilav. rice flour pirinç unu. rice milk sütlaç. rice paper pirinç kağıdı, çeltik sapından yapılmış kâğıt. rice pudding bir çeşit sütlaç. zengin, servet sahibi: mümbit, bitek, verimli, bereketli; bol, çok: mükellef: lezzetli, yağlı, ağır; parlak (renk); gür, dolgun (ses); tuhaf, hoş, nükteli. the rich zenginler, servet sahipleri. riches zenginlik, para, servet, mal. richly zengince; bol bol; fazlasıyle; ağır bir şekilde rich'ness (I.) zenginlik; yağlılık. saman veya kuru ot yığını, özellikle üstü örtülü büyük yıgın; kuru ot yığmak. (tıb.) raşitizm. raşitizm hastalığına tutulmuş, raşitik; sarsak, düşecek gibi. süs olarak kullanılan ve zikzak şeklinde yapılmış yassı şerit, bir çeşit sutaşı . (bak.) jinriksha . taş parçasının su yüzünde sekerek gitmesi; top güllesinin sekerek gitmesi için kullanılan ateşleme metodu; sekerek gitmek. kuş gagasının açılma genişligi; ağız açıklığı. (gen.) of( ile) kurtarmak; (eski) defetmek, gidermek. be rid of, get rid of başından defedip kurtulmak. rid'dance kurtuluş, kurtulma. good riddance belâdan iyi kurtulma. muamma, bilmece; bilmece çözmek; bilmece ile söylemek. kalbur: kalburla elemek; kalbur gibi delik deşik etmek. (-rode, -ridden) at veya başka hayvana binmek, arabaya binmek, araba ile gitmek; su üstünde gitmek, yüzmek (gemi); binilmesi rahat olmak; binip kullanmak veya sürmek; zorla yönetmek, huküm sürmek: binip gitmek; bindirmek; binme, biniş: atla gezme; atla gezinti yeri veya yolu. ride a wave dalga ile sürüklenmek. ride for a fall hayal kırıklığna doğru gitmek, felâkete sürüklenmek .He is riding high Bütün işleri yolunda. rid'able binilebilir. binici, süvari; ilâve, ek, özellikle kanun tasarısı eki. sırt, bayır: dağ sırası kabartma çizgi: çatı sırtı; sırt haline koymak. ridge beam çatı direği. ridge'pole çatının yatay direği. ridge tile çatı sırtına mahsus kiremit. ridge'way bayır sırtı boyunca giden yol. ridg'y sırtlı, sırt gibi: kabartma çizgileri olan. eğlenme, istihza, alay: alay konusu; istihza etmek, alay etmek, gülmek, eğlenmek. gülünecek, gülünç: maskaralık nev'inden: tuhaf, saçma. ridiculously maskaraca, gülünç surette. ridiculousness tuhaflık, gülünçlük. (İng.) kaza, ilçe; Kanada bir mebusun temsil ettiği seçim bölgesi. biniş: binicilik: binek: yolculuk veya binicilikte kullanılan. riding habit kadın için binici elbisesi. riding hood kadın biniciye mahsus başlık. riding master binicilik hocası. riding school binicilik okulu. riding whip süvari kamçısı. (çoğ.)-ti) yeniden yazma veya düzenleme (eser); adaptasyon. mebzul, bol; olagelen, geçer, hüküm süren rife with dolu. (müz.) cazda kısa tema. (A.B.D.) akıntıya mani olan su altlndaki kumluk veya kaya; engelin etkikisiyle sığlaşan ve karışık durum alan akıntı: (iskambil) kâğıt karıştırma: (iskambil) kâğıt karıştırmak, sayfa karıştırmak. altınla karışık kumu ayıran ızgara . ayaktakımı: kötü ve bayağı şeyler, döküntü, süprüntü. yivli silâh, namlusu yivli tüfek: (çoğ.) şişhaneli askerler, tüfekli erler. rifle corps piyade alayı. rifleman /şişhane neferi, tüfekli er. rifle pit piyade siperi .rifle range poligon . .top veya tüfek namlusu içine yiv açmak. rifled namlusu yivli. .soymak, soyup soğana çevirmek yağma etmek, talan etmek . yarık, gedik, çatlak; ara açılması: yarmak, çatlatmak, gedik açmaik. donatmak, giydirmek; teçhiz etmek; (den.) donatmak (gemi); donanım, arma; takım: at ile beraber araba takımı: kıyafet, kılık. rig the market piyasayı tedirgin etmek. Riga, Letonya'nın başşehri. iki kişi ile oynanan oynak bir dans: bu dansın havası. (astr.) Orion burcunda bulunan parlak ylldız . armador: vinççi: makara ve benzeri teçhizat kullanmakta usta kimse . geminin arması, donanım. doğru, düz: doğrulu, dik: haklı, âdil, insaflı: uygun, münasip: doğru, gerçek, gerçeğe uygun, durüst; iyi, sağlam; sağ (taraf); .doğru, adaletli olarak, adalete uygun şekilde; dosdoğru; doğruca; pek, çok; hak; adalete uygunluk; hakikat; doğruluk, dürüstlük; sağ taraf; yetki; (pol.) sağ kanat; hakkını yerine getirmek; doğ- rultmak; tashih etmek, düzeltmek; doğrulmak. Right ! Hakllsınız ! Doğrudur right along boyuna, bütün vakit. right angle dik açı. right away hemen, derhal. right ascension (astr.) bir yıldızın ilkbahar gün-tün eşitlik noktasından doğuya doğru açısal uzaklığı, matla- üstüval. right cylinder (mat.) dik silindir. Right face ! (ask.) Sağa dön! right of action dava hakkı. right of assembly toplanma hakkı. right of asylum iltica hakkı. right off hemen, derhal. right of search (huk.) arama hakkı. right of way (huk.) geçiş hakkı; önden geçme hakkı; demiryolunun geçtiği arazi; kabloların döşendiği arazi parçası; yol geçen arazi parçası. Right on (argo) Tam isabet Devam et. righttowork law (A.B.D.) ) sendika dışı işçi çalıştırma hakkı veren kanun. right trianglegeom dik üçgen .right whale balina, (zool.) Balaena mysticetus. right wing sağ kanat, sağcılar. a legal right kanuni hak. by right of hak veya yetkisiyle. by right hakkı olarak, hakka bakılırsa. Declaration of Human Rights İnsan Hakları Beyannamesi. have a good right çok hakkı olmak, tamamıyle haklı olmak. on the right side doğru tarafta, doğru yüzünde. women' rights kadın hakları. karşl taraf; karşı tarafa dönüş. dürüst, erdemli, doğru; adil, adalete uygun olan. righteously doğrulukla. righteousness doğruluk, dürüstlük. haklı; hak sahibi; dürüst. rightfully haklı olarak. rightfulness haklı olma . sağdaki; sağ tarafa ait, sağa dönen; güvenilen. righthand man en çok güvenilen kimse, sağ kol (özellikle iş sahasında) . sağ elini kullanan; sağ elle yapılan; soldan sağa dönen. (pol.) sağcı (kimse) haklı olarak, doğru olarak. doğru düşünüşlü, sağduyu sahibi. doğruluk, adalete uygunluk. (ünlem), (İng.), (k. dili)Tamam ! Peki ! Aferin ! sağa doğru. eğilmez, bükülmez, katı, dimdik; sert, şiddetli.rigidly .kımıldamayarak, dimdik. rigidness, rigid'ity sertlik, diklik; kımıldayamamazlık. saçma konuşma; kırtasiyecilik. sertlik, katılık; insafsızlık; eğilmezlik, bükülmezlik; şiddet; ihtimam, dikkat; (tıb.) titreme, ürperme; (bot.) rigor, dış etkilere karşı tepkisiz kalma. rigor mortis ölümden sonra vücudun katılaşması. aşırı sıkılık, sertlik. şiddetli, sert; ihtimamlı. rigorously insafsızca; tamamı tamamına; dakik olarak. rigorousness sertlik, insafsızlık; dakiklik, ihtimam. Danimarka Parlamentosu. eski Hindu din kitapları, (bak.) Veda. Rijeka. İsveç Parlamentosu. (k.dili) sinirlendirmek, kızdırmak; (A.B.D.) bulandırmak . (çoğ.)- vi) (güz. san.) yüzey üzerinde kabartma şekil; resimde cisimlen dirilmiş gibi görülen kısım . küçük dere. (-med,- ming) kenar; tekerlek ispiti, jant; kenar çevirmek, kenar yapmak rimfire kenarından ateş alan (fişek) rim'mer kenar süslemeye mahsus alet. rime (bak.) rhyme. kırağı; kırağı bağlamak, kırağı düşmek; kırağı ile örtmek .rim'y kırağılı, kırağı gibi. yarıklarla dolu; (bot.), (zool.) ağaç kabuğu gibi çatlaklı. rimos'ity ağaç kabugu gibi yarık veya çatlaklık. kabuk; meyva veya peynir kabuğu; kabuğunu soymak. (bayt.) sığır vebası. (müz.) kuvvetlenerek, artarak, (kıs.) rf.) (rang, rung) çalınmak, ses vermek; çınlak; zili çalmak; çalkanmak (şöhret ile); tesir etmek (söz); çalmak; çılatmak; çan ile ilân etmek; ses çıarmak; çan sesi; çınama sesi; ahenk; akis.ring down tiyatro perdeyi indir işareti vermek; bir şeye son vermek. ring in çan sesiyle getirmek. ring off telefonu kapamak. ring out çan sesiyle göndermek; hızlı hızlı. çalmak ring true doğru gibi gelmek (söz) ring up birine telefon etmek. ring for a servant hizmetçiyi çağırmak. ring the changes on aynı şeyi tekrar tekrar söylemek. etrafına halka çekmek, etrafını kuşatmak, çember içine almak; halka veya yüzük takmak; halka şeklinde soymak (ağaç kabuğu); halka meydana getirmek; helezonlar halinde yükselmek; halka şekline girmek; halka, daire; yüzük; çember; güreş meydanı; sirk, ring; ticaret veya siyasette nüfuzunu kendi çıkarlarına kullanan şebeke; (kim.)atomlardan meydana gelen halka.ring fence geniş bir yerin etrafını çeviren çit.ring finger yüzük parmağı.run rings around one çok üstün gelmek, çok geride bırakmak. gagasında renkli hal kası olan (kuş) . halkalı civata, mapa. atta topuk nasırı. boynu halkalı güvercin, tahtalı güvercin, (zool.) Streptopelia risoria. ağzı açık; (bot.) iç yaprakları ayrık. çan çalan kimse veya cihaz; ( (argo) hakkı olmadan hile ile yarış veya oyuna giren kimse veya at; (argo) tam benzer. halka oyununda kazığa geçen halka; bir şeyin etrafını halka gibi saran şey. idareci, tertipçi, ele başı. saç lülesi; ufak halka. sirkte gösteriyi sunan kimse. boynu renkli halkalı bir yılan veya ördek türü. ringe veya sirk sahnesine yakın (yer) tüyleri renk renk halkalı olan, çizgili. karışık renkli kuyruklu. (tıb.) mantar hastalığı. bazı oyunlara mahsus buz sahası; bina içinde patinaj alanı; tekerlekli patenle kayma yeri. çalkamak, hafifçe yıkamak; yıkayarak sabununu gidermek, durulamak; çalkama; saç boyası. çalkalama; (gen.) (çoğ.) içinde herhangi bir şeyin çalkanmış olduğu su. gürültü, patırtı, velvele, şamata, hengâme; kargaşalık; baş kaldlrma,isyan, ayaklanma; cümbüş, eğlenti; gürültü etmek; ayaklanmak, isyan etmek. Riot Act eskiden İngiltere'de on iki veya daha fazla kimse isyan çıkarmak maksadıyle toplanıp da dağılma emrine uymayınca onları suçlu tutan kanun; (k. h.) şiddetli azar. read the riot act azarlamak. riot gun nöbetçilikte veya ayaklananlara karşı kullanllan kısa namlulu tüfek. riot squad toplum polisi ekibi. run riot (fig.) gemi azıya almak; dal budak salıp her yeri sarmak (bitki) ayaklanmayla ilgili;gürültülü. riotously gürültü ile. riotousness kargaşalık. (-ped,- ping) yarmak, kesmek; çekip dikişlerini sökmek; keresteyi boyuna kesmek; yarılmak; dikişleri açılmak; hızla ilerlemek veya koşmak: yarık, yırtık; dikiş söküğü; değersiz şey; girdap, anafor. rip cord paraşütü açan kollu ip; balonu çabuk indirmek için gaz torbasını azıcık açmaya mahsus ip. rip off (argo) çalmak; dolap çevirmek rip open yarıp açmak. rip out bir denbire küfür savurmak. ripped yırtlı; (argo) sarhoş; şaşkın. ters akıntıların birleşmesinden meydana gelen dalgalı su. yirmi yıl uyuduktan sonra uyanıp tamamen degişmiş bir dünya gören adam (Washington Irving'in bir eserinin kahramam); çok eski kafalı adam. nehir kenarlannda bulunan; su kenannda büyüyen; nehir kenannda oturan kimse. olmuş, olgun, olgunlaşmış, yetişmiş, kemale ermiş; olgunluk derecesine varmış; ihtiyarca, yaşlıca; eski ve lezzetli, tam vakti gelmiş; hazır. ripe'ly olgunlukla; uygun surette, tamamen. ripe'ness olgunluk. olgunlaştırmak, olmak, olgunlaşmak, kemale erdirmek veya ermek. ( argo) hile, desise. karşılık, hamle; çabuk ve zekice verilen cevap; çabuk karşı hamle yapmak; çabuk ve zekice cevap vermek. kesici şey veya kimse, yarıc şey veya kimse; dikiş sökmeye mahsus alet; (ing),( argo) çok hoşa giden şey; çok mükemmel adam. boydan boya kesen, yaran;ing), (argo) çok güzel, mükemmel, âlâ. a rip ping good time çok güzel vakit. ufacık dalga, dalgacık; su yüzünün dalgalanması; ufak dalgalar meydana getirmek; dalgalanmak; dalgacıklar gibi ses çıkarmak. a ripple of conversation dalga gibi yükselip alçalan konuşma sesi. ripple mark kaya veya kum üzerinde su veya rüzgârın bıraktığı iz. ripplet dalgacık. ripply dalgacık gibi. keten tarağı, keten tohumunu ayırmaya mahsus tarak; keten tohumunu ayırmak. yırtılmaz, dikişleri sökülmez. temel için kullanılan taş parçaları. ( (A.B.D.), ( argo) neşeli, canlı; gürültülü. (A.B.D.), (argo) çok neşeli, gürültülü. bıçkı testeresi, tahtayı uzunluğuna kesmeye yarayan testere. (eski), (argo) fazla gürültülü kimse veya şey; olağanüstü kimse veya şey; kasırga. karışık akıntılı olduğu için yüzmeye uygun olmayan sular. dördüncü yüz yılda Ren nehri sahillerinde ve Köln civannda yerleşmiş olan Franklara ait. (rose, risen) çıkmak, yukarı çıkmak; yükselmek; kalkmak, ayağa kalkmak; meydana çıkmak, zuhur etmek; kabarmak, şişmek; toplantı bitince kalkmak; doğmak (güneş, ay); çıkmak, gözükmek; başlamak, peyda olmak, hâsıl olmak; artmak, çoğalmak; ilerlemek, zenginleşmek; ayaklanmak, isyan etmek; açılmak, ferahlamak, iyileşmek; revaç bulmak; pahası artmak; dirilmek, ölüm yatağından kalkmak. rise to the occasion fırsattan istifade etmek. doğuş, yükseliş; bayır, tümsek; artış, yükseliş; sesin tizleşrnesi; sesin yükselip artması; su yüzeyine çıkış (balık); zuhur, meydana çıkış; (ing)(maaşta) (zam.) give rise to sebep olmak, davet etmek. on the rise artmakta, yükselmekte. get a rise out of one şaka ile birisinin zayıf noktasma temas ederek heyecanlandırmak. yataktan kalkan kimse; merdiven basamağının dik olan (kıs.)mı; sahneye konabilen basamaklı platform. gülme tabiatı olan; gülme eğiliminde olan; güldürücü, gülmeye ait; risibil'ity gülme temayülü, risibly güldürecek surette. kalkan, çıkan, yükselen, ilerleyen; büyüyen, yetişen; yükseliş, ilerleyiş; isyan, ayaklanma. tehlike; risk, riziko, hasar tehlikesi; (sig.)orta edilen kimse veya şey; tehlikeye koymak; göze almak. at your risk ziyan olduğu takdirde sizin hesabınıza, tehlike mesuliyeti size ait olmak üzere. risk'y tehlikeli, rizikolu. İtalyan usulü peynirli veya etli pirinç çorbası. edebe aykırı, açık saçık, uygunsuz. bir çeşit et veya balık böreği. (Fr.) yağda pişirilip kahverengi olmuş. sırıtma, sırıtış. (kıs.) ritardando. (müz.) gecikerek. ayin, dinsel tören . ayine ait, ayin kabilinden, dinsel törene ait; adet edinilmiş; dini ayin ve merasim; ayin kitabı; âdet, alışkı. ritualism ayine göre ibadet usulü. ritualist ayine göre ibadet etme taraftarı. ritually ayinle; adetlere göre. ayinden ibaret; ayine göre; yapılan âdet kabilinden. rakip; rekabet eden; rakip olmak, rekabet etmek, geçmek için rekabet etmek. rivalry rekabet. (rived veya riven) yarmak, yarık açmak; yarılmak. ırmak, nehir. riverbank ırmak kenarı. river bed ırmak yatağı. river qod rmak tanrısı. river horse suaygırı. river man ırmak üstünde çalışan adam. river rat ırmak kenarında hırsızlık eden haydut, nehir haydutu. river road ırmak boyunca giden yol. riverside ırmak kenarı. perçin çivisi, perçin; perçinlemek. rivet one' eyes on perçinlenmiş gibi gözlerini bir noktaya dikmek. riveter perçinci. riveting machine perçin makinası. riveted perçinli; mıhlanmış, donup kalmış. Marsilya ile Cenova arasında plajlarıyle meşhur sahil. (Fr.) (çoğ.)unlukla bir diziden fazla elmas gerdanlık. ufak su, dere. eskiden Almanya, Felemenk veya İskandinavya'ya mahsus yaklaşık olarak bir dolar değerinde gümüş para. (kıs.) Rhode Island. (kıs.) requiescat in pace Huzur içinde yatsın, Allah rahmet eylesin. (kıs.) Royal Navy, registered nurse. . mikroskop. microscop'ic(al) ancak mikroskopla görüle bilen, mikroskobik; çok ufak. microscop'ically mikroskobik şekilde; çok ufak miktarda. sazan familyasmdan bir çeşit tatlı su balığı; kızılkanat, (zool.) Rutilus rutilus; kızılgöz, çamça balığı, (zool.) Leuciscus rutilus. hamamböceği, (zool.) Blatta orientalis. (sık sık) (çoğ.) dış liman, demirleyecek yer. yol; demiryolu. road cart iki tekerlekli binek arabası. road hog bütün yolu işgal eden şöför veya arabacı. road machine yolu düzeltme makinası. road metal( ing.) yol yapmaya mahsus kırık taş Out of the road ! Yoldan çekil ! Destur ! take to the road yola düşmek; serseri olmak. yol temeli veya yatağı . mânia, yolu kapayan engel . şehir dışında yol kenarındaki lokanta veya gece kulübü. demiryolu kıta müdürü . yol kenarı. dış liman, demirleyecek yer. iki kişilik hafif otomobil; binek atı; bisiklet . yolun vasıtalar geçen kısmı. idman olarak koşma. dolaşmak, gezmek; avare dolaşmak; dolaşma, gezme. demir kırı donlu, mercan kırı donlu; sahtiyandan yapılmış; demir kırı donu; demir kırı at; sahtiyan, güderi. gümbürdemek; kükremek (arslan); heybetli ses çıkarmak; bağırmak, gürültü et- mek; kahkaha ile gülmek; gürültü ile nefes almak (at); kükreme, gürleme; heybetli ses; kahkaha. gürleme; kükreme; kişneme; hırıltlll soluma meydana getiren at hastalığl; gürleyen, kükreyen. roaring applause ortalığı çınlatıcı alkış. fırında kızartmak, kebap etmek; (kahve) kavurmak; (k. dili) takılmak, alay etmek; (k. dili) azarlamak, haşlamak; tavlamak; I. etkızartmasl; kızarmış, kızartılmış. kızartan şey veya kimse; kızartma tavası; büyük boy tavuk. soymak; başkasının para veya eşyasını alıp soymak; yağma etmek, talan etmek; mahrum etmek; hırsızlık etmek, adam soymak. rob Peter to pay Paul birine olan borcu ödemek için başkasının hakkını yemek. hırsız, haydut, şaki, yol kesen kimse. robbery hırsızlık, adam soyma. cüppe, kisve, uzun elbise, biniş; resmi elbise, kaftan; kürk atkı; kaftan giydirmek veya giymek. robes of state resmi ve uzun hükümdar kıyafeti. .Amerika'ya mahsus kızıl göğuslü bir ardıçkuşu; (ing.) kızıl gerdan, nar bülbülü, (zool.) Erithacus rubecula Robin Goodfellow (ing.) (mit.) yaramaz peri. robin' egg blue ardıçkuşu yumurtasının rengi olan yeşilimsi açık mavi. Robin Hood ingiliz efsanelerinde çok yiğit ve cömert tabiatlı eşkiya. robin redbreast kızıl goğüslü ardıçkuşu; kızıl gerdan. Kaliforniya'ya mahsus bir çeşit beyaz meşe ağacı, (bot.) Quercus lobata. (tıb.) kuvvetlendirici; kuvvet ilâcı. insan gibi çalışan makina, robot; her türlü emirleri makina gibi yerine getiren vicdansız ve duygusuz kimse. robot bomb kendi kuvvetiyle uçan bomba. sağlam, gürbüz, güçlü, kuvvetli, dinç; kaba. robustly kuvvetle. robustness kuvvet, zindelik. (gen.) (şaka) kaba kuvvetli, kaba, sağlam . anka kuşu. bir çeşit pırasa, (bot.) Allium scorodoprasum . piskoposlara mahsus beyaz cüppe. kaya; kaya parçası; kaya gibi kuvvetli şey; (A.B.D.), ( argo) büyük mücevher, elmas; (ing.) akide şekeri; felâkete sebep olan şey. the Rock Cebelitarık dağı ve kalesi. rock bass Amerika'ya mahsus bir çeşit tatlı su balığı. rock bottom kaya tabakası; en aşağı (fiyat) rockbound etrafı kayalık; ulaşılmaz, erişilmez. rock candy akide şekeri. rock crystal neceftaşı. rock garden kayalık yerde bulunan bahçe; dağ çiçekleri yetiş- tirmek için özel olarak yapılan kayalık bahçe. rock ruby 1â1 taşı. rock salt kayatuzu. rockwork kaya parçaları ile yapılan duvar veya bahçe- süsü. living rock arz kabuğun daki taşküreden ayrılmamış kaya kitlesi. on the rocks kayaya çarpmış, harap olmuş; iflâs etmiş; buzlu fakat soda veya su katılmamış (viski) sallamak; beşik sallamak, sallayarak. uyutmak; sallanmak, olduğu yerde sallanmak; sallama, sallanma .rockandroll çok ritmik bir pop müziği .rocking chair salıncaklı sandalye. rocking horse salmcaklı oyuncak at. rock the boat velveleye vermek. beşik veya salıncaklı sandalye altmdaki kavisli ağaç, ayak; beşik sallayan kimse.off one, rocker (argo) çatlak, dengesiz, deli. kayalık bahçe, taş yığınından yapılmış çiçeklik. havai fişek, roket; roket atmak; havaya doğru dik uçmak; hızlı ve dikine uçmak. rocket bomb tepkili bomba. roka, (bot.) Eruca sativa. bir çeşit kayabalığı. kayadan kenarları olan; çok inatçı. laden; keçisakalı, (bot.) Cistus creticus. kayalık, kaya dolu; kaya gibi; hissiz, duygusuz, katı, katı kalpli. Rocky Mountains, Rockies Kayalık Dağlar. rockiness kayalıklı olma. sallanmaya eginik, sallanan, titrek; kararsız; (k. dili) zayıf, halsiz. mimaride rokoko tarzı, çok süslü mimari tarzı; rokoko tarzına ait; çok suslü, fazla gösterişli. çubuk, değnek; asa; falaka değneği; ceza; kudret, güç; beş metrelik uzunluk ölçüsü. connecting rod (oto.) piston kolu. (bak.) ride. kemirici, kemirgen (hayvan) seyirciler önünde kovboylann kendi hünerlerini gösterdikleri eğlenti; hayvanları küme halinde toplama veya sürme. kuru laf, boş yere övünme, büyük söz; (nad.) övüngen, kuru lafçı; büyuksöylemek,övünmek, atmak. karaca, (zool.) Capreolus capreolus; (bak.) deer. roebuck erkek karaca. balık yumurtası. röntgen ışınları. eski Roma'da vali tarafından halkın onaylamasma sunulan kanun tasarısı; (kil.) yakarış, yalvarma. (ünlem), (k. dili) Evet! Peki! derbeder kimse, çapkın veya sefil kimse; hırsız, dolandırıcı, hilekâr kimse; yaramaz kimse, külhani; azgın fil; dilenci; serserilik etmek; hilekarlık etmek, aldatmak. rogue elephant başıboş kalmış azgın fil. rogues' gallery sabıkalıların resimlerini kapsayan koleksiyon. ro'guery derbederlik, çapkınlık; dilencilik; hırslzlık, hile, dolandırıcılık; yaramazlık. çapkın, derbeder; yaramaz . bulandırmak; sinirlendirmek, öfkelendirmek. roil'y bulanık, çamurlu. cümbüş etmek, gürültü etmek. roisterer cümbüşçü. .imparator Şarlmanın efsanevi yeğeni ve en yiğit şövalyelerinden biri. .rol. yuvarlamak; çevirmek, devirmek; top etmek, sarmak; kalın sesle söylemek; açmak, oklava ile açmak; haddeden geçirmek; hızlı hızlı davul çalmak; "r" harfini şiddetle söylemek; yuvarlanmak, tekerlenmek, yuvarlanıp gitmek, tekerlek üstünde gitmek; dönmek, dolaşmak, deveran etmek; inişli yokuşlu uzanıp gitmek; dalgalanmak; top olmak, sarılmak; gürlemek; oklava ile açılmak; geçip gitmek (zaman) rolled oats yulaf ezmesi. yuvarlanış, yuvarlayış, tekerleme; devirme, devrilme; silindir, yuvak, merdane; tomar şeklinde şey; liste, defter, sicil, kayıt; top, rulo; bir çeşit küçük ekmek; gümbürtü, gök gürlemesi; kabarıklık; bükülüp tomar haline konabilen tuvalet takımı çantası; geminin sallaması, yalpa; (argo) para tomarı, para; (hav.) tono; yere indikten sonra uçağın pistte bir müddet gitmesi. roll call yoklama. rolltop desk çubuklardan yapılmış kapağı kıvrılarak açılıp kapanan yazı masası, Amerikan yazıhanesi. yuvarlanan şey; kumaşın sarıldığı makara, silindir; ufak tekerlek; özellikle fırtınadan sonra sahile çarpan büyük dalga; (tıb.) sargı. European roller mavi kuzgun, (zool.) Coracias garrulus. roller bearing (mak.) makaralı yatak. roller-skating tekerlekli patenle kayma. roller towel uçları birbirine dikili ve bir makaraya asılarak kullanılan havlu. eğlenerek gitmek, neşe ile ilerlemek veya gitmek; neşe, keyif, eğlence. yuvarlanma, yuvarlanış; yuvarlanan, inişli yokuşlu; dalgalı; sallanan; devrik (yaka); gürleyen. rolling mill hadde fabrikası, hadde. rolling pin oklava. rolling press ütü makinası. rolling stock lokomotif ve vagonlar. tıknaz, bodur. (kıs.) Roman. şimdiki Yunanistan'a veya Yunan diline ait; Yunanca, Rumca. Roma'ya veya Romalılara ait; Roma mimarisine ait; (gen.) (k. h.) Latin harflerine ait; Romalı; (gen.) (k. h.) Latin harfleri; (çoğ.) Kitabı Mukaddeste Resul Pavlus'un Romalılara yazılmış mektubu. Roman candle havan maytabı. Roman Catholic Katolik. Roman cement rutubete çok dayanıklı bir çeşit çimento. Roman Emperor Roma imparatoru. Roman letters Latin harfleri. Roman nose eski Romalılara mahsus hafif gaga burun. Roman numerals Romen rakamları. Romanism Katolik mezhebinin usul ve inançları. Romanist Katolik. Romanize Katolikleştirmek. (Fr.) gerçek kişi veya yerlerin uydurma isimlerle gösterildiği roman. aşk macerası; romantik aşk; romantiklik; çekicilik, cazibe; maceraperestlik; aşk destanı; macera romanı; ortaçağla ilgili şövalyelik efsanesi; martaval; (müz.) romans; macera romanı yazmak; romantik hikâye söylemek veya yazmak, hayali düşünceleri olmak, romantik davranmak; (k. dili) sevişmek. romancer macera romanı yazarı; yalancı kimse. Latince kökenli (İt.)alyanca, İspanyolca, Fransızca gibi) ortaçağ Roman mimari üslubuna ait, Roman; Roman mimari tarzı. bir aşk ilişkisiyle ilgili; romantik; romana benzer, hayali. romantically romantik olarak. romanticism romantizm. romanticist ro- mantik kimse. Çingene; Çingene dili; Çingenelere ait; Çingeneceye ait. Roma. (aşağ.) Katolik. sıçrayıp oynamak; kolayca kazanmak; sıçrayıp oynayan kız çocuk; hoyratça ve gürültülü oyun; (k. dili) kolayca kazanılan şey. çocuk tulumu. (çoğ.) -deaux) on üç mısradan ibaret olan ve birinci mısraı en sonda tekrarlanan şiir. on dört mısralı ve iki kafiyeli şiir. (müz.) rondo. (şiir) yuvarlaklık. haç; eski dönüm, yeni dönümün onda biri; beş buçuk metreden yedi buçuk metreye kadar değişen bir uzunluk ölçüsü. dam, çatı; dama benzer şey; çatı ile örtmek, üstünü kapamak. roof garden dam üstü bahçesi. roof'ing çatı yapma; çatı malzemesi. satrançta kale. ekinkargası, (zool.) Corvus frugilegus; hilekâr adam; hile ile kapmak; aldatmak. rook'y karga gibi. karga ve diğer kuşların ürediği yer; ayıbalıklarının meskeni; çok sefil insanların oturduğu kalabalık ev. (argo) acemi asker; yeni polis; acemi oyuncu. oda; yer meydan; oturmak. room'mate (A.B.D.) oda arkadaşı. make room for birisi için yer açmak. There is no room for doubt. Şüpheye mahal yok. take up a lot of room çok yer tutmak. room'er pansiyoner. room'ful oda dolusu. geniş. roominess genişlik. tünek; kuşların gecelediği yer; tünemek. rule the roost (k.dili) baş olmak, hakim olmak. horoz. kökleştirmek, tutturmak; kökleşmek, tutmak. root for (k. dili) desteklemek. root out, root up kökünden sökmek. kök; kaynak, temel; kelime kökü; (mat.) kök. root and branch tamamıyle, kökten, toptan, hepsi. root beer bazı köklerden yapılan içecek. root borer kökleri kemiren bir böcek. root gall parazitlerin köklerde meydana getirdiği şişlik. root leaf kök filizi. cube root küp kök, üçüncü kuvvetten kök. pluck up by the root kökünden sökmek. square root kare kök, ikinci kuvvetten kök. take root kök salmak; tutunmak. root'less köksüz; asılsız. root'let kökçük, ince kök teli. root'y köklü, kök gibi, kök dolu. (bak.) rhizome. kök, asıl kaynak; (bot.), (bak.) rhizome. ip, halat; idam; ip gibi dizilmiş şey; nemli veya yapışkan lif veya iplik; (A.B.D.) kement; iple bağlamak; (A.B.D.) kementle tutmak; ip haline gelmek. rope in (k. dili) kandırmak. rope off ip çevirerek sınırlamak. rope yarn halat ipi. be at the end of one' rope çaresiz kalmak. give one rope serbest bırakmak, kendi haline bırakmak. know the ropes (k. dili) bir işi iyi bilmek. ip cambazı. ipçi, halatçı. halat bükme yeri. tel tel olup kopmayan; ip gibi, sicim gibi. ropiness tel tel olup kopmayış; ipe benzer hal. Rokfor peyniri. kroke oyununda kendi topunu başka topa vurdurmak; topu topa vurdurma. çatalkuyruklu balina. (psik.) Rorşah testi. gülgillerden; gülsü, gül gibi. tespih ile okunan dualar; tespih; başa takılan çelenk; (edeb.) güldeste; gül bahçesi. gül, (bot.) Rosa; gül rengi, açık pembe; rozet; hortum süzgeci. rose acacia gülibrişim, (bot.) Robinia hispida. rose cold, rose fever (tıb.) gülün sebep olduğu saman nezlesi. rose diamond gül biçiminde kesilmiş elmas, Felemenk elması, roza. rose geranium gül kokulu sardunya, (bot.) Pelargonium capitatum. rose jam gül reçeli. rose mallow gülhatmi, (bot.) Althaea rosea. rose quartz kızıl kuvars. rose vinegar gül sirkesi. rose water gülsuyu. rose window tekerlek şeklinde ve renkli camlarla süslü pencere. attar of roses gülyağı. brier rose yaban gülü. cabbage rose Van gülü. damask rose mor gül, Şam gülü. monthly rose yediveren gülü. musk rose misk gülü. tea rose çay gülü. under the rose gizlice, el altından. gül renkli. see the world through rose-colored glasses dünyayı toz pembe görmek. kırmızı, gül renkli; gül dolu; güle benzer. zakkum, ağıağacı. gül koncası. gül ağacı. biberiye, (bot.) Rosmarinus officinalis. (tıb.) çocuklarda bir cilt hastalığı, rozeol. Mısır'da Reşit şehri. Rosetta stone 1799'da Reşit civarında bulunan ve üstünde Yunanca ve hiyeroglif yazılar olan bazalt tablet. gül şeklinde rozet. tropikal bir ağacın koyu kırmızı ve güzel kokulu odunu. Musevi takviminde yılbaşı (eylül veya ekim) doğaüstü felsefesini insan ilişkilerine uygulama yolunda kurulan milletlerarası bir derneğin üyesi. çamsakızı, reçine; üstüne çamsakızı sürmek. rosiny çamsakızına benzer; reçineli. Donkişot'un ihtiyar atı; (k. h.) hurda beygir. (ask.) subayların nöbet sıralarını gösterir liste veya defter; isim listesi. (çoğ.), (bak.) rostrum. geminin kıvrık pruvasına ait; hatiplik kürsüsüne ait. (çoğ.) rostra, rostrums) hatiplik kürsüsü, platform; eski Roma'da kıvrık veya gaga gibi pruva; (zool.), (bot.) gaga şeklindeki uzuv, rostrum. rostriform kıvrık veya gaga şeklindeki. gül gibi; gül renkli, kırmızı; güllü, güllerle süslü; ümit verici; şen. rosiness gül renklilik. çürüme, bozulma; çürük; bitkileri çürüten bir hastalık, küf; koyunlarda parazitlerden ileri gelen çürüme hastalığı. t. çürümek, bozulmak; çürütmek, bozulmasına sebep olmak. (İng.) vazife nöbeti; nöbet listesi; (b. h.) Papalık makamında yüksek dini mahkeme. Rotary kulüp üyesi. çark gibi dönen ekseni üzerinde dönen, dönel; (çoğ.) devir makinası. Rotary Club 1905'te Chicago'da kurulan milletlerarası sosyal bir dernek. rotary engine dönel devimli motor. rotary harrow döner tapan. rotary press rotatif. dömek, eksen üzerinde dönmek; vardiya değiştirerek çalışmak; döndürmek, devrettirmek; sıra ile çalıştırmak; sıra ile farklı ekinler yetiştirmek; (bot.) tekerlek şeklindeki, rotat. rotative, rotatory çark gibi dönen, dönel; çark şeklindeki. çark gibi dönme, eksen üzerinde devretme, deveran; sıra ile farklı ekinler ekme; devir sıra ile gelme. dönen şey; (çoğ.) -es) (anat.) bir uzvu döndüren kas. (kıs.) Reserve Officers' Training Corps. (A.B.D.) yüksek okullarda subay kursu. belirli iş sırası, alışılmış hareket, âdet. by rote mekanik olarak, düşünmeden, ezberden. bitki köklerinden elde edilip böcek ilâçlarında kullanılan etkili bir bileşim. (A.B.D.) düşük kalite viski. ağzının etrafındaki hareketli kirpiklerle suyu içeri çeken çok hücreli ve mikroskobik bir su hayvancığı, rotator. döner şişi; pişmiş yemek dükkânı; müşterilerin seçtikleri yemeği pişirip veren lokanta. (çoğ.) artal) Arap memleketlerinde ağırlık ölçü birimi (500 gr ile iki kilo arasında değişir) (matb.) tifdruk. rotor, döneç; helikopter pervanesi; gemide yelken hizmetini gören ve yerinde dönen dikili silindir. çürük, bozuk, çürümüş; ahlâkça bozuk; (k. dili) berbat, çok kötü. rottenly çok kötü. rottenness çürüklük; kötülük. ponza, süngertaşı. (İng.), (argo) haylaz kimse, kötücül kimse, alçak kimse. yuvarlak, toparlak; dolgun ve kuvvetli (ses) rotundity, rotundness yuvarlaklık, toparlaklık; dolgunluk (ses) daire şeklinde kubbeli bina veya oda. (Fr.) avamdan biri, köylü. (bak.) ruble. (Fr.) çapkın adam, ahlâk düşkünü kimse. allık; ruj; perdah tozu; allık sürmek. rouge et noir kırmızı ve siyah damalı bir masa üstünde oynanan bir iskambil oyunu. pürüzlendirmek; (spor) itip kakmak. rough in, rough out kabataslak yapmak. rough it rahatına fazla düşkün olmamak, sıkıntılara katlanmak; çok basit bir şekilde yaşamak veya seyahat etmek. rough up itip kakmak, dövmek. kabaca. play rough itişip kakışmak. pürüzlü, düzgün olmayan; tüylü; taşlık; inişli yokuşlu; kaba, zahmetli, sert; fırtınalı; hoyrat; kabataslak; yaklaşık; kaba ve terbiyesiz adam; pürüzlü şey; (golf) düz olmayan saha. rough breathing Yunancada ''h" sesi. rough draft ilk müsvedde, taslak. rough guess kaba tahmin. rough weather sert hava. in the rough kaba halde, işlenmemiş durumda. a diamond in the rough eğitilmemiş değerli adam. roughly kabaca; aşağı yukarı, yaklaşık olarak. rough'ness kabalık; sertlik. kaba fakat gayretli ve elinden iş gelir. intizamsız ve kuralsız (durum) kaba madde; çok selülozlu yiyecek maddesi. taslak; kaba sıva; taslağını yapmak; kaba sıva ile sıvamak. (çamaşırları) sadece kurutup ütülememek. pürüzlendirmek, pürüzlenmek; kabartmak, kabarmak. keresteyi veya taşı kabaca yontmak. (argo) gürültü patırtı; gürültü patırtı çıkarmak. at terbiye eden kimse; azgın ata binebilen kimse; kovboy. kayarlı, nallarında buz mıhları olan. ride roughshod over başkasının hakkını yemek. (müz.) nağmeleme; içine dolma içi doldurulup pişirilen ince et dilimi. (çoğ.) -leaux, -leaus) (Fr.) fişek (para) rulet; kakmacılıkta noktalı çizgi yapmak veya kâğıt üzerinde delikler açmak için kullanılan dişli ufak tekerlek. yuvarlak, değirmi; top, toparlak, küresel; silindir şeklinde; yuvarlak (hesap); çok, hayli; çabuk, atik, süratli; dolgun; açık, çekinmesiz; tam. round clam yenilir bir deniz tarağı, (zool.) Venus mercenaria. round dance vals gibi dönerek yapılan dans. round number yuvarlak sayı. round robin grup arasında sıra ile yazılan mektup zinciri. round table conference yuvarlak masa toplantısı. round trip gidiş dönüş; tur. a round oath okkalı küfür. round'ly yuvarlakça; açıkça, çekinmeyerek, dobra dobra. round'ness yuvarlaklık. yuvarlak şey, daire; dönerek yapılan dans; devir, posta, sefer; sıra; birbirini takip eden birkaç sesle okunan şarkı, kanon; atış; birkaç top ve tüfeğin birer defa ateş etmesi; boksta ravnt. round of applause alkış tufanı. a round of drinks on me herkese benden birer bardak içki. go the round ağızdan ağza dolaşmak. in the round güz. san. müstakil (kabartma gibi bir zemine yapışık olmayan heykel) make the round of sıra ile dolaşmak. (edat) etrafa, etrafında; devrederek, dönüp dolaşarak; civarında; (edat) çevresine, etrafına, etrafında; her yönden; ileri geri. yuvarlaklaştırmak, değirmi hale koymak; doldurmak; etrafını dolaşmak, dolaşıp geçmek; dudakları büzerek telaffuz etmek; yuvarlaklaşmak; toplamak, şişmanlamak; dön- mek, dolaşmak; durduğu yerde dönmek. round off yuvarlak yapmak; tamamlamak. round out tamamlamak, bitirmek; doldurmak. omuzları ve sırtı yuvarlakça olan. gece gündüz, devamlı. dolambaçlı, dolaşık; dolaylı; yeterli, geniş kapsamlı; çevreleyen; ceket; (İng.) atlıkarınca, dönme dolap; (İng.) tek yönlü yuvarlak kavşak. (şiir) dokuz mısralı ve iki nakaratlı şiir; yuvarlak girinti veya pencere. nakaratlı (kıs.)a ve basit şarkı; daire halinde yapılan dans. yuvarlaklaştırıcı alet; (A.B.D.), (argo) külhanbeyi, sabıkalı adam, tembel ve ayyaş kimse. rounders (İng.) beysbola benzer bir oyun. İngiltere iç savaşında cumhuriyetçi. lokomotiflere mahsus yuvarlak bina; (den.) kıç güvertesinde kamara. yuvarlakça, değirmice. teftiş polisi. (A.B.D.) davarı bir araya toplama; (k. dili) toparlama. (tıb.) yuvarlak kurt, (zool.) Ascaris lumbricoides. bir çeşit tavuk nezlesi. roup'y nezleli; (İskoç.) (kıs.)ık sesli. uyandırmak, kaldırmak; canlandırmak, gayrete veya harekete getirmek, tahrik etmek; (av hayvanını) kışkırtmak; telâşlandırmak, telâşa düşürmek; uyandırma, kaldırma; canlandırma, harekete getirme. rous'ing uyandırıcı, heyecan verici; canlı, faal; (k. dili) büyük, yaman, hayret verici. rıhtım veya gemi işçisi; ufak tefek işlerle geçinen adam, yanaşma. bozgun; düzensiz kalabalık, halk yığını, ayaktakımı; (huk.) birkaç kişinin ayaklanma niyetiyle bir araya toplanarak huzuru bozması; bozguna uğratmak. burnu ile yeri eşmek (domuz); kökünden sokup çıkarmak. rout out eşelemek, kurcalamak, açığa çıkarmak; gizlendiği yerden çıkarmak, zorla çıkarmak. yol, tarik, rota; belirli bir yolla göndermek. en route yolda. go the route sonuna kadar devam etmek. mail route posta yolu; postacının gittiği yol. freze. şartların gerektirdiği alışılmış iş veya hareket yöntemi; iş programı; alışılmış. avare dolaşmak; avare dolaşma. rov'ing gezici, dolaşan. yarı bükülmüş iplik; göz veya delikten geçirmek; taramak; ipliği çekip hafifçe bükmek. rov'ing ipliği çekip hafifçe bükme; yarı bükülmüş iplik. kalkık kuyruk, (zool.) Ocypus olens. serseri kimse; korsan. kavga, patırtı, kargaşa; kavga çıkarmak; kavgaya karışmak. sıra, saf, dizi; sıra evler; sıra evleri olan sokak. hard row to hoe zor iş. kürek çekmek, kürek kullanmak; kürek çekerek götürmek, kürekle yürütmek; kürek çekme; kayıkla dolaşma, sandal gezintisi. row against the tide akıntıya karşı kürek çekmek, güçlüklere karşı uğraşmak. üvez, (bot.) Sorbus aucuparia. (A.B.D.) kayık, sandal. külhanbeyi, karışıklık çıkarmaya meyilli kimse; külhanbeyi gibi. rowdiness, rowdyism külhanbeylik. rowdyish külhanbeyce. mahmuz; mahmuzlamak. ikinci defa biten ot; ikinci mahsul; netice, sonuç. (İng.) Iskarmoz, yarım ay ıskarmoz. krala ait, krala yakışır; kral himayesinde; şahane, muhteşem, saltanatlı; muazzam, çok büyük; büyük tabaka kağıt; (den.) kontra babafingo. royal mast (den.) kontra babafingo direği. Royal Navy İngiltere deniz kuvvetleri. royally görkemle. kralcı. royalism kralcılık. royalist, royalis'(tic.) kralcı. krallık, hükümdarlık; kral ailesinden kimseler; saltanat; mülk sahibine verilen işletme payı; bir kitabın yayımlanmasından sonra yazarına verilen pay; hak sahibine verilen pay. (kıs.) Right Honorable. kls. Right Reverend. sürtme, sürtünme; ovma, ovalama; güçlük, engel; sinirlendirici şey; pürüz. (-bed, -bing) ovmak, ovalamak; sürtmek: sürtünerek tahriş etmek; sürtüşmek; ovup cilâlamak; sürmek; sürtünmek. rub away aşındırmak, yemek; aşınmak. rub down masaj yapmak. rub in ovarak yedirmek (yağ) rub it in (argo) yüzüne vurmak. rub off, rub out silip çıkarmak; sürtünmeyle çıkmak, dökülmek. rub out (argo) öldurmek. rub one the wrong way (argo) birini kızdırmak, sinirlendirmek, tepesini attırmak. rub shoulders with bir arada bu- lunmak. davul sesi; buna benzer gürültü. rubai, dörtlük. The Rubaiyat Ömer Hayyam'ın bir şiiri ve onun Fitzgerald tarafından yapılmış İngilizce çevirisi. süs taşı olarak kullanılan parlak kırmızı bir kuvars. (müz.) bir notanın başka bir nota yerine uzatıldığını gösteren; bu şekilde uzatma. (iskambil) bir tarafın üç oyundan ikisini kazandığı parti; berabere kalınca kazananı tayin için oynanılan oyun. kauçuk, lastik; silgi; lastik (ayakkabı); ovan kimse veya alet; masajcı; natır, tellâk; lastik kaplamak. rubber boot şoson, lastik çizme. rubber cement kauçuktan yapılan yapıştırıcı. rubber check (A.B.D.), (argo) karşılıksız banka çeki. rubber cloth muşamba. rubber plant kauçuk ağacı veya kauçuk veren bitki; kauçuk, (bot.) Ficus elastica. rubber stamp lastik mühür, ıstampa; şahsiyetsiz kimse. India rubber kauçuk. lastik kaplamak; kumaşı sugeçirmez hale koymak. (A.B.D.), (argo) herkese veya herşeye dönüp bakan kimse, meraklı kimse, mütecessis adam; tecessüsle bakmak. (k. dili) düşünmeden onaylamak. çerçöp, süprüntü, döküntü; saçma. moloz taşı; moloz, yapı döküntüsü. rubbly moloz gibi. ( argo) çiftçi, köylü, taşralı. kızartıcı, deriyi kızartan; (tıb.) deriyi kabartmadan kızartan ilâç. rubefaction kı- zartma, kırmızılaştırma. (tıb.) kızamıkçık. (tıb.) kızamık; kızamıkçık. kırmızılık, kızartı. rubescents kızartıcı; kızarmaya yüz tutmuş. eski İtalya'yı Galya'dan ayıran ırmak. cross the Rubicon dönülmeyecek bir karar vermek. kırmızı, al; çabuk kızaran (yüz) rubicun'dity kırmızılık. (kim.) rubidyum. pas renkli, kahverengimsi kırmızı. kırmızı perdah tozu. kırmızı, yakut renkli, lal. ruble. eski kitaplarda kırmızı harflerle basılan kısım, ayırıcı niteliği olan kırmızı harfler; kanun tasarısı başlığı; dua kitabında veya herhangi bir dini kitapta bölüm başı; bölüm başlığı; bölüm; kırmızı renk. rubricate kırmızı renkle yazmak; bölümlemek, belirli kısımlara yazmak. yakut, lâl; saatlerde kullanılan ufak yakut parçası; yakut rengi, lâl; kırmızı şarap; (İng.) 5 1/2 puntolu harf; yakuta benzer, kırmızı, lâl, al. ruby glass koyu kırmızı cam. elbise süsü için kullanılan kırmalı dantela. ruch'ing kırmalı dantela. I. kalabalık, halk yığını, izdiham. buruşturmak, kırıştırmak, örselemek; buruşmak, örselenmek; buruşukluk, kırışık. sırt çantası. (A.B.D.) (argo) karışıklık, kargaşa. (k. dili) ayaklanma, kargaşa, karışıklık. kızılkanat, (zool.) Scardinius erythrophthalmus. dümen, dümen bedeni. rudder bar (hav.) dümen pedalı. dümen anası. aşıboyası; kırmızıya boyamak. kırmızı, al; sıhhatli ve pembe yüzlü; (İng.), (argo) kahrolası. ruddiness kırmızılık. kaba; sert, şiddetli; terbiyesiz, edepsiz; kaba saba, yontulmamış, inceliksiz; acemi, ustalıksız; gürbüz, kuvvetli; vahşi. rude'ly kabaca; sertçe. rude'ness kabalık. ilke, ilk adım; gelişmemiş şey; (biyol.) eski görevini kaybederek gelişmeyen uzuv (apandis gibi) rudimen'tal, rudimen'tary temel;gelişme- miş, eksik. sedefotu, (bot.) Ruta graveolens. African rue üzerlik, (bot.) Peganum harmala. pişman olmak; esef etmek; pişmanlık; esef. pişman; acıklı, esef olunacak. ruefully pişmanlıkla. ruefulness pişmanlık. kırmızımtırak, kırmızımsı. iskambilde kozla alma; kozla almak. 16. yüzyılda kolalı ve kırmalı yuvarlak yaka. (dişil.) reeve dövüşken kuş, (zool.) Philomachus pugnax. pilatika, (zool.) Acerina cernua. vicdansız ve alçak kimse; zalim, gaddar, canavarca, habis. ruffianly gaddarca, habisçe. buruşturmak; kabartmak; karıştırmak; kırma yapmak, büzmek; (tüylerini) kabartmak; rahatını bozmak, rahatsız etmek; kırma, fırfır, farbala; zihni karışma; patırtı, gürültü, kargaşa. ruffler dikiş makinalarında kırma yapan ek alet. devamlı davul sesi. kırmızımsı kahverengi, pas renkli; sarımsı kırmızı. halı; kilim; keçe; örtü. Oriental rug şark halısı. Persian rug Acem halısı. buruşuk, kırışık. Londra'ya yakın büyük bir erkek okulu; (k. h.) bu okulda icat olunan bir çeşit futbol; ( Kanada) Amerikan futbolu. arızalı, pürüzlü, engebeli; düzensiz; bakımsız, karmakarışık; sert, haşin; kaba, terbiyesiz; kulak tırmalayıcı; sıhhatli, kuvvetli, zinde; dayanıklı, sağlam, cefakâr; fırtınalı, sert. (bak.) rugate. buruşukluk. harap olma, harabiyet, yıkılma; tahrip; harabe, virane; perişanlık; helâk, çökme; iflâs; harap etmek, viran etmek; mahvetmek, perişan etmek, altüst etmek; ihlâl etmek, bozmak; iflas ettirmek, batırmak; iğfal etmek. be the ruin of birinin mahvına sebep olmak. in ruins harap, viran, yıkkın. (nad.) harap etmek, mahvetmek, yok etmek; harap, viran. ruina'tion mahvetmek; harabiyet, yıkılma; yıkıcı şey. harap edici, yıkıcı, tahripkar; yıkık, yıkkın, harap, perişan, viran. ruinously yıkıcı bir şekilde, mahvedercesine. yönetim; hüküm, kanun; âdet; kaide, nizam, kural; alışılmış durum; yol, usul; tüzük; çizgilik, cetvel, cetvel tahtası; (matb.) ince çizgi. as a rule çoğunlukla, genellikle. by rule kurala göre; kanunen. rule of three (mat.), üçlü kuralı. rule of thumb yaklaşık hesap, göz kararı, oranlama, pratik iş görme usulü. yönetmek, hüküm sürmek, idare etmek; hükmetmek; baskın çıkmak, fazla etkisi olmak; tahakküm etmek; buyurmak; hâkim olmak, dizginlemek; çizmek, cetvelle çizmek. yönetici, hükümdar, amir; cetvel tahtası, çizgilik, cetvel. yönetim, hükümdarlık; yargı, hüküm, hukuki karar; cetvelle çizgi çizme; cetvelle çizilmiş çizgi. rom; içki. (İng.), (argo) tuhaf, acayip, antika. Rum. Romanya. Rumanian Romanyalı, Romen; Romence; Romen. rumba. gürlemek,gümbürdemek;gurlamak,gurulda- (mak.); (taşı) yuvarlanan fıçıya koyup parlatmak; gümbürtü, gürültü, gürleme; guruldama, gurultu; paytonun arkasındaki oturma yeri, bagaj yeri; şaft üzerinde yuvarlanan fıçı; (A.B.D.), (argo) dalaş, maraza. rumble seat otomobilin arka tarafında açılır kapanır oturacak yer. rumblingly gürleyerek, gümbürtüyle; gurultuyla. (çoğ.) rumina) (zool.) işkembe; gevişgetirenlerin çiğnediği şey. geviş getiren; gevişgetirenlere özgü; düşünceli; geviş getiren hayvan. geviş getirmek; düşünceye dalmak. rumina'tion geviş getirme; derin düşünme. ruminative derin düşünceye dalmış. altüst edip aramak; dikkatle araştırmak; araştırma, altüst ederek arama. rummage out araştırarak bulmak. rummage sale yoksulların yararına ufak tefek eşya satışı; elde kalan malların satışı. büyücek içki bardağı. bir çeşit iskambil oyunu. şayia, havadis, söylenti; dedikodu; yaymak, dile vermek, dedikodu çıkarmak. hayvan kıçı, but; bakıye, geri kalan parça. rump roast (kasap.) but. rump session bir toplantının dağılmasından sonra çoğunluğun olmadığı gayri resmi devamı. buruşturmak; örselemek; karmakarışık etmek; buruşmuş şey; kırışık, buruşukluk. (k. dili) gürültü, şamata; kavga, çekişme. rumpus room evde oyun salonu. içki kaçakçısı. (ran, run run'ning) koşmak, seğirtmek; çabuk gitmek, çabuk yürümek; kaçmak, firar etmek; gidivermek; işlemek, çalışmak; işletmek; çalıştırmak; sürmek, kullanmak; yarışmak; yarıştırmak; adaylığını koymak; geçmek; uzanmak, gitmek; akmak, dökülmek; dökmek, akıtmak; yayılmak; kaçmak (çorap); irin akıtmak; vurmak (renk); etkin olmak, görülegelmek; anlatılmak; göç etmek (balık); meyletmek, yönelmek; devam etmek; oynanmak (piyes); geçirmek; (arabayla) taşımak, nakletmek, götürmek; (kaçak mal) kaçırmak; idare etmek, yönetmek; seri halinde yayımlamak; hep bir arada bankadan para istemek; (oyunda) sayı yapmak. run about koşuşturmak, öteye beriye koşmak. run a blockade ablukayı yarmak. run a boundary sınırı geçmek. run across tesadüf etmek, rast gelmek. run against çatmak, uğramak; çarpmak. run aground karaya oturmak. run amuck (bak.) amuck. run a risk riske girmek. run a temperature ateşi çıkmak. run away kaçmak, firar etmek. run away with alıp kaçmak; kolay kazanmak. run counter to aksine gitmek. run down yermek, kötülemek, aleyhinde söylemek; arkasından koşup yakalamak; kurulmadığı için durmak (saat); yavaşlayıp dinmek (konuşma) run for one' life kaçıp kurtulmak. run hard hızlı koşmak. run in (matb.) birleştirmek, bitiştirmek; yakalayıp hapse atmak. run into tesadüf etmek, rast gelmek; çarpmak. run into debt borca girmek. run off kaçmak; kaçırtmak; (matb.) basmak; beraberliği çözmek (yarış, oyun) run on devam etmek, ilerlemek; devamlı konuşmak. run on the rocks kayalara oturmak (gemi); iflâs etmek, batmak. run out dışarı koşmak; akmak; bitmek, tükenmek; dışarı atmak, kovmak. run over ziyarete gitmek; ezmek, çiğnemek; üstünden geçmek, tekrarlamak; göz gezdirmek, gözden geçirmek; taşmak. run riot bolca yetişmek; coşmak; ayaklanmak. run short of (malzemesi) tükenmek, kıtlaşmak. run the gantlet (bak.) gantlet. run through israf etmek; saplamak; içinden geçirmek; çabucak gözden geçirmek. run to earth deliğine kadar kovalamak (av) run to seed tohuma kaçmak. run true to form kendisinden beklenildiği gibi davranmak. run up (borç) birikmek; artırmak; inşa edivermek; (bayrak) çekmek. run upon rastlamak, tesadüf etmek. run wild başıboş kalmak; yabanileşmek. They ran out of money. Parasız kaldılar. We are running out of time. Zamanımız daraldı. koşuş; koşu; koşma, seğirtme; koşulan veya gidilen mesafe; (kıs.)a gezi; tutulan yol; serbest giriş veya kullanım hakkı; seri, tekrar; oynama süresi, gösterim süresi; gidişat, eğilim; işleme süresi; parti, bir seferlik verim; uzantı; kaçık (çorap); akış; çay, dere; sürü halinde göç; (bir hayvanın) yaşadığı yer; kümes bahçesi; kayma yokuşu; bankadan toplu talep; hücum; (müz.), nağmeleme, sesgeçidi; (beysbol) tur, sayı; maden damarı; hedefe yaklaşma. a run of luck şans zinciri. the general run çoğunluk, büyük (kıs.)ım. a run for one' money şiddetli rekabetle karşılaşma; semere. have the run of girme izni olmak. in the long run zamanla, en sonunda. on the run acele; kaçmakta; geri çekilmekte; koşarken. köhne, harap; yorgun, hastalıklı, zayıf. olağan, bayağı, alelade, sıradan. devam eden, mısra sonunda cümlesi bitmeyen; eklenmiş kısım. aşınmış, yenik (topuk); (matb.) fazla (kıs.)ım. küçük ve üstü açık otomobil; üstü açık talika; küçük motorbot. kaçak, kaçkın, firari. birinin kenarı keskin olan üç dişli çatal. portatif merdiven basamağı, merdiven değneği; mihver üstünde tekerlek gibi dönen şey. özet, hulasa. eski Germenlerin kullandıkları alfabenin bir harfi; (çoğ.) bu harflerle yazılan eski İskandinav şiirleri. ru'nic bu harflerle yazılmış. portatif merdiven basamağı; iskemlenin basamak değneği; tekerlek parmağı. (bak.) ring. çay, dere. küçük ırmak, çay. koşan kimse, koşucu; kaçak, kaçkın; makinist; kızak ayağı; çığırtkan, kâhya, simsar; ray; yerde kökler salarak uzanan bitki veya bu bitkinin sapı; yol halısı; uzunca ve ensiz masa örtüsü. ikinciliği kazanan yarışmacı veya aday. koşuş; koşma; akıntı; akıntı miktarı; koşan; koşuya ait; sarılgan, sürüngen (bitki); sürekli, devamlı, aralıksız; akan; kolay geçen; üst üste; art arda; işleyen; bitişik (elyazısı); sıvı; (tıb.) akıntılı, sızıntılı; düz; cari, geçer; tekrarlanmış; koşarak yapılan; sefere ait. running account cari hesap; anında verilen haber. running board araba boyunca uzanan basamak. running fight kovalamaca sırasındaki mücadele ve dövüş. running fire sürekli ateş. running gear arabanın alt düzeni. running glance göz atma. running hand bitiştirilmiş harflerle yazılmış elyazısı. running knot kement düğümü. running light seyir feneri. running mate aynı takımda yarışan at; aynı partiden seçime katılan aday. running title tekrarlanan sayfa başlığı. be in the running kazanma şansı olmak. be out of the running kazanma şansı olmamak. beraberliği çözücü yarış; yağmurun emilmeyerek toprak üstünde kalan kısmı. çelimsiz hayvan; (aşağ.) bücür kimse, beberuhi. runt'y çelimsiz, bücür. pist; ırmak yatağı. rupi. kopma, kırılma; millet ler veya bireyler arasındaki uyumun bozulması; (tıb.) fıtık, debelik; koparmak, kırmak; kopmak, kırılmak; ilişkisini kesmek; fıtık olmak. kırsal, köye ait; köy hayatına ait; çiftçilikle ilgili, tarımsal, zirai. ruralist köy veya kır hayatı yaşayan kimse; kır hayatını tavsiye eden kimse. köylüleştirmek; köyde yaşamak. hile, düzen, desise. koşmak, hızla yürümek, acele etmek; saldırmak; hızla akmak; düşüncesizce hamle yapmak; koşturmak, acele ettirmek; geriye atmak, püskürtmek; Amerikan futbolunda topu koltuğuna alıp koşmak; (A.B.D.) üyeliğini göz önünde bulundurmak. rush a bill through bir kanun tasarısını acele ile meclisten geçirmek. rush into print kitap yayımlamaya veya gazeteye yazı koymaya acele etmek. rush out of the room odadan fırlayıp çıkmak. refuse to be rushed kendi ağır temposundan vazgeçmemek. koşma, acele etme; hücum, hamle, hız; hızlı hareket; üşüşme rush hour işin veya trafiğin en sıkışık olduğu zaman. rush order acele sipariş. in a rush meşgul. saz, hasırotu, kofa, (bot.) Juncus; saz sapı; önemsiz şey, ıvır zıvır, fasa fiso. rush'y sazlık. rush candle saz mumu. gevrek, peksimet; kızarmış ekmek parçaları. Rus; Rusça. koyu kırmızı; kuru yaprak renginde; koyu kırmızı veya kuru yaprak rengi; bu renk kumaş veya giysi. russet apple kış elması. russety koyu kırmızı renkli. Rusya. Rus, Rusya'ya veya Rus diline ait; Rus; Rusça .Russian dressing turşulu ve baharatlı mayonez. Russian leather Rus meşini, sahtiyan. pas; (bot.) pas hastalığı, bitkilerde mantar hastalığı; zehirli mantar; paslanmak; tembelleşmek. köye veya kıra ait; köylü; kaba, yontulmamış; kıra uygun, sade, basit; köyde yaşayan kimse; basit ve kaba kimse . rustically köylü gibi; kabaca. bir süre köyde yaşamak; ceza olarak köye veya kıra göndermek; ing. (üniversiteden) geçici olarak uzaklaştırma cezası vermek; kaba işçilikle inşa etmek. rustication bir süre köyde oturma; ing. üniversiteden geçici olarak uzaklaştırılma. köylülük, köylü havatı: kabalık cahillik. hışırdamak; hışırdatmak; (k. dili) faaliyet göstermek, gayretle çalışmak; (A.B.D.), (k. dili) davar çalmak; hışırtı sesi. rustler (A.B.D.), (k. dili) davar veya at hırsızı. paslı, paslanmış; ham, tembelleşmiş. rustily paslanmış halde, paslı olarak. rustiness paslılık. geyik ve benzeri hayvanın kızışması; kösnüme; kızışıp çiftleşmek. ruttish kızışmaya meyilli. ruttishness kızgınlık. tekerlek izi, oluk; alışkı, değişmez program; tekerleklerle iz yapmak. get in a rut değişmez alışkıya bağlanmak. bir çeşit şalgam, (bot.) Brassica napobrassica. (eski) merhamet, acıma, şefkat; üzülme, acınma, yerinme, pişman olma. (eski) merhametli; kederli, üzüntülü; acınacak halde olan. ruthfully acınarak, kederle. merhametsiz, insafsız ruthlessly insafsızca. ruthlessness insafsızlık. derin tekerlek izleriyle dolu. Ruanda. çavdar, (bot.) Secale cereale; çavdar viskisi. rye bread çavdar ekmeği. rye grass delice otu, (bot.) Lolium temulentum; çayır otu. rye whisky çavdar viskisi. üst değirmen taşını tutan demir parçası. Hint çiftçisi, Hint rencperi. (sonek) iyelik eki: the child' book, the foxes' tails, the boys clubs, James' book veya James' book (kıs.) is: Shes pretty has: He' fled us: Let' eat. (kıs.) Saint, Saturday, September, South, Sunday. (sonek) (çoğ.)ul eki: cat, cats; glass, glasses. İngiliz alfabesinin on dokuzuncu harfi; S şeklinde boru, viraj; (kim.) kükürtün simgesi. (kıs.) South Dakota. (kıs.) southeast. (kıs.) Society for the Prevention of Cruelty to Animals Hayvanları Koruma Cemiyeti. (kıs.) steamship. (kıs.) southsoutheast. (kıs.) southsouthwest. (kıs.) Bachelor of Sacred Theology ilâhiyat fakültesi diploması. (kıs.) "'il vous plait" lütfen. (kıs.) southwest. (kıs.) South Africa. yıldızlara tapınma. (çoğ.) ordular, askerler. cumartesi veya pazar gününü kutsal kabul eden kimse. sebt günü; Musevilerce cumartesileri, Hıristiyanlarca pazarları uygulanan kutsal dinlenme günü; dinlenmegünü veya zamanı. Sabbathday' journey on beş dakikalık yol; kısa yolculuk. sebt gününe ait; tatile ait sabbatical sabbatical year üniversite öğretim üyelerinin çoğunlukla yedi senede bir yaptıkları ücretli izin yılı. tar. Seba ülkesi ile ilgili; Seba ülkesinden olan kimse; Seba dili. süvari kılıcı. saber rattling savaş tehditi. sabertoothed tiger bugün yalnız fosil halinde bulunan ve uzun azı dişleri olan kaplan. samur, (zool.) Martes zibellina; samur kürkü veya derisi; samur rengi; siyah renk, matem rengi; (çoğ.), (siir) matem elbiseleri; siyah. (Fr.) tahta pabuç. (Fr.) sabotaj, baltalama; sabotaj yapmak. sabotajcı. israil yerlisi. (ask.) süvari subay çantası. kumlu. bir karışım içindeki şeker oranını ölçmeye mahsus alet. sakarin. tatlı; fazla şekerli; şeker niteliğinde; içinde şeker bulunan. sakaroz. (anat.) kesecik. (çoğ.) -li) (bak.) saccule . (kim.) sakarine ait. papaza veya papazlığa ait. sacerdotalism papazlık sistemi; bu sistem taraftarlığı. bazı Amerika kızılderili kabilelerinde reis; parti şefi. yağmalamak, (informal) soyup soğana çevirmek; yağma. Güney Avrupa'ya mahsus beyaz şarap. torba, çuval; bir çuval dolusu; bedene tam oturmayan kadın veya çocuk ceketi; (argo) işten atılma, kovulma; çuvala koymak; (argo) kovmak, defetmek, işten atmak. be left holding the sack (k.dili) kötü sonuçla başbaşa bırakılmak, belâya çatmak. get the saek (argo) işten kovulmak give the sack (argo) işten atmak, (informal) pabucunu eline vermek. hit the sack, sack out (A.B.D.), (argo) yatmak. sackful bir çuval dolusu. (eski) bir çeşit sürgülü trombon. çuval bezi, çul. in sackcloth and ashes çula sarılmış ve kul içinde (pişmanlık veya yas alâmeti) çul, çuval bezi. bol dikilmiş kadın veya çocuk ceketi. (anat.) kuyruksokumu kemiğine ait, sakruma ait, sakral; kuyruk sokumu kemiği. kutsal şeylere ait Hazreti isa tarafından tesis edilen dini ayinlerden biri. sacramental bu ayinlerle ilgili. sacramentally kutsal ayin kabilinden. sacramentary Katolik kilisesi ayinleri kitabı. eski Romada mabet; kilisenin mihrap yeri; dini törenlerde kullanılan yıkama leğeni. kutsal, mukaddes; dini, dine ait; mübarek, aziz, muazzez; saygıdeğer, hürmete şayan. sacred cow (k. dili) başkalarının inançlarına göre küçümsenmesi caiz olmayan şey veya kimse. sacred to the memory of anısına ithafen, ruhuna fatiha sacredly kutsal olarak. sacredness kutsiyet. kurban; fedakarlık; zarar; feda etme, kurban etme; kurban etmek, kurban olarak kesmek; feda etmek; zararına satmak, gözden çıkarmak. sacrifice hit (beysbol) takım arkadaşları ilerlesin diye atılan topa kendisinin yakalanacağı şekilde vurmak. sacrificial kurban kabilinden. kutsal bir şeye karşı hürmetsizlik. kutsal bir şeye hürmetsizlik kabilinden. sacrihgiously kutsal şeylere hürmetsizlik ederek. sacrilegiousness kutsal şeylere hürmetsizlik. kilisede hizmet eden kimse. kiliseye ait eşyanın muhafaza edildiği yer. (önek), (tıb.) kuyruksokumu kemiği ile ilgili. kalçada iki kemiğin bitiştiği yere ait. çok kutsal; dokunulmaz. (anat.) kuyruksokumu kemiği, sakrum, sağrı kemiği. kederli, üzgün, mahzun, gamlı; hazin, acınacak, esef edilecek; keder verici, kasvetli; bedbaht; hayırsız, yetersiz; çok kötü. sad sack (A.B.D.), (argo) miskin. sadly kederle, hüzünle. sadness keder, hüzün, üzüntü. kederlendirmek, keyfini kaçırmak, neşesini kaçırmak; kederlenmek, neşesi kaçmak. eyer, semer; sele, bisiklette oturacak yer; sırtın alt (kıs.)mındaki et (koyun); (coğr.) bel, semer, boyun; semere benzer şey; semer vurmak, eyerlemek; yüklemek. saddle a person with a task birine zor bir iş yüklemek. saddle horse binek atı . saddle soap semer gibi deri eşyayı temizlemek ve korumak için kullanılan sabun. sırtı çukur olan herhangi bir şey; sırtında semere benzer çizgileri olan kuş veya kelebek. hurç, heybe. eyer kaşı. haşa, eyer altına konan keçe. saraç. saraçlık; saraciye; saraçhane. eyer kaltağı. (eski) Musevilikte ahret ve ölümsüzlüğü yadsıyıp özdekçiliğe yönelen kimse, Saduki Saddu cean Sadukilere ait. Hintli fakir. (çoğ.) sedilia) kilisede papazlara mahsus iskemle. iki ucu sivri ve sap çıkarılabilen eski bir çeşit ütü. sadizm. sadist sadist kimse. sadistic sadist. sadistçe. (biyol.) kese. (biyol.) torba veya kese şeklinde. (kim.) sakarit. (Fr.) lavanta torbası. (bilhassa Afrika'da) safari, av partisi. emniyette, emin ellerde, selâmette, salim; kurtulmuş; emin, sağlam; emniyetli, mahfuz; korkusuz; güvenilir; tehlikesiz; (beysbol) oyundışı edilmeden kaleye yetişmiş olan; kasa; teldolap. safe and sound sağ salim, sapasağlam. a safe bet el de bir. safe deposit kıymetli eşya saklamaya mahsus emniyetli yer. safedeposit box bankada özel müşteri kasası. be on the safeside sonuçtan emin olmak, ihtiyatlı davranmak. safely emniyetle, emin olarak. safeness emniyet. özellikle düşman memleketinde seyahat edenlere verilen seyahat tezkeresi veya himaye belgesi. kasa hırsızı. koruma, himaye; koruyucu şey; ihtiyat tedbiri; muhafız; muhafaza etmek, korumak. saklama, himaye, saklanma. karanlık odada kullanılan koyu kırmel ışık. emniyet, güven, asayiş, selâmet, korkusuzluk; emniyeti sağlayan. safety belt emniyet kemeri. safety catch kabza emniyet mandalı. safety glass dağılmaz cam. safety lamp madenci lambası. safety lock emniyet kilidi. safety match kibrit, özel bir yere sürtülmedikçe yanmayan kibrit. safety pin çengelli iğne. safety razor traş makinası. safety valve emniyet valfı, emniyet supapı. aspur, yalancı safran, papaganyemi, (bot.) Carthamus tincoıtorius; bu çiçeklerin tohumundan yapılan bir ilaç. safran, (bot.) Crocus sativus; bu çiçeğin boya maddesi veya ilaç olarak kullanılan tohumlan; safran renkli, koyu portakal renkli. mountain saffron mahmurçiçeği, itboğan, (bot.) Colchicum. (-ged, -ging) eğilmek, bükülmek, çökmek, bel vermek; sarkmak; yavaş yavaş düşmek (kıymet); (den.) rüzgâr altına sürüklenmek; çöküntü, eğilme, bel verme; sarkma. (eski) iskandinav hikâye veya masalı; destan. arif, akıllı, zeki, ferasetli, sezgin, anlayışlı sagaciousness akıllılık, zekâ, ariflik, bilgelik sagaciously ariflikle, akıllıca. ariflik, akıllılık, zeka. bazı kızılderili kabilelerinde reis. adaçayı. garden sage adaçayı, (bot.) Salvia officinalis. scarlet sage ateş çiçeği. wood sage, wild sage yabanı adaçayı, (bot.) Salvia sylvestris. hikmet sahibi, ağırbaşlı; akıllı; bilge, hikmet sahibi kimse; yaşını başını almış akıllı adam, filozof. sagely bilgece, hakimane, dirayetle. sageness bilgelik, hikmet sahibi oluş, dirayetlilik. A.B.D'ne mahsus bir çeşit kokulu çalı, (bot.) Artemisia. seramikte kullanılan ateşe dayanıklı toprak veya bu topraktan yapılan kap; böyle bir kapta ısıtmak. oka benzer, ok şeklinde, oka ait; (anat.) sagital, oksal, sehmi. (astr.) Nişancı takımyıldızı; Yay burcu. (bot.), (zool.) ok başı seklinde, temren biçiminde. sagu Büyük Sahra. (gen.), b.h. Hindistan'da Avrupalılara verilen ünvan; efendi. (bak.) say. Saygon. yelken; yelkene benzer herhangi bir şey; yel değirmeni yelpazesi; yelkenli gemi; (topluluk ismi) yelkenli gemiler; deniz yolculuğu; gemi ile yola çıkmak; yelkenle seyretmek; gemi ile gitmek; gemi gibi su üstünde yüzmek; havada uçmak; gemi kullanmak; havada uçurmak. sail close to the wind (den.) orsasına seyretmek. sail into büyük bir şevkle girişmek; (k. dili) fena halde azarlamak, (informal) haşlamak. sail under false colors olduğundan başka türlü görünmek. foreandaft sail yan yelkeni. make sail fazla yelken açmak; sefere çıkmak. set sail yelken açıp kalkmak . shorten sail bazı yelkenleri indirmek. square sail dört koşe seren yelkeni. strike sail yelkenleri mayna etmek. under sail yelkenleri fora edilmiş olarak, seyir halinde. yelkenli gemi. yelken bezi. yelkenli gemi. a fast sailer süratli yelken gemisi. a good sailer fazla sallamayan gemi. a heavy sailer çok sarsan gemi. kılıç balığına benzer ve sırtında büyuk kanadı olan balık. gemi ile yolculuk; gemicilik; (den.) kalkış saati. sailing boat yelkenli gemi. sailing orders sefer talimatı. yelkenci. gemici; düz tepeli ve dar kenarlı hasır şapka. a bad sailor deniz tutan kimse. sailorly gemici gibi, gemiciye yakışır. evliyaotu, eşekotu, (bot.) Onobrychis viciaefolia. (kıs.) St., S.) aziz, mukaddes kutsal, mubarek; evliya, aziz, eren; azizler mertebesine çıkarmak St. Andrew' cross X şeklinde haç. St. Bernard dog senbernar köpeği St. Elmo' fire (bak.) corposant St. John' bread keçi boynuzu. St. Nicholas, Santa Claus Noel baba. St. Patrick' Day irlanda'da resmi yortu günü, 17 Mart Saint' day bir azizin yortusu St. Valentine' Day 14 Şubat; (bak.) valentine. St. Vitus' dance (tıb.) kore All Saints' Day Kasım ayının ilk gününe tesadüf eden Bütün Azizler yortusu. saintlike evliya gibi, azizlere yaraşan; çok mübarek, çok sabırlı. merhum, ölmüş; azizler mertebesine girmiş; mukaddes. kutsilik, evliyalık; azizler, evliyalar. evliya gibi, azizlere yakışır; çok mubarek, çok iyi. hatır, uğur. for heaven' sake Allah aşkına. for my sake hatırın için. for the sake of argument farzedelim ki. for the sake of clarity anlaşılsın diye. for the sake of peace barış uğruna. Japonya'da pirinçten yapılan bir çeşit içki. (kim.) tuz. selâm, temenna; selamlamak, selâm vermek, temenna etmek. satılabilir, satılma imkanı olan. salability, salableness satılabilme, satılma imkanı. şehvani, şehvetli; müstehcen. salaciously şehvetli olarak, şehvetle. salaciousness, salacity şehvetlilik, şehvet: müstehcenlik. salata. salad days gençlik çağı, acemilik. salad dressing mayonez; salata sosu. semender, (zool.) Salamandra maculosa; ateşte yanmayan efsanevi bir hayvan; sıcağa karşı dayanıklı kimse. salamandrine sıcağa dayanıklı; semendere ait. salam. salammoniac nişadır. maaş, aylık, ücret; maaş vermek, ücret vermek, aylık bağlamak. salaried aylıklı, maaşlı, ücretli. satış, satım, satma; satılış; talep, revaç; alışveriş; mezat. sales clerk satış memuru, tezgâhtar. sales resistance alıcının isteksizliği. for sale, on sale satılık. put up for sale satılığa çıkarmak. saleable (bak.) salable. salep. sodyum bikarbonat. satıcı, satış memuru. satıcılık, satma kabiliyeti. satış yeri. satıcı kadın. (kim.) söğüt ve kavak ağaçlarının kabuk ve yapraklarından çıkarılan ve ilâç olarak kullanılan bir tuz. bazı Germen kabilelerinin beşinci yüzyılda düzenlenen kanunnamesi; eskiden Fransa'da kadınların tahta geçmelerini yasaklayan kanun. (ecza) salisilat. salicyl'ic salisilat kabilinden. salicylic acid salisilat asidi. dikkati çekme; çıkıntı, çıkıntılı şey. göze çarpan, dikkati çeken; çıkıntılı, çıkık, fırlak; (ask.) kalede dış açı. saliently göze çarparak. tuz hâsıl eden; tuz ihtiva eden, tuzlu. tuzlu bataklık; tuzla, tuz ocağı, tuz madeni; tuzlu pınar. bir çeşit maden tuzu ile dolu; tuzlu, tuz gibi; tuz hassası olan; (tıb.) birkaç çeşit maden tuzu. tuzluluk, tuzluluk miktarı. salya, tükürük. salivary tükürük hasıl eden, salyaya ait. salivate salya akıtmak; (tıb.) çok tükürük çıkarmak. salivation tükürük çıkarma. benzi sararmış, soluk yüzlü, solgun. keçi söğüt ağacı; (bot.) Salix caprea; sepetlik söğüt ağacı veya bu ağacın bir dalı. kuşatma esnasında askerin hücuma geçmesi; ani hareket veya hamle; gezinti; espri, nükteli söz; dışarı fırlamak; hücuma geçmek; toplu halde geziye çıkmak. sally port (ask.) çıkış kapısı . küçük tatlı ekmek. soğuk et ve ançüez beraberinde yumurta ve soğan ile yapılmış bir yemek; herhangi bir karışım. som balığı, (zool.) Salmo salar; buna benzer alabalık; sarımsı pembe renk. salmon trout kırmızı etli alabalık. zehirlenmeye sebep olan bir mikrop. salon, misafir odası; sergi salonu. Selanik. (A.B.D.) meyhane; ing. bar; büyük salon; galeri; gemi salonu; lokanta. saloon deck gemi salonunun bulunduğu güverte. saloonkeeper meyhaneci. (tıb.) soluk borusu veya dolyolu iltihabı. (çoğ.) salpinges) (anat.) boru, nefir. tekesakall, (bot.) Tragopogon. tuz, sodyum kloruru, maden tuzu; bir asit ile bir bazdan meydana gelen tuz; (çoğ.) mushil tuzu; tuzluk; lezzet, tat; nükte, hoş söz; (k.dili), (informal) deniz kurdu; tuzlu; tuzlamak, tuz katmak, tuzda muhafaza etmek. salt a mine bir maden kuyusunu olduğundan kıymetli göstermek için içine altın tozu karıştırmak. salt away veya down tuzlayarak muhafaza etmek; (argo) biriktirmek, istif etmek (para) salt beef tuzlanmış sığır eti. salt fish tuzlu balık. salt lick yabani hayvanların tuz bulduklan yer. salt of the earth iyi kalpli kimse. salt rheum (tıb.) tuzlubalgam. salt well tuzlu su kuyusu. Attic salt ince espri. eat a person' salt bir kimsenin misafiri olmak, sofrasına oturmak. Epsom salts ingiliz tuzu. not worth his salt masrafım karşılamaz, beş para etmez. rock salt kaya tuzu. sea salt denizden çıkanlan tuz. smell ing. salts baygınlık hallerinde koklatılan amonyak ruhu. table salt sofra tuzu. with a grain of salt ihtiyat kaydıyle, süphe ile. salt'less tuzsuz, tatsız. salt'ness tuzluluk. hoplama, sıçrama, zıplama; vurma, çarpma saltatory sıçramaya benzer; sıçrama kabili yeti olan. (A.B.D.) dik çatılı ufak ev. tuzluk. tuzla. (zool.) sıçrayarak yürüyen (hayvan) tuzluca. saltishness tuzluluk. tuzla havuzu; tuz ayırma kabı. güherçile. patates mayasından yapılmış ekmek. deniz suyuna ait, tuzlu suda yaşayan. tuzla, tuz fabrikası. üşnan, çorak, dikenli çöven, (bot.) Salsola kali. tuzlu; denizi hatırlatan; keskin. sıhhatli, sıhhate yarar, sıhhi. salubriously sıhhate yarar surette. salubriousness, salubrity sıhhatlilik, sıhhi oluş. sıhhate yaravan, sıhhi, faydalı, hayırlı, yararlı. salutarily sıhhate yararlı olarak, faydalı olarak. salutariness sıhhilik, faydalılık. selâm; selâm verme, hatır sorma. salutatory selâm niteliğinde, selâm veren. salutatorian diploma töreninde halka hoş geldiniz anlamında söz söyleyen öğrenci. selam vermek, selâmlamak, aşinalık etmek; selâm göndermek; selâm çakmak; top atışı veya bayraklarla selâmlamak; selamlama, selâm verme; selâm; selam çakma; selâm duruşu, selâm merasimi. fire a salute top atışıyle selâmlamak. give a salute selâm vermek. return a salute selamını almak, selâma karşılık vermek. take the salute (ask.) selâm almak, selâm durmak . kurtarılabilir. kurtarılan mal; deniz kazasından veya yangından kurtarılan mal; deniz kazasından veya yangından kurtarma ücreti; (sig.)ortalı eşyanın yangından kurtulması veya bunların satışıyle temin edilen gelir; (eşya) kurtarmak. salvageable ka zadan kurtarılabilir. (tic.) mark. özellikle frengi için yakın zamana kadar kullanılan arsenikli bir ilâç, salvarsan. kurtarış, kurtarma; kurtuluş, halâs, necat; (ilah.) mağfiret, gufran, yarlıgama. Salvation Army ing., (A.B.D.) fakirler için para toplayan bir Protestan grubu. merhem; dinlendirici her hangi bir şey; övme, methiye; merhem sürmek; acısını: dindirmek, teskin etmek, iyi etmek. denizden veya yangından kurtarmak. tepsi. ateş çiçeği. yaylım ateşi, topçu bombardımanı; selâm topu; alkış tufanı. bahane. amonyum karbonat. kurtarma işlemine katılan kimse; kurtarma gemisi. (eski) Filistin'de bir şehir. Semerkant şehri. bir çeşit Brezilya dansı, samba. (müz.) üçgen şeklinde eski bir telli çalgı. aynı, tıp(kıs.)ı; eşit; adı geçen, mezkür. all the same bununla beraber, mamafih just the same buna rağmen, mamafih; aynı şekilde; eskisi gibi. much the same hemen hemen aynı, yaklaşık olarak . same here ben de. sameness aynılık; monotonluk, tekdüzelik; benzerlik. (A.B.D.), (argo) cehennem. What the Sam Hill is he doing here? Hay Allah, burada işi ne yahu? Sisam adasına ait; Sisamlı. Samian earth Sisam adasında bulunan ve eskiden ilaç olarak kullanılan balçık. Samian ware bu balçıktan yapılan kaplar. samyeli. Samaritan Samiriye ile ilgili; Samiriyeli; Samiriye dili. a good Samaritan merhametli kimse, özellikle hastalara yardım eden kimse. (müz.) üç telli Japon çalgısı. altın veya gümüşle dokunmuş ipekli kumaş. Sisam adası. Semadirek adası. semaver. iri taneli öğütülmüş mısır unu. Çin nehirlerinde kullanılan dibi düz kayık. deniz rezenesi, (bot.) Crithmum maritimum. örnek, numune, model, mostra; örnek olarak denemek. sampler el işi örneği; örnekleri tecrübe eden kimse. seçme. Samson. (çoğ.) samurai, samurais) eski Japon derebeylik sisteminde ikinci derecede asilzade. şifa verici, iyi eden; sıhhi, yararlı. (çoğ.) -ria, -riums) havası ve suyu sağlığa yararlı olan yer; sanatoryum. ortaçağda nadim olmuş günahkârlara kilise tarafından giydirilen sarı veya siyah renkte gömlek; Engizisyon devrinde yakılarak öldürülme cezasına çarptırılmış kimselere giydirilen siyah gömlek. kutsal; günahtan temizlenmiş. kutsallaştırmak, takdis etmek, kutsal bir işe. tahsis etmek, günahlardan temizlemek; kutsiyet hasıl ettirmek. sanctification takdis; resmen iba dete tahsis. kutsiyet taslayan, sofu, mutaassıp. sanctimoniously dindarlık taslayarak. sanctimoniousness, sanctimony dindarlık taslama. tasdik, teyit; müeyyide; kanuna itaatsizlik cezası; (gen.), (çoğ.) milletlerarası bir kanunu çiğneyen devlete karşı diğer birkaç devletin birleşerek aldık ları zorlatıcı tedbir; tasdik etmek, teyit etmek, tasvip etmek. kutsal olma, mukaddeslik. mabet, ibadethane; kutsal yer; melce, sığınak. right of sanctuary iltica hakkı; masuniyet. take sanctuary iltica etmek, sığınmak. wild life sanctuary yabani hayvanların korunduğu yer. (çoğ.) -tums, -ta) kutsal yer, girilmesi yasak özel oda. (Lat.) en mukaddes yer; inziva yeri, hususi hücre; harim. kum; kum saatindeki kum; (çoğ.) kumluk, kumsal; (çoğ.) ömrün dakikaları; (argo) cesaret, yiğitlik; üstüne kum serpmek; içine kum katmak; (sık sık) "up" ile kum dolmak (liman) sand flea kumluk yerlerde bulunan. pire sand fly tatarcık, (zool.) Phlebotamusa. sandfly fever tatarcık humması. sand grouse bağırtlak, (zool.) Pteroclus. sand martin kum kırlangıcı, (zool.) Riparia riparia. sand smelt gümüş balığı, platerina, (zool.) Atherina presbyter. çarık, sandal, mest; ayakkabı üzerine giyilen kısa şoson; sandal bağı veya şeridi. sandal(l)ed çarık giymiş, çarıklı sandal. sandalwood sandal, sandal ağacı tahtası. red sandal wood tree kırmızı sandal ağacı (bot.) Ptero carpus. santalinus white sandalwood sandal, (bot.) Santalum album. sandarak ağacı; dağ ardıcı, (bot.) Callitris quadrivalvis; bu ağacın buhur ve cilâ olarak kullanılan reçinesi. siperlik kum torbası; kum torbası ile etrafını çevirmek; kum torbası ile bir kimsenin kafasına vurmak. sığlık. kum püskürterek temizlemek. demiryolu veya tramvay raylarına serpilen kumu taşımaya mahsus sandık; kum bahçesi. deniz çulluğu, (zool.) Crocethia alba. tazyikli hava içinde çalışan işçi. (A.B.D.) boş arsada oynanan (top oyunu) çocukların gözlerine kum serpmekle uykularını getirdiği farzolunan peri. zımpara kağıdı; zımparalamak. beyaz karınlı yeşil bacak, (zool.) Tringa hypoleuca. kumtaşı, kefeki taşı. kum fırtınası. sandviç; sandviç yapmak; iki şey veya madde arasına sıkıştırmak. sandwich man (k.dili) önünde ve arkasında ilân levhaları asılı olan adam. kumlu, kuma benzer; kumsal; kum rengi (saç) sandiness kumlu olma. aklı başında, akıllı, kafası sağlam; muhakemesi işleyen, makul. sane'ly akıllıca, makul olarak. sane'ness akıllılık. (tic.), mark. keten veya pamuklu kumaşları çekmesini önlemek üzere özel bir işleme tabi tutmak. (bak.) sing. şekerli su ile şaraptan yapılan bir içki. soğukkanlılık itidal, kendine hâkim olma. (önek) kan. kan nakleden. kan oluşumu. kandan ibaret; kanlı; kana susamış, kan dökücü, hunhar. sanguinarily kanlı olarak; kana su samış surette. ümitli; emin; neşeli; gayretli; kan gibi kırmızı, kan renginde; kanı çok. sanguinely ümitle. sanguineness ümitlilik. kanla dolu; kana ait, kanlı; kan renginde, kıpkırmızı; emin, umitli. eskiden Musevilerin millet meclisi. sulu kanlı ve pis kokulu cerahat. sanious böyle cerahate ait. sağlığa veya sağlık kurallarına ait; sağlık uzmanı. (bak.) sanatorium. sağlıkla ilgili, sıhhi sanitary napkin kadınların adet zamanında kullandıkları ve hazırlanmış olarak eczanede satılan pamuk. sanitary regulations sağlık kuralları. sıhhi şartları geliştirme, hıfzıssıhha; sağlık teskilâtı; halk sağlığını koruma tedbirleri. sıhhi hale getirmek, sterilize etmek . akıllılık, aklı başında olma, makul düşünüş. sancak. (bak.) sink. (edat) -siz. (matb.) düz harfler. büyük Fransız ihtilalinde cumhuriyetçi; aşırı ihtilalci. sansculottism aşırı ihtilalcilik. sanseverya, paşa kılıcı, (bot.) Sansevieria. (Sanskrit); bu dile ait. Yeşilköy'un eski ismi. Noel baba. Santiyago. akpelin, (bot.) Artemisia maritima; ak pelin çiçeklerinden yapılan bir ilaç. (ecza.) santonin. bitki özü; hayat verici öz; ağacın özlü veya canlı (kıs.)mı; (argo) aptal kimse, avanak kimse. cellulary sap hücre özsuyu. crude sap ham besisuyu. raw sap ham usare . sap green yeşil zeytin renginde boya. (-ped, -ping) takatini kesmek, tüketmek, bitirmek, mahrum etmek; (ask.) temelini kazıp yıkmak altına sıçanyolu kazarak yıkmak, sıçanyolu ile ilerlemek; istihkam hendeği. kırmızı veya sarı boya veren bir ağaç. (argo) mankafa kimse. lezzetli, çeşnili. sapid'ity, sapidness lezzet, tat. akıllı, dirayetli (bazen istihza yollu kullanılır) sapience, -cy akıl, dirayet. sapiently akıllıca, dirayetle. akıllı sapientially akıllıca. fidan, körpe ağaç; deli kanlı, genç çocuk; bir yaşında av köpeği. sabun gibi, sabunlu. sabun haline getirmek; bir esteri asit ve alkole ayrıştırmak. saponifica'tion sabunlaştırma. tat, lezzet. saporous tadı olan. (ask.) sıçanyolu kazan lağımcı, kazmacı, istihkâm neferi. Midillili ünlü şair Safo'ya ait; bu tarzda yazılmış şiir. Sapphic vice sevicilik. gökyakut, safir, safir rengi, parlak mavi renk; gökyakuta benzer, parlak mavi renkte. gökyakuta benzer. özlü; canlı; (argo) ahmak, budala; toy, acemi. sappiness canlılık, hayatiyet; özlü oluş, toyluk. (önek) çürük, çürümüş. çürüten; çürümüş maddede yetişen. (biyol.) çürümüş organik maddelerle beslenen bitkisel organizma. saprophytic çürümüş organik maddelerle beslenen. bir çeşit yeşilimsi katı İsviçre peyniri. Amerika'da bulunan Sphyrapicrus cinsinden ağaçkakan kuşu. ağacın özlü ve canlı kısmı. Araplardan alınmış ağır adımlarla yaplan bir İspanyol dansı, sarabant. Suriye ve Arabistan çöl kabilelerinin bir ferdi; Haçlı Seferleri zamanında Müslüman veya Arap kimse; Haçlı Seferi düşmaı. Saracen'ic(al) Araplara veya Müslümanlara ait. Saraybosna. Meksika modası pelerin. iğneleyici ve küçümseyici söz, acı söz, istihza. iğneleyici, müstehzi, alaylı, küçümseyici sarcastically istihza ile; alay ederek. iç astarlık olarak kullanılan ince canfes. sarco-, sarc- (önek) et. (bot.) çekirdekli meyvaların etli kısmı; herhangi bir etli meyva. (tıb.) hayalarda meydana gelen iltihapsız şişlik. kas zarı. (çoğ.) -mata) (tıb.) ur, mafsal dokularında görülen habis tumor. (çoğ.) -gi) lahit. (anat.) ete veya adaleye ait. koyu kırmızı renkte bir cins kuvars. sardalye, ateşbalığı, (zool.) Sardina pilchardus. packed like sardines sardalye gibi istif edilmiş. Sardinya adası. Sardinyalı. Manisa civarında bulunan Sart şehri. alaycı, hakaret dolu, acı, kötü (gülüş) bir çeşit tabakalı akik taşı, alt tabakası kırmızı Süleymani taş. Atlas Okyanusunun yüzeyi çok yosunlu olan kısmı. Hintli ve Pakistanlı kadınların giydikleri kıyafet, sari. evvelce Sarmatia ismiyle tanınan Güney Rusyaya ait; (şiir) Polonyaya ait; bu bölgelerin halkından biri. (çoğ.) -ta) çilek türünde bitkilerin yerde uzanan filizi, kol. sarmentose yerde sürünen filizler veren. Malaya adalarında erkek ve kadınların giydiği eteklik ve kumaşı. Egin korfezi. ilâç saparnası; saparna: bu bitkinin ilaç veya baharat yapımında kullanılan koku. wild sarsaparilla yaban saparnası. sarsar sarsenet (bak.) sarcenet. terzi veya terziliğe ait; (anat.) dizin bükülmesini sağlayan but adalesine ait, terzi kasına ait. (anat.) dizin bükülmesini sağlayan ve bedenin en uzun adalesi olan but adalesi, terzi kası. kuşak. pencere çerçevesi; pencere çerçevesi takmak. (k. dili) kayarak dans figüru yapmak; sallanarak yürümek. (k. dili) küstahlık; küstahça hitap etmek, dil uzatmak. Amerika'da yetişen ufak bir ağaç, (bot.) Sassafras albidum; bu ağacın kökünden çıkanlıp ilaç yapımında veya yemeklerde kullanılan bir yağ. Sasani. arsız, küstah, haddini bilmez. (bak.) sit. (kıs.) Saturday. şeytan, iblis; kötü adam. Seytanca, iblise benzer satanically şeytan gibi, şeytanlıkla. el çantası. doyurmak; tıka basa yedirmek. saten taklidi pamuklu kumaş. uydu, peyk, satelit, bir gezegenin uydusu; büyük bir kimsenin peşinde dolaşan kimse, bende, uşak. doyurulabilir. satiabil'ity, satiableness doyurulabilme. satiably doyacak şekilde. doyurmak; doymuş, tıka basa doymuş, tok. satia'tion doyma. doymuşluk, tokluk. saten, atlas; sateni andıran; parlak, mucellâ, yumuşak satin finish gümüş kaplara tel fırça ile yapılan cila. satin paper parlak yazı veya duvar kâğıdı. satin stitch nakışta sarma işi. satin stone bir çeşit cilalı alçıtaşı. satiny saten gibi parlak. iş ince saten veya saten taklidi kumaş; pamuk arışlı ve yün atkıl kumaş. iş Hint ağacı; mobilya yapımında kullanılan sertçe bir çeşit sarı Hint ağacı. hiciv, taşlama, yergi, yerme; hiciv söyleme. hiciv niteliğinde. satirically hicivle ifade ederek, taşlama yaparak. satiricalness hiciv özelliği. taşlama yazarı hicivci. hicvetmek. memnuniyet, hoşnutluk, kanaat; tarziye, tatmin, tazmin; hoşnut etme, memnun etme: (huk.) tediye, ifa. memnuniyet verici, hoşnut edici; kafi, tatmin edici. satisfactorily memnun edici surette. satisfactoriness yeterlik, kifayet, memnuniyet verici hal. memnun etmek, razı etmek, hoşnut etmek; tatmin etmek, ikna etmek; doyurmak; kafi gelmek; sağlamak, yetmek, uymak, tamamlamak; parasını vermek, ödemek; tarziye vermek; tazmin etmek; şartlarını yerine getirmek. satisfying tatmin edici, doyurucu. satisfyingly tatmin ederek. eski iranda vali, satrap; ufak prens. satrapy eski iran'da eyalet. işba haline getirilebilir, doyurulabilir. emdirmek, doyurmak; (kim.) herhangi bir cisme başka bir cismi katarak fazlasını alamayacak derecede doldurmak, işba etmek. saturant emici veya massedici şey; (fiz.) doyuran. saturated doymuş. satura'tion doyma. cumartesi. Rom. (mit.) Saturn, ziraat tanrısı; (astr.) Zühal, Saturn. Satur'nian bu tanrıya veya gezegene ait. (çoğ.) veya (tek.) Satürn bayramı; aşırı derecede eğlence ve sefahat bayramı. sıkıcı, kasvetli; asık yüzlü, abus çehreli: (eski), (kim.) kurşuna ait; (tıb.) kurşundan oluşan. Gandhinin uyguladığı pasif direniş programı. (mit.) yarısı insan yarısı keçi şeklinde şehvetli bir yarıtanrı; şehvet kurbanı olan kimse; bir çeşit kurşuni ve kahverengi kelebek. satyr'ic(al) yarısı insan yarısı keçi şeklinde olan tanrılarla ilgili. (tıb.) erkeklerde görülen zaptedilmez marazi şehvet. salça, sos, terbiye; haşlanmış meyva sosu; (k. dili) terbiyesizce söylenmiş söz, küstahça lakırdı; salça ilave etmek, terbiye etmek, lezzet vermek; (k. dili) terbiyesizlik etmek, küstahlık etmek. What' sauce for the goose is sauce for the gander Birine yakışan diğerine de yakışır. (k. dili) büyüklerine karşı saygısızlıkta bulunan çocuk; terbiyesiz kimse. uzun saplı tencere. çay bardağının tabağı, fincan tabağı. arsız, sulu sırnaşık, saygısız, küstah; dokunaklı; eğlenceli. saucily arsızca, saygısızca. sauciness arsızlık, sululuk; saygıslzlık, küstahlık. Suudi Arabistan. tuzlama lahana. sauna, Fin hamamı. avare avare dolaşmak, başıboş gezinmek; ağır ağır ve maksatsız yapılan yürüyüş. karagoz istavrit balığı, (zool.) Trachurus mediterraneus. (zool.) kertenkele veya timsah cinsinden (hayvan) zargana balığı, (zool.) Scomberesox saurus. . sucuk, sosis. sausage balloon sucuk şeklinde balon. (Fr.) tavada hafif kızartılmış, sote. vahşi, yabani, medeniyet görmemiş; canavar ruhlu, yırtıcı, zalim: medeniyet görmemiş kimse; vahşi adam; zalim ve canavar ruhlu kimse; vahşice saldırmak. savagely vahşicesine. savageness yabanilik vahşet. savagery, savagism yabanilik, vahşet; vahşiler. savana. alim, bilgin, hakim. (bağlaç), (edat) maada, -(den.) baska, gayri, yalnız. kurtarmak; korumak, saklamak, muhafaza etmek; (ilah) günahtan kurtarıp bağıslamak; idare etmek, arttırmak, biriktirmek,tasarruf etmek; kaybetmemek; para biriktirmek veya saklamak. save face ayıbı yüzüne vurmamak. He walks home to save car fare Yol parası harcamamak için eve yürür. Turn on the lights to save your eyes Gözlerinizi yormamak için ışığı açın. karaardıç, (bot.) juniperus sabina. kurtarıcı; idareci; koruyan, muhafaza eden; kayıtlayıcı; tasarruf, iktisat; (çoğ.) biriktirilmiş para. savings account tasarruf hesabı. savings bank tasarruf bankası veya sandığı. savingly tasarruf ederek: kurtuluşunu sağlayarak. (edat), (bağlaç.) maada, -(den.) başka. saving your presence haşa huzurdan, sözüm yabana sözüm meclisten dışarı. kurtancı, halaskar; (b. h.) Hz İsa. (Fr.) beceriklilik. tat, lezzet, çeşni; koku, rayiha; hassa; "of" ile tadı olmak, lezzeti olmak; çeşni vermek; lezzet vermek; kokusu olmak; zevk almak, tadına varmak. savorless tatsız. kekiğe benzer bir çeşit baharat. lezzetli iştah açıcı; hoş kokulu, rayihalı; baharatlı; uygun; ing. yemeğin başında veya sonunda yenen sıcak bir yemek. savorily iştah açacak sekilde. savoriness lezzetlilik. bir çesit kıvırcık kış lahanası. Savoylu kimse; Gilbert and Sullivan operalarının oyuncusu veya meraklısı. (argo) kavrayış, idrak; kavramak, anlamak, idrak etmek. (-ed, sawn) bıçkı, testere; bıçkı makinası; bıçkı ile biçmek, testere ile kesmek; bıçkı ile biçer gibi hareketler yapmak. saw pit bıçkı hendeği. circular saw yuvarlak testere. crosscut saw enine kesen bıçkı. atasözü, darbımesel. (bak.) see. (argo) cerrah, (slang) kasap. bıçkı tozu, testere talaşı. testereballğı, (zool.) Pristis pectinatus. testere sineği. testere tezgahı. bıçkıhane. testere gibi dişli. bıçkıcı. arduvaz kaplamasında kullanılan çekiç. (k. dili) saksofon. (müz.) bir çesit anahtarlı ve nefesli çalgı aleti. taşkıran çiçeği, (bot.) Saxifraga. Sakson Irkından olan kimse; Sakson dili; Saksonlara veya Saksonya'ya ait. Saxony Saksonya. (müz.) saksofon. (müz.) bir çeşit nefesli büyük çalgı aleti. (said) (ünlem) demek, söylemek; tekrarlamak, ezbere söylemek; denilen şey, söz; söz sırası; hemen hemen, aşağı yukarı; mesela; (ünlem), (A.B.D.), (k. dili) Hey, bana (bak.) ! to say nothing of göz önüne almadan. say one' say söyleyeceğini söylemek. Say uncle Teslim ol. He had, say, a thousand dollars Diyelim ki bin doları vardı. I dare say belki, diyebilirim ki. I saying, (k. dili) Bana (bak.)!. not to say hem de. that is to say yani, demek ki. What do you have to say for yourself? Söyleyeceğinizi söyleyin Kendinizi savunun. söz, lakırdı, darbımesel, tabir. (k.dili) keyfi karar, dayanıksız hüküm; karar verme hakkı. (kıs.), (kim.) antimon. (kıs.) small capitals. (kıs.) South Carolina. (kıs.) scene, science, scruple, sculpsit. (kıs.) Scotch. (-bed, -bing) yara kabuğu; koyun uyuzu; bitki yapraklarına musallat olan bir hastalık; (k. dili) greve katılmayan veya grevcilerin yerine çalışan işçi; (argo) habis herif; kabuk bağlamak (yara), kabuklanmak; (k. dili) grevcilerin yerine çalışmak. kılıç kını. yara gibi kabuk kabuk olan; uyuzlu (koyun) scabbiness kabukluluk; uyuz. (tıb.) uyuz illeti. scabious uyuzlu, kaşıntılı; (bot.) uyuz otu tipinde. uyuz otu, (bot.) Scabiosa arvensis. field scabious misk çiçeği, (bot.) Knautia arvensis. kabuk bağlamış, pul pul; pürtüklü, sert; düğümlü, çapraşık, idare edilmesi güç; açık saçık. scabrously pürtüklü olarak; çapraşık olarak. scabrousness pürtüklülük; çapraşıklık; açık saçıklık. istavrit balığı, (zool.) Trachurus trachurus. (çoğ.), (k. dili) büyük miktar. yapı iskelesi; darağacı platformu: yapı iskelesi kurmak. scaffolding yapı iskelesine mahsus kereste; yapı iskelesi. alçıdan yapılmış mermer taklidi. çekme payı. (mat.) rakamlarla ifade edilebilen, yönsüz (nicelik) (k. dili) haylaz kimse, ciğeri beş para etmez adam. haşlamak, kaynar su veya buhardan geçirmek; bir sıvıyı kaynama derecesinin hemen altına getirmek; üzerine kaynar su dökerek temizlemek; haşlama, haşlayıp yakma; kaynar sudan ileri gelen yanık veya yara. (bak.) skald. derece; mikyas; cetvel; (müz.) ıskala, gam; derece taksimat; tırmanmak; hesaplamak, tartmak; ayarlamak. "down" ile küçültmek. decimal scale ondalık hesap cetveli. diatonic scale (müz.) diatonik ıskala. major scale (müz.) major gamı. minor scale (müz.) minor gamı. on a vast scale büyük mikyasta, geniş ölçüde. scale of I to 5000: 1'e 5000 mikyası. scaling ladder hücum merdiveni, istihkamlı mevkilere girmeye mahsus merdiven. scal'able tırmanılabilir. balık pulu; balık puluna benzer kabuk; herhangi bir şeyin pul gibi kabaran parçası; (bot.) pul; kazanda tutan kefeki taşı; pullarını kazıyıp çıkarmak; pul pul olmak; pul pul kabuk bağlamak; su yüzünde sektirmek (taş); ince tabakalar halinde soyulmak. scale insect tanemsiler familyasından fidan özünü emen bir cins çok küçük böcek. terazi gözü, kefe; (çoğ.) terazi; ing., b.h., (şiir) Terazi burcu; tartmak, teraziye vurmak. a pair of scales bir terazi. Both your lives are in the scales Her ikinizin hayatı da tartışılıyor. The boxer scaled in at 87 kilos Boksor 87 kilo geldi. turn the scales sonuca bağlamak, durumu değiştirmek. çok ince tahta parçası. (geom.) kenarları birbirine eşit olmayan (üçgen) scalene muscle, scalenus (anat.) skalen kası, kaburgaları kaldıran kas. deri üzerinde hası1 olan kepek. dry scall uyuz. moist scall egzama . (bak.) scalawag. yeşil soğan; pırasa. tarak, (zool.) Pecten; tarak kabuğu şeklindeki tabak veya tava; tarak kabuğu şeklinde işlenmiş oya; tarak kabuğu şeklinde kesmek veya yapmak; tencerede yemeğin üstüne ekmek kırıntıları serpip sos katarak fırında pişirmek. kafatasını kaplayan deri; zafer alameti; (k. dili) alelacele yapılan alım satımlarda elde edilen kar; başın derisini yüzmek; (k. dili) karaborsa sinema ve tiyatro bileti satmak; (k. dili) kar amacı ile malı çabuk elden çıkarmak; (k. dili) tamamen yenmek. scalp lock kızılderililerin tıraşlı başlarının tepesinde bıraktıkları kakül, tepe kakülü. (tıb.) ufak ve düz bıçak. pul pul, pullarla kaplı; kabuğa benzer; kabukları pul pul soyulan; (argo) adi, alçak; hırpani. scaliness pul pul oluş. Eskimenderes nehri. mahmude otu, bin göz otu, (bot.) Convolvulus. scammonia; bu otun müshil olarak kullanılan zamkı, mahmude koku. haylaz kimse, yaramaz kimse, çapkın kimse. acele veya dikkatsizce yapmak. acele gitmek, koşmak, seğirtmek, kaçmak; acele kaçış. (-ned, -ning) inceden inceye tetkik etmek; alelacele gözden geçirmek; vezne göre okumak, vezin tahlili yapmak; televizyonda bir resmin bütün noktalarından sıra ile geçmek; şiirin kurallarına uymak. skandal, rezalet, ayıp, kepazelik; kovculuk; iftira, dedikodu; rezil kimse; kepaze şey; yüzkarası. scandalize rezalet çıkararak bir kimseyi mahcup edip şaşırtmak. rezalet kabilinden, rezilane, kepazece, iftira kabilinden, lekeleyici. scandalously rezilcesine. scandalousness rezalet, kepazelik. tırmanıp yükselen (sarmaşık) İskandinavya. Scandinavian İskandinavyalı; İskandinavya'ya ait; İskandinav dili. (kim.) skandiyum. vezin tahlili, vezin bulma. az, kıt, dar; kifayetsiz, yetersiz; sınırlı, tahdit edilmiş; tahdit etmek, sınırlamak, kısmak. scant'ly yetersizce . scant'ness yetersizlik. bayan külotu. eşantiyon; kereste kalınlığı ince uzun kereste parçası; numune, az bir miktar. çok az, kıt; dar, eksik; sınırlanmış. scantily kıt olarak, eksik olarak. scantiness anca yeterlik; kıtlık, eksiklik. (eski), (bak.) escape. (bot.) yapraksız çiçek sapı; (zool.) tüy sapı; (zool.) duyarga. başkalarının cezasını ve sorumluluğunu yüklenen kimse; (eski) Musevilerin günahlarını çöle götürmek üzere başıboş bırakılan keçi. haylaz ve yaramaz kimse. (coğ. -lae) (anat.) kurek kemiği, skapula. scapular kürek kemiğine ait. (kil.) bazı tarikat keşişlerinin giydiği kolsuz gömlek; bazı tarikat mensuplarının giydiği uzun hamail; (çoğ.) kuşların omuzunda biten tüy. çıplak kaya. (-red, -ring) yara izi; geçmişin bıraktığı kötü etki; (bot.) dökülmüş yaprağın dal üzerindeki izi; yara izi bırakmak. eski Mısırlıların kutsal saydıkları bokböceği, (zool.) Scarabaeus sacer; bokböceği şeklinde ve uğurlu sayılan küçük taş. (çoğ.) -es, -baei) (bak.) scarab. eski italyan komedisinde soytarı; korkak soytarı. nadir, seyrek, az; eksik, kıt; güçbelâ, zoraki, yok gibi; hemen hemen hiç. make oneself scarce (k. dili) ortadan kaybolmak. scarce'ly ancak, güç belâ, zorla, güçlükle. scarce'ness, scarcity kıtlık, nadir oluş. korkutmak, ürkütmek; ani korku, panik, sebepsiz korku. scare away veya off korkutup kaçırmak. scare up (k. dili) arayıp meydana çıkarmak. bostan korkuluğu; hırpani kılıklı kimse. (k.dili) büyük harf manşet. korkulu söylentiler yayan kimse. iki kerestenin ucunu birbirine geçirerek eklemek; geçme ek yeri, oyuk yer, yuva. (çoğ.) - scarves) eşarp, enli ve uzun omuz at(kıs.)ı; enli boyunbağı; eşarp örtmek; boyunbağı takmak, omuz at(kıs.)ı koymak. üstderi, epiderm. deriyi kazıyıp kanatmak; (toprağı) taramak; incitmek, gücendirmek. scarifica'tion tarama. (tıb.) kızıl . al renk, kırmızı renk; al renkli kumaş veya elbise; al renkli; iffetsiz. scarlet fever kızıl (hastalık) scarlet letter eskiden zina yapan bir kadının göğsünde taşımaya mecbur olduğu kızıl renkte A harti. scarlet tanager Amerika'ya mahsus ve erkeğinin sırtı kızıl ve kanatları siyah olan bir kuş, (zool.) Piranga olivacea. uçurum; dikine kesmek. korku veren; korkak, çekingen. (ted ting) (k. dili) çekilmek, gitmek. Scat! (özellikle kedilere) Pist ! (argo) caz müziğinde anlamsız hecelerle şarkı söyleme. incitmek, zarar vermek bozmak; yakarak tahrip etmek; kavurmak, yüzünü yakmak; zarar, ziyan, hasar; felaket. sert, kırıcı, inciten; yakıcı. scathingly acı acı, sertlikle, esirgemeden. gübre tetkik ilmi; müstehcen yazılar. scatological müstehcen, açık saçık. dağıtmak, saçmak; yaymak, serpmek; dağılmak; dağılıp gözden kaybolmak; yayılmak. scatterbrain dağınık fikirli kimse. scatter rug ufak halı, seccade. az miktar; serpinti; dağılış, saçılma; serpilmiş. deniz ördeği. greater scaup karabaş patka, (zool.) Aythya marila. çöpçülük etmek; temizlemek; (mak.) silindirden eksoz boşaltmak; çöplükten işe yarar şey aramak. leş yiyen hayvan; kimse; (İng.) çöpçu. bir tiyatro eserinin konusunun ana hatları, senaryo. senaryo yazarı. (den.) yükselmek; yükseliş (geminin pruvası veya kıçı) manzara; sahne; sahne dekoru, mizansen; bir olayın geçtiği yer ve şartlar; perde; hikâyede olayların geçtiği yer. scene painter sahne dekoru ressamı. scene' shifter sahne dekorunu değiştiren kimse. behind the scenes perde arkasında; gizlice. Don't make a scene Hadise çıkarma. make the scene (A.B.D.), (argo) bir yerde bulunmak. put on a scene olay çıkarmak, (informal) kıyameti koparmak. quit the scene sahneden veya olay yerinden çekilmek manzara; sahne dekorları. manzara kabilinden; sahneye ait; pitoresk. perspektif kullanma sanatı. kokusunu almak, sezmek; güzel koku saçmak; koku ile doldurmak; koklayarak izini aramak; koku, rayiha; güzel koku, esans; iz kokusu; koklama duyusu. asa, kral asası; kral hâkimiyeti, saltanat; hakimiyet vermek. sceptered hükümet asası elinde olan. (bak.) skeptic. (Al.) başkasının üzüntüsüne sevinme, Oh! deme. liste; tarife; program; program yapmak; tarifeye geçirmek; programa koymak. şehrazat. (çoğ.) -mata) plan, tasarı, şema. schemat'ic şematik, şema halinde. schematically şematik olarak. sistemli bir şekilde düzenlemek. tasavvur olunan düzen, plan proje; sınıflandırma cetveli; tertip entrika, dolap; tertip etmek, tasavvur edip kurmak; plan yapmak; dolap çevirmek, entrika çevirmek. schemer plan yapan kimse; dolap çeviren kimse, düzenbaz veya hilekar kimse. (müz.) oynak; oynak bir şekilde. (çoğ.) -zos, -zi) it., (müz.) sonat veya senfonide hafif ve canlı kısım, skerzo. Avusturya para birimi, şilin. hizip, bölüntü; hizipleşme; bölünme, aynlma (bilhassa dinde) ayrılık yaratan, dinde mezhep ayrılığı husule getiren; hizipçi. schismatically bölünme yaratarak, hizip kabilinden. schismaticalness hizipçilik. (jeol.) şist, tabaka halinde kaya. schist'ose ous tabaka halinde ayrıla bilen (kaya) . (önek) yarma, ikiye ayırma. (bot.) olgunlaşınca tek tohumlu karpellere ayrılan bileşik kuru meyva, skizokarp. (bot.) ortasından bölünme suretiyle üreme. (tıb.) şizofreni hastallğına ait veya ona benzer: sizofreniye eğilimli; Sizofren. (çoğ.), (bot.) bölünen mantarlar, bakteriler, mikrop lar. (tıb.) (bak.) terili hastalık. sizofreni ile ilgili. (psik.) şizofreni. schizophrene sizofren. (bot.) bölünenler, bölüngenler. schizophytic bölünenlere ait, bölünenlerden. (psik.) insanı normalin dışma çıkarmayan hafif bir şizofreni sekli. schizothymic bu durumla ilgili (argo) enayi kimse, kolay kandırılabilen kimse. (argo) ahmak kimse. (argo) çekmek; (slang) aşlrmak. (çoğ.), (jeol.) volkanik kayalarda görülen asıl kayadan ayrı bir madenden oluşmuş lekeler veya ufak parçalar. schlieric böyle parçalara ait. (A.B.D.), (argo) değersiz, adi zevksiz. (argo) aşırı duygusallık. schmaltz'y aşırı duygusal; dokunaklı. (A.B.D.), (argo) saf kimse; sevilmeyen kimse. (A.B.D.), (argo) saf kimse. Avustralya'ya ve Yeni Zelanda'ya mahsus bir çeşit balık. Hollanda ve Almanya'ya mahsus alkollü sert içki. Almanya'ya mahsus bir çeşit teriyer köpeği. (argo) dilenci; dilenci tipinde olan kimse. (argo) burun. alim, bilgin; edebi ilimlerde araştırma yapan kimse. ilmi, âlime yakışır, alimce. scholarliness bilimsel nitelik. âlimlik, ilim, irfan; burs . okul veya öğrenciye ait; ortaçağda yüksek felsefe veya din mekteplerine ait; iskolastik; âlimane; kuru, cansız; ortaçağda alim adam; felsefe veya din konularında ilmi metotlarla çalışan kimse. scholastically iskolastik olarak, iskolastik usulde. scholasticism (gen.), (b. h.) iskolastik felsefe. eskiden haşiye veya şerh yazan kimse. scholias'(tic.) haşiye veya şerh kabilinden. (çoğ.), -lia) haşiye, şerh, çıkma. okul, mektep: öğrenim devresi; (güz. san.) bir ustadın öncüsü olduğu tarz veya üslup, ekol; herhangi bir şeyin öğrenildiği yer; okul binası; okula göndermek; ders vermek, öğretmek, okutmak; terbiye etmek, alıştırmak. school age okul çağı. school board okul yönetim kurulu . school ship okul gemisi. school year ders yılı. boarding school yatılı okul, leyli mektep. business school ticaret okulu. day school gündüzlü okul, nehari mektep. free school parasız okul, meccani mektep. graduate school üniversite diploması almdıktan sonra devam edilen fakülte. grammar school ilkokul; ing. ortaokul, lise. high school lise. keep a school bir okulu yönetmek .night school akşam okulu; gece bölümü. old school eski terbiye. parochial school bir kilisenin özel okulu. pryvate school özel okul. public school ing. özel okul; (A.B.D.) parasız resmi okul. reform school islahevi. trade school meslek okulu. vacation school yaz okulu. School keeps today Bügün okul var. balık sürüsü; sürü halinde yüzmek (balık) ders kitabı. erkek oğrenci. okul arkadaşı. kız öğrenci. okul binası. eğitim ve terbiye. ortaçağda bilgin; iskolastik görüşlü veya eğilimli kimse. sıkı disiplinli kadın öğretmen. erkek oğretmen. okul arkadaşu. kadın öğretmen. sınıf, dershane. öğretmen. okul zamanı. okul ödevi. okulda oyun sahası. iki veya üç direkli ve yelkenleri yandan olan gemi, uskuna; büyük bira bardağı. (müz.) polkaya benzer bir dans; bu dansın müziği. (bak.) shtick. kayak ile hızla aşağıya kaymak; hızla kaymaya elverişli düz ve dik yokuş. (dilb.) vurgusuz hecelerde görülen zayıf ve nötr bir ses. gölgebalığıgiller familyasına ait; bu familyadan herhangi bir balık; sarıağız, (zool.) Sciaena aquila. bir gölge veya hayal mahsulü bir düşmanla savaş; boş mücadele. kalçaya ait, kalçada olan; siyatik sinirine ait. sciatic nerve siyatik siniri. (tıb.) siyatik. fen, ilim, bilim, bilgi; ilmin herhangi bir dalı; hüner, maharet, marifet. science fiction bilimkurgu, düşbilimsel roman ve hikâyeler, bilimötesi romanlar. bilgi sahibi, bilgili, muktedir; ilme ait. ilme ait; bilimsel, fenni; fen kurallarına uygun; fen bilgisi olan; kesin, doğru. scientific method bilim yöntemi . scientifically fence, ilmi surette, ilmi olarak. fen adamı, fen uzmanı; (b. h.) "Christian Science" kilisesinin inancını benimseyen kimse. (kıs.) scil., sc., ss.) yani, demek ki. enli kılıç, pala. (zool.) kertenkele familyasından skinkgillere ait. çakım, kıvılcım; zerre. There' not a scintilla of truth in it. Gerçek payı yok. Tamamen yalandır. kıvılcımlar saçmak, parı1damak, ışıldamak, yıldız gibi pırıldamak; canlı bir şekilde konuşmak. scintilla'tion kıvılcımlar saçma, parıldama, ışıldama. scintillation counter radyoaktif cisim parıltılarını tespit eden alet. sathi bilgi; şarlatanlık, bilgiçlik taslama. sciolist bilgisi çok sathi olan kimse. sciomachy (bak.) sciamachy. oğul, çocuk evlât; (çoğ.) ahfat; aşılanacak veya daldırılacak filiz, ağaç piçi. (Lat.), (huk.) bir hükmün veya ruhsatnamenin iptal talebi üzerine mahkemenin ilgili şahsın bilgisine başvurmak için gönderdiği celpname. (tıb.) kanser cinsinden katı bir ur. scirrhosity (tıb.) bir çeşit sert ur. scirrhous, scirrhoid (tıb.) sert ur gibi. kesilebilir, kolay bölünebilir. kesme, kesilme, bölme, bölünme. makasla kesmek. tek makas; güreşte ayakla köstek. scissors kick makaslama (yüzüş) a pair of scissors makas. Amerika'ya mahsus ve kuyruğu makas şeklinde olan bir cins sinekyutan. yarık. kemirgenler familyasına ait. sincaba benzer; (bot.) sincap kuyruğuna benzer, püsküllü. hafif vuruş veya vuruş sesi; terlik; (golf) sopa vurmadan önce yere vurmak (anat.) göz akı, sklera. (bot.) sertdoku. sert dokulu. (zool.) eklembacaklılarda kitin veya kireçten oluşmuş sert kabuk parçası. kitin veya kireçten meydana gelmiş. (tıb.) göz akı iltihabı, sklerit. (önek) katı, sert. (tıb.) yaşlı kimselerde görülen deri sertleşmesi. (biyol.) katı, sert, sertdokulu. sertleşmiş doku. taş veya madenlerin katılık derecesini öIçen alet. (tıb.) anormal derecede katılaşmış, sertleşmiş. (çoğ.) ses) (tıb.) doku sertleşmesi, skleroz; (bot.) doku veya hücre cidarı sertleşmesi. (anat.) göz akına ait; (tıb.) doku sertleşmesi olan, dokusu katılaşmış; göz akı, sklera. (bak.) scleritis. (çoğ.) -tia) (bot.) gerçek mantarlarda yedek gıda ile dolu katılaşmış emeç. sclerotial bu emeçle ilgili. (tıb.) göz akını yarma ameliyatı. katı, sert, katılaşmış, sertleşmiş; kemikli. tahkir etmek, alay etmek, eğlenmek; hakaret, istihza, alay; küçümseme; alay konusu şey veya kimse. scoff at alay etmek. (informal) dudak bükmek (çoğ.), -mata) (tıb.) kanunlara kulak asmayan kimse. azarlamak, tekdir etmek, paylamak, (slang) haşlamak; herkesi azarlayan şirret kadın. (mad.) kalsiyum ve alüminyumlu bir hidrosilikat. (çoğ.) scoleces, scolices) (zool.) bağlrsak şeridinin başı. (tıb.) belkemiğinin normal dışı yan kıvrımı. (zool.) kırkayak familyasmdan bir hayvan. scolopendrine kırkayağa ait. uskumrugillerden bir balık; uskumrugillere ait. duvarda şamdan desteği. bir çeşit küçük ekmek; (İskoç.) yulaf ezmesinden yapılan gözleme. küçük toprak siper; sığınak. (İng.) üniversite öğrencilerine verilen ceza. (k. dili) baş, kafa. büyük kepçe; (tıb.) kaşık şeklinde cerrah aleti; çukur; kepçe ile alma; (k. dili) vurgun; (gazet.) atlatma; kepçe ile çıkarmak; (k. dili) toplayıp yığmak; içini boşaltmak; içini oymak; (gazet.) atlatmak; kapmakc scoop net nehir dibini taramaya mahsus ağc at one scoop bir vuruşta, bir darbede. (k.dili) birden kaçmak veya koşmak. trotinet; küçük motosiklet; dibi düz ve tabanına iki demir ray takılı kuvvetli buz kayığı. tar. âşık, ozan, şair. (sonek) gözlem aygıtı. saha, faaliyet alanı; fırsat, vesile; genişlik, vüsat; (k. dili) teleskop, mikroskop. (ecza.) skopola(min.) (zool.) süpürge şeklindeki (sonek) gözlem, müşahede, bakış. (tıb.) iskorbüt hastalığı ile ilgili. kavurmak, ateşe tutmak, hafifçe yakıp sızlatmak; acı tenkitlerle incitmek; yanmak, kavrulmak; (k. dili) otomobil veya bisikletle hızlı gitmek; hafif yanık; yanık izi. scorched earth policy düşmanın yararlanmasını önlemek için bütün mahsulu ve ziraat araçlarını imha etme politikası. scorch'er yakan şey veya kimse; (k. dili) acı söz veya tenkit; (k. dili) otomobil veya bisikletle çok hızlı giden kimse. scorch'ing yakıcl, kavurucu, çok sıcak. oyunda her iki tarafın kay dettiği sayı veya puan; sayı yapma; sebep; çizgi, işaret; çetele kertiği; çetele kertiği ile tutulan hesap; hınç; (müz.) bütün çalgıların ve bütün seslerin notalarını ayrı ayrı gösteren müzik parçası, partitur; yirmi sayısı; (çoğ.) çok miktar; çentmek, kertik açmak; çetele tutmak; puan kazanmak, sayı kazanmak; değerlendirmek; (müz.) partitur yazmak, bir çalgı için düzenleme veya uyarlama yapmak; (k.dili) şiddetle eleştirmek; puan saymak; başarı kazanmak; (argo), (slang) tadına bakmak; (argo) esrar satın almayı başarmak. score out üstünü karalamak. scores of people çok sayıda insan, birçok insan. scores of years senelerdir, senelerce. know the score (k.dili) işi çakmak. on that score o sebepten; o konuda. pay off old scores eski hesapları temizlemek, hesaplaşmak; eski hıncın acısını çıkarmak. What' the score? Kaça kaç? Durum nedir? (çoğ.) -ae) maden cürufu, dşık. scoriaceous maden cürufu cinsinden. (madeni) eritip cürufunu çıkarmak. tepeden bakma, istihfaf, küçük görme, tahkir; hakir şey; küçümsemek, tahkir etmek, istihfaf etmek. hakaret dolu, tahkir eden, ağır scornfully istihfafla, tepeden bakarak. scornfulness küçümseme, istihfaf. (zool.) iskorpit balığı familyasından. Akrep takımyıldızı; Akrep burcu. (zool.) akrep gibi; akrep takımına ait; akrep kuyruğunun ucu gibi kıvrık. akrep, (zool.) Scorpio; (eski) ucuna demir parçaları takılı kamçı. scorpion fish iskorpit, (zool.) Scorpaena. eski ingiltere kanununda vergi veya para cezası scot and lot (eski) belediye vergisi. pay scot and lot tamamen ödemek. iskoçyalı. İskoçya'ya veya (İskoç.) diline ait; İskoçya halkı: İskoçya halk lehçesi; (İskoç.) viskisi; (İskoçyalı ve (İskoç.) lehçesi için Scots veya Scottish tercih edilir) Scotch terrier (İskoç.) teriyer köpeği. hafifçe yaralamak, tırmıklamak; son vermek; hafif yara veya tırmık izi, çentik. tekerlek altına konulan takoz; takozla durdurmak. Scotch tape selofan, zamklı selüloit şeridi. kara ördek, (zool.) Melanitta nigra. sağ salim, incinmeden; vergiden muaf. (mim.) bir çeşit tiriz, boyunsak, ters deveboynu. İskoçya Scotland Yard Londra Emniyet Müdürlüğü. (coğ. -mata) (tıb.) kör nokta, ağtabakada hiç bir şey görmeyen nokta. İskoç dili; İskoçyaya veya İskoç diline ait. (çoğ.) -men) İskoçyalı. İskoçya'ya mahsus deyim, terim veya telaffuz özelliği. İskoçyalı; İskoçya dili. alçak, adi ve habis kimse, hain kimse, vulg. dürzü; alçak, adi. seoundrelly alçak, adi. koşmak, seğirtmek; acele geçmek; arayarak dolaşmak, taramak. ovalayarak temizlemek; kum veya fırça ile parlatmak; bol su ile temizlemek; süpürüp götürmek; müshil vermek; ovarak temizleme; akan suyun aşındırarak düzlettiği yer; (çoğ.) hayvanlarda ishal ve dizanteri. kamçılamak; şiddetle cezalandırmak; kırbaç, kamçı; ceza vasıtası; afet, musibet, felaket (çoğ.) ovalayarak. çıkarılan kir. izci, gözcü, keşif kolu; casus (asker, gemi veya uçak); keşif, gözcülük; (kriket) açık saha oyuncusu; izci çocuk; keşif yapmak, keşfe çıkmak; dolaşıp keşfetmek. scout around arayıp taramak. scout plane keşif uçağı. boy scout erkek izci, girl scout kız izci. on the scout keşif görevi yapmakta, keşfe çıkmış. küçümseyerek reddetmek, alay etmek. scout at küçümsemek, hakir görmek, alaya almak, istihza etmek. izcilik. izcilik. izcibaşı, oymak beyi. duba. kaşlarını çatıp bakmak; tehdit ederek bakma, tehditkâr bakış scowl'ingly kaş çatarak; tehdit ederek. tırmalamak, tırmalanmak; düzensiz bir şeyler yazmak, karalamak; up( ile) acele ile toplamak; tırmıklama, tırmalama; acele toplama; karalama; üzerinde harfler basılı küçük ve yassı tahta karelerle oynanan kelime bulmacası; seyrek çalılık. (-ged, -ging) çok zayıf ve kuru kemikli kimse; koyun etinin yavan gerdan tarafı; (argo) insan boynu; (k. dili) boğazını sıkmak; boğarak öldürmek; asarak öldürmek. düzensiz, intizamsız; çarpık çurpuk. uçları dik (kaya); kuru, kemikli, çok zayıf. (-med, -ming) (A.B.D.), (argo) sıvışmak, tüymek. Scram ! Defol ! tırmalamak; kapışmak; (çırpılmış yumurtayı) yağda pişirmek; karıştırmak; itişip kakışmak; (ask.)düşman uçaklannın yolunu kesmek için acele havalanmak; (radyo) konuşmayı gizli tutmak için sinyali değiştirmek; kapış, kapma; tırmanarak gitme; çarçabuk yapılan şey; çok acele etme. scrambled eggs çırpılıp yağda pişirilmiş yumurta. scrambler telefon veya radyo sinyalini gizli tutan araç. (eski) ince, zayIlf; ahenksiz, cızırtılı. (-ped, - ping) ufak parça; artık, kırıntı; müsveddelik kâğıt; parça; (çoğ.) yağ eritilince geriye kalan kıkırdak; (çoğ.) hayvanlara verilen artık et; maden kırpıntısı; fı parçalamak, kırıntı haline getirmek, ufalamak; değersiz diye bir yana atmak, ıskarta etmek; artık. scrap heap kırpıntı yığını, hurda yığını. scrap iron hurda demir. scraps of news derme çatma haberler. a scrap of evidence çok ufak bir delil. gazete kupürleri veya resim yapıştırmaya mahsus defter. kazımak, kazıyarak temizlemek; sıyırtmak; kazıyıp toplamak; sürterek gıcırdatmak; selâm verirken ayağını sürterek geri çekmek; çok tutumlu olmak; kazıma veya sürtme sesi; kazıma, sürtme; varta, çıkmazı scrape acquaintance tanışmaya gayret etmek. scrape along az para ile geçinmek. scrape away, scrape off kazıyarak silmek. scrape through güçbelâ atlatmak. scrape up zorla toplamak. get into a scrape belâya çatmak. get out of a scrape beladan kurtulmak, yakayı kurtarmak We're in a pretty scrape. Ayıkla şimdi pirincin taşını. kazıma aleti; greyder. kazıma; kazıma sesi; (gen.) (çoğ.) kazıntılar. (A.B.D.) kaynatılmış mısır unu ve et parçaları kızartması. kırıntı veya parçalardan ibaret. scrappily parça halinde, parça parça. scrappiness parça halinde olma. kavgacı. scrappiness kavgacılık. tırmalamak; keskin bir şeyle kazıyarak yüzeyini bozmak; kaşımak, tahriş etmek; (k. dili) acele ile kötü bir şekilde yazmak veya çizmek; karalamak; çizmek, silmek, bozmak; yarış listesinden çıkarmak; eşelemek; kaşınmak; cızırdamak; zahmetle para biriktirmek; tırmık, tırnak izi; hafif yara; karalama; cızırdama, gıcırdama; başlama çizgisi; cesaret ölçüsü, yiğitlik de nemesi; tesadüfi, rasgele; handikapsız. scratch ones back yağcılık etmek. scratch out üstünü çizmek, karalamak; oymak, içini kazımak. scratch paper müsvedde kâğıdı. scratch sheet( (A.B.D.), (argo) atların yarış şeceresi. scratch test (tıb.) cilt üzerinde alerji testi. scratch the surface ilk adımı atmak. start from scratch hiçten başlamak, sıfırdan başlamak. old scratch şeytan. up to scratch (k. dili) iyi durumda. gıcırtılı, cızırtılı; tırmıklı; kaşıntılı, kaşıntı veren; karalanmış; düzensiz, intizamsız scratchily kaşıntı vererek; cızırtı ile. scratchiness kaşıntı verme; cızırtılı oluş. kötü bir şekilde veya acele ile yazmak, karalamak; karalanmış yazı, acemice ve karışık yazı. zayıf ve kuru, kemikleri çıkmış. çok acı ve ince bir çığlık atmak; acı ve ince çığlık; keskin gıcırtı. screech owl cüce baykuş, (zool.) Otus scops. screech'y ince ve keskin sesli; glclrtılı. ince bir ses çıkarmak, gıcırdamak; gıcırtı, gıcırtı sesi. bağırmak, feryat etmek, acı acı haykırmak, çığlık atmak; bağırma, bağırış, feryat, çığlık; (A.B.D.), (argo) matrak kimse veya şey. bağıran kimse, çığlık atan kimse; Güney Amerika'ya mahsus çığlık gibi ses çıkaran bir kuş; (A.B.D.), (argo) manşet; (A.B.D.), (argo) çok gülünç veya heyecanlı bir durum; (İng.), (argo) ünlem işareti. haykıran, bağıran, çığlık atan; göze çarpan, frapan (renk); kahkahalarla güldüren. screamingly çok gülünç bir şekilde. dağ eteğindeki taş yığını. bıktırıcı tenkit; uzun söz veya yazı; sıva mastar altlığı; ylrtmak. perde, kafes; paravana, ocak siperi; bölme, tahta perde; (ask.) düşmana karşı siper vazifesi gören bölük; sinema perdesi; sinema; kalbur, elek; önüne perde çekmek, muhafaza etmek, korumak; gizlemek, saklamak; elemek, kalburdan geçirmek; (imtihanla) elemek; perdeye aksettirmek (filim) screen'ings (çoğ.) kalbur üstünde kalan artık. sin senaryo. vida; uskur, gemi pervanesi; vidanın dönmesi; dönüş, çevriliş; basınç, tazyik; (İng.), (argo) maaş; (İng.) işe yaramayan at; başkasından para sızdıran adam; (argo) hapishane gardiyanı; (İng.), (argo) küçük tütün paketi; vidayı çevirmek; burmak, vida haline koymak; vidalamak; vida ile tutturmak; vida gibi sıkıştırmak; aldatmak, dolandımak, sızdırmak (para); (argo) cinsel ilişkide bulunmak, ile yatmak; vida gibi dönmek; burulmak, dönmek; buruşturmak. screw bolt vidalı cıvata. screw down vida ile sıkıştırmak, vidalamak; çok düşük fiyat vermek. screw gear helezoni dişli. screw hook vidalı kancal screw jaek makinalı kriko screw nut cıvata somunu. screw on vidalamak screw plate vida paftası, malapafta. screw up sıkıştırıp düzeltmek;(argo) bozmak. screw up courage cesaretini toplamak. have a screw loose (argo), (slang) bir tahtası eksik olmak, deli olmak. put the serews on (argo) (bir kimseyi) sıkıştırmak. (A.B.D.), (argo) serseri kimse, acayip kimse; havada kavis yapan top; saçma. tornavida; portakal suyu ve votka kokteyli. vida ile sıkıştırılmış; yivli; eğri büğrü; (İng.), (argo) sarhoş. (argo) kafadan çatlak, deli; tuhaf, acayip; karışık; şüphe uyandıran. acele ile ve dikkatsizce yazmak; karalamak; acele ile yazılmış yazı; anlamsız yazı ve çizgiler. çalakalem yazı yazan kimse; ikinci sınıf yazar. yazıcı, yazman, katip; eski Musevilerde fakih; yazmak; kitabe yazmak; hat çizen aletle çizmek. işaret koymak için şiş veya tığ. açık renk ve ince dokunmuş bir cins perdelik kumaş; (tiyatro) özel etkiler yaratmada kullanılan saydam kumaş. çarpışma; (futbol) topunu ilerletmek için hücum, saldırış; (spor) hücum etmek. fazla veya dar kesmek; aşırı tutumlu olmak cimrilik etmek. çok kıt, eksik; cimri. serimpily çok kıt olarak; cimrice. serimpiness kıtlık, eksiklik; cimrilik. fildişi oyma işi; bu işi hünerle yapmak. para kesesi. isim listesi; not, pusula; muvak kat senet; (A.B.D.) eskiden kullanılan ufak kâgıt para. el yazısı; (matb.) el yazısı gibi basma harf; konuşmacının elindeki notlar; (huk.) senet, hüccet; alfabe, yazı düzeni. (çoğ.) - -ria) manastırlarda hattatlara mahsus oda. Kitabı Mukaddese ait veya onda bulunan; Kitabı Mukaddese göre. Kitabı Mukaddes; (k. h.) kutsal yazı; eskiyazı, yazılmış şey, (kıs.) Script. (eski) mukavelenameleri yazan kimse, arzuhalci; noter. (bot.), (zool.) çukurları olan. yavru morina. (tıb.) sıraca illeti. (tıb.) sıracalı; sıraca illetine ait; kötü ahlâklı. tomar; parşömen tomarı; liste, tarife; taslak; tomar şeklinde süs; kemamn kıvrık ucu; tomara kaydetmek; tomar şeklinde sarmak; tomar şeklinde süslerle tezyin etmek; tomar gibi sarılmak. scroll saw şerit testere; makinalı oyma testeresi. scrollwork tomar şeklinde süs, şerit testere ile yapılmış süs. gıcırdamak; gıcırtı. (bot.) sıracaotu familyasına ait. (çoğ.) -ta) (anat.) torba derisi, skrotum. (k.dili) veya (leh.) sıkıştırmak; kalabalık etmek. (argo) çalmak, (slang) aşırmak, yürütmek; (slang) otlamak, otlakçılık etmek. scroung'er (slang) otlakçı kimse. ovalamak, fırçalamak, yıkamak;( (A.B.D.), (argo) iptal etmek; ovalama, fırçalama, temizleme. scrub brush tahta fırçası. çalılık, fundalık, maki; bodur ağaçlı orman; (kıs.)a kıllı fırça; bodur insan veya hayvan ve bitki; (spor) birinci takıma alınmayan oyuncu. scrub oak yermeşesi, kurtluca, (bot.) Teucritum. scrub team ikinci takım; ikinci derecede oyuncuların oynatıldığı taklm. fırçalayıcı; gaz temizleyici. fırça gibi sert; bodur, çelimsiz. ense. (İng.), (bak.) scrimmage (k. dili) çok güzel, harikulade, şahane, enfes. çatırtı ile ezmek, çatırdatmak; ezme, eziş. vicdanı elvermeme; tereddüt; 1,296 gramlık eczacı tartısı; az miktar; vicdanı elvermemek; tereddüt etmek. have scruples about a thing vicdani sebeple çekinmek. vicdanının sesini dinleyen; dakik, titiz. scrupulosity, scrupulousness vicdanlılık; dakiklik, titizlik. scrupulously vicdanla; titizlikle. dikkatle bakmak, iyice incelemek, ince eleyip sık dokumak. dikkatle bakma, inceleme, araştırma, tahkik, tetkik; seçim kontrolü suciğeri, skuba. hızla kaçmak veya hareket etmek; (den.) rüzgârın önüne düşüp seyretmek; hızla uçma veya gitme; (den.) rüzgâr önünde hızla seyretme; çok hızlı ilerleyen alçak bulutlar veya deniz köpüğü; (İng.), (argo) hızlı koşucu. ayağı sürüyerek yürümek; sürüyerek aşındırmak; ayağı sürüme; hışırtı; arkası açık ve topuksuz terlik, şıpıdık. itişmek, çekişmek; itişme, çekişme. küçük sandal; kıçtan kullanılan tek kürek, boyna küreği; (kıs.)a kürek; boyna etmek. mutfak yamndaki bulaşık yıkanan ve kap kacak konulan oda. (eski) bulaşıkçı; sefil kimse, adi kimse. Amerika'da bulunan geniş ağızlı, büyük ve dikenli kafası olan, iskorpit gibi bir balık. (Lat.) heykelde, imzanın yanında "yapan'' anlamnıdaki kelime, (kıs.) sc., sculp. heykeltıraş. sculptress kadın heykeltıraş. heykel, heykeller; heykelcilik, heykeltıraşlık; oyma, oyma işi; oymak, kalemle hakketmek; su kuvvetiyle şeklini değiştirmek. heykel gibi. kaynamakta veya mayalanmakta olan su yüzünde biriken tabaka, köpük; maden cürufu; pislik; köpüğünü almak; köpük bağlamak. scum of the earth baş belâsı, ayaktakımı. scum'my köpüklü; kir bağlamış; alçak, iğrenç. (güz. san.) üzerine donuk bir boya tabakası vurarak çizgileri yumuşatmak; donuk renkte bir tabaka sürme; donuk renk. (den.), frengi deliği, geminin güvertesinden suyun denize akmasına mahsus delik; (İng.), (argo) katliam yapmak. baş kepeği, konak; artık pis şey; kabuk. scurfiness kabuk bağlamış olma, kepeklilik. scurf'y kepekli, kabuklu. kaba, küfürlü; ağzı bozuk, küfürbaz. scurril'ity, scurrilousness ağız bozukluğu, küfürbazlık. scurrilously küfürle; açık saçık bir şekilde. telâş etmek, kaçarcasma koşmak; acele etme; (kıs.)a at yarışı. "" şeklindeki eğri. adi, alçak, iğrenç; (tıb.) iskorbüt illeti. scurviness adilik, alçaklık. tavşan veya karacanın kısacık kuyruğu. (huk.) derebeylik devrinde şövalyelerden askerlik hizmeti yerine alınan vergi. üsküdar; İşkodra. (bot.) kalkansı, peltat; (zool.) iri pullu. sopayla vurarak temizlemek (keten); ditmek, atmak, döverek kabartmak (pamuk veya ipek); keten ipliğini dövmeye mahsus sopa. (bak.) escutcheon. (zool.) timsah veya kaplumbağanın sert sırt kabuğu, iri pul. (zool.) sert pulları olan, kalkan şeklinde. scutella,tion kuş ayağındaki gibi sert pullar veya bunlann düzeni. (çoğ.) -tella) (zool.), (bot.) kalkan şeklinde pul veya uzuv. kalkan şeklinde. soba yanına konulan madeni kömür kovası. hızla koşmak, seğirtmek; seğirtme, acele gitme. kapaklı ufak delik; (den.) lomboz, ambar kapağı; deniz musluğu; deniz musluğunu açıp gemiyi batırmak. (den.) su mancanası; (argo) şayia, söylenti, dedikodu. (çoğ.) -ta) (zool.) sert sırt kabuğu, kemik gibi sert pul; eski Roma'da uzun kalkan. (mit.) İtalyan sahilinde ve Charybdis girdabı karşısında tehlikeli bir kaya, (bak.) Charybdis: altı başlı olduğu farz olunan deniz canavarı. between Scylla and Charybdis iki ateş arasında. (çoğ.) - phi) eski Yunan'da kullanılan iki kulplu su bardağı. tırpan; tırpanla biçmek. İskit; İskitya'ya veya İskit diline özgü. deniz; derya, umman, okyanus; dalga; deniz gibi geniş olan herhangi bir şey. sea anchor deniz demiri. sea anemone deniz şakayığı, (zool.) Actiniaria. sea bream izmarit, (zool.) Smaris alcedo; istrongilos, çipura. sea breeze denizden esen rüzgar, imbat, meltem. sea captain kaptan., süvari. sea chest gemici sandığı. sea cock (den.) deniz musluğu. sea cow denizayısı, deniz perisi, (zool.) Trichechus manatus. sea cucumbers denizhıyarları, (zool.) Holothuriae. sea dog fok, ayıbalığı; kurt denizci. sea elephant en iri cins ayıbalığı, deniz fili. sea eryngo keçisakalı, (bot.) Eryngium maritimum. sea fight deniz savaşı. sea foam denizköpüğü, lületaşı. sea food deniz ürünü, sea front sahil. sea green mavimsi yeşil, camgöbeği. sea gull martı. sea horse denizaygırı, (zool.) Hippocampus. sea kale. deniz lahanası. sea lawyer (k. dili) safsatacı ve daima kusur bulan gemici. sea legs fırtınalı havalarda güvertede dolaşabilme kabiliyeti. sea lettuce denizmarulu, (bot.) Ulva lactuca. sea level deniz seviyesi. sea lilies denizlaleleri, (bot.) Crinoidea. sea lion Buyük Okyanus'a mahsus iri ayıbalığı. sea mew martı. sea mile deniz mili. sea monster deniz canavarı. sea moss deniz yosunu; yosuna benzer deniz hayvanı; yeşil rengin birkaç tonu. sea nettle denizısırganı. sea onion adasoğanı, (bot.) Urginea maritima. sea ooze okyanus dibinde bulunan kemiksi çökelti. sea power donanması güç1ü devlet. sea purse köpekbalığı yumurtasının sert kabuğu. sea robin kırlangıç balığı, (zool.) Trigla. sea room deniz sahası, manevra sahası. sea rover korsan veya korsan ge misi. sea salt deniz tuzu. sea serpent deniz yılanı, efsanevi bir deniz ejderhası sea urchin denizkestanesi. sea wall deniz sularının basmasına engel olan duvar veya set. a heavy sea kaba dalga, fırtınalı deniz. arm of the sea körfez. a sea of faces insan kalabalığı. at sea denizde; saşkına dönmüş. by sea and land hem denizden hem karadan. follow the sea gemici ol (mak.) go to sea denizci olmak; deniz yol culuğuna çıkmak. half seas over sarhoş. inland sea iç deniz. on the high seas açık denizlerde, enginlerde. put to sea denize açılmak (gemi) sahil, kıyı, yalı boyu; kıyıya yakın deniz kıyısı, sahil. gemici. denizcilikle uğraşan; deniz yoluyle seyahat eden; deniz yolculuğu; denizcilik. deniz kuşu. etrafı denizle kuşatılmış. deniz tanrısı, Neptün. açık denize çıkmaya elverişli (gemi) ayıbalığı, fok, (zool.) Phoca; fok kürkü; ayıbalığı avlamak. mühür, damga: teminat, taahhüt; mühürlü mum veya kurşun parçası; mühürlemek, mühür veya damga basmak, tasdik işaretini koymak: onaylamak, tasdik etmek; kapamak, yarıklarını doldurmak. seal one' fate yazgısını önceden tayin etmek. sealed orders denize çıktıktan sonra açılmak üzere kaptana verilen kapalı zarf içindeki emir. seal ring mühür yüzüğü. sealing wax mühür mumu, kırmızı balmumu. Great Seal resmi devlet mühürü. under seal mühürlenmiş, mühürlü. under the seal of secrecy gizli tutmak kaydıyle. dikiş yeri, dikiş; (tıb.) dikiş; derz; iki tahtanın yan yana birleştiği çizgi, bağlantı yeri; (den.) armuz; (jeol.) ince maden damarı; yara izi, kırışık; dikmek, birbirine dikmek; üzerine yara izi veya çizgi yapmak; ters ilmekle örgü örmek; çatlamak. denizci, gemici; deniz eri. gemicilik. gemicilere yol göstermeye yarayan işaret. kadın terzi. dikişli; çirkin görünüşlü, biçimsiz. the seamy side of life hayatın güçlüklerle dolu tarafı. toplantı, oturum, seans; ruh çağırma seansı. deniz uçağı. liman. tüfek veya tabanca horozunun emniyet tetiği. kurumuş (yeşillik), kuruyup sararmış; çok kurutup yakmak; kızgın tavada çevirmek; yakmak, dağlamak; hissini iptal etmek, körletmek. araştırmak, aramak; yoklamak, bakmak; dikkatle tetkik ve teftiş etmek, aletle içini muayene etmek; arama, araştırma; yoklama, bakma, muayene; teftiş, soruşturma; gemide araştırma yapma. search out araştırıp öğrenmek. search warrant (huk.) arama emri. in search of aramaya, peşinde. right of search (huk.) arama hakkı. araştırıcı, inceden inceye araştıran; nüfuz eden; keskin searchingly arayarak. ışıldak, projektör. deniz manzarası. deniz tutması. sahil. deniz kabuğu. mevsim; süre, müddet, vakit, zaman; uygun zaman; baharat; alıştırmak; alışmak; iyice kurutmak; iyice kurumak; lezzet vermek için baharat katmak; keskinliğini veya sertliğini yumuşatmak. hunting season avlanmanın (kıs.)ıt lanmadığı müddet. in good season tam zamanında. in season kullanılabilir; bulunur; vaktinde, uygun zamanda; (huk.) avlanılabilir; çiftleşebilir. in season and out of season daimi, her zaman, vakitli vakitsiz. season ticket abonman kartı veya bileti. mevsime göre olan, tam vaktinde olan; tam yerinde veya zamanında yapılan. seasonableness mevsimine göre olma, mevsiminde olma. seasonably mevsimine göre, mevsiminde, zamanında. bir mevsime mahsus, mevsimlik. yemeklere lezzet veren baharat; kullanışa uygun hale getirme. oturulacak yer, iskemle, sandalye; insan kıçı; yer, mahal, mevki, kürsü; merkez, konut; meclis veya borsada üyelik hakkı; oturuş; (mak.) yatak; oturtmak, yerleştirmek, yerleşmek; oturacak yer temin etmek; oturacak yerini yenilemek. seat of a disease hastalık yeri veya merkezi. keep one' seat oturduğu yerden kalkmamak; millet meclisinde yerini muhafaza etmek. lose one' seat yerini kaybetmek. take a seat oturmak. Be seated. Oturunuz. The hall will seat fifty people. Salon elli kişiliktir. deniz yönü; denize doğru giden; denizden esen; denize doğru. deniz yolu; kaba dalgalı deniz. deniz yosunu, su yosunu. denize karşı dayanıklı, denize açılabilir. (tıb.) et yağı gibi, yağa ait; yağ salgılayan. sebaceous gland (anat.) saç köklerinin altında bulunan ve yağ ifraz eden gudde, yağ bezi. (Fr.) sek (şarap) (kıs.), (A.B.D.) Securities and Exchange Commission tahvil borsasını teftiş eden resmi daire. (kıs.) secant, second, secretary, section, Just a sec. (k. dili) Bir saniye! kateden, kesen; (geom.) sekant. it. kuru; sıva kuruduktan sonra üzerine yapılan duvar resmi. çekilmek, ayrılmak (özellikle siyasi veya dini bir örgütten) ayırt etmek, tefrik etmek; tb. ifraz etmek. ifraz edici gudde veya ilâç. ayrılma, uzaklaşma; b.h.,(A.B.D.) 1860-61'de Güney Eyaletlerinin Birlikten ayrılması. secessionist ayrılma taraftarı. bir yere kapatıp dışarı salıvermemek, tecrit etmek, ayırmak. ayrılmış; kapalı; bir kenara çekilmiş; ırak; mahfuz, saklı, korunmuş. inziva, köşeye çekilme; tenhalık. yalnızlık eğiliminde olan. saniye. ikinci, sani; bir daha; ikinci derecede, aşağı; (müz.) ikinci; ikinci gelen kimse veya şey; düelloda şahit veya yardımcı; (oto.) ikinci vites: (çoğ.) ikinci derecede mal, tapon mal; (müz.) yan yana olan iki nota arasındaki fasıla; şarkıda ikinci ses; bir teklifi destekleme; yardım etmek, ilerletmek, teşvik etmek; parlamentoda bir teklife katıldığını ilân etmek. second best ikinci en iyi. second childhood bunaklık. second class ikinci sınıf veya derece. second fiddle ikinci kemanın çaldığı parça; ikinci derecede olma. second hand saat kadranında saniyeleri gösteren ibre. second lieutenant (ask.) teğmen. second mile kendine düşenin ötesinde bağışta bulunma. second nature kökleşmiş huylar. second (sig.)ht önsezi. second thoughts sonradan akla gelen düşünceler. second wind yeniden kazanılan güç veya enerji. second, secondly ikinci olarak, saniyen. ikincil, tali, ikinci derecede olan, ikinci gelen; sonraki; (min.) evvelce teşekkül etmiş kaya içinde toplanan taş veya maden kabilinden; (elek.) tali (cereyan); murahhas, delege; yardımcı, muavin; kuş kanadının ikinci mafsalındaki tüy; (astr.) tali yıldız. secondary accent uzun bir kelimede ikinci derecedeki vurgu. secondary battery (elek.) akümülatör. secondary consideration ikinci derecede önemi olan mesele. secondary education ortaöğretim. secondary rays röntgen ışınları etkisiyle meydana gelen ışınlar. secondary road tali yol. secondary rocks başka kayalardan veya taş ve madenlerden oluşan kaya veya taş. secondary school orta ve lise seviyesinde okul. secondarily ikinci derecede, ikinci olarak secondariness ikinci derecede olma. sonradan fikir yürütmek, iş işten geçtikten sonra düşüncesini soylemek. kullanılmış, elden düşme; dolaylı. (müz.) sekondo, ikinci. ikinci derecede; ikinci sınıf. (A.B.D.), (k. dili) ikinci sınıf (oyuncu) sır saklama, sır tutma; ketumluk, gizlilik. gizli, saklı, hafi, mektum; esrarlı; mahrem; sır, gizli şey; anlaşılmaz şey, muamma. secret police gizli polis teşkilatı. secret service hafiye teşkilâtı. secret society gizli cemiyet. an open secret herkesçe bilinen sır. in on the secret sırra vâkıf. keep a secret sır saklamak. secretly gizlice, el altından secretness gizlilik. sekreterliğe ait. müdüriyet, müdüriyet personeli. sekreter, özel kâtibe, kâtip, yazman; bakan; bir çeşit yazıhane (kıs.) sec., secy., sec'y) secretary bird Güney Afrika'ya mahsus yılan avlayan bir kuş. Secretary of State (A.B.D.)'nde Dış işleri Bakanı. secretary treasurer hem sekreter hem veznedar olan şahıs. honorary secretary fahri vekil veya kâtip. private secretary özel sekreter. gizlemek, saklamak; (biyol.) salgılamak, ifraz etmek. (tıb.) onikiparmak bağırsağında bulunan bir hormon, sekretin. (biyol.) salgılama, salgı, ifrazat; gizleme, sır saklama, ketumiyet. sır saklayan, sıkı ağızlı, ketum; (tıb.) salgılayan. secretively gizliliğe meylederek. secretiveness gizlilik, gizliliğe meyletme. (tıb.) vücutta sıvı madde hasıl eden, ifrazi. fırka, mezhep; aynı meslek taraftan kimseler. mezhep veya fırkaya ait; bir mezhep veya fırkanın bağnaz üyesi. sectarianism fırka veya mezhep usulü veya aşırı taraftarlığı. mezhep taraftarı; Anglikan kilisesine bağlı olmayan kimse. bıçakla kesilebilir. kesme, kesiş; kesilme, inkıta; kıta, parça, bölük, fasıl, kısım, bölge; (A.B.D.),nde hükümetin malı olan 1 mil kare büyüklüğünde toprak parçası; yataklı vagonda kompartıman; (geom.) kesit; bir şeyin mikroskopla muayene edilen ince dilimi, kesit; kısımlara ayırmak veya bölmek, kısım kısım kesmek. bir bölüme ait; bir bölgeye ait. sectionalism bölgecilik. bölgelere ayırmak; bölmek. (geom.) daire dilimi daire kesmesi, sektör; açılır kapanır bir rasat aleti; (ask.) mıntıka. dünyevi, cismani; layik, dini olmayan, ruhani olmayan; manastır sistemine bağlı olmayan; yüz yılda bir vaki olan, asırlık; asırlarca süren; mahalle papazı. secularly layikçe. cismanilik, dini mahiyeti olmayan işlerle meşguliyet; layiklik secular'ity cismanilik, dünyevilik. layikleştirmek, dünyevileştirmek. seculariza'tion manastır sisteminden kurtarma; vakfı mülke çevirme; dini tesirden uzaklaştırma, layikleştirme, layikleştirilme. (bot.), (zool.) bir taraflı, tek yanlı. (bot.) örtü (tohum taslağmda), integüment; çog, (tıb.) meşime, son. emin, korkusuz, tehlikeden uzak; kaygısız, şüphesiz; emniyetli, muhafazalı; korumak, emniyet altına almak; tehlikeden masun kılmak; sağlamlaştırmak, bağlamak; iyice kapamak; ele geçirmek, bulmak. securely emniyetle; sımsıkı secureness sağlamlık, emniyetlilik. emniyet, güvenlik; korkusuzluk; kefalet, teminat; rehin, emanet, depozito; kefil; emniyet tedbirleri; (çoğ.) tahviller, senetler. Security Council Güvenlik Konseyi. security risk (A.B.D.) devlet memuriyetinde veya milli güvenliği ilgilendiren bir işte çalışması uygun görülmeyen şüpheli şahısı iı iki veya dört kapılı olup, ön ve aka koltukları bulunan kapaılı otomobil; sedye. sedan chair tahtırevan. temkinli, vakarlı, sakin, ağır başlı; uslu, akıllı. sedately vakarla, ağır başlılıkla, sükunetle. sedateness vakar, ağır başlılık, sükunet. (ilaç1a) teskin etme, yatıştırma. teskin edici, müsekkin, yatıştırıcı; (tıb.) yatıştırıcı herhangi bir şey. dışarı çıkmayan, daima oturarak vakit geçiren; seyyar olmayan, sabit; bir yerde yerleşmiş olan, yerleşik, sakin; (zool.) bir yere yapışık. sedentarily yerleşik olarak. sedentariness yerleşik oluş. ayak otu, (bot.) Carex romans sweet sedge eyir otu, (bot.) Acorus calamus. sedgy ayak otuyla dolu. tortu, posa, telve, çökel; (jeol.) su dibinde biriken şey, çöküntü çökmüş çamur ve posa nev'inden, tortulu. sedimenta' tion posa veya tortu birikmesi, çökelme. fesat, fitne; kargaşalık; isyana teşvik. fitneci, arabozucu, müfsit, fitne çıkaran; ayaklandıran. seditiously müfsitçe; ayaklandıracak şekilde seditiousness fitnecilik; hıyanet eğilimi. ayartmak, azdırmak, ifsat etmek, baştan çıkarmak; namusuna leke sürmek, iğfal etmek. seducement iğfal, ifsat, ayartma, baştan çıkarma seducer ayartan adam iğfal eden adam. seducible baştan çıkarılabilir, azdlrılabilir, iğfal edilebilir. iğfal, ifsat, ayartma, baştan çıkarma, namusuna leke sürme; baş tan çıkarıcı şey. ayartıcı, çekici seductively ayartarak seductiveness ayartma, baştan çıkarma. ayartıcı kadın gayretli, sebatlı, vazi eşinas sedulously sebatla, azimle sedulousness sebat, azim, vazifeşinaslık. damkoruğu, kayakoruğu, (bot.) Sedum. piskoposluk. Holy See Papalık. (saw, seen) görmek; anlamak, farkına varmak; bakmak, dikkat etmek; görüşmek, kabul etmek; tecrübesi olmak, tecrübe ile öğrenmek; geçirmek. see about icabına bakmak, bir yolunu bulmaya çalışmak. see a thing through bir işi başarmak, tuttuğunu koparmak. see daylight güç bir durumdan kurtulmayı sağlayacak ilk çareyi görmek. see double şeşi beş görmek, biri iki görmek. see eye to eye aynı fikirde olmak, her hususta anlaşmak. see into nüfuz etmek, kavramak. see in the New Year yeni yılı karşılamak. see life tecrübelerle hayatı anlamak. see one off geçirmek, yolcu etmek, uğurlamak. see one out birini kapıya kadar geçirmek. see one' way çaresini bulmak. see one through birine sıkıntısını atlatana kadar yardım etmek. see red çok öfkelenmek, gözünü kan bürümek. see service hizmet görmek. see something out bir şeyi sonuna getirmek, bitirmek. see stars başına vurulma sonucunda gözünün önünde yıldızlar uçuşmak. see the doctor doktora görünmek. see the light bir şeyin aslını anlamak. see through one bir kimsenin zihninden geçenleri keşfetmek. see to it icabına bakmak. See ya! (argo) Baybay ! See you later şimdilik Allah'a ısmarladık. Görüşürüz. As far as I can see. Bana kalırsa. It has seen better days Artık eskidi. Let me see. Bakayım. Dur bakalım. Düşüneyim. This much food will see us through this journey. Bu kadar yemek bu seyahati çıkarır. You see... yani, işte; Gördün mü? tohum; çekirdek; asıl, kaynak, mebde, menşe; zürriyet, evlât; meni; ersuyu, sperma; istiridye tarlasına yerleştirilmeye elverişli istiridye yavruları; tohumluk; tohum ekmek; tohumu veya çekirdeği çıkarmak; tohum vermek, tohumunu dökmekseed cake susamlı veya çöreotlu çörek. seed corn tohumluk mısır. seed leaf tohumdan ilk çıkan yaprak. seed oyster istiridye yavrusu. seed pearl ufak inci. seed plot bahçede tohumluk tarh, fidelik. seed vessel tohum kapçığı. yellow seed yaban teresi, horozcuk, (bot.) Lepidium campestre. go to seed tohuma kaçmak; kuvvetten düşmek, zayıflayıp bunamak. raise up seed zürriyet hâsıl etmek. seed down çimen tohumu ekmek. fidelik. çekirdeksiz. fide. (çoğ.) -men) tohumcu, tohum satıcısı. ekin vakti. içine tohum katılmış; tohuma kaçmış; kılıksız; keyifsiz. seedily tohuma kaçmış bir şekilde. seediness tohuma kaçma mademki, madem. (ought) aramak, araştırmak; çabalamak. seek out arayıp bulmak. arayan kimse; sonda. görünmek, gözükmek; gibi gelmek. I can,t seem to solve this problem. Bu meseleyi çözebileceğimi zannetmiyorum. I seem to hear. işitir gibi oluyorum. it seems as if veya as though sanki, galiba, imiş gibi. it seems best. en iyisi. It seems that he is well. iyi gibi görünüyor. It would seem. gibi görünüyor. görünüşte; dış görünüş, aldatıcı görünüş. seemingly görünüşte, zahiren, guya. yakışık alır, munasip uygun; yakışık alır bir surette. seemliness uygunluk, munasip oluş, yakışık alma. (bak.) see. sızmak; sızıntı yeri, kaynak. seep'age sızıntı. gören kimse; gaipten haber veren kimse, peygamber, kahin. gofre kumaş, çizgili ve üstü pürtüklü ince dokuma. tahterevalli; ileri geri hareket; iniş çıkış; aşağı yukarı (hareket); aşağı yukarı sallanmak, çöğünmek. haşlamak kaynatmak; sıvıya batırmak; hırslanmak. a seeth'ing crowd karınca gibi kaynaşan bir kalabalık. kesilmiş parça, parça, bölüm, (kıs.)ım, dilim; (geom.) daire kesmesi kesme, kürenin kesilmiş (kıs.)mı; (zool.) bölüt; (kıs.)ımlara ayırmak. segment of a circle (geom.) kesme, daire kesmesi. segmen'tal segmentary (kıs.)ma ait segmenta'tion bölme veya bölünme; (biyol.) bir hücrenin birçok hücrelere bölünmesi. (müz.) işaret, tekrar işareti. ayırmak, tefrik etmek, ayırıp bir araya top lamak; ayrılmış. segrega'tion fark gözetme, ayrı tutma, ayrım, tefrik. segrega'tionist ırk ayrımı taraftarı. (güz. san.) İtalya'da on yedinci yüzyıl. bir gölde su seviyesinin ritmik bir şekilde değismesi. (ecza.) sedliç tuzu. senyor; derebeyi, efendi. seign'iorage (eski) (den.) krallar tarafından alınan sikke vergisi. derebeyine ait. seigniory derebeylik, beylik; derebeyi malikânesi. büyük balık ağı, serpme (ağ); serpme ile balık avlamak. Sen nehri. (huk.) müsadere etmek, haczetmek, el koymak, (bak.) seize. yersarsıntısı, zelzele, deprem. yersarsıntısına ait zelzeleden ileri gelen, depremsel. seismic sea wave zelzeleden meydana gelen met dalgası. yersarsıntısı olayları. sismograf, depremyazar. sismoloji, yersarsıntıları ilmi. sismometre, yersarsıntılarının süre, şiddet ve yönünü kaydeden alet. sismografın basit şekli. tutmak, yakalamak; zaptetmek, müsadere etmek, gaspetmek; kavramak, iyice anlamak; (den.) sicim sarıp bağlamak; takılmak, dönememek. (huk.) temellük, mülk edinme, tasarruf. yakalama, zapt, haciz, müsadere, el koyma; nöbet. selâmlık. nadiren, pek az, seyrek. seçme, seçilmiş, seçkin, mümtaz, güzide, üstün; seçmesini bilen, titiz, ince eleyip sık dokuyan; seçmek, ayırmak, intihap etmek. selectness seçkinlik. ( (A.B.D.) askere çağrılan kimse. ayırma, ayrılma seçme seçilme: seçme şeyler; (biyol.) sağlam veya kuvvetlileri yaşatıp zayıfları imha eden tabiat kanunu. ayıran seçici; telsiz telgrafta birkaç haberi bir arada gönderme sistemine ait. selective service (A.B.D.) kura ile askerlik. (A.B.D.)'nin bazı eyaletlerinde belediye meclisi üyesi. seçen aygıt veya kimse; (mak.) idare kolu. şeffaf alçıtaşı, selenit. selen. ay yüzeyinin tarif ve resimlendirilmesi, ay haritacılığı. astronomide ay bilgisi. selenologist bu ilmin uzmanı. Silifke. (çoğ.) -selves) kişi, öz, zat, şahıs; kendi, nefis, şahsi menfaat; özellik, hususiyet, şahsiyet; zati, şahsi; aynı. (önek) kendi, kendinden, kendini; öz, özün; otomatik. kendini aşağılama; suiistimal; istimna. kendi kendine işleyen, otomatik. gönderenin adına. kendi kendini tayin etmiş; kâhyalık eden. kendi fikrinde ısrar eden, kendini empoze eden, kendini zorla kabul ettiren. kendine güvenen. hep kendini düşünen, benci, benlikçi. kendine hâkim olma. kendini beğenmişlik. kendine güven. utangaç, sıkılgan; kendi halini çok düşünen. düşüncelerini başkasına söylemeyen, ağzı sıkı; kendine hakim olan; kendi kendine yeten; gerekli kısımları kapsayan. kendisiyle çatışma. kendine hâkim olma. (huk.) nefis müdafaası, meşru müdafaa. feragat kendini tutma. elindelik, hür irade; kamunun kendi geleceğini saptaması. kendine güvensizlik. kendi kendini yetiştirmiş. kendini geri planda tutma. serbest çalışan. öz saygısı, izzetinefis, onur, haysiyet; hodpesentlik, kendini beğenme, gurur. aşikâr, açık, belli, ortada olan, meydanda olan. kendi kendini inceleme. özdenlik. özerklik muhtariyet. kendi kendine yetme, başkasına muhtaç olmadan kendi başına yapabilme. kişilik, şahsiyet. kendine benzeme; kendini tanıma. kendine fazla önem verme, kendini fazla yüksek görme. (fiz.) özindükleme. kendi isteklerine düşkünlük. kişisel çıkar, hodbinlik, bencillik. egoist, bencil. hodbin selfishly bencilce egoistçe. selfishness egoistlik, bencillik, hodkamlık. kendini tanıma. özgecil, özgeci, diğerkâm. yarı otomatik (tabanca) kendini beğenme; kendi çıkarını düşünme. kendini yetiştirmiş, kendi kendine adam olmuş. kendini tutma, kendine hâkim olma. kendini zavallı hissetme, kendi kendine aclma. bir ressamın çizdiği kendi portresi. vakar, kendine hâkim olma. nefsini koruma. kendini önemseme, öz saygısı. kendine güven. feragat, kendini feda etme. kendi kendini kınama veya cezalandırma. öz saygısı, nefsine hürmet, izzetinefis. kendini üstün gören. kendi kabaran. özerklik, otonomi. fedakarlık. tıpkı, aynı. kendi halinden memnun. yalnız kendi çıkarını gözeten. selfservis. (oto.) marş. kendi kendini nitelendiren. kendine güvenen; kendi kendine yeten, başkasına muhtaç olmayan. kendini geçindirme. kendi kendini geçindiren. kendi kendini eğitmiş. inatçılık, benlikçilik. otomatik olarak kurulan (saat) Selçuk. (sold) satmak; satışıyle meşgul olmak; satışım artırmak; (k. dili) beğendirmek; (argo) aldatmak, kazıklamak; satılmak; satışta rağbet görmek; beğenilmek; hile, aldatma, oyun. sell like wildfire çok satılmak, kapışılmak. sell off her şeyini satıp bitirmek, tasfiye etmek, elden çıkarmak. sell out hissesini satmak, bütün malını satmak; (argo) şahsi çıkar için ele vermek, satmak. sell short henüz elde olmayan malı ileride teslim etmek üzere satmak; itimatsızlık göstermek; desteklemek. sell up (İng.) borçlunun malını satıp parasını almak. bayi, satıcı; satılabilecek bir şey. best seller en çok satılan (kitap) elden çıkarma, elde bulunanı satma; (k. dili) kapalı gişe; (argo) gizli bir anlaşma yoluyle ihanet. Seltzer water maden sodası. kumaş kenarı. (bak.) self. (kıs.) Semitic, Seminary. (dilb.) anlambilim, semantik. semantic anlamsal. semafor; semaforla konuşmak. işaretlerle anlamları arasındaki ilişki ilmi. işaret eden; (biyol.) tehlikeyi belirten (zehirli veya tehlikeli hayvanların renkleri gibi) benzer, müşabih; görünüşte olan; başkasına benzeyen şey, eş. suret, şekil; benzerlik, müşabehet; görünüş. (bak.) semiology. (bak.) semiotic. meni, sperma, ersuyu. üniversitede ders yılının yarısı, sömestr. (önek) (kıs.)men, yarı, yarım; iki defa olan. altı aylık, altı ayda bir olan; altı ayda bir çıkan yayın. (müz.), (İng.) tam nota, dörtlük nota, yuvarlak nota. elli yıla ait, elli senede bir olan; ellinci yıldönümü. yarım daire. yarı uygar. noktalı virgül (fiz.) yarı iletici. yarı uyanık, yarı bilinçli. ortak du varlı. yarıçap. yarım günlük. yarım kubbe. finalden önceki yarış; finalden önceki. semifinalist finalden önceki yanşta oynayan kimse. yarı sıvı. yarı resmi. yarımay şeklindeki. meni kabilinden, spermalı, tohum cinsinden; yeni ufuklar açan; gelişmemiş. seminer. ilâhiyat fakültesi; genç kızlar için genel kültür veren yüksekokul. seminar'ian böyle bir okulda tahsil gören veya görmüş kimse. tohumlama, ekme; üreme. tohum veya ersuyu hası1 eden. yan resmi. işaretler ilmi; işaretlerle konuşulan dil; (tıb.) araz ilmi. yan dönük işaretlere veya işaretler ilmine ait; hastalık arazına ait. ikinci derecede kıymetli (taş) yarı özel. semiprivate room hastanede iki, üç veya dört yataklı oda. yarı profesyonel. (İng.), (müz.) . on altılık nota, iki çengelli nota. az maharetli. Sami Irkından kimse. Sami; Sami dillerine ait. Semitics Sami kavimlerinin tarih, dil ve edebiyatını inceleyen ilim. Semitic languages Sami dilleri. Sami dili veya adetleri; Yahudi taraftarlığı. (müz.) yarımton. yalnız arka tekerlekleri olan römork. haftada iki defa çıkan (yayın) irmik. (Lat.) daima sadık. (Lat.) daima hazır. ebedi baki daimi. sempiternity ebediyet, sonsuzluk. (bak.) seamstress. (kıs.) senate, senator, senior. senato. senatör. senatoya ait; senatorce; senatörlerden oluşan. senatorlük . (sent) göndermek, yollamak; fırlatmak, atmak; sağlamak, bahşetmek; (A.B.D.),( argo) sevinçten coşturmak. send about one' business yol vermek, kovmak. send away kovmak, uzaklaştırmak. send back geri göndermek, iade etmek. send down (İng.) üniversiteden ihraç etmek send for aratmak, çağırtmak; biriyle ıs- marlamak send forth yaymak, neşretmek, çıkartmak. send in içeri göndermek; sunmak, arzetmek, takdim etmek. send off yollamak; uğurlamak, yolcu etmek. send out göndermek, dışarı göndermek; dağıtmak, neşretmek. send packing pılı pırtıyı toplatıp kovmak. send up (k. dili) hapis cezası vermek. send word haber göndermek. The telegram sent the household into a dither Telgraf evdekileri şaşkına çevirdi. send'er gonderici. dalga kuvvetiyle hareket etmek; dalga kuvveti, dalga itilimi. ortaçağda kullanılan ince bir ipekli kumaş. yollayış; başlatma; teşvik; veda yemeği. sütotu (bot.) Polygala; sütotunun öksürük söktürücü kurutulmuş kökü. Senegal. yaşlılık, ihtiyarlık. senescent yaşlanan, ihtiyarlayan. ortaçağda derebeyi kethüdası veya teşrifatçısı. ihtiyarlığa mahsus; bunak. ihtiyarlık, yaşlılıktan ileri gelen zafiyet, bunaklık. yaşça büyük (baba ile oğul aynı ismi taşıdıkları zaman babanın ismine eklenir, (kıs.) Sen. veya Sr.); kıdemli; yasça daha büyük adam, kıdemli kimse; son sınıf öğrencisi. senior citizen (A.B.D.), ( Kanada) yaşlı kimse. senior high school (A.B.D.) on, on bir ve on ikinci sınıfların karşılığı olan okul, lise. seniority yasça büyüklük, kıdemlilik; kıdem. sinameki, (bot.) Cassia; sinamekinin iç sürdürücü olarak kullanılan yaprakları. çok ince dokunmuş ufak Acem halısı. (tiyatro) eskiden oyuncuların sahneye giriş veya çıkışlarını belirten boru sesi. eski bir haftalık süre. (den.) tirnele. (çoğ.) senores) (İsp.) bay. (İsp.) bayan (evli kadın ) (İsp.) bayan (kız) beş duyu ile algılanan. duyu duygu, his, seziş; duyarlık; hayret verici şey, heyecan uyandıran olay, sansasyon. duygusal, hissi; heyecanlı, merak uyandırıcı, sansasyonel. (fels.) duyumculuk; heyecan uyandırıcı yöntemlere baş vurma, sansasyonalizm; iyiliği duygulara bağlı olarak değerlendirme kuramı. sensationalist sansasyonalist. duyu, his; (gen.) (çoğ.) akıl, dirayet, zeki, muhakeme; şuur; fikir, karar, düşünce; anlam mana, meal, mefhum; idrak etmek, sezmek; (k. dili) anlamak. sense impression duyunun dimağa yaptığı etki, sezgi. sense organ duyu organı. sense perception duyum. bring one to his senses bir kimsenin aklını başına getirmek. common sense aklı selim, sağduyu .in a sense bir anlamda, yani. in one sense bir anlamda, bir taraftan. keen sense keskin duyu. make sense anlamı olmak; makul olmak. make sense out of mana cıkarmak. out of his senses aklı başından gitmiş, çıldırmış. sixth sense altıncı his. take the sense of a meeting bir toplantıya hakim olan genel fikri anlamak, nabız yoklamak. the five senses beş duyu. duygusuz, hissiz, donuk; akılsız; saçma, anlamsız, manasız; baygın. senselessly manasızca, anlamsız olarak. senselessness şuursuzluk; saçmalık. hassasiyet, duyarlık, seziş inceligi; (çoğ.) aşırı hassasiyet; anlayış. makul, akla uygun; hissedilir, sezilir, farkına varılır; hisseden; hassas, duygulu, etkilenebilir, ince sezişli; anlayıslı, akıllı. sensibleness makul oluş . sensibly .makul bir şekilde, hissedilir şekilde. hassas, duygulu, duyar, duygun; içli, alıngan; duygusal; (kim.) çabuk muteessir olan; (bot.) dokunulunca çabuk solan veya bozulan, duyulu. sensitive plant kustumotu (bot.) Mimosa pudica sensitively hassasiyetle sensitiveness, sensitiv'ity duyarlık, hassasiyet, hassaslık. (foto.) (kağıt, filim) hassas hale getirmek; (tıb.) hassas duruma getirmek. (foto.) filim. veya levhanın hassaslık derecesini ölçme aleti. alıcı alet; sezici, alıcı. (çoğ.) -ria) (anat.) sinir sistemi. duyumsal, duyusal. şehvani, şehvete ait; tensel, duyusal; duyumculukla ilgili. sensually şehvani bir şekilde. şehvet düşkünlüğü; (fels.) duyumculuk; güzellik kavramında baş rolü duyuların oynadığını kabul eden kavram. duyarlık; şehvet, kösnü. şehvanileştirmek. hislere hitap eden, duyumsal, hislere ait, hissi. sensuously hislere hitap ederek. sensuousness duygusallık. (bak.) send. cümle, tümce; (huk.) ilâm, karar, hüküm; mahkum etmek, hakkında hüküm vermek. complex sentence girişik cümle. compound sentence bileşik cümle. simple sentence yalın cümle. anlam ifade eden, manalı, vecize kabilinden, anlamlı sözlerle dolu; tumturaklı, ağır (ifade, ibare) sententiously vecize kabilinden. sententiousness vecizeli oluş. sezgililik; duygululuk; bilinçlilik; sezgi, sezi. sezgili; duygulu, duygun; duygulu kimse; akıl. sentiently duyarak, hissederek. his, duygu, seziş; his inceliği, aşırı hassasiyet; (gen.) (çoğ.) fikir, düşünce; mütalaa. hissi, hislerin etkisiyle yapılan; hassas, duygusal, içli. sentimentalism aşırı duygusallık. sentimentalist hislerine fazla kapılan kimse. sentimentally hissi bir şekilde. aşırı duygusallık. aşırı hassasiyet göstermek. nöbetçi, gözcü; gözetlemek, nöbet beklemek; nöbetçi koymak. nöbetçi, nöbetçi asker. sentry box nöbetçi kulübesi. (bot.) çanak yaprağı, sepal. ayrılabilir, tefrik edilebilir. separabil'ity, separableness birbirinden ayrılabilme. separably ayrılır surette, tefrik edilebilir şekilde. ayırmak, tefrik etmek; bölmek; arasında bulunmak; aradaki bağlantıyı kesmek; ayrılmak, tefrik olunmak; ayrı bir cisim teşkil etmek; ayrı, ayrılmış, müstakil. be separated (huk.) ayrı yaşamak, ayrılmak. separately ayrı ayrı, başka başka, bağlantısız olarak. separateness ayrılık. separation ayrılık, ayrılma, ayırma; (huk.) ayrı yaşama. separatist asıl kiliseden veya siyasi partiden ayrılma taraftarı, bağımsızlık yanlısı. separator ayırıcı, ayırma cihazı; krema makinası. (çoğ.) İspanyol Musevileri. sepya; mürekkepbalığı. Hintli asker, İngiliz ordusuna mensup Hintli asker. (tıb.) kana mikrop ve toksin karışması, septisemi. uruk, kabile (özellikle eski İrlanda'da); (sosyol.) (boy.) (önek), (Lat.) yedi, yedinci. (bak.) septum. bölmeli, bölme ile bölünmüş. eylül. Paris'te 26 eylül 1792 katliamına katılan kimse. yediden ibaret, yedi sayısına ait, yedi yılda bir olan veya görülen, yedi yıl süren; yedi sayısı; yedi kişi veya şey. yedi yıl süren, yedi yılda bir olan veya görülen. septennially yedi yılda bir. (astr.) Büyükayı. kuzeysel, yıldızdan gelen. yedili grup veya takım; (müz.) yedi sesle söylenen veya yedi çalgı ile çalınan parça. (tıb.) mikrop veya toksinden hâsıl olan; bulaşık, mikroplu; kan zehirlenmesi meydana getiren madde. septic tank fosseptik. (tıb.) kan zehirlenmesi, septisemi. (bot.) ek yerlerinden bölünen veya ayrılan, zardan ayrılan. Amerikan ve Fransız usulüne göre 24 sıfırlı sayı; İngiliz usulüne güre 42 sıfırlı sayı. yetmişle yetmiş dokuz yaşları arasında kimse. Eski Ahit kitabının MÖ 270'de başlanılan Yunanca tercümesi. (çoğ.) ta) (biyol.) bölüm, septum. yedi kat; yediyle çarpmak. gömüt, sin, mezar, kabir; gömmek, defnetmek. mezara ait; kasvetli; mezardan geliyor gibi (ses) gömme, defin; (eski) kabir. (kıs.) sequel; sonra gelen, arkası, müteakıp. başkasına tabi olma eğiliminde olan; tutarlı, uygun. devam; son, sonuç, netice. (çoğ.) Iae) (Lat.), (tıb.) bir hastalığı izleyen anormal durum. ardışıklık; ardıllık, bir birini izleme; sıra, düzen; seri; sonuç, etki; (müz.) ardıllık, artardalık. ardışık, ardıl, birbirini izleyen; sonuç, netice, etki. sequen'tial seri meydana getiren; ardışık. sequentially sonucu olarak, neticesinde. ayırmak, tecrit etmek; (huk.) haczetmek, el koymak, müsadere etmek. sequester oneself tenha bir yere çekilmek. sequestrate el koymak; kamulaştırmak. sequestra'tion zapt, müsadere, el koyma; inziva, köşeye çekilme. (çoğ.) tra) (tıb.) nekroza uğramış kemik. eski Venedik Cumhuriyetinin altın sikkesi; pul, payet. sekoya, (bot.) Sequoia. saray; harem dairesi. the Seraglio Topkapı Sarayı. kervansaray; saray. (çoğ.) phim) en yüksek melekler sınıfından biri. seraphic(al) meleğe ait, melek gibi, çok güzel. seraph'ically melek gibi. Sırp, Sırplı; Sırp dili; Sırp. Sırbistan. Serbian Sırbistan'a ait; Sırplı; Sırpça. (bak.) sear. (meteor.) tropikal bölgede güneş batmasından hemen sonra bulutsuz gökten yağan çisenti. (müz.) serenat; serenat müziği; serenat çalmak veya söylemek. beklenmedik şeyler bulma şansı. berrak, açık, sakin; yüce, âli. His Serene Highness Zati Samileri (Avrupa'da prensler için kullanılan bir unvan) serenely sakince, sükunetle. sükunet, huzur; durgunluk, berraklık. toprağa bağlı köle, serf. serf'age, serf'dom serflik, kölelik. serj, yünlü kumaş; şayak. (ask.) çavuş; komiser muavini; (İng.) (eski) yüksek davavekilii sergeant at arms parlamentoda güvenlik görevlisi. sergeant major başçavuş. seri halinde olan; tefrika halinde yayımlanan, devamı olan; tefrika. serial number seri numarası. serially tefrika halinde. serialize tefrika halinde yayımlamak. birer birer, sıra ile, seri halinde. ipek gibi, atlas gibi; (bot.) üIgerli. ipekböcekçiliği, ipekçilik. sericul'turist ipekböceği yetiştiricisi. Brezilya ve Paraguay'a özgü kariyama denilen kuş, (zool.)) Cariama cristata. (tek.) ve (çoğ.) sıra, silsile, seri, dizi. in series sıra halinde, arka arkaya. series winding (elek.) seri sargısı, dizi sargısı. (matb.) harfin altında veya üstünde bulunan ince çizgilerden biri. dokuma veya kâğıt ve derinin kuvvet ve esnekliğini öIçen aygıt. kanarya, (zool.) Serinus canarius. Brezilya'da yetişen kauçuk ağacı. hem ciddi hem de güIünçlü. ağır, temkinli, aklı başında, vakarlı, ciddi, ağırbaşlı; gerçek, hakiki; önemli; tehlikeli, vahim. seriously cidden, ciddi olarak. seriousness ciddiyet. (bak.) sergeant. vaız, dinsel öğüt, hutbe; nasihat, ihtar. sermonette kısa vaız. sermon'ic va'za uygun, vaız kabilinden. sermonize uzun uzadıya nasihat vermek. (önek) seromla ilgili. serom ve tesirlerinden bahseden ilim. seroma ait, seroma benzer, serom meydana getiren. serous membrane yürek zarı, karınzarı. yılan; iblis; yılan gibi hain adam; eskiden kullanılan yılankavi bir nefesli çalgı. yılankavi, yılan gibi kıvrılan; yılantaşı. (tıb.) vücuda yayılan herhangi bir cilt hastalığı. serpiginous (tıb.) cilt hastalığı olan, yayılan. testere dişli (yaprak), serrat. serra'tion, serrature testere gibi dişli oluş, testere dişi. sıkı sıra halinde. pek ince testere dişli. (çoğ.) ra) serom. Afrika'ya özgü siyah benekli ve uzun bacaklı yaban kedisi, (zool.) Felis serval. hizmetçi, uşak; köle, kul; besleme, yanaşma. servant boy uşak. servant girl hizmetçi kız. fellow servant kapı yoldaşı. public servant memur, devlet memuru. your humble servant, your obedient servant bendeniz, kulunuz. hizmet etmek, hizmetini görmek, hizmetkarı olmak; yardım etmek; kulluk etmek; tapmak; emrini yerine getirmek; müşteriye bakmak; servis yapmak; işe yaramak, işine gelmek, işini görmek; uygun olmak; yetişmek, elvermek, kâfi gelmek; doldurup ateşlemek (top); tebliğ etmek; müddetini tamamlamak; (hapis cezası) çekmek; (erkek hayvan) çiftleşmek; (spor) servis atmak; tenis oyun başlangıcında topa vurma. serve a summons celpnameyi eline vermek. It serves him right ! Oh olsun ! Yapmayaydı. Önceden düşüneydi. Söz dinleseydi. Ettiğini buldu. serve notice hizmetinden çıkacağını bildirmek. serve out dağıtmak, taksim etmek. serve time hapis cezasını çekmek. serve up sofraya koymak (yemek), servis yapmak. hizmetçi; servis atan oyuncu; tepsi. (bak.) Serbia. bakımını sağlamak, onarmak; teçhizatını tamamlamak; yardım etmek; (erkek hayvan) çiftleşmek. hizmet, görev; iş; merasim, tören, ayin, ibadet; askerlik; yarar, fayda, yardım; çay takımı; (huk.) tebliğ; memuriyet, resmi iş; (spor) servis. service book dua kitabı. service cap asker veya subay kasketi. service court (spor) servis atılırken topun içine düşmesi gereken alan. service line (spor) servis çizgisi. service station benzin istasyonu. service stripe bir asker veya memurun hizmet süresini gösteren kol şeridi, kolçak. service tree üvez, (bot.) Sorbus domestica. service uniform askeri elbise, üniforma. active service askerlik hizmeti. at your service emrinize amade. be of service yardımı dokunmak, yardım etmek. civil service devlet memurluğu. diplomatic service dışişleri teşkiIâtı. jury service jüride çalışma görevi. on active service (ask.) fiili görevde. public service kamu hizmeti. secret service gizli polis teşkilatı. see service hizmet görmek. take service with hizmetine girmek. işe yarar, elverişli, kullanışlı, faydalı, yararlı, lüzumlu; hizmete alışkın, dayanıklı. serviceableness fayda, yarar, kullanışlılık. serviceably faydalı bir surette. asker; tamirci. (İng.) sofra peçetesi. alçak, gurursuz, hakir, aşağılık; köleye veya hizmetçiye ait; köleye yakışır, köle olarak kullanılan. servilely köle gibi. servileness, servility gurursuzluk. hizmetçi, uşak. kulluk, kölelik; ceza olarak verilen iş mahkumiyeti; (huk.) irtifak hakkı. susam, (bot.) Sesamum indicum. sesame oil susam yağı, tahin. (anat.) susam şeklindeki, susamsı; susamsı kemik. (önek) bir buçuk. yüz ellinci seneye ait; yüz ellinci yıldönümü. uzun kelimeler kullanmaya meraklı (kimse) (bot.) sapsız yaprak gibi doğrudan doğruya yapışık olan, sesil; (zool.) yerleşmiş. toplantı süresi; celse, oturum; toplantı; bazı kiliselerde idare heyeti. bir çeyrek dinar kıymetinde eski bir Roma sikkesi. (çoğ.) tia) eski bir Roma parası. sonenin son altı mısraı; (müz.), (bak.) sextet. bir çeşit gazel. duruş, oturuş; batma, batış, gurup; akıntı veya rüzgarın yönü; fide; testere dişlerinin çaprazlanması; meyil, eğilim temayül; mizanpli; tenis set; (briç) yenilgi. set square gönye. a dead set engel, mâni; av köpeğinin avı göstermesi. takım, grup, klik; seri; (tiyatro) dekor, stüdyo düzlüğü; sin set; televizyon veya radyo alıcısı; (mat.) dizi. a set of teeth diş takımı. dinner set sofra takımıi the fast set hızlı yaşayanlar grubu. belirli, muayyen; ayarlanmış; adetlere uygun; yerleşmiş; aynı, basmakalıp; verilmiş; değişmez; hazır; düzenli, muntazam. (set, ting) koymak, yerleştirmek; batmak, kaybolmak; kuluçkaya yatırmak, kuluçka makinasına koymak; pekiştirmek; dondurmak, katılaştırmak; kurmak, ayarlamak; hazırlamak; doğrultmak, kırık veya çıkığını yerine oturtmak; yön vermek; kakma işi yapmak; bahse girişmek; (saç) sarmak, mizanpli yapmak; (müz.) bestelemek; tayin etmek; donatmak, tanzim etmek; bulup yerini göstermek (av köpeği); (matb.) dizmek, tertip etmek; dikmek (fidan); pekişmek, katılaşmak, donmak; yönelmek. set about başlamak, girişmek, koyulmak, teşebbüs etmek. set afloat yüzdürmek. set against mukayese etmek, tartmak; kışkırtmak, aleyhine çevirmek. set apart bir kenara ayırmak, ayrı koymak; ayırmak, tahsis etmek. set a price on someone' head aranılan bir kimsenin kellesine fiyat biçmek. set aside bir tarafa koymak; lağvetmek, feshetmek, iptal etmek; kenara bırakmak. set at ease yatıştırmak, teskin etmek, rahatlatmak, sıkıntısını gidermek. set at large serbest bırakmak. set at naught hiçe saymak. set at work işe başlatmak. set back geri bırakmak, geri almak, ilerlemesini engellemek. set back on one' heels şaşkına çevirmek. set before önüne koymak, göstermek, anlatmak, arzetmek. set bread hamura maya katmak ve dinlendirmek. set by bir kenara koymak, ilerisi için saklamak. set by the ears boğuşmak. set down indirmek, yere koymak; yazmak, kaydetmek; alçaltmak, kibrini kırmak. set eyes on görmek; göz koymak. set fire to tutuşturmak, ateşe vermek. set foot in (bir yere) ayak basmak. set forth zikretmek, beyan etmek, meydana koymak, ileri sürmek; yola koyulmak. set forward ileri koymak, ilerletmek. set free serbest bırakmak, salıvermek. set in başlamak; sahile doğru esmek, sahile doğru ilerlemek (met) set in order sıraya koymak, düzeltmek. set loose başıboş bırakmak, serbest bırakmak, salıvermek. set off ayrı koymak; etkilemek; yola çıkmak; fitillemek; göstermek; belirginleştirmek, süslemek. set on saldırtmak, kışkırtmak; üzerine koymak. set on edge kamaştırmak (diş); sinirlendirmek. set on end dikmek, dikine koymak. set on fire tutuşturmak, ateşe vermek. set on foot başlatmak. set one' cap for (k. dili) kancasını takmak, birinin peşini bırakmamak (evlenmek maksadıyle) set one' heart on ele geçirmeye veya yapmaya azmetmek. set out yola çıkmak, koyulmak, başlamak; sınırlarını belirtmek; yaymak, göz önüne sermek; resmetmek; daldırmak (fidan) set out for yola çıkmak. set out on başlamak. set out to e kalkışmak, e koyulmak. set over mesuliyeti yüklemek. set right düzeltmek, tashih etmek. set sail yelken açmak, denize açılmak (gemi) set store by çok kıymetli saymak. set the fashion moda çıkarmak, örnek olmak. set the pace yarışta nasıl koşulacağını göstermek. set the teeth çaprazlamak (testere) set the watch nöbet dağıtmak. Set them up! İçkiler benden ! set to girişmek, başlamak. set to music bestelemek. set to rights düzeltmek, tashih etmek. set up havaya dikmek; açmak; kurmak, tesis etmek; işe başlatmak; yükseltmek (ses); ileri sürmek; mevkiini yükseltmek; harflerini dizmek; dik durdurmak; kendine getirmek; gerip tam yerine getirmek (yelken) set up a loud noise yaygarayı basmak. set up housekeeping ev açmak. set upon üzerine saldırmak veya saldırtmak. (çoğ.) setae) (biyol.) domuz kılına benzer sert uzantı; ince diken. sert kıllı; domuz kılı gibi. aksilik, işin ters gitmesi; ters akıntı; (mim.) yüksek binalarda üst katların alt katlara nazaran daha geriden inşa edilmesi. sert kıllı. domuz kılı şeklinde. karşılık, mukabil; (huk.) borca mukabil sayılan borç; (mim.) çıkıntı. (tıb.) kıl fitili, bundan çıkan cerahat. kanepe. dizici; seter (av köpeği) kakılmış şey, mücevher yuvası; bir defada kuluçkaya konulan yumurtalar; (tiyatro) dekor; konunun geçtiği yer ve zaman, ortam; batma, gurup; bir kişilik yemek takımı; beste. yerleştirmek, yerleşmek; düzeltmek; sakinleştirmek; dibe çökmek, posasını çöktürmek; durulmak; (k. dili) hesaplaşmak; karara varmak; ödemek, hesabı kapatmak; iskân ve imar etmek; bir karara bağlamak, halletmek; konmak (kuş); oturmak (temel); katileştirmek. settle accounts hesaplaşmak, hıncını almak. settle down yerleşmek, oturmak. settle in yerleşmek; (kış) bastırmak. settle on karar vermek; (huk.) (irat, nafaka) bağlamak. settle one' hash (k. dili) hakkından gelmek, göstermek, pes dedirtmek. settle the stomach karın ağrısını geçirmek. settle up hesap görmek. That settles it ! Tamam işte ! settled yerleşik; sabit; halledilmiş. yerleşme, oturma; kararlaştırma; halletme; hesap görme; duvarın veya toprak setin biraz çöküp oturması; yeni sömürge; yeni iskan edilmiş yer; ev, mesken; (huk.) irat bağlama. settiement house şehrin fakir semtlerinde kurulan yardım yurdu. yeni bir yere yerleşen göçmen. yerleşme; halletme; (çoğ.) tortu, posa. çarpışma, tokuşma. ABD, (k. dili) durum, vaziyet; ABD, (argo.) kolaylıkla kazanılacak şekilde planlanmış maç; ABD, (k. dili) içkiye katılan buz ve soda; ABD, (k. dili) lokantada sofra takımı; fiziksel yapı; duruş. yedi; yedi sayısı veya rakamı (7, Vll); yedili iskambil kâğıdı. seven fold yedi kat, yedi misli. seven won ders of the world dünyanın yedi harikası. on yedi seventeenyear locust krizalit devresini on yedi senede toprak altında tamamlayan bir cins çekirge. seventeenth on yedinci; on yedide bir. yedinci; yedide bir; yedide bir kısım; yedinci şey; (müz.) yedili. seventh day yedinci gün, cumartesi günü. seventh heaven büyük mutluluk; göğün yedinci tabakası, yedinci gök. yetmiş (sayısı) sev entieth yetmişinci; yetmişte bir. ayırmak, bölmek, tefrik etmek; koparmak; ayrılmak. severable ayrılabilir; kesilebilir. birkaç, çeşitli, muhtelif; ayrı, başka, münferit, tek; (huk.) özlük, şahsi. severally birer birer, ayrı ayrı, tek tek. (huk.) ayrılık, müstakil olma; ferdi mülkiyet. in severalty (huk.) ferdi olarak (mülkiyet) ayırma, ayrılma, alakayı kesme. severance pay işten ayrılma tazminatı. sert, şiddetli, haşin; fazla ciddi; kasvetli. severely şiddetle. severeness, severity şiddet, sertlik. Sevres ware Sevr şehrinde yapılan porselen. Sevres blue bu porselenin mavi rengi. (sewed veya sewn) dikmek, dikiş dikmek. sew on üzerine dikmek, dikerek iliştirmek. sew up dikip kapamak; (k. dili) başarmak, halletmek. Iağım pisliği. sewage disposal lağım pisliğini yok etme veya kullanılır hale koyma sistemi, lağım boşaltma usulü. dikici. Iağım. sewer system kanalizasyon. kanalizasyon; lağım pisliği. dikiş, dikilecek veya dikilmiş şey. sewing circle bir araya ge!erek yardım için dikiş diken kadınlar. sewing machine dikiş makinası. sewing silk ibrişim. sewing woman dikişçi kadın. (bak.) sew. seks, eşey, cinslik, cinsiyet. sex appeal cinsi cazibe, seksapel. sexless eşeysiz, cinsliksiz, cinsiyetsiz. (önek) altı. altmışa ait; altmış ile yetmiş yaşları arasındaki kimse, altmışlık kimse. altmış, altmışar; altmış yaşındaki; altmışlık kimse. altmış sayısına ait. altı yüz; altı yüz yıllık devre; altı yüzüncü yıldönümü. altı senede bir olan; altı sene süren; altı senede bir yapılan şey. sexennially altı senede bir. seksoloji, cinslik bilim. (tıb.) altı günde bir gelen (nöbet) sekstant, gemicilikte bir gökcisminin yüksekliğini ölçen alet. (müz.) altı sesle söylenen veya altı çalgı ile çalınan parça: altılı koro veya orkestra; altılı takım. iki gezegen arasındaki altmış derecelik mesafeye ait; (astr.) bir birinden altmış derecelik mesafe ile ayrılmış iki gökcismi. Amerikan ve Fransız usulüne göre 21 sıfırlı sayı; İngiliz usulüne göre 36 sıfırlı sayı. on altı yapraklı kağıt tabakası; ortalama 10x15 cm ebadında olan kitap, (kıs.) 16 mo. veya 16 derece. zangoç; küçük ölü hayvanları gömen bir cins böcek, (zool.) Necrophorus. altı kat, altı misli; altı ile çarpmak. bir batında doğan altı çocuktan biri; altılı takım. cinsiyete ait, cinsi, seksüel; (biyol.) cinsiyeti olan. sexual intercourse cinsel ilişki. sexual organs tenasül uzuvları. sexuality cinsiyet; seks kuvvetine sahip olma. sexually cinsel bakımdan. (k. dili) seksi cinsel arzu uyandıran. (kıs.) sforzando. (İt.), (müz.) vurguyla. (kıs.) specific gravity. (kıs.) (sig.)ned. (kıs.) Sergeant. (kıs.) share, shilling. kılıksız, pejmurde, eski püskü; kötü, haksız. shabbily kılıksızca, pejmurde bir halde; haksızca; cimrice. shabbiness kılıksızlık; haksızlık. ABD, (k. dili) derme çatma kulübe. shack up (argo.) gecelemek; bir yaşamak. pranga, zincir; engel, mâni; kelepçe, bağlama demiri; zincirle bağlamak, prangaya vurmak; engel olmak, elini kolunu bağlamak. tirsi balığı, (zool.)) Alosa. kızmemesi, altıntop, greypfrut, bir çeşit ağaçkavunu, şatok; (bot.) Citrus grandis. gölge; karanlık, gölgelik yer; siper, perde; ölünün ruhu, tayf, hayalet; renk tonu; derece, gömlek; ayırtı, nüans; göIgelemek, üzerine gölge düşürmek; saklamak, gizlemek; muhafaza etmek; karartmak; resme göIge vermek; rengi derece derece açılmak veya koyulaşmak. shade off fiyatını biraz kırmak; hafif bir değişiklikle bir renk veya anlamdan bir diğerine geçmek. a shade better biraz daha iyi, bir gömlek daha iyi. all shades of thought bütün farklı fikirler. the shades ölüler diyarı. shad'ing gölgelik; resimde gölgeler yapma; ayırtı. su kaldıracı. göIge, karanlık; resmin göIgeli yeri; yansı, akis; hayal, şekil; birinin peşinden ayrılmayan kimse, kuyruk; gözcü, dedektif; eser, iz; tayf, hayalet; gölgelemek, gölge düşürmek; karartmak; göIgesi gibi peşinden ayrılmayarak gizlice gözetlemek. shadow forth ima etmek, dokundurmak. without a shadow of doubt en ufak bir şüphe olmadan. worn to a shadow çok zayıflamış, çirozlaşmış bir deri bir kemik kalmış. shadowy gölgeli, karanlık; gölge gibi. hayali bir rakip ile idman yapmak. göIgeli; (k. dili) şüpheli, kötü; gizli, saklı. shady dealings gizli ilişkiler, entrika, dolap. shadily göIgeli olarak; (k. dili) şüpheli olarak; gizli olarak. shadiness göIgeli oluş; (k. dili) şüphelilik. (ok, mızrak) ince sap; ok gibi şey; (mak.) mil, şaft; sütun gövdesi; dikili taş; maden kuyusu; aydınlık, hava bacası; araba oku; (A.B.D.), (argo.) penis, erkeklik uzvu; (A.B.D.), (argo.) aldatmak. shaft bearing şaft yatağı. elevator shaft asansör boşluğu. get the shaft (A.B.D.), (argo.) aldanmak, (slang) kazığı yemek. main shaft ana şaft, kamalı mil. shaft'ed saplı, kollu; oklu; milli. shaft'ing (mak.) şaft tertibatı. kaba saç veya tüy; ot kümesi; kaba tüylü kumaş veya bu kumaşın tüyü; ince kıyılmış sert tütün; kaba tüylü ve kıllı hale getirmek; karmakarışık halde kabarmak (saç); (beysbol) topları havada yakalamak. pösteki gibi kaba tüylü; taranmamış, yontulmamış. shaggydog story kelime oyununa dayanan uzun ve soğuk fıkra. shagginess tüyleri uzun ve kabarık olma. telatin denilen sahtiyan, sağrı derisi. şah. (shook, shaken) sarsmak, çalkamak, titretmek, silkmek, sallamak; metanetini bozmak; sallanmak, sarsılmak; titremek; (müz.) ihtizaz etmek, titreşim halinde olmak; (argo.) atlatmak, başından defetmek, Shake a leg. Tez oluver. shake down sarsarak düşürmek, silkmek; oturtmak, yerleştirmek; (argo.) para sızdırmak. shake hands el sıkışmak, tokalaşmak. shake one' head kabul etmemeyi veya beğenmemeyi belirtmek. shake off silkip atmak, silkinmek. shake out silkmek, silkelemek. shake up çalkamak, silkelemek, sarsmak. sarsıntı, sarsma; titreme, ihtizaz; sallanış; silkiş; sesin titremesi; kerestenin yarık veya çatlağı; yersarsıntısı, zelzele. get a fair shake (A.B.D.), (argo.) hakkı tanınmak. milk shake çikolata veya şurupla çalkalanmış süt veya dondurma. no great shakes (k. dili) fevkalade olmayan, adi, sıradan. the shakes (k. dili) sıtma nöbeti. yer yatağı; ABD, (argo.) haraca bağlama; alıştırma amacıyle yapılan. Amerika'da bulunan bir Protestan mezhebi; (kh) sallanan şey; karıştırıcı; kalbur; tuzluk, biberlik. yeniden düzenleme, yeni personel atama. sorguçlu asker şapkası. zayıf, keyifsiz; titrek, sarsak; sarsıntılı. shakiness sarsaklık, titreklik; sarsıntılı olma. tortulu şist. shale oil şistten elde edilen petrol. shal'y şist gibi; şistli. (should) gelecek zaman kipini teskil eden yardımcı fiil, ecek. kararlılık: I pledge my life that they shall be free. Hür bırakılacaklarına hayatım üzerine ant içerim. söz verme: You shall have what you need. Ne gerekirse vereceğim. (emir): You shall not kill. Öldürmeyeceksin. kaçınılmazlık: Whatever shall be... Kısmet neyse... astarlık ince yünlü kumaş. kayık, sandal, şalopa. bir çeşit yabani sarmısak veya ufak soğan. sığ; sathi, yüzeysel; sığ yer, kumsal; sığlaştırmak. shallow breathing soluma. (eski), thou ile eceksin; (bak.) shall. taklit, yapmacık, yalan, hile; taklit, yalan, yapmacık; hile yapmak, yapmacık yapmak, taklit etmek. sham sleep yalandan uyumak, uyur görünmek. şaman . Shamanism şamanizm. ayaklarını sürüyerek yürümek; ayaklarını sürüyerek yürüme. salhane, mezbaha; karışık ve harap yer. in a shambles altüst, karmakarışık. utanç, ar, hayâ, hicap; ayıp, utanacak şey, rezalet, münasebetsiz şey, yakışık almayan şey; utandırmak, mahcup etmek; gölgede bırakmak. Shame on you! Ayıp! Utan ! Yazıklar olsun! For shame! Ayıp! It is a shame to laugh at her. Onunla alay etmek ayıptır. put to shame utandırmak, rezil etmek. utangaç, mahcup, çekingen. shamefac'edly mahcup olarak. ayıp, utanç verici, çirkin, yüzkarası. shamefully utanılacak şekilde; çirkince. shamefulness utandırıcı hal. utanmaz, arsız, hayasız. shamelessly utanmadan, arsızca. shamelessness arsızlık, utanmazlık. (bak.) chamois. başı sabunlayıp yıkamak; başı ovalayıp yıkama, şampuanlama; şampuan. yonca (İrlanda'nın ulusal sembolü) ABD, (argo.) polis; özel delektif. (kıs.) shall not. içine zencefilli gazoz karıştırılmış hafif bira. hayaller üIkesi. baldır, incik; (den.) demirin gövdesi; bir aletin orta yeri; düğme altındaki madeni halka; çiçek sapı. go shanks' mare yürüyerek gitmek. şantug. kulübe. kulübede yaşayan kimse; keresteci. gecekondu bölgesi. Sanghay; (kh) bir kimseyi sersemletip veya sarhoş edip kaçırarak gemide çalışmaya zorlamak; hile veya zorla çalıştırmak. biçim, şekil, suret; hal, durum; heyet, endam; hayal, tayf, hayalet; kalıp; biçimlendirmek, şekillendirmek; ayarlamak, düzenlemek, tanzim etmek, tertip etmek; yaratmak, vücuda getirmek; yön vermek. shape up (k. dili) iyi gitmek, yolunda gitmek; şekle girmek. take shape şekil almak. şekilli, biçimli; endamlı. şekilsiz, biçimsiz. shapelessly şekilsizce. shapelessness şekilsizlik. yakışıklı, biçimli, endamlı. çalışacak işçileri seçme. kırık çömlek parçası; böcek kanadı zarfı. saban demiri. pay, hisse, parça; hisse senedi; taksim etmek, hisselere ayırmak; bölüşmek, paylaşmak; iştirak etmek; hissesi olmak; hisse veya payına düşeni almak. share and share alike eşit paylarla. go shares paylaşmak. preferred shares imtiyazlı hisseler. toprak kirasını ürünle ödeyen çiftçi, ortakçı. hissedar. köpekbalığı, (zool.) Mustelus vulgaris; camgöz, (zool.) Galeus canis; dolandırıcı; (argo.) usta kimse; dolandırıcılıkla geçinmek. angel shark kelerbalığı, (zool.) Squatina squatina. blue shark pamukbalığı, (zool.), Carcharias glaucus. great white shark canavar balığı, (zool.) Carcharodon carcharias. thresher shark sapanbalığı, (zool.) Alopias vulpinus. köpekbalığı derisi; düz ve parlak yüzlü bir cins rayon kumaş. (müz.) notayı tizleştirmek, tiz sesle söylemek. keskin, sivri; zeki, açıkgöz; istekli; çok dikkatli; pürüzsüz, temiz; acı; ekşi; sert, haşin, hiddetli, şiddetli; (müz.) diyez, çok tiz (ses); cimri, hesabi; dokunaklı, etkili, tesirli; (A.B.D.), (argo.) kıyak, mükemmel; diyez nota, diyez işareti; uzun dikiş iğnesi; (k. dili) dolandırıcı; şiddetle, keskin olarak; dakik olarak, zamanında. sharp practice dalavereli iş. at four o'clock sharp saat tam dörtte. Iook shurp dikkat etmek, gözünü dört açmak. sharp'ly şiddetle, sertçe; keskince. sharp' ness keskinlik; sertlik; zeki oluş. keskin ağızlı, keskin. bilemek, keskinletmek, açmak, sivriltmek, inceltmek; sertleştirmek; ekşileştirmek; acılaştırmak; şiddetlendirmek, kuvvetlendirmek. sharpener bileyici; kalemtıraş. dolandırıcı, dalavereci. keskin görüşlü; tetik. şarpi, sivri burunlu dibi düz yelkenli. sivri uçlu. çapraz; sert; çok aç. keskin nişancı. keskin görüşlü. iğneleyici. zeki, şeytan gibi. kırmak, paramparça etmek, darmadağın etmek, tahrip etmek; dengesini kaybettirmek; parçalanmak, kırılmak, darma dağın olmak; bozmak. dağılmaz cam. (shaved, shaven) tıraş etmek, kazımak; sıyırıp geçmek, sürtünür gibi geçmek; rendelemek; tıraş olmak; tıraş; ince dilim; rende, rende gibi alet. a close shave kıl payı kurtuluş; sinekkaydı tıraş. tıraş eden kimse; (k. dili) genç erkek çocuk. (A.B.D.), (argo.) yeni subay olmuş kimse; acemi kimse; azgın katır. (çoğ.) talaş. (İng.) çalılık; (çoğ.) pancar gibi sebzenin yaprakları. şal, omuz atkısı. eski bir nefesli çalgı. (leh.) hafif gezinti arabası, brıçka. (zam.), (dişil) o; kadın, dişi; dişi. she bear dişi ayı. (kıs.) she had, she would. (kıs.) she will. (kıs.) she is, she has. Batı Afrika'da yetişen ve tohumundan yağ çıkarılan bir ağaç. shea butter bu ağacın tohumundan çıkarılan yağ. (çoğ.) sheaves) bağlam, demet, deste; demetlemek. (sheared veya shorn) makasla kesmek; kırpmak, kırkmak; biçmek; kesip koparmak; mahrum etmek; makaslama, biçme. shear stress makaslama gerilmesi. ikinci kez kırkılan yapağı; yapağısı ilk kez kırkılan koyun. (çoğ.) makas; makarayı tutan vincin iki kolu. yelkovan, (zool.) Puffinus puffinus. atbalığı, (zool.) Siluris glanis. kılıf, kın; (biyol.) mahfaza, zarf; düz ve dar elbise. sheath knife kınlı büyük bıçak, kama. kınına veya kılıfına koymak, kın tedarik etmek; içine doğru çekmek; bakır levha ile kaplamak (gemi teknesi) sheathe the sword kılıcı kınına sokmak, barış yapmak. kılıfına sokma; kılıf; kaplama; kaplamalık malzeme. (mak.) makara dili, makara içinde kenarı oluklu çark; disk. demetlemek. (bak.) sheaf. (A.B.D.), (argo.) şey, mesele. the whole shebang hepsi, tümü, bütünü. (İrl.) izinsiz içki satan yer. (shed, shedding) dökmek, akıtmak, saçmak, dağıtmak; içine geçirmemek (su); atlatmak. shed blood kan dökmek. shed tears ağlamak, gözyaşı dökmek. sundurma; baraka; hangar; argaç aralığı; döküntü. döken kimse veya hayvan. şirret kadın; dişi şeytan. pırıltı, parlaklık, revnak; parlak giysi; parlayan; parlamak. sheen'y parlak. tek veya (çoğ.) koyun; bön kimse; koyun derisi. sheep dog çoban köpeği. sheep' eyes ürkek fakat arzulu bakış. sheep ranch, sheep run Avustralya, sheepwalk (İng.) koyun çiftliği. ağıl. koyun çobanı. koyun gibi; utangaç, sıkılgan, mahcup; şaşkın, sersem. sheepishly utanarak, mahcubane. sheepishness mahcubiyet, sıkılganlık. margarita bağı. dişleri koyun dişine benzer birkaç deniz balığından biri. kırkım. sheepshearer koyun kırkıcısı. pösteki, koyun postu; üniversite diploması. (den.) rotayı şaşırmak, sapmak, yolundan ayrılmak; (den.) borda veya güverte kavsi, (tek.) demirde geminin yatma vaziyeti; yoldan sapma. sheer off (den.) sapmak, yön değiştirmek, alargaya çıkmak. çok ince ve şeffaf (kumaş); halis, saf, sırf; dimdik; tamamıyle, büsbütün; dimdik olarak. sheer determination sırf irade. sheer drop diklemesine inen yamaç. sheer folly tam delilik. sheer nonsense bütün bütün saçma. çarşaf; levha; tabaka, yaprak; gazete; (den.) iskota halatı, yelken iskotası; (den.), (çoğ.) sandalın iki ucundaki boş kısımlar; (den.) yelkenin iskotasını çekmek veya takmak. sheet anchor (den.) ocaklık demiri; büyük kurtuluş ümidi. sheet iron saç. sheet lightning her tarafa ışık saçan ve gürültüsü duyulmayan şimşek. sheet music ciltlenmemiş notalar. three sheets in the wind (argo.) kör kütük sarhoş, fitil gibi. çarşaflık bez. şeyh, kabile reisi. sheikdom şeyhlik. miskal, ibranilerde bir ağırlık birimi; altın veya gümüş sikke; (çoğ.), (argo.) para, servet. Allahın tecellisi. hanımördeği, suna, kuşaklı ördek, (zool.) Tadorna tadorna; testeregagalı ördek, (zool.) Mergus merganser. (çoğ.) shelves) raf; (coğr.) şelf; denizde sığlık; (mad.) kaya tabakası. on the shelf yedeğe çekilmiş, rafa kaldırılmış. shelf'y raflarla dolu; sığlık. kabuk; baga; istiridye kabuğu; bina iskeleti; ince uzun yarış sandall, kik; mermi kovanı; açık bej rengi. shell game aldatıcı üç kabuk oyunu; üçkâğıtçılık. shell hole merminin patlama sonucu toprakta açtığı çukur. shell ice altından su çekilmiş olan buz tabakası. shell shock (tıb.) savaştan ileri gelen ruhsal çöküntü. sea shell deniz kabuğu. She retired into her shell. Kabuğuna çekildi. kabuğunu soymak, kabuğunu çıkarmak, koçanından ayıklamak (mısır tanelerini), buğdayı başağından ayırmak; bombardıman etmek, gülle yağdırmak. shell out (argo.) (para) vermek. gomalaka; gomalaka ile cilâlamak veya kaplamak; (argo.) dövmek, yenmek. ABD, (argo) gailibiyet, üstün gelme, hakkından gelme. kabuğu çok sert bir cins ceviz ağacı. mermi ateşi. kabuklu hayvan; kabuklular, (zool.) Mollusca. kurşun işlemez. sığınak, barınak, korunak, melce; sığınma, emniyette bulunma; muhafazalı yer, siper; muhafaza, koruma, korunma; koruyan kimse; korumak; sığınmak. shelterless açık, korunmasız, barınılmaz, muhafazasız. (İskoç.), (bak.) Shetland pony. meyletmek, şevli olmak. içine raflar yapmak; rafa koymak; tehir etmek, bir kenara atmak, rafa kaldırmak; emekliye ayırmak. raflar; rafa kaldırıp unutma; tehir etme; raf malzemesi. (k. dili) kurnazlık, açıkgözlük; (k. dili) maskaralık, saçmalık. ölüler diyarı; cehennem. çoban; önder, kılavuz; çobanlık etmek, sürüyü gütmek. shep herd dog çoban köpeği. shepherdess kadın çoban. çoban çantası, (bot.) Capsella bursapastoris. çoban tarağı, (bot.) Scandix pectenveneris. on sekizinci yüzyılda Thomas Sheraton tarafından icat edilen zarif ve hafif mobilya stili ile ilgili. (İng.) şerbet; (A.B.D.) meyvalı dondurma. (bak.) shard. şerif. kasabada polis şefi. (argo.) detektif. beyaz İspanyol şarabı. Şetland adaları. Shetland pony midilli. Shetland wool Şetland yünü. (İng.), (bak.) show. mayasız ekmek, hamursuz. dişi kurt. (bak.) Shiite. parola; belirli bir zümrenin benimsediği âdet; ağız, argo. (bak.) shy. kalkan, siper; koruyucu şey; hami: himaye, savunma, mudafaa; (ask.) top kalkanı; maden ocaklarında toprağın düşmesini engelleyici duvar; (hane.) kalkan; korumak, muhafaza etmek; siper olmak, örtmek. koruyucu kılıf. değişme; değişilen şey; tedbir, son çare; hile; çuval elbise; vardiya, nöbet; (oto.) şanjman. yer değiştirmek; değiştirmek, değişmek; vites değiştirmek; uydurmak, idare etmek, shift for oneself kendini geçindirmek. shift the helm dümen kırmak, dümeni karşı tarafa basmak. uyuşuk, miskin, sümsük, sünepe, uyuntu. hilekâr, aldatıcı. shiftily hilekarlıkla. shiftiness hilekarlık, aldatmaca. Şii. Şhiism Şiilik. avlanma, av, şikâr; avlamak. shika'ri, shika'ree avcı. (argo.) sokak satıcısının veya kumarbazın müşteri çekmek için yanında bulundurduğu işlerini kızıştıran kimse, yem. (İrl.) sopa, değnek. şilin, eski İngiliz gümüş parası. tereddüt, ne yapacağını bilmeyiş; boş şeylerle uğraşma; tereddüt etmek, ne yapacağını bilmemek; boş şeylerle uğraşmak; mutereddit, kararsız; kararsızca. (bak.) shy, shyly. (med, ming) boş yerleri doldurmak için konulan parça, dolgu, takoz, kıskı; parça koyarak doldurmak veya sıkıştırmak. donuk bir halde titremek (ışık); titrek ışık. shimmery titrek. (k. dili) kombinezon; titreyerek yapılan bir dans: fazla titreme; çok titremek (otomobil tekerleği) (ned ning) baldırın on (kıs.)mı, incik; (gen.) up ile kol ve bacaklarla tırmanmak. incik kemiği, (anat.) tibia. (A.B.D.), (argo.) danslı eğlenti. (argo.) kavga, gürültü, arbede; (argo.) danslı eğlenti. (shone, (eski) shined) parlamak, ışık saçmak, parlak olmak; üstün olmak, mümtaz olmak, seçkin bir şahsiyet olmak; çevresine renk katmak; parlatmak, cilâlamak; parlaklık, renk, canlılık, revnak; cilâ; (colloq.) ısınma; ABD, (k. dili) oyun, düzen, hile. shine up cilâlamak. shine up to (k. dili) memnun etmeye çalışmak, gözüne girmeye çalışmak. (slang) yağ çekmek. put a good shine on iyice cilalamak veya parlatmak. rain or shine hava iyi de kötü de olsa. take a shine to one ABD, (k. dili) bir kimseden çok hoşlanmak, kanı kaynamak, ısınmak. parlayan veya parlatan şey; çil para; (argo.) morarmış göz; parlak ufak balık. iri ve yuvarlak çakıl; çakıllı sahil. shingly çakıllı. çatı kaplamaya mahsus ince tahta, tahta kiremit, tahta pul, padavra; (k. dili) avukat veya doktor tabelası; alagarson saç; ince tahtalarla kaplamak (çatı); (saçı) (kıs.)a kesmek. hang out one' shingle (k. dili) yazıhane açmak (avukat); muayenehane açmak. (çoğ.), (tıb.) zona, belin etrafını kabarcıklarla kuşatan bir sinir hastalığı. parlak, ışıltılı, parıltılı; fevkalade, üstün. shiningly ışıldayarak, parıldayarak. ABD, (k. dili) tırmanmak. bir çeşit hokey. (A.B.D.) marka, pul; plaster, bant. Şinto dini, Japonların ulusal dini. Shintoism Şinto dini, Shintoist Şinto dinine inanan kimse. parlak; açık, berrak. (ped, ping) gemi, vapur; (den.) üç direkli ve her direkte seren ile yan yelkenleri olan gemi; uçak; gemiye yüklemek; göndermek, nakletmek; gemi hizmetine almak; kürek veya dümeni yerine takmak; gemi hizmetine yazılmak; gemiye binmek. ship a sea dalga yemek (gemi) ship broker gemi simsarı; deniz (sig.)ortası acentesi. ship chandler gemi levazımı satan kimse. ship' papers gemi vesikaları. on board ship gemide. take ship gemiye binmek. (sonek) lik: friendship. (den.) gemi bordası. on shipboard gemide. gemici çocuk, miço. gemi yapımı, gemi inşaatı. gemi yükü. süvari, kaptan. gemi arkadaşı. gemiye yükleme, tahmil; yük. gemi sahibi. nakliyeci. gemiler; bir memlekete veya limana ait bütün gemiler; tonaj; gemi ile taşıma, nakletme. shipping bill manifesto. shipping company nakliye şirketi. shipping room işyerinde paketleme ve sevkıyat dairesi. gemiye yakışır surette düzenlenmiş; tertipli, düzenli; muntazaman. deniz kazası, geminin kazaya uğraması; gemi enkazı; harap olma perişanlık; gemiyi parçalamak; kazaya uğramak, kaza geçirmek; harap etmek, mahvetmek, bitirmek. tersane işçisi. tersane, dok. ingilterede eyalet, sancak, liva, kontluk. hile ile işin içinden sıyrılmak, atlatmak, görevden kaçınmak; atlatan kimse, vazifesini yapmayan kimse. büzme, büzgü; lastikli şerit; büzmek; (ahçı) ufalanmış ekmek ile yağda pişirmek. gömlek. shirt front gömleğin önü. shirt sleeve gömlek kolu. dress shirt smokin gömleği. in his shirt sleeves ceketsiz. keep one' shirt on (argo) sinirlerine hâkim olmak, soğukkanlılığını muhafaza etmek. Iose one' shirt (argo) meteliksiz kalmak. shirting gömleklik bez veya kumaş. gömlek eteği. shirttail relative dış kapının mandalı. kollu kadın bluzu, şömizye bluz. şiş kebap. (ülem), (kaba) bok; (ülem) Hay Allah ! Kahrolası! (argo.) sustalı. (A.B.D) teneke gürültüleriyle yapılan alaylı serenat. kıymık. (ing) tapa; dilim. (gen) (çoğ.) pare, parça, kıymık; parçalanmak, paramparça olmak. titremek; titreme. It gives me the shivers. Tüylerimi ürpertiyor. shivery titrek; tüyler ürpertici. sığ, kumsal; sığlık yer; resif; sığlaşmak; sığlaştırmak. shoal'iness sığlık. shoal'y sığlık. büyük balık sürüsü; büyük kalabalık; sürüler teşkil etmek (balık) domuz yavrusu. taranmamış kabarık saç, kıtık gibi saç. shock'headed sık ve kabarık saçlı, saçları fırça gibi. sarsmak; şiddetle çarpmak; nefret veya korku vermek; iğrendirmek, müteessir etmek; elektrik akımına çaptırmak; sadme, darbe, vuruş; sarsma, sarsıntı; (tıb.) şok; inme; elektrik çarpması; şiddetli etki. shock absorber (mak.) (oto.) amortisör, tampon. shock therapy (tıb.) şok tedavisi. shock troops hücum taburu. shock wave (fiz.) vuruş dalgası. be shocked şaşakalmak, donakalmak; utanmak; aşırı derecede üzulmek, çok acımak. başak demetleri kümesi dokurcun; başak demetlerini küme haline getirmek. sarsan şey; (ing), (k. dili) heyecanlı roman. şaşırtıcı, şok tesiri yapan, tiksindirici; (k. dili) çok kötü. shockingly şok tesiri yaparak, şaşkına çevirerek. (bak.) shoe. kumaş tiftiği, paçavralardan yapılmıs yün; kibarlık taslayan kimse; görünüşte iyi olan kalitesiz şey, taklit; bayağılık, pespayelik; çerçöp, artık, süprüntü; (eski) yünden yapılmış; taklit, adi, bayağı. (shod, shoeing) ayakkabı, kundura, pabuç; nal; lenger pabucu; tekerlek pabucu; otomobilin dış lastiği; frenin tekerleğe bastığı yer; ayakkabı giydirmek; nallamak, nal çakmak; altına pabuç gibi şey koymak. shoe button ayakkabı düğmesi shoe leather kunduralık kösele. be in another' shoes başkasının yerinde olmak. where the shoe pinches insanın dertli olduğu husus, hassas nokta; asıl dert. shoe'less yalınayak. kundura boyacısı. çekecek, kerata. ayakkabı bağı. kunduracı. (I) ayakkabı bağı. on a shoestring az parayla. ayakkabı kalıbı. 1868'(den.) evvel Japonya'da başkumandan. shogunate başkumandanlık. (bak.) shine. (ülem), Haydi! Defol! Kışt! Hoşt!; kovmak. shooin (A.B.D), (k. dili) kolay kazanılan seçim veya yarış; kazanacağı önceden belli olan kimse. (A.B.D) ayak sürterek yapılan dans; bir çeşit tart. fıçı veya sandık yapmak için hazırlanmış malzeme; başak demetleri kümesi; fıçılık tahtaları demet haline getirmek. (bak.) shake. (shot shooting) atmak, fırlatmak; ateş etmek; (gen) out ile (filiz) sürmek; silâhla öldürmek veya yaralamak, vurmak; (sekstantla) ölçmek; akıntı ile geçmek; üzerinden hızla geçmek; fotoğraf çekmek; içine başka renk karıştırmak; tüfek kullanmak; çıkmak, fışkırmak; fırlamak, atılmak; zonklamak; atış; av partisi; filiz, sürgün; geyik boynuzunun filizi; futbolda şut. shoot at nişan alıp ateş etmek; (k. dili) çabalamak. shoot down silâhla vurup düşürmek. shoot off atmak, silâh atmak. shoot off one' mouth (argo.) ağzına geleni söylemek. shoot one' bolt (k. dili) elinden geleni yapmak. shoot over her yeri dolaşıp avlamak. shoot straight tam isabet kaydetmek; (k. dili) dürüst davranmak. shoot the works (k. dili) bütün sermayeyi yatırmak, bütün gücünü harcamak. shoot to pieces dağıtmak, mahvetmek. shoot up hızla büyümek; yukarıya fırlamak; ateş altına almak; (A.B.D) (kovboy filmlerinde) rasgele ateş etmek. avcı kulübesi. vurucu, nişancı, atıcı. (ped ping) dükkân, mağaza; atelye; fabrika, imalâthane, iş; çarşıya gitmek, alışverişe çıkmak; for ile aramak; (ing), (argo.) suç ortaklarını ele vermek. shop around alışveriş için fikir edinmek. shop steward işçi temsilcisi. shop talk iş konuşması. set up shop dükkân açmak, yeni bir iş kurmak. talk shop iş konusunda konuşmak. iş tezgâhı. tezgâhtar kız. dükkâncı. dükkân hırsızı. tezgâhtar; dükkâncı. dükkân. çarşıya çıkma, alışveriş etme. shopping center alışveriş merkezi, büyük çarşı. shopping district çarşı. shopping list alışveriş listesi. (ing) mağazalarda çalışanlara ve alıcılara yardım eden görevli. satılmadan eskiyen (mal) uçak ve gemilerde kullanılan bir nevi radar. sahil, kıyı. shore dinner deniz mahsullerinden ibaret yemek. in shore kıyıya yakın. off shore kıyıdan biraz uzak, açıkta. on shore karada. shoreless sahili olmayan, kıyısız; hudutsuz. dayanak, destek, payanda; up ile payanda ile desteklemek. shoring destekleme; payandalar. sahil hattı. (bak.) shear. kısa; kısa boylu; bodur; ters ve kısa (cevap); eksik, nakıs, dar, ihtiyacı karşılamayan; satılırken elde bulunmayan (mal); gevrek, çabuk kırılan; çok yağIı; birdenbire; elde bulunmayan malı satmak üzere; tersçe; eksik; kısa şey; eksiklik; uzun sözun kısası; (elek) kontak; kısa reklam ve miki filmi; (çoğ.) kırıntı, düşük kaliteli mal; (çoğ.) kısa pantolon, şort; (dilb.) kısa hece. short and sweet kısa ve yerinde. short circuit (elek) kısa devre; (tıb.) bağırsağın bir parçasını keserek kısaltma ameliyatı. short commons gıda eksikliği. short cut kestirme yol. short of -dan başka. short order çabuk ve kolay hazırlanabilen yemek. short sale (tic.) açıktan satış. short story kısa hikaye. short wave kısa dalga. at short notice hazırlanmak için az zaman bırakan (emir) be short of eksik olmak, yetersiz olmak, yetmemek az kalmak. come short eksik gelmek, yetişmemek; erişememek. cut short birden kesmek, kısa kesmek (söz veya yazı) fall short erişememek, ulaşamamak, yetmemek. for short kısaca. in short kısaca; muhtasar olarak; kısacası, velhasıl. in short order hemen, derhal. make short work of hakkından gelmek. run short malzemesi tükenmek; kâfi gelmemek, kıtlaşmak. the long and the short of it uzun sözün kısası, hulâsa. shortly yakında; kısaca; kabaca; terslikle. shortness kısalık; noksanlık, yetmeyiş. eksiklik, açık. şekerli galeta. nefes darlığı olan, tıknefes. üstüne ezilmiş meyva konulan gevrek kek. (k. dili) eksik para vermek. kısa devre yapmak. kusur, ihmal. kestirmeden gitmek. kısaltmak, kısalmak; yağ katarak gevrekleştirmek. yağ; kısaltma, kısalma, ihtisar. stenografi, steno. yardımcısı az. (kıs.)a boynuzlu iri bir cins sığır. (kıs.)a ömürlü ömürsüz; az zaman süren. _ miyop; ileriyi göremeyen, basiretsiz. sert, nezaketsiz. (beysbol) ikinci ile üçüncü minder arasında oynayan oyuncu. çabuk kızan, öfkeli. kısa vadeli. nefes darlığı olan, tıknefes. (ted, ting) içinde patlayıcı madde olmayan top güllesi; tüfek saçması; atış; kurşun menzili; erim, atım; nişancı; top veya tüfek atma; (spor) gülle; (spor) bilyeye vuruş; (k. dili) teşebbüs; tahmin; şans; (tıb.) şırınga, iğne, aşı; miktar; (k. dili) bir kadeh içki: filimde tek hareket; fotoğraf; gülle veya saçma ile doldurmak. shot metal saçma imalinde kullanılan madde. shot tower saçma imal olunan kule. a long shot güç bir işe teşebbüs etme. a shot in the arm heveslendirme, canlandırma. a shot in the locker yedek. big shot (k. dili) önemli kimse. Iike a shot ok gibi, birdenbire, hızla. not by a long shot hiç, katiyen. parting shot ayrılırken söylenen çileden çıkartıcı söz. take a shot in the dark kafadan atmak. yanardöner, şanjan (kumaş); (argo) kafası dumanlı; (k.dili) mahvolmuş; kullanılmaz hale gelmiş. shot to pieces tamamen bozulmuş, darmadağın olmuş. av tüfeği, av çiftesi; zorla yapılan; gelişigüzel. (spor) gülle atışı. yumurtlamış (ringa balığı) (bak.) shall; a) gereklilik. You should visit your sick friend. Hasta arkadaşını ziyaret etmen gerekir b) şarta baglılık: If he should come.. Eğer gelirse c) şaşkınlık. : Who should drop in but.. Kim geldi bil bakalım...başka kim olabilir? d) ümit: I should be back by noon. Öğlene kadar dönebileceğimi ümit ederim e) ABD, (k. dili), istihza: (olumlu cümle içinde olumsuz anlam belirtir) He got a heavy fine, but with his money he should worry. Ağır para cezasına çarptırıldı, ama ona vız gelir. )omuz; destek olan şey; omuza benzer çıkıntı; kürek eti; dağ yamacı; sırt; (ask.) tabya siperinin koltuğu; banket; omuzlamak, omuz vurmak; sırtına almak; sorumluluğu yüklenmek. Shoulder arms ! Silâh omuza ! shoulder belt omuz kayışı, hamail, shoulder blade kürek kemiği. shoulder strap apolet, omuz nişanı. shoulder to shoulder omuz omuza, birlikte, elbirliğiyle.broad shoulders geniş omuzlar; sorumluluğu yüklenme hassası. cry on one' shoulder merhamet dilenmek, sığınmak. put one' shoulder to the wheel büyük gayret sarfetmek, gayret sarfederek yardım etmek. soft shoulders düşük banket. square shoulders kalkık (kıs.) should not. (eski), (bak.) should. bağırmak, çağırmak; haykırmak, yaygara koparmak; bağırma, feryat, çığlık, velvele. shout at bir kimsenin yüzüne karşı bağırmak; bağırarak konuşmak. shout down bağırarak bir kimsenin sesini bastırmak. shout out yüksek sesle bağırmak. itmek, dürtmek, sürmek; itiş, dürtüş. shove off gemiden veya kıyıdan itilerek açılmak; (k. dili) gitmek. (ed, ing veya led, ling) kürek; kürek dolusu; kürekle atmak; kürekle boşaltıp temizlemek; kürekle atar gibi atmak. shovel in food atıştırmak, (k. dili) hapır hupur yemek, silip süpürmek. shovelnosed kürek burunlu (balık) shovelful kürek dolusu. (eski) veya (Ing) shew (şo) göstermek, arzetmek, göz önüne koymak; ihsan etmek; izhar etmek, meydana çıkarmak; içeriye götürmek; anlatmak, ispat etmek; söylemek; öğretmek; görünmek, gözükmek, kendini göstermek; yarışmaya katılmak; yarışta üçüncü gelmek; gösteriş, görünüş, temaşa; temsil, sergi; gösteri, numayiş; taklit; saltanat, debdebe, azamet; yarışta üçüncü yer; belirti; (k. dili) fırsat, şans. show bill büyük harflerle yazılmış duvar afişi. show biz ABD, (argo.) tiyatroculuk. show forth açıklamak, izah etmek, beyan etmek. show of hands onaylayan ellerin havaya kalkması. show off gösteriş yapmak; göstermek. show one' hand kozunu meydana koymak; (iskambil) elini açmak. show one the door bir kimseye kapıyı göstermek, kapı dışarı etmek, kovmak. show room sergi salonu. show the teeth dişlerini göstermek; şiddetle karşı koymak. show up beklenilen yere gelmek, gözükmek, meydana çıkmak. show window vitrin, dükkân camekânı. for show gösteriş olsun diye. içinde temsil verilen vapur. vitrin, dükkân camekânı. iskambilde eldeki bütün kâğıtları açma; kati bir sonuca varan planların açığa çıkarılması. sağanak, sağanağa benzer herhangi bir şey; duş; bol verilen şey; (A.B.D) geline veya bebeğe hediyelerin verildiği parti; yağdırmak, sağanak halinde yağdırmak veya yağmak. shower bath duş. heavy shower sağanak. Iight (slight) shower hafif yağmur. take a shower duş almak. showery yağmurlu. gösteriş, göz önüne serme. seyircinin ilgisini çekmek için sahnede gösteri yapan kimse; eğlence yeri sahibi veya müdürü. teşhir sanatı. (bak.) show. (k. dili) gösteriş yapma; gösteriş yapan kimse. göstermeye değer bir şey. gösterişli. showily gösteriş olsun diye. showiness gösterişlilik. (bak.) shrink. (ask.) şarapnel. (ded, ding) ince şeritler halinde kesilmiş veya yırtılmış parça; parça; parçalamak, ufak parçalara ayırmak, kıymak. soreks, (zool.) Soricidae; şirret kadın, ters huylu kadın. shrewmouse (çoğ.) mice) soreks water shrew su soreksi, (zool.) Neomys fodiens. akıllı, anlayışlı, dirayetli; kurnaz, açıkgöz; zeki, keskin. shrewdly kurnazca. shrewdness kurnazlık, açık gözlük. ters huylu, aksi, her zaman kusur bulan. shrewishly terslikle, aksilik ederek. shrewishness terslik, aksi huylu oluş. çığlık atmak, haykırmak, feryat etmek; feryat, çığlık, haykırma. zabıta şefinin görevi veya hizmet süresi, (bak.) sheriff. papaza günahını çıkarttırma; günahların itirafı ve affı. short shrift itiraf veya tövbe için bir kimseye tanınan çok kısa süreli fırsat. örümcekkuşu, (zool.) Lanius masked shrike maskeli örümcekkuşu, (zool.) Lanius nubicus redbacked shrike kırmızı sırtlı örümcekkuşu, (zool.) Lanius collurio. woodchat shrike kızıl başlı örümcekkuşu, (zool.) Lanius senatör. pek ince ve tiz (ses), tiz sesli; keskin, acı; acı ve tiz sesle bağırmak. shrilly keskin bir sesle, acı bir sesle. shrillness acı ve tiz sesli oluş. karides, deniz tekesi, (zool.) Crago vulgaris; (argo.) kısa boylu veya çelimsiz kimse; karides tutmak. azizlerden kalma kemik gibi bakıyelerin muhafaza olunduğu ufak sandık; bir azizin kabri, türbe; tahsis ve takdis olunmuş yer; (nad.) kutsal bir yere koymak, mukaddes tutmak. çekmek, küçülmek; fire vermek, kuruma veya dökülme yüzünden eksilmek; çekinmek, ürkmek, itiraz etmek; çektirmek, büzmek; çekilme, büzülme; çekinme, ürkme; (A.B.D), (argo.) psikiyatr. shrink'age çekme payı; fire. shrink'ingly çekinerek, korkarak. (d veya shrove, shriven) günahını çıkarmak, itirafını dinleyip affetmek; itiraf edip günahlarını affettirmek. (ed veya led, ing veya ling) kuruyarak çekilip büzülmek ve buruşmak. kefen; örtü ; (den.), (gen) (çoğ.) çarmıklar; kefenlemek, kefene sarmak; örtmek, gizlemek. (bak.) shrive. Hıristiyanlarda büyük pehrizden evvel gelen bir iki günlük günah çıkarma devresi. Shrove Tuesday büyük pehrizin arife günü. çalı, bodur ağaç, funda. şurup, şarap; meyva likörü. çalılık, fundalık. çalı gibi; çalılık. shrubbiness çalı gibi olma; çalılarla kaplı olma. (ged, ging) omuz silkmek; omuz silkme. (bak.) shrink. (A.B.D), (argo.) uydurma, gösteriş, dalavere. zarf, kabuk, kılıf, özellikle ceviz veya mısır kabuğu; (A.B.D) istiridye veya midye kabuğu; kabuklarını çıkarmak; soymak. (A.B.D), (k. dili) kabuk soyma; mısır kabuğu soyma sırasında yapılan eğlence. (ünlem) değersiz şey; (ünlem) Öf! Allah Allah! tüyleri ürpermek, titremek (soğuk veya korkudan); korkudan tüylerin diken diken olması; titreme. I shudder to think of it Onu düşünmek bile tüylerimi ürpertiyor. shudderingly tüyleri ürpererek: titreyerek. karıştırmak, değiştirmek; karmakarışık edip ortadan yok etmek; sürümek (ayak); itip ileri atılmak; iskambil kâğıtlarını karıştırmak; sözü değiştirmek; güçlükle ve acemice ilerlemek; ayakları sürüyerek yürümek; karıştırma, hile; ayak sürüyerek yürüme; bir ayağı sürüyerek yapılan dans figürü. shuffle off üstünden atmak (sorumluluk), aldırmamak. shuffle up alelacele toplayıp ortadan kaldırmak. double shuffle bir ayağı iki defa sürüyerek yapılan dans figürü. tahta diskleri itip belirli bir boşluğa düşürmek suretiyle oynanılan bir çeşit salon veya güverte oyunu. (-ned, -ning) sakınmak, bir kimseden kaçınmak bir yana döndürmek, yolunu değiştirmek; yan yola geçirmek (katar veya vagon); (elek.) cereyanın bir (kıs.)mını diğer bir telden geçirmek; bir yana dönmek, yan yola sapmak; başından atmak; bir yana dönüş; (d.y.) yan hat, yan yol; (elek.) cereyanı ayıran tel, paralel devre, tali direnç. shunt circuit paralel devre. susmak; susturmak; sus sesi. (-shut, -ting) kapamak, kapatmak; yasaklamak, menetmek; yolunu kesmek; kapanmak. shut down işi tatil etmek, kapamak veya kapanmak (işyeri); bir şeyi indirerek kapamak. shut in kapamak, engel olmak, mâni olmak; basmak (karanlık) shut off akıntısını kesmek (gaz); durdurmak, kapamak; dışta bırakmak. Shut my mouth! Hayret! shut one' eyes to göz yummak, müsamaha etmek. shut one' mouth ağzını kapatmak. shut out gözükmesini engellemek; dışarıda bırakmak; oyunda rakibe hiç sayı vermemek. shut up kapamak; susturmak, ağzını kapatmak; susmak hapise atmak. Shut your face! (argo) Sus be! kapalı, kapanmış; kapama; kapama vakti; madenlerin kaynayıp birleştiği yer, kaynak yeri. fabrikada işi tatil etme. (argo) uyku. eve kapanmış hasta veya yaşlı (kimse) durdurma. taraflardan birinin hiç sayı kaydetmediği top oyunu; lokavt. kepenk, pencere kanadı, pancur, pencere kafesi; (foto.) objektif kapağı; kepenk takmak, pancurla örtmek. (A.B.D.), (argo) fotoğraf meraklısı. mekik; karşılıklı yolcu veya yük taşıma servisi; mekik dokumak; mekik gibi işlemek shuttle race mekik yarışı. shuttlewise mekik gibi, öteye beriye. raketle havada uçurulan ucu tüylü mantardan yapılmış top; bu topla oynanan oyun. yandan fırlatmak, atmak; atış, fırlatış; (k. dili) alay, küçümseme, istihza; deneme, tecrübe . korkak, ürkek, çekingen; utangaç, mahcup; "of" ile tedbirli, ihtiyatlı, dikkatli; az ürün veren (ağaç); (k.dili), "on" ile eksik, noksan, az. shyly çekingenlikle, çekinerek. shyness çekingenlik; mahcubiyet. ürkmek (at), ürkerek zıplamak; ürkme. shy away veya shy off çekinmek, tereddüt etmek. Shakespeare'in "Venedik Taciri" adlı piyesindeki kinci Musevi tefeci; (argo) insafsız alacaklı veya tefeci. (argo) hileli iş yürüten kimse, bilhassa avukat. (müz.) si notası, gamın yedinci notası (bu notaya ti de denilir) (tıb.) salya akıtıcı ilâç veya madde. (çoğ.) Siamese) Siyamlı; Siyam diline ait; Siyam halkı veya dili. Siamese cat Siyam kedisi. Siamese twins yapışık doğan ikizler. Sibirya. ıslıklı, ıslık gibi ses çıkaran; ıslığa benzer ses veren harf ş., j. gibi) sibilation ıslık sesi: ıslık çalar gibi söyleme. kardeş. eski zamanda kadın kâhin, falcı kadın. sibylline kahineye ait; kehanet veya fala ait: saklı, gizli. Sibylline Books eski Roma tarihinde meşhur olan kehanet kitapları. böyle (aktarılan parçadan sonra "aynen alınmıştır', anlamında kullanılır) sic passim her yerde böyle. Sic semperty rannis Gaddarlara her vakit böyle yapılsın. Sic transit gloria mundi Dünya izzet ve şerefi böyle fanidir. kurutucu; kurutucu madde . Sicilya Sicilian Sicilyalı. hasta, keyifsiz; bulantılı, midesi bulanan; bezgin; hasret çeken, özleyen; "of" ile tiksinmiş, usanmış, bıkmış; bozuk; hastalıklı, mariz; hastaya mahsus; meşum, iğrenç. sick headache (tıb.) mide bulantısı ile gelen şiddetli baş ağrısı; yarım baş ağrısı. sick joke iğrenç ve ürpertici şaka. sick leave hastalık izni, tebdili hava. saldırmak (köpek); (gen.) "on" ile saldırtmak, kışkırtmak (köpek) Sick'em ! Fırla, haydi ! yatalak hasta. (den.) gemi reviri. hasta yatağı. hastalanmak; hasta etmek, bıktırıp vaz geçirmek, tiksindirmek. hastalık getiren; tiksindirici, iğrenç; kusturucu. sickeningly tiksindirici surette. hasta gibi, rahatsız; rahatsız edici, gönül bulandırıcı. sickishly bulantı hissederek. sickishness bulantı hissetme, hastalanır gibi olma. orak; orakla biçmek. hastaca, daima keyifsiz, hastalıklı, hasta mizaçlı; hastalık getiren; gönül bulandırıcı; marazi, tiksindirici, hasta yüzlü. sickliness hastalıklı hal. hastalık; mide bulantısı, kusma. hasta odası. yan; taraf; kenar; cihet; etek (dağ); taraftarlar, fırka; (den.) kenar, yan, yan taraf; ing., (argo) yüksekten atıp tutma; bilardoda bilyeye vurmak suretiyle hasıl olan dönerek gitme kuvveti; yan, yanda veya yandan olan; ikincil, ikinci derecede olan. side arms kılıç veya tabanca gibi yana takılan silâhlar. side by side yan yana. side effect yan tesir. side show asıl temsil veya programa ilâve olarak gösterilen oyun. side street yan sokak, tali yol. side stroke (spor) yan kulaç. side table servis masası. on the side (argo) fazladan, ayrıca, bundan başka. split one' sides gülmekten katılmak. take sides taraf tutmak. (gen.) "with" ile taraf tutmak, desteklemek. büfe, kontrbüfe (yemek odasında) (çoğ.), (A.B.D.) favori (saçlarda) motosikletin yolcu taşıyacak yeri, sepet; bir çeşit kokteyl. cepheli, taraflı, çevrili. (A.B.D.), (argo) arkadaş. meseleyi dolaylı olarak aydınlatan şey; (den.) borda feneri. asıl mesleğinden ayrı meşguliyet sahası; tali hat; sporda kenar çizgisi; sorumlu olmayan bir kimsenin görüşü; oyun dışı edilmek. yana yatmış, eğri; yana yatmış şekilde. yan, yandan; meyilli. yıldızlara ait; yıldızların hareketlerine göre hesaplanmış (gün) sidereal clock yıldızların hareketine göre işleyen saat. sidereal day bir yıldızın meridyen dairesinden ayrılıp tekrar varması arasındaki müddet. sidereal time yıldızların hareketlerine göre hesap edilen zaman. sidereal year güneşin sabit bir yıldızdan iki kere geçtiği yıl. (min.) siderit. (önek) demir, çelik; yıldız. içinde demir bulunan göktaşı. kadınlara mahsus ve yan binilen eyer. (-ped, -ping) yan kaymak; (hav.) yan inişi yapmak; yana kayma; yan iniş; ağaç filizi. Anglikan kilisesinde mütevelli muavini. candan, içten; kahkaha yaratan. kenara çekilmek; yan çizmek, sorumluluktan kaçınmak; bertaraf etmek; uzatmak, sallantıda bırakmak. yan tarafa indirilen şiddetli darbe; yandan çarpmak. yan hat; yan hatta geçirmek; bir kimsenin işini veya planını geriye bıraktırmak yaya kaldırımı. yana doğru olan; yandan; yana doğru. uçağın yan tarafından esen hava cereyanı. yan; yandan, yan taraftan. yandan çarklı vapur. yan hat, demiryolunda ana hattan ayrılan şube hattı. yan yan gitmek. sidle up to one birine sokulmak. Lübnan'da Sayda şehri. (Fr.) asır, yüzyıl. kuşatma, muhasara; ısrarla ele geçirmeye uğraşma; (eski) ikamet yeri; (eski) rütbe, mertebe; uzun hastalık devresi; (nad.) kuşatmak, muhasara etmek. state of siege kuşatma durumu. boz renkli toprak boya. burnt sienna kırmızıya çalan kahverengi. zirveleri çok olan dağ silsilesi; bir çeşit palamut. Sierra Leone. öğle uykusu, öğle istira hati. kalbur, kevgir, (elek.); boşboğaz kimse; kalburdan geçirmek, elemek. kalburdan geçirmek, elemek; incelemek, soruşturmak; ayırmak. sift out kalburdan geçirip ayırmak. siftings (çoğ.) kalbur içinde kalan çerçöp. (kıs.) (sig.)nature, (sig.)nor. iç çekmek, ah etmek; uğuldamak; "for" ile hasret çekmek; ah çeker gibi ses çıkarmak; iç çekme, ah etme. görme; gözlem, müşahede; muayene; görüş kuvveti; görülen şey, manzara; görülecek şey; göz erimi; inceleme fırsatı; fikir; nişangah; (leh.) çok miktar; (k. dili) çirkin bir şey. (sig.)ht draft ibrazında tediye olunacak poliçe. (sig.)ht unseen görmeden(satın almak) a (sig.)ht for sore eyes bir içim su; hoş bir rastlantı. at (sig.)ht ibrazında, gösterilince .catch (sig.)ht of görüvermek, gözüne ilişmek. find favor in someone' (sig.)ht birinin gözüne girmek. in (sig.)ht göz önünde, görünürde, gözle görülür, yakın. know by (sig.)ht yüzünden tanımak, göz aşinalığı olmak. not by a long (sig.)ht hiç, asla. on (sig.)ht görülünce, görüldüğü anda. out of (sig.)ht gözden uzak; (k. dili) son derece yüksek, fahiş (fiyat) Out of (sig.)ht, out of mind, Gözden ırak olan gönülden de ırak olur. take a (sig.)ht yerini belli etmek. You are a (sig.)ht for sore eyes. Yüzünüzü gören cennetlik olur. görmek; bakıp keşfetmek; nişan almak; nişangâhım ayarlamak; gözlemek; belirli bir yere dikkatle bakmak. hazırlıksız okuma veya çalma. kör, ama, görmez; görünmez. (sig.)htlessly görmeden, kör olarak. (sig.)htlessness körlük. güzel, hoş; güzel manzara arzeden, göze hitap eden. (sig.)htliness güzellik; göze hitap etme. gezme; ilginç yerleri ziyaret etme. mühür. Yunan alfabesinin "" sesi veren on sekizinci harfi, (sig.)ma; (mat.) (sig.)ma işareti. (sig.)ma şeklindeki. (anat.) "" harfi şeklindeki, (sig.)moit, (sig.)mamsı. (sig.)moid artery (anat.) kalınbağırsağa kan getiren damarın bir kolu. (sig.)moid flexure (anat.) makattan kalınbağırsağa çıkan "" şeklindeki (kıs.)ım. (sig.)moit kolon, kalça leğen kolonu. işaret, alâmet, nişan, belirti, iz, remiz; tabela, levha; (astr.) on iki burçtan biri; (tıb.) araz. (sig.)n language sağır ve dilsizlerin işaretlerle konuştuklan dil. (sig.)n manual el yazısı imza (bilhassa hükümdarın) (sig.)n painter tabela ressamı. I had a (sig.)n içime doğdu. imzalamak; işaretlerle ifade etmek; işaret etmek; imza ile kontrata bağlamak; "away", "off" veya "over" ile resmen başkasına devretmek. (sig.)n off (k. dili) radyo yayınına son vermek. (sig.)n on askerliğe kaydolunmak. (sig.)n out ayrıldığını imza ile belli etmek; kütüphaneden kitap alındığını imza ile belirtmek. (sig.)n up kaydetmek, kaydolmak. (-ed, -ing veya -led, -ling) işaret; belirten herhangi bir şey; işaretle verilen emir; parola; saik: işaret vermek; işaretlerle bildirmek. (sig.)nal box (d.y.) içinde işaret cihazı bulunan kulübe. Signal Corps (ask.) işaret alayı. storm (sig.)nal fırtına çıkacağını bildiren işaret. dikkate şayan, belli, açık, vazıh, aşikâr, dikkati çeken, işaret veren. (sig.)nally dikkate şayan derecede. mümtaz hale getirmek, şöhret kazandırmak; dikkatle göstermek. işaret memuru, işaretçi. imza eden; imza sahibi; kayıt veya imza eden kimse, özellikle anlaşma veya mukavele imza eden kimse. imza; (müz.) işaret, nota imi; (matb.) kitap formasının ilk sayfasına konulan işaret; forma; (ecza) reçetede ilacın kullanılış şeklini belirten kısım. tabela, yafta, afiş. mühür, özellikle hükümdarın şahsi mührü. signet ring mühür yüzüğü. manalı olma; anlam, mana; önem, ehemmiyet. manidar, anlam taşıyan, manalı; önemli, mühim. (sig.)nificantly manalı bir şekilde. anlam, mana, meal. anlamlı, manalı, bir kavram belirten. significatively bir mana ifade ederek. significativeness bir anlam veya kavram belirtme. significatory manalı. işaretle anlatmak, belirtmek, ifade etmek; delalet etmek; anlam vermek; anlamı olmak. bir suçlunun parmak izlerinin ve diğer özelliklerinin kaydı. efendi, bay, (İt.)alyan asılzadelerine verilen unvan. it. bayan, hanım (evli) it. bey, bay. it. genç kızlara verilen unvan, matmazel. it. küçük bey. işaret direği, işaret gönderi; kılavuz. Hindistan mezheplerinden birinin üyesi, Sih; bu mezhepten olan. Sikkim. siloda muhafaza olunan hayvan yemi, yeşillik. sessizlik, sükut; zikretmeyiş, bahsetmeyiş; ketumiyet, sır saklama; sükunet, huzur; (müz.) es; susturmak, sesini kestirmek, sükut ettirmek; (ask.) bastırmak, ateş kesmeye mecbur etmek; yatıştırmak. Silence gives consent Sükut ikrardan gelir. susturucu adam veya şey; ses kesici araç, amortisör; ing. susturucu. sessiz, sakin; suskun; söylenmeyen. silent letter okunmayan harf. silent partner işlerin yürütülmesine karışmayan ortak. silent system mahpusların birbiri ile konuşmalarını yasak eden sistem. silently sessizce. silentness sessizlik. sükut ve düzeni korumakla görevli kimse, mübaşir; Roma imparatorluğu'nda devlet sırlarını saklamaya ant içmiş memur veya müşavir. (Yu.) (mit.) Baküs'ün üvey babası; ihtiyar sarhoş; (k. h.) yarısı insan yarısı keçi şeklinde olan tanrı, satir. Silezya; (k. h.) aslında Silezya'da dokunmuş pamuklu astarlık kumaş. silis; sıcağa dayanan cam. gölge resim, siluet; gölge şeklinde resim yapmak, siluet çizmek. silis silicate (kim.) asit silisit tuzu veya esteri. siliceous, silicic silisli taşlaştırarak çakmaktaş haline getirmek. (bot.) kısa ve enli bir meyva tipi, silikül. siliculose (bot.) silikül meyvalı (kim.) silisyum. (tıb.) kuvars tozunun ciğerlere girmesinden ötürü taş kesicilerde görülen akciğer hastalığı. (bot.) uzun ve dar bir meyva tipi, hardalsı meyva. ipek; ipekli kumaş; ipeğe benzer örümcek ağı teli; ipeğe benzer mısır püskülü. silk cocoon ipek kozası. silk hat silindir şapka. silk mill ipek imalâthanesi veya tezgâhı. silk vine ipek fidanı, (bot.) Periploca graeca. artificial silk suni ipek. raw silk ham ipek. spun silk ibrişim. ipek gibi, ipekli; parlak ve yumuşacık; nazik; ipekler giymiş, lüks. ipek kumaşla yapılan bir çeşit basma tarzı. ipek çorap giymiş; ağır giyinmiş, aristokratça, kibar, lüks; zengin kimse. ipekböceği. ipek gibi, ipekli; (bot.) atlas gibi (yaprak); davranışlarda riyakârlık gösteren. eşik, kapı veya pencere eşiği, denizlik. şarap ve sütle karıştırılmış bir çeşit yemek. iskoç para; gümüş. sersem, şaşkın, budala, akılsız; divane, ahmak; ahmakça, gülünç; sersemlik kabilinden; budalaca, saçma. sillily ahmakça. silliness ahmaklık; saçmalık. silo; siloya doldurmak. suyun getirip biriktirdiği kum veya çamur, mil; up ile böyle kum ve çamurla doldurmak veya dolmak. (jeol.) Silüryen; Silür. yayınbalığıgillerden bir balık; bu balıklara ait. (bak.) sylvan. gümüş; gümüş para; gümüş eşya; gümüş kaplama eşya; gümüşe benzer şey; gümüş rengi; gümüşten yapılmış; gümüşe benzer, gümüş gibi, beyaz ve parlak; berrak (ses) silver anniversary yirmibeşinci evlenme yıldönümü. silver fir beyaz çam ağacı, gümüş köknar. silver gray gümüş rengi. silverhaired ak saçlı silver plate gümüş kaplama. silver poplar akkavak ağacı. silvertongued belagatli. be born with a silver swon in one' mouth zengin bir ailede doğmuş olmak. gümüş kaplamak; gümüşlü civa ile sırlamak (ayna); gümüş gibi parlatmak; (foto.) gümüş nitratla kaplamak; gümüş gibi beyaz ve parlak olmak. beyaz mercanbalığı; gümüşbalığı; gümüş renkli birkaç çeşit balık; kitaplara zarar veren küçük ve parlak bir böcek. gümüş üzerine çalışan kuyumcu. gümüş eşya, gümüş sofra takımı; kaşık ve çatal takımı. beşparmakotu, (bot.) Potentilla anserina. gümüşe benzer, gümüş gibi; berrak. silveriness gümüş gibi oluş; berraklık. ağaçlandırma, ormancılık. maymuna benzer; maymun, özellikle insana benzeyen maymun. benzer, müşabih, bir birine yakın; (geom.) şekilde aynı olan; benzeyen şey. similarity benzeyiş, benzerlik. similarly bunun gibi, aynı, aynı şekilde. kon., san. teşbih, temsil. benzerlik, müşabehet; teşbih, mesel, suret. ateşte ağır ağır kaynamak; kaynar hale gelmek; hafif heyecan içinde bulunmak; kaynama derecesinin birkaç derece altında pişirmek; öfke veya coşkunluktan patlar hale gelme; hiddeti zapt etme hali. simmer down (k. dili) yavaş yavaş hafiflemek, yatışmak; ağır ağır kaynayarak azalmak. ing. bayram pastası. (A.B.D.), (argo) birdolar. papazlık gibi kutsal değerleri satan veya satın alan adam. simoniacal böyle iğrenç bir alım satım kabilinden veya buna ait. halis, saf; gerçek; alın açık yüzü ak, lekesiz. papazlık rütbesi veya makamı alım satımı; kutsal tutulan şeylerden kar çıkarma. samyeli. (A.B.D.), kdili. çekici, sempatik. aptal aptal sırıtmak, (colloq.) pişmiş kelle gibi sırıtmak; aptalca sırıtma . simperingly aptalca sırıtarak. basit, bileşik olmayan; sade, süssüz; (bot.) yalın (yaprak); (zool.) münferit, tek; adi, bayağı; kolay; saf, halis; tabii, suni olmayan, yapmacıksız; budala, alık, ahmak; ahmakça; önemsiz, ehemmiyetsiz; kolay anlaşılır; ancak yeterli; basit şey; ilâç yapılan ot; budala kimse. simple fraction bayağı kesir. simple fracture basit kırık. simple hearted saf yürekli, temiz kalpli. simple interest basit faiz. simple machine basit makina. simpleminded cahil; basit; kendi halinde; akıl noksan; aptal. Simple Simon saf ve aptal kimse. simpleness sadelik, basitlik; saflık, bönlük. ahmak veya budala kimse. basit; bir seferde tek haber gönderilebilen telgraf sistemine ait. basitlik, sadelik; kolaylık; budalalık, saflık; samimiyet. sadeleştirme, basitleştirme; basitleşme basitleştirmek, sadeleştirmek, kolaylaştırmak. ancak, sadece; basit olarak; budalaca; (k. dili) tamamen. (çoğ.) -cra) suret, hayal; hafif benzeyiş, taklit. taklit etmek, taklidini yapmak. simulation taklit. aynı zamanda vaki olan, eşzamanlı. simultaneously aynı zamanda, birlikte, bir arada . simultaneousness aynı zamanda vaki olma, eşzamanlılık. günah; suç; günah işleme; kusur. sin offering günahların affedilmesi için sunulan şey. besetting sin insanların daima işlemeye meyilli oldukları günah. deadly sin büyük günah, affolunmaz günah. live in sin nikahsız olarak karı koca hayatı yaşamak. original sin Hıristiyanlarca insanların doğuştan işlemeye meyilli olduklan günah. venial sin hafif günah, affolunur günah. (-ned, -ning) günah işlemek, günaha girmek, günahkar olmak; suç işlemek. Sina yarımadası Sinai, Mount Sina dağı, Turu Sina. Sinaitic Sina dağına ait, Sina dağında verilen. (tıb.) hardal ya(kıs.)ı. (edat), (bağlaç) o zamandan beri; ondan sonra; sonradan; çok evvel, çoktan beri; (edat) -(den.) beri, olalı, edeli; -(den.) sonra; (bağlaç) -(den.) beri; -dan dolayı; çünkü, mademki. içten, samimi, sadık, gerçek, hakiki; sahte olmayan. sincereness, sincerity içtenlik, samimiyet, hulüs, hüsnüniyet içtenlikle, samimiyetle. Yours sincerely Saygılarımla. (anat.) önkafa; kafatasının üst kısmı, tepe. Sinbad. (mat.) sinüs. (edat), (Lat.) -siz. sine die gün kararlaştırmadan (meclisin dağılması münasebetiyle kullanılan tabir) sine qua non mutlaka aranılan (şart) ağır çalışma gerektirmeyen memuriyet; arpalık. sinecurist böyle bir işte çalışan memur. veter, kiriş; (gen.) (çoğ.) kuvvet, enerji; kuvvet ve kudret verici şey; kirişle kuvvetlendirmek. the sinews of war harp için gerekli olan para ve sair levazım. yeter gibi; kuvvetli, adaleli; dinç. Barok devrinde yazılmış küçük senfoni; senfoni. günahkâr, günah kabilinden; ahlâk dışı; habis, şerir. sinfully günahkarca, günah işleyerek, haince. sinfulness günahkarlık, günah, hainlik. (sang, sung) şarkı söylemek, terennüm etmek; çağlamak; ıslık gibi ses çıkarmak, uğuldamak (rüzgar); çınlamak (kulak); şiir okumak; ötmek, şakımak; (argo) suçu açığa vurmak; (k. dili) şarkı söyleme; terennüm, özellikle birçok kimsenin bir arada şarkı söylemesi; kurşun vızıltısı. sing ones praises birini hararetle methetmek. sing out bağırmak, seslenmek. singable şarkı gibi söylenebilir, terennüm edilebilir. Singapur. singeing) azıcık yakmak, ütülemek, alazlamak, hafifçe yakmak; hafif yanık. şarkı söyleyen kimse, şarkıcı; muganni, hanende; ozan, şair, aşık; ötücü kuş. Seylan'a ait; Seylanlı; Seylan dili. tek, bir, yalnız, ayrı, münferit; bekar, evlenmemiş; özel, hususi, tek kişilik; iki tarafta yalnız birer rakip bulunan (oyun); sağlam; sade, basit, saf; bir kat, yalın kat; çiçekleri yalın kat olan; bir, tek; (gen.) (çoğ.) teniste tekler, single; golfta iki oyuncu ile oynanan oyun; beysbolda vurucuyu birinci kaleye ulaştıran vuruş; krikette bir sayı kazandıran vuruş; tek kişilik oda. single barrel tek namlulu (tüfek) . single entry (tic.) basit defter tutma. usulü, ana deftere bir kere kaydetme; bir kerelik giriş. single file birbiri arkasına dizilen sıra; tek sıra. single tax (tic.) tek dereceli vergi. singletrack tek hatlı, tek yönlü; tek açıdan değerlendiren. (gen.) "out" ile seçmek, ayırmak; birer birer almak; (beysbol) vurucuyu birinci kaleye ulaştıran vuruşu vurmak. tek yönde çalışan. tek sıra düğmeli (ceket) tek kişi ile işletilen; tek el ile çalışan. temiz kalpli, sadık. tek amaçlı; sade; samimi; hilesiz. birlik, yalnızlık; bekarlık; samimiyet, dürüstlük, sadakat. eskrim değneği; değneklerle oynanılan eskrim; (kıs.)a kalın sopa. (iskambil) bazı oyunların başlangıcında oyuncunun elinde bulunan bir renkten tek kağıt; tek bir şey. yalnız, tek başına. aynı tempoda ve cansız bir makamla okuma; aynı tempoda ve cansız. yalnız, tek, ayrı, münferit; eşsiz, müstesna; (gram.) tekil, müfret; bambaşka, görülmemiş, tuhaf, garip; (gram.) tekil kelime; tek şey .singularity tuhaflık, garabet; özellik, hususiyet, dikkati çeken şey. singularly müstesna olarak, fevkalade bir şekilde. özelliğini belirtmek. Sinlilere özgü adet. uğursuz, meşum; netameli; bozuk, kötü, fesat; kötülük saçan; (nad.) sol; (hane.) kalkanın solundaki. a sinister de(sig.)n kötü fikir, meşum plan. sola ait, sola meyilli; solak. sinistrally sola doğru, sola meylederek. (sank, sunk veya sunken) batmak, garkolmak; yıkılmak, halsizlikten düşmek; irtifa kaybetmek, düşmek: dalmak, derinliğine gitmek: ağır ağır inmek: girmek: etkilemek, tesir etmek, içine işleyip girmek: çukurlaşmak: yavaş yavaş ölmek: gurup etmek: batırmak, daldırmak: indirmek: gururunu kırmak; azaltmak, eksiltmek: para yatırmak: kazıp açmak. sinking fund itfa sermayesi, amortisman sandığı. lavabo: geriz, lağım: (jeol.) çukur, havza: batakhane. olta veya ağ kurşunu. kaya veya kayalık arazide bulunan ve içindeki suyun sızmasıyle kuruyan çukur. günahsız, suçsuz, masum. sinlessly günah işlemeden, suçsuz olarak. sinlessness günahsızlık, suçsuzluk. günahkâr kimse. Sinolog, Çin dili ve kültürü uzmanı Sinology Çin dili ve kültürü ilmi, Sinoloji. memba etrafında biriken kireçli veya silisli tortu: ısı ve basınçla yapıştırılmış maden parçaları: maden tozu veya parçalarını yarı yarıya eriterek yapıştırmak: böyle yapıştırılmak. yılankavi, zikzak, dalgalı; (bot.) körfezli, sinuat (yaprak) yılankavilik, yılan kavi dönemeç, dolambaç. yılankavi, dalgalı, dolambaçlı: bof. körfezli, sinuat sinuously yılankavi bir şekilde sinuousness yılan kavilik, dolambaçlık boşluk, kovuk; (anat.) sinüs: (anat.) beyinde kara kan kanalı; (tıb.) içinde cerahat toplanan boşluk sinusitis (tıb.) sinus iltihabı, sinüzit. sinüsoit . (-ped, -ping) yudum yudum içmek, yudumlamak; yudum yudum içme yudum. sifon; (zool.) sifonluların içine su çektiği veya dışarıya su verdiği boru şeklinde organ: sifon ile su çekmek, sifondan geçirmek veya geçmek. siphonage sifonun işlemesi. yudumlayan kimse veya şey: cam veya plastikten yapılmış eğri kamış. süte veya et suyuna batırılmış ekmek parçası, tirit: garnitür için kullanılan kızarmış ufak ekmek parçası. efendim, beyefendi: b.h. bir asalet ünvanı, sör. serdar, başkan, kumandan; Mısır'da ordu başkumandanı. baba, ata; efendimiz (eskiden herhangi büyük bir kimseye şimdi ise yalnız hükümdarlara hitaben kullanılan bir tabir); memelilerde baba hayvan; baba olmak (özellikle atlarda) (Yu.) (mit.) güzel şarkı söyleyerek denizcileri aldatan deniz perisi; çok cazip ve tehlikeli kadın; siren, canavar düdüğü; bir çeşit su kertenkelesi; denizkızı. ot yiyen memeli deniz hayvanları takımına ait; denizkızı semendergillerden bir hayvan. (astr.) Siryüs, Suarayı Yemani yıldızı, Büyükköpek (Kelbülekber) takımyıdızında en parlak yıldız, Akyıldız. sığır filetosu. İtalya ve İspanya'ya doğru güneyden esen sıcak bir rüzgâr, siroko. (eski) herif. (bak.) syrup. sisal keneviri, dayanıklı bir çeşit kenevir. karabaşlı iskete, (zool.) Carduelis spinus. (A.B.D.), (k.dili) korkak ve kız gibi oğlan, hanım evlâdı. sissified kız gibi. kızkardeş, hemşire, bacı, abla, kardeş (kız); aynı cinsten olan kimse veya şey; rahibe; hemcins; kızkardeş gibi. sisterinlaw görümce, yenge, baldız. elder sister abla. half sister üvey kızkardeş . lay sister rahibe namzedi. sisterly kız kardeş gibi, kızkardeşe yakışır. kızkardeşlik, kızkardeşlik görevi; rahibeler birliği. papa Sixtus'a ait. Sistine Chapel Vatikan'da bulunan Sistine kilisesi. Sistine Madonna Rafael'in meşhur Hazreti Meryem tablosu. (çoğ.) -trums, -tra) (eski) (den.) Mısır'da ibadet esnasında kullanılan ve ortasından geçirilmiş madeni çubuklar sarsılınca ses çıkaran saplı kasnak şeklinde bir çalgı. (sat, -ting) oturmak, çömelmek; tünemek; kuluçkaya yatmak; filanca tarafta bulunmak; toplantıda üye sıfatı ile oturmak: toplantı yapmak, toplanmak; ressam veya heykeltıraşa modellik etmek; resim çektirmek için poz vermek; binip oturmak (ata); oturtmak. sit at ones feet talebesi olmak . sit by ilgilenmemek sit down oturmak . sit in on misafir sıfatıyle toplantıya katılmak . sit on toplantıda ele almak; (k. dili) susturmak, ağzını kapatmak. sit on the fence tarafsız kalmak. sit on the lid meseleyi örtbas etmeye çalışmak. sit on the throne hükümdarlık tahtına oturmak; kral olmak. sit out sonuna kadar oturmak; baloda bir dans esnasında oturmak. sit over (argo) sıkışıp başkasına da yer vermek. sit pretty (A.B.D.), (argo) kârlı durumda bulunmak. sit tight (k. dili) sonuç elde edilinceye kadar harekete geçmemek. sit up dik oturmak; yolunu beklemek; ilgi göstermek. The wind sits in the east Rüzgar doğudan esiyor. oturma grevi. yer, mevki, mahal, mevzi. (bağlaç), (edat), eskiden beri. medeni hakları elde etmek için oturma gösterisi. (önek) yemek. yemek bilgisi; pehriz ihtisası. oturan kimse. baby sitter ana babası evde yokken çocuğun yanında oturan ücretli bakıcı. celse, oturum; kuluçkalık yumurta sayısı; kuluçka müddeti; oturmaya mahsus. sitting duck (k. dili) kolay vurulan hedef. sitting room salon, oturma odası. yerleştirmek, yerini tayin etmek. situated kain, vaki, mukim, bulunan. yer, mevki, mahal; hal; vaziyet, durum; görev, vazife, memuriyet. oturularak yıkanılan küvet. Hindu dininde en büyük üç tanrıdan biri. altı; altı rakamı veya sayısı (6,VI); tavlada şeş. sixfold altı kat, altı misli. sixfooter altı ayak boyunda kimse, uzun boylu kimse. six of one, half a dozen of another ya bu, ya öbürü. at sixes and sevens tam bir düzensizlik içinde, keşmekeş halinde. double sixes düşes. altı peni; altı penilik para. (k. dili) altı atar, altıpatlar. on altı; on altı sayısı veya rakamı. sixteenth on altıncı; on altıda bir. sixteenth note (müz.) on altılık nota, iki çengelli nota. sixteenth rest (müz.) on altılık es. sweet sixteen genç kızın en şirin ve tatlı yaşı. altıncı; altıda bir; bir şeyin altıda bir oranındaki kısmı; (müz.) altı nota yukarı veya aşağıda bulunan nota; altı notalık ara; gamda la notası. Sixth day cuma. sixth sense altıncı his. sixthly altıncı olarak. altmış; altmış sayısı veya rakamı. like sixty (argo) çok hızlı. the sixties 1960 ile 1969 arasındaki yıllar; 60-69 arası yaş sixtieth altmışıncı (şey); altmışta bir (kıs.)ım) büyücek, oldukça iri, hacimli. büyüklük, hacim, cesamet; beden (elbise), numara (ayakkabı); (k.dili) hal, durum; istenilen ebatta kesip biçmek; büyüklüklerine göre ayırmak; büyüklüğünü tahmin etmek. size up ABD. kdili. karşısındakini tartmak, hakkında hüküm vermek, fikir yürütmek. a size too big bir numara büyük. just my size tam benim ölçüme göre, tam benim bedenim, istediğim büyüklükte. ahar; haşıl; aharlamak (kâğıt); haşıllamak (kumaş); (badanadan önce) tutkallamak. sized çirişli (kumaş) sizeable (bak.) sizable. ahar (kâğıt); haşıl (kumaş), helme. yapışkan, helmeli. cızırdamak; sıcaktan bunalmak; cızırdama. (k. dili) çok sıcak bir şey. (kıs.) Society of Jesus. bir nevi eski İskandinav halk ozanı. tırpana, rina, vatoz, (zool.) Raja batis; folya balığı. skatefish kırk ambar, (zool.) Raja batis .gray skate tırpana, (zool.) Raja batis. paten; patinaj yapmak, patenle kaymak. skate on thin ice tehlikeli bir işe girişmek. skating rink suni patinaj sahası. figure skating buz üzerinde şekil çizerek patinaj yapma. roller skate tekerlekli paten. patinaj yapan kimse. (k. dili) kaçmak; kaçış . (bak.) ski. havaya fırlatılan yapma kuşlara nişan alma. (den.) omurganın bodoslamaya bağlanan ucu. çile. iskelete ait, iskelet gibi. iskelet; çok zayıf kimse, insan kurusu, kadit; bina çatısı, kafes: ana hatlar, taslak; iskelete benzer, iskelet kabilinden; bir deri bir kemik. skeleton at the feast keyif kaçıran herhangi bir sey . skeleton crew çekirdek tayfa, asgari kadro. skeleton in the closet utanç veren sır. skeleton key maymuncuk, her kilidi açan anahtar. skeleton type çizgileri ince bir çeşit matbaa harfi. family skeleton bir ailenin saklamak istediği utanç veya üzüntü veren sır, aile sırrı. iskeletini hazırlamak, tasarlamak, iskelet haline koymak; sayıca azaltmak, asgari miktara indirmek. şüpheci kimse, septik kimse; Hıristiyanlıktan şüphe eden veya inanmayan kimse. skeptical şüphe edici, şüpheci, septik. skeptically inanmayarak, şüphe ile. skepticism (fels.) septisizm, şüphecilik. taslak; kabataslak resim; (kıs.)a tarif, kroki; (kıs.)a hikâye veya müzikli gösteri, skeç; (k. dili) şakacı kimse; taslak yapmak; kabataslak resmini yapmak; (kıs.)aca tarif etmek. resim müsvedde defteri; taslaklar kitabı; kısa hikâyeler kitabı. taslak kabilinden; derinliği olmayan, yarım yamalak, kusurlu, noksan, eksik. sketchily taslak olarak; yarım yamalak bir şekilde, eksik olarak. sketchiness taslak halinde olma; kusurluluk; noksanlık. eğri, çarpık; birbirine paralel olmayan; erilik, çarpıklık; bükülme; eğri yoldan gitmek; yan bakmak; eğriltmek, çarpltmak; başka anlam vermek. beyaz renkli benekleri olan hayvan. kebap şişi; şişe benzer herhangi bir şey; saka kılıç; kebap şişine geçirmek; şişe dizmek; şişlemek. (çoğ.) ski, skis) kayak, ski; kayak kaymak, ski yapmak. ski jump kayakçının yaptığı sıçrama veya atlama. ski lift kayak çıkılan tepeye çıkaran teleferik. skier kayakçı. skiing kayak yapma, kayakçılık. röntgen ışınları ile çekilen fotoğraf. (tıb.) gözbebeği üzerindeki gölge ve ışıkları muayene ederek gözün durumunu anlamakta kullanılan cihaz. (-ded, -ding) kayma; yana kayma; kızak, kaydırma kütüğü; tekerlek altına konan takoz; (den.) maliborda tahtası; (den.) filika sehpası, kalastra; yana doğru kaymak, yana savrulmak; tekerlek altına takoz koymak. skid chain tekerlek zinciri. skidrow (A.B.D.), (argo) ucuz meyhanelerin ve kalitesiz otellerin bulunduğu ve evsiz barksız takımının barındığı mahalle. on the skids (A.B.D.), (argo) sönmeye yüz tutmuş, itibardan düşmekte, gerileme halinde. (ünlem), (argo) Defol !. kütüklerin yığıldığı yer. (den.) hafif yelkenli filika, hafif sandal, kik. hüner, marifet, maharet, ustalık. mahir , usta, tecrubeli; maharet gerektiren. skilled trades maharet gerektiren meslekler. tava. hünerli, marifetli, becerikli, mahir, usta. skillfully maharetle, ustalıkla. skillfulness maharet, ustalık. (-med, -ming) köpüğünü almak; kaymağını almak; sıyırıp geçmek; gözden geçirmek; suyun yüzünde sektirmek (taş); köpük bağlamak, kaymak tutmak; suyun yüzünde sekmek; kaymağı alınmış (süt); köpüğünü alma; köpüğü alınmış süt; ince tabaka. skim milk, skimmed milk kaymağı alınmış süt. skim'mings (çoğ.) bir sıvının üstünden alınan köpük veya kaymak. köpük alacak alet kevgir; deniz kıyılarında yaşayan kırlangıç benzeri bir kuş. cimrice beslemek veya vermek; baştan savma yapmak; cimrilik etmek, hasisçe davranmak; aşın derecede tutumlu olmak: kıt, az. skimp'ily aşırı derecede tutumlu olarak. skimp'y kıt., az; yarım yamalak, eksik. deri, cilt: tulum: post: kabuk: (den.) geminin dış kaplaması; hilekar kişi; (argo) cimri kimse. skin diving aletli dalış. skin game hileli kumar oyunu. skin grafting deri aşısı. by the skin of one' teeth kıtı kıtına, ancak, güçbelâ. dark skin esmer cilt. fair skin beyaz cilt. get under one' skin bir kimsenin sinirine dokunmak. jump out of one' skin korkudan sıçramak; aşırı derecede coşmak. only skin and bones bir deri bir kemik, iskelet gibi, kadidi çıkmış. save one' skin paçayı kurtarmak, postu kurtarmak. under the skin aslında, temelde. wet to the skin sırsıklam iliklerine kadar su geçmiş. (-ned, -ning) derisini soymak, derisini yüzmek, sıyırmak; kabuğunu soymak: deri ile kaplamak; deri ile örtülmek; (argo) para yolmak, soyup soğana çevirmek. skin the cat (spor) elleriyle demir çubuğa asılı iken ayakları ve bütün vücudu kolları arasından geçirerek dönmek; işi becermek. skin down ellerle tutunarak inmek. skin one alive insafsızca parasını yolmak; azarlamak. skin out (den.) kaçıvermek. skin through (k. dili) zar zor geçmek. skin up yalnızca ellerle tırmanmak. Keep your eyes skinned (k. dili) Dikkat et! Ayağını denk al!. yeni doğan çocuklarda görülen dokuların sertleşmesi hastalığı. deriden öteye gitmemiş: sathi, yüzeysel. cimri kimse. skink, pullu sürüngenlerden biri: bir cins kertenkele, (zool.) Scincus officinalis. sıska, çok zayıf, bir deri bir kemik. skinniness aşırı zayıflık, sıskalık. deri gibi vucuda yapışan (elbise) (-ped, -ping) sıçramak, sekmek; (gen.) "over" ile atlamak, sıçrayarak geçmek; suyun yüzünde sekmek (taş); atlayıp sıçrama; atlama; görmeden veya okumadan geçme. skip rope atlama ipi. skippingly seke seke, sıçrayarak. suyun yüzünde sıçrayan herhangi bir cins balık. ufak gemi kaptanı, süvari. seken sey veya kimse; sekerek yürüyen bir çeşit böcek. mühür mahfazası. iskoç gayda gibi ses çıkarmak; haykırmak, haykırtmak; çığlık, haykırış; gayda sesi. (ask.) hafif çarpışma, müfreze muharebesi; çekişme, hafif kavga; çatlşmak; çekişmek. skirmish drill (ask.) çarpışma talimi. skirmish line seyrek asker. saffu skirmisher (ask.) avcı. yabani şeker havucu, (bot.) Sium sisarum. etek; eteklik; semerin sarkık yan tarafı: kenar; (argo) kız; eteklik ile örtmek; kenarında olmak, kenar olmak; kenarından geçip gitmek, kenarda oturmak; baştan savmak, kaytarmak. skirt dance geniş ve uzun eteklikle edilen dans. skirting board ing. süpürgelik (duvar kenarlarında) the skirts of the city şehrin etekleri. kenar tahtası. hicivli (kıs.)a oyun veya yazı; şaka, latife. hafifçe kayarak veya aceleyle gitmek, suyun yüzünde kayarak gitmek: kaydırmak. ürkek (at); utangaç; oynak, hafif; aldatıcı, hilekar. skittishly ürkekçe . skittishness ürkeklik. (çoğ.) dokuz kuka oyunu. Life is not all beer and skittles Hayat hep eğlenceden ibaret değildir. ince tabakalar halinde yarmak (kösele) bir cins ince kösele; köseleyi tabaka tabaka kesmeye mahsus bıçak; köseleyi böyle kesen kimse. (A.B.D.), (argo) erkek fanilası. (ünlem) Sıhhatinize! . Üsküp. bir çeşit iri martı. (A.B.D.) dalavere, hilekârlık. sıvışıp gizlenmek; kaytarmak, atlatmak; gizlenen kimse. kafatası; kafa, beyin. skull and crossbones ölüm sembolü olarak kafa kemiği altına çaprazlama konulmuş kol veya bacak kemikleri. takke. kokarca, Kuzey Amerika'da bulunan sansargillerden bir hayvan, (zool.) Mephitis mephitis: kokarca kürkü; (k. dili) pis herif; (argo) tamamen yenmek. skunk cabbage yılanyastığıgillerden pis kokulu bir bitki, (bot.) Symplocarpus foetidus. (bak.) Scutari. (skied veya skyed, skying) gökyüzü, gök, sema, asuman; hava; (k. dili) topu havaya vurmak, yukanya fırlatmak; duvarın üst tarafına asmak (resim) sky blue gök mavisi. sky pilot (argo) orduda papaz veya rahip. out of a clear sky birdenbire, tepeden inme. praise to the skies göklere çıkarmak, aşırı derecede övmek. under the open sky açık havada, gök kubbe altında. paraşütü açmadan önce gosteri yapma. İskoçya'ya mahsus kısa bacaklı ve uzun tüylü bir çeşit teriyer. göklere erişecek kadar yüksek. tarlakuşu, toygar, (zool.) Alauda arvensis; gürültü ederek eğlenmek. dam penceresi, kaporta. ufuk çizgisi; siluet. hava fişeği; birden yükselmek, hızla artmak. (den.) aşağıdan yedinci yelken, kontra yelkeni. göğün bir (kıs.)mını gösteren resim. gökdelen. göğe doğru. hava yolu; asma yol. uçak ile havada yazılan yazı. (kıs.) Sandwich Islands, Staten Island. (-bed, -bing) kalın dilim; kerestenin dış parçası; kütükten tahta biçmek. (bak.) slobber. gevşek; sarkık; ağır, yavaş; dikkatsiz; kesat; sıkı olmayan; zayıf; gevşekçe; oldukça ağır; halatın gevşek (kıs.)mı veya sarkık ucu, halatm boşu; iş olmayan devre; durgun su; fazlalık. slack water durgun su. keep a slack hand dikkatsizce veya beceriksizce iş görmek. slackly gevşekçe. slackness gevşeklik. gevşemek; hafiflemek, şiddetini kaybetmek, durgunlaşmak, durulmak; söndürmek (kireç) slack off yavaş yavaş gevşemek, durulmak. slack up hızını kesmek. tam pişmemiş. pantolon. (-ged, -ging) cüruf, dışık, mucur; lavlarla karışık cüruf; cüruf haline gelmek. slaggy cüruflu. (bak.) slay. gidermek (susuzluk); yatıştırmak, dindirmek; söndürmek (kireç) slaked lime sönmüş kireç. küçük bayraklarla işaretlenmiş dönemeçli bir inişte yapılan kayak yarışı, slalom. (-med, -ming) çarpıp kapamak, vurmak, çarpmak (kapı); hız ve gürültü ile vurmak veya yere çalmak; (argo) sövmek, (slang) kalaylamak; çarpma, hızla kapama; şiddetle kapı kapama gürültüsü; briçte her eli kazanma; (argo) hakaret. slam down gürültü ile yere çarpmak. slam on the brake birden frene basmak. slam the door in one' face kapıyı yüzüne kapamak, görüşmeyi reddetmek, küstahlık ederek yanaşmamak. slam to çarpıp kapamak, vurmak (kapı) grand slam briçte her eli kazanma, büyük şilem. little slam briçte bir tanesinden başka her eli alma, küçük şilem. gürültü ile; düşüncesizce; gürültü ve şiddetle ilerlemek. sözle iftira, bühtan; iftira etmek, buhtan etmek. iftira niteliğinde; if tira kabilinden havadis yayan. slanderously iftira ederek. slanderousness iftiracılık. külhanbeyi dili, argo; argo deyim; argo konuşmak; ing. azarlamak. argo kabilinden, argo deyimler kullanan. slangily argo ile, argo kullanarak. slanginess çok argo kullanma. yana yatmak, meyilli olmak; kendi görüşüne göre anlatmak, gerçeği çarpıtmak; eğim, meyilli düzey; alay, istihza; gerçekten ayrılma; cihet, tutum, görüş noktası; yan bakış; meyilli, eğri. slantingly, slantwise meyilli olarak, verevine. (slapped, slapping) hafifçe vurmak, tokat atmak; hakaret etmek; gelişi güzel koymak; tokat, şamar, hafif sille; hakaret; ansızın, birdenbire, (informal) şıp diye, pattadak; (k. dili) dosdoğru. slap in the face hakaret. slap on yürürlüğe koymak; (cezaya) çarptırmak. slap on the wrist azarlamak. aceleci, savruk; baştan savma iş veya davranış; dikkat sizce, acele. (argo) yarı baygın, şaşkın; sersem. (A.B.D.), (ahçı) gözleme; çocuk iskambil oyunu. güldürü; gürültülü, şakacı. kamçılamak; yarmak, uzun bir yara açar gibi kesmek; azarlamak; (ormanı) harap etmek; fiyatta büyük indirim yapmak; kılıç ile rasgele şiddetle vurmak; uzun kesik veya yara; yırtmaç; kamçı vuruşu; ormanda harap edilmiş alan; (matb.) eğri çizgi ( / ) uzun kesik veya yara; kesik veya yara açma; kuvvetli, şiddetli, amansız; (k. dili) çok büyük, çok güzel. slashingly şiddetle, amansız bir şekilde. tiriz, lata. ing., (leh.) fırlatmak; çarpmak; (den.) çalkanmak. kınamak, tenkit etmek; azarlamak; Ing. cezalandırmak. kayağantaş, kara kayağan, arduvaz, taş tahta; koyu maviye çalar kurşun rengi; (A.B.D.) adaylar listesi; kayağan taştan yapılmış; kayağantaş rengindeki, barudi; taş tahta ile kaplamak; (A.B.D.) belli bir gaye ile planlamak. slate pencil taş kalem .clean slate temiz mazi. slat'ing arduvaz yerleştirme işlemi; arduvaz. slat'y taş tahtaya benzer; kurşun rengindeki. (k. dili), (leh.) bol bol sarfetmek har vurup harman savurmak; (çoğ.) çok miktar. pasaklı kadın; pasaklı, şapşal. slatternly pasaklı. slatternliness pasaklılık. hayvan kesme; katil; katliam, kan dökme; kesmek, boğazlamak, kılıçtan geçirmek. salhane, mezbaha. kan dökme kabilinden, katil, öldürücü. islav ırkından kimse. Slav'ic islavlara ait; islav dili. Slav'ism islavlık. Slavophile islav taraftan olan ve onlan benimseyen kimse. köle, esir, kul, bende, cariye, halayık; köle gibi çalışan kimse; köle gibi çalışmak; esir etmek, köle yapmak. slave away at dinlenmeden çalışmak. slave driver köle gibi adam çalıştıran kimse. slave labor esir işi; zoraki yaptırılan iş. slave ship esir gemisi. slave trade esir ticareti. a slave to tobacco tütün kölesi. köleleri olan kimse. esir gemisi; esir taciri. salya akltmak; salva bulaştırmak; salya. kölelik, esirlik, esaret, bendelik, halayıklık; çok ağır iş; kölelik sistemi. ing., (k. dili) orta hizmetçisi. (bak.) Slav. köle gibi, köleye yakışır; esir huylu. slavish imitation körü körüne taklit etme. slavishly kölece. islav memleketlerine veya halkına ait; islav dillerine ait. islavlardan korkan adam. lahana salatası. (slew slain) öldürmek, kesmek katletmek, kılıçtan geçirmek. açmak, ayırmak; karıştırılmış bir şey. gevşek, dayanıksız; adi; bakımsız. sleaziness gevşeklik, dayanıksızlık (-ded, -ding) kızak; kızakla taşımak veya yolculuk etmek. kaypaklık, kızağın kaymasına elverişli olma; nakliyat işlerinde kızak kullanma "hard" veya "rough" sledding müşkül durum güçlükler. özellikle yük taşımaya mahsus büyük kızak; kızakla yolculuk etmek veya taşımak. sledg'ing kızak kullanma. ağır çekiç, varyos; varyosla vurmak. sledgehammer varyos, balyoz. perdahlı, düzgün, kaygan, ipek gibi parlak; kaypak tavırlı; besili; düzgün ve parlak hale getirmek; yatıştırmak. sleek'ly kaypak bir tavırla. sleek'ness kaypaklık, parlaklık. uyku. beauty sleep ilk uyku, gece yarısından evvelki uyku; güzellik uykusu. broken sleep devamlı olmayan uyku, kesik kesik uyuma. go to sleep uyumak uykuya dalmak: (ayak el) uyuşmak karıncalanmak. last sleep olum, son uyku. putto sleep yatırmak; hayvanın canını yakmadan. öldürmek. talk in one' sleep uykuda sayıklamak. walk in one' sleep uykuda gezmek. the sleep of the just vicdan rahatlığından ileri gelen deliksiz uyku. (slept) uyumak; uyuşuk bir halde olmak; hareketsiz durumda olmak. sleep "away" veya "off" uyuyarak geçirmek. sleep in (hizmetçi) evde yatmak; geç vakte kadar uyumak. sleep like a log veya top ölü gibi uyumak. sleep on istihareye yatmak, bir mesele üzerinde düşünmek için bir gün ertelemek. sleep the clock round on iki saat aralıksız uyumak. sleep with cinsi ilişkide bulunmak. uyuyan kimse; kış uykusuna yatan hayvan; yataklı vagon; demiryolu traversi; (A.B.D.), (argo) beklenmedik bir başarı kazanan filim veya kitap. uyku hali; uyuyan, uykudaki; uyku için kullanılan. sleeping bag uyku tulumu. sleeping Beauty Uyuyan Güzel. sleeping car yataklı vagon. sleeping partner ing. işin idaresine karışmayan ortak. sleeping pill uyku hapı. sleeping sickness uyku hastalığı. uykusuz. sleeplessly uykusuz olarak sleeplessness uykusuzluk. uykuda gezmek. sleep walking uyurgezerlik. uyurgezer kimse. uykusu gelmiş, uykulu; mahmur; uyuşuk, tembel; uyuklatıcı. sleepylittle town gürültüsüz ve sakin kasaba. sleepily gözlerinden uyku akarak, mahmur halde. sleepiness uykulu olma hali. uykucu kimse, ayakta uyuyan kimse. sulusepken kar, yağmurla karışık kar; sulusepken yağmak. sleet'y sulu sepken olan, sulusepken gibi. elbise kolu; (mak.) gömlek, kol tertibatı; kol takmak. have a card up one' sleeve icabında kullanılmak üzere gizli veya bir kenarda hazır kozu olmak. roll up one' sleeves kollarını sıvamak; bir işe girişmek. wear one' heart on one' sleeve (bak.) heart sleeved kollu. sleeve'less kolsuz. özellikle yolcu taşımaya mahsus büyük kızak. sleigh bell kızağa veya onu çeken ata takılan çıngırak. sleigh'ing kızakla gezme; kızakla gezmeye elverişli karlı ze(min.) el çabukluğu; hüner .sleight of hand el çabukluğu. ince, ince uzun; zayıf, kuvvetsiz, narin; az, yetersiz, ancak yetişecek kadar. slenderly ince uzun olarak; kuvvetsizce. slenderness kuvvetsizlik, incelik. incelmek, inceltmek. (bak.) sleep. av köpeği (A.B.D.), (k. dili) polis hafiyesi; avlamak; dedektif rolü oynamak. (bak.) slay. çevirmek, vira etmek, dönmek; çevirme, vira etme. (A.B.D.), (k. dili) bir sürü, çok miktar. a slew of çok miktarda. dilim; balıkçılık ve matbaacılıkta kullanılan bir çeşit enli bıçak; golfta topa meyilli vuruşla topun gidişine kıvrıntılı yön verme; bir dilim kesmek; dilimlemek, doğramak; golfta topa bu şekilde vurmak. slic'er dilim kesici alet; gemi tahtalarını yerlerinden çıkarmaya mahsus alet. düz, parlak ve kaygan; yüze gülen; (k. dili) kurnaz; hilekâr; yağlı (saç); gürbüz, sıhhatli; (argo) hoş; su yüzünde bulunan yağ tabakası; (A.B.D.), (çoğ.) kuşe kâğıt üzerine basılmış dergiler; (argo) maharetle, ustalıkla, kurnazcasına; kayganlaştırmak; (k. dili), (gen.) "up" ile düzeltip süslemek. sürtünme sonucu meydana gelen çizilmiş parlak taş yüzeyleri. (A.B.D.) muşamba yağmurluk; (k. dili) kurnaz ve hilekâr kimse. city slicker taşra halkını aldatan düzenbaz kimse. kayma; kaydırak; üstünden kayılarak gidilen yer; heyelân, toprak kayması; projeksiyon makinalannda kullanılan resimli cam, diyapozitif, slayt; lam; (müz.) kaydırma, glissando; herhangi bir aletin kayıcı kısmı. slide bar kapı sürmesi, sürgü; kılavuz ray.slide projector projeksiyon makinası slide rule sürgülü hesap cetveli. slide valve sürgü valfı. (slid, slidden) kaymak; hissettirmeden geçmek; kayıp gitmek (gemi); sessizce ortadan kaybolmak, savuşmak; kaydırmak, kaydırarak yürütmek. slide in veya into kolaylıkla ve çabucak girivermek; sokuvermek. sliding door sürme kapı. let slide ihmal etmek; kendi haline bırakmak. değişebilen değerlendirme oranı. önemsiz; cüzi; ince, zayıf; aklı veya ahlâkı zayıf olan. slight'ly az slight'ness önemsizlik. önemsememek; yüz vermemek; görmezlikten gelmek; küçümsemek; dikkatsizce yapmak; yüz vermeyiş, riayetsizlik, tepeden bakma. slight'ing küçümseyici. slight'ingly önem vermeyerek. slily (bak.) slyly. (-mer, -mest) ince, uzun yapılı; zayıf; yetersiz, cüzi. slim'ly ince olarak. slim'ness incelik. (-med, -ming) incelmek, inceltmek. slim down kilo vermek, incelmek. yapışkan ve nemli herhangi bir madde; balçık; salgı; salyangoz sümüğü; yapışkan ve ince çamurla kaplamak veya sıvamak; yapışkanlığını temizlemek (balık) (A.B.D.), (k. dili) dayanıksız; entipüften. yapışkan, nemli bir maddeyle kaplanmış; sümüksü; pis. sliminess yapışkanlık, kayganlık. (slung) sapan; askı; bir şeyi kaldırmak veya asmak için kullanılan kayış; (den.) izbiro; sapanla atmak, fırlatmak; askıya koymak; askı ile kaldırıp çekmek; askı ile asmak; uzun adımlarla yaylanarak yürümek. (A.B.D.) cin katarak su ve limonla yapılan buzlu bir içki. sapan. (slunk) sıvışmak. yavrusunu düşürmek (hayvan), vakti gelmeden yavrulamak; vakitsiz doğmuş hayvan yavrusu, bilhassa buzağı; gelişmeden doğmuş. gizli kapaklı iş gören, el altından iş yürüten; (argo) sinsi; vücuda yapışan. seramik yapımında kullanılan ince ve sulu kil. daldırılmak için koparılan dal; ince ve uzunca kâğıt parçası; çok zayıf ve uzun boylu çocuk; daldırmak için dal koparmak. (slipped, -ping) kaymak; eli veya ayağı kaymak; kaydırmak, geçirmek; serbest bırakmak, serbest kalmak; yanılmak, hataya düşmek; kaçmak, kaçırmak; çıkmak (kol, bacak); gizlice vermek; erken doğurmak (hayvan) slip away sıvışmak; hissettirmeden çıkıp gitmek; ölmek. slip by akıp gitmek (zaman) slip in kayıp içine düşmek; girivermek. slip off sıvışmak; çıkarmak, üstünden atmak (elbise); hissettirmeden gitmek, sıvışıp gitmek. slip on giyivermek, üstüne geçirmek. slip one over on (k. dili) aldatmak. slip out savuşuvermek; ağzından kaçmak. slip the cable (den.) lengeri kaldıramayıp gomenasını salıvermek. slip up yanılmak, sürçmek. It. slipped my mind Aklımdan çıktı Unuttum. let slip kaçırmak, salıvermek. kayma, kayış, ayak kayması; yanlışlık, hata, sürçme; (jeol.) heyelân, kaysa; kadın iç gömleği, kombinezon; yastık yuzü; (A.B.D.) iki iskele arasındaki dar yer; üzerinden geminin karaya çekildiği kızak; iskele palamar yeri; (kriket) kalenin arkasındaki yer; köpek tasması. slip of the tongue dil sürçmesi. give someone the slip bir kimseden sıvışmak, atlatmak. koltuk veya kanepe kılıfı. ilmik, bağlandığı yerde aşağı yukarı inip çıkan düğüm, eğreti düğüm. kolaylıkla giyilip çıkarılan (elbise) baştan giyilen (kazak) kayış mesafesi; hakiki ile farzedilen hız arasındaki kayma neticesi meydana gelen fark. terlik, pantufla. slippered terlik giymiş, terlikli. çanta çiçeği, (bot.) Calceolaria integrifolia. kaypak, kaygan, kayağan; hilekâr, güvenilmez; ele geçmez, Yakalanmaz. slipperily kaygan olarak; güvenilmez şekilde. slipperiness kayganlık; güvenilmezlik. slippery elm yumuşak iç kabuğu ilâç olarak kullanılan ve Amerika'da yetişen bir çeşit karaağaç, (bot.) Ulmus fulva. kaypak; kaygan. (matb.) mürekkebin yayılmasını önlemek için araya konan boş sayfa. dikkatsizce yapılmış; hareketlerinde ve giyiminde dikkatsiz, pasaklı, şapşal. (k. dili) sulu tatsız yemek; dil hatası. ince iç tabanı. (A.B.D.), (argo) sürgülü hesap cetveli. (hav.) pervane arkasındaki hava cereyanı. (k. dili) hata, yanlış, sürçme. (gen.), (çoğ.) gemi yapı kızağı. (slit, ting) düz ve uzun yarık açmak; ince ve uzun yarmak, uzunluğuna kesmek; düz ve uzun yarık; dar ve uzun delik; yarık; ince ve dar, (kıs.)ık (göz) kaymak, kayar gibi yürümek veya gitmek; kaydırmak. kesilmiş veya yırtılmış ince uzun parça; kıymık; ince dilim; yün bükmesi; ince uzun parçalara kesmek veya aylrmak; kıymık saçmak. gloksinya, (bot.) Sinningia speciosa. (k. dili) aptal veya kılıkslz kimse; (İrl.) çamur. slob ice (Kan.) yığın halinde yüzen buz parçaları. ağzından salya akıtmak, üzerine salya akıtıp bulaştırmak; salya akmak, salya gibi akmak; abartmalı söz söylemek; salya; bir ağız dolusu. abartmalı hissi laf. slobbery Islak, nemli; ağzından salya akıtan. çakaleriği, dağ eriği, güvem, (bot.) Prunus spinosa. kömür rengi gözleri olan; çekik gözlü. (slogged, -ging) şiddetle ve rasgele vurmak (bilhassa boksta); ağır ağır ve zahmetle. yürümek veya çalışmak; şiddetli vuruş; ağır ve zor yürüyüş; uzun gayret. slogan, şiar, parola; harp nidası. navi, şalopa, tek direkli yelken gemisi. sloop of war eskiden brik armalı küçük savaş gemisi. slooprigged yan yelkeni ve floku olan (gemi) (slopped, -ping) sulu çamur, yarı erimiş kar; yere dökülmüş sulu madde; sulu hayvan yemi; (çoğ.) adi veya fena cins yemek; (çoğ.) bulaşık suyu; dökülmek, sıçramak; sulu çamurda yürümek; dökmek,sıçratmak; (A.B.D.) hayvana sulu yem vermek. slop pail çöp kovası. slop over taşmak; taşkınlık yapmak. meyilli yüzey veya hat; bayır yokuş; meyletmek, meyilli olmak veya kılmak. slope angle meyil açısı. slop'ing meyleden. slop'ingly meyilli olarak. zifoslu, çamurlu, sulu; kirli su ile lekelenmiş veya ıslatılmış; şapşal, çapaçul, dökük saçık; dikkatsiz, dikkatsizce yapılmış; (k. dili) fazla hissi. sloppily şapşalca. sloppiness şapşallık, dökük saçıklık. suda veya çamurda çırpınıp etrafa sıçratmak; suya sokup çalkalamak; çamurlu kar. slosh'y çamurlu. (-ted, -ting) dar ve uzun yiv veya açıklık; delik; (k. dili) yer, mevki; dar ve uzun yiv veya delik açmak; yivine veya yerine oturtmak. slot machine içine para konulan otomatik büfe veya oyun makinası. geyik izi. tembellik; Amerika'ya mahsus yakalı tembel hayvan, (zool.) Bradypus. tembel. slothfully ' tembelce. slothfulness tembellik. dikkatsizce gevşek oturmak; serserice yürümek; oturduğu yere yayılmak; başın sarkması; ağır hareket eden ve beceriksiz kimse; şapkanın sarkık kenarı. slouch hat kenarı aşağı doğru kıvrılmış şapka. He' no slouch at baseball (k. dili) iyi bir beysbol oyuncusudur. slouch'iness dikkatsizlik; şapşallık. slouch'ingly, slouch'ily gevşek gevşek. slouch,y sarkık, şapşal. düşürülen yara kabuğu; canlı dokudan ayrılan veya atılan ölü doku; yılanın değişip atılan derisi, yılan gömleği; atılmak (ölü doku), çıkarılıp atılmak; kabuk olarak dökülmek; deri değişmek (yılan) slough off, slough away dökmek (kabuk), soymak (deri); bertaraf etmek, savmak. sloughy kabuklu, kabuk dolu. içinde su biriken durgun bataklık, gölcük; ahlâk bozukluğu. sloughy çamurlu, bataklı. derin çamurlu yer. slough of despond çaresizlik, karamsarlık. Slovakyalı, Slovak; Slovak dili. Slovakia Slovakya. Slovakian Slovakyalı; Slovakça. giyim ve davranışında dikkatsiz kimse, şapşal kimse. slovenly intizamsız, şapşal, gevşek; düzensiz olarak. slovenliness şapşallık. Slovenyalı; Slovenya'ya veya Slovenya'lılara ait. Slovenya, Yugoslavya'nın bir eyaleti. Slovenian Slovenyalı. yavaş, ağır, bati; ağır yürür, yavaş gider; geri kalmış; güç anlayan; can sıkıcı, bıktırıcı; hızlı koşmaya elverişli olmayan (koşu yolu); yavaş yavaş, ağır ağır; (sık sık) "up" veya "down" ile) hızını eksiltmek, yavaşlatmak; ağırlaşmak, yavaşlamak, gecikmek. slow match ağır yanar fitil. slow motion yavaşlatılmış hareket. slow oven ağır ateşi yanan fırın. slowly yavaş yavaş, ağır ağır. slowness yavaşlık. yavaşlama (bilhassa işçi işveren münasebetlerinde işi mahsustan yavaşlatma) (k. dili) işi ağırdan alan kimse. güç anlayan. köryılan. basit tahta eşyalar yapma usulü. (-bed,- bing) eğirmek için hazırlık olarak azıcık bükülen yün veya pamuk; pamuk ipliğinde kalın yer; çekip azcık bükmek. dikkatsizce yapmak; çamurda yürümek. sulu çamur; su yüzündeki buz parçalan; çöp; lağım deliği çamuru. sludgy çamurlu. eksen etrafında döner gibi dolaşmak; yanlamasına hareket etmek. slue (bak.) slew. eskiden tüfeğe doldurulan kesme kurşun; anterlin; linotip makinasının döktüğü bir satır yazı; jeton; sahte jeton. (k. dili) yumruk, muşta; bir yudum saf viski; (çoğ.), (Kan.) öğretmenin dayak atması; yumruk veya sopa ile vurmak. sümüklüböcek, (zool.) Limax. tembellikten geç kalkan kimse. mıymıntı, tembel, miskin (kimse) sluggardliness miskinlik, mıymıntılık. sluggardly tembel. yumrukla vuran kimse. ağır, bati; ağır yürür veya hareket eder; tembel tabiatlı; hareketsiz. sluggishly ağır ağır. sluggishness ağırlık; tembellik. savak; savaktan akan su; bir yerden bir yere ağaç kütüğü nakletmek veya altın madenini yıkayıp ayırmak için yapılan kanal; savak vasıtasıyla sulamak; bol su ile ıslatmak; savak yoluyle sevketmek (kütük) sluice gate savak kapağı. sluice valve savak valfı. sluiceway savak yatağı. (-med, -ming) (gen.) (çoğ.) şehrin yoksul semti; gecekondu bölgesi, kenar mahalle; ayaktakımının yaşadığı semt; (meraktan veya vakit geçirmek için) bu semtlerde gezmek. slum clearance böyle semtleri ortadan kaldırıp yeniden inşa etme. slumlord (A.B.D.) kiracısını istismar eden gecekondu ağası. slummy bu semtlere benzer, dar ve pis. uyumak, uyuklamak; uyuşuk ve hareketsiz halde olmak; pineklemek; uyku, uyuma, uyuklama, pinekleme. slumber away uyuyarak vakit kaybetmek. uykuda hayal edilen yer. uyku getiren; uykulu, uykusu gelmiş; uykuya ait. (A.B.D.), (argo) çok sulu türlü; (İng.), (argo) tatsız içecek; hademe; balık artığı; (mad.) savak yatağındaki kırmızımsı ve çamurlu çökelti. çökme; fiyatların birden düşmesi; iş durğunluğu; toprak kayması; kendini bırakmış bir şekilde oturma veya yürüme; birden düşmek veya batmak, çöküp düşmek; yığılmak; kaymak (toprak) (bak.) sling. (bak.) slink. (-red, -ring) küçük düşürecek söz söylemek, önemsememek; hızlıca ve hafifçe geçmek; gizlemek; sözü ağzında gevelemek; (müz.) iki perdeli notaları kaydırır gibi çalmak veya söylemek; kirletmek, lekelemek; iftira kabilinden zem, yerme; (müz.) ses kaydırması, ses kaydırma işareti; bulanıklık. (argo) höpürdetmek. (-ried, -rying) sulu çimento, kömür çamuru; sulu çimento yapmak. sulu çamur; yarı erimiş kar; (den.) yağlı yemek artıkları; makina yağlamasında kullanılan yağlı karışım; beyaz kurşunla kireç karışımı makina boyası; abartmalı hissi söz veya yazı; yağlı maddeyle kaplamak, yağlı maddeyi sürmek; beyaz kurşunla kireç karışımı boya ile boyamak. slush fund (A.B.D.) rüşvet vermek üzere toplanan para; eskiden gemicilerin çöpleri satarak elde ettikleri para. slush up çimento veya harçla doldurmak; (güvertenin) üstüne su atıp yıkamak. slushy yarı erimiş, karlı, çamurlu. pasaklı ve pis kadın; sürtük kadın; dişi köpek. sluttish pasaklı. sluttishly sürtük bir halde. sluttishness sürtüklük. (slyer, slyest veya slier, sliest) kurnaz, şeytan; şakacı; yaramaz; marifetli. slyboots (şaka) kurnaz ve şakacı kimse. on the sly gizli gizli; sezdirmeden. slyly kurnazca. slyness kurnazlık. (A.B.D.), (argo) eroin . şapırtı; tokat, şamar; tokat sesi, sesli şamar; şapırtı ile öpmek veya tatmak; tokat atmak. yelkenli büyük balıkçı kayığı, alamana. hafif koku veya lezzet; (gen.) ("of" ile) hafif çeşnisi veya kokusu olmak; imada bulunmak . (A.B.D.), (argo) dosdoğru, isabet ederek. canlı, çevik. ufak, ufacık, küçük, mini mini; önemsiz; ahlakça zayıf olan, alçak, soysuz; ince, hafif; kuvvetsiz; adi; az, cuzi; ufak şey; az miktar; bir şeyin ince yeri; hafif hafif, yavaşça; önemsizce. small arms tabanca gibi ufak silahlar, el silahları. small beer hafif bira; (İng.) ehemmiyetsiz iş veya kimse. small change bozuk para. small craft küçük gemiler. small fry ufak balıklar; önemsiz kimse veya şeyler; küçük çocuklar. small hours gece yarısından sonraki saatler. small letter küçük harf. small of the back sırtın en dar (kıs.)mı. small potatoes (A.B.D.), (argo) önemsiz kimse veya şey. small talk önemsiz sohbet. small time (A.B.D.), (argo) önemsiz, ikinci derecede. feel small mahcup olmak. in a small way gösterişsiz şekilde; azıcık. in small numbers azar azar. smallish ufakça. smallness ufaklık. yabani kereviz, (bot.) Apium graveolens. potur, kısa diz pantolonu. önemsiz şeylere kafası işleyen; düşüncesi kıt. (tıb.) çiçek hastalığı. küçük ölçekli. kobalt ile boyanmış camın tozundan yapılan koyu mavi boya. acımak, acıtmak; pişman olmak; belâsını çekmek, canı yanmak; acı, elem, keder; (leh.) miktar. smart money tazminat; yaralanan asker veya işçilere tazminat olarak verilen para. açıkgöz; akıllı, usta, kabiliyetli; acıtan, acı veren; keskin, şiddetli; kuvvetli; gösterişli, süslü; şık. smart aleck (k. dili) ukalâ dümbeleği. smart set şık insanlar. smartly şık olarak; ustalıkla. smartness şıklık; ustalık; açıkgözlülük. temiz ve taze hale koymak; giydirip süslemek. su biberi, (bot.) Poly gonum. ezmek, parça parça etmek; kırıp parçalamak; mahvetmek; teniste yukarıdan topu şiddetle vurmak, smaş yapmak; parça parça olmak, ezilmek; çarpmak; iflâs etmek; paramparça olma, ezilme; mahvolma; (k. dili) birdenbire iflâs etme; buzlu konyak; (k. dili) başarı. smash hit (k. dili) filim veya piyesin tutulması. go to smash (k. dili) mahvolmak, iflâs etmek. (k. dili) çok güzel, cazip. (k. dili) şiddetli çarpışma. (gen.)("of" ile) sathi olmak; sathi olma. smattering sathi bilgi, yüzeyde kalan bilgi. sürmek; yapışkan veya yağlı bir şeyle sıvamak; lekelemek; (A.B.D.), (argo) tamamen yenmek; leke; iftira. smeary yağlı, yapışkan; lekeli. (-ed veya smelt) koklamak, kokusunu almak; sezmek; kokmak; fena kokmak; koku saçmak; koklama; koku, rayiha; ima; hava. smell about araştırmak. smell a rat şüphelenmek, bir hile olduğunu sezmek. smell of ima etmek. smell out kokusunu alarak izini bulmak. smell up kokutmak. smelling salts amonyak ruhu. smeller koklayan kimse; (argo) burun. smelly kokulu; pis kokulu, kokmuş. (bak.) smell. çamuka (balık) sand smelt aterina, (zool.) Atherina presbyter. madeni tasfiye için eritmek, kaletmek. smelter kalcı, maden tasfiyecisi; tasfiye fırını, tasfiyehane. (A.B.D.), (k. dili) bir parça, bir nebze. saparna, (bot.) Smilax. gülümsemek, tebessüm etmek; ("upon" ile) uygun düşürmek, tasvip etmek, onamak; gülmek; gülümseyerek ifade etmek; gülümseme, tebessüm; lütuf; neşe. smilingly gülümseyerek. smilingness tebessüm, gülümseyiş. bulaştırmak, kirletmek, leke sürmek; lekelemek; leke, ayıp. yılışık yılışık sırıtmak; zorla gülümsemek; sırıtış, yapmacık tebessüm. (smote, smitten) vurmak, kuvvetle vurmak, darbe indirmek, çarpmak; şamar atmak; vurup öldürmek; belâ kesilmek; kuvvetle etkilemek; rahatsız etmek, pişman etmek. smite off bir darbede kesmek. smite out bir darbede ortadan kaldırmak. demirci. smithy demirhane; nalbanthane. (çoğ.), (k. dili) parçalar. smash into smithereens paramparça etmek. (bak.) smite; çarpılmış; rahatsız; âşık, vurgun. gömlek; iş kıyafeti; iş gömleği giydirmek; elbisede bal peteği şeklinde büzgü yapmak.smock frock iş kıyafeti, iş gömleği. bal peteği şeklinde iğne işi. dumanlı sis. smog'bound dumanlı sis ile kaplanmış. duman, tutun; (k. dili) (sig.)ara; boş laf; tütmek, duman çıkarmak; (sig.)ara içmek; tütün içmek; öfkelenmek; duman gibi toz çıkarmak; tütsülemek. smoke bomb sis bombası. smoke out gizlenmiş bir adam veya işi meydana çıkarmak, gün ışığına çıkarmak. smoke screen deniz savaşlarında kullanılan duman perdesi. smoke up dumanla doldurmak. go up in smoke yanıp bitmek, duman haline gelmek; (k. dili) tepesi atmak. have a smoke (sig.)ara içmek. like smoke süratle, çabuk ve kolay. No smoking. Sigara içilmez. smokeless dumansız, duman çıkarmayan. sarı ağaç, (bot.) Continus coggygria. tütsü ile kurutmak. et veya balık ve derinin tütsü ile kurutulduğu yer. haşişin içilmesini destekleyen ve bunu yasaklayıcı kanunlan protesto eden açık gösteri. kebap şişini çevirmek için baca içine yapılan tertibat. küçük buhar kazanı. tütün içen kimse; tütün, içenlere mahsus vagon veya kompartıman; sigara içip sohbet edilen toplantı. smokers heart (tıb.) çok sigara içenlerin kalbine arız olan hastalık. smokers throat (tıb.) çok sigara içenlerin boğazına arız olan hastalık. havada görülebilen pislik. vapur bacası; uzun fabrika bacası. (sig.)ara içenlere mahsus vagon. ev kıyafeti olarak giyilen rahat ve bol ceket. dumanlı, tüten, dumanı çok; duman renginde olan, koyu füme. smokily tüterek, dumanlı olarak. smokiness dumanlılık. için için yanmak; içten içe devam etmek, içlenmek (kin); boğucu kesif duman (A.B.D.), (argo) öpüşmek; I. öpücük, buse. düzeltmek, düzleştirmek; kolaylaştırmak; tatlılaştırmak (ses); yatıştırmak, teskin etmek; tesviye etmek, düzlemek; kolaylaşmak; düzeltme, düzleştirme; düz şey veya yer. smooth away kurtulmak (üzüntüden) smooth down yatıştırmak. smooth one' ruffled feathers sinirini yatıştırmak. smooth over yumuşatmak, olduğundan daha iyi göstermek. düz, pürtüksüz, müstevi, pürüzsüz, düzgün; perdahlı; engelsiz; kolay; hoş, yumuşak, mülâyim; sakin, telâşsız; akıcı, kaygan; yağcılık eden; tüysüz, kılsız; tatlı, sert olmayan (içki); sürtünmeyen; aşınmış. smooth breathing eski Yunancada başında bir sesli harf olan kelimenin telaffuzuna "h" harfi ile başlanmaması. smoothly pürüzsüzce. smoothness pürüzsüzlük, düzlük. sakalsız. sakalsız; güler yüzlü; mürai, ikiyüzlü. nabza göre şerbet veren, riyakâr. namlusu yivsiz, kaval (tüfek veya top) düzeltmek; yatıştırmak. (A.B.D.), (k. dili) kandırıcı ve tatlı dilli kimse. İskandinav usulü soğuk büfe; İskandinav usulü ordövr. (bak.) smite. boğucu madde; bozulma hali; baskı altında kalma; boğmak, dumana veya toza boğmak; bastırmak; zaptetmek; gizli tutmak; yemeğin üstü başka bir şeyle kaplanmış olarak pişirmek; boğulmak, nefes alamamak; örtülüp çıkamamak; bastırılmak; zaptolunmak, salıverilmemek. smothery boğucu. is veya toz lekesi; boğucu duman; dumanıyle sivrisinek veya ayazı gidermek için yakılan ateş; is ile kirletmek; isli dumanla tütsülemek. isli, lekeli. smudgily isli veya lekeli olarak. smudginess isli veya lekeli oluş. (-ger, -gest) kendini beğenmiş; şıklık meraklısı, şık görünmeye çalışan; temiz kılıklı. kaçakçılık yapmak, gümrükten kaçırmak. smuggler gümrük kaçakçısı. smuggling gümrük kaçakçılığı. (ted, ting) kurum, is; yakası açılmadık söz, pis laf, müstehcen söz; (bot.) buğday başaklarına arız olan mantar nevinden bir hastalık; is veya kurum ile lekelemek veya kirletmek; kirlenmek; lekelemek, iftira etmek. isli, kirli; mantar hastalığına tutulmuş; pis laf kabilinden, açık saçık. smuttily isli olarak; açık saçık söz söyleyerek. smuttiness kirlilik, isli oluş, açık saçık sözler söyleme. İzmir. kısım, hisse; pay; lokma, bir iki lokmalık yemek; ("on" ile) yemekler arası atıştırmak. snack bar alaminüt yemeklerin yendiği lokanta. bir çeşit hafif gem; ağzına gem vurmak; (İng.), (argo) çalmak. (argo) karmakarışık; karıştırmak; karışık iş, dolambaçlı iş. (-ged, -ging) kırık dal; budak; uzun diş; kırık diş; su dibinde bulunan ve kayıklar için tehlikeli olan kök veya dal; gizli engel, mânia; geyik boynuzunun dalı; nehir dibindeki köklere çarpmak (gemi); çengel ile kapmak, kancaya takıp yırtmak; nehir dibini kök veya dallardan temizlemek; (k. dili) engel olmak. snaggy budaklı, çıkıntılı. salyangoz, sümüklüböcek, (zool.) Helix; tembel ve uyuşuk kimse. snailpaced çok yavaş yürüyen. climbing snail flower salyangoz, (bot.) Phaseolus caracalla. yılan; sinsi ve hain kimse; boru temizlemek için bükülebilen tel; yılan gibi sessizce ve sinsi sinsi ilerlemek; (A.B.D.), (argo) çekip dışarı çıkarmak, sıyırmak. snake charmer yılan oynatan hokkabaz. snake dance Amerika kızılderililerinin yılanlarla yaptıkları dini bir dans; yılankavi yürüyüşle yapılan dans. snake fence dolambaçlı çit. snake in the grass gizli tehlike veya düşman. grass snake, ringed snake kara yılan, (zool.) Tropidonotus natrix. hooded snake gözlüklü yılan. see snakes aşırı sarhoşluk sonucunda yılanlar görüyor gibi olmak. water snake ok yılanı, (zool.) Cerastes hasselquisti. snaky yılanlarla dolu; yılan gibi; kurnaz, hain. şeytan şalgamı, (bot.) Bryoniadiocia. kaz karabatağı, (zool.) Anhingarufa. yılan ısırması. yılan sokmasında ilâç olarak kullanılan birkaç cins kök veya ot; loğusa otu, (bot.) Aristolochia; kurtluca. yılan kökü, kurt pençesi, (bot.) Polygonum bistorta. ( -ped, -ping) şakırdatmak; çatırtı ile kopmak veya koparmak; çat sesiyle kapanmak veya kapatmak; dişleriyle kapma sesi çıkarmak; kıvılcım saçmak (göz); birdenbire harekete geçmek; enstantane fotoğraf çekmek; kapma; kopma; kopma sesi; hafif çarpma veya vurma sesi; çıtçıt; (k.dili) kolay ve hoş iş; kuvvet, enerji; soğuk dalgası; zencefilli bisküvi; enstantane fotoğraf; acele ve düşünmeden yapılan; kolay; çat diye ses çıkararak birden kapanan; çabuk olarak, çat sesiyle. snap at kırıcı konuşmak; kapmak. snap off one' head kırıcı konuşmak. snap one' fingers at boş vermek, umursamamak. snap out of it (k.dili) kendine gelmek. not a snap katiyen, hiç. soft snap basit iş, yağlı iş. ön kenarı aşağı veya yukarı bükülebilen şapka. aslanağzı, (bot.) Antirrhinum lesser. snapdragon danaburnu, (bot.) Antirrhinum orontium. çat diye ses çıkaran şey; büyük kaplumbağa; levreğe benzer bir balık, (zool.) Lutianus. aksiliği tutmuş, babası üstünde olan, huysuz. snappishly aksilik ederek. snappishness huysuzluk, aksilik. enstantane fotoğraf. tuzak, kapan; güçlük veya felâket getiren şey; zırıltılı ses çıkarmak için trampete gerilen kiriş; tuzağa düşürmek. snare drum trampet. köpek gibi hırlamak; ters veya kaba konuşmak; hırlama, köpek hırlaması; ters laf. snarly hırlamaya hazır, huysuz, ters. dolaştırmak, dolaşmak, çapraşık bir hal almak; karmakarışık hale getirmek; dolaşma; çapraşık düğüm. snarly dolaşık, düğümlü. trafiğin tıkanması, karışıklık. kapmak, kabaca yakalamak; (argo) kaçırmak; kapış, kapmaya çalışma; ufak şey veya parça; kısa müddet; (argo) kaçırma. snatch at kapmaya çalışmak. snatch block (den.) bir yanı menteşeli makara tertibatı, ayak, kilitli bastika. snatchy arasıra vaki olan, düzensiz, intizamsız. sürünerek yavaşça ve gizlice savuşmak veya sokulmak; sinsice hareket etmek; korkak ve alçak adam, sinsi kimse; gizlice savuşma veya sokulma. sneak boat avcıların kullandığı dibi düz ufak kayık. sneak off sıvışmak, savuşmak. sneak thief açık pencere veya kapıdan giren hırsız. sneaky sinsi, gizli. sinsice hareket eden kimse; (çoğ.), (A.B.D.), (k. dili) altı lastik tenis pabucu. korkak, alçak, cebin, sinsi; gizli ve çekingen; açığa vurulmamış. hakaretle dudak bükmek; küçümsemek, istihza etmek, alay etmek; istihza; hakaret. sneeringly alay ederek, küçümseyerek. aksırmak; hapşırmak; aksırma. sneeze at hakir görmek, küçümsemek. not to be sneezed at (k. dili) işe yarar, yabana atılmaz. balık oltasına bağlanan naylon ip. çentmek; (kriket) topa hafifçe vurup yönünü değiştirmek; çentik; hafif vuruş. gülmekten kendini alamamak, hafifçe ve alaylı olarak gülmek; zor zapt edilen gülümseme. büyük bıçak. kötü niyetle söylenmiş (söz) havayı koklamak; istihza ile burun bükmek; koklamak, kokusunu almak, sezmek; havayı koklama; burun bükme. burnunu çekmek; burun çekme. the sniffles (k. dili) hafif nezle. (k. dili) kibirli, etrafındakileri küçük gören. yuvarlak likör kadehi; (argo) bir içim, bir yudum. (bak.) snicker. (İng.) yılan balığı yuvasına olta atarak avlamak; tuzak kurmak, tuzağa düşürmek. (-ped,- ping) makasla kesmek, çırpmak; çırpma, makasla çırpılmış parça; ufak veya önemsiz parça; (A.B.D.), (k. dili) önemsiz şey veya kimse. snips maden levha kesmeye mahsus ufak makas. pusuya yatarak düşman askerini tüfekle vurmak; karşılıklı kaba söz söylemek; (A.B.D.), (argo) (sig.)ara izmariti aramak; tüfekle vurma; hakaret etme. snipe hunt kendisinin yalnız bırakıldığından habersiz olarak avını bekleyen kişiye oynanan oyun. çulluk; su çulluğu, yelve, bekasin, bataklık çulluğu, (zool.) Gallinago gallinago; bu kuşları avlamak. sniper pusuya yatarak ateş eden kimse. ufak parça. (k. dili) ters ve (kıs.)a; kibirli, kurumlu; parça halinde olan. (argo) aşırmak, çalmak, yürütmek; gammazlamak, ihbar etmek, başkasının sırrını açıklamak. burnu akmak; burun çekerek ağlamak; ağlar gibi konuşmak; ağlamsamak, yalancıktan ağlamak; sümük; burun çekerek ağlama. (k. dili) canlı, hararetli; ters, huysuz. Make it snappy! Çabuk ol! snop veya züppe kimse. snobbery züppelik. kibarlık taslayan, züppe tavırlı, snop. snobbishly züppecesine. snobbishness züppelik. saç filesi; saça file geçirmek. küçümseyici hareket. cock a snook nanik yapmak. (k.dili) üstüne vazife olmayan işlere burnunu sokmak; burnunu sokan kimse snoopy (k.dili) üstüne vazife olmayan işlere burnunu sokan. (k.dili) burun; yüz, surat. snooty (A.B.D.), (k.dili) züppe, kendini beğenmiş. (k. dili) kestirmek, şekerleme yapmak; kısa uyku, şekerleme. horlamak; horultu, horlama. şnorkel. at gibi horuldamak; (k. dili) kahkahalarla gülmek; (argo) koklayarak esrar çekmek; öfke belirten ses; atın horuldaması; kahkaha; (argo) bir yudum içki. snorter horuldayan kimse; şiddetli fırtına; gürültülü patırtılı iş. (kaba) sümük; (argo) alçak herif. snotty (argo) kibirli, küstah; alçak, ciğeri beş para etmez; (kaba) sümüklü. hayvanın uzun burnu; böceklerde hortum; su borusunun ağızlığı; (aşağ.), (şaka) insan burnu. kar; kar gibi şey; kar yağışı; (argo) beyaz zehir, eroin; televizyon ekranında kar fırtınası gibi görünen beyaz lekeler; kar yağmak; karla kaplamak; (A.B.D.), (argo) kusur veya bilgisizliğini örtmek için abartmalı konuşmak. snow blindness kar körlüğü. snow bunting ispinoz; karkuşu, (zool.) Plectrophenax nivalis. snow job (argo) kandırıcı ve samimi olmayan konuşma. snow line dağda daimi kar sınırı. Snow White Pamuk Prenses. snow under karla kaplamak. be snowed in kardan mahsur kalmak. be snowed under çokluğundan kurtulamamak; çok farkla kaybetmek. It is snowing. Kar yağıyor. kar topu; kartopu, (bot.) Viburnum; kar topuna tutmak; artmak, çığ gibi büyümek. inci çiçeği. ispinoz; (argo) eroin veya kokain tiryakisi. kardan mahsur kalmış. kar yığıntısı. kardelen, (bot.) Galanthus nivalis. bir defada yağan kar miktarı. kar tanesi. kardan adam. kar arabası, motorlu kızak. kar temizleme makinası. demiryolunu çığdan korumak için yapılan siper. kar ayakkabısı; kar ayakkabısı ile karda yürümek. çığ. kar fırtınası, tipi. kar kıyafeti. kar gibi, bembeyaz. kar kurdu. karlı; kar gibi, beyaz. snowily karlı olarak. snowiness karlı oluş; beyazlık. (-bed,-bing) hiçe saymak, hakir görmek, küçümsemek; (den.) halat veya zincirle geminin yolunu kesip durdurmak; (den.) kastanyolaya vurarak zincirin akmasını durdurmak; hiçe sayma, hakir görme; (den.) birden durdurma (halat) küçük ve kalkık (burun) snub-nosed küçük ve kalkık burunlu. burunotu enfiye; enfiye çekmek. up to snuff (k. dili) umulduğu kadar; kurnaz, kolay aldanmaz, açıkgöz. mum fitilinin yanık ucunu kesmek; mum fitilinin yanık ucu. snuff out mum makası ile söndürmek; öldürmek. snuf fers mum makası. buruna çekmek; koklayarak anlamak; koklayarak muayene etmek; buruna çekme. enfiye kutusu. burnunu çekmek; sesli nefes almak; burnu tıkanmış gibi konuşmak; burnunu çekme; sesli nefes alma; burnundan konuşma. the snuffles (k. dili) nezle. enfiye gibi; enfiye çeken; pis kokan; huysuz, ters. snuffiness pis kokma; huysuzluk, terslik. (-ger, -gest) çok rahat ve sıcacık; üste oturan (giysi); sıkı (geçme); rahat etmek; kapalı yere sığınmak. snugdown (den.) fırtınaya karşı yelkenlide tedbir almak. snugly rahatça; sıkıca. snugness rahatlık; sıkılık. rahat yer. rahat etmek için bir yere sokulup sarınmak; sarınıp yatmak. (bağlaç), (ünlem), böyle, şöyle, öyle, bu suretle; bu kadar; şu kadar; bu veya şu sebepten; bu cihetle, bu münasebetle; pek âlâ, pek iyi; kadar, sanki; çok; pek çok; (bağlaç) şartı ile; müddetçe; bunun için; ve; (ünlem) Ya! demek ki; yeter, kâfi; Öyle mi? Tamam ! doğru. so far şimdiye kadar. So long (k. dili) Hoşça kalın ! so to speak sözde, güya, sözün gelişi. so that ta ki; şöyle ki. So what ? Ne fark eder? N'olucak yani! and so bunun gibi, böylece; neticede. and so on ve saire, ve diğerleri. an hour or so bir saat kadar. He said so. Öyle dedi. He was born blind and remained so all his life. Kör olarak doğdu ve hayat boyu öyle kaldı. It' not so. Yalandır. just so yerli yerinde. Let it be so. Öyle olsun. (müz.), (bak.) sol. filanca; (kaba söz yerine kullanılan söz) bilmem ne. (kıs.) south. ıslatma, ıslanma; ıslatılan şeyin çektiği sıvı miktarı. ıslatan şey; ıslatıcı yağmur. yünden yapılmış ve ıslaklığı çeken kısa bebek pantolonu. sabun; (A.B.D.), (argo) rüşvet; sabunlamak, sabun sürmek. soap bubble sabun köpüğü; süs. soap dish sabunluk. soap opera (A.B.D.), (k. dili) radyo veya televizyonda yayınlanan bir seri melodram. no soap (A.B.D.), (argo) imkânsız, katiyen; boş, verimsiz, faydasız. soft soap arapsabunu; (k. dili) yağcılık. sabun sandığı; sokakta nutuk çekenlerin üstüne çıktığı sandık. soap box derby (A.B.D.) çocukların kendi yaptıkları arabalarla yokuş aşağı yarışı. soapboxer (k. dili) sokakta nutuk çeken kimse. sabuntaşı. (çoğ.) sabun köpüğü. çöven, helvacıkökü, sabunotu, (bot.) Saponaria officinalis. sabunlu, sabun gibi; (argo) el etek öpen, yüzsuyu döken, yağcı; aşırı duygusal. soapily sabunlu olarak; yüzsuyu dökerek. soapiness sabunlu oluş. süzülerek yükselmek, süzülerek uçmak; hareket etmeden aynı seviyede uçmak; artmak, yükselmek; yücelmek; süzülerek yükselme veya uçuş. (-bed, -bing) içini çekerek ağlamak, hıçkırarak ağlamak, hüngür hüngür ağlamak; hıçkırır gibi ses çıkarmak; ağlama hıçkırığı. sob sister (A.B.D.), (argo) çok içli makaleler yazan kadın gazeteci. sob story (argo) göz yaşı döktüren kişisel hikâye. kendine hâkim, ölçülü, dengeli, ılımlı, temkinli, makul; ciddi, ağır başlı; içki etkisinde olmayan; gösterişsiz; dizginlemek; ayılmak, ayıltmak. sober down ciddileşmek, ciddileştirmek; uslanmak, uslandırmak, aklını başına getirmek. soberminded aklı başında, ölçülü, temkinli. sober up veya off ayılmak, aklı başına gelmek. a sober estimate makul ve üzerinde düşünülmüş hesap. soberly ölçülü, ılımlılıkla. soberness ağır başlılık; ayıklık. (k. dili) yüzü gülmeyen kimse, fazla ağır başlı kimse. itidal, ılımlılık, ağır başlılık, temkin; imsak. lakap. ortaçağda belirli bir meblâğ veya hizmete bedel olarak bir mülkü tasarruf hakkı. güya, sözde. futbol, ayaktopu. girgin, arkadaş canlısı; tatlı, nazik, tatlı dilli; hoş sohbet. sociability, sociableness hoş sohbetlik; toplum hayatından hoşlanma. sociably candan. toplumsal içtimai, sosyal; toplumda yeri olan, cemiyete ait; (bot.), (zool.) kütle halinde büyüyen veya yaşayan; sosyetik; sohbetli toplantı, sohbet meclisi. Social Democrat sosyal demokrat parti üyesi. social insurance sosyal sigorta. social intercourse sosyal ilişki. social register sosyeteye mensup kimselerin isimleri yazılı liste. social science sosyal bilim. social security sosyal sigorta. social service sosyal hizmet. social work sosyal görev. sociality tatlı huyluluk, hoş sohbetlik; girginlik. socially sosyal olarak, toplumsal bakımdan. sosyalizm, toplumculuk. sosyalist, toplumcu; sosyalizme ait. socialistic sosyalizme ait, toplumcu. socialistically sosyalizme meyilli olarak. (İng.) -ise kamulaştırmak, topluma mal etmek; sosyalleştirmek; toplum kurallarına uydurmak. socialization sosyalleştirme, sosyalizasyon; kamulaştırma. toplum, cemiyet; sosyete; halk, millet, kavim; arkadaşlık, dostluk; şirket, kurum, dernek; topluluk. society life sosyete hayatı. avoid the society of arkadaşlığından kaçınmak. leader of society toplum hayatında lider. polite society sosyete. sosyolojiye ait. sociologically sosyoloji yönünden. sosyolog, toplumbilimci. sosyoloji, toplumbilim. (çoğ.) socii) arkadaş; meslektaş, koldaş. (argo) yumruklamak; sille atmak; (argo) yumruk,darbe,sille. sock away (argo) (para) saklamak. socked in hava muhalefetinden dolayı kapalı (havaalanı) Sock it to him. (argo) Haydi bastır. (kıs.)a çorap, şoset. içine bir şey geçirilen delik veya oyuk; duy; duy priz; priz; yuva; yuva veya oyuk açmak. socket wrench yuvalı anahtar. light socket lamba duyu. wall socket duvar prizi. (mim.) direk veya duvar kaidesi, taban, destek. Sokrat'a ait; Sokrat'ın felsefesine ait. Socratic method Sokrat usulüne göre sorulara cevap vermek suretiyle karşılıklı konuşma tarzı. (-ded, -ding) çim; çimen parçası; çimen parçaları ile kaplamak. under the sod mezarda. the Old Sod İrlanda. soda; karbonat, sodyum bikarbonat; çamaşır sodası; sodyum hidroksit; gazoz; maden sodası; dondurmalı ve sodalı bir içecek. soda ash karbonat, nötür sodyum karbonat. soda cracker tuzlu bisküvi. soda fountain büfe, hafif yemekler veren lokanta. soda water gazoz; maden sodası. washing soda çamaşır sodası. arkadaşlık; cemiyet; (Kat.) hayır cemiyeti. iyice ıslanmış, sırılsıklam; hamur gibi (ekmek); anlamsız, donuk; ayyaş suratlı; iyice ıslatmak veya ıslanmak; donuklaştırmak. (kim.) sodyum. sodium bicarbonate karbonat, sodyum bikarbonat. sodium carbonate adi soda. sodium hydroxide sodyum hidroksit. sodium nitrate Şili güherçilesi, sodyum nitrat. sodium silicate cam suyu. Tevrat'ın ilk kitabında bahsedilen kötülüğü ile meşhur Sodom şehri. Sodomite Sodomlu; (k. h.) homoseksuel erkek, ibne, kulampara. sodomitic(al) homoseksüelliğe ait. sodomy cinsel sapıklık, livata; homoseksüellik, kulamparacılık, oğlancılık. herhangi, her ne, her. sedir, kanepe. (mim.) kemer, balkon veya merdivenin alt yüzü; taban. Sofya. yumuşak; mülâyim, tatlı, nazik, uysal, latif; sakin, asude; yufka yürekli; zayıf, ince, narin, dayanıksız; hafif; (ask.) korumasız; (kim.) bakterilerle ayrışabilen; (İng.), (leh.) nemli, ılık (hava); yumuşak şey; yumuşaklık; (k. dili) ahmak kimse; yavaşça. soft art süreksiz sanat. soft coal adi madenkömürü. soft drink alkolsüz içki, içecek. soft drug alışkanlık kazandırmayan ilâç. soft goods dokuma, mensucat. soft landing yumuşak iniş. soft palate (anat.) yumuşak damak. soft pedal piyanonun sesini yumuşatmak için kullanılan pedal. soft sell (A.B.D.), (k. dili) baskı yapmadan ikna etme. soft soap arapsabunu, yumuşak sabun; (k. dili) yağcılık, dalkavukluk. soft water tatlı su, içinde maden tuzu bulunmayan su. softish yumuşakça. softly yavaş yavaş; tatlılıkla. softness yumuşaklık. softy aşırı duygusal kimse; hanım evlâdı. az pişmiş, rafadan (yumurta) yumuşak kabuklu (yengeç, kaplumbağa); ılımlı. (k. dili) yağlamak, ayartmak. tatlı dilli. tatlı sesli (çalgı) tatlı sesli. (T.) softa. bir çeşit beysbol; bu oyunda kullanılan top. yumuşatmak, mülâyimleştirmek, gevşetmek; teskin etmek, yatıştırmak; yumuşamak, mülâyimleşmek; yatışmak. softening of the brain (tıb.) beyin zarının yumuşaması, (colloq.) beyin sulanması. yumuşak kalpli, yufka yürekli, merhametli. kompütöre verilen plan, program ve belletmeler. çam; tahtası yumuşak olan ağaç. iyice ıslanmış, sırsıklam; ağır. sogginess sırsıklam bir halde olma. (Fr.) sözde. (Fr.) bakımlı, iyi giyinmiş, (colloq.) iki dirhem bir çekirdek. toprak; ülke; gelişme ortamı, yuva. alluvial soil aluvyonlu toprak. one' native soil ana vatan. poor soil verimsiz toprak. rich soil verimli toprak. kirletmek, lekelemek; namusuna leke sürmek; kirlenmek, lekelenmek; leke, kir; çirkef, pislik, çöp; gübre. hayvanları taze otla beslemek, semirtmek. yeşillik, yeşil ot (yem olarak) suvare, gece toplantısı. soya fasulyesi. kalmak, geçici olarak kalmak, misafir olmak; konukluk, misafir olarak kalma. sojourner misafir, konuk. güneş; eski Romalıların güneş tanrısı. (kim.) koloidal eriyik, koloit. (müz.) sol noktası, gamda beşinci nota. gam notalarını sesle vermek; notaların isimleri. (bak.) solus. teselli, teselli sebebi; teselli etmek, kederini hafifletmek. sümsük kuşu, (zool.) Sulidae. güneşle ilgili; güneşe göre hesaplanan; güneş etkisiyle meydana gelen, şemsi. solar eclipse güneş tutulması, gün tutulması, küsuf. solar month ay. solar plexus (anat.) güneş sinirağı; (k. dili) karın boşluğu. solar spectrum güneş tayfı. solar spots güneşin üzerinde görülen lekeler, solar system (astr.) güneş sistemi. solar wind güneşten çıkan yüklü zerrelerin cereyanı. solar year şemsi yıl, güneş yılı. güneş banyosu yapılan etrafı camla çevrili yer, solaryum. güneş ışığına maruz bırakmak; (foto.) klişeyi güneş ışığına fazla maruz bırakarak bozmak. solarization güneş ışınlarının etkisi; (foto.) klişeyi güneşe fazla maruz bırakarak bozma. (çoğ.) -tia) tazminat. (bak.) sell. lehim; yapıştırıcı madde; lehimlemek; yapıştırmak. soldering iron havya. asker, nefer, er; karınca yuvasının bekçiliğini yapan iri karınca; askerlik yapmak; (k. dili) işten kaçınmak, çalışır görünmek, kaytarmak. soldier of fortune bir çıkar veya macera için askerlik yapan kimse. an old soldier eski asker; tecrübeli ve bilgili adam. every inch a soldier sapına kadar asker. tin soldier oyuncak asker. soldierlike askere yakışır, askerce. soldierly asker gibi, askercesine. askerler, asker sınıfı; askerlik. (çoğ.) -di) eski bir İtalyan parası. taban, ayak veya ayakkabı tabanı; ayakkabıya pençe vurmak. sole leather taban köselesi. dilbalığı, (zool.) Solea vulgaris. tek, yalnız, biricik, yegâne, başlı başına; (huk.) evlenmemiş, bekâr. solely yalnız, ancak, sadece. dilbilgisi kurallarının dışına çıkma; deyim hatası; aykırı tutum veya davranış. ağır başlı, vakur; heybetli; ciddi; kutsal veya aziz tutulan; dinsel, dini törenle yerine getirilen; resmi, kanuna uygun. solemnly ciddiyet ve vakarla. ağır başlılık, vakar; ciddiyet; kutlama töreni; dini tören; heybet; heybet verici şey; (huk.) resmiyet. (İng.) -nise resmen icra etmek; resmi ayin yapmak. solemnization resmen icra. (elek.) solenoit, sarmal bobin. (mak.) taban levhası. (jeol.) kükürt benzeri gazlar yayan volkan ağzı; püskürme. (çoğ.) -gi) (müz.) solfej. rica etmek, rica ederek istemek, rica ederek davet etmek; yalvarmak, kışkırtmak, tahrik etmek, teşvik etmek. solicitation isteme, talep, rica; davet, tahrik. rica eden kimse, aracı; devlet dairesinde hukuk müşaviri; (İng.) davavekili. Solicitor General başsavcı, müddeiumumi. meraklı, endişeli, vesveseli; istekli, arzulu. solicitously merakla, endişe ile. solicitousness meraklılık, endişelilik. merak, kuruntu, vesvese; arzu, iştiyak; endişe konusu olan şey, dert. katı; sağlam; som; pek, sıkı, yoğun; kesiksiz; bütün, tam; gerçek; birleşik; üç boyutlu; güvenilir, devamlı, kesintisiz, fasılasız; katı madde; üç boyutluluk. solid comfort ciddi ve sürekli rahat. solid food katı yiyecek. solid geometry uzay geometri. solid measure katı cisimlere mahsus ölçü birimi, oylum ölçüleri. a solid hour tam bir saat. a solid man sağlam adam. be solid for ittifakla bir kimsenin tarafını tutmak. solidity katılık; metanet, kuvvet, sağlamlık. solidly oy birliğiyle, ittifakla; sağlam. solidness katılık; sağlamlık. transistorlu; radyo tüpü olmayan. solid-state physics katı maddelerle uğraşan fizik dalı. dayanışma, tesanüt, birlik. katılaştırma; mücessem şekil verme. katılaştırmak, katılaşmak; tahkim etmek, kuvvetlendirmek. (çoğ.) -di) (Lat.) Bizans İmparatorluğunda altın sikke; taksim işareti. (ilah.) halas için yalnız imanın kafi olduğuna inanan (kimse) kendi kendine konuşma. soliloquize kendi kendine konuşmak. (fels.) tekbencilik, solipsizm. solipsist tekbenci kimse. tek taş mücevher; tek başına oynanılan kağıt oyunu. yalnız, münferit; ıssız, tenha; kasvetli; tek, bir; tek başına; münzevi kimse. solitary confinement hücre hapsi. yalnızlık, tek başına olma; ıssız yer, tenha yer. ortaçağda zırhı tamamlayan esnek çelik ayakkabı. (müz.) solfej, solfej yapma. (çoğ.)--li) solo; iskambilde iki veya üç ortağa karşı tek başına oynanan oyun; (müz.) tek ses veya çalgı için, solo; tek başına uçak kullanmak (ilk olarak) soloist solist. Hazreti Süleyman. solomonic Hazreti Süleyman gibi dirayetli, hikmet sahibi. mührü Süleyman, (bot.) Polygonatum. (Yu.) tar. Atinalı kanun koyucusu Solon; dirayetle, kanun yapan kimse. (astr.) gündönümü, gün durumu. summer solstice yaz gündönümü. winter solstice kış gündönümü. solsti'tial gündönümüne ait. eritilebilir, halledilebilir; çözülebilir, halli mümkün. solubility, solubleness erime kabiliyeti. ( (dişil.) sola (Lat.) yalnız (özellikle sahnede yalnız bulunan oyuncu) (kim.) erir madde. eriyik; erime, hal; mahlul; çare, çözüm; izah, halletme; (tıb.) bir hastalığın kriz devresi veya nihayeti; (huk.) borcun tesviyesi; (mat.) çözüm. halletmek, çözmek, cevabını bulmak; (huk.) tesviye etmek. solvability çözülebilirlik. solvable hallolunur, çözülür; erir. bütün borçlarını ödemeye muktedir; eritici; çözücü; çözümleyici şey; eritici sıvı. solvency bütün borçlarını ödeme iktidarı. (çoğ.) -mata) gövde, soma. Somali. (biyol.) gövdesel. (önek) gövde. somatoloji, insan vücudunu inceleyen ilim dalı; antropolojinin insanın fizik yapısı ile ilgilenen dalı. somatologic(al) somatoloji ile ilgili. koyu, karanlık, loş; kasvetli, can sıkıcı, sıkıntılı. somberly loşça; kasvetle. somberness loşluk, kasvetlilik. geniş kenarlı şapka, sombrero. (zam.) bazı; bir; birtakım; birkaç, biraz, bir miktar, bir hayli, epeyce; (A.B.D.), (k. dili) hatırı sayılır; yaklaşık olarak, takriben; (zam.) bazı. (sonek) cisim: chromosome. (sonek) -ci, -ce: quarrelsome. (zam.), biri, birisi, bir kimse; hatırı sayılır kimse, büyük şahsiyet. (A.B.D.), (k.dili) bir gün. bir yolunu bulup, her nasılsa. somehow or other her nasıl olursa olsun. (zam.), birisi; bir kimse. (k.dili) bir yere, bir yerde. taklak, perende; taklak atmak, perende atmak. bir şey; bir parça şey; olağanüstü bir şey; falan. eski, sabık; bir zaman, ilerde, evvelce. bazen, ara sıra. bir yolunu bulup. biraz, bir dereceye kadar; bir parça, bir şey; önemli kimse veya şey. bir yere, bir yerde; bir yer. bir yönde. in somewise bir noktada. uyur gezerlik. somnambulate uykuda gezmek. somnambulation uykuda gezme. somnambulist uyurgezer kimse. somnambulistic uykuda gezer gibi. uyku getirici, uyutucu; uyuşturucu. sayıklama, uykuda konuşma; sayıklanan sözler. uyku basması, uykulu hal, ağırlık. uykusu gelmiş, uyku basmış; uyku getiren. somnolently uyku getirecek şekilde. oğul, erkek evlât, çocuk, evlât; (b. h.) Hazreti İsa. son of a bitch, (kıs.) o.b. (kaba) it oğlu it, kancık, piç oğlu piç. son of a gun it kırıntısı; Hay Allah ! damat. ses veren, sesli; (dilb.) ünlü. deniz radarı, sonar. (müz.) sonat. (müz.) sonatcık, sonatin. şarkı, yır, türkü, ır, nağme; lirik şiir; şiir, destan; (fig.) nakarat; cüzi şey, ucuz fiyat. song and dance (tiyatro) şarkılı kısa oyun; (A.B.D.), (k.dili) uydurma mazeret veya bahane; (A.B.D.), (k.dili) saçma, boş laf. Song of Solomon veya Song of Songs Eski Ahitte bir kitabın ismi, Neşideler Neşidesi. song sparrow ötücü bir cins serçe, (zool.) Melospiza melodia. for a song çok ucuza, yok pahasına. ötücü kuş. şarkı kitabı. şarkıcı, okuyucu, hanende; ötücü kuş; şair; halk şarkıları kitabı. songstress şarkıcı kadın. sesle ilgili; hızı sese yaklaşan. sonic barrier ses duvarı. sonic boom ses duvarını aşan bir uçağın sebep olduğu patlama sesi. ses çıkaran, sesli. (edeb.) sone; sone şeklinde şiir yazmak. sonneteer sone yazan şair; sone yazmak. (k. dili) oğlum, evladım, yavrum. ses ölçen cihaz, sonometre. (dilb.) selenli ses. seslilik; ses dolgunluğu veya yüksekliği. sesli, ses veren, sedalı; yüksek ses çıkaran; tınlayan, yankılı; etkili, üstün (ses, dil veya terim) sonorousness dolgun seslilik. sonorously dolgun sesle. oğulluk sıfatı. hemen, şimdi, derhal, çok geçmeden; çabuk, süratle; kolayca, kolaylıkla; tercihen. sooner or later er geç. as soon as derhal, hemen. I would as soon go as not. Bana göre gitmekle gitmemek birdir. Gitsem de bir, gitmesem de. no sooner than olur olmaz. (A.B.D.), (argo) vaktinden önce davranıp en gözde hazine arsasına ucuza konan kimse. is, kurum; ise bulaştırmak. (eski) gerçek, hakikat, doğruluk; gerçek, doğru; yatıştırıcı; pürüzsüz. in sooth hakikatte, gerçekte. yatıştırmak, teskin etmek, yumuşatmak; rahat ettirmek, mülâyimleştirmek, hafifleştirmek. soothing yatıştırıcı. soothingly yatıştırıcı bir şekilde. (eski) gerçek, hakiki; hakikatli, sadık. (-said, -saying) gaipten haber vermek, geleceği söylemek. soothsaying kehanet, falcılık. kâhin, gaipten haber veren kimse. isli, kurumlu. sootiness islilik. (-ped, -ping) sıvıda yumuşatılmış şey; tirit; yatıştırıcı şey; sus payı, susmalık; sıvıya batırmak, banmak; iyice ıslatmak; ıslanmak, içine geçmek (yağmur) sop up emmek. (kıs.) soprano. sofizm, bilgicilik, safsata. sofist; (k. h.) safsatacı kimse, yalan sözlerle başkalarını ikna etmeye çalışan kimse. sofist; (İng.) bazı üniversitelerde ikinci veya üçüncü sınıf öğrencisi. sofistçe, safsata kabilinden; sofistlerin sanat veya yöntemleri. sophistically sofistçe davranışlarla. sophisticalness sofistlik taslama. masumluğunu kaybettirmek; tecrübelendirmek; (nad.) hile ve safsata karıştırmak; aydınlaştırmak; hile ve safsata öğreterek ahlâkını bozmak. sophisticated bilgiç olan, kültürlü, görmüş geçirmiş; incelikli; bilmiş; karmaşık; ileri, teferruatlı (teçhizat); ukalâ, çokbilmiş; yapmacık, suni. sophistication incelikli düşünce veya davranışlar; karmaşıklık; çok bilmişlik. safsata, yanıltmaca; sofistlik. Sofokles. (A.B.D.) lise ve üniversitede ikinci sınıf talebesi. sophomor'ic(al) ikinci sınıf talebesine ait; bilgiçlik taslayan; pişmemiş, toy; üslup ve davranışlarında aşırılığa kaçan. eskiden İran hükümdarı. uyku getiren, uyutucu. soporiferousness uyku getirici durum. uyku getiren, uyutucu (ilâç) tirit gibi; sırsıklam, çok ıslanmış; yağmurlu; (İng.), (argo) aşırı duygusal. sopranodan daha tiz sesli alet. (çoğ.)- -ni) (müz.) soprano; sopranoya ait. üvez, (bot.) Pirus sorbus. emdirici. büyücü, sihirbaz. sorceress büyücü kadın. sorcery büyü, sihir; büyücülük. kirli, pis; alçak, sefil; çıkarcı, paragöz; (zool.) çamur renkli. sordidly alçakça, sefilâne; hasisçe. sordidness pislik, alçaklık, sefillik; hasislik, pintilik. (müz.) çalgının sesini kısmaya mahsus cihaz, sordin. dokununca acıyan; çok hassas; kederli, müteessir, mustarip; (k. dili) kızgın, sinirli; şiddetli, aşırı, âcil; sinirlendirici, çıldırtıcı; yara; acıyan yer; acı veren şey; (eski) şiddetle, fena sürette. sore spot, sore subject nazik konu. sore throat boğaz ağrısı. You're a (sig.)ht for sore eyes! Gözümüzü gönlümüzü açtınız. sore'ly fena surette; çok, pek çok, şiddetle. soreness acılık. (A.B.D.), (argo) yenilgiyi hazmedemeyen kimse, kinci kimse. süpürgedarısı, (bot.) Sorghum. (man.) zincirleme kıyas. özellikle üniversitelerde kızlar birliği. (bot.) dut veya ananas gibi birçok çiçeklerden hâsıl olan bileşik meyva. kırmızımsı kahverengi, kızıl doru, kula (at donu); üç yaşında erkek geyik. kuzukulağı, (bot.) Rumex acetosa. sheep sorrel küçük kuzukulağı, (bot.) Rumex acetosella. keder, elem, esef hüzün, gam, üzüntü; nedamet, pişmanlık; dert, keder verici şey; kederlenmek, esef etmek, ıstırap çekmek; matem tutmak. kederli, elemli, hazin, keder verici. sorrowfully hazin bir şekilde, elemle. sorrowfulness hüzün, keder, elem. üzgün, kederli, hüzünlü, gamlı; üzücü, elemli; kasvetli; pişman; acı, müteessif. He made a sorry spectacle of himself. Kendi kendini rezil etti. I feel sorry for her. Ona acıyorum. I'm sorry, but I can't come. Özür dilerim, gelemem. She was sorry she hadn't done her lessons. Derslerini yapmadığına pişman oldu. sorrily hüzünle. sorriness hüzün, üzgünlük, kederlilik. çeşit, tür, nevi; usul, yol, tarz; soy, tabiat. sort of (k. dili) oldukça. after a sort bir dereceye kadar. in some sort bir derecede. of sorts sıradan. out of sorts (k. dili) rahatsız, keyifsiz; gücenik, dargın, küskün. ayırmak, ayıklamak, sınıflandırmak; birlik olmak. sortable sınıflandırılabilir. Norveç parlamentosu. (ask.) yarma hareketi, huruç. kura ile fala bakma, falcılık. (çoğ.) -ri) (bot.) eğrelti otu yaprakları arkasındaki tohum kümesi. SOS (eskiden tehlike halinde özellikle gemiler tarafından telsizle verilen imdat sinyali) iyice ıslatmak, sırılsıklam etmek; suda bırakıp ıslatmak;("up" veya "in" ile) emmek veya içine çekmek; içine girmek; ("up" ile), (colloq.) (bir bilimi) yutmak; ıslanmak; içine geçmek; (k. dili) (fazla içki) içmek; (A.B.D.), (argo) kazıklamak; (A.B.D.), (argo) yumruklamak; ıslanma, ıslatma; içinde bir şey ıslatılan sıvı; (argo) ayyaş kimse. soaking ıslatan, ıslatıcı. vasat, sıradan, ne iyi ne kötü; şöyle böyle, orta karar. (müz.) uzatarak çalma veya söyleme tarzı. bekri kimse, ayyaş kimse. (leh.) inatçı, direngen. (ilah.) Hazreti İsa'ya itikat ederek kurtulma doktrini. soteriologic(al) bu doktrine ait. (astr.) Büyük köpek yıldızına aitç Sothic year eski Mısır hesabına göre 365 gün 6 saatlik güneş yılı. sarhoş, küfelik; ayyaş; alık, salak. sottishly ayyaşça. sottishness ayyaşlık. alçak sesle, kendi kendine. eski bir ufak Fransız parası. I don't have a sou. Beş param yok. (Fr.) operet ve güldürülerde oynak hizmetçi kız rolündeki oyuncu, subret; hoppa genç kadın. siyah çin çayı. içi boş, şişirilerek pişirilmiş; (ahçı.) sufle. (tıb.) vücudun bazı organlarında aletle işitilen hırıltı. uğultu; uğuldamak. (bak.) seek. ruh, can; zenci müziğinin uyandırdığı heyecan veya his; (fels.) tin; hissiyat, maneviyat; öz, nüve; kök, temel; canlılık; şahıs, kişi, kimse. soul brother (A.B.D.) zenci soydaş. soul food (A.B.D.) Güneyli zencilere özgü yemek. kendi kendini inceleme, kendine eğilme. duygulu, hisli, anlamlı, manalı. soulfully duygulu bir şekilde. soulfulness duygululuk, hislilik. ruhsuz, hissiz, duygusuz, cansız. ses, seda, avaz; ima, anlam, mesaj; gürültü, şamata; ses erimi; ses çıkarmak, ses vermek; yüksek sesle ilân etmek; gibi görünmek; çalınmak, ötmek; ses çıkarttırmak, çalmak, öttürmek; açıkça övmek, herkesin içinde methetmek; (tıb.) ses çıkarttırarak muayene etmek. sound and light açık havada tarihi konulu gösteri. sound barrier ses duvarı. sound effects (tiyatro, radyo) efekt, konuşma seslerinin dışındaki sesler. sound film sesli sinema filmi. sound off (colloq.) kükremek. sound track sinema filminde ses yolu. sound wave ses dalgası. within sound ses işitilebilecek mesafede. soundless sessiz, sedasız. sağlam, kusursuz; sıhhatli, salim, esen; emin, emniyetli; doğru, sahih; iyi, tam; mükemmel; derin (uyku); geçerli, kanuni, sağlam; derin derin. soundly derin derin (uyku); mükemmelen; tamamen. soundness sağlamlık, sıhhat; doğruluk, geçerlik. geniş boğaz; solungaç. iskandil etmek, derinliğini yoklamak; bir kimsenin fikrini anlamaya çalışmak; (tıb.) sonda ile muayene etmek; çok derine dalmak; mil, sonda. sounding board keman gövdesi gibi sesi aksettirme vasıtası; ses yansıtıcısı; tasarlanan şeyin etkisini ölçmek için denenen kimse. ses veren cihaz; telgraf alıcısı; iskandil; mil, sonda. iskandil etme, derinliğini yoklama, sondaj; (çoğ.) iskandil edilen suyun derinliği. sounding line iskandil ipi veya teli. ses geçirmez, ses vermez; ses geçirmez hale koymak. çorba; et suyu; (kim.) temel elemanların karışımı; (foto.) banyo eczası; (argo) yoğun sis; (A.B.D.), (argo) nitrogliserin. soup kitchen fakirlere parasız çorba dağıtılan mutfak, imaret. soup ticket parasız çorba almak için vesika. soup up (A.B.D.), (argo) (otomobil motorunu) güçlendirmek. from soup to nuts mükellef, iğneden ipliğe. in the soup (argo) başı dertte, sıkıntıya düşmüş. pea soup bezelye çorbası; koyu sis. soup'y çorba gibi sulu; duygusal. (Fr.) bir nebze, bir tadımlık. ekşi; ters, huysuz, hırçın, titiz; (eski) tatsız; asitli (toprak); acı, acıklı; ekşitmek, ekşimek; kesilmek, bozulmak; ekşi şey; ekşi içki; asit mahlülü ile yıkama. sour cherry vişne. sour cream ekşi krema, smetane. sour grapes ulaşılamayan şeye pis deme (Kedi ulaşamadığı ciğere pis der) go sour ekşimek; değerini kaybetmek, kötüye gitmek, bozulmak. sour'ish ekşice, mayhoş. sourly tersçe. sourness ekşilik; terslik. kaynak, menşe, köken; pınar, pınar başı, kaynak, memba; asıl, sebep, esas. (bak.) sordine. maya olarak kullanılan ekşi hamur; (argo) Alaska'da altın arayıcısı. (argo) mızmız kimse. salamura; salamura turşusu; salamuraya bastırma; (argo) ayyaş kimse; tuzlamak, salamuraya bastırmak; sulu bir şeye batırıp çıkarmak, ıslatmak; (argo) kafayı çekmek, sarhoş olmak. (eski), üstüne çullanmak; atmaca gibi üstüne atılmak; çullanma, üstüne atılma; baş aşağı hızla inerek, pike yaparak, dalarak. (Fr.) sutaşı, suyolu, harç, işlemeli kenar şeridi. papaz cüppesi. güney, cenup, kıble yönü; güney memleketi; b.h. ("the" ile) (A.B.D.)'nin güneydoğu eyaletleri; güneysel, cenubi, güneyden gelen; güneye doğru; güneyde; güneye yönelmek, güney tarafına dönmek. south by east kıble kerte keşişleme. south by west kıble kerte lodos. due south tam güneye doğru. Güney Afrika Cumhuriyeti. Güney Amerika. Güney Çin Denizi. Güney Adası. Okyanusya. Güney Pasifik Okyanusu. Güney Vietnam. Güney Yemen. güney güneydoğu. güney güneybatı. güneye yönelen. güneydoğu, keşişleme; keşişlemeye doğru. southeasterly keşişlemeye doğru; keşişlemeden (esen) southeastern keşişleme yönünde olan. (den.) keşişleme rüzgârı veya fırtınası. keşişleme yönünde. güney fırtınası. güneye doğru olan; kıble tarafından veya kıbleye doğru. güneysel, cenubi, güneyden gelen veya güneye ait. southern lights güney yarımkürede geceleri gökyüzünde görülen renkli ışıklar. Güneyli; (A.B.D.)'nin güneydoğu eyaletlerinden olan kimse. en güneyde olan. kara pelin, (bot.) Artemisia abrotanum; kafuriye, (bot.) Artemisia arborea. güneye doğru mesafe. güney bölgesi. (k. dili) solak oyuncu; solak. (İskoç.) güneyli; b.h. Güneyli, İngiliz. güneye doğru. güneybatı, lodos yönü; lodosa doğru; lodostan esen; lodostan veya lodosa doğru. southwester şiddetli lodos rüzgârı; geniş kenarlı gemici şapkası. southwesterly lodostan veya lodosa doğru. southwestern lodos tarafında olan. southwestward(ly) lodosa doğru veya karşı. Güney-batı Afrika, Namibia. yadigâr hatıra, andaç. (bak.) southwester. âlâ, en yüksek; şahane; mutlak, bağımsız, müstakil; hükümdarca; çok tesirli (ilâç); hükümdar, kral, imparator; altın ingiliz lirası. sovereignly mutlak surette; hâkimane. egemenlik, hâkimiyet, hükümranlık. meclis, idare meclisi; Sovyet Rusya'da idare meclisi, Sovyet; (b. h.) Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliğine ait. Soviet Russia Sovyet Rusya. Soviet Union Sovyetler Birliği. dişi domuz; (mad.) erimiş maden oluğu; bu olukta yapılan maden külçesi. sow thistle eşek marulu, (bot.) Sonchus oleraceus. (-ed, -ed veya sown) tohum ekmek, tohum saçmak; yaymak, saçmak, neşretmek. sow one' wild oats gençlikte çılgınlıklar yapmak, başında kavak yelleri esmek. tavşankulağı, siklamen, buhurumeryem, (bot.) Cyclamen europaeum. (çoğ.) şosetler. soya; bu fasulyeden yapılan sos. soya, (bot.) Glycine max. (kıs.) Spain, Spaniard. (kıs.) special, species, spelling. maden suyu kaynağı, ılıca, kaplıca. aralık koymak, fasıla bırakmak; aralıklara bölmek. yer, alan, meydan; mesafe, aralık, fasıla; müddet; feza, uzay; (matb.) espas, iki kelime arasını açmak için kullanılan maden parçası; (müz.) ara; (mat.) uzam, vusat. space bar (daktiloda) aralık tuşu, espas tuşu, atlama tuşu. space heater (A.B.D.) soba. space platform, space station suni uydu. space probe uzaydan bilgi gönderen uydu. yer-zaman ilintisi, dört boyutlu sürekli dizi. uzay yoluyle taşınan. (argo) uyuşturucu madde tesirinde olan. roket alanı. uzay gemisi. aralıklarla düzenleme; espas, aralık. geniş, vâsi, engin, açık, mesafeli; bol, ferah. spaciously geniş bir şekilde, mesafe bırakarak. spaciousness genişlik, açıklık, vüsat. çatlakları doldurmada kullanılan alçı. bahçıvan beli; ayıbalığını parçalamak için kullanılan büyük bıçak; (ask.) top arabasının arka tarafında bulunan ve top atılınca geri tepmesine mâni olan kazma şeklindeki demir, mahmuz; bellemek, bel ile kazmak. call a spade a spade açıkça söylemek, isim vererek söylemek. iskambilde maça. bel işi; hazırlık işi. (bot.) çomak durumu kabilinden; parlak kahverengi. (çoğ.) -dices) (bot.) çomak (çiçekdurumu) ince makarna, spageti; (radyo) tel izolasyonu olarak kullanılan ince plastik boru. (T.) sipahi. İspanya. (eski), (bak.) speak. ufak taş parçası; kıymık: parçalamak, kıymak; parçalanmak. (İrl.) çapkın delikanlı. (-ned, -ning) karış; an, (kıs.)a süre; süre; kemer veya köprünün ayakları arasındaki açıklık; karışlamak, karış ile ölçmek; bir yandan bir yana uzanmak. (den.) halat, zincir; çifte koşulmuş at veya öküz; bağlamak, bukağılamak. (mim.) üçgen şeklinde kemer üstü dolgusu; posta pulu köşesindeki üçgen süs . ABD, kdili. dosdoğru, tam üstüne tam hedefine pul, payet, madeni pul; pullarla süslemek (elbise); madeni pul gibi pırıldamak ispanyol uzun tüylü ve uzun sarkık kulaklı köpek, spanyel; yaltaklanan kimse. ispanyol, İspanya'ya veya İspanyolca'ya ait; İspanyolca. the Spanish İspanya halkı. Spanish brown topraktan yapılan kahverengi bir boya. Spanish chestnut kestane. Spanish fly ispanya sineği, (zool.) Lytta vesicatoria; kuduzböceği, (zool.) Cantharis Spanish Main eskiden Orinoko Irmağından Panama diline kadar olan Güney Amerika sahili; şimdi Karayipler Denizi'nin güneyi veya bütünü. kıçına şaplak atmak, dövmek; çabuk gitmek, hızla gitmek; şaplak (bilhassa kısa) şaplak atan kimse; iri yarı kimse veya şey; (den.) randa yelkeni spanker boom (den.) randanın bombası veya sereni. çabuk koşan: kuvvetli, şiddetli (rüzgâr); (İng.) (k. dili) iriyarı; ala; iri, çok; (çocuğun kıçına) şaplak atma. brand spanking new gıcır gıcır, yepyeni. karışla ölçen kimse veya alet; (İng.) vida somunu anahtarı, ingiliz anahtarı. (leh.) yepyeni, gıcır gıcır. balık sırtı dam, adi çatı. değişik kalınlıkta tabakalarla kaplı ilâç tanecikleri bulunan kapsül. (red, ring) (den.) ağaç çubuk, seren, direk: uçak kanadı ana kirişi. seren veya direk takmak. spar deck kontra güverte. (min.) ispat. (red, ring) boks yapmak; ağız kavgası etmek, atışmak, dalaşmak; horoz gibi dövüşmek: boks maçı. sparring partner boksta idman arkadaşı. kundura veya çizme ökçesine çakılan ufak başsız çivi. yedek, ihtiyat az, kıt dar, kısa, eksik; cimri, eli sıkı; sıska, arık, zayıf; fazla, artan, serbest. yedek parça; bowling oyununda iki top atışı ile kukaların hepsini düşürme. spare cash ihtiyat akçesi. spare parts yedek parçalar spare time boş vakit. sparely sıskaca; az olarak. spareness zayıflık; azlık. kıymamak, canını bağışlamak, öldürmemek; kurtarmak; idareli kullanmak; idare yoluna gitmek; esirgemek; vermek; onsuz olmak veya yapmak, onsuz işini çevirmek. az etli domuz pirzolası. dağıtmak, serpmek; serpme. sparger biracılıkta kullanılan serpme aleti. idareli, tedbirli; merhametli, vicdanlı. sparingly tedbirli olarak sparingness tedbir, ihtiyat, idare. kıvılcım, çakım, çakın, şerare; elektrik kıvılcımı; elmas; belirti; canlılık; kıvılcım saçmak; harekete geçirmek, teşvik etmek, kışkırtmak. spark arrester kıvılcım kafesi; elektrik kıvılcımlarını önleyen cihaz. spark coil (elek.) endüksiyon bobini, kıvılcım bobini. spark gap (oto.) buji tırnak aralığı. spark plus (oto.) buji. yakışıklı delikanlı; civelek kız: (erkek) sevgili; sinirli kimse; flört etmek. sparkish hoppa, havalı, civelek; gösterişli, iyi giyimli. kıvılcımlar saçmak; pırıldamak; köpürmek, köpük köpük olmak (şarap); kıvılcım; pırıltı; şaşaa. sparkler pırıldayan eylayan mücevher; şahsiyeti ve canlılığıyle göze batan kimse, parlak şahsiyet. parlayan, pırıldayan; canlı; köpüklü. sparklingly pırıldayarak. sparklingness parlaklık. kışkırtmak; canlandırmak, harekete geçirmek. vapurda radyo teknisyeni. serçe, (zool.) Passer domesticus; serçeye benzer kuş. sparrow hawk atmaca, (zool.) Accipiternisus. English sparrow, house sparrow serçe, (zool.) Passer domesticus. rock sparrow kayalık serçesi, (zool.) Petronia petronia Spanish sparrow bataklık serçesi, (zool.) Passer hispaniolensis. (leh.) kuşkonmaz. (min.) ispatik, ispatlı. seyrek, dağınık, sık olmayan. sparsely seyrek seyrek . sparseness seyreklik. sparsity seyreklik, kıtlık. Spartalı; Spartalı gibi, güçlüklere dayanan, yılmaz. (tıb.) spazm, sinir kasılması, ıspazmos: birden gelip geçen heyecan veya gayret. (tıb.) ıspazmoz kabilinden; ara sıra ve birdenbire vaki olan, birden gelip geçen. spasmodical spazmodik; birdenbire gelip geçen. spasmodically spazmodik olarak; birdenbire gelip geçerek . (tıb.) ıspazmozlu; ıspazmozlu felci olan kimse. (gen.) (çoğ.) (kıs.)a tozluk, getir. (bak.) spit. (ted, ting) istiridye yumurtası; yumurta dökmek (istiridye) (ted, ting) şamar, sille: şaplak; ağız dalaşı; yağmur şakırdaması; sille vurmak; ağız kavgası etmek, atışmak, dalaşmak; şakırdamak (yağmur) (İng.) sel; şiddetli sağanak; denizde görülen su hortumu. spate of words ansızın içini dökme, konuşarak boşanma. (bot.) yen, spat, brakte, bürgü. . (min.) ispat taşma benzer, ispatik. uzamsal; uzaysal. serpmek, sıçratmak: çamurlamak; iftira etmek, şerefini lekelemek, çamur atmak; serpme, sıçratma; pıtırtı; çamur lekesi, zifos. (gen.) (çoğ.) çamura karşı giyilen uzun tozluk, çamurluk. sarı nilüfer, (bot.) Nymphaea advena. mablak, spatula; (tıb.) dilbasan. spatula şeklindeki, kaşık biçimindeki. (bayt.) at ayağının oynak yerinin şişmesi. spavined oynak yeri şişmiş (at ayağı) yumurta dökmek (balık); meydana getirmek, ,çıkarmak; iç balık yumurtası; hayvan yavrusu; hasılat, sonuç; istiridye yumurtası; ufak balık; (bot.) mantar tohumu. dişi hayvanı kısır etmek. (spoke, (eski) spake: spoken) konuşmak, söz söylemek, konuşma yapmak, nutuk söylemek; bahsetmek, bahsini etmek, belirtmek, ifade etmek; ses vermek, çalmak; işaretle konuşmak (gemiler arası) Speak ! Haydi, havla (köpeğe) speak by the book resmi ve talimat gereğince konuşmak, ezbere konuşmak. speak down to küçük düşürücü tavırla konuşmak. speak fair (eski) dostça konuşmak; yaklaşıp laf açmak. speak for lehinde söylemek, başkasının yerine söz söylemek; istemek. speak ill of aleyhinde söylemek, iftira etmek. speak of zikretmek, bahsetmek. speak out açıkça söylemek; yüksek sesle söylemek. speak to the point konuya bağlı kalmak; yerinde söz söylemek. speak up çekinmeden açıkça söylemek. so to speak tabir caizse. to speek of bahsetmeye değer, önemli, ehemmiyetli . speakable söylenilebilir, denilebilir, ağıza alınabilir. (argo) gizli içki satılan yer. konuşan veya söyleyen kimse; spiker; sözcü; hatip; meclis başkanı. speakership meclis başkanlığı. hitabetme kabiliyeti olan; söz söyleyen; konuşacak gibi, canlı; konuşma, söyleme; ezberden nutuk söyleme; hitap. speaking acquaintance uzaktan aşinalık; tanıdık. speaking likeness aşırı benzeyiş, tıp(kıs.)ı olma. speaking tube odalar veya katlar arasında konuşmaya mahsus boru; (den.) kumanda borusu. be on speaking terms selâm vermekten ileri gitmeyen; aşinalığı olmak. The brothers were not on speaking terms Kardeşler selâmlaşmıyorlardı bile. kargı, mızrak; zıpkın; mızrakçı, mızraklı adam; ot filizi; mızrak veya zıpkınla vurmak; filiz sürmek, fışkırıp uzamak. spear gun sualtı tüfeği. kılıçbalığına benzer bir kaç tür balık, (zool.) Tetrapturus. mızrak ucu; hücuma geçiş; hücuma geçen asker, öncü; öncülük etmek. mızraklı adam, mızrakçı. bahçe nanesi, (bot.) Mentha spicata. düğünçiçeği. özel, hususi, has, mahsus; bir cinse mahsus; yegâne; ekstra (gazete); herhangi özel bir şey; özellik. special agent özel ajan special case özel durum. special delivery (A.B.D.) ekspres mektup; özel ulak. special edition özel baskı. special pleading (huk.) karşı tarafın iddialarını reddetmeden kanuni itirazlarda bulunma; bir konunun yalnızca olumlu yönlerini sunma. special student özel bir program takip eden öğrenci. specially özellikle, bilhassa. mütehassıs, uzman. specialism ihtisas, uzmanlık. özellik, hususiyet; (çoğ.) ayrıntılar, teferruat; spesyalite; ihtisas, uzmanlık; (huk.) mühürlü sözleşme. tek bir konu üzerinde durmak; (biyol.) özel bir gaye ile geliştirmek; özel bir amaca kullanmak; ayrıntılara girmek; özellik kazanmak; ihtisas kazanmak, mütehassıs olmak. specialization ihtisas, uzmanlık. özellik, hususiyet; spesiyalite; ihtisas, uzmanlık; (huk.) mühürlü sözleşme. specialty of the house lokantanın spesyalitesi. madeni para, sikke. specie payment madeni para ile ödeme. in specie madeni para ile; (huk.) aynıyle (iade) . (tek.) ve (çoğ.), (biyol.) tür; türlü, çeşit; (Kat.) dış görünüm; hayal, şekil, görünüş the species insan. tayin edilebilir, kesin olarak beyan edilmesi mümkün. özgü, kendine has; özgül; spesifik, özel, hususi, belirli, muayyen; kesin, kati, sarih; (tıb.) iyileştirici, tedavi edici (ilâç); (tıb.) belirli bir mikroptan husule gelen; uzunluk, ağırlık ve miktara göre alınan gümrük vergisine ait; özel bir gaye uğruna kullanılan şey; (tıb.) belirli bir hastalık tedavisinde kullanılan ilâç; (gen.) (çoğ.), (A.B.D.), (k. dili) özellikler specific difference. (biyol.) tür farkı. specific gravity özgül ağırlık. specific heat spesifik ısı. specifically özellikle, hususi olarak, bilhassa. tayin, belirtme; belirli bir türden olma; ayrıntılarıyle tanımlama; muayyen bir madde veya keyfiyeti belirtme; bir icadın tarifnamesi; (huk.) beyanname; şartname, şartlaşma. specifications teferruat, ayrıntılar, şartlar. tayin etmek, kesinlikle belirtmek; listeye özel bir madde halinde koymak. örnek, numune, model, misal; (k. dili) antika kimse, alışılmamış huyları veya özellikleri olan kimse. sahte, aldatıcı; dış görünüş itibariyle aldatıcı; samimi olmayan. speciously dış görünüşüyle aldatarak. speciousness dış görünüşün aldatıcı olması. nokta, benek, ufak leke; ufak parça, zerre; nokta nokta lekelemek. ufak benek veya leke; beneklemek. speckled benekli, çilli, karyağdı. (çoğ.), (k.dili) gözlük; sartlar. görülecek şey; dehşetli manzara; acayip davranış; (çoğ.) gözlük. spectacled gözlüklü. görülmeye değer, harikulade; hayret verici manzara. spectacularly harikulade bir şekilde. seyreden kimse, seyirci spectator sport (A.B.D.) gösteri mahiyetindeki spor faaliyeti. hayal, hayalet, hortlak, tayf. (bak.) spectrum. hayalet kabilinden; hayal gücüne dayanan, hayali; (fiz.) tayfi, ışın dağılımına. ait spectral analysis tayf analizlenmesi. (fiz.) spektrogram. (fiz.) spektrograf; spektrografla alınan fotoğraf. güneşin fotoğrafını çekmeye mahsus makina. (fiz.) spektrometre. spectrometry spektrometre ile tayfı ölçme. (fiz.) spektrofotometre. spectrophotometry renklerin bu aletle karşılaştırılması. spektroskop. spektroskopa ait; ışınların tahlili metoduna ait. ışınların tahlili bahsi; spektroskop kullanma metodu. (çoğ.) -tra) tayf spectrum. analysis tayf analizlenmesi. solar spectrum güneş tayfı. (bak.) speculum. ayna gibi, aynaya ait; (tıb.) speküloma ait. düşünmek, mütalaa etmek, zihninde tartmak; (tic.) spekülasyon yapmak. zihnen tartıp tahlil etme, fikren mütalaa, üzerinde düşünme; kurgu; spekülasyon; oyuncuların birbirinden koz satın aldıklan bir tür iskambil oyunu. düşünüp tasavvur eden; mali spekülasyonla ilgili; tehlikeli, rizikolu. speculatively zihninde tartarak. speculativeness zihinde tartma. speculator spekulator, vurguncu. (tic.) spekülasyon niteliğindeki; derin düşünme mahiyetindeki. (çoğ.) - -la) (tıb.) bedenin iç taraflarını muayene maksadıyle bir deliği genişletmek veya açık tutmak için kullanılan aynalı veya aynasız aletlerden biri, spekulom; madeni ayna; teleskop aynası; (zool.) bazı kuş kanatlarında bulunan renkli lekeler. speculum metal ayna yapmaya mahsus bakır ile teneke karışımı. (bak.) speed. konuşma yeteneği, söyleme yetisi, natıka; konuşma, söz söyleme, tekellüm; söz; dil, lisan; hitabe, söylev, nutuk. speech clinic konuşma bozukluklarının düzeltildiği klinik. speech disorder konuşma bozukluğu .speech organ konuşma organı speech pattern konuşma düzeni; konuşma şekli, ifade tarzı. figure of speech mecaz. free speech konuşma özgürlüğü. parts of speech (gram.) söz bölükleri. nutuk paralamak; fazla konuşmak, kafa şişirmek. speechification nutuk paralama. speechifier yersiz nutuk paralayan kimse. dilsiz, konuşamayan, dili tutulmuş; sessiz, suskun; kelimelerle ifade edilemeyen. speechlessly dili tutulmuş gibi. speechlessness sessizlik, suskunluk. konuşmayapan kimse, konuşmacı, hatip. başkası için nutuk metni yazan kimse. (-ed veya -sped) hız, sürat, ivinti, çabukluk, çabuk gitme; (eski) uğur, başarı, muvaffakiyet: (argo) amfetamin; çabuk gitmek, süratle gitmek koşmak, acele etmek; (eski) muvaffak etmek; (eski) uğurlu kılmak, uğur getirmek; uğurlamak, geçirmek; acele ettirmek, hız vermek; (mak.) belirli bir hıza ayarlamak; sürat belirten; hızlı. speed counter sürat ölçme aleti, hız sayacı. speed lathe hızlı torna. speed limit. azami sürat. speed the parting guest misafiri geçirmek, uğurlamak. speed trap fazla sürat yapanlara polis tuzağı. speed up hızlandırmak, hızın artırmak, sürat vermek. at full speed son süratle; (den.) tam yol alarak. at half speed yarım süratle; (den.) yarım yol alarak. with all speed bütün hızı ile. sürat motoru. trafik kanununa aykırı sürat yapan şöför. hızölçer, spidometre. süratli okuma . sürat yolu, hızyolu. yavşanotu, veronika, (bot.) Veronica officinalis. süratli, hızlı, çabuk. speedily acele ile, süratle, hızla. speediness hızlılık, sürat. (İskoç) sormak. arsenikli ham maden. mağaralara ait; mağarada yaşayan veya bulunan. mağaralar ilmi; mağara keşfetme sporu. (ed veya spelt) hecelemek, imlâsını harf harf söylemek; söylemek, belirtmek, ifade etmek. spell out heceleyerek yahut güçlükle okumak, sökmek; harflerle kelime meydana getirmek; ayrıntılarıyle açıklamak. büyü, afsun, sihir; büyülemek. cast a spell on büyülemek, kuvvetle etkilemek. nöbet, nöbet vakti, iş nöbeti; (k. dili) süre, müddet; (k. dili) kısa mesafe; (Avustruralya) tatil zamanı; nöbet değiştirme; (A.B.D.), (k. dili) kriz, nöbet; nöbet değiştirerek serbest bırakmak. büyü ile bağlamak, teshir etmek. spellbound büyülenmiş. heceleyen kimse; imla kitabı. imlâ, yazılış, yazım; heceleme, imlasını söyleme. spelling bee, spelling match imlâ yarışması. spelling book imlâ kılavuzu. spelling reform imlâ reformu. kaplıca buğday, (bot.) Triticum sativum spelta; kızıl buğday, kılçıksız buğday, (bot.) Triticum spelta. (bak.) spell. (tic.) tutya, çinko. mağaraları keşfetme spelunker mağara keşfeden kimse. (İng.) (leh.) kiler; oturma odası. kısa ceket. (den.) en arkadaki yedek yan yelkeni. İngiliz filozofu Herbert Spencer'ın kitaplarına veya felsefesine ait; Amerikalı P.R. Spencer tarzında güzel ve okunaklı elyazısına ait. (spent) harcamak, sarfetmek; bol bol vermek; israf etmek, har vurup harman savurmak; kuvvetini azaltmak; geçirmek (zaman) spending money harcanacak para, harçlık. müsrif, mirasyedi (kimse) (bak.) spence . İngiliz şairi Edmund Spenser'a ait. Spenserian stanza "Faerie Queen" şiirinde kullanılan nazım şekli. harcanmış, sarfedilmiş; kuvvetten düşmüş, bitap, argın; etkisini kaybetmiş, tesirsiz hale gelmiş. (biyol.) meni, sperma, atmık, bel suyu. spermatic meni kabilinden. ispermeçet. sperm sperm oil ispermeçet yağı. sperm whale ispermeçet balinası, kadırgabalığı. ispermeçet. taşak, husye. (biyol.) spermaya ait, spermatik. spermatic cord sperma kordonu. (önek) tohum, sperma. haya şişmesi. (biyol.) spermatozoon teşekkülü. humlu bitkiler. (-zoa) sperma hayvancığı. (önek) tohum, sperm. kusmak, istifrağ etmek. çürümek, kangrenleşmek. (çoğ.), -na) bataklıkta yetişen ve ambalaj işinde kullanılan bir çeşit yosun, sfagnum. (önek) kama şeklinde, çivi şeklinde; (tıb.) ense kemiğine ait. çivi yazısının harflerini teşkil eden çivi şeklindeki işaretlerden her biri. kama şeklindeki; (anat.) ense kemiğine ait, sfenoid; ense kemiği. küresel; simetrik; ahenkli. küre; gök, sema; dünya; saha, alan; sınıf, derece; küreler arasına koymak; küre şeklini vermek. küre şeklindeki, küresel, kürevi; küreye ait; gökcisimlerine ait. spherically küre şeklinde küre şeklinde olma. küresel geometri; havada elektriksel olaylar. (geom.) küremsi cisim, yuvar. spheroidal küremsi, sferoidal. (fiz.) sferometre, küresel düzeylerin kıvrıntılarını ölçmeye mahsus alet. kürecik. (jeol.) bazı kayalarda bulunan küre şeklindeki billursu cisim. spherulitic bu cisimle ilgili. büzgen kas, sfinkter. isfenks, sfenks; anlaşılması güç ve konuşmayan kimse. sphinx moth bir çeşit pervane. the Sphinx Mısır'da Gizeh sehrinde bulunan büyük isfenks. damga veya mühürler bilgisi sphygmo (önek), (tıb.) nabız. nabızölçer. (biyol.) nabız, nabız atması. başak; (tıb.) ,'8'' şeklinde bir sargı tipi Spica Virginis (astr.) Basakçı yıldızı. (bot.), (zool.) başaklı, sivri uçlu. (müz.) virtüöz stakkatosunun tarzı, sıçratım tarzı; pikeli; virtüöz stakkatosuyle. bahar, baharat; baharat gibi güzel kokan şey; lezzet veren şey; tat, çeşni: baharat katmak, ceşni vermek; cazipleştirmek. spicery baharat; baharatlı oluş. yepyeni, tertemiz, gıcır gıcır. çok ince veya iğne gibi şey; (zool.) iğne, spikul. spicular, spiculiform iğne şeklindeki. baharatlı, bahar gibi güzel kokulu; tadı tuzu yerinde olan, çeşnili; hoş, zevkli; açık saçık (hikaye); cazip, çekici. spicily baharatla. spiciness baharatlı oluş. örümcek; (leh.) dökme demir tava; kırılmadan tuzla buz olmak (cam) spider crab uzun ve ince bacaklı bir cins yengeç, (zool.) Libinia. spider monkey örümcek maymunu, (zool.) Ateles. spider web örümcek ağı. water spider su örümceği, (zool.) Argyoneta aquatica. spidery çok ince; örümcek gibi; zarif; örümcekli. manganezli dökme demir. (A.B.D.), (argo.) ikna edici konuşma; konuşmak, söylemek. (argo) güzel, şık. musluk; fıçı tapası; tahta musluk tıkacı. ekser, enser, büyük çivi; uzun ve ucu sivri şey; kabara; ince ve yüksek topuk; yavru geyiğin boynuzu; uskumru yavrusu; enserle tutturmak; (k. dili) (içeceğe) içki katmak; (ask.) topu körletmek için falya deliğine çivi vurmak; çivi ile delmek veya incitmek; engellemek. spike one' guns bir kimsenin kötü niyetine engel olmak. spiky sivri uçlu; çivili. başak; (bot.) başakçık. (bot.) başakçık. sümbül yağı; Hint sümbülü, (bot.) Nardostachys jatamansi. fıçı musluğu, tahta tıkaç; akçaağaçtan öz çekmek için kullanılan boru; kazık; tapa ile tıkamak; kazık çakmak; (fıçıya) musluk takmak spilikin (bak.) spillikin. tahta tıkaçlar. (ed veya spilt) dökmek saçmak; düşürmek; düşmek; (den.) yelkeni boşaltmak; dökme; düşüş düşme, yuvarlanma (at veya arabadan); dökülen şey; denize dökülen petrol. spill the beans kdili. ağzından baklayı çıkarmak. lamba yakmaya mahsus kâğıt veya tahta parçası; tahta tıkaç, fıçı musluğu. dökülmüş şey, döküntü. mikado oyunu. taşmış şey; dağılma. taşma savağı. (bak.) spill. dökülen şey; artık, fazlalık, döküntü (spun, (eski) span; -ning) eğirmek, bükmek; (ağ) örmek; çevirmek, döndürmek; dönmek; fırıldak gibi dönmek; tornalamak; fırlatmak; (hav.) dikine düşmek. spin a yarn masal okumak, martaval atmak, maval okumak. spin out uzatmak, uzun uzadıya söylemek. spun glass cam elyafı. send one spinning bir yumrukta olduğu yerde fırıldak gibi döndürmek. His head is spinning. Başı dönüyor. fırıl fırıl dönme; (k. dili) gezme; (hav.) diklemesine düşüş. ıspanak, (bot.) Spinacia oleracia; (k. dili) sus. spinaceous ıspanakgillerden. belkemiğine ait, omurga kemiğinde bulunan. spinal anesthesia omur iliğe iğne ile yapılan anestezi. spinal column (anat.) belkemiği, omurga. spinal cord (anat.) omurilik, murdarilik. spinal curvature (tıb.) belkemiğinin eğriliği, kamburluk. eğirmen, kirmen, iğ; iğ mihveri, mil, dingil; sığlık veya kayalıklan belirten fener direği; takriben 13800 metrelik iplik uzunluk ölçüsü; boy atmak, uzamak; delmek, geçirmek (fiş) spindle file puantir, fişnot. spindle tree iğağacı, (bot.) Euonymus europaeus. spindle whorl iğe ağırlık veren halka. spindling, spindly aşırı derecede boy atan, fazla serpilen; leylek bacaklı. leylek bacaklı, ince ve uzun bacaklı. beyaz kurtluca, (bot.) Atractylis gummifera. santrifüjlü çamaşır kurutma makinası. rüzgârın denizden getirdiği hafif su serpintisi. omurga, belkemiği; belkemiğine benzer şey; diken; kılçık; kitap sırtı. bir çeşit kaba lâl. omurgasız, belkemiği olmayan; dikensiz; cesaretsiz, yüreksiz. spinelessly korka korka. spinelessness korkaklık. (bot.), (zool.) dikenli. (müz.) eski usul telli ve klavyeli bir alet, epinet; küçük piyano. dikenli veya diken üreten. üç köşe büyük yarış yelkeni. eğiren veya büken kimse; iğ, eğirme veya bükme makinası; olta ucuna takılan kaşık. örümcek ve ipekböceğinin iplik salan uzvundaki memeciklerden her biri. (İng.) çalılık, koru. eğirme, bükme; eğiren. spinning frame eğirme tezgâhı. spinning jenny iplik eğirme makinası, çıkrık makinası. spinning wheel çıkrık. yan ürün. dikenli, diken gibi. spinosity dikenlilik. kalık, evde kalmış kız, yaşı geçmiş kız. (fiz.) spintariskop, alfa ışınları göstericisi. (bot.), (zool.) dikencik, iğnecik. spinulose dikenli, iğneli. dikenli, iğneli; güçlüklerle dolu, şaşırtıcı. (zool.) nefes alıp verme deliği. çayırmelikesi, erkeç sakalı, (bot.) Spiraea. (-ed, -ing veya -led, -ling) helezoni, helisel, sarmal; helis, helezon; (tıb.) spiral; helezon teşkil etmek. spiral galaxy, spiral nebula sarmal bulutsu. spirally helezoni olarak, helezon ekli alarak. (dilb.) sürtme sesi çıkaran (harf) ince uzun ot sapı; kulenin sivri tepesi; uzun ve ince sap sürmek; sivri kule gibi yükselmek. helezon, helis; helezoni kabuğun sivri ucu. ruh can, insan ruhu; (fels.) tin; tayf, hayalet; peri, cin; önder, örnek kimse; heves, canlılık; hava; huy, tabiat, meşrep; mana, öz, meram; hayalete ait; ruhlara inanmayla ilgili; ispirto ile çalışan. spirit lamp ispirtoluk, kamineto. spirit level düzeç, kabarcıklı düzeç, düzeldek, tesviyeruhu, su terazisi. spirit rapping ispritizmada ruhların masaya hafif hafif vurmaları. spirit writing ruhların yazdığına inanılan yazı. familiar spirit bir insana hizmet eden peri. spiritless cansız, ruhsuz, hevessiz. canlandırmak, kuvvet ve cesaret vermek. spirit away, spirit off gizlice göndermek veya götürmek. canlı, şevkli, ateşli, cesaretli. spiritedly canlı olarak, şevkle. spiritedness canlılık, şevk. ispritizma. spiritist ispritizmaya inanan veya onunla meşgul olan kimse. (İt.), (müz.) canlılıkla; canlı. sert içki; ruh; keyif; damıtılmış öz; ispirtolu eriyik. spirits of ammonia nışadırruhu. in high spirits keyfi yerinde. in low spirits keyifsiz. methylated spirits mavi ispirto, metilik alkol. ruhsal, ruhanı, manevi, tinsel, bâtıni; Allah tarafından ilham edilmiş; kutsi, ruhani, kiliseye veya kutsal şeylere ait; Amerika zencilerine özgü ilâhi. spiritually manen, ruhani olarak. spiritualness manevilik, ruhanilik. ispritizma. spiritualist ispritizmaya inanan kimse. spiritualistic ispritizma ile ilgili. ruhanilik, manevilik; kiliseye veya papaza ait şey. ruhanileştirmek, manevi veya ruhani bir nitelik veya anlam vermek. (Fr.) zeki, canlı, espri yapma yeteneği olan, nüktedan. alkollü ispirtolu. (Lat.) ruh, can; nefes. spiritus asper (Yu.) (gram.) kelime başındaki ''h'' sesi; bunu belirten işaret(') spiritus lenis (Yu.) (gram.) sesli harflerle başlayan kelimelerin başında "h" sesinin bulunmaması; bunu ifade eden işaret (') (önek), (tıb.) nefes, soluk. (önek) halka, kangal. (tıb.) spiril, burgu biçimindeki mikrop. solunum hareketlerini kaydeden alet, nefes resmi çizicisi. (bot.) spirojirler, kavuşur suyosunları. helezon gibi, vidaya benzer. nefesölçer, spiro metre. (bak.) spurt. (eski) koyuluk (sıvı) (-ted, -ting) şiş; (coğr.) dil; şiş saplamak; meç saplamak. (spit veya spat, ting) tükürmek; çiselemek, serpelemek, atıştırmak, serpiştirmek; tükürük gibi saçmak; tükürük saçar gibi ses çıkarmak; tükürük; bazı böceklerin salyası; çisenti, serpinti. spit and polish (k. dili) aşırı intizam. spit it out söylemek, açığa vurmak. spit upon yüzüne tükürmek, ağır şekilde hakaret etmek. the spit and image of, spitting image (k. dili) tıp(kıs.)ı, (colloq.) hık demiş burnundan düşmüş. Here' spit in your eye! Sıhhatinize! çiğnenip top haline getirilen kağıt; (beysbol) bir çeşit top atışı. ortasından yarılıp ızgarada pişirilmiş yılanbalığı; balık veya kuşu ortadan bölüp ızgarada pişirmek. garez, kin; üzüntü; kindarlık etmek, inadına yapmak kahretmek. to spite his face nispet vermek için. in spite of rağmen; inadına, hiçe sayarak, kale almayarak. out of spite inadına, kötülüğünden. spite fence hiç bir işe yaramayan, inat için yapılmış duvar. garezkar kinci, hain, nispet veren. spitefully haince. spitefulness garezkârlık. (k. dili) çabuk öfkelenen kimse. tükürük, salya. tükürük hokkası. Pomeranya köpeği. (İng.) adi hırsız; (İng.), (argo) düzenbaz kimse, tavcı, dolandırıcı. iç organlara ait. splanchno (önek) iç organ, bağır. (üstüne) çamur veya su sıçratmak; etrafa sıçratarak suya dalmak veya çarpmak; sıçratılmış çamur veya su, zifos; leke; su sıçratma sesi; (k. dili) heyecan. make a splash (k. dili) dikkati çekmek, bakışları üzerine toplamak; heyecan uyandırmak. splashy ıslak, çamurlu; lekeli; (k. dili) dikkati çeken gösterişli. siper, çamurluk. uzay gemisinin denize inmesi. su veya çamur sıçratmak; sıçramak. dışa doğru meyletmek, meyil yapmak; yayılmak; meyilli olmak; atın omuzunu yerinden çıkarmak; yayvanlık; (mim.) (çerçevede) meyilli kısım, pah, şataf; geniş ve yayvan; pahlı; kaba; acayip; eğri büğrü. enli ve yayvan ayak, taraklı ayak. büyük ve biçimsiz ağız, yayvan ağız. (biyol.) dalak; terslik, huysuzluk; garaz, kin; (eski) melankoli. spleeny ters, huysuz, titiz. ters huysuz. parlak ışıklı; şaşaalı, gösterişli. şahane, fevkalade, mükemmel, a1a; muhteşem, görkemli, debdebeli; parlak. splendidly fevkalade birşekilde. (k. dili) şaşaalı, gösteriş1i, göz kamaştıran. parlaklık, şaşaa, nur; ihtişam, saltanat, debdebe, tantana. dalağa ait; ters huylu, aksi, titiz; titiz veya ters huylu kimse. splenetical dalakla ilgili; aksi, huysuz, ters. splenetically dalakla ilgili olarak; aksilik ederek, huysuzlanarak. dalağa ait. (tıb.) dalak iltihabı. (çoğ.) nii) (anat.) somun kas. splenyus splice (splays) büküp lehimleyerek birleştirmek (tel); örerek birbirine tutturmak (halat); yapıştırarak eklemek (bant, filim): birbirine geçirip ,çivilemek (tahta); (argo) evlenmek, evlendirmek; çek yeri, bağlantı yeri; ekleme. kama, dil. kıymık; (tıb.) kırık kemik sarmaya mahsus ince tahta, suyek, cebire; at ayağında çıkan nasır; süetçilikte kullanılan ince kamış parçası; ince tahtalarla sarmak , cebireye almak. yarıp parçalamak; yarılıp parçalanmak; kıymık, ince ve ufak tahta parçası. splinter group hizip, bölüntü. splintery kıymık gibi; kıymıklı. patlayan mermi parçalarının geçmesini engelleyen; çatlamaz, dağılmaz. (split, ting) yarmak, ortasından ayırmak, çatlatmak; hiziplere ayırmak; dağıtmak: bölmek; paylaşmak, bölüşmek. split hairs kılı kırk yarmak. split one' sides gülmekten kasıkları çatlamak, kahkahadan yerlere yatmak. split off yarılmak parçalanmak; bölünmek; ayrılmak; kopmak. split the difference ortalama bir rakamda anlaşmak. split up bölüştürmek; ayrılmak, bozuşmak. yarık, çatlak; bozuşma, ayrılık; bölünme; kıymık, ufak parça; sepetçilikte kullanılan ağaç tiriz; küçük şişe (içki); muzla yapılmış dondurmalı tatlı; bir bacağı öne öbürünü arkaya uzatarak yapılan akrobasi hareketi; ayrılmış; kırık, çatlak, yarık. split level house odaları değişik seviyelerde olan ev. split peas kırık bezelye. split personality (psik.) bölünmüş şahsiyet; şizofrenik kişi. split pulley birbirinden ayrılabilen iki parçadan ibaret makara. split second an, lahza. keskin, şiddetli. splitting headache şiddetli baş ağrısı. leke, benek; lekelemek, bulaştırmak. (k.dili) gösteriş yapma; savurganlık; gösteriş yapmak; müsrifçe para harcamak, har vurup harman savurmak. cızırdamak; şaşkınlıktan karmakarışık şeyler söylemek; cızırtı; ipe sapa gelmez lakırdı, boş laf. iyi cins ingiliz porseleni. (-ed veya spoilt) bozmak, yıkmak; azdırmak, şımartmak, ahlakını bozmak; bozulmak, çürümek; azmak. spoil a joke şakanın tadını kaçırmak. a spoiled child şımarık ,çocuk. be spoiling for kaşınmak, istemek, aramak. He is spoiling for a fight. dövüşmek için kaşınıyor. (gen.) (çoğ.) yağma, çapul; (çoğ.), (A.B.D.), (pol.) yeni seçilenlerin eline geçen nüfuz kullanma fırsatı. spoils system (A.B.D.) seçimi kazanan parti üyelerine memuriyet verme sistemi. başkasının zevklerini bozan kimse. tekerlek parmağı; seyyar merdiven çubuğu; (den.) dümen dolabı parmaklığı; yokuş aşağı duran atlı araba tekerleğinin dönmesine engel olmak için parmaklığın arasına konulan sırık; tekerleğe parmak takmak; sırık koymak. put a spoke in one' wheel bir kimsenin çanına ot tıkamak. (bak.) speak. (bak.) speak; sözlü, konuşulan. parmaklık rendesi. (çoğ.) men) sözcü. soygun, yağma; çapul, talan; (huk.) bir vesikayı tahrif veya imha; (huk.) kaçakçılık şüphesiyle takip edilmekte olan bir gemideki belgelerin önceden imhası. çapulculuğa veya çapula ait; (tıb.) kan miktarını eksiltmeye yarayan. iki uzun heceli vezin tefilesi gibi veya bundan ibaret. iki uzun heceli vezin tefilesi. (önek),(anat.) omur, fıkra. sünger; sünger gibi emici şey; (k. dili) asalak, tüfeyli, parazit; mayalanmış ve dinlenmeye bırakılmış hamur; platin gibi bazı madenlerin sünger hali; (tıb.) tampon; topun içini temizlemeye mahsus uzun saplı yuvarlak fırça, uskunca fırçası; süngerle silmek veya suyunu almak; sünger toplamak. sponge on (k. dili) parasını yemek, (başkasının) kesesinden geçinmek, (slang) otlamak, otlakçılık etmek. sponge bath ıslak süngerle silinerek yapılan banyo. sponge cake pandispanya. throw up the sponge (k. dili) mücadeleden vazgeçmek, yenilgiyi kabul etmek. sponger asalak, (slang) otlakçı. sünger gibi; emici; ıslak ve yumuşak. sponginess sünger gibi oluş. (huk.) kefalet. (den.) bargarisa, çıkma. kefil; vaftiz babası veya anası, manevi baba veya ana; bir radyo veya televizyon programının masraflarını karşılayıp reklam yapan firma; kefil olmak; desteklemek; himaye etmek. sponsorship kefalet, kefillik; himaye, destek. kendi kendine olan, kendiliğinden vücuda gelen veya yapılan; insan gayreti olmadan meydana gelen; ihtiyari. spontaneous combustion içten yanma, kendiliğinden yanma. spontaneously kendiliğinden. spontaneousness, spontaneity kendiliğinden olma. (k. dili) şaka yapmak, muziplik etmek; şaka, müziplik. (k. dili) hayalet, tayf; (A.B.D.), (argo) casus; (A.B.D.), (argo), asağ. zenci; hayalet halinde görünmek; korkutmak; zıvanadan çıkarmak. spookish, spooky (k. dili) hayalet gibi; tekinsiz. makara; makara şeklindeki şey; makaraya sarmak. kaşık; kasık şeklindeki şey; golfta topu vurup havalandırmaya mahsus bir çeşit değnek; kaşıkla almak; kaşık ile balık tutmak; kroket veya golfta topu vurup havalandırmak; (k. dili) oynaşmak, sevişmek. born with a silver spoon in one' mouth zengin aile çocuğu olarak doğmuş. kaşıkçı balıkçıl, spatül kuşu, (zool.) Platalea; kaşıkçın, (zool.) Spatula clypeata. mısır unu ve yumurta ile yapılan yumuşak ekmek. (bak.) spindrift. ses veya heceleri konuşurken yanlışlıkla karıştırma: "our dear old queen'' yerine ''our queer old dean." ağzına beslenmiş; nazlı büyümüş. kaşık dolusu. kaşıkotu, (bot.) Cochlearia officinalis. (k. dili) sersem, aklı başından gitmiş; sevgilisine aşırı derecede düşkün. spoonily budalaca. spooniness aşırı düşkünlük, aklı başından gitme. vahşi hayvan izi; (hayvan) izlemek. Ege Denizi adaları. ara sıra olan; seyrek; münferit, dağınık, ayrı. sporadically ara sıra, zaman zaman. (çoğ.) gia) (bot.) tohum kabı, spor kesesi, ovogon dağarcığı. (bot.), (zool.) spor. (önek) tohum. (biyol.) sporla üreme; (spor) husule gelmesi. sporla üreyen. İskoçyalıların kullandığı kürk kaplı para kesesi. eğlence, oyun, spor; neşe; alay, istihza; eğlence konusu, alay mevzuu; oyuncak; kdili. kumarbaz kimse; gösteriş meraklısı kimse; (biyol.) değşinme, değşinme gösteren hayvan veya bitki; oynamak, eğlenmek; alay etmek, takılmak, şaka etmek; kdili. gösteriş yapmak; (spor) poor sport mızıkçı sports car spor araba. sport one' oak (İng.), (argo) rahatsız edilmemek için kapıyı kapamak. sport shirt spor gömlek. for sport, in sport şaka olsun diye. make sport of alay etmek, eğlenmek. spor ile ilgili; oyun kurallarına uyan, sportmen; kumarbaz. sporting chance (k. dili) kazanma ihtimali ağır basan şans. sporting house genelev. sporcu, sportmen; oyun oynamayı seven; oyun veya şaka kabilinden . sportively sportmence; neşeyle. sportiveness sportmenlik; neşelilik. (çoğ.) men) sporcu; avcı; profesyonel kumarbaz; sportmen. sportsman like sporcuya yakışır, sportmence; namuslu. sportsmanship sporculuk sportmenlik. spor giysi. (k. dili) sporcu: hovarda, neşeli, canlı; gösterişli. (biyol.) küçük spor. yer, mevki, mahal; benek, nokta, leke; ayıp, leke; gölgebalığı, sarıağız, deniz güzeli, (zool.) Sciaena; projektör ışığı; kısa reklam; (İng.) bir miktar (içecek); (argo) güç durum; yerinde olan; peşin; ara sıra rasgele. spot ball siyah benekli beyaz bilye. spot cash peşin para. spot check ara sıra teftiş etme. spot weld elektrikle yapılan nokta kaynağı. hit the high spots (k.dili) yalnız en önemli noktalara değinmek. hit the spot (argo) tam yerinde olmak. in a spot utandırıcı veya müşkül bir durumda. in spots ara sıra. on the spot hemen, derhal; hemen oracıkta, olay yerinde, vaka mahallinde; sorumlu; tehlikede; (argo) ölüm tehlikesinde. put on the spot hesap vermeye davet etmek; hesaplaşmaya çağırmak. soft spot zaaf, sevgi; zayıf nokta. ten spot onluk kâğıt para. ten spot of hearts (iskambil) kupanın onlusu. touch a sore spot en hassas noktaya dokunmak. X marks the spot. X olay yerini gösteriyor. (-ted, -ting) beneklemek, lekelemek, benek benek etmek; kirletmek, şerefini lekelemek; bulmak; tanımak; nişanalmak; yer yer dağıtmak: yerleştirmek; atamak; lekelenmek, benek benek olmak. lekesiz, tertemiz, pırıl pırıl; kusursuz. spotlessly lekesiz, tertemiz olarak, kusursuz bir şekilde. spotlessness kusursuzluk, pirupak oluş. projektor ışığı; yaygınlık; ışığa tutmak; üzerine dikkat çekmek. noktalı, benekli, lekeli; düzensiz, intizamsız. spotted crake bataklık tavuğu, (zool.) Porzana porzana. spotted fever (tıb.) lekeli humma, tifüs. spotted sandpiper kum çulluğu, düdükçin, (zool.) Actitis macularia. (A.B.D.), (k.dili) detektif; mağaza hırsızlarına karşı özel detektif; düşman uçaklarına karşı gözcü; kuru temizleyici dükkânında lekeci. benekli, lekeli, noktalı; hep bir kalitede olmayan. spottiness lekelilik, beneklilik; düzensizlik. nokta kaynağı yapmak; nokta kaynağı. (gen.) (çoğ.), evlenme, nikâh; nikaha ait. eş, koca veya karı, zevc veya zevce. fışkırtmak, kuvvetle dışarıya atmak; heyecanla okumak: fışkırmak, feveran etmek; (k. dili) nutuk atar gibi konuşmak; (İng.), (argo) rehine koymak; içinden sıvı akan ağız veya uç, musluk, meme, emzik; fışkırma; kasırganın denizden kaldırdığı su sütunu; (İng.), (argo) rehinci dükkanı. up the spout (argo) harap olmuş, mahvolmuş. fışkıran petrol kuyusu; su fışkırtan balina; balina avlama gemisi; lugat paralayıcı kimse. fren takozu. burkmak, burkulmak; mafsalın burkularak incinmesi, burkulma. sprain fracture burkulma sonucunda bir kemik parçasıyle beraber veterin kemikten kopması. (bak.) spring. çaçabalığı, (zool.) Clupea sprattus. yayılıp yatmak, sere serpe uzanmak; yatarken kol ve bacakları yaymak; dağınık olmak, yayılmış olmak (fidan); yayılıp yatma, sere serpe uzanma. yapraklı ve çiçekli ufak dal, bahar dalı: bu şekilde yapılan süs. püskürtülen ilaç: serpinti, püskürtülen sıvı; püskürgeç, vaporizator; püskürtmek; üstüne sıvı püskürtmek veya serpmek. spray gun püskürtme tabancası. spraypaint boya püskürtmek. (spread) yaymak, sermek, açmak; alabildiğine açmak; dağıtmak, saçmak, neşretmek; sirayet ettirmek, bulaştırmak; ayırmak; üzerine sermek, kaplamak; sürmek; kurmak (sofra); teferruatıyla meydana koymak veya kaydetmek; uzatmak; yayılmak, serilmek; dağılmak, saçılmak, neşrolunmak; yayılmak, şayi olmak; sirayet etmek, bulaşmak; birbirinden ayrılmak. spread oneself iyi tesir bırakmaya çalışmak. spread oneself thin kudretinden fazla iş yüklenmek. yayılma; saha, vüsat; ortu (sofra veya yatak için); (k. dili) ziyafet; ekmek üzerine sürülen yiyecek; gazetede aynı konuyu ele alan karşılıklı iki sayfa. kolları ve ayakları gerilmiş vaziyetteki; (A.B.D.), (k. dili) aşırı vatanperver, gösterişçi. yayan veya, süren şey veya kimse; iki telin birbirine dokunmaması için aralarına konan tahta; tarlaya gübre serpen makina. cümbüş, a1em, eğlenti; içki âlemi. go on a spree alem yapmak. shopping spree eldeki bütün parayı alış verişe yatırma. (-ged, -ging) ince dal, filiz; delikanlı, genç: başsız çivi: ince dallarla süslemek; budamak; içine başsız çivi çakarak sağlamlaştırmak. spriggy ince dallarla dolu. canlı, şen, neşeli, şetaretli. sprightliness canlılık, neşe. yay, zemberek; yaylanma; atlama, fırlama veya sıçrama gücü veya yeteneği; geri tepme; atılış fırlayış, sıçrayış, hamle; ilkbahar bahar; başlangıç; kaynak, menşe; memba, kaynak pınar; (den.) seren veya kerestenin çatlağı veya eğrilmesi. spring balance yaylı terazi veya kantar. spring chicken piliç; (k. dili) taze, (slang) piliç. spring fever ilkbahar yorgunluğu. spring mattress yaylı yatak. springtide ayda iki defa meydana gelen yüksek met; duygu veya etkinin en kuvvetli olduğu zaman. spring water memba suyu. springlike bahar gibi; yay gibi. (sprang veya sprung; sprung) yay gibi fırlamak; ileri atılmak, sıçramak; eğilmek, bükülmek, çarpılmak; çıkmak, sürmek; gelmek; neşet etmek, hâsıl olmak, zuhur etmek; sürpriz yapmak, birden yapmak; (şiir) şafak sökmek, başlamak (gün); yükselmek; (mim.) kemer halinde çıkmak; yayı boşalmak; fırlatmak, zembereğine dokunup salıvermek; birdenbire meydana çıkarmak; zorlayıp sakatlamak, çatlatmak; patlatmak; büküp yerine yerleştirmek; üstünden atlamak; (argo) kefaletle veya kaçırarak hapisten çıkarmak; (av kuşunu) ürkütüp kaçırmak. spring a leak su sızdırmaya başlamak; su etmeye başlamak (gemi) spring at üzerine saldırmak, sıçramak. spring back geriye tepmek veya sıçramak. spring forth sürüp meydana çıkmak; ileriye atılmak. spring in içeri atılmak. spring out dışarı fırlamak. spring upon üstüne atılmak. tramplen; başlangıç noktası. Güney Afrika'da bulunan bir cins ceylan (zool.) Antidorcas marsupialis. ilmekli tuzak, kuş kapancası. sıçrayan şey veya kimse; (mim.) kemer kıvrıntısının başladığı yer ve burada bulunan taş; bir çeşit av köpeği; bir çeşit geyik; piliç. pınar başı, memba, kaynak. pınar üzerine yapılan ve buzdolabı niyetine kullanılan ufak bina. ilkbahar, bahar mevsimi. yaylı, yay gibi; pınarları çok. springiness yaylılık; pınar çokluğu. serpmek; ekmek saçmak; çiselemek; serpinti; çisenti. sprinkler serpme makinası sprinkler system serpici, tavandaki delikli borularla su püskürterek yangın söndüren otomatik düzen, yağmur sistemi. sprinkling serpinti; bir tutam; bir yerde tek tük bulunan şeyler. tabana kuvvet koşmak; en büyük hızla yapılan (kıs.)a mesafeli koşu. sprinter (kıs.)a mesafe koşucusu. (den.) direkten yelkenin dış kenarı tepesine doğru uzatılan ufak seren açavele gönder. spritsail açavele gönderli yelken. cin, peri; hayalet, tayf. bir çark üzerinde zincir halkalarının geçtiği dişlerden her biri, zincir dişlisi. sprocket wheel zincir donatmaya mahsus dişli çark, zincir dişlisi. sürmek, filiz vermek; filiz sürdürmek; yeni sürmüş dal veya sürgün, filiz. şık, giyimine titiz, (colloq.) iki dirhem bir çekirdek; müşkülpesent, titiz meraklı; (gen.) up ile zarif ve şık giyinmek; düzenlemek, çekidüzen vermek. sprucely şık spruceness şıklık zarafet. ladin, (bot.) Pinus picea. (tıb.) psiloz, bağırsaklarda müzmin amel hâsıl eden tropikal bir hastalık. döküm deliği kalıba erimiş maden akıtmaya mahsus delik; cüruf. (bak.) spring. (spryer, spryest veya sprier, spriest) dinç canlı, hareketli, faal çevik. (ded, ding) çapa, tirpidin, tirpit, bahçe malası; (k. dili) patates; kalın ve (kıs.)a şey; çapa ile yeri kazmak veya otları sökmek, çapalamak. (bak.) spew. köpük; köpürmek. spumescence köpüklü olma. spumescent, spumous, spumy köpük gibi köpüklü. (bak.) spin. kav, mantar kavı; kıvılcım alev; kibrit; (k. dili) azim kuvvet, metanet cesaret; öfke, hiddet. spunky cüretli; öfkeli. (-red, -ring) mahmuz; saik, tahrik vasıtası, kışkırtıcı herhangi bir şey; mahmuza benzer sivri odun parçası; bazı çiçeklerde bulunan boru şeklinde çıkıntı; horoz mahmuzu; duvarı destekleyen çıkıntılı (kıs.)ım; payanda, destek; ovaya uzanan dağ burnu; demiryolunun (kıs.)a şube hattı; mahmuzlamak; kışkırtmak, tahrik etmek şevketmek; üstüne mahmuz çivileri koymak; hayvana mahmuz vurup gitmek; mahmuzla kesmek. spurgear, spur wheel düz dişli çark, alın dişlisi. on the spur of the moment irticalen, anında, evvelden hazırlık yapmadan. set spurs to mahmuzlamak. win one' spurs ilk şöhreti sağlamak. spurry mahmuzlu. mahmuz yarası. sütleğen, (bot.) Euphorbia spurge laurel, defneye benzer bir bitki, (bot.) Daphnelaureola spurge olive dulap talotu, (bot.) Daphne mezereumsun spurge, sarı sütleğen, (bot.) Euphorbia helioscopia. tree spurge ağaç sütleğeni. (zool.) ayağının arka parmağı mahmuzlu (kuş) sahte, taklit, yapma, düzme; (biyol.) sathi, asıl olmayan, benzer; kanun dışı (çocuk) spuriously taklit ederek. spuriousness benzeri olma, taklidi olma. tekme atıp defetmek, tekme ile kovmak; hakaretle reddetmek; hakaret edici davranış; nefretle reddetme. mahmuzcu. karanfil familyasından herhangi bir ot. ani hamle yapmak, davranmak; ani hamle; kısa müddet için faaliyet artışı. fışkırmak, fışkırtmak; fışkırma. Rusların uzaya gönderdiği ilk uydunun ismi, sputnik. tükürük saçmak; tükürük saçarak konuşmak; süratle ve anlaşılmaz bir şekilde konuşmak; tükürük saçma; dili dolaşarak laf söyleme; kuru gürültü. (çoğ.) -ta) salya tükürük. casus, hafiye, ajan; casusluk etme, gözetleme; casusluk etmek, gözetlemek; uzakta veya gizli olan bir şeyi görmek, keşfetmek. spy out el altından anlamaya çalışmak. küçük dürbün. (kıs.) sequence, square. (kıs.) the following ones. güvenin yavrusu; bodur kimse; minder; sedir; bodur; kuluçkadan yeni çıkmış. squabbish, squabby bodur. kavga etmek, hadise çıkarmak; (matb.) bozmak dağıtmak (hurufat); kavga, arbede, dırıltı, hırgür. squabbler kavgacı. takım, ekip, küçük grup; birkaç erden meydana gelen asker grubu, müfreze. squad car telsizli polis devriye arabası. football squad futbol takımı. süvari bolluğu; ufak donanma, filo; hava filosu; bölük bölük tanzim etmek; filo teşkil etmek. kirli, pis, murdar, bakımsız, sefil. squalidity, squalidness sefillik. squalidly sefalet içinde. hırçın bir çocuk gibi bağırmak, yaygara koparmak; yaygara, vaveylâ. bora, kasırga, ani ve şiddetli fırtına; (k. dili) karışıklık; fırtına çıkmak. squall line (meteor.) soğuk dalgasının önünde ilerleyen kasırga hattı squally fırtınalı, boralı. bakımsızlık, pislik, miskinlik, sefalet. (çoğ.) mae) (biyol.) pul, pul gibi şey. üstü pul pul olan. israf etmek, boş yere harcamak, (colloq.) çarçur etmek; israf, boş yere harcama. kare, dört köşeli, dik açılı; omuzları enli; doğru, âdil, insaflı; namuslu; tam, kesirsiz; tam, açık; (argo) modadan habersiz, gençlik fikirlerine karşı koyan, eski kafalı; (k. dili) doğru, dosdoğru; tam yerinde, isabetli. square dance dört çiftin karşı karşıya yaptıkları bir çeşit oyun. square deal dürüst ve insaflı pazarlık veya muamele. square foot ayak kare, 0,093 m2 square knot camadan bağı. square meal doyurucu yemek. square measure yüzey ölçü birimi. square meter metre kare. square mile mil kare, 2,59 km2. square piano adi piyano, düz piyano. squarerigged; (den.) dört köşe seren yelkenleri olan, kaba. sorto square root (mat.) kare kök, cezir. square sail dört köşe seren yelkeni. square shooter (k. dili) dürüst insan. squaretoed küt burunlu (ayakkabı); eski âdetlere veya modaya düşkün. get square with hakkından gelmek. squarely kare şeklinde; dürüstçe. squareness kare oluş. squarish karemsi. kare, dördül: gönye, T cetveli, iletki; şehir içindeki meydan veya küçük park; etrafı dört sokakla sınırlanmış arsa, ada; iki sokak arasında mesafe; (dama tahtasında) hane; (mat.) bir sayının ikinci kuvveti, kare; (argo) yeniliklerden habersiz ve bunlara uymayan kimse, burjuva. Back to square one. Bütün gayret boşa gitti. Yeniden başlanmalı. magic square bir kare içine yazılan ve boyuna, enine veya çaprazvari toplanınca hep aynı yekünü tutan sayılar. on the square dikey vaziyette; (k. dili) doğru, dürüst, itimat edilir. out of square düzensiz, nizamsız. dört köşeli hale getirmek; doğrultmak, doğru tutmak (bilhassa omuzları); uydurmak; uygun kılmak; ödeşmek, hesabını temizlemek; (mat.) ikinci kuvvete çıkarmak, karesini almak; (argo) rüşvet ile ağzını kapatmak. square away hazırlamak. square off muşta kavgası için vaziyet almak, boks için hazırlanmak. square the circle verilen daireye eşit kare çizmek; imkânsız görünen bir işe teşebbüs etmek. square up tamamlamak. square with uygun gelmek, mutabık düşmek. (bot.), (zool.) sert pullu, sıkı ve sert. kabak. winter squash helvacıkabağı, balkabağı, (bot.) Cucurbita maxima. ezip pelte yapmak, ezmek; yürürken suya veya çamura basar gibi ses çıkarmak; bastırmak: sıkıştırmak; ağır ve yumuşak bir şeyin düşmesi; pelte, pelte gibi ezilmiş şey; bina içinde raketle oynanılan bir çeşit top oyunu; "şap" sesi; vıcık vıcık olma sesi; (İng.) meyva suyu ile yapılan içecek. squashy pelte gibi, ezilmiş. (-ted, -ting) çömelmek: çökmek; izinsiz olarak bir yere yerleşmek, gecekondu yaparak yerleşmek; çömeltmek; bodur; çömelmiş; çömelme; izinsiz yerleşme. squat'ty bodur; kısa ve kalın. bir mülkü işgal eden kimse; gecekondu yapan kimse. Kuzey Amerika kızılderilisi kadın; (argo) kız kadın. squaw man kızılderili bir kadınla evlenip onun kabilesinde yaşayan beyaz erkek. acı acı bağırmak, viyaklamak; (k. dili) şikâyet etmek; acı ve ince ses; (k. dili) şikâyet. elektrikle çalışan çağırma hoparlörü. şikâyetçi; hoparlör. ciyak ciyak bağırmak; cırlamak; gıcırdamak (kapı, menteşe veya ayakkabı); (argo) sırrı açıklayarak ihanet etmek; cırlatmak; gıcırdatmak; ciyak ciyak bağırma; cırlama; gıcırdama. squeak through zar zor başarabilmek. narrow squeak (k. dili) tehlikeyi güçbela atlatma, (colloq.) paçayı sıyırma. cızırtılı, gıcırtılı. squeakily gıcırdayarak. squeakiness gıcırdama. domuz gibi ses çıkarmak; cıyaklamak, haykırmak, bağrışmak; cırtlak veya cızırtılı ses çıkarmak; (argo) suç ortaklarını ele vermek, ihanet etmek; mırıldanmak, söylenmek; domuz sesi; cıyaklama; haykırış, bağrışma. squealer böyle ses çıkaran kimse; güvercin yavrusu; ihbarcı. iğrenen, çabuk tiksinen; titiz, iffet taslayan; midesi çabuk bulanan. squeamishly iğrençlikle. squeamishness iğrençlik, tiksinti. ıslak tahta döşeme veya pencereyi silmek için kullanılan kenarı lastikli alet; fotoğrafları kurutmak için kullanılan lastik silindir; lastik süpürge ile fazla suyunu akıtarak kurulamak. sıkmak, ezmek; sıkıştırıp tıkmak; kısmak; sıkıştırıp sızdırmak (para); sıkıştırmak; yaş kağıtla kalıbını çıkarmak; sıkma, sıkıştırma; yaş kâğıtla çıkarılan kalıp. in a squeeze zor durumda. squeeze bottle sıkıştırılınca içindekiler boşalan plastik şişe. squeeze into sıkışmak, sıkışıp arasına girmek. squeeze out vicdansızca mahvına sebep olmak. squeeze play karşı tarafı zor duruma düşürme, sıkıştırma. squeeze through sıkışıp arasından geçmek. susturmak, bastırmak, tesirsiz hale getirmek; (k. dili) ani cevaplarla susturmak; çamurda yürürken ayak sesi çıkarmak; susturucu cevap; çamurda ayak sesi. (-bed, -bing) fişek, maytap; dinamite konulan emniyet fitili; hiciv; fişek atmak; hiciv söylemek veya yazmak. ufak cins mürekkepbalığı, supya; kalamar, (zool.) Loligo vulgaris. (k. dili) okunması mümkün olmayan kısa elyazısı ibare, anlamsız çizgi. squiggly eğri büğrü, kargacık burgacık. adasoğanı, (bot.) Scilla maritima; yaban soğanı; yıldız sümbülü. (mim.) köşe kemeri. gözlerini (kıs.)arak bakmak, gözlerini yarı kapamak; yan bakmak; şaşı olmak; toward (ile) meyletmek, eğiliminde olmak; şaşılık; gözlerini (kıs.)ma; dolaylı eğilim; şaşı. şaşı gözlü; yan bakan; taraf tutan. şövalye silâhtarı; İngiltere'de şövalyelikten bir derece asağı rütbe; İngiltere'de köy eşrafından olan kimse; Amerika'da avukatlık veya yargıçlık eski ünvanı; büyük bir adamın uşağı; kavalye; refakat etmek. squireling küçük bey. kıvranmak; kıpır kıpır kıpırdanmak; kıvranış. sincap European squirrel sincap, (zool.) Sciurus vulgaris flying. squirrel uçan sincap. squirrely (A.B.D.), (argo) kafadan çatlak. fışkırtmak, fışkırmak; fışkırma veya fışkırtma; şırınga; fıskıye; fıskıyeden fışkıran su; (k. dili) kendini beğenmiş çocuk veya genç. squirt gun oyuncak su tabancası; püskürtme şırıngası. acıdilek, eşekhıyarı, (bot.) Ecballium elaterium. (kıs.) senior, sir, sister. (kıs.) supersonic transport (kıs.) saint, statute strait, street. (kıs.) stanza, stet, stitch. (-bed, -bing) sivri bir aletle yaralamak; bıçak veya hançer saplamak, bıçaklamak, hançerlemek; içine girmek; delmek; süngüleme; süngü yarası; söz ile yaralama, kalbini kırma. stab in the back arkadan vurmak. make a stab at teşebbüste bulunmak, denemek. sabit, durağan; dengeli; (tıb.). sıcaklığa dayanır; modern heykeltıraşlıkta sabit eser. olduğu yerde sağlam durma; muhkem olma; salamlık; katılık; karar, sebat, temkin; (mak.) muvazene, denge. sabit kılma veya olma, saptama, tespit etme; istikrar; (hav.) dengesini sağlama; (mak.) dengeleme. saptamak, tespit etmek, muhkem hale getirmek; istikrar kazandırmak; (hav.) dengesini sağlamak; (mak.) dengelemek. stabilizer stabilizatör, denge sağlayan kimse veya şey; (hav.) uçağın dengesini sağlayan cihaz; dengeleyici, pekiştirici. ahır; özel bir ahırın atları ve uşakları; (A.B.D.) çalışma grubu, ekip; ahıra bağlamak ahırda oturmak veya yatmak. sabit, bozulmaz, kararlı, kımıldanmaz, sarsılmaz, devrilmez, yıkılmaz; baki, daimi, ölümsüz, zeval bulmaz; azimli, sebatlı. stable equilibrium sabit dengeli olma, muvazene. stableness sabitlik, sarsılmazlık. stably sabit olarak, bir kararda. seyis yamağı, ahırda hizmet eden uşak. ahır ve ahır malzemesi. (müz.) her ses ayrı ve kısa olarak, stakato; kesik ve kuvvetli. büyük yığın; saman veya ot kümesi, tınaz, istif; muntazam yığın; baca; kitap rafları (özellikle büyük kütüphanelerde); (k. dili) bolluk; yığmak, istif etmek. have the cards stacked against one güç bir durumda olmak, engeller karşısında olmak. stack the cards hile ile kartları düzenlemek. Hollanda'da genel vali. arazi ölçmesinde geçici topoğrafya istasyonu; ölçme çubuğu. (çoğ.) -dia) eski Yunan stadyumu; stadyum; 185 metrelik eski uzunluk ölçüsü; inkişaf derecesi; (tıb.) hastalığın devresi . (çoğ.) staffs, staves) değnek, sopa, çomak, asa; direk, gönder; uzun sap; bir idarenin bütün memurları, personel; (ask.) kurmay subayları; (müz.) notaların yazıldığı beş çizgili porte. staff notation (müz.) portede kullanılan işaretler sistemi. staff officer erkânı harp zabiti, kurmay subayı. (mim.) muvakkat binalar için taş yerine kullanılan ve alçıdan yapılan harç. erkek geyik; iğdiş edilmiş domuz; bir ziyafet veya toplantıda kadın arkadaşı olmayan erkek; erkekler için toplantı; yalnız erkeklere mahsus. stag beetle boynuzlu bir böcek, (zool.) Lucanus cervus, stag line dansta damı olmayan erkekler grubu. stag party yalnız erkeklere mahsus eğlence. go stag karşı cinsten refaket eden olmadan. toplantıya gitmek. sahne; tiyatro, sahne hayatı, tiyatroculuk; meydan; yolculuğun bir (kıs.)mı, bir günlük mesafe; merhale, menzil; safha; mertebe, devre; suyun yükseliş derecesi; bir binanın yatay kesiti, kat; mikroskopta bakılacak cismin konulduğu raf; uzay roketinin basamaklı çalışan itme takımlarından her biri; yapı iskelesi; posta arabası. stage business (tiyatro) oyuncuların konuşma dışındaki jest ve mimikleri. stage de(sig.)n sahne dekorasyonu. stage director sahne müdürü. stage door aktörlere ve sahne görevlilerine mahsus tiyatro kapısı. stage fright seyircileri görünce oyuncularda bazen görülen korku. stage manager sahne amiri. stage whisper sahnede aktörün kolayca işitilen fısıltısı. by easy stages derece derece, azar azar. critical stage nazik veya tehlikeli safha, buhranlı devre. go on the stage tiyatroya girmek, sahne hayatına atılmak. larval stage böceklerin larva haline geldikleri devre. quit the stage sahneden çekilmek. sahneye koymak; temsil etmek; yürütmek, idare etmek. posta arabası, menzil arabası. piyes yazma veya sahneye koyma sanatı. sahne görevlisi. çok tecrübeli kimse. aktörlük hevesine tamamen kapılmış. (bak.) stagy. dört yaşında erkek geyik. sendelemek, sersemleyip düşecek gibi olmak; tereddüt etmek; şaşırtmak, hayrete düşürmek, sersem etmek; karışık düzenlemek; ayrı saatlere bölüştürmek; kanatları karşı karşıya gelmeyecek şekilde tertip etmek; sendeleme; sersemleşme; (çoğ.) hayvanlara mahsus damla illeti. stag geringly sendeleyerek; şaşırtıcı derecede. geyik avında kullanılan iri av köpeği . bina iskelesi; menzil arabasıyla yolculuk: sahneye koyma. durgunluk; atalet, işlemezlik. durgun, hareketsiz, bayatlamış, bozulmuş (su); atıl, kesat, rakit. durgun olmak, durgunlaşmak, durgunluk sebebinden bozulmak (su); atıl veya hareketsiz olmak; bitki gibi yaşamak. stagnation durgunluk. sahneye yakışır, aktörce stagily sahneye yakışır şekilde staginess sahneye yakışır tarz. temkinli, ağırbaşlı, vakarlı; sabit. lekelemek; tahtaya renk vermek; leke sürmek (şeref, isim); lekelenmek; boyanmak; leke; boya, vernik; benek. stained glass renkli cam. lekesiz, pak, temiz, kusursuz. stainless steel paslanmaz çelik . basamak; kademe; (çoğ.) merdiven. stair carpet merdiven halısı. stair rod merdiven halısı çubuğu. a flight of stairs bir kat merdiven. back stairs arka merdiven. binanın merdiven kısmı, merdiven. merdiven başı, sahanlık. merdiven. merdiven boşluğu. kazık; kazığa bağlayıp yakarak öldürme; kumarda ortaya konan para: (sık sık) (çoğ.) yarışmada ödül; şansa bağlı olan şey; kazığa bağlamak, kazıklarla sınırlamak; kazıklarla pekiştirmek; (k. dili) kumarda para koymak; tehlikeye atmak. stake a claim sahip çıkmak. stake boat kayık yarışında menzil işareti olarak bir yere bağlanan sandal. stake horse müşterek bahis tutulan yarışlarda koşturulan cins at. stake out, stake off kazıklarla işaret etmek veya bölmek; hudutlarını göstermek. be at stake tehlikede bulunmak, şansa bağlı olmak. bring to the stake yakarak idam etmek. high stakes ortaya atılan büyük miktar. perish at the stake yakılarak idam olunmak. pull up stakes işini bitirip başka yere taşınmak. We have a stake in the out come Ucu bize dokunur. bir bahis için ortaya konan parayı muhafaza eden kimse. istalaktit, sarkıt. stalactic(al), stalactit'ic(al) sarkıtlarla ilgili veya onlara benzer. stalactiform istalaktit şeklindeki. Alman savaş esirleri kampı. istalagmit, dikit. stalagmitic(al) dikitlerle ilgili; dikitlere benzer. bayat, durmuş, eski; adi; yıpranmış, bitkin (fazla spor yapanlar için kullanılır); bayatlatmak, tazeliğini gidermek; bayağılaştırmak. staleness bayatlık. kaşanmak, işemek (at veya sığır); at veya sığır sidiği veya kaşanması. satranç oyununda şahın kiş denmemiş fakat nereye oynarsa kiş denecek vaziyette olması, pata; iki taraftan her biri kımıldanamaz halde olma; faaliyetsizlik; satrançta şah demeden hareket edemez hale getirmek; kımıldanamaz hale koymak. sap, bitki sapı. sezdirmeden ava yaklaşmak; azametle yürümek; azametli yürüyüş; sezdirmeden ava yaklaşma. arkasında avcının siper aldığı at veya at şeklinde şey; arkasında gizlenilen şey, maske. ahır; ahırda tek at için yapılmış bölme; küçük dükkân; (hav.) hız kaybedip bocalama: Oto. motorun durması; orkestra üyelerinin veya kilise korosunun oturduğu kısmen kapalı yer; araba park edecek yer; yaralı parmak sargısı; (k. dili) oyun, düzen. ahırda kalmak; ahıra kapayıp beslemek; istemeyerek stop etmek, yük fazlalığından stop etmek (motor); (hav.) hızını kaybedip düşmek üzere olmak; çamur veya kara saplanıp durmak; durdurmak; (k. dili) soruşturmadan kaçınmak; tehir etmek, vakit kazanmaya çalışmak. ahırda semirtmek. damızlık at, aygır bünyesi kuvvetli, iri yapılı; cesur, yürekli, yiğit; cesur ve kuvvetli adam; sadık parti üyesi. İstanbul; eski İstanbul. çiçeklerde erkeklik uzvu, ercik. stamen, stamened stameni olan. staminiferous stamenler hâsıl eden. dayanıklılık, tahammül, kuvvet. kuvvet veya dayanıklılığa ait; (bot.) stamene ait veya stamenlerden ibaret. (bot.) ercikli, stamenli, bilhassa dişilik uzvu olmayıp yalnız erkeklik uzvu olan. koyu kırmızı (renk) pepelemek, kekelemek; kekemelik. stammerer kekeme kimse, pepe kimse. stammeringly kekeleyerek. ayağını yere vurmak; basmak; damga vurmak, üzerine damga basmak, damgalamak; üzerinde silinmez izler bırakmak; yerleşmek; kalıpla vurup kesmek; ezmek; sikke darbetmek; imza ile tespit etmek; pul yapıştırmak; ıstampa; damgalama; damga; pul, posta pulu; ayağını yere vurma; kalıp; maden filizini ezmeye mahsus tokmak; alamet, marka; cins, soy, çeşit. stamp mill maden filizi kırma makinası. stamp out üstüne basıp söndürmek; bastırmak, ezip yok etmek; kalıp ile kesmek; ayak patırtısı ile çıkmak. stamp pad ıstampa. stamp tax pul vergisi. stamping ground bir kimsenin sık sık gittiği yer. atların veya sığırların korkarak dağılıp kaçmaları; coşkun toplu koşuş; panik yaratma; ayaklanma; topluca koşuşmak, kaçışmak, paniğe kapılmak, belirli bir hedefe hücum etmek; kaçıştırmak, korkutup koşturmak. damgalayan kimse veya alet; postanede mektuplara damga vuran memur; ıstampa, zımba, damga; tokmak. duruş; tutum; golfta topu çelerken bacakların aldığı vaziyet. (kanı) durdurmak, akmasını önlemek; (bak.) staunch. direk, destek, ayak, dayak, payanda; ahırdaki hayvanları muhafaza için hayvanların boyunlarının iki tarafına konulan direk; (den.) puntal; hayvanların boyunlarının iki yanına direk koyarak çıkmalarına engel olmak. (stood) ayakta durmak, kaim olmak; durmak, ayakta kalmak; kalmak, baki kalmak; sebat etmek, tahammül etmek, çekmek, dayanmak; sabit olmak; inat etmek, ayak diremek; olmak, bulunmak; durmak; uymak, uygun gelmek; (İng.) aday olmak; (den.) gitmek, yol tutmak, doğrulmak; belirli bir ölçü uzunluğunda olmak; kalkmak, dikilmek; muteber kalmak; durdurmak, dikmek; yön göstermek; (k. dili) ziyafet masraflarını ödemek. stand a chance ihtimali olmak. stand aside bir kenara çekilmek. stand back geriye çekilmek. stand by hazır beklemek; yakınında durmak; arka çıkmak, desteklemek; (sözüne) sadık kalmak; karışmamak, lâkayt kalmak, yardım etmemek; (den.) hazır olmak, alesta durmak. stand clear emniyette bulunmak. stand down mahkemede şahitlik ettikten sonra çekilmek. stand firm sabit durmak: stand for tarafını tutmak; yerine geçmek, temsil etmek; tahammül etmek, müsamaha etmek. stand in awe of korkmak; bir kimseye karşı korkuyla karışık saygı duymak. stand in for vekaleten vazifesini görmek. stand in with araları iyi olmak. stand off uzak durmak; razı olmamak. stand on de temel tutmak; üzerinde ısrar etmek; (den.) yoluna devam etmek. stand ones ground davasından vaz geçmemek, sebat etmek. stand on one' own two feet yardım beklemeden kendi işlerini idare etmek. stand out ileriye fırlamış olmak; göze çarpmak; karşı durmakta inat etmek. stand over dikkatle izlemek; tehir edilmek. stand pat değişikliğe karşı olmak, politika değiştirmemek. stand still hareketsiz durmak, kımıldamamak. stand to sebat etmek. stand together uymak, uygun olmak. stand to reason makul olmak, akla yatmak. stand treat başkalarına ikram etmek. stand trial muhakeme edilmek, yargılanmak. stand up ayakta durmak, ayağa kalkmak; (kullanılışında) dayanmak; doğru çıkmak; (k. dili) randevuya gelmeyerek (birini) boşa bekletmek. stand up for bir kimsenin tarafını tutmak, taraftarı olmak. stand up to cesaretle karşılamak. stand up with nikah merasiminde (gelin veya damada) refakat etmek. Where does he stand on civil rights? Medeni haklara karşı tutumu ne? duruş; durak, durulacak yer; durum; saksı koymaya mahsus sehpa veya ayaklık; portmanto; satış tezgâhı veya masası, işporta; satıcının durduğu yer; tribün; mahkemede şahit yeri; bir kimsenin bulunduğu yer; işlemez durum, çıkmaz; turnedeki tiyatro ekibinin kısa bir zaman kaldığı şehir; ormanda yetişen ağaçlar; belirli bir tarlada bulunan ekin; (İskoç.) takım. be at a stand duraklamak. take a stand fikrini açığa vurmak; taraf tutmak. take the stand davada şahitlik yapmak. standart olarak kabul edilmiş; herkesçe itibar edilen; umumca kabul edilen (dil usulü) standard candle ayar mumu, ölçü olarak kabul edilen ve ayar edilen bir mumun saçtığı ışık. standard deviation istatistikte ortalama ile bunu teşkil eden rakamların fark ölçüsü. standard English edebi veya kültürel ve sosyal bakımdan kabul edilmiş olup aydın sınıf tarafından kullanılan ingilizce. standard gauge demiryolu rayları aralığı için Avrupa ve ABD'nde kabul edilen standart ölçü: 1,435 m standard lamp ışık ölçüsünde standart olarak kullanılan lamba. standard pitch (müz.) ABD'nde standart ton ayarı ("la" 440 frekansında) standard time bir memleket veya bölge için kabul edilmiş saat ayarı. sancak, bayrak, alem; sembol; ileri gelen bir şahsı temsil eden sancak; miyar, ölçü birimi, standart; ayar; para mikyası (altın veya gümüş); ayak, payanda, direk, destek; ağır eşya. standard of living hayat standardı .royal standard kraliyet sancağı. up to standard belirli bir standarda göre, kabul edilen şartlara göre. bayraktar, alemdar. belirli bir ölçüye uydurmak, standardize etmek, ayarlamak, normalleştirmek. standardization ayarlama, normalleştirme. (çoğ.) -bys) yedekte bulunan kimse veya tertibat. (tiyatro veya trende) yer kalmadığı için ayakta kalan kimse. sabit görüş; kımıldamayan şey. nüfuz, (slang) piston; dublör. hokka, kalem mahfazası. (k. dili) oyunda beraberlik; mukabil kuvvet, tesirsiz bırakma; ilgisizlik, soğukluk; sonraya bırakma, tehir. ilgisiz, soğuk. üstünlük ve kıymeti ile göze çarpan şey veya kimse; (k. dili) eski görüşünü muhafaza edip umumun kararına iştirak etmemekte ısrar eden kimse. tutucu, değişikliğe karşı koyan standpatter tutucu kimse. dikme boru; yangın musluğu. görüş noktası, bakım. from the standpoint of bakımın dan, görüşüyle. durma, işlemez hal, tevakkuf; tatil, paydos, işin durması. be at a standstill durgun halde olmak; inkıtaa uğramak, kesilmek. dik; ayakta durarak yapılan. tek kişilik dört tekerlekli açık at arabası. (bak.) stink. kalay madeni, kalay madeni eritme ocağı; kalay maden havzası; kalay madenine ait. kalay cinsinden, kalaya ait stannic acid stanat asidi, kalay asidi. stanniferous tabii olarak içinde kalay bulunan. kalay St Anthony' fire (tıb.) yılancık. şiir kıtası. (anat.) üzengikemiği. (k. dili), (bak.) staphylococcus. iltihap hâsıl eden bir çeşit mikrop, stafilokok basili. bir yerin ürettiği başlıca mahsul; esaslı yemek maddelerinden biri; hammadde; elyaf; unsur; içerik, muhteva; satış yeri; ambar; devamlı üretilen veya satılan; ana, esas; piyasayı tutmuş, yerleşmiş; (yün elyafı) uzunluğuna göre tasnif etmek stapler yün tasnifçisi; yün ve elyaf satıcısı. tel, tel raptiye; iki başlı çivi; zımbalamak, telle raptetmek. stapler zımba. yıldız; yıldız şekli; yıldız işareti; (tiyatro), sin yıldız; mümtaz şahsiyet, sporda mükemmel oyuncu; talih. star apple meyvası elmaya benzer ve Antiller'de yetişen bir ağaç, (bot.) Chrysophyllum cainito Star Chamber eskiden İngiltere'de hudutsuz yetki sahibi olan ve 1641'de lağvolunan mahkeme; gizlice ve istediği gibi hareket eden herhangi bir mahkeme. star drift küme halindeki yıldız gruplarının müşterek hareketi. star grass nergis zambağına benzer ufak bir ot, (bot.) Hypoxis star of David Süleymanın mührü. Star and Bars Amerikan İç Harbinde Güneyli hükümetin bayrağı. Stars and Stripes ABD'nin bayrağı. star sapphire yıldız görüntüsü veren yakut. star shell işaret fişeği, aydınlatma mermisi. StarSpangled Banner ABD'nin bayrağı; ABD'nin milli marşı. have stars in one' eyes gözleri parıldamak. make one see stars (k. dili) gözünde şimşekler çaktırmak. north star Kutupyıldızı, kuzey yıldızı, demirkazık. shooting star kayan yıldız, haceri semavi, göktaşı. thank one' lucky stars Allaha şükretmek. (-red, -ring) yıldızlarla süslemek; yıldız koyarak işaret etmek; yıldız yapmak; başrolde oynamak; başrolde göstermek. ünlü, meşhur, en iyi olan; yıldıza ait; yıldızla işaretli. geminin sancak tarafı, sancak; buna ait nişasta, ket; kola; resmiyet; (A.B.D.) canlılık, dinçlik; kolalamak. starchiness sertlik, bol kolalılık; resmiyet. starch'y nişastalı; kolalı; resmiyete meyilli, soğuk. bedbaht, şanssız, yıldızı sönük. sin, (tiyatro) yıldızlık. gözünü dikip bakmak, uzun uzun bakmak; dik durmak (saç); uzun ve küstahca bakış; bakışların bir noktaya takılıp kalması. stare at dik dik bakmak . stare down yüzüne dik dik bakıp şaşırtmak veya utandırmak. stare one in the face önünde olmak; yakında gelmesi kesin olmak (istenilmeyen durum) . beşparmak, denizyıldızı. yıldızlara bakmak, yıldızları tetkik etmek; hayallere dalmak. star gazer yıldızlara bakan kimse; dalgın kimse. tepegöz, kurbağa (balık), (zool.) Uranoscopus scaber. müneccim gibi yıldızlara bakma; dalgınlık. süssüz, sade; bütün bütün, tam; katı, kaskatı kesilmiş (ölü gibi); şiddetli, fırtınalı; suratsız, sert; anadan doğma; tamamen. stark naked anadan doğma, çırılçıplak, üryan. stark raving (mad.) çılgın, tam deli. yıldızsız, kapalı. küçük yıldız; ( (A.B.D.), (k. dili) genç yıldız adayı. yıldız ışığı. sığırcık kuşu, çekirge kuşu, (zool.) Sturnus vulgaris. köprü ayağının etrafına kakılan kazıklar. yıldızlarla donanımı; her hangi bir şeyin yıldızı olarak gösterilmiş; yıldız işaretli; burçların etkisinde olan . yıldızlı, yıldız gibi. starryeyed hayranlıkla bakan. geyik boynuzunun ucu; kuş kuyruğu biçiminde parça. başlamak, harekete geçmek, yola çıkmak; harekete geçirmek, başlatmak, yola koymak; kalkmak; ürküp sıçramak; irkilmek, fırlamak; dışarı uğramak; gevşemek, gevşetmek; çatmak; kurmak, tesisetmek; uçurmak (av kuşları) start in başlamak, işe koyulmak start off, start out başlamak, yola koyulmak .start something zorluk çıkarmak. start up çalıştırmak; birden belirmek to. start with ilk iş olarak, başlangıçta. starting point hareket noktası, başlangıç noktası. starting post yarışta başlangıç çizgisini işaret eden direk. başlangıç; yola çıkma, kalkış; gelip geçici gayret; sıçrama, irkilme; öncelik; mühlet; evvelden başlama; başlangıçta bir işe verilen kuvvet ve yardım; geminin tahtalarında çatlaklık. başlayan veya başlatan kimse; trende hareket memuru; (oto.) marş; (mak.) harekete geçirme tertibatı; yoğurt mayası. ürkmek, sıçramak, irkilmek; ürkütüp sıçratmak; korkutup şaşırtmak. şaşırtıcı, ürkütücü. startlingly ürküterek, şaşırtarak. açlık, ölüm derecesinde açlık; açlıktan ölme. starvationwages geçindirmeyen ücret. açlıktan ölmek veya öldürmek; çok açlık çekmek; yoksulluk çekmek, yokluğundan mustarip olmak; açlık çektirerek istenilen duruma getirmek. be starved for çok özlemek, hasretini çekmek. açlıktan ölüm derecesine gelen çocuk veya hayvan; aç, aç kalmış, çok yoksul, perişan; yetersiz. (k. dili) saklamak. stash away saklamak. (biyol.) vücutta her hangi bir sıvının dolaşımının durdurulması; bağırsak hareketinin yavaşlaması.stat (kıs.) immediately, static, stationary, statistics, statute. ifade etmek, belirtmek, beyan etmek; tayin etmek, saptamak, tespit etmek. hal, vaziyet, durum, keyfiyet; debdebe, tantana, ihtişam; devlet; hükümet; eyalet; memleket; devlete ait; resmi; siyasi. state bank (A.B.D.) bir eyaletin müsaadesi altında çalışan banka; devlet bankası. state college eyalet üniversitesi. state' evidence (huk.) devlet lehine şahitlik; suçunu ikrar ederek kendi suç arkadaşları aleyhine sahadet eden kimse. turn state' evidence suçunu ikrar ederek devlet lehine şahitlik etmek. State House hükümet binası; meclis binası. state of siege örfi idare, sıkıyönetim. state of war harp hali state owned devlet malı. state prison siyasi mahkümlara mahsus hapishane; (A.B.D.) bir eyalete mahsus ağır ceza hapis hanesi. state socialism sosyalizm, devletçilik. state' rights eyaletin hakları. state trooper (A.B.D.) motorlu araçlarla devriye gezen jandarma .state university (A.B.D.) eyalet üniversitesi Department of State (A.B.D.) Dışişleri Bakanlığ.ı in state resmi olarak, debdebe ve ihtişamla. lie in state teşhir edilmek üzere açık tabut içinde yatmak (büyük bir zatın cenazesi) the States (k. dili) Amerika Birleşik Devletleri (ABD haricinde kullanılır) devlet idaresi, devletçilik. belirli, muayyen, düzenli, muntazam; ifade edilmiş, beyan edilmiş; kaydedilmiş. (A.B.D.) eyalet olma durumu. haymatlos, vatansız. haşmetli, azametli; heybetli, gösterişli stateliness haşmetli olma. ifade; takrir, ifade olunan şey, beyanat, demeç; rapor; hesap raporu. eski Yunan şehirlerinde bir çeşit madeni para. hususi vapur kamarası; yataklı vagon kompartımanı. ABD'de olan; ABD'de veya ona doğru. (çoğ.) -men) devlet adamı, devlet işlerinde tecrübeli ve bilgili olan kimse. statesmanlike, statesmanly devlet adamına yakışır, akıllı ve tedbirli. statesmanship hükümet idaresinde hikmet ve cömertlik. bütün eyaleti kapsayan . statik, duran cisimlere ait; sakin, dengeli; (fels.) dural; pasif elemanlara ait; (ikt.) varidattan ayrı sermaye ile ilgili olan meselelere ait; (elek.) sürtünmeden hâsıl olan elektriğe ait, statik; (radyo) parazit; kdili. istenilmeyen itiraz . statically durarak, kımıldanmayarak; durağan cisimlerle ilgili olarak. statik ilmi; sosyol toplumsal dengeyi sağlayan kuvvetlerden bahseden ilim dalı. durak, tevakkuf mahalli; merkez, istasyon, gar; bir kimsenin bulunduğu yer; memuriyet, görev; hizmet, makam, rütbe, hal; yer, mahal, mevki; sosyal durum, derece, vaziyet; ordu veya donanmanın özel bir görevle gönderildiği yer; istasyon (radyo, televizyon), kanal (televizyon); bir yere tayin etmek veya yerleştirmek. station break radyo ve televizyonda istasyon ismi ve yerinin verildiği zaman . station house polis karakolu. station wagon kaptıkaçtı, pikap (araba) fire station itfaiye binası. lifeboat station can kurtaran gemi istasyonu. naval station donanma merkezi. police station karakol. railroad station demiryolu istasyonu, gar . sabit, durağan; kımıldamaz; muayyen bir kararda kalan, ne ilerlemekte ne de gerilemekte olan; bir yerde daima kalan kimse veya şey; belirli bir yerde bulunan er. stationary air nefes alıp verme sırasında daima akciğerde kalan hava. stationary engine sabit makina. stationary front iki hava tabakası arasındaki sınır. stationary population yerleşik nüfus. kırtasiyeci. kâğıt veya kalem gibi yazı eşyası, kırtasiye. istasyon şefi. (pol.) devletçilik taraftarı, devletçi; istatistik uzmanı. istatistik, istatistik ilmi. statistic(al) istatistiğe ait. statistician istatistik uzmanı. elektrik motorunda hareketsiz kısım, duruk, stator. en küçük basınç derecelerini gösteren hassas barometre; (hav.) çok hassas yükseklik ölçeği. heykel koleksiyonu, heykeller; heykeltıraş; heykeltıraşlık; heykel veya heykeltıraşlığa ait.. heykel statuette ufak heykel . heykel gibi heybetli ve vakarlı statuesquely heybetle. statuesqueness heybetlilik, vakar. boy, kamet, endam, insan veya hayvan boyu. moral stature ahlaki fazilet. hal, durum, vaziyet; medeni hal, toplumsal durum; rol; övünme payı. status quo statüko. kanuna göre ceza verilebilir; kanunda yeri olan, kanuna uygun. kanun, yasa, nizam, kural, kaide; emir, hüküm; kaideye göre; kurallı. statute law yazılı kanun. statute mile mil statute of limitations zaman aşımı süresini tayin eden kanun. kanuna uygun, kanuni, kanuna bağlı. statutory rape reşit olmayan bir kızla cinsi munasebette bulunma. sadık, güvenilir; sabit, sağlam; kuvvetli; (bak.) stanch staunchly sebatla; sadakatla; sağlamca. staunchness sebat; sadakat. (fiz.) kristallerde ışık titreşim düzeylerinin ölçülerini tayin eden alet. (-d veya stove) (sandalda, fıçıda) tahtayı kırarak delik açmak; kabuğunu kırarak parçalamak; vurarak delik açmak; fıçı tahtalarıyle donatmak: parçalanıp açılmak. stave off savmak, uzaklaştırmak; meydana gelmesini önlemek. çomak, değnek; çubuk; fıçı tahtası; portatif merdiven basamağı; (şiir) beyit; (müz.) porte. (çoğ.), (bak.) staff, stave. hekimlikte kullanılan zehirli bir çeşit hezaren, (bot.) Delphinium. durmak; kalmak; geçici olarak ikamet etmek; beklemek; durdurmak, alıkoymak, bırakmamak, salıvermemek; yaptırmamak, menetmek, önlemek; doyurmak; ertelemek, tehir etmek; (k. dili) dayanmak, yarışta direnmek .stay one' hand engellemek, durdurmak .stay out dışarıda kalmak. stay put (A.B.D.), (k. dili) yerinden kımıldanmamak. stay the night gecelemek. staying power dayanma gücü. (den.) istralya; istralya ile takviye etmek; tiramola etmek, dönmek, orsa alabanda edip dönmek. in stays tiramola. dayamak, tutmak; desteklemek, teselli etmek; dayanak, destek, payanda; balina stays (çoğ.), (İng.) korsa. kalma; durma; ziyaret muddeti; ikamet, oturma; durdurma, tehir, infazı tehir; dayanma, sebat. stay bolt germe cıvatası, payanda cıvata, makinanın iki demir parçasını birbirinden ayrı tutan cıvata. (kıs.), (İng.) Subscriber Trunk Dialing şehirlerarası direk telefon sistemi. başkasının yeri, yer; ( eski) yararlı olmak. stand in good stead yararlı olmak, faydalı olmak, yardımı dokunmak. in his stead onun yerinde. sabit, değişmez, dönmez, muhkem; metin. stead fastly sebatla. steadfastness sebat . (ünlem) sabit, titremez, sallanmaz, değişiklik göstermez, oynamaz; şaşmaz, dönmez, metin; sağlam; ılımlı, ciddi; düzenli, muntazam; sürekli, daimi; (den.) yerinde duran, rüzgârdan sallanmaz; (argo) devamlı flört edilen arkadaş; sabit kılmak, titremesini veya sallanmasını kesmek; sabit durmak, sallanmamak, kımıldamamak; (ünlem), (den.) Viyal Ağır ağır Oynatmak Sakin ol. go steady (k. dili) devamlı olarak aynı kişi ile flört etmek. steadily durmadan, muntazaman. steadiness metanet, sarsılmazlık. külbastı, biftek, kontrfile. özellikle ızgara et yenilen lokanta. (stole, stolen) çalmak, aşırmak, (slang) yürütmek; çaktırmadan almak; gizlice yapmak; gizlice hareket etmek; gizlice ve yavaş yavaş gitmek; (beysbol) bir kaleden diğerine ustalıkla koşmak; hırsızlık etmek; çalma, hırsızlık;çalınmış şey; (beysbol) ustalıkla başka bir kaleye ulaşma; (argo) kelepir; hileli alışveriş. steal a look çaktırmadan bakmak. steal a march on one başkasından evvel bir hedefe gizlice ulaşmak. steal away yavaşça savuşmak, çaktırmadan geçmek steal one' thunder başkasına galebe çalmak. çalma; çalınan maldan ileri gelen zarar. gizli iş veya teşebbüs; gizlilik. by stealth gizlice. gizlice yapılan; sinsi. stealthily gizlice, sinsice, hissettirmeden, çaktırmadan. stealthiness gizlilik, sinsilik; gizlice yapma. buhar, islim, buğu, istim; (k. dili) kuvvet, şiddet, enerji; (k. dili) hidde.t steam boiler buhar kazanı. steam engine buhar makinası; lokomotif. steam hammer buharlı varyos .steam heat buharlı kalorifer sistemi. steam shovel istimli ekskavatör. steam table lokantada yemekleri sıcak tutan buharlı tezgâh. steam turbine buharlı turbin. at full steam, full steam ahead son hızla, büyük bir güçle. blow off steam, let off steam islim salıvermek; hiddetlenip içini dökmek. dry steam kuru buhar get up steam bir teşebbüs için kuvvetini toplamak. work off steam islim salıvermek; birikmiş enerjiyi sarfetmek. buhar salıvermek; buğulamak: buharda pişirmek; buğusu çıkmak, dumanı çıkmak, buram buram tütmek, islim halinde çıkmak; vapurla yolculuk yapmak. steam up buğulamak; güçlendirmek; coşturmak. vapur. vapur; buharla yemek pişirmeye veya eşya yıkamaya mahsus kap; buğulaması yapılan tarak. steamer trunk (den.) ranza altına sığacak büyüklükte eşya sandığı. buhar borucusu. yol işlerinde kullanılan silindir; ezici güç; zor kullanma; silindir ile düzletmek; basmak, ezmek; zorla elde etmek; ezici. vapur. buharlı; buhara benzer; şehvetli. steaminess buharlılık. stearik stearic acid stearik asit, içyağı asidi. (kim.) stearin . (mad.) sabuntaşı. (bak.) steadfast. (edeb.) at, küheylân. çelik, pulat; çelikten yapılan alet, masat, çelik bileği; çakmak; çelik gibi güç; çelik kaplamak veya katmak, çelik gibi sertleştirmek; hissizleştirmek, katılaştırmak; çelikten yapılmış; çelik gibi; azimli; katı, duygusuz. steel blue çelik mavisi steel engraving çelik hakkaklığı; hakkedilmiş çelik levha ile basılan resim. steel wool bulaşık teli, çelik tel elyafı. cold steel, kılıç ve süngü gibi silahlar. worthy of one' steel kılıcına lâyık; işinin ehli; zahmetine değer. çelik işi; çelik bina iskeleti; (çoğ.) çelik fabrikası. çelikten yapılmış, içinde çelik bulunan; çelik gibi, sert. steeliness sertlik. kantar, uzun kollu el kantarı. Güney Afrika'ya özgü ufak ceylan. dik, sarp; (k. dili) fazla, aşırı, yüksek (fiyat); dik yokuş, uçurum. steeply dikine; hızla. steepness sarplık, diklik. suya bastırmak, iyice ıslatmak, karmak; demlendirmek, demlemek; (fig.) doldurmak, içine işletmek; demlenmek; iyice ıslanmak; demlenme, demlendirme; iyice ıslatma veya ıslanma; içinde bir şey ıslatılan sıvı veya kap. He is steeped in Near East history Yakın Doğu tarihi konusunda çok bilgilidir . kilise kulesi, çan kulesi. steepled çan kuleli; çok kuleli.. engelli yarış. kule veya yüksek baca tamircisi. dümen kullanmak, seyretmek; idare etmek, yönetmek, sevk ve idare etmek; doğrultmak, yön vermek; (den.) dümen dinlemek; sevk ve idare olunmak. steer clear of sakınmak, uzak durmak, yanaşmamak. steering committae yönetim kurulu. steering gear dümen donanımı, dümen dili mekanizması .steering wheel direksiyon; dümen dolabı . iğdiş edilmiş boğa; kasaplık öküz. güverte yolculan için kasara altı, en ucuz tarifeyle yolculuk edenlere mahsus salon ve kamaralar; dümen kullanma. (den.) geminin dümen dinlemesi için gerekli asgari hız. serdümen, dümenci. (den.) cıvadrası belirli bir meyilde bulunmak; cıvadraya belirli bir meyil vermek; cıvadranın meyil açısı. (den.) ambarda yük yerleştirmeye mahsus dikme, vinç mataforası; dikme ile yük yerleştirmek. Jura devrinde (A.B.D.)'nin batısında yaşamış dikenli zırh olan dev kertenkele. büyük bira barday. (bak.) steenbok. (bot.) bitki kök veya sapının iç tarafı, orta silindir, stel. dikili taş, taş anıt. yıldızlara ait, yıldız gibi. stellar wind yıldızlardan çıkan yüklü zerrelerin cereyanı. yıldız şeklindeki, yıldız gibi. yıldızlarla dolu, yıldızlı. yıldız şeklindeki, yıldızımsı. yıldızlarla donanmış; küçük yıldız gibi. sap; ağaç gövdesi, gövde; sap gibi şey, kol; muz hevengi; kadeh ayağı; kol saati kurgusu, aks, direk; silsile; harfin yukarı uzantısı; (dilb.) gövde; (müz.) nota kuyruğu; saplarını koparmak; sap takmak; çıkmak, (den.) gelmek. stemwinder aksla kurulan saat. (den.) geminin baş bodoslaması; pruva, baş; (den.) baş verip gitmek, göğüs verip ilerlemek; set çekmek, önlemek. from stem to stern baştan kıça; baştan aşağı. durdurmak; (tıb.) akmasını önlemek. kötü koku, leş kokusu. madeni levhadan kesilmiş resim veya marka kalıbı, delikli kalıp; böyle bir kalıpla basılan şekil veya marka; şablon; mumlu kâğıt, stensil; delikli kalıpla kopya etmek veya işaret etmek steno (önek) dar, ufak steno (kıs.) stenography. ayakta duran; işlemez halde, muattal; devam eden, baki, daimi; sabit; durma, ayakta durma; duracak yer, durak; mevki, şöhret, itibar, derece, mertebe; devam, süreklilik, eskilik; ani bir duruşla. standing army daima silâh altında bulunan ordu. standing committee daimi encümen. standing jump durduğu yerden atlama. standing order daima geçerli olan sipariş. standing orders iç tüzük, dahili nizamname. standing rigging (den.) ana arma, geminin asıl ana halatları. standing room ayakta duracak yer, tiyatroda iskemleler dolduktan sonra kalan yer. standing water su birikintisi, akmayan su. standing wave sürekli dalga, birbirine ters iki dalganın meydana getirdiği sabit dalga .of high standing itibarı yüksek; yüksek seviyede. of long standing çoktan beri devam etmekte veya geçerli olan .of no standing itibarsız, önemsiz, ehemmiyetsiz. stenografi; steno ile yazmak. stenograph'ic(al) stenografiye ait. stenographically steno. stenograf, steno ile yazan kimse. stenografi. (bot.) dar yapraklı. (tıb.) vücutta herhangi bir kanalın daralması. steno işareti; stenotip. gür sesli adam stentorian çok yüksek, gür. ayak basmak; adım atmak, yürümek, ağır adımlarla yürümek; suratle hareket etmek veya davranmak; bir adımda ulaşmak; (den.) oturtmak, dikmek (direk), yerine yerleştirmek veya oturtmak; adımlarla ölçmek, adımlamak; basamaklar halinde düzenlemek. step down inmek; elektrik gücünü azaltmak; istifa etmek. step in müdahale etmek, karışmak .step on üstüne basmak; bastırmak. Step on it (k. dili) çabuk davran. step out dışarı çıkmak; (k. dili) eğlenceye gitmek. step up çıkmak; elektrik gücünü artırmak; kuvvetlendirmek . adım; birkaç adımlık yer, kısa mesafe; basamak; eşik; kademe; hareket, teşebbüs; ilerleme, terakki; derece; yürüyüş tarzı, gidiş tarzı; ayak sesi; ayak izi; (çoğ.) tedbirler; (müz.) portenin bir çizgisi veya aralığı; (den.) ıskaça. step by step adım adım, derece derece, tedricen .in step ayak uydurarak; uygun; aynı ayarda. out of step adımları birbirine uymayan; başkalarına ayak uyduramayan .take a step adım atmak, teşebbüs etmek. take steps tedbir almak. watch one' step dikkat etmek, ayağını denk almak. (önek) üvey. üvey erkek kardeş. üvey çocuk. üvey kız. azaltan; azalma, düşme. üvey baba. külot; topuklu süssüz ayakkabı. seyyar merdiven. üvey ana. istep, bozkır. atlangıç, atlama taşı; ilerleme vasıtası, basamak, ilk adım. üvey kızkardeş. üvey oğul. artıran; artma, yükselme; makina süratini artırma cihazı. (sonek) - ci, âdet veya meslek sahibi olan: songster, trickster; olan: youngster; ile ilgili: roadster. dışkılı, pislikli, gübreli. ster. stereo (teyp, pikap) (önek) katı, üç boyutlu . (mim.) temel. stereobatic temele ait. atom ve moleküllerin tertibini inceleyen kimya dalı. soda silikatlı boya vurma usulü. stereografi. stereographic(al) stereografik stereographically stereografik olarak. oylum ölçme aleti. stereometry katı cisimlerin oylumunu ölçme usulü. iki ayrı sesli, stereofonik . stereoskop. stereoscopic stereoskopik. sayfa halinde baskı klişesi, stereotip; stereotipi; basma kalıp söz; stereotip klişesi yapmak; saptamak, tespit etmek, sabit bir şekilde vermek. stereotypy stereotipi. (kıs.)ır, ürün vermeyen, verimsiz, semeresiz; (biyol.) tohum veya meyva vermeyen; mikropları olmayan; neticesiz, faydasız. sterility (kıs.)ırlık, ürün vermeyiş, verimsizlik. ( (İng.) -ise sterilize etmek, mikroplarını öldürmek; (kıs.)ırlaştırmak, verimsiz hale getirmek. steriliza'tion (kıs.)ırlaştırma, sterilizasyon sterilizer. sterilize eden kimse; sterilizator. çıga (balık), (zool.) Acipen serruthenus. İngiliz parasının resmi ölçüsü; sterlin gümüşü; sterlin; sterlinle ödenebilen; sterlin gümüşü ile yapılmış; hakiki, değerli, kıymetli. sterling money İngiliz parası.. sterling silver çatal bıçak takımı yapımında kullanılan 0,925 gümüş alaşım; 0,925 ayar gümüş eşya .of sterling worth çok kıymetli pound sterling İngiliz lirası, sterlin. sert, musamahasız, haşin, katı; şiddetli, kuvvetli. sternly sert bir şekilde. stern'ness sertlik. gemi veya sandal kıçı; bir şeyin arka (kıs.)mı, kıç. stern chaser kıç topu. stern sheets filika veya kayığın kıçaltı. by the stern (den.) kıçı biraz fazla suya batmış, kıç tarafından. from stem to stern (den.) baştan kıça kadar. stern'most en gerideki. sternway geminin geri geri gitmesi. göğüs kemiğine ait. (önek) göğüs, sternum. kıç bodoslaması. göğüs kemiği. aksırma. sternutative, sternutatory aksırtıcı. arkadan çarklı nehir gemisi. (biyokim.) steroit. horultulu, hırıltılı. stertorously horultuyla, hırıltlyla. (matb.) Kalsın. (tıb.) göğus dinleme cihazı, stetoskop. stethoscopicals. stetoskopla ilgili. stethoscopically stetoskopik olarak. (tic.) mark geniş kenarlı fötr şapka. (den.) yükleme veya boşaltma işçisi, istifçi. hafif ateşte kaynatmak; kaynamak; (k. dili) endişe etmek; türlü, güveç; (k. dili) kuruntu, endişe, merak. stew in one' own juice kendi başına açtığı derde yanmak . in a stew telâşla, heyecanla, acele ile. vekilharç, kâhya; ambar memuru, idare memuru; erkek hostes, kamarot, gemi garsonu; işçi temsilcisi. kadın kamarot, hostes. vekilharçlık; idare, yönetim. pişirilmiş; (argo) sarhoş, küfelik. türlü tenceresi, güveç. (kıs.) sterling. (tıb.) olağanüstü canlılık ve faaliyet. sthenic (tıb.) olağanüstü derecede kuvvetli veya faal. (kim.) antimon. mısra. Yunan tiyatro eserlerinde oyuncuların karşılıklı birer mısra söyledikleri diyalog. stichomythic böyle diyalog kabilinden. tahta parçası, değnek, baston, çubuk sopa, ağaç, sırık, tahta; (matb.) tertip cetveli, kumpas; (argo) içeceğe katılan alkollü içki; (k. dili) gemi direği; orkestra şefinin değneği; (ask.) zincirleme atılan bombalar; (hav.) manevra kolu, idare kolu. the sticks kereste elde edilen orman; (k. dili) taşra get on the stick işe başlamak, işe koyulmak. hold a stick to karşılaştırmaya değmek. walking stick baston wrong end, short end veya dirty end of the stick işin kötü tarafı. (stuck) saplamak; delmek; koymak; sokmak; çakmak; saplanıp kalmak, hareket edememek, kopmamak; yapıştırmak, yapışmak; bıçaklamak, hançerlemek; batmak (iğne, diken); (k.dili) şaşırtmak; (argo) aldatmak;( (argo) mesuliyet yüklemek; (matb.) harfleri dizmek; sadık kalmak. stick around civarında dolaşmak, peşinden ayrılmamak; oyalanmak. stick at sakınmak; itirazda bulunmak; çekinmek; direnmek. stick to yapışmak. stick by sadık kalmak; civarında kalmak. Sticken up ! Eller yukarı ! stick in one' craw hazmedilmesi zor olmak (söz veya durum) stick it out dayanmak, sonuna kadar kahrını çekmek. stick one' neck out tehlikeyi göze almak. stick out dışarı çıkarmak, dışarı çıkmak; aşikâr olmak. stick together birbirine yapışmak; dayanışmak, birbirine destek olmak. stick to one' fingers (para) deve yapmak. stick to one' guns direnmek. stick to one' knitting kendi işine bağlı kalmak. stick to one' ribs doyurmak. stick up (argo) yolunu kesmek, tabanca ile soymak. stick up for (k.dili) tarafını tutmak. stick with it dayanmak, sonuna kadar sebat etmek. sticking plaster plaster .sticking point takıntılı yer. etiket; yapıştıran kimse; (k. dili) şaşırtıcı şey; diken; yapışkan ot. (k.dili) mıymıntı kimse. püruz çıkarmak; ince eleyip sık dokumak, titizlenmek; tereddüt etmek, kararsız olmak. stickler bir konuda titizlenen kimse. a stickler for order düzen meraklısı. dikenli balık, (zool.) Gasterostus. ( (A.B.D.) kravat iğnesi. (k. dili) sebatkâr, azimli. (argo) soygun. yapışkan; sıcak ve nemli; (İng.), (k. dili) zor, ıstırap veren. stickily yapışkan bir şekilde. stickiness yapışkanlık. katı, sert, pek; pekişmiş; eğrilmez, bükülmez; dik; koyu, özlü; sıkı; tutulmuş; gergin; zorlanmış; akıcı olmayan; resmi; inatçı; alkolü çok; sarp, çetin; (den.) rüzgâra dayanıklı, sağlam; zor, ağır; değişmeyen; (İskoç.), (İng.), (leh.) dinç, kuvvetli; yüksek, pahalı; (argo) ceset; (argo) baş belası; (argo) herif; (argo) suç ortağı; (argo) kurban; (argo) sahte kâğıt para. keep a stiff upper lip cesaretini kaybetmemek, soğukkanlılığını korumak. stiff'ly dimdik olarak. stiff'ness katılık, sertlik . inatçı, direngen . sertleştirmek, sertleşmek; pekiştirmek, pekişmek. boynu tutulmuş; inatçı, dik başlı. boğmak; bastırmak, son dürmek; boğulmak, nefesi tıkanmak. stifle joint at veya köpeğin incik kemiği ile but kemiği arasındaki mafsal. (çoğ.) -mata,- leke, ar; dağ, yanık izi; (tıb.) sinir gerginliğinden hasıl olan kırmızı leke; doğum lekesi; (bot.) stigma, tepecik; (biyol.) soluk deliği, solunum deliği; (çoğ.) İsa'nın çarmıha gerildigi zaman aldığı yaralar. lekeli, damga kabilinden; şekilleri berrak gösteren mercekle ilgili. lekelerden etkilenmiş olma; şekilleri berrak ve doğru gösteren merceklerin durumu. rezil etmek; leke sürmek, damgalamak, damga vurmak. stigmatization rezil etme; damgalanma; vücutta doğaüstü alametler belirmesi. araziyi bölen setin iki tarafında bulunan basamak; turnike; (mim.) kapı veya pencere çerçevesinin iki yanındaki uzun kenar tahtalarından biri . ufak hançer; biz; hançerlemek . (bağlaç) sessiz, sakin; hareketsiz, durgun; asude; köpürmez; ölü; (şiir) sükut, sessizlik, sükun; fotoğraf; hala, daha, yine: bununla beraber, mamafih; daima; durdurmak, susturmak, teskin etmek, yatıştırmak; sükun bulmak, yatışmak; (bağlaç) mamafih, buna rağmen. still life (güz. san.) natürmort. still'ness sessizlik, sükunet. imbik; rakı fabrikası; imbikten çekmek, taktir etmek. ölü doğmuş. sessizce ve gizlenerek avlama; (k. dili) sessizce ve ihtiyatla bir şeyin peşinden gitme. sessiz, sakin; telaş etmeden, ses çıkarmadan. yere basmadan yürümek için kullanılan ortası basamaklı sırık, ayaklık; sütun; uzunbacak, kıyı koşan, (zool.) Himan topus; ayaklık üstünde yürümek. tantanalı, debdebeli; çok resmi (tavır); direkler üstüne bina edilmiş. stiltedly fazla resmiyetle. stiltedness fazla resmiyet . iyi cins İngiliz peyniri. uyarıcı, muharrik, canlandırıcı, tahrik ve teşvik edici, uyandırıcı; uyarıcı veya muharrik şey; k.ili. alkollu içki . uyarmak, teşvik etmek, tahrik etmek, harekete geçirmek, kamçılamak; tembih etmek; elektrik kuvvetiyle veya alkollü içki ile harekete geçirmek.stimulation uyarım, teşvik, tahrik. stimulative uyandırıcı, canlandırıcı, muharrik. (çoğ.)- dürtü, uyarıcı şey, saik.stimulus and response uyarım ve tepke. golfta bir topun diğer bir top ile çukur arasında bulunması; topu vurup diğer bir top ile çukur arasına getirmek; engellemek; şaşırtmak. (stung) arı gibi sokmak; iğne gibi acıtmak, batmak; canını yakmak; tahrik etmek; acımak, acı vermek, sızlamak; (argo) kazıklamak; arı iğnesi, zehirli iğne; ısırgan tüyü; sokma: diken yarası; batma; dürtu, saik; iğneli söz; acı, elem, sızı. I got stung (argo) Kazıklandım stingingly ciğerine işleyerek. stingless dikensiz; iğnesiz; etkisiz. sting ray dikenli uyuşturanbalığıgillerden herhangi bir balık. arı iğnesi; sokan hayvan veya bitki; kırıcı söz veya davranış; (A.B.D.) bir cins kokteyl. (İng.), (argo) kuvvetli bira; zevk, canlılık. hasis, cimri, pinti, tamahkâr; kıt, pek az. stingily hasisçe, cimrice. stinginess hasislik, cimrilik. (k.dili) sokabilen, sokan, batan. (stank veya stunk; stunk) pis kokmak, kokuşmak, taaffun etmek; (k. dili) kötü olmak, berbat olmak; pis koku. stink out kötü koku ile kaçırmak. stink up kokutmak, taaffün ettirmek. raise a stink (k. dili) açıkça şikâyet etmek, itiraz etmek; hadise çıkarmak, kıyameti koparmak. stinkingly pis kokarak. dokununca çok kotü kokan kanatlı bir böcek. pis kokan şey veya kimse; yelkovankuşuna benzeyen ve leş yiyen bir deniz kuşu; (argo) sinir bozucu kimse veya şey. eskiden savaşlarda kullanılıp boğucu ve pis kokulu bir karışım yayan bir kap; ( argo) pis herif, alçak kimse. kırılınca veya oğuşturulunca pis koku saçan bir çeşit taş. tatula gibi pis kokulu herhangi bir bitki. kayıt koymak, bağlamak, şarta bağlamak; dar tutmak, masrafı kısmak; belirli bir iş yaptırmak; cimrilik etmek; had, sınır; iş, görev. stintedly sınırlı olarak, mahdut surette. stintingly sınırlayarak, tahdit ederek . bitkilerin ana sapı; böceklerde sapa benzer uzuv. burs; ücret, maaş. maaşlı, ücretli; burslu kimse; (İng.) maaşlı vaiz. (rjog stipites) (zool.) böceklerde sapa benzer uzuv. noktalarla hakketmek veya resmetmek. noktalarla hakketme veya resimlendirme usulü. şart koşmak, maddeler halinde belirtmek, kayıt ve şarta bağlamak; söz vermek, garanti etmek, taahhüt etmek; anlaşmak. stipulation şart, madde; şart koyma, taahhüt. yaprak sapının dibinde çift olarak bulunan ufacık yaprak . (argo) hapishane, (slang) kodes. stir crazy (argo) hapiste aklını oynatmış. (-red,-ring) karıştırmak; harekete geçirmek; yerini değiştirmek; tahrik etmek; canlandırmak; harekete geçmek kımıldamak, kalkmak; canlanmak; karışıklık; gürültü, patırtı; hareket, telâş, kaynaşma, faaliyet. stir about dolaşmak. stir the fire ateşi karıştırmak. He is not stirring yet Daha kalkmadı. make a great stir aşırı heyecan uyandırmak. (ing.) yulaf veya mısır lapası; kıpırdak kimse . (çoğ.) stirpes) sülale, soy; (huk.) ilk ata. per stirpes mirasın eşit olarak gruptaki kimselere paylaştırılması. heyecanlandırıcı, harekete geçirici, canlandırıcı; kımıldayan. stirring times heyecanlı günler. stirringly heyecan uyandırarak. üzengi; (den.) marsepet ayağı. stirrup bone (anat.) üzengikemiği. stirrup cup ata bindikten sonra içilen veda kadehi; veda içkisi. stirrup leather, stirrup strap üzengi kayışı. dikiş, iğnenin bir kere geçmesi; örgüde ilmik; dikiş çeşidi; (k. dili) elbise, giyecek; (k. dili) en küçük parça, zerre; sırt veya böğüre saplanan şiddetli ve ani sancı; dikmek, dikiş dikmek. stitch up dikerek birbirine iliştirmek. A stitch in time saves nine Tam vaktinde görülen bir iş insanı birçok zahmetten kurtarır. be in stitches (k. dili) kahkahalar atmak. not a dry stitch on sırsıklam halde, çok ıslanmış. not a stitch on çırılçıplak . nalbanthane; örs. ufak bir Hollanda parası; önemsiz şey. binbirdelik otu, sarı kantaron, (bot.) Hypericum colycinum . (Yu.), (mim.) sundurma, revak, saçak. kakım. jarse kumaş. tahmini; hedefe ulaşmak için en uygun imkânları seçme işlemine ait. stok, depo malları; mevcut mal; satılacak mal; bir çiftlikte bulunan hayvanlar; sermaye hisseleri, hisse senedi; ağaç gövdesi; ırk, silsile, soy, nesep, nesil; dil ailesi; menşe; asıl; çorba için hazırlanan et suyu; hammadde; tüfek veya tabanca kundağı; top arabasının ana dingili; sap, kabza, el; (mak.) yiv kesen aletin kolu; üzerine aşı yapılan dal; aşı budağının alındığı dal; (iskambil) oyunculara dağıtılmayan kâğıtlar; tiyatro trupu ve repertuvarı. stocks (eski) tomruk (ceza); gemi inşaat kızağı. stock boy satılacak malları dükkânda tanzim eden kimse. stock car yarış için gerekli değişiklikler yapılmış araba. stock company hisse senetleri çıkaran şirket; tiyatro trupu. stock dove yabani güvercin, (zool.) Columba oenas, stock exchange. borsa stock farm hayvan çiftliği. stock in trade dükkandaki mal, sermaye, kuvvetli taraf. stock market borsa; hisse senetleri fiyatlarının inip çıkması. stock taking malın mevcudunu sayma, mevcudu kontrol. in stock mevcut (mal) on the stocks (gemi) yapılmakta, inşa halinde. out of stock elde kalmamış, mevcudu tükenmiş. take stock malın mevcudunu saymak, önceden hesaplamak veya imtihan etmek .take stock in (k. dili) ilgilenmek, alâkadar olmak; önem vermek; inanmak. stok yapmak, mal yığmak; mal ile doldurmak; filiz sürmek. alelade; beklenen; stok olarak elde tutulan; her vakit kullanılmaya hazır, elde bulundurulan; tamamen, kütük gibi (hareketsiz) stock answer daima hazır cevap. şebboy, (bot.) Matthiola; kırmızı şebboy, (bot.) Matthiola incana. (ask.) şarampol, etrafı kazık veya sırıklarla çevrilmiş yer; şarampolla çevirmek veya muhafaza etmek. büyükbaş yetiştiren çiftçi. borsa tellalı, mubayaacı. hissedar. çorap. in stocking feet çorapla. borsa tellfili. stok edilmiş mal; mal alıp stok etmek. ambar, depo. kımıltısız, tamamıyle hareketsiz. tıknaz, bodur. stockily tıknazca. stockiness tıknazlık, bodurluk. satılacak veya kesilecek hayvanların geçici olarak muhafaza edildiği yer. oburcasına yedirmek. ağır, sönük, cansız, adi; tok; fazla dolu; hazmı güç; kısa, bodur. kalın ve kaba kundura veya çizme; düşük kaliteli puro. kolay heyecana kapılmayan kimse, sevinç veya kederin kolaylıkla tesir edemediği kimse; b.h. stoacı, stoik stoicism sevinç veya kedere karşı kayıtsızlık; b.h. stoik felsefe, stoacılık. sevinç veya kedere karşı kayıtsız, metin, sabırlı; b.h. stoacılığa ait. stoically metanetle, heyecana kapılmadan. ateşi karıştırmak, ateşe kömür atmak. stoker ateşçi; ateşe kömür atan cihaz. külhan ağzı. (kıs.) short. take off and landing (hav.) (kıs.)a mesafede havalanabilen veya iniş yapabilen (uçak) uzun cuppe; (kil.) piskoposların ipek atkısı; etol; şal. (bak.) steal. duygusuz, vurdumduymaz; kolay heyecanlanmayan: hislerini belli etmeyen. stolidly vurdumduymazcasına, hislerini belli etmeden. stolidity, stolidness duygusuzluk, vurdumduymazlık, hislere hakimiyet. (bot.) çilek filizi gibi ucundan kırık ve tomurcuk veren filiz, stolon, kol; (zool.) bazı aşağı sınıf hayvanlarda filiz gibi uzuv. stolonif'erous çilek gibi filiz süren. (çoğ.) -mata) (biyol.), (bot.) gözenek, ağız stoma . mide, karın; iştah; istek; sindirmek, hazmetmek; tahammül etmek, katlanmak, dayanmak. stomach ache mide ağrısı. stomach pump mide yıkamaya mahsus tulumba. stomach tooth alt azıdişi. stomachful karın veya mide dolusu. eskiden kadınların giydiği süslü göğüslük. mideye ait; midevi, mideye yarayan; mideyi kuvvetlendirici ilâç. ağza ait; (bot.) stomalı, ağızlı. (tıb.) ağız iltihabı. stomato (önek) ağız. (tıb.) ağız ve ağız hastalıkları ilmi. (bot.) stomalı, ağızlı. ağırlığını vererek basmak, bastırmak. taş; taştan yapılmış şey; taşa benzer şey; (tıb.) mesane taşı; (anat.) haya, husye; meyva çekirdeği; (matb.) mürettip masası; (İng.) 14 librelik ağırlık ölçüsü; taştan yapılmış, kâgir. Stone Age taş devri. stone crusher taş kırma makinası; taş kıran işçi. stone fruit sert çekirdekli meyva. stone pine fıstık çamı, (bot.) Pinus pinea. stone pit, stone quarry taş ocağı. stone' throw bir taş atımı (mesafe) cast stones at taşlamak, tenkit etmek. cast the first stone kötülemekte önayak olmak. leave no stone unturned her çareye baş vurmak. philosopher' stone (bak.) philosopher rocking stone ufak bir taş üzerine yerleştirilmiş ve az bir kuvvetle sallanan iri taş. rolling stone bir dalda durmayan kimse, bir baltaya sap olmayan kimse. taş atmak, taşa tutmak, taşlayarak öldürmek; meyvanın çekirdeğini çıkarmak; taş duvar örmek, taş döşemek; hadım etmek, enemek. tamamıyla kor. taş taşımakta kullanılan tahta kızak. (k. dili) meteliksiz. kuyrukkakan, (zool.) Saxicola. damkoruğu, kaya koruğu, (bot.) Sedum sempervivum. taşçı; taş yontma makinası. (A.B.D.), (argo) sarhoş; uyuşturucu madde tesiri altında. tamamen sağır. taşçı, duvarcı. geyikotu, taş nanesi, (bot.) Cunila origanoides. krikette puan kazanmaktansa kaybetmemek için oynamak; (Avustralya) mecliste zorluk çıkararak muhalefet etmek. sert bir çeşit çömlek. duvarcı işi; (çoğ.) taş kesilen ve yontulan yer. taşlı, taşı çok, taştan ibaret; taş gibi; sert, eğilmez; taşlaştıran, taş haline getiren; (argo) parasız meteliksiz. stony hearted taş yürekli, zalim. stonily soğuk soğuk sertçe, stoniness taşlı gibi oluş, taştan yapılmış olma . (bak.) stand . (k. dili) yardakçı: komedi oyuncusuna seyircilerin arasında laf atıp espri yapmasını sağlayan ikinci plandaki oyuncu. başak demetleri; büyük mısır demeti; demetleri kümelemek . iskemle, tabure; ayak taburesi; oturak, lâzımlık; dışkı; çığırtkan kuş; (bot.) yeni filiz veren (eski) kök veya kütük; yeni filiz; yeni filiz vermek; çığırtkanlık yapmak; dışkı defetmek; (A.B.D.),(argo) gammazlamak, ihbar etmek. stool pigeon çığırtkan güvercin; (A.B.D.),(argo) gammaz kimse. fall between two stools iki işi birden yapmaya çalışırken hiç birini başaramamak. eğilmek; kamburunu çıkarmak; tenezzül etmek, alçalmak, kendini küçük düşürmek; üstüne atılmak; eğmek; eğilme; kambur duruş; tenezzül, alçalma; üstüne atılma (kuş) (A.B.D.) ufak veranda. (-ped, -ping) durdurmak, alı koymak, engellemek; mola vermek; durmak; kalmak; stop etmek; fren yapmak; kesmek; tıkamak; kapamak; tıpalamak; yenmek; (müz.) çalgıda ses perdesini değiştirmek için tele veya deliğe basmak; noktalamak. stop a gap bir boşluğu doldurmak.. stop dead birdenbire durmak; birden durdurmak. stop down (mercek) perdesini küçültmek. stop off geçici olarak durmak, konaklamak, uğramak .stop order (tahvil) değeri ancak belli bir seviyeye. düştüğünde satma emri. stop over (A.B.D.), (k. dili) yolculuk esnasında mola vermek. stop payment belirli bir çekin ödenmemesi için bankaya verilen talimat; çekin tediyesini durdurmak. stop press gazete basılırken son dakikada ilâve edilen parça. stop short birdenbire durmak. stop the mouth susturmak, sözü ağzına tıkamak. stop the show tiyatro dikkat çeken bir hareketle oyunu durdurmak stop up tıkamak. durma: duruş; durak yeri; mâni, engel; (müz.) ses perdesini değiştirmek için çalgının tel veya deliğine basma; (müz.) jödorg; (İng.) nokta, noktalama işareti. put a stop to durdurmak, kesmek, son vermek. vana, zarp musluğu, valf. maden tabakalarını birer birer çıkarmak için yapılan kazı; böyle kazı yapmak. geçici tedbir veya vasıta. trafik lambasının kırmızı ışığı; (oto.) stop lambası. fiyat düşüşu sonucu daha fazla kaybı önlemek amacıyle yapılan. photography (bir çiçeğin açılmasını bile gösterebilen) aralıklarla filme alma yöntemi. mola, konaklama. tıkama; durdurma, kesme; maaşa haciz koyma; stopaj. tapa, tıkaç; durduran kimse veya şey; tapa ile tıkamak. tıkaç, tapa; tapa ile tıkamak . baskı durduğu sırada gazeteye eklenen; zamana uygun. saniye ölçer saat, duraklı saat. depoya koyma veya doldurma; depolama; ardiyede muhafaza etme; depo; ardiye ücreti; kompütörde bilgi saklama kısmı. storage battery akümülator. buhur, günlük; günlük ağacı, (bot.) Styrax; (ecza.) aselbent. (A.B.D.) mağaza, dükkân; biriktirilmiş şey, stok; hazne, ambar; (çoğ.) levazım, kumanya; bolluk; saklamak; biriktirmek; levazımını tedarik etmek .store away biriktirip saklamak. store up biriktirmek, yığınak; depo etmek, ambara koymak. store teeth (argo.) eğreti dişler, takma dişler. A surprise is in store for you Sizi bir sürpriz bekliyor. in store elde, mevcut; ilerisi için saklanmış. set great store by çok kıymet vermek. ambar, ardiye, depo, mahzen. dükkâncı, mağazacı; ambar memuru. ambar; sandık odası. (İng.), (bak.) story. hikâye edilmiş, tarihte mühim yeri olan, destan konusu olmuş; tarihi tablolarla süslenmiş. (ing.) storeyed katlı. küçük hikâye leylek, (zool.) Ciconia ciconia black stork kara leylek, (zool.) Ciconia nigra. turnagagası, (bot.) Geranium robertianum . fırtına, bora; şiddetli öfke veya heyecan; (ask.) müstahkem bir yere hücum; (alkış) tufan; fırtına patlamak, bora çıkmak; fırtınalı geçmek; hiddetten köpürmek; (ask.) müstahkem yere hücum etmek. storm and stress buhran devresi, (bak.) Sturm und Drang storm center (meteor.) kasırga merkezi. storm cloud fırtına bulutu. storm door kış veya fırtınaya karşı yapılan ilâve dış kapı. storm flag (meteor.) fırtına bayrağı. storm glass eski tip barometre. storm petrel (bak.) stormy petrel. storm sail fırtına yelkeni. storm signal fırtına alâmeti. storm window kış mevsiminde pencereye ilâve olunan dış kanat. fırtınaya tutulmuş, fırtına yemiş. fırtınadan gecikmiş; fırtınadan mahsur. fırtınaya karşı dayanıklı. fırtınalı, bozuk. stormily fırtınalı bir şekilde; hiddetle. storminess fırtınalılık. stormy petrel fırtına martısı; yelkovankuşu, (zool.) Hydrobates pelagicus; dert getiren kimse; asi. hikaye, öykü; tarih; rivayet, anlatılan şey; makale; masal, efsane, destan; kısa roman; roman taslağı; (k. dili) yalan, martaval; hikaye anlatmak: tarihi tablolarla süslemek. story hour masal saati. story writer romancı, hikâyeci. bina katı; bir katta bulunan odalar. hikâye kitabı. hikaye anlatan kimse, masalcı; (k. dili) yalancı kimse. maşrapa, tas; Katolik kiliselerinde kapıya yakın olan ve içinde su bulunan kurna. kalın; kuvvetli, sağlam; iri, iman, enine boyuna; yiğit, cesur; iri yarı kimse; kuvvetli siyah bira, sert bira . stout'hearted cesur, yiğit, yürekli. stout'ly kuvvetle; cesaretle. stout'ness şişmanlık; cesaret, yüreklilik. soba; fırın, ocak. (bak.) stave. stovein zorla kırılıp delinmiş. soba borusu. stovepipe hat (A.B.D.), (k. dili) silindir şapka. istif etmek, üst üste yerleştirmek; saklamak; densarmak (yelkeni); (argo) durdurmak; dinmek. stow away saklamak; kaçak seyahat etmek için vapur veya uçak içinde saklanmak; ambara yerleştirmek. istif etme; istif yeri; istif harcı; istif olunan şey. biletsiz kaçak gemi yolcusu. (tıb.) şaşılık. strabismal, strabismic(al) şaşı. (tıb.) şaşılığı düzeltmek için yapılan ameliyat. bacaklarını açıp durmak veya yürümek apışıp durmak; bacaklarını ayırıp oturmak; (k.dili) taraf tutmamak; apışarak bir şeyin üstünde durmak veya oturmak; iki tarafı birden idare etmek; (ask.) hedefin hem önüne hem arkasına vurmak; apışma; apışık vaziyette bacaklar arasındaki mesafe. straddle a guestion münakaşada iki tarafı birden tutmak. Stradivarius keman. uçaktan makinalı tüfekle ateş açmak; hücum etmek; bombardıman etmek; (argo) cezalandırmak; bombardıman. yoldan sapmak: sürü veya bölükten ayrılıp dağınık gitmek; dağınık olmak. straggler arkada kalan kimse. straggly dağınık. doğru, müstakim, düz; namuslu, dürüst; (k. dili) güvenilir, emin; düzenli, muntazam, tertipli; şaşmaz, fark gözetmez; halis, saf (içki); (k. dili) sapık olmayan; (müz.) içten geldiği gibi söylenmiş, irticalen söylenmiş; doğru çizgi, düz hat; "the" ile koşuda son dönemeçle hedef arasındaki mesafe; pokerde beş kartlı bir seri; dosdoğru, sapmaksızın, yanılmadan; namuslu bir şekilde. straight and narrow doğru ve dürüst. straight from the shoulder hiç kaçınılmadan. straight man (A.B.D.), (k. dili) sahnede komedyenle çalışan ciddi görünüşlü oyuncu. straight role fazla özelliği olmayan basit rol. straight ticket (A.B.D.) hep bir partinin adaylarına verilen oy. straight face anlamsız surat. go straight ıslah olmak. out of straight eğri. stand up straight dik durmak. straight'ly açıkça, dobra dobra. straight'ness doğruluk. dosdoğru; dönemeçsiz koşu yolu; hemen, derhal. cetvel tahtası, cetvel. doğrultmak, düzeltmek, tesviye etmek; doğrulmak, düzelmek. straighten out düzeltmek, doğrusunu açıklamak veya öğrenmek. straighten up düzeltmek, toplamak; dik durmak; dürüst yola dönmek, ıslah olmak. doğru sözlü, dobra dobra söyleyen, dürüst, açık sözlü. straightforwardly açıkça, dürüst bir şekilde, dobra dobra. straightforwardness dürüstlük; açıklık. (k. dili) açık sözlü, çekinmesiz; gerçek, hakiki; sözünün eri. derhal, hemen. nesil, soy, silsile, aile; hayvanlarda soy; (bahç.) ıslah edilmiş bitki cinsi; ırk veya millet özelliği; eser, iz; cüzt şey; ifade, tarz, usul; mizaç; nağme, makam; şiir parçası, şarkı. fazla gayret etmek; fazla germek, zorlamak, zorlayarak incitmek; burkmak, burkulmak; süzgeçten geçirmek, süzmek; zorlayarak eğmek veya şeklini bozmak; kendini zorlamak, çok uğraşmak; bağrına basmak; kucaklamak; germe, gerilme, zora gelme; aşırı zihni veya duygusal gerginlik; burkulup incinme; (mak.) şeklen bozulma. strain after an effect iyi tesir bırakmak için kendini lüzumundan fazla yormak. strain a point özel muamele yapmak. strain at çok uğraşmak; vicdanen çekinmek. strain the meaning kendi çıkarına göre yorumlamak. süzgeç; geren kimse; gerici alet. dar yer, geçit, boğaz; (eski) dar. straits (çoğ.) boğaz; zor durum. the Straits İstanbul ve Çanakkale Boğazları. daraltmak; sıkıntıya düşürmek. in straitened circumstances çok muhtaç vaziyette, büyük darlık içinde, fakir. strait jacket deli gömleği. ahlak ve davranış konusunda tutucu. (den.) bir sıra borda kaplaması; tekerlek çemberi. saman gibi, samana benzer, saman renkli. tatula, (bot.) Datura stramonium; tatula. yapraklarından yapılan müsekkin ilaç. kenar, kıyı, sahil, yalı, yalı boyu; karaya oturmak; karaya oturtmak; zor durumda kalmak. be stranded karaya oturtulmak; yolda kalmak, vasıtasız kalmak; parasız kalmak. halatın bir kolu; iplik teli; halatın bir kolunu koparmak; telleri birleştirerek iplik yapmak. görülmemiş, ilk defa görülen; başka yerden gelmiş; yeni, alışılmamış; tuhaf, garip, acayip; yabancı; utangaç, çekingen; acemi, alışık olmayan, tecrübesiz; acayip bir şekilde. strange look ing. tuhaf görünüşlü. strange'ly tuhaf tuhaf garip bir şekilde, şaşılacak derecede. strange'ness tuhaflık, acayiplik; yabancılık. yabancı; dışarıdan gelen kimse; tanınmamış kimse; bir işin yabancısı veya acemisi; (huk.) hakkı olmadan bir işe karışan kimse. boğmak, boğazlamak, boğazını sıkarak öldürmek; bastırmak; boğulmak. strangle hold güreşte boğma vaziyeti; boğucu hakimiyet. boğmak; (tıb.) düğümlemek (bağırsak), sıkıştırmak (damar) strangulated hernia boğulmuş fıtık. strangula'tion boğma, boğulma; düğümlenme. (tıb.) idrar zorluğu; (bot.) fidanı çok sıkı bağlamaktan ileri gelen normal üstü şişkinlik veya hastalık. (-ped, -ping) kayış; şerit, atkı, bant; dar ve uzun kumaş parçası; berber kayışı, ustura kayışı; (otobüs veya trende) tutunma kayışı; kayış veya çemberle tutturmak, çemberlemek; kayışla dövmek; sıkıntıya sokmak; kayışla bilemek. strap'hanger otobüste kayışa tutunup ayakta duran yolcu. strap iron çember demiri. strapped çemberli; meteliksiz. strapping kayışla dövme; çember. işkence olarak bileklerinden iple yukarıya çekip tekrar bırakıvererek düşürme cezası; bu şekilde cezalandırmak. (k. dili) uzun boylu, iriyarı. (bak.) stratum. stratejik; harp bilgisine uygun; şartlara uygun, elverişli, ümit verici. (bak.) strategic. stratejik olarak, strateji bakımından. strateji ilmi, harp ilmi. strateji harp idare bilgibi. strategist strateji uzmanı. (İskoç) geniş vadi, içinden nehir geçen vadi. İskoç dansı. (jeol.) ince tabakalardan meydana gelen. (jeol.) tabaka şeklindeki. (jeol.) tabakalar halinde tertip etmek. stratifica'tion kat kat veya tabaka tabaka oluşum. yerkabuğu katmanlarının düzeni; yerbilimin katmanları inceleyen kolu, stratigraf. stratigraphical stratigrafik. askeri hükümet. (çoğ.) -li) stratokumulus. stratosfer ile mezosfer arasındaki geçiş bölgesi. stratosfer. harp hilesi; hile, tuzak, oyun, manevra. (çoğ.) - -ta) kat, tabaka, katman; (jeol.) yeryüzü tabakası; (biyol.) doku tabakası; tabaka, sınıf. (çoğ.), -ti) katmanbulut, stratus. saman; tahılların kuru sapı; zerre, çok ufak şey. straw boss (A.B.D.), (k. dili) işçi başı, kalfa. straw color saman rengi. straw hat hasır şapka. strawhat circuit sayfiyede yazlık tiyatro. straw man hasırdan adam; kukla; hayali düşman, kendi tarafını desteklemek için düşman olarak gösterilen kimse veya devlet; yalancı şahit. straw vote nabız yoklama oyu. clutch at a straw ümitsizlik isinde her çareye baş vurmak. drinking straw kamış. straw in the wind ilk belirti. the straw that broke the camel' back bardağı taşıran son damla. That, the last straw! Yeter artık! straw'y saman gibi, samanlı. çilek; çilek bitkisi, (bot.) Fragaria: çilek rengi. strawberry blond açık kızıl saçlı kimse. strawberry mark doğuştan vücutta bulunan kırmızı leke. strawberry tree kocayemiş, (bot.) Arbutus unedo. crushed strawberry bir çeşit donuk kızıl renk. samandan karton. sürüden ayrılıp yoldan çıkmak; doğru yoldan ayrılmak; yanlış yola sapmak, dalalete düşmek; sürüden ayrımış hayvan; başıboş ve aylak kimse; evden kaçmış çocuk; (çoğ.), (radyo) yıldırımdan meydana gelen parazitler; başıboş; doğru yoldan sapmış; tesadüfe bağlı. stray bullet serseri kurşun. yol, çizgi; bir madeni ovalayarak elde edilen tozun rengi; damar, eser, nişan; süre, müddet; çizgileşmek, yol yol yapmak; hızla geçmek, hızla gitmek; çırıl çıplak soyunarak herkesin önünde hızla koşup kaybolmak. like a streak (k. dili) çok çabuk, son süratle. lucky streak, streak of luck (kıs.)a süren şanslılık devresi. a streak of stubbornness damar. streak'y çubuklu, yollu, çizgili. akarsu, dere, çay, ırmak; akıntı; akım, cereyan; gidiş; akmak, sel gibi akmak; akar gibi girmek veya geçmek; dalgalanmak (bayrak); uzanmak; akıtmak. stream of abuse küfür yağmuru. stream of cars araba seli. stream of consciousness bilinç akımı. stream tin akarsu kenarındaki toprakta bulunan kalay filizi. against the stream akıntıya karşı. down the stream akıntı yönünde. on stream tam üretimde (petrol rafinerisi) go with the stream, drift with the stream ayak uydurmak. stream'let derecik, küçük ırmak. stream'y akarsuları çok; dere gibi. ince uzun bayrak, flama; flandra; serpantin; göğe doğru yükselen ışık sütunu; gazete manşeti. akış çizgisi biçimi vermek; kolay ve elverişli duruma getirmek; muntazam akıntı; su veya hava direncini azaltmak için hızlı giden bir şeye verilen sekil; (bak.) streamlined. akış çizgisi biçimli; modern; elverişli. sokak, cadde, yol; (k. dili) mahalle halkı. street Arab serseri çocuk, kimsesiz sokak çocuğu. street directory şehir rehberi. street door sokak kapısı. street fight arbede. street people hippiler. street sprinkler arozöz, sulamaç. street sweeper sokakları süpüren kimse veya makina. tramvay. fahişe, orospu, sokak kadını. kuvvet, güç, takat; sertlik, keskinlik; mukavemet gücü, dayanıklılık; şiddet; tesir derecesi; askeri kuvvet; kuvvet kaynağı; metanet, manevi güç. on the strength of -e güvenerek. takviye etmek, desteklemek; kuvvet vermek, kuvvetlendirmek; kuvvetini artırmak. gayretli, faal, hararetli; gayret veya enerji isteyen, güç, ağır. strenuously çok emek sarf ederek yoğun faaliyetle. strenuousness yorucu faaliyet. ters görünme (aynada olduğu gibi) (çoğ.) -coc, -ci) streptokok basili. streptomisin. şiddet, zor; itina, ağırlık, önem, ehemmiyet; (mak.) iç mukavemet; basınç, tazyik; tahammül; gerginlik; (dilb.) vurgu, kuvvet; baskı yapmak, tazyik etmek; önem vermek, önemle üstünde durmak; vurgulamak. stress accent vurgulama. uzatmak; sermek, germek, yaymak; çekip uzatmak; abartmak mübalağa etmek, büyütmek; yere sermek; gerinmek; gerilmek, yayılmak serilmek; açılmak; uzamak; germe geriliş; gerginlik; geniş yer; sıra ile uzanan şey; uzam; aralıksız süre; dönemeçli koşu yolunun düz kısmı; (argo) hapis süresi; gerilebilen. stretch the truth gerçeği abartmak. a stretch of open country geniş düz arazi. by a stretch of imagination hayal kuvvetini kullanarak. home stretch koşu yolunun son düz kısmı. ten hours at a stretch on saat hiç durmadan. stretch'y gerilir, uzar, esnek elastiki. geren şey veya kimse; duvar boyunca enine konulan taş veya tuğla; hatıl; iki çatı direğini bağlayan direk; hasta veya ölü taşımaya mahsus teskere, sedye. stretcherbearer sedye taşıyan hastabakıcı. işçilerden aynı ücretle fazla iş talep etme; işçilerin maksatlı olarak işi yavaşlatmaları. (A.B.D.) vücudu saran elastiki kayak pantolonu. (müz.) hızı gitgide artan kısım. (strewed: strewed veya strewn) saçmak, yaymak; yayarak kaplamak; dağıtmak, neşretmek; dağılmak, saçılmak. (çoğ.) striae) ince çizgi; ufak oyuk; paralel birkaç çizgiden her biri. striate(d) çizgili. stria'tion paralel küçük çizgilerin düzeni. (bak.) strike: (A.B.D.) hastalanmış; yaralı, yaralanmış; felâkete uğramış; içindekiler kabın ağız seviyesine indirilmiş. dolu zahire ölçüsünü düz silmeye mahsus tahta; orak bilemeye mahsus alet. sıkı; dikkatli, çok titiz; harfi harfine tanımlanmış tam; şiddetli, sert; sofu, mutaassıp. strict'ly tam manasıyla. strict'ness sıkılık, sertlik, sıkı disiplin. kınama, takbih, zem, yerme, tenkit; sınırlama; (tıb.) kanal daralması. (strode, stridden) uzun adımlarla yürümek, geniş adımlarla gezinmek; üzerine binmek; uzun adımlarla yürüme; uzun adım. hit one' stride normal seyrini veya hızını bulmak. make rapid strides hızla ilerlemek; büyük terakki göstermek. take in one' stride temposunu bozmadan bir engeli atlamak; umumi gidişini değiştirmeden hayatın güçlüklerini yenmek, telaşa kapılmadan işini yürütmek. gıcırtılı, tiz, keskin sesli. stridently tiz bir sesle. gıcırtı; (tıb.) hırıltı. cırlamak. stridula'tion tiz ses, cırıltı. cırlak, cırtlak. didişme, mücadele, çekişme, münazaa. eski Roma ve Yunan'da uzun saplı hamam kaşağısı; eski Roma binalarında süs için yapılan bir çeşit oyuk. (bot.) sert kıllı; (zool.) ince çizgili. (struck; struck veya (nad.), (A.B.D.) stricken) vurmak, çarpmak, darbe indirmek; yumruk atmak; çakmak; çatmak; basmak, darbetmek; çalmak (saat); gelmek, bulmak, ulaşmak; dolu zahire ölçüsünü bir tahta parçasıyla silip düzeltmek; akdetmek, kararlaştırmak; zihninde yer etmek, etkilemek, dikkatini çekmek; (den.) indirmek, mayna etmek (bayrak), arya sancak etmek; poz almak; ilerlemek; birdenbire bulmak; grev yapmak; kök sürmek, tutmak (bitki) strike camp çadırı bozmak. strike down darbeyle yere yıkmak; aciz bırakmak. strike dumb şaşırtmak. strike hands pazarlık şartlarını kabul ederek el sıkışmak. strike home etkilemek, tesirli olmak. strike it rich (k. dili) beklenmedik bir gelire erişmek. strike off veya from çıkarmak, ayırmak, kesmek. strike out karalayarak çıkarmak; işe koyulmak; (beysbol) üç kere topa vuramayınca oyun harici olmak. strike the set sahne donatımım boşaltmak. strike up çalmaya başlamak. strike up a friendship dostluk kurmak. It strikes me Bana öyle geliyor ki. vurma, çarpma; grev; umulmadık bir yerde zengin maden filizi bulma; dolu kilenin üstünü silip düzeltecek alet; üstünlük, mükemmellik; doluluk; (jeol.) bir tabakanın yatay yönü; bir defada darbedilen sikke miktarı; (k. dili) anı başarı, büyük vurgun; bowling oyununda ilk vuruşta bütün kukaları devirme; (beysbol) topa vuramayış; çarpma (balık) strike'breaker grev bozguncusu. strike three (beysbol) üçüncü vuramayış; başarısızlık .general strike genel grev on strike grev halinde. sympathy strike sempati grevi. vurucu, vuran kimse; grevci; (A.B.D.) donanmasında çırak. dikkati çeken, göze çarpan. strikingly dikkat çekecek surette. (argo) Avustralya İngilizcesi. ip sicim, kaytan, kordon, şerit; şart; tahdit; boncuk dizisi; dizi, seri; (A.B.D.), (k. dili) yarış atı grubu; kiriş tel, saz teli; lif; (çoğ.) yaylı sazlar. string bag file string band yaylı sazlar orkestrası. string bean çalı fasulyesi; (k. dili) uzun ve sıska kimse, sırık gibi kimse. string quartet yaylı sazlar kuarteti. string tie dar kravat. have two strings to one' bow yedek plan bulundurmak. on a string sermayesiz olarak; baskı veya kontrol altında. on the string peşinde. pull strings başkalarının faaliyetini gizlice idare etmek; başkalarına gizlice tesir etmek; piston kullanmak. (strung) tel takmak; akort etmek; germek; ipliğe dizmek, ipe geçirmek; kılçıklarını çıkarmak (taze fasulye); iple bağlamak veya asmak; tel tel olmak; sıra veya dizi halinde gitmek. string along aldatmak; ayak uydurmak. string along with (k. dili) beraberinde gitmek, peşine takılmak. string up (A.B.D.), (k. dili) ipe çekmek, asmak. stringed iplikli, telli. stringed instruments yaylı sazlar. zorlu, yeğin; zor şartlarda engellenmiş; sıkı, dar; paraselik çeken; ikna edici kandırıcı. stringency sıkılık; para darlığı. stringently para darlığıyla; sıkıca. kirişçi; yatay kiriş; kadir belirli bir takımdan olan kimse. tel gibi; tel tel olan; lifli, iplik iplik; kılçıklı. (-ped, -ping) soymak, elbisesini çıkarmak; derisini veya kabuğunu soymak; vidanın dişlerini çıkarmak; ineğin sütünü son damlasına kadar sağmak; tütün yaprağının orta damarını çıkarmak; soyunmak; soyulmak. strip mining madenin üstünü kazarak kömür çıkarma metodu. strip off elinden almak; mahrum etmek; soymak. uzun ve dar parça; sınır; şerit; dar arazi; resimli hikaye serisi; şeritler halinde kesmek. çubuk, yol, çizgi; çizgili kumaş; (çoğ.) tutuklu kıyafeti; başka renkten tahları ensiz ve uzun parça; biçim, tip; cins, renk; yol yol etmek, çizgilerle süslemek. striped çizgili, yollu. of the same stripe aynı cinsten. kamçının darbe yeri, bere; kamçı vuruşu. delikanlı, genç adam, çocuk. soyma makinası; soyan kimse; (A.B.D.), (argo) striptiz artisti. striptiz. (strove, striven) çalışmak, çabalamak, gayret etmek; çekişmek; uğraşmak. (bak.) stroboscope. strobe light foto, (k. dili) elektronik flaş; hızla tekrarlanan elektronik flaş. (çoğ.) -lae) (zool.) bazı denizanalarının bölünerek ürediği safha. çam kozalağı. strobiliform kozalak şeklindeki. bir kimsenin veya bir şeyin hareketlerini incelemek için kullanılan aralıklı ışık veren alet. (bak.) stride. vuruş, darbe; vuruş tesiri; darbe tesiri yapan şey; inme; ani bir gayretle yapılan şey; vuruş sesi; çarpma; kürek çekme tarzı; hamlacı; bölme işareti; kalem vuruşu; okşama; (psik.) manevi okşama; yüzme çeşidi; okşamak; kürekçilere hareket işareti vermek; vurmak. strokesman stroke oar hamlacı. stokingly okşayarak. gezinmek, ağır ağır dolaşmak; gezme, dolaşma. stroll'er gezinen kimse; gezici aktör; portatif bebek arabası. (çoğ.), -mata) (anat.) stroma, temel doku. Stromboli. kuvvetli, zorlu, güçlü; metin, sağlam, berk, dayanıklı; sert, keskin; ağır; şiddetli; gayretli; temeli sağlam, esaslı; (gram.) mastarın sesli harfinin değişmesi ile geçmiş zamanlarım teşkil eden (fiil) (break, broke, broken gibi) strong cheese ağır kokulu peynir. strong constitution sağlam bünye. strong drink sert içki. strong language sert ve ağır sözler; küfür. strong market müsait piyasa. strong meat kabul edilmesi zor olan mesele. an army tenthousand strong on bin kişilik bir ordu. strongly kuvvetle, kuvvetli bir şekilde. (k. dili) zor kullanmak; zor kullanan. kasa. müstahkem yer, kale; iyi muhafaza edilmiş mevki. diktatör; diktatör gibi adam; adaleli adam. bildiğinden şaşmaz düşüncesinde kararlı, iradesi kuvvetli. hazine odası. kuvvetli iradeli; inatçı. (kim.) stronsiyum. strontium 90 atom bombalarının saçtığı uzun tesirli ve zehirli bir radyoaktif madde. (-ped, -ping) ustura kayışı, berber kayışı; usturayı kayışa sürterek bilemek, kılağılamak. eski Yunan'da koro üyelerinin sağdan sola doğru hareket ederken okudukları şiir parçası; şiir kıtası, bent; beyit. (bak.) strive. (bak.) strike; grevde. struck measure silme ölçü. bina veya yapıya ait; yapısal; inşaata ait; (jeol.) yapısal. structural botany yapısal bitkibilimi. structural linguistics yapısal dilbilim. structural steel yapı demiri, inşaat çeliği. structurally yapı bakımından. yapı, bina; inşaat, yapılış; bünye; bütünüyle planlamak; bir bütün olarak düşünmek. structured plânlanmış, idare altındaki. meyvalı turta. çabalamak, uğraşmak, mücadele etmek; canını dişine takarak çatışmak, can havliyle çabalamak; çabalama, uğraşma; mücadele, çaba, uğraş. (-med, -ming) yaylı sazı tıngırdatmak; yaylı sazı tıngırdatma; tellere vurarak çalma. (çoğ.) mae) (tıb.) sıraca illeti; (tıb.) guatr, guşa; (bot.) yastık biçimindeki şişkinlik. strumous (tıb.) sıraca veya guatr nevinden. fahişe, orospu. (bak.) string. (-ted, -ting) caka satarak yürümek, çalım yaparak gezinmek; desteklemek; azametli yürüyüş, çalım, fiyaka kasılma; (mim.) göğüsleme; payanda. devekuşuna benzer, devekuşuna ait, devekuşu familyasından. (kim.) striknin, kargabüken özü. (-bed, -bing) kesilmiş ağaç gövdesi, kütük; mum dibi; sigara izmariti; kurşun kalemin kullanıldıktan sonra kalan parçası; (A.B.D.) dip koçanı; küt uçlu şey; kökünden sökmek; kökünü çıkarmak; (ayağı) taşa çarpmak. stubby güdük; küt; kısa ve sert kıllı; kısa ve kalın; tıknaz, bodur; ağaç kütükleri çok. dip parçası olarak kalmış; köke benzer; kütükleri çok; kısa ve küt. ekin dibi, anız; anızlık; uzamış tıraş. stubbly tıraşsız sakal gibi. inatçı, direngen, serkeş, dik başlı; sebatkâr, azimli; sert, çetin, müşkül. stubbornly inatla, ayak direyerek. stubbornness inatçılık. (çoğ.) -coes, - kum ve kireç ile çimento karışımı dış duvar sıvası; bu karışımla sıvamak. (bak.) stick; saplanmış; sıkışmış; takılmış; yapışmış. stuck on (k. dili) âşık, tutkun, vurgun. get stuck saplanmak; yolda kalmak; batmak. (k. dili) burnu havada olan, kendini beğenmiş. (-ded, -ding) iri başlı çivi; zincir baklasının lokması; gömleğin eğreti düğmesi; bağdadî duvarı tutan direk; iri başlı çiviler çakmak; düğme ile süslemek. stud bolt saplama cıvata, çekme cıvatası. stud'work iri başlı çivilerle süslü iş. studding duvar direkleri; odanın yüksekliği. at ahırı, tavla; damızlık atların beslendiği yer; aygır; damızlık erkek hayvan; damızlık. safkan atların şecere defteri. (den.) cunda yelkeni. öğrenci, talebe; uzman. student body bir okul veya üniversite öğrencilerinin tümü. student lamp değişik yönlere çevrilebilen masa lambası. student nurse hemşirelik öğrencisi. student teacher stajiyer öğretmen. studentship öğrencilik; ing. burs. hara. aygır. iyi mütalâa olunmuş, düşünerek yapılmış, mahsus yapılmış; maksatlı. studiedly maksatla, mahsus. stüdyo. studio couch yatak olabilen sedir, açılır kapanır kanepe. çalışkan, ödevcil, gayretli, okumayı sever; dikkatli, hevesli. studiously çalışarak, gayretle, dikkatle. studiousness çalışkanlık, gayret, dikkat. çalışma, okuma, irdeleme, mütalaa; inceleme, araştırma, tetkik; gayret, çalışkanlık; düşünme, tefekkür; dalgınlık; araştırma konusu veya sahası; kalem tecrübesi, alıştırma taslak; (müz.), etüt; yazıhane; çalışma odası; (k. dili) rol ezberleyen kimse. study group araştırma grubu. study hall mütalaa salonu; çalışma saati. His face was a study yüzü görülecek bir haldeydi. in a brown study başka şeylere dikkat etmeyecek derecede düşünceye dalmış. make a study of öğrenmeye veya anlamaya çalışmak. okumak, irdelemek, çalışmak, mütalaa etmek; düşünmek; incelemek, araştırmak, tetkik etmek; gayret etmek; tahsil etmek. study up on için ders çalışmak. madde; asıl, esas; (k. dili) eşya, ev eşyası; boş laf, saçma; kumaş; ilâç; (k. dili) şey, zımbırtı, zırıltı; (argo) hüner; (argo) görev; (argo) para; tıka basa doldurmak; doldurmak; dolma yapmak; tıkamak; tıkıştırmak; çok laf ile kafa şişirmek; (seçim sandığını) sahte oylarla doldurmak; dolgunluk vermek; çok yedirmek; tıka basa yemek, tıkınmak. stuff and nonsense baştan aşağı saçma; incir çekirdeğini doldurmayacak şey. Stuff it! (argo) Kes be!. stuffed shirt (k. dili) resmiyete önem veren kibirli kimse. house hold stuff ev eşyası. That' the stuffl Bravol Aferin!. stuff'ing doldurma, dolgu; vatka; fodra; dolmalık iç, dolma içi. havasız, havası bozuk, kapalı; tıkalı (burun); (k.dili) kibirli; soğuk, ağır. aptallaştırmak, aptal gibi göstermek; ket vurmak. stultifica'tion aptallaştırma; ket vurma. (-med, -ming) üzüm suyu, şıra; içine şıra katarak şarabı tazelemek. düşecek gibi olmak, sürçmek, tökezlemek, kösteklenmek, sendelemek; sendeleyerek yürümek; dili sürçmek; günaha girmek; hataya düşmek; sürçme, tökezleme, kösteklenme; yanlışlık, hata, yanılgı. stumble across, stumble on, stumble upon rast gelmek, rastlamak, tesadüf etmek. stumble along sendeleyerek yürümek. stumbling block engel, mâni, ket, aksa, çaparız. stumblingly sendeleyerek, düşe kalka. (A.B.D.), (argo) şakın budala, şaşkaloz kimse. çotuk, kütük; kesilen uzvun geri kalan parçası, kök; (çoğ.), (k. dili) bacaklar; (kriket) üç hedef sopasından her biri; karakalem resimde kullanılan meşin kalem; siyasi hatiplere mahsus platform; (k. dili) meydan okuma; kesip kökünü bırakmak; bir şeye çarpmak; (k. dili) meydan okumak; (k. dili) şaşırtmak; bir yerden bir yere dolaşarak siyasi nutuklar vermek; (kriket) hedefi vurarak birini oyun dışı etmek; topallayarak yürümek. be up a stump âciz olmak; şaşkın bir halde olmak; şaşırıp kalmak. (fig.) apışıp kalmak. take the stump başkası hesabına nutuklar söylemek. stir one' stumps (şaka) yürümek, kımıldanmak. kerestelik ağaçlar; ağaçları kesme hakkı. kütüklerle dolu; (kıs.)a, bodur, tıknaz. stumpiness bodurluk . (-ned, -ning) sersemletmek; şaşırtmak, afallatmak; şaşkına çevirmek; sersemletici darbe; şok; sersemleme, afallama. stun'ner sersemletici şey veya kimse; (k. dili) akıllara durgunluk veren kimse veya sey, fevkalade kimse. (bak.) sting. (bak.) stink. hayret verici, çok güzel, fevkalade, müstesna; sersemletici. stunningly insanın aklını başımdan alacak surette. (den.) cunda yelkeni. büyümesini önlemek, bodur bırakmak; büyümede duraklama; bodur hayvan veya bitki. (A.B.D.), (k. dili) hüner gösterisi; maharetli iş; hüner gösterisi yapmak. stunt flier hüner gösterisi yapan pilot. stunt man tehlikeli sahnelerde oynayan dublör. (argo) budala kimse. (tıb.) yaraya konulan ilâçlı sıcak bez. sersemletici, uyuşturucu; uyuşturucu ilâç. sersemlik; hayret, şaşkınlık; duyumsuzluk. hissizleştirmek, uyuşturmak; sersemletmek, şaşırtmak. etkileyici, tesirli, harikulade; heybetli, cüsseli, iri yapılı. stupendously harikulade bir şekilde. akılsız ahmak, budala, anlayışsız; saçma, değersiz. stupidly budalaca, ahmakça. stupid'ity, budalalık, ahmaklık. uyuşukluk, baygınlık. kuvvetli, dayanıklı, metanetli, sağlam bünyeli; sebatlı azimli. sturdily kuvvetle, dayanacak şekilde. sturdiness kuvvetlilik; sebat; gürbüzlük. koyunlara mahsus sersemlik illeti. mersin balığı, (zool.) Acipenser sturio. rock sturgeon kara mersin, (zool.) Acipenser fulvescens. white sturgeon mersin morinası, (zool.) Acipenser transmontanus. (Al.) buhran devresi (on sekizinci yüzyılın ikinci yarısında Alman edebiyatında romantizm) pepelemek, kekelemek; kekemelik, kekeleme. (tıb.) kore hastalığı. domuz ahırı, domuz ağılı; çok pis oda veya ev; domuz ahırına kapamak. (tıb.) arpacık, itdirseği. cehennemdeki Styx Irmayna ait; cehennemi; ölüm gibi; kasvetli, karanlık. tarz, üslup, usul; tip, stil; moda; tavır; mil, kalem, güneş saatinin mili; (matb.) tertip usulü; unvan; takvim usulü; (bot.) çiçeğin dişilik uzvunun sapı, boyuncuk, stil; demek, isimlendirmek, lakap takmak; (matb.) tutarlı kılmak; model çizmek, yaratmak. style book imlâ ve tertip usullerini gösteren kitap. in style moda olan, modaya uygun. old style (Julian calendar), new style (Gregorian calendar) (bak.) calendar out of style modası geçmiş, demode olmuş. küçük hançer; cerrah mili; (zool.) kıla benzer ince uzuv. mil şeklindeki. modaya uygun, şık. stylishly modaya uygun olarak. stylishness modaya uygunluk. üslupçu; kitabın üslup ve tertibiyle meşgul kimse; modacı, desinator. stylis'(tic.) üsluba ait, üslupla ilgili. ortaçağda sütun tepesinde yaşayan münzevi kimse. üslup kazandırmak, bir üslûba uydurmak; stilize etmek; gelenek haline getirmek. stylized geleneğe uygun; suni, tabiata uymayan, stilize. (mim.) sıra halindeki sütunların ortak tabanı, ortak sütun oturmalığı, ortak seki. dolmakalem, stilo. stylograph'ic sivri uçlu aletle yazılmış. stylog'raphy sivri uçlu aletle yazı yazma usulü. mil şeklindeki, milsi, stiloid. styloid process milsi çıkıntı, stiloid çıkıntı. (çoğ.) -luses, -li) sivri uçlu yazma veya işaretleme aleti; pikap iğnesi; plak yapımında sesi kaydeden iğne. damarları büzücü (ilaç); kan durdurucu (ilâç) styptic pencil şap. aselbent (bot.) Styrax. (bak.) stimy. (tic.) mark. plastik mantar, suni köpük. (Yu.), (mit.) ölüler diyarını kuşatan nehir. cross the Styx ölmek. (huk.) aleyhinde dava açılabilir. suabil'ity aleyhinde dava açma imkânı. (eski) ikna etme, gönlünü yapma, razı etme. hoş tavırlı, tatlı dilli. suave'ly tatlı dille. suav'ity tatlı dillilik. (k. dili) sub ile başlayan bazı kelimelerin (kıs.)ası: subaltern, submarine subordinate, subscription, substitute gibi. (önek) as ast; alt, aşağı; ikincil; yan; hemen hemen. ekşice, mayhoş; sertçe. acente yardımcısı; ikinci mümessil. Alp dağları eteklerindeki; (bot.) orta yükseklikteki dağlarda yetişen. (man.) ikincil önerme. ast, alt; ing., (ask.) astsubay; ast. birbiri arkasından gelen, ardıl, ardışık. subalterna'tion birbiri arkasından gelme. su altında bulunan; su altında oluşan; su altında kullanılan . yarı arktik, kutup dairesine oldukça yakın. montaja hazır çok parçalı (kıs.)ım. atomdan küçük, atom içindeki. ifade olunmayan şeyi anlama veya anlatma; ima yoluyla anlaşılan veya anlatılan şey. kulak altındaki. (mim.) alt temel. alt bodrum. topun çapından daha küçük (mermi) (anat.) kıkırdak altındaki; kıkırdağımsı. göklerin altında, dünyasal; dünyada yaşayan yaratık. alt bodrum. (biyol.) altsınıf. (anat.) köprücük altındaki; köprücük sinirine ait; köprücük sinir veya damarı. alt komisyon . bilinçaltında olan, şuur altındaki; bilinçaltı. subeonseiously şuur altında; bilinçsizce, şuursuzca, kendinden geçerek. subeonseiousness bilinçaltı. bir kıtanın parçası olmakla beraber coğrafi bağımsızlığı olan bölge. the Subeontinent Hindistan. alt sözleşme, yan mukavele; yan mukavele yapmak. subeontraetor taşeron, ikinci üstenci. (fiz.) kızışma altı. (biyol.) bir başka besi yerinden nakledilmiş kültür; (sosyol.) toplum içinde davranışlarıyla farklı bir unsur meydana getiren grup. deri altındaki; deri altına zerk olunan. tekrar bölmek; parsellemek. subdivision parsellenmiş arazi; alt bölüm. (müz.) ana notanın üstündeki dördüncü veya altındaki beşinci nota. zorla itaat ettirmek, boyun eğdirmek; baskı altında tutmak; hafifletmek, yumuşatmak; toprağı tarıma elverişli kılmak. subdu'al boyun eğme, razı olma. şişe mantarı gibi, mantara benzer, mantarımsı. (biyol.) altfamilya. (ev yapımında) tabanın alt ve kaba tahta döşemesi. koyu, esmer. (çoğ.) genera) (biyol.) altcins. buzulun altında bulunan veya oluşan. bir grubun bölümü, ikinci derecede grup; (biyol.) alttakım. ikinci derecede yazı başlığı; bölüm başlığı; ikinci müdür. insandan aşağı, insanlık aşamasına ulaşamayan. (çoğ.), -diees) (mat.) satır altına yazılan rakam. yeraltı borularıyla sulamak. subirriga'tion toprağın altını sulama. (müz.) birden, derhal, ani; çabuk. (kıs.) subjeet, subjeetively, subjunetive. altındaki; alttaki. hükmü altına almak, itaat ettirmek, boyun eğdirmek, arz etmek, sunmak. subject to maruz kılmak, tesiri altında bırakmak; mahkum etmek mecbur tutmak; tabi kılmak. uyruk, tebaa; kul, bende; maruz olan kimse, hedef; denek; konu; ders, ders konusu; neden; dürtü; (gram.) özne; (müz.) esas perde esas makam; (fels.) özne. subject matter konu, mevzu. buyruk altındaki. subject to idaresi altında, tasarrufunda; bağlı, tabi; maruz, tesiri altında. hüküm altına alma; tabi olma, itaat, boyun eğme. öznel; zati kişisel, şahsi; dahili; hayali; (gram.) nominatif, öznel, subjectively öznel olarak. subjectiveness, subjectiv'ity öznellik. öznelcilik. ilave etmek, eklemek. subjoinder ilave, ek. boyun eğdirmek, tabi kılmak, itaat ettirmek; zapt etmek, fethetmek; maruz bırakmak. subjuga'tion boyun eğdirme. (gram.) şart (kipi) kiracının bir başkasını kiracı olarak alması; kiracının malın bir kısmım kiraya vermesi. kiracının kiracısı olmak; kiraya vermek (asıl kiracı tarafından) (-let, -ting) başkasına kiraya vermek (asıl kiracı tarafından); devretmek. arınmış, tasfiye edilmiş; yükseltilmiş; yüceltilmiş; (kim.) süblime, aksülümen. corrosive sublimate süblime, biklorit. (kim.) sublimleşmek, sublimleştirmek; arıtmak, tasfiye etmek; (psik.) bilinçaltına itilmiş yasak güdüleri toplumca kabul edilir şekle yöneltmek, yüceltmek . sublima'tion süblimleşme; arıtma; yüceltme, yükseltme. yüce, ulu, asil; heybetli; son derece güzel, âlâ. Sublime Porte Babıâli. sublimely sonderece; asilâne. yükseltmek, yüceltmek, ulvileştirmek; (kim.) süblimleşmek, sublimleştirmek; arıtmak, arınmak. (psik.) bilinçaltıyla algılanan. (anat.) dil altında olan. sublingual gland dilaltı bezi. sahile yakın; inme çizgisi ile 40 metre derinlik arasındaki sulara ait. ayın altında olan, bu dünyada bulunan, dünyasal, arza ait. hafif makinalı tüfek. sınır veya kenar çizgisi altındaki işlenmeye değmez (toprak); (biyol.) sınır veya kenara yakın. denizaltı; denizaltında yetişen; denizalı (gemi) submarine chaser denizaltı avcı botu. submarine mine denizaltı mayını. (çoğ.), -lae) (anat.), (zool.) alt çene veya alt çene kemiği. alt çeneye veya alt çene kemiğine ait; alt çenedeki tükürük bezlerine ait. (müz.) gamda altıncı nota. batırmak, daldırmak; su ile kaplamak; örtmek; batmak. submergence batma, dalma, su altında kalma. suya batırmak; su ile kaplamak. submersible su altında kalabilir. submersion su altında bırakma, batırma, batma. mikroskopla görülemeyecek kadar küçük. küçültülmüş bir şeyden daha ufak. teslim olma, boyun eğme, itaat; tevazu, alçak gönüllülük, uysallık; sunuş. itaatkar uysal, boyun eğen. submissively boyun eğerek, uysallıkla. submissiveness boyun eğme, itaat etme. (-ted, -ting) teslim etmek, iradesine bırakmak; reyine veya onamasına sunmak; arz etmek ileri sürmek, teklif etmek, söylemek, beyan etmek; teslim olmak, boyun eğmek; itaat etmek. submittal teslim olma, boyun eğme; sunuş. dağ eteğindeki. tam bölen. normalden aşağı; zekâsı normalin altındaki kimse. (jeol.) okyanus dibindeki. dünya çevresinde tam bir devir yapmayan (uydu, roket); (anat.) göz çukuru altındaki. (biyol.) alttakım. aşağı alt, küçük, ikincil; tabi; (gram.) bağlı; ast; ikinci derecede memur. subordinate clause (gram.) bağımlı cümlecik. ikinci dereceye koymak; birinin emri altına koymak; tabi kılmak. subordina'tion ikinci derecede veya planda olma; itaat, boyun eğme. aklını çelmek, kışkırtmak, ifsat etmek, ayartmak; (huk.) yalan yere yemin etmeye teşvik etmek. subornation yalancı tanıklığa teşvik. (kim.) içinde en az miktarda oksijen bulunan bir elemanın oksidi. piyes veya romanda ikinci derecedeki olaylar zinciri. mahkemeye davet; mahkemeye davet etmek. bir bölgenin bölümü. kasıtlı yanıltıcı ifade; (huk.) hakikati gizleyerek bir ayrıcalık veya mülk elde etme. başkasının (bilhassa alacaklının) yerine geçirmek. subroga'tion bir kimsenin yerine geçirme veya geçme; (huk.) alacaklıya olan borcu ödeyerek borçlunun alacaklısı yerine geçme, halefiyet. (Lat.) el altından, gizli olarak, mahrem olarak. (anat.) kürek kemiği altındaki. bir yazının altına yazmak, imzalamak, altına ismini yazmak; imzalayarak onaylamak; teberru etmek; taahhüt etmek; abone olmak. subscribe to abone olmak; imzalayarak onaylamak. satırın altına yazılmış harf veya rakam. imza, imza etme; kabul etme; abone; abone ücreti; iştirak taahhüdü. take up a subscription yardım parası toplamak. arkası gelme, sonradan gelme. sonra gelen, sonraki; sonuç olarak izleyen. subsequently sonradan. yaramak, işe yaramak, hizmet etmek; ilerlemesinde yardımcı olmak. boyun eğme, köle gibi itaat veya hizmet; yaranma. boyun eğen, köle gibi itaat veya hizmet eden. subserviently boyun eğerek. sakinleşmek, yatışmak; çökelmek; inmek; dibe çökmek, çökmek. yatışma; çökme, çökelme. yardımcı; ek; bağlı, tabi (şirket); yardımcı, muavin; şube, bayi, tabi şirket; (müz.) ikinci tema. subsidiary company tabi şirket, yan kuruluş. para vermek, açığını dışarıdan gelen yardım ile kapatmak; rüşvet vermek. kamu yararına olan bir teşebbüse hükümetçe verilen para yardımı; ing. tar. Parlamento tarafından krala verilen tahsisat; iane, para yardımı. geçinmek; mevcut olmak, var olmak; yaşamak. subsist in kapsamak, ibaret olmak. geçinme; geçinecek şey, nafaka; varlık, vücut, mevcudiyet. subsistent var olan, mevcut. toprakaltı. güneşin tam altındaki; tropikal; dünyasal. işitilemeyecek kadar az titreşimli ses dalgalarına ait; ses hızından daha az süratle giden. (biyol.) altcins. madde, özdek, cisim; töz, cevher; esas; hulâsa, öz; kuvvet, sağlamlık; servet, varlık, zenginlik. in substance esasında; özet olarak. belirli seviyeden aşağı. metin, dayanıklı; değerli, kıymetli; önemli, ehemmiyetli; zengin, varlıklı; özlü, cisimsel; hakiki; gerçek. substantially esasen, aslında. substantiality, substantialness gerçek varlık, hakiki mevcudiyet; sağlamlık; gerçek değer; yücelik, muazzamlık. (fels.) özdekçilik. substantialist özdekçi. gerçeklemek, kanıtlamak; gerçekleşmek; gerçekleştirmek, tahakkuk ettirmek. substantia'tion gerçekleme. mevcudiyet ifade eden; bağımsız, müstakil; dayanıklı; sabit, devamlı; tözel; (gram.) isim. şube. (kim.) asıl bileşimde bulunan atomun yerini alan başka atom. bedel; vekil; vekil tayin etmek; bedel olarak koymak; vekâlet etmek; yerine geçmek. başka bir şeyin yerine kullanma; bir başkasının yerine koyma, bir başkasının yerini alma. sub'stitutive, substitutional, substitutionary vekâlet kabilinden. alt tabaka; (biyokim.) mayadan etkilenmiş madde. stratosfer altı atmosfer tabakası. (çoğ.), - -ta) temel; alt tabaka; (fels.) dayanak, asıl sebep. temel. substructure temel toprak altı yapı. sınıflandırmak; kapsamak, içine almak, ihtiva etmek (sınıf) kapsama; kapsam. (mat.) teğet altı. ılıman iklim kuşağının nispeten daha soğuk bölgelerine özgü. kiracının kiracısı. subtenancy kiracının bir diğerine kiralaması. (geom.) karşısında bulunarak iki ucunu birbirine raptetmek (kavis veteri); (bot.) taşımak (tomurcuk) subter- (önek) altında. kaçamak, bahane. , neous yeraltı; gizli, saklı. ince, narin; keskin; yaygın; kurnaz; ince. inceltmek, incelik vermek; ince farklarını gözetmek. ikincil başlık; sin altyazı. kurnaz, hilekâr; ince; mahir, usta; gizli. subtly incelikle; mahirâne, ustaca; kurnazca. incelik; kurnazlık, şeytanlık, hilekarlık; zekâ, cin fikirlilik. çıkarmak, hesaptan düşmek. subtrac'tion çıkarma subractive eksiltici; (mat.) eksi işareti olan. (mat.) çıkan, bir sayıdan çıkarılacak sayı. veznedar yardımcısı. subtreasury veznedarlık şubesi astropikal. subtropics (çoğ.) astropika. (biyol.) biz şeklindeki, sivri uçlu. varoş, dış mahalle; (çoğ.) şehir civarı, banliyö. suburban varoşta olan, kenar mahallede oturan; banliyöye ait. suburban train banliyö treni. dış mahallede oturan kimse. dış mahallede oturanların toplum hayatı. desteklemek, yardımına yetişmek; araya girmek. imdadına yetişme, vardım; devletten alınan tahsisat. yıkma, devirme, altüst etme, tahrip; harap olma; yıkılma, devrilme; ifsat, bozulma. subversive tahrip edici, yıkıcı, altüst eden. altüst etmek, harap etmek; devirmek, yıkmak; bozmak, ifsat etmek. (A.B.D.) metro; tünel. (çoğ.), - -nea) vekil; bedel. başarmak, muvaffak olmak, becermek; izlemek, takip etmek; halefi olmak; halef selef olmak, yerine geçmek veya oturmak; vâris olmak; tahta vâris olmak. (Fr.) halk tarafından tutulmayıp kritiklerce övülen başarı. başarı, muvaffakiyet; başarılı şey veya kimse. başarılı, muvaffakıyetli. successfully başarıyla, muvaffakıyetle. successfulness başarılılık. ardıllık; silsile, dizi, sıra; birbiri arkasından gelen şeyler; vekâlet, yerine geçme; yerine geçme hakkı döl döş. ardıl, birbirini ileyen, müteakıp, silsile halindeki. successively sıra ile, birbiri arkasından. halef, ardıl, vâris. az ve öz, muhtasar, kısa; (biyol.) ipek iplik ile çevrilip tutulmuş. succinctly kısaca. succinctness az ve öz olma. (kim.) kehribar asidi, suksin asidi. yardım etmek, imdadına yetişmek, sıkıntıdan kurtarmak; yardım, imdat; imdada yetişen kimse. hindiba, (bot.) Cichorium intybus. fasulye ve mısır haşlaması. (bak.) Sukkoth. (çoğ.), -bi, -buses) ifrit, şeytan; (mit.) geceleyin kadın şeklinde erkeklerin rüyasına girip onlarla cinsel münasebette bulunan dişi şeytan. özlü; (bot.) etlenmiş, körpe ve sulu; dolgun, yararlı fikirlerle dolu. succulence, -cy körpe ve sulu olma, özlülük. succulently sulu sulu. yenilmek, mağlup olmak, dayanamamak; ölmek. şiddetle sarsmak; (tıb.) göğsünde su olup olmadığını anlamak için sarsmak. succussion, succussation (tıb.) sarsma. bunun gibi, böyle, şöyle, öyle. such and such filan. such a one filan kimse; öyle biri ki. such as gibi, meselâ, örneğin. such as it is her nasılsa, kötü veya değersiz olmakla beraber. as such böyle olmak sıfatıyla, bu sıfatla, haddi zatında; sadece. (zam.) benzeri, bunun gibi; (zam.) böylesi. emmek, massetmek; içine çekmek, soğurmak; sorumak; içmek, çekmek, almak; emer gibi içine çekmek; (argo) yetmemek, eksik gelmek; emme, emiş, mas; emilen şey; yudum, içim; ana sütü; anafor. give suck emzirmek. emen şey veya kimse; meme emen çocuk veya hayvan; sazana benzer tatlı su balığı; (zool.) emici uzuv; tulumba pistonu; emici boru; kökten ayrılarak kendi başına büyüyen fidan, piç; (A.B.D.), (argo) enayi kimse; emilerek yenen çubuklu şeker; piçleri budamak; kökün yanından filiz sürmek. emzirmek, meme vermek; meme emmek. suckling memede olan çocuk veya hayvan. Sucre, Bolivya'nın başkenti. (kim.) sakaroz. emme. suction pump adi tulumba, emme basma tulumba. suction stroke emme devresi. (zool.) emerek beslenen veya yapışan, emici veya yapışıcı uzvu olan. Sudan. Sudanese Sudanlı. (çoğ.) -daria) ter silmeye mahsus mendil; efsaneye göre çarmıha gerilmeye götürülürken Hazreti İsa'nın terini sildiği ve üzerinde yüzünün resmi kalan mendil. (çoğ.) -ia) hamamlarda terleme odası. terleyen; terletici, ter döktürücü; sıcak hamam veya banyo; terletici madde. Nil'de trafiğe engel olan su üstünde yüzen bitkiler. apansız, birdenbire çıkan, ani. sudden death ani ölüm; (spor) beraberlik durumunu çözmek için neticeyi bir puana bağlama; neticeyi bir yazıtura atışıyla halletme. all of a sudden ansızın, birdenbire, aniden. suddenly birdenbire, ansızın. suddenness birdenbire vaki olma. ter. sudoriferous (tıb.) terleten, terletici; ter sızdıran. (tıb.) terletici (ilâç) (çoğ.) köpüklü sabun suyu, sabunlu su; köpük; (argo) bira. suds'y köpüklü. (huk.) dava açmak; talep etmek, istemek; yalvarmak, rica etmek. suet, podusüet. sığır veya koyun içyağı. suety içyağı karışık, içyağına benzer. Süveyş. Suez Canal Süveyş Kanalı. göz yumma, müsamaha; tahammül, dayanma, sabır. on sufferance zarar vermemek şartıyla. ıstırap çekmek; tutulmuş olmak, müptela olmak; cezasını çekmek; idam olunmak; cefa çekmek; (eski) katlanmak, tahammül etmek; müsaade etmek, izin vermek, bırakmak. sufferer ıstırap çeken kimse. çekilebilir, dayanılabilir, tahammül edilebilir. sufferably tahammül edilebilir şekilde. ıstırap, elem, acı, keder; ıstırap çeken; mazlum. kafi gelmek, yetişmek, el vermek, yetmek. suffice it to say şu kadarını söylemek yeter ki. yeterlilik, kifayet, elverişlilik. kâfi, yeterli; elverişli, uygun, münasip. sufficiently kâfi derecede. (gram.) (sonek), sontakı. bir kelimenin sonuna ek koymak. boğmak, nefesini kesmek; bastırarak söndürmek; boğulmak, nefes alamamak. suffocating bunaltıcı, boğucu. suffoca'tion boğulma bunalma. yardımcı (piskopos) oy kullanma hakkı; oy kullanma; tasvip tasdik onay. kadınların oy kullanma hakkını savunan kadın. oy kullanma hakkı taraftarı. aşağıdan tütsülemek. suffumigation alttan tütsüleme. etrafa yayılmak, kaplamak; boya vermek, renk vermek. suffusion yayılma; kızartı. sofi, gizemci mutasavvıf. islâm gizemciliği, tasavvuf. şeker; tatlı söz, kompliman; (argo) şekerim; şeker katmak; tatlı sözlerle yumuşatmak veya hafifletmek; (A.B.D.) akça ağaçtan şeker çıkarmak; şekerlenmek. sugar beet şeker pancarı (bot.) Beta saccharifera. sugar bowl şekerlik, şeker kâsesi. sugar candy akide şekeri. sugar cane şekerkamışı, (bot.) Saccharum officinarum. sugar daddy (A.B.D.), (argo) arkadaşlık ettiği genç kıza hediyeler yağdıran yaşlı ve zengin adam. sugar diabetes (tıb.) diyabet, şeker hastalığı. sugar loaf kelle şekeri; konik tepe. sugarmaple, sugar tree özünden şeker çıkarılan isfendan akçaağaç, (bot.) Acer saccharum. sugaring off isfendan özünü kaynatarak bir cins pekmez yapma; bu işin yapılması için tertiplenen ziyafet. burnt sugar yakılmış şeker. castor sugar ing. tozşeker. lump sugar kesme şeker. şekerle kaplamak; ballandırmak. şekerle konserve edilmiş (domuz eti) şekerleme, bonbon; rüşvet . şekerli, şekere benzer, şeker gibi; fazla nazik. sugariness şekerlilik; şekerlenmiş olma. öne sürmek ileri sürmek; hatıra getirmek; ima ve ihtar suretiyle bildirmek veya söylemek; telkin etmek; fikir vermek, teklif etmek, ortaya atmak; imada bulunmak, fikir beyan etmek. teklif edilebilir; kolaylıkla tesir altında kalan. suggestibility kolaylıkla tesir altında kalma. ima, ihtar, fikir verme, teklif; ima ve ihtar olunan şey; telkin. suggestion box şikayet kutusu. manalı imalı; müstehcen. suggestively imalı bir şekilde. suggestiveness manalılık. kirletmek, lekelemek; kirlenmek, lekelenmek; kir, leke. intihar kabilinden; yok edici suicidally intihar etmeye meyilli olarak. kendini öldürme, intihar; kendi emel veya gayelerini yıkma; intihar eden kimse; (k. dili) intihar etmek. suicide seat otomobilde şöförün yanındaki yer. (Lat.) emsalsiz, eşsiz, yegâne, tek. (Lat.), (huk.) tam ehliyetli ve reşit. lanolin. takım elbise tayyör, kostüm; mayo; dava hukuk davası; iskambilde takım; kur; uydurmak; uygun gelmek; işini görmek, memnun etmek, hoşuna gitmek; uymak olmak; birinin işine gelmek. follow suit iskambilde takıma uymak. pay suit kur yapmak. press one' suit sevgisini belirtmek. uygun, münasip, yerinde . suitabil'ity, suitableness uygunluk. suitably uygun bir şekilde, yerinde. valiz bavul. takım; daire; oda takımı; maiyet; (müz.) süit. takım elbiselik veya tayyörlük kumaş. âşık, bir kıza talip erkek; (huk.) davacı. Japonya'da sofrada pişirilen bir çeşit türlü. Musevi dininde Çardaklar Bayramı. (biyol.) dar ve derin olukları olan, yivli. sulca'tion olukluluk; oluk. (çoğ.) -ci) (anat.) oluk. (süleyman') Kanuni Sultan Süleyman (önek), (kim.) kükürt, kükürtlü. (kim.) sulfa ilacı. (kim.) sulfat. (kim.) sulfid. (kim.) sulfit. kükürt, (kıs.) S ;lahana kelebeğine benzer sarı bir kelebek. flowers of sulfur kükürtçiçeği. gök balina, (zool.) Sibbaldius musculus. kükürtlü, kükürt gibi. sulfureously kükürtlü olarak. (-ed, -ing; -ted, -ting) kükürtle karıştırmak, içine kükürt katmak; sülfid. sulfuretted hydrogen kükürtlü hidrojen. (kim.) kükürtlü. sulfuric acid sülfurik asit, zaçyağı, karaboya. kükürt katmak, kükürtlemek. kükürtlü, kükürtten elde edilmiş; ateşli, hararetli, cehennemsi. kükürte benzer, kükürt kokulu. somurtmak, surat asmak, küsmek; (gen.), (çoğ.) somurtma; küskünlük; somurtkanlık. küsmüş, aksiliği tutmuş, asık yüzlü, suratlı; kasvetli. sulkily asık suratla. sulkiness asık suratlılık. tek kişilik iki tekerlekli ve tek atlı hafif araba. sulky plow oturacak yeri ve tekerlekleri olan pulluk. suyun bıraktığı çamur, mil; kir, pislik; cüruf. somurtkan, asık yüzlü, suratlı; ters, huysuz, melankolik, yüzü gülmez; kasvetli; için için kaynayan. sullenly somurtarak, asık yüzle. sullenness somurtkanlık, asık yüzlülük; kasvet. (bak.) sulfa. (bak.) sülfür. sultan, padişah; Türkiye asıllı ayakları tüylü ve beyaz tepeli bir çeşit paçalı tavuk. sultanate sultanlık padişahlık. hanım sultan, sultan karısı, kızı veya kız kardesi, valide sultan; sarayda cariye; İzmir'in çekirdeksiz kuru üzümü, sultani. sultaness sultan karısı veya validesi. sıcak, boğucu, bunaltıcı, rutubetli, durgun; tutkulu, ihtiraslı. sultriness sıcak ve rutubetli oluş; ihtiras. (-med, -ming) toplam, yekun, mecmu, tutar, meblâğ; problem; en fazla miktar; doruk; özet, hülasa, öz; toplamak, yekun çıkarmak. sum up özetlemek, hülasa etmek; hüküm vermek. a good round sum büyük bir meblâğ. a lump sum toptan para. a sum of money bir miktar para. good at sums iyi hesap bilir, hesabı kuvvetli. in sum uzun sözün kısası, kısacası, velhasıl. the sum and substance of it hulâsa edersek, kısacası. sumak, somak, (bot.) Rhus coriaria; kurutulmuş sumak yaprağı tozu. Sumatta. Sumer; Sümerce. (Lat.) iftihar derecesi ile verilen (diploma) toplanılan rakamlardan her biri. özetlemek, hülâsa etmek. özlü, kısa, acele, derhal yapılan; özet, hulâsa. summary proceeding acele muhakeme usulü. summarily resmi muameleyi beklemeden; süratle. toplama; özet, hülâsa. yaz, yaz mevsimi; yazı geçirmek; yaz esnasında bakmak veya beslemek; yazlık. summer school yaz okulu. summer squash kabak. summer theater (A.B.D.) yazın sayfiyede oynayan tiyatro. summer time yaz saati. Indian summer pastırma yazı. summery yaza mahsus, yaz gibi. (mim.) tabanın ana kirişi. kameriye, çardak. summersault (bak.) somersault. yaz. tepe, doruk, zirve, evç, en yüksek nokta veya derece. summit meeting zirve konferansı. çağırmak, çağırtmak, emirle davet etmek, celp etmek; düşmanı teslim olmaya davet etmek. summon up toplamak (kuvvet); teşvik etmek. (çoğ.)-es) resmi emirle davet, celp etme, çağırtma; çağrı, davetiye, mahkeme celpnamesi; (ask.) teslim çağrısı. (Lat.) en iyi. maden ocağının dibinde su birikintisine mahsus kuyu; lağım çukuru; bir kazıya başlamadan evvel tecrübe veya yoklama kabilinden kazılan tünel; (oto.) yağ karteri. yük beygiri. sarfiyata ait masraflarla ilgili, masrafları sınırlayan. sumptuary law masrafları sınırlayan kanun; din veya ahlâka dayanarak özel hayatı düzenleyen kanun. masraflı, tutumsuz; muhteşem, tantanalı, zengin. sumptuously muhteşem bir şekilde. (-ned, -ning) güneş; güneş ışığı; güneşli yer; gün, gündoğumu; (şiir) yıl, sene; şaşaalı şey; peykleri olan yıldız; güneşlendirmek; güneşlenmek. sun bath güneş banyosu. sun compass kutuplarda kullanılan ve güneş ışınlarıyla işleyen pusula. sun dance yaz başında güneşe tapma dansı. sun deck güneş banyosu yapmaya elverişli güverte veya balkon. sun disk güneş kursu. sun god güneş tanrısı. sun lamp morötesi ışınları veren elektrik lambası; sin çok kuvvetli lamba. sun parlor cam duvarlı ve güneşli oda. sun roof güneş banyosu yapmaya elverişli dam; arabanın güneşli havalarda açılabilir üst kısmı. sun tan güneşte bronzlaşma. sun tans (ask.) yazlık hâki üniforma. sun worshiper güneşe tapan kimse. a place in the sun uluslararası politikada söz sahibi olma; tanınma. under the sun dünyada, yeryüzünde. güneş banyosu yapmak. güneşte kurutulup konserve yapılmış (et) güneşte kurutmak. güneş geçirmez. güneş ışını. güneş şapkası. su serpintisi içinde görülen gökkuşağı. güneş yanığı; güneşten yanmak. genellikle bulutlar arasından yayılan şiddetli güneş ışığı; güneş şeklindeki mücevherat. üstü ceviz, meyve ve ağdalı şurup ile kaplanmış dondurma, peşmelba. pazar günü. Sunday school kilisede pazar günü din dersleri verilen okul. a month of Sundays (k. dili) uzun müddet. Sunday-go-to- meeting (k. dili) en iyi, bayramlık. ayırmak, koparmak, ayrı bırakmak, bölmek; kopmak, ayrılmak; ayırma; kopma. cut in sunder, cut asunder parçalara ayırmak. güneş gülü, (bot.) Drosera. güneş saati. yalancı güneş, güneşin hayali. güneş batması, gurup, akşam; geniş kenarlı kadın şapkası. (k. dili) serseri kimse; Avustralya'da dilenci serseri; (argo) çok sıkı disiplinli gemi süvarisi. güneşte kurutulmuş. (çoğ.) ufak tefek şeyler. (çoğ.) -drops) akşam çuhaçiçeği, (bot.) Oenothera. çeşitli, ufak tefek, türlü türlü; bazı, birtakım. güneşte solmayan. (çoğ.) -fish, -fishes) ay balığı, pervanebalığı, (zool.) Mola mola; güneş balığı. ayçiçeği, gün çiçeği, günebakan, (bot.) Helianthus annuus. (bak.) sing. büyüteç, pertavsız. (çoğ.) güneş gözlüğü. tan, fecir; güneşin ısıtıcı ışığı. (bak.) sink. sunk fence hendek içinde saklı bahçe duvarı. su içine gömülmüş; bir yüzey altında olan; etrafından daha alçak seviyede olan; çökmüş. güneş görmeyen, güneş almayan; kasvetli. güneş ışığı. güneşli. sunn hemp bir cins kenevir, (bot.) Crotalaria juncea. sünnet, farz. Sünnilik. Sünni. güneşli; güneş gibi; neşeli. sunny side güneşli taraf; (bir işte) iyi cihet, ümit verici yön. sunny side up çevrilmeden pişirilen (tavada yumurta) gündoğumu, güneş doğuşu; sabah. bol pencereli ve güneşli oda. bitkilerde görülen fazla güneşten ileri gelen hastalık. bitkilerin fazla güneşten kavrulması. günbatımı, güneş batması, gurup; akşam; günbatımında gök renkleri; çöküş devri, gerileme devri. güneş siperliği, güneşlik; güneş şemsiyesi; tente. güneş ışığı; güneş; güneşin ısıtıcı ışığı; neşelilik. güneş lekesi. yıldıztaşı. güneş çarpması. (A.B.D.) gündoğumu. güneşe doğru (olan) sunwards güneşe doğru. güneşin hareket ettiği yönde. (Lat.) kendi salâhiyetiyle. Finlandiya. (-ped,- ping) yudum yudum içmek, yudumlamak; yudum. (-ped,- ping) akşam yemeğini yemek. (kıs.) above, superior, supplement. (önek) üstün, üzerinde, fevkinde, fazlasıyla. (argo) tiyatroda önemsiz rollere çıkan oyuncu. üstün kalite, ekstra cins; mücellithanede kullanılan pamuk takviye bezi; (tic.) âlâ derece, âlâ derecede olan şey; (argo) üstün. yenilmesi mümkün, galebe çalınabilir, hakkından gelinebilir, çaresi bulunabilir, atlatılabilir. superably hakkından gelinebilecek şekilde. fazlasıyla bulunmak, pek çok miktarda bulunmak. aşırı bolluk. pek çok, mebzul, bol, taşkın. superabundantly pek bolca. daha da ilave etmek, yeniden katmak. yaşlılık veya yetersizlik sebebiyle işten çıkarmak, emekliye ayırmak; geçersiz diye çıkarmak. superannuated emekli; eskimiş; kullanılmaz hale gelmiş; modası geçmiş. superannua'tion emeklilik; emekli maaşı. muhteşem, görkemli; âlâ, nefis, enfes; zengin, zarif. superbly muhteşem bir şekilde; tam. şilepte mal sahibi tarafından tayin olunan satış memuru. çok büyük uçak gemisi. kompresörle güçlendirmek; fazla yüklemek; fazla yük. kompresor. kaşa ait; kaşın üstündeki. mağrur, kibirli. superciliously kibirle. superciliousness kibir, gurur. (fiz.) aşırı soğukken elektrik akımını dirençsiz olarak geçirebilen. (bir sıvıyı) donma derecesinin altında dondurmadan soğutmak. (argo) âla, en iyi, (slang) kıyak. (psik.) süper ego. çok üstün. supereminence aşırı üstünlük. supereminently büyük üstünlükle. görevinden fazla iş görmek. supereroga'tion vazife dışında iş yapma, fuzulî iş görme. supererogatory asıl görevden fazla veya ayrı; lüzumsuz, fuzuli. (biyol.) üst familya. gebe hayvanın doğurmadan evvel bir daha gebe kalması. yüzeyde kalan, satha yakın veya satıhta olan; sathi, yüzeysel, üstünkörü, yarım yamalak. superficiality, superficialness yüzeyde kalış, sathilik. superficially görünüşte, üstünkörü bir şekilde. satıh, yüzey. son derece güzel; pek ince, çok zarif. (fiz.) mutlak sıfırın bir derece üstündeki sıvı hali. fazla, lüzumsuz, gereksiz. superflu'ity, superfluousness fazlalık, aşırı bolluk. superfluously çok fazla. bir şeyin üzerine dökmek; dökülmek. fazla ısıtmak; ısıtıp sabit olmayan bir hale getirmek. üstün ağırlıklı (eleman) 3000 ile 30000 arasındaki megasikl şeridiÇ otoban, sürat yolu. insanüstü. bir şeyin üzerine koymak; bir şeye ilave etmek. superimposi'tion bir şeyin üzerine koyma veya ilâve etme. (bak.) superfetation. başka bir şeyin üzerine dayanan. başka bir şeye ilaveten meydana getirmek, ek olarak katmak. bakmak, nezaret etmek, yönetmek, idare etmek, kontrol etmek. superintendence bakma, yönetme, yönetim. superintendency müdürlük, yöneticilik; yönetim. yönetici, müdür, şef, idare memuru; yönetimsel; yöneten. daha yüksek, âlâ, üstün, faik; olağanüstü; ("to" ile )fevkinde, daha üstün; üstünlük taslayan; (bot.) üst tarafında bulunan, üst; üstün derecede olan kimse; manastırda baş rahip; (matb.) satırdan yukarı basılmış rakam veya harf. superior court (A.B.D.) temyiz mahkemesi. superiority üstünlük. üstte olan, kaplayan, örten. en yüksek; mükemmel, eşsiz, üstün; (gram.) enüstün; fazla; en yüksek derece veya miktar; (gram.) en üstünlük. talk in superlatives abartmak, mübalâğa etmek. superlatively en üstün derecede. superlativeness fevkaladelik, üstünlük. üstün insan. süper market, büyük mağaza. göksel, semavi; ilâhi; yüksek. suyun üstünde yüzen. bütün insanlığı kapsayan, milletler üstü. doğaüstü, tabiatüstü; harikulade, mucize kabilinden. supernaturalism doğaüstü olma; doğaüstü güce inanma. supernaturally doğaüstü kuvvetlere dayanarak. normal üstü. fazla, zait; lüzumundan fazla; gerekli sayıdan fazla olan kimse; (tiyatro) önemsiz rollere çıkan oyuncu. süper fosfat gübre. üstüne koymak; (geom.) üst üste gelecek şekilde koymak. superposi'tion üstüne koyma. süper devlet; geniş kapsamlı elektrik şebekesi. fazla doymuş. üstüne yazmak; zarf üstüne adres yazmak. su'perscript üste yazılan; satırın üstüne yazılan küçük harf veya rakam; (mat.) satır yukarısına yazılı kuvvet veya türev gösteren işaret. süperscrip'tion bir şeyin üstündeki yazı; serlevha, başlık; kitabe; üstüne yazma; (ecza.) reçetenin başındaki "alınız'' yazılı (kıs.)ım. yerine geçmek, yerini almak; yerine başkasını koymak; yerine başka bir şey koyarak iptal etmek. (huk.) aşağı bir mahkeme kararının icrasını durduran yüksek mahkeme emri. duygusal. süpersonik, sesten hızlı. supersonics süpersonik ilmi, sesten hızlı olguları inceleyen bilim dalı. supersonic transport süpersonik araç. bütün üç boyutlu yerlerinin nokta olduğu ileri sürülen matematiksel uzam. çok güçlü radyo dalgaları gönderen gökcismi; as, mesleğinde üstün olan kimse. birkaç bağımlı memleketi idare eden memleket. batıl itikat, hurafe, boş inan. batıl itikat kabilinden; batıl itikatlı, boş şeylere inanan. superstitiously batıl inançlara saplanarak. superstitiousness batıl inançlılık. üst tabaka. bir şeyin üzerine bina etmek. temel üzerine kurulan bina, ilâve kat; zemin katı üzerinde bulunan binanın tümü; üst yapı; üst kademe; ilişkiler; demiryolunun taş zemini üstünde bulunan travers veya ray; (den.) palavra üstündeki yapı kısımları. munzam vergi. takip etmek, izlemek, arkasından gelmek; sonra meydana gelmek. denetlemek, teftiş etmek, nezaret etmek; idare etmek, bakmak. supervi'sion denetleme, nezaret, murakabe; idare. supervisor müfettiş, denetçi. supervi'sory denetçiye özgü; denetimsel; denetleyici, teftiş edici. (anat.) el ayasını yukarıya döndürmek. supina'tion el ayasını yukarıya döndürme. supinator (anat.) supinator, el bileğini dışarıya döndürücü adale. Latince'de - veya -(den.) halindeki isim-fiil. sırt üstü yatmış; yatay durumdaki, meyilli; kaygısız; miskin, enerjik olmayan. supinely kaygısızca; miskinlikle. supineness kaygısızlık; miskinlik. (kıs.) supplement. akşam yemeği; yemekli gece toplantısı. ayağını kaydırıp yerine geçmek, yerini kapmak. yumuşak, kolayca eğilip bükülebilir, elastiki, esnek; uysal, yatkın, başkalarının suyuna giden; yumuşatmak. suppleness esneklik, elastikiyet. ilâve, ek; zeyil; (mat.) bütünler açı; ilâve etmek, eklemek; doldurmak. supplemen'tal, supplemen'tary ilâve olan, bütünleyici; (mat.) bütünleyen, tamamlayan. supplementa'tion ekleme, ek, ilave, zeyil. rica, niyaz, yalvarış. rica ve niyaz eden, yalvaran (kimse) rica ve niyaz etmek, yalvarmak; dua ederek yakarmak. supplicatingly yalvararak. supplica'tion yalvarış, yakarış, niyaz. supplicatory yalvarış kabilinden; niyaz eden. sağlayan kimse; ihtiyacı karşılayan şey; tedarik eden firma. sağlamak, tedarik etmek, temin etmek; ihtiyacı karşılamak; tatmin etmek; telafi etmek, yerini doldurmak; bir makamı işgal etmek; tedarik, teçhiz; mevcut; (gen.) (çoğ.) erzak, gereç, levazım, malzeme; vekil. cut off the supplies gerekli ihtiyaç maddelerini kesmek. in short supply kıt, yetersiz. law of supply and demand arz ve talep kanunu. esnek olarak, kendini duruma uydurarak. desteklemek; tahammül etmek, götürmek, dayanmak, tutmak, kaldırmak, çekmek; kuvvet vermek, cesaret telkin etmek; beslemek, geçindirmek; masrafını vermek; devam ettirmek; ispat etmek, teyit etmek; savunmak, müdafaa etmek; yardım etmek, tutmak, iltizam etmek; tutmak, düşürmemek; sabretmek, katlanmak; (tiyatro) yardımcı rolde oynamak; destekleme, tutma, düşmesine engel olma; destek olan kimse veya şey; destek, dayanak, mesnet, yatak; geçim. çekilir, tahammül edilebilir; ispat edilebilir. taraftar; yardımcı; jartiyer; askı; bileklik. destekleyici; yardımcı; ispat etme hususunda faydalı. supportive therapy (psik.) hastaya problemlerinde yardımcı olarak yapılan psikoterapi; (tıb.) hastanın genel sıhhat durumunu kuvvetlendirerek hastalık bulgularının ortadan kaldırıldığı tedavi usulü. tasavvuru mümkün. zannetmek, farz etmek; doğru olduğunu kabul etmek; tasavvur etmek, düşünmek; tahmin etmek. Suppose he doesn't come. Farz edelim ki gelmedi. Ya gelmezse? Suppose we change the subject. Konuyu değiştirsek nasıl olur? He is supposed to be rich. Zengin olduğu zannediliyor. He is supposed to come. Gelmesi lâzım. I suppose so. Herhalde. The ship is supposed to arrive today. Geminin bugün gelmesi bekleniyor. Where' that road supposed to go? Acaba o yol nereye çıkar? You're not supposed to do that! Bunu yapmamalısınız. supposed sözde, (yanlışlıkla) kabul edilen, farz edilen.supposedly farz olunduğu gibi, güya. zan, tahmin, kıyas; varsayım, ipotez, faraziye. suppositional tahmin kabilinden, farazi. suppos'itive tahmini, farazi. değiştirilmiş, sahte; tahmin kabilinden; varsayılı, ipotetik, farazi. (tıb.) supozituvar, fitil. bastırmak, sindirmek; önlemek, menetmek; zapt etmek; örtbas etmek, saklamak; gizli tutmak; durdurmak, kesmek. suppres'sion baskı; zapt etme, tutma; bastırma, sindirme. suppres'sive zapteden, tutan; bastıran, sindirici. cerahat toplamak; işlemek (yara) suppura'tion cerahat, irin. suppurative cerahat hasıl edici. (önek) fevkinde, üstünde, ötesinde, önünde, dışında,-(den.) ziyade, maada. (jeol.) tebeşir tabakalarının üstünde olan. şuur eşiğini aşmış, bilinç ötesi. (anat.) üst çeneye ait. çok moleküllü; molekülden daha karmaşık. dünyadan üstün, semavi. bir veya birden fazla milletin siyasi imkânlarıyla sınırlanmamış olan. (anat.) deliğinin üstünde olan. (tic.) (huk.) borçlunun senedi protesto etmesinden sonra kefilin ödemeyi kabul etmesi. (anat.) böbreküstü. (zool.) şakak üstü (kemiği) üstünlük, yücelik, ululuk; herkesten üstün olma, büyüklük. en yüksek, ulu, yüce; hakim; en yüksek mertebede; en yüksek derecede, en mükemmel; son. Supreme Being Hak Taalâ, Allah. Supreme Court Anayasa Mahkemesi. supreme good en büyük iyilik, en yüksek hayır gayesi. Supreme Soviet en üst Sovyet. supreme test en büyük imtihan, deneme. make the supreme sacrifice canını feda etmek. supremely fevkalade, en mükemmel surette. (kıs.) superintendent. (önek) üstünde, ötesinde. Kuran suresi. bir cins yumuşak ipekli kumaş. (anat.) baldıra ait. (mim.) temel üzerine yapılan pervaz. surbase'ment böyle pervaz bulunma. (eski) bitme, ardı arkası kesilme; bitmek, ardı arkası kesilmek; nefes almak, ara vermek. taşıyabileceğinden fazla yüklemek, fazla doldurmak; fazla fiyat istemek; bir krediyi deftere kaydetmemek; posta pulunun üzerine yeni fiyat bastırmak; fazla ağır yük; (d.y.) fazla navlun alma; krediyi deftere kaydetmeyiş; posta pulları üzerine bastırılan yeni fiyat, sürşarj; yeni fiyatlı posta pulu, sürşarj. palan kolanı; (kil.) papaz cüppesinin kuşağı, zünnar; kolan veya kuşakla bağlamak. cüppe; ortaçağda zırh üstüne giyilen cüppe. (mat.) asam, (karekök 2) gibi tam miktarı ifade edilemeyen (kemiyet); (dilb.) p, k gibi sessiz (harf) (ünlem) muhakkak, şüphesiz; olumlu, müspet; kesin, kati; emin, sağlam, güvenilir; sabit, metin; (nad.) sıkı, sıkı bağlayan; (k. dili) şüphesiz; (ünlem) tabii, elbette. sure enough muhakkak, sahiden. be sure dikkat etmek. for sure elbette, muhakkak, kati olarak. make sure temin etmek; tahkik etmek, soruşturmak; işin aslını anlamak. to be sure elbette, muhakkak. sure'ness katiyet, kesinlik; emin olma. (A.B.D.), (k. dili) hakiki; muhakkak. (k. dili) başaracağı şüphe götürmeyen. ayağını sıkı basan, düşmez, kaymaz. elbette, muhakkak; emniyette olarak; tehlikesizce. kefil, rehine; teminat, emniyet. stand surety kefil olmak. surety ship kefalet. kıyıda kırılan köpüklü dalgalar, çatlayan dalgalar; (spor)dalgalar üstünde tahta ile kıyıya doğru kaymak. yüz, düzey, satıh, dış, zahir, dış taraf, dış görünüş; (mat.) yüzey; bir şeyle kaplamak; dua yapmak; cilâlamak; üstündeki toprağı kaldırıp maden ocağı işletmek; su dibinden yüzeye çıkmak; yüzeysel; görünüşteki. surface current düzey akıntısı. surface impressions dış izlenimler, sathi intıbalar. surface mail adi posta. surface noise gramofon plağında sürtünme ve tozdan ileri gelen parazit veya cızırtı. surface plate (mak.) ayar olarak kullanılan düz çelik parça. surface tension (fiz.) üst yüzey gerilimi. surface water toprağın üstünden akan yağmur suyu. on the surface yüzeyde; görünüşte. (kim.) bir sıvının yüz gerilmesini azaltan. (kim.) bir sıvının yüz gerilmesini azaltan madde. "surfing" denilen sporda kullanılan uzun tahta. dalgaları aşabilmeye elverişli kayık. sahilden dalgaların arasına olta atarak balık avlama. yiyip içmede aşırılık; çatlayacak derecede yemek yeme hastalığı; tokluk; aşırı derecede yemek yemekten ileri gelen bulantı, bıkkınlık; çatlayacak derecede yedirmek veya yemek. dalgalar üzerinde "surfing" yapan sporcu. dalgalar üzerinde tahta ile kayarak yapılan bir cins su kayağı. kabarıp yuvarlanmak; dalgalanmak; (elek.) kabarmak, taşmak; (den.) birden kayıvermek; (den.) çok baş kıç vurmak (demirli gemi); akın etmek; birden kabarıvermek; büyük dalga; büyük dalga gibi sürükleme; elektrik akım veya gücünün süratle artması veya yükselip düşmesi; (den.) ırgatın daralan kısmı. cerrah, operatör. Surgeon General (A.B.D.) Umumi Sağlık Servisinde baş doktor. surgeoncy cerrahlık. operatörlük, cerrahlık, cerrahlık ilmi; ameliyathane; (İng.) muayenehane. cerraha veya cerrahlığa ait, cerrahi; cerrahlıkta kullanılan veya yapılan. surgical operation ameliyat. surgical ward hariciye koğuşu. surgically ameliyat suretiyle, cerrahi müdahale ile. gelinciğe benzer ve Güney Afrika'da yaşayan bir cins hayvan, (zool.) Suricata suricata. Surinam. ters, haşin, aksi, kaba, asık yüzlü. surlily kabaca, terslikle. surliness terslik, aksilik, kabalık. zan, kanaat, şüphe; sanmak, zannetmek, tahmin etmek; ipucu çıkarmak. üstün gelmek, baskın çıkmak, galebe çalmak, hakkından gelmek. barbunya balığı, tekir balığı, (zool.) Mullus barbatus. soyadı; aile ismi; lakap; soyadı koymak; soyadı ile tanınmak. geçmek, baskın çıkmak, üstün olmak, faik olmak. surpassing en üstün olan, âlâ; (şiir) fevkalade. surpassingly hepsinden üstün surette, fevkalade. papaz ve koro mensuplarının giydiği beyaz keten cüppe. artan miktar, herhangi bir şeyin fazlası; ihtiyat akçesi; şirketin bütün masraflar ve tediyatından sonra elinde kalan para; fazla, artık, baki. surplusage fazla olan meblâğ; (huk.) aşan şey, mübalağa. sürpriz, hayret verici şey. sürpriz; birden karşısına çıkış; hayret, beklenilmedik şey, şaşkınlık, ansızın vaki olan şey, hayret verici şey; hayrete düşürmek, şaşırtmak; birden karşısına çıkarmak; beklenilmedik bir anda yakalamak. surprise package içinden umulmadık bir şey çıkan paket. surprise party sürpriz partisi. surprise visit habersiz ziyaret. be surprised by one birisi tarafından gafil avlanmak, bir kimsenin hazırladığı bir sürprizle karşılaşmak. take by surprise gafil avlamak; şaşırtmak, hayret ettirmek. They surprised me into telling my secret. Beni üç kâğıda alıp sırrımı öğrendiler. I'm surprised at you. Yaptığın harekete şaştım. hayret verici, şaşırtıcı. surprisingly hayret uyandıracak şekilde. (fels.) sürrealizm, gerçeküstücülük. sürrealist sürrealist, gerçeküstücü (kimse) (huk.) davacının iddiasını ispatlayan delil. (huk.) davalının ikinci cevabına karşı davacının cevabı. teslim etmek veya olmak, haklarından feragat etmek; kendini bırakmak, ümidini kesmek; herhangi bir duygu ve fikrin esiri olmak; teslim, feragat. surrender value sigorta poliçesi iptal edildiği takdirde poliçe sahibine verilecek para miktarı. unconditional surrender kayıtsız şartsız teslim. gizli, el altından, hile kabilinden; sahtekarca; gizlice yapılmış. surreptitiously gizlice, al altından, hileli olarak. A.B.D, (eski) dört tekerlekli ve iki sıralı hafif gezinti arabası. naip, vekil; yerine geçen kimse veya şey; özellikle evlenme izinnamelerini veren memur; (huk.) vasiyetname şartlarını yerine getirmeye memur kimse; vekil tayin etmek. kuşatmak ihata etmek, çevirmek, etrafını sarmak; (ask.) muhasara etmek, çember içine almak. surroundings (çoğ.) çevre, muhit, çevredeki bütün şeyler, etraf. (Lat.) teşvik edici sesleniş. ek vergi; ek vergi koymak. nezaret, gözetme, gözaltında tutma; teftiş. under surveillance gözaltında, nezaret altında. surveillant nezaretçi; göz hapsinde tutan kimse; nöbetçi öğretmen. bakmak, dikkatle her şeye göz gezdirmek, muayene etmek; yoklamak, yoklama yapmak; düşünmek, mülâhaza etmek, mütalaa etmek; teftiş etmek; haritasını çıkarmak, mesaha etmek. surveyor mesahacı, mesaha memuru; gümrük müfettişi. mesaha, yüzölçümü, teftiş, tetkik, yoklama, muayene; mülâhaza, mütalaa; harita veya plan yapma. mesaha ilmi, yer ölçmesi; mesaha etme. aerial surveying havadan mesaha etme, uçakla harita çıkarma. hydrographic surveying bir bölgenin idrografik haritasını çıkarma. photographic surveying fotoğraf çekmek suretiyle mesaha etme. surveyor' level ölçü terazisi. kalım, beka; başkasının ölümünden sonra hayatta kalma, diğerlerinden fazla yaşama; bir tehlikeyi atlatıp yaşama; modası geçmiş bir inanç veya geleneğin baki kalması. survival kit havacılara verilen, mecburi iniş veya uçak kazasından sonra gerekli ihtiyaç maddelerini temin edecek çanta. survival of the fittest (zool.), (bot.) en güçlü olanın yaşamakta devam etme prensibi. baki kalmak, başkasından fazla yaşamak, daha uzun ömrü olmak. bir kazadan sağ olarak kurtulan kimse; başkasının ölümünden sonra sağ kalan kimse, en son olarak hayatta kalan kimse veya şey. survivorship sağ kalma; (huk.) ölenlerin mal hissesini alma hakkı. çabuk müteessir olan, hassas; alıngan; kolay aşık olan, şıpsevdi. susceptibil'ity, susceptibleness hassasiyet, alınganlık. susceptibly hissedilir derecede. çabuk müteessir olan, hassas. şüphelenmek, kuşkulanmak, hakkında şüpheye düşmek; hakkında kötü düşünmek. şüpheli, zan altında bulunan; sanık, maznun. geçici olarak durdurmak veya iptal etmek; tatil etmek; ertelemek, tehir etmek; muallâkta bırakmak; makamından geçici olarak mahrum etmek; asmak; okuldan geçici olarak tart etmek. suspend payment tediyatı durdurmak. suspended animation geçici olarak canlılığını kaybetme. (çoğ.), (A.B.D.) pantolon as(kıs.)ı; (İng.) çorap jartiyeri. askıda kalış, ümitle korku karışık bir his; muallakiyet, şüpheli durumda kalma, kesilme, inkıta. suspense account muallak hesap. asma, asılma, talik edilme; geçici tatil; ödemeleri geçici olarak durdurma; (kim.) sıvı içinde erimeden durma, süspansiyon; mıknatıs iğnesini muallakta tutan tertibat; (müz.) asış, duraklatış. suspension bridge asma köprü. tereddüt kabilinden; geçici olarak tatil veya erteleme kabilinden. suspensively geçici olarak tatil ederek veya erteleyerek. kasık bağı, suspensuar. suspensory ligament (anat.) asıcı bağ. şüphe, kuşku, vehim; ima, iz; (k. dili) gayet az miktar. above suspicion her türlü şüphenin dışında, şüphe uyandırmayan, çok dürüst. şüpheli, şüphe eden, vesveseci; suizan uyandıran, şüphe edilir; şüphelenen. I am suspicious of him. Ondan şüpheleniyorum. suspiciously şüphe uyandıracak şekilde, muhtemelen. suspiciousness şüpheli oluş. (şiir) içini çekmek, ah çekmek. suspiration (şiir) iç çekme, ah çekme. tutmak, düşmesine engel olmak, destek olmak; tahammül etmek, dayanmak, taşımak; çekmek; teselli etmek; muhafaza etmek; tedarik etmek; besleyip kuvvet vermek; doğruluğunu teslim etmek; ispat etmek, iddia etmek. sustain a defeat yenilmek. sustain a note (müz.) bir notayı uzatmak. sustain an objection bir itirazı kabul etmek. sustaining pedal notayı uzatan pedal. sustaining program radyo veya televizyonda masrafları istasyon tarafından karşılanan ara programı. sustaining wall istinat duvarı, set. sustained devamlı. yaşatma, devam ettirme; gıda, yiyecek, maişet, geçim. (anat.) destek bağı. besleme, tutma, kuvvet verme; maişet, geçim, nafaka; koruyan şey. besleme, tutma, kuvvet verme; para yardımı. fısıltı, hışırtı. orduya gıda maddeleri satan seyyar satıcı. (Sanskrit) vecize, vecizeler. eski bir Hint geleneğine göre bir kadının kocasının naaşı ile beraber yakılması; bu geleneğe göre yakılan kadın. dikiş; dikiş yeri; (tıb.) yara kenarlarının dikiş ile birleştirilmesi; bu kenarları birleştiren dikiş; kafatası kemiklerinin dikişe benzeyen ek yerleri; (bot.) sutur, dikiş yeri; dikişle birleştirmek. hükümdar; başka memleket üzerinde hüküm süren devlet. suzerainty hükümdarlık. ince yapılı, kıvrak. (-bed, -bing) tahta bezi; ilâç veya yağ sürmeye veya yara temizlemeye mahsus sünger parçası; tüfek namlusunu temizlemeye mahsus harbinin ucundaki paçavra parçası; (argo) herif; tahta bezi ile silmek. swab the decks (den.) güverteyi ucu paçavralı tahta parçası ile temizlemek. swabber tahta bezi ile yeri silen kimse; elinden ancak adi işler gelen kimse. Almanya'nın güneybatısında bulunan Suabia eyaletine ait veya orada oturan; Suabialı. kundağa sarmak (çocuk); kundak. swaddling band kundak bağı. swaddling clothes kundak takımı, kundak; bebeklik çağı. (argo) yağma, çapul. swag man Avustralya'da sırtında bohçasıyla dolaşan rençper. madeni eşyaya çekiçle vurarak biçim vermekte kullanılan kalıp; böyle bir kalıpla şekil vermek. kasılarak yürümek; kabadayılık etmek, (slang) afi kesmek, atmak; kabadayılık, kabadayıca hareket; şık, modaya uygun. swagger around kasılarak yürümek. swagger stick subayın süs için taşıdığı kamçı. swaggerer kabadayı. Afrika'nın doğusunda konuşulan beynelmilel bir dil, Savahili, Savahilice. (İng.) swale bataklık; (leh.) gölgelik. (şiir) genç köylü, aşık. yutmak; içine çekmek, emmek; (k. dili) herhangi bir sözün gerçek olup olmadığını araştırmadan kabul etmek; geri almak (söylediği sözü); tahammül etmek, yutup oturmak, sineye çekmek; yutma, yudum; (den.) makara yivi. swallow a camel yutulmaz bir şeyi yutmak, zorla hazmetmek. swallow it hook, line and sinker (bak.) hook. swallow it whole aslını araştırmadan olduğu gibi kabul etmek. swallow the anchor (den.) emekli olmak. swallow up bütün bütün yutmak. kırlangıç, (zool.) Hirundo. bank swallow kum kırlangıcı, (zool.) Riparia riparia. barn swallow kır kırlangıcı, (zool.) Hirundo rustica. chimney swallow bacalarda yuva yapan kırlangıç. red rumped swallow kızıl kırlangıç, (zool.) Hirundo daurica. frak. çatal kuyruk; kanatları çatal kuyruğa benzer birkaç çeşit kelebek. swallowtailed kırlangıç otu, (bot.) Cynanchum vincetoxicum. (bak.) swim. Hindu dininde hoca. batak, bataklık; bataklığa batırmak; içine su doldurup batırmak, içine dalga girip batırmak; yağdırmak; batağa saplanmak veya batmak; müşkül vaziyette bırakmak; içine su dolup batmak; silip süpürmek. swamp boat az su çeken uçak pervaneli dibi düz sandal. swamp fever sıtma. swamped with work işi başından aşmış. swampy bataklık. bataklıkta çalışan kimse. bataklık arazi; bataklıklar arasındaki verimli tarla. kuğu, (zool.) Cygnus; tatlı sesli şarkıcı veya şair. swan dive başı geriye kolları suya doğru uzatarak yapılan dalış. swan' down kuğunun ufak ve yumuşak tüyü. swan maiden efsanelerde istediği zaman kuğu şekline girebilen güzel kız. swan song efsaneye göre kuğunun ölmeden evvelki son ve güzel ötüşü; bir şairin son eseri; son gösteriş, son söz. mute swan kuğu, (zool.) Cygnus olor. (A.B.D.), (leh.) yemin etmek. I swan ! Çok şaştım ! Aman Allahım ! (İng.) Thames nehri üzerindeki kuğuların senede bir yapılan markalama işlemi. (argo) gösteriş, caka; caka satmak, gösteriş yapmak. (-ped, -ping) (k. dili) değiş tokuş etmek; değiş tokuş, trampa. Hindistan'da ulusal egemenlik. çimen, çim, çimenlik; çimenle kaplamak veya kaplanmak. arı veya böcek oğlu; hareket halindeki böcek sürüsü; küme, sürü, yığın; ana kovanından ayrılıp başka yere gitmek, oğul vermek; sürü halinde toplanmak; kaynaşmak. ip veya ağaca tırmanmak. (şiir) esmer. esmer, siyah; güneşten yanmış. swarthiness esmerlik, karalık, güneş yanığı. çalkantı, çalkantı sesi; dar gelgit yatağı; çalkantı sesi ile kıyıyı yalamak; caka satmak. övüngen kimse; kabadayı. gamalı haç, Nazilerin sembolü olan işaret. (-ted, -ting) yassı bir şey ile vurmak, ezmek. örnek kumaş parçası. orakla biçilip bir yana bırakılmış buğday veya ot; biçerdöver veya orakla bir defada biçilen yer. cut a wide swath gösteriş yapmak. sargı ile sarmak; çevrelemek; sargı. vuran kimse veya şey; sineklik. sallamak; eğmek, meylettirmek; etkilemek, tesir etmek; idare etmek, istediği tarafa yöneltmek; (den.) bedenin ağırlığını vererek hisa etmek; eğilmek, meyletmek; taraftar olmak; dönüp gitmek; iki yana veya ileri geri sallanmak; hakim olmak, hükmetmek; hüküm, idare, emir; dalgalanma, sallanma; etki, tesir; ağırlık. sway-backed çökük sırtlı (at) Swaziland. (swore, sworn) yeminle tasdik etmek; yemin ettirmek; yeminle vaat etmek; yemin etmek, ant içmek; (huk.) yeminle ifade vermek; küfretmek, sövmek, sövüp saymak. swear at bir kimseye küfretmek. swear by bir şey üzerine yemin etmek; tam manasıyla güvenmek (bir kimseye veya şeye) swear in yeminle işe başlatmak. swear off (k. dili) bir şeyden vazgeçeceğine dair yemin etmek. swear out a warrant yeminle bir kimsenin suçunu tasdik ederek tevkif emri çıkarttırmak. swear word küfür. ter; terletici iş; herhangi bir cisimden ifraz olunan ter gibi sıvı; terlemek, ter dökmek; ter gibi madde ifraz etmek; mayalamak (tütün yaprağı); (k. dili) ağır iş görmek; terletmek; ter ile ıslatmak, ısıtarak halletmek; eritip arasına akıtmak (kalay); (k. dili) çok az para karşılığında fazla çalıştırmak; (argo) merak etmek; (argo) suçluyu konuşturmak için işkence yapmak. sweat blood sıkı çalışmak, ter dökmek. sweat gland ter bezi. sweat out (A.B.D.), (argo) endişeyle beklemek. sweat shirt eşofman. in a sweat (k. dili) endişe içinde; (k. dili) acele ile. No sweat (A.B.D.), (argo) Dert değil. deri buğu dolabı. kazak, hırka, süeter, pulover; terleyen kimse veya şey; işçilerini çok çalıştıran ve az ücret ödeyen patron; terletici ilaç. sweater girl (k. dili) vücut hatlarını belli edecek derecede dar kazak giyen kız. sıhhate zararlı şartlar altında az ücretle işçi çalıştıran iş yeri. terli, terlemiş, ter gibi; terletici, ağır, güç. sweatiness terlilik. İsveçli; (k. h.), (İng.) İsveç'te yetişen bir cins şalgam. İsveç. 1688-1772'de yaşamış olan isveçli mistik filozof ve dini yazar Emanuel Swedenborg'un doktrinini kabul eden (kimse) İsveç'e ait, İsveçli; İsveç diliyle ilgili; İsveç dili, İsveççe. Swedish massage (tıb.) İsveç beden hareketleri ile birlikte yapılan masaj. (swept) süpürmek, süpürge ile temizlemek, toplamak veya götürmek, süpürüp götürmek; sürüklenmek, sürüklemek; yayılmak; süpürge gibi sürümek; süpürge sürter gibi sürtmek; her tarafına dikkatle bakmak; taramak; salınarak hızla geçmek; azametle yürüyüp geçmek; süpürür gibi üzerinden geçmek; silip süpürmek; süpürme, temizleme; dikkatle her tarafı gözden geçirme; süpürmeye benzer hareket; dönemeç; büyük kürek, boyna küreği; baca temizleyicisi; parayı silip süpürme; büyük başarı; alan, saha; meyil; kuyu çıkrığı; (çoğ.) kuyumcu işi kırpıntısı. sweep all before one tamamen başarmak. sweep along süpürüp getirmek; azametle yürüyüp geçmek. sweep away süpürüp temizlemek. sweep down yukarıdan aşağıya doğru süpürmek. sweep off bir şeyin üstünden süpürmek. sweep one off one' feet üstüne fazla düşmek. sweep out of the room odadan azametle çıkmak. sweep out the room odayı baştan aşağı süpürmek. sweep past süratle veya azametle geçmek. sweep the ground yerleri süpürmek (etek) sweep the seas of one' enemies düşmanlarından paçayı kurtarmak. sweep up the room odayı süpürüp temizlemek. A wave of protest swept the opposition party into power. Direnme hareketi muhalefet partisini iktidara getirdi. chimney sweep baca temizleyicisi. Everything she had saved was swept away overnight. Bir gece içinde her şeyini kaybetti. Fire swept the business district. Yangın iş yerlerini mahvetti. He swept the books off the desk. Sıradaki kitapları fırlattı. make a clean sweep of bütün bütün temizlemek. The bandits swept down on the village. Eşkiyalar köyü yağma etti. The horses swept around the corner. Atlar köşeyi hızla döndü. The tornado swept over the city. Kasırga şehri altüst etti. çöpçü, sokak süpürücüsü. büyük bir alanı kapsayan, şümullü, genel, umumi. sweeping statement geniş ve genel kapsamı olan ifade. sweepings (çoğ.) süprüntü. piyango ve at yarışlarında kazanınca verilen büyük meblağ. tatlı, şekerli; taze; hoş, latif, güzel; sevimli, şirin; mülâyim, nazik, yumuşak; (mak.) sessiz, gürültüsüz; verimli, mümbit (toprak); sert olmayan (şarap); tatlı şey, tatlı; (çoğ.) bonbon, şekerleme; güzel ve hoş kokulu şey; sevgili, maşuk; (şiir) tatlılıkla. sweet alyssum deliotu. sweet basil fesleğen, (bot.) Ocimum basilicum. sweet corn tatlı mısır, (bot.) Zea saccarata, Zea rugosa. sweet flag azakyeri, (bot.) Acorus calamus. sweet gum anberi sail ağacı, akan anber ağacı. sweet marjoram mercanköşk, sıçankulağı. sweet pea kokulu bezelye çiçeği, ıtırşahi çiçeği. sweet potato tatlı patates, (bot.) Ipomoea batatas; (A.B.D.), (k. dili) okarina. sweet tooth (k. dili) tatlı şeylere olan düşkünlük. sweet voice hoş ve tatlı ses. sweet water tatlı su. sweet william hüsnüyusuf çiçeği, (bot.) Dianthus barbatus. be sweet on one (k. dili) bir kimseyi sevmek. dana veya kuzu uykuluğu. yabani gül, (bot.) Rosa eglanteria. tatlılaştırmak, tadını artırmak, hoş bir hale getirmek; (k. dili) daha cazip bir hale getirmek; tatlı olmak. sweetener, sweetening şekerli olmayan tatlılaştırıcı madde. sevgili. (k. dili) sevgili; sevgilim, canım; ing. şeker. bir nevi tatlı elma. tatlı tatlı, sevimli bir şekilde. şekerleme. hoşluk, tatlılık, sevimlilik. güzel kokulu. kaymak ağacı, (bot.) Annona squamosa; bu ağacın meyvası. iyi huylu. (-ed; -ed veya swollen) şişmek, kabarmak; büyümek, yükselmek, artmak, çoğalmak; göğsü kabarmak, iftihar etmek; (k. dili) kurulmak, çalım satmak; büyütmek, şişirmek, kabartmak, artırmak çoğaltmak; (müz.) crescendo ve takiben diminuendo yapmak; kabarış; dalga, ölü deniz; tümsek yer; (müz.) crescendo ve takiben diminuendo; orgda perdelerin yükselmesini kontrol eden cihaz; (argo) züppe; (k. dili) şık, modaya uygun; (argo) güzel. swell out dışa doğru şişmek. swell pedal orgda boru mahfazasını açıp kapayan pedal. swell up şişmek, kabarmak. swell with pride iftiharla göğsü kabarmak, koltukları kabarmak. the swell of the ground tümsek, tatlı meyil. He has a swelled head Kibirli bir kimsedir. swell ing. şiş, şişlik, şişmiş yer. kirpi balığı, (zool.) Tetraodon spadiceus; balon balığı. ter dökmek; sıcaktan bayılacak hale gelmek; (k. dili) hararet basması; sıcaklık duyma. sweltering boğucu sıcak. (bak.) sweep. uçları arkaya doğru çekilmiş (uçak kanadı) ucu arkaya doğru çekilmiş kanat. doğru yoldan sapmak, inhiraf etmek; yoldan çıkmak, sapmak; direksiyonu kırmak; doğru yoldan saptırmak; doğru yoldan sapma, inhiraf. kırlangıca benzer bir kuş, kılıç kırlangıcı, (zool.) Apus apus; çok süratli hareket eden bir çeşit kertenkele; iplik sarma silindiri. whitebellied swift yelyutan, akkarınlı sağan, (zool.) Apus melba. çabuk hızlı süratli; çabuk gelen; ayağına tez çevik; çabuk geçen, (kıs.)a süren, ömürsüz; (şiir) çabucak, süratle. swiftfooted hızlı koşan ayağına tez. swifthanded eline ayağına çabuk. swiftwinged hızlı uçan. swiftly süratle hızla; çeviklikle. swift'ness sürat; çeviklik, el çabukluğu. (-ged, -ging) (k. dili) içmek, kafayı çekmek; bir yudumda dikmek; bir içim, yudum; içme, (slang) kafayı çekme. çok içmek, arzu ile içmek; domuz yemi; sulu yem, yal; çerçöp; (argo) bir yudumda içilen içki. (swam, swum, -ming) yüzmek; batmamak, su yüzünde durmak; (gen.) "in" ile taşmak, dolmak; boğulmak, içine batmak; yüzdürmek; yüzerek geçmek; yüzme; yüzme hareketi. swim against the stream olaylara karşı koymak. swim bladder balıkta hava kesesi. in the swim aşina, haberdar. swim'mer yüzücü, yüzgeç. (swam, swum, -ming) baş dönmesi, baygınlık; başı dönmek, sersemlemek, bayılmak. My head is swimming Başım dönüyor. kabukluların karnı altında bulunan yüzgeç ayak. yüzme; baş dönmesi; dönen (baş); yüzen, yüzmeye ait veya uygun; sulu, yaşlı (göz) swimming hole (A.B.D.) derede yüzmeye elverişli derin (kıs.)ım. swimming pool (A.B.D.) swimming bath ing. yüzme havuzu. swimmingly kolaylıkla, süratle, başarıyla. mayo. dolandırmak, dolandırıcılık etmek; dolandırıcılık, dolandırma. swindler dolandırıcı. (tek.) ve (çoğ.) domuz; hınzır, (argo), (slang) herifçioğlu, moloz, kereste, hıyar. swine'herd domuz çobanı. swine'pox domuzlarda bulaşıcı bir çeşit suçiçeği. (swung) sallanmak, salıncakta sallanmak; eksen veya reze üzerinde dönmek; salınarak ilerlemek (asker yürüyüşü); (k. dili) asılmak darağacına asılmak; (sık sık) "up" ile sallandırmak asmak: salıncakta sallamak; (k. dili) idare etmek, işletmek; becermek; (argo) eslerini paylaşmak (çiftler); sallanış, sallandırma; rakkasın sallama mesafesi; şiirde hareket veya canlılık; hareket serbestisi; hareket sahası; devre; salıncak; salıncak gibi olan şey; vakitle dönen değişim; bir çeşit dans, sving. swing back eski yerine dönmek. swing bridge bir eksen üzerinde açılıp kapanabilen köprü. swing door, swinging door iki tarafa açılır kapanır kapı. swing music sving müziği. swing plow tekerleksiz saban. swing shift (A.B.D.) fabrikada gece vardiyası (saat 16'dan gece yarısına kadar) goes with a swing salınarak gider, tempoya uyarak yürür. He shall swing for it Bu işin sonunda darağacına gidecek . in full swing tam faaliyette, en canlı ve hareketli durumunda. The door swings to Kapı kendiliğinden kapanır. swingingly sallanarak. fotoğraf makinasının arkasında bulunan çeşitli açılara göre düzenleme cihazı. (eski) dövmek, kamçılamak. sallanan şey veya kimse; (argo) çılgınca hayatın tadını çıkarmaya uğraşan kimse; (argo) eşini paylaşan çiftten biri. (argo) canlı, çekici; paylaşan. keten tokmağı; tokmakla dövmek (keten) araba falakası. yükletmek için arka (kıs.)mı bir yana açılan (uçak) hızlı gitmek için kanatları (kıs.)men kapanabilen (uçak) domuz gibi; hayvan gibi, kaba. swinishly hayvanca. swinishness hayvanlık, kabalık. (k.dili) kuvvetli bir darbe indirmek, kolunun bütün hızıyla vurmak; (slang) aşırmak, yürütmek; çalmak; tulumba kolu; kuvvetli darbe. ing., (argo) kalitesiz bira; bira. keten tokmağı; hububatı harman yerinde dövmek için kullanılan uzun değneğin ucuna bağlı kısa değnek. girdap gibi dönmek veya döndürmek; girdap gibi dönme; girdap. havada hareket ederken ıslık gibi ses çıkarmak; hışırdamak (ipekli kumaş); hışırtı, fışırtı; (argo) homoseksüel kimse; ing., (argo) cazip. İsviçreli, İsviçre'ye mahsus; (tek. ve (çoğ.) İsviçreli kimse, İsviçre halkı. Swiss chard pazı. Swiss cheese isviçre'de yapılan iri delikli sarı bir peynir, gravyer. Swiss steak domates ve soğan sosuyla yenen İsviçre usulü biftek. (kıs.) Switzerland. ince ağaç dalı, çubuk; inek kuyruğunun ucu; ilâve saç, postiş; demiryolu makası; (elek.) devre anahtarı, anahtar; şalter; çubukla vurmak, dövmek; sallamak (kamçı); (d.y.) makastan geçirmek; elektrik düğmesini çevirmek; değiş tokuş etmek. switch over çevirmek. switch (sig.)nal demiryolu makasının açık veya kapalı olduğunu gösteren işaret cihazı. switched on (argo) narkotik ilaç tesirinde olan. viraj, dönemeç. sustalı bıçak. telefon santralı; anahtar tablosu. demiryolu makasçısı. İsviçre. (-ed, -ing veya -led -ling) bir tarafı mil üzerinde dönen çifte halka; (den.) fırdöndü; mil veya mihver üzerinde döndürmek veya dönmek. swivel block (den.) milli makara. swivel chair vidalı döner iskemle. swivel gun mil üzerinde dönen top. (argo) telaş, heyecan. romla yapılan bir içki. swizzle stick içki karıştırmak için kullanılan çubuk. (bak.) swab. (bak.) swell; şişmiş. bayılmak, üzerine baygınlık gelmek; bayılma, baygınlık. kapmak için üstüne çullanmak (çaylak); üstüne çullanma; ani saldırış. swoop up kapmak. with one fell swoop bir hamlede, bir çırpıda. (bak.) swap. kılıç, pala; yetki, salâhiyet, kudret, hükümdarlık, askeri kuvvet, silâh gücü; savaş, tahribat; kılıçtan geçirme. sword bayonet kılıç şeklinde süngü. sword bearer silâhtar. sword belt kılıç kayışı. sword blade kılıç namlusu. sword dance kılıç dansı. sword grass sivri veya dişli yaprakları olan birkaç çeşit ot. sworl lily glayöl. sword of Damocles Demokles'in kılıcı, her an mevcut olan tehlike. at sword' points her an çatışmaya hazır, kanlı bıçaklı. cross swords birbirine savaş ilân etmek, mücadeleye girişmek. draw swords harbe girişmek. dress sword resmi elbise üzerine takılan kılıç. put to the sword kılıçtan geçirmek, kılıçla öldürmek. small sword eskrimde kullanılan ince ve küçük kılıç, meç. sworded kılıçlı, kıllı kuşanmış. sword like kılıç şeklindeki, kılıç gibi. kılıç kullanma hüneri. kılıçbalığı, (zool.) Xiphias gladius. eskrim, kılıç oyunu. kılıç kullanmakta usta olan kimse. swordsmanship kılıç kullanmada ustalık. kılıç kuyruk, (zool.) Xiphophorus. (bak.) swear. (bak.) swear. sworn brother bir kimseyle kardeş olmaya yemin etmiş kimse, kan kardeşi. sworn enemy ezeli düşman, can düşmanı. (-ted, -ting) ing., (argo) çok çalışmak (özellikle ders), (slang) hafızlamak, ineklemek; çok çalışan talebe, (slang) inek; çok çalışma (ünlem), (eski), (kıs.) Gods wounds Vay canına ! (bak.) swim. (bak.) swing. lüks ve zevk düşkünü kimse. sybaritic(al) lüks ve zevk düşkünlüğüne ait. kara dut ağacı. firavuninciri; (A.B.D.) çınar. sycamore (fig.) firavuninciri, (bot.) Ficus sycomorus. seyis. sycee silver Çin'de para yerine tartı ile verilen halis gümüş külçe. (çoğ.) -nia) incir cinsinden meyva, sikonya. dalkavuk, parazit, tufeyli, (slang) otlakçı. sycophancy dalkavukluk, parazitlik, tufeylilik. sycophan'(tic.)(al) dalkavukluk kabilinden. (tıb.) saç veya kıl foliküllerinde görülen bulaşıcı olmayan bir hastalık. kırmızı Mısır mermeri, siyenit. (önek) ile. Japonca, Akadca gibi dillerde birer hece belirten işaretlerin listesi. heceye veya hecelere ait; hecelerden ibaret; hece vezniyle yazılmış (şiir) syllabically hece hece; heceleri ayırarak. hecelemek, hecelere ayırmak. syllabica'tion, syllabifica'tion . hece meydana getirme; hecelere ayırma. .hece; en ufak ayrıntı; hecelere ayırmak, telaffuz etmek. (bak.) sillabub. (çog. -buses, -bi) bir kitap veya dersin özeti. (gram.) beklenmedik bir anda anlamı değişen mecaz. (man.) tasım, kıyas. syllogis'(tic.)(al) tasımsal, kıyasla ilgili. syllogis'tically tasım yoluyla, kıyasla. tasım yoluyla bilinenden bilinmeyeni çıkarmak; kıyasla muhakeme etmek. havada yaşadığı farz olunan peri: ince ve zarif kadın. sylphid küçük hava perisi. sylphlike hava perisine benzer; zarif, ince. (şiir) ormana ait; ormanlık, ağaçlık; ormanlara ait, ormanda yaşayan veya bulunan; ormanda yaşayan insan veya hayvan; orman perisi veya ilahı. ormanlarda bulunan, orman böcekleri tarafından yayılan (hastalık) (önek) ile (b, m, p harflerinden önce kullanılır) (biyol.) sembiyoz tarzında yaşayan canlı, ortak yaşar. (biyol.) birbirinden farklı canlıların ortak yaşayışı, ortakyaşama, sembiyoz. sembol, simge, remiz, timsal, alamet, belirti, işaret, nişan. symbol'ic(al) sembolik, simgesel, remzi, remiz kabilinden. symbol'ically sembolik olarak. symbolism simgecilik, sembolizm. sembolü olmak; simgelerle ifade etmek; mecazi yönden kullanmak. bakışık, simetrik, mütenazır; muntazam, mütenasip; (bot.) simetrik, bakışık; (mat.) aynı sayıyla bölünebilir. symmetrically bakışık olarak. bakışım sağlamak, simetrik hale getirmek, mütenasip kılmak, mütenazır kılmak. bakışım, simetri, tenasüp ve intizam, tenazur, ahenk. , ical karşısındakinin hislerine katılan; sevgi ve acıma belirten; uygun, ahenkli; (anat.) sempatik. sympathetic heart başkasının duygularından veya halinden anlayan kimse. sympathetic ink yazarken görünmeyip ateşe gösterilince meydana çıkan yazı mürekkebi. sympathetic nerve sempatik sinir. sympathetic pain başkasının kederinden dolayı duyulan acı. sympathetic sound bir sesin etkisiyle titreşen bir cismin çıkardığı seda. sympathetically sempati ile, karşısındakinin hislerine katılarak. başkalarının hislerine katılmak, halden anlamak; yakınlık duymak; aynı şeyi hissetmek; başsağlığı dilemek. karşısındaki ile aynı şeyi hissetme, halden anlama, duygudaşlık, sempati, şefkat; his veya yaratılış uygunluğu; (tıb.) uzuvların birbirine olan tesiri; tesir; cisimlerde birbiri ile birleşme veya birbirini etkileme eğilimi. sympathy strike sempati grevi. be in sympathy with aynı düşüncede olmak, katılmak. I have no sympathy for you Sana acımam. The price of petroleum has risen in Turkey in sympathy with rising costs around the world Türkiye'de petrol fiyatlarındaki artış dünya piyasasının etkisinde kalmıştır. (müz.) senfoniye ait, senfonik, senfoni tarzındaki; ses uyumuna ait; aynı sesi veren symphonic poem (müz.) senfonik şiir. (müz.) senfoni; senfoni orkestrası; seslerin uyumu; renk uyumu. sympho'nious uyumlu, ahenkli. symphonize ahenkli olmak, uygun gelmek. (çoğ.) ses) (biyol.) bitişme, kaynaşma, irtifak (kemik); sabit mafsal. (eski) ziyafete ait; ziyafet; sofra başı sohbeti. sofra veya ziyafette başkanlık eden kimse; ziyafette konuşma yapıp şerefe kadeh kaldıran kimse. (coğ. -sia) sempozyum, şölen, belirli bir konunun tartışıldığı bilimsel toplantı; aynı konuda yazılmış bilimsel makale veya denemeler serisi. alâmet, emare; (tıb.) belirti, araz. araz olan, alamet olan; araza göre (tedavi) . symptomatically araz kabilinden. symptomatology (tıb.) araz bahsi. (kıs.) synonym. (önek) ile, ile beraber, aynı zamanda. sinagog, havra. biyot. iki nevronun birleştiği yer. (biyol.) kromozomların birleşmesi; (bak.) synapse. (coğ. -ses) (anat.) kemiklerin sabit bir şekilde birleşmesi. (bot.) ayrı ayrı ufacık meyvalardan meydana gelen bileşik meyva (incir, böğürtlen gibi) bileşik bir düzeni uzaktan ayarlamaya yarayan elektronik tertibat. dişlilerin ses sizce ve kolay birleşmesini sağlayan tertibatlı vites. eşzamanlı. synchronic linguistics bir dilin belli bir zamandaki durumunu araştıran dilbilim kolu. aynı zamana tesadüf etme, eşzamanlılık, tarih sırasına göre düzenleme; de/gıs/ik zamanlardaki olayların aynı resimde gösterilmesi , ing nise aynı zamanda vaki olmak, birlikte hareket etmek ve işlemek; ayarlarını birbirine uy durmak (saatler); aynı tarihe tesadüf ettirmek synchronized shifting (bak.) synchromesh aynı zamanda vaki olan; aynı gidişle isleyen; (fiz.) aynı frekansta olan; dünya ile aynı yörüngede hareket eden (suni peyk) synchronous motor değişik akımın frekansına göre hızını ayarlayan motor. (fiz.) sinkrotron. eğrisi ya hep iç bükey yada hep dışbükey olan. (jeol.) taş tabakaların v" şeklinde olduğu yer. (dilb.) kelimeyi ortasından kısaltmak; (müz.) sinkop yapmak. syncopa'tion (müz.) sinkop; (dilb.) ortadan kısaltma. (dilb.) kelimenin ortasında bir sesin kaybolması; (tıb.) beyne kan gitmemesinden ileri gelen baygınlık. birbirinden farklı prensip veya partilerin birleştirilmesi; (dilb.) birbirinden farklı iki kipin zamanla aynı şekli alması. (farklı düşünceleri) birbirine uydurmaya çalışmak. syncretist iki tarafı birleştirmeye çalışan kimse. (anat.) parmaklarının arası perdeli olan. (önek), (anat.) bağ, bağ zarına ait. (anat.) kemiklerin bağ dokusu ile birbirine bağlanması. bağlayıcı. hükümet memuru; mutemet; vekil savunucu. özellikle genel greve giderek üretim vasıtalarını işçi örgütlerine devretmeye çalışan siyasi hareket. syndical bu hareketle ilgili. sendika; yazıları gazetelere satan ajan; (bir yazı veya seriyi) toptan gazete veya mecmualara satmak; sendika teşkil etmek; sendika vasıtasıyla idare etmek. bir yazı veya seriyi gazete veya mecmualara satma; sendikacılık. (tıb.) hastalık belirtilerinin bütünü. (edat), (bağlaç), iskoçden beri. (kon. san.) bir kavramı daha dar veya daha geniş anlamda başka bir kavramla ifade etme usulü (msl.) Türk ordusu yerine Mehmetçik, vişne şurubu yerine vişne demek gibi) (gram.) ulama, (tıb.) pıhtılaşma. grup evliliği. beraber çalışan; işbirliği yapan, birbirine kuvvet veren. (tıb.) iki ilâcın birlikte daha kuvvetle tesir etmesi. birlikte çalışan. birlikte çalışma, birbirini kuvvetlendirme. (gram.) manayı daha iyi ifade ettiği için uygun görülen gramer hatası. (biyol.) sinestezi, duyum ikiliği, bir duyguyu başka bir duygu ile karıştırma. (biyol.) erkek ve dişi hücrelerin birleşmesi. (biyol.) üreme. iki seslinin telaffuzundaki birleşme (msl.) ''saat''); (tıb.) gözbebeği küçülmesi. kilise meclisi; birkaç kilisenin birleşik kurulu; meclis, toplantı. Holy Synod Ortodoks kiliselerinin en yüksek ruhani meclisi. synodal, synodic(al) kilise meclisine ait. eşanlam, anlamdaş kelime. synonym'ic anlamdaş, eşanlamlı. ortak anlamı olan, eşanlamlı, müteradif, anlamdaş. synonymously anlamdaş olarak. anlamdaşlık; bir araya getirilmiş eşanlamlı kelimeler; eşanlamlı kelimeleri inceleme. (çoğ.) -ses) özet, hulâsa, icmal. özet halinde olan; bir konuyu aynı yönden ele alan. Synoptics (çoğ.) Matta, Markos ve Luka incilleri. synoptically özet halinde. (anat.) mafsallarda bulunan albüminli sıvı. synovial bu sıvıyla ilgili. (gram.) sözdizimi kurallarına ait. syntactically sözdizimi yönünden. (gram.) sözdizimi, sentaks, nahiv; sentaks kuralları. (çoğ.) -ses) terkip, bireşim, sentez; kimyasal bileşim; ayrı ayrı. fikirleri birleştirip bir bütün meydana getirme, sentez. synthesist sentez yapan kimse. (İng.) -sise sentezle birleştirmek; sentez usulü ile husule getirmek. sentetik; suni; (dilb.) çekimli, yanaşık. (elek.) (frekans bakımından) birbirine uydurma. syntony (elek.) (iki tertibat) birbirine uyma; seselim. yivli tahtaları kenar kenara bindirip düz bir yüzey meydana getirmek. (tıb.) frengi, sifilis. syphilit'ic frengili. (bak.) siphon. Suriye. Syrian Suriyeli; Suriye Ortodoks kilisesine üye (kimse); Yakubiler kilisesine üye (kimse) Süryanice ile ilgili; Süryanice; Süryanî. ful, ağaç fulü, (bot.) Philadelphus cotonarius. şırınga; şırınga etmek, şırınga ile yıkamak. fountain syringe lastik torba veya şişesi olan şırınga. hypodermic syringe ineli şırınga, enjeksiyon şırıngası. (çoğ.) syringes) (müz.) bir çeşit basit flüt; kuşların ses organı; (anat.) östaki borusu; (ark.) Mısır mezarlarında kaya içinden açılmış geçit. syrin'geal östaki borusu ile ilgili; kuşların ötme borusuna ait. şekerli sos. syrupy ağdalı, soslu. (anat.) iki kemiğin kaslarla birleşmesi. (biyol.) devamlı büzülüp açılan. usul, düzen, nizam, kural, kaide, yol, sistem; intizam: âlem, evren, bütün kâinat; (fels.) dizge: uzuv; kibernetik. system of philosophy felsefe sistemi. system of pulleys makara takımı. mountain system sıradağlar, birkaç dağ silsilesinden ibaret takım. the system toplum düzeni. beat the system düzeni kendi çıkarına kullanmak. systems analysis yönetim sisteminin verimini artırmak için yapılan analiz. usul ve kaideye göre veya uygun; usulüne göre iş gören, sistematik. systematic liar daima yalan söyleyen kimse. systematic worker düzenli çalışan kimse. systematically sistemli olarak. (İng.) düzen vermek, usul veya kurallara uydurmak, sistematik hale koymak, sistemleştirmek. systematiza'tion düzene sokma, sistemleştirme. bütün sisteme tesir eden; (tıb.) bütün vücuda tesir eden. (biyol.) yürekle damarların kasılması; (gram.) uzun bir heceyi kısaltma. (gen.) (çoğ.) (astr.) ay veya bir gezegen yörüngesinin güneşe en yakın veya en uzak olan noktası. (kıs.) teaspoon, temperature tenor, tense, territory, time, ton, town, transitive. (kıs.) tablespoon territory, Testament, Tuesday, Turkish. İngiliz alfabesinin yirminci harfi; bu harfin sesi; T şeklinde şey. to a T aynen, tıpatıp. brit, askı, elbisede bağlanacak uç; klapa; kayış, şerit, kaytan; kundura bağı ucundaki madeni parça; etiket, yafta; ufak çıkıntı; (hav.) kanatçık panjuru; kdili hesap; işaret etmek ear tabs şapka kulaklıkları keep tab, keep tabs on takip etmek, kon trol etmek; hesap tutmak pick up the tab kdili parayı çekmek, ödemek. geniş kollu veya kolsuz kısa palto; eskiden şövalyelerin zırh üzerine giydikleri armalı cüppe. satenden çizgileri olan mobilyalık ipekli bir kumaş. (tic.) mark. Arnavut biberi çok bir çeşit salça. sokak kedisi, ev kedisi, tekir kedi; (k. dili) dedikoducu kocamış kız; bir çeşit tafta; benekli, çizgili; tekir; ipekli kumaşa benekli veya çizgili şekil vermek. (bak.) tabor. çadır, hayme; mesken; taşınabilen tapınak; tapmak; (den.) indirilen direğin Iskaçası; barınmak, barındırmak. tabernac'ular çadıra benzer. Feast of the Tabernacles kamış bayramı, gül bayramı. (tıb.) müzmin hastalıklarda gittikçe zayıflama; frenginin son safhasında vücut hareketlerindeki intizamsızlık tabes dorsalis omuriliğin zayıflaması. tabetic bu hastalığa ilişkin solan eriyip zayıflayan. (güz. san.) resim; (müz.) tablatura; (anat.) kafatası kemik tabakalarından biri. masa; sofra, sofraya konan yemek; sofraya oturanların hepsi; düz tepe; özet, hulâsa; tablo, cetvel, çizelge; tablet, yazılı taş; masaya koymak; tehir etmek; (nad.) listeye geçirmek; ing (tasarıyı) müzakereye sunmak. table linen sofra örtüsü ile peçete takımı. table talk sofra sohbeti. table tennis masa tenisi, pingpong. table wine yemekte içilen şarap. table of contents içindekiler (kitapta) table of errors yanlış doğru cetveli .at table sofrada. clear the table sofrayı toplamak. lay (veya) set the table sofrayı kurmak. lay on the table masaya koymak; (tasarıyı) tehir etmek. turn the tables on one durumu aleyhine çevirmek. under the table gizli; küfelik. (çoğ.) leaux) resim. tableau vivant tablo, canlı tablo. sofra bezi, sofra örtüsü. (Fr.) tabldot. plato, yayla. servis kaşığı; yemek kaşığı, çorba kaşığı; yarım (ounce'lık) miktar yazı kâğıdı destesi, bloknot; tablet, levha, kitabe, yazıt; yassı hap, tablet, komprime, sıkıt; parça, kalıp. sofra takımı (çatal, bıçak, kaşık) . (İng.) maden suyu. ufak resimli gazete: (b. h.) yassı hap, tablet; sıkıştırılmış; az ve öz; duygusal. tabu olan şey; tabu, yasak, dokunulmaz, memnu; yasaketmek. dümbelek; zilli tef; dümbelek çalmak . ufak dümbelek; arkasız iskemle, tabure; elişi için kasnak. dümbelek. (bak.) taboo. masa şeklindeki, masa gibi düz; cetvel şeklindeki; cetvele göre hesap olunmuş. tabularly masa şeklinde. (Lat.) üzerine hiç yazı yazılmamış levha; yeni doğan çocuğun hiç bir eser taşımayan beyni. cetvel haline koymak; üstü düz; tabaka halindeki. tabula'tion cetvel haline koyma. tabulator cetvel haline koyan kimse veya alet: cetvelleyici, tabulatör. Kuzey Amerika'da bazı ağaçlardan çıkarılan reçineli madde (ilâç veya tütsü olarak kullanlılır) (Lat.), (müz.) susacak. takometre. (tıb.) kalp çarpıntısı, taşikardi. eski Yunan ve Roma stenografisi; steno tachygraph'ic steno ile ilgili. tachygrapher stenograf. cama benzeyen ve asitle ayrışan bir çeşit bazalt. takimetre. hal ile ifade olunan, sözsüz ifade olunan, zımnî; kontratse yapılan. tacitly zımnen, söylenmeden anlaşılan .tacitness söylenmeden anlaşılma . konuşmaz, sessiz, suskun. tacitur'nity sessizlik, suskunluk. taciturnly sükutla, suskunlukla. (den.) yiyecek, gıda. ufak çivi, pünez; (den.) kuntra; karula yakası; bir geminin yelkenlerinin vaziyetine göre gittiği yol; yelkenli geminin rüzgâr sebebiyle yol değiştirmesi; dengi diş, yol; tedbir; teyel; çivi ile iliştirmek veya pekiştirmek; iliştirmek; (den.) orsa etmek. tack on (den.) gemiyi çevirmek; ilave etmek. get down to brass tacks asıl konuya dönmek. port tack (den.) kuntralar iskeleden seyir. starboard tack kuntralar sancaktan seyir. palanga, takım; tutma, zapt etme; Amerikan futbolunda belirli yerde oynayan iki oyuncudan her biri; (den.) halat takımı; tutmak, zapt etmek; Amerikan futbolunda topu taşıyan hasmı tutup durdurmak; başarmak; uğraşmak, çaresine bakmak, hakkından gelmek. tackling halat takımı. yapışkan (boya, zamk) (A.B.D.), (k. dili) dökük (saç); yırtık pırtık, pejmürde . (bak.) tacamahac. incelik, zarafet; nezaket; dokunma duyusu; vakit ve halin icabına göre hareket. incelikli, anlayışlı, ince, nazik, zarif. tactfully zarifçe. tactfulness incelik, zarafet. tabiyeye ait; tedbirli, tedbir ve intizama ait. tactically tabiye bakımından. tabiyeci. (ask.) muharebe usulü, tabiye; bir usul dairesinde hareket, manevra. dokunma duyusuna ait; dokunulur, el ile tutulur. tactil'ity el ile tutulabilme, dokunulma. nezaketsiz, inceliksiz, patavatsız, kaba. tactlesslyz nezaketsizce. tactlessness kabalık, nezaketsizlik. dokunma hissine veya uzuvlarına ait. tactually dokunarak. (A.B.D.), (k. dili) küçük çocuk. (zool.) iribaş, tetari. Çin'de 2870 gramlık tartı; bu ağırlıktaki Çin gümüş parası. (çoğ.) niae) kadınların baş sargısı, file; (mim.) Dorik tarzı binalarda çatı frizini altındaki taş tabandan ayıran pervaz; (zool.) şerit, tenya, bağırsak kurdu, solucan; (anat.) beyinde şerit şeklinde sinir cümlesi, tenya. (bak.) teniacide. (bak.) teniafuge. tafta (den.) kıç küpeştesi, morfidar. kaynamış şekerle tereyağından yapılan şekerleme, karamela; (k. dili) kompliman, dalkavukluk. (-ged, -ging) ufak sarkık uç; yafta, pusula, fiş, etiket: elbisenin yırtık parçası; piyes veya kitapta gereksiz ilâve; şeridi kuvvetlendirmek için ucuna takılan maden parçası; meşhur söz; köpeğe takılan künye; püskül, saçak; rozet; saç perçemi; artık; ceza kâğıdı; üzerine etiket iliştirmek; peşi sıra gitmek. tag after tag along peşini bırakmamak. tag day hayır işi için rozet takılan gün. tag end sarkık uç; bir şeyin son ve adi kısmı; artık. tag line şüpheli noktayı açığa kavuşturan veya dramatik etki yaratmak için yapılan açıklama; fazla tekrardan dolayı kişinin özelliği olan söz; slogan. rag tag, and bobtail ayak takımı. (-ged,- ging) çocukların "elim sende" oyunu; bu oyunda birinin arkasından koşup dokunmak; seçmek. etiket yapıştıran kimse; (çoğ.) ince teneke levha. (huk.) şarta bağlı tasarruf, meşrut vakıf; (huk.) mahdut, meşrut, koşullu. kuyruk; eskiden paşalık alameti olan at kuyruğu; tuğ; kuyruğa benzer şey; ceket ucu veya kuyruğu; arka, nihayet; (çoğ.) (k.dili) parada resimsiz taraf, yazı; saç örgüsü; uçağın kuyruğu; (çoğ.) (k.dili) frak; (k.dili) iz; (k.dili) kıç, popo; sayfa altımdaki boşluk; son; arka; takibenden; peşinden gelen; kuyruk takmak veya yapmak; kuyruğunu kesmek veya koparmak; ucuna takılmak; (mim.) ucunu duvara yerleştirmek; (den.) kıç taraftan dönmek; kıç taraftan karaya oturmak; (k.dili) gizlice takip etmek; peşinden gitmek. tail away geride kalmak, geride kalarak dağılmak. tail behind arkasından gitmek. tail end kıç, arka; son. tail off yavaş yavaş bitmek, azalmak. tail wind arkadan rüzgâr. turn tail tehlikeden kaçmak. with his tail between his legs süklüm püklüm, korkmuş olarak. (I.) can't make head or tail of it içinden çıkamıyorum Hiç anlayamıyorum . (A.B.D.), (argo) öndeki arabanın dibinden gitmek. yük arabasının arkasındaki menteşeli veya sürme kapak, arka kapak. (mim.) yarısı dışarıda yarısı içeride bulunan taş veya tuğlanın duvar içindeki kısmı; (çoğ.) posa, tortu; maden filizi ayıldıktan sonra kalan kir; harmandan kalan saman. arka lamba. terzi; terzilik yapmak; uydurmak. tailor' tack bol teyel. tailor' twist terzilerin kullandıkları sağlam ibrişim. merchant tailor tüccar terzi. terzi kuşu. terzi elinden çıkmış, iyi dikilmiş. arkaya ilave edilen parça; kitabın sonuna gelen resim veya süslü şekil; kemanın kuyruk tarafında tellerin bağlandığı ağaç parçası. suyu değirmen çarkından alıp götüren kanal; (ark.), azmak. (hav.) kuyruk çevrintisi; (k.dili) ruhi bunalım. go into a tailspin ruhi bunalım geçirmek. leke, nokta, iz, nişan; ayıp, kusur: sirayet, bulaşma; lekelemek; bozmak; zehirlemek, bulaştırmak; pis kokutmak; ahlakını bozmak; bozulmak. Taype, Formoza'nın başkenti. 1850-1864 Çin isyanına katılan kimse. Tayvan, Formoza. Tac Mahal. (took, taken) almak; götürmek; kapmak; yakalamak, gasp etmek; tuzağa düşürmek; kazanmak; seçmek; satın almak; kiralamak; olmak; abone olmak; çıkarmak; uğramak; karşılamak; farz etmek, saymak; anlamak, kavramak; yapmak; faydalanmak; ile gitmek; duymak, hissetmek; tutmak; da yanmak; (argo) aldatmak, kandırmak; kenetlenmek; sin çevirmek. take aback şaşırtmak. take a beating dayak yemek; bozguna uğramak. take about gezdirmek. take a bow tebrikleri kabul etmek. take a breath nefes almak, dinlenmek. take account of hesaba almak veya katmak .take a chair oturmak. take a course ders almak; (den.) belirli bir yönde gitmek. take a dare meydan okumaya aldırış etmemek; meydan okuyana karşı koymak. take advantage of faydalanmak, istifade etmek; istismar etmek. take affront alınmak, darılmak .take after benzemek: yolunu tutmak, izinde yürümek. take aim nişan almak. take a joke şakadan anlamak, şakaya gelmek. take alarm korkmak. take along beraber götürmek. take amiss yanlış anlamak; darılmak. take an examination sınava girmek. take apart ayırmak, koparmak; soruşturmak. take a picture resim çekmek. take a powder (argo) toz olmak, tüymek. take arms silâha sarılmak. take a shot nişan almak; resim çekmek .take at one' word sözüne inanmak. take away alıp götürmek. take back geri almak .take care dikkat etmek, ihtiyatlı davranmak. take care of bakmak; rüşvet alarak halletmek; (argo) öldürmek. take caution against bir şeye karşı tedbir almak. take charge idaresini üzerine almak. take counsel danışmak; ölçünmek. take cover sığınmak. take dictation dikte almak. take down indirmek; sökmek, parçalara ayırmak; kibrini kırmak, alçaltmak; yazmak, kaydetmek, dikte almak. take effect yürürlüğe girmek, muteber olmak; tesir etmek. take fire tutuşmak, ateş almak, alevlenmek .take for diye almak, sanmak, zannetmek. take French leave izinsiz savuşmak. take from almak; çıkarmak. take from the table ertelenmiş bir tasarıyı yeniden ele almak. take heart yüreklenmek, cesaret almak, kuvvet almak .take heed kulak asmak, dinlemek, önem vermek. take hold tutmak, ele geçirmek, işi yürütmek. take in almak, içeriye almak; daraltmak; yelken sarmak; kapsamak; anlamak; (k. dili) aldatmak, yutturmak; (A.B.D.), (k. dili) gezmek, görmek. take in hand avuncunun içine almak, idaresini ele almak. take into account hesaba katmak. take into one' head tutturmak. take in tow yedeğe almak; yol göstermek. take in vain küfür etmek. take issue with aksi tarafı tutmak. take it anlamak; katlanmak, dayanmak. take it easy işin kolayına bakmak, aldırmamak. Take it easy ! Sakin ol ! take it hard çok etkilenmek. take it on the chin yenilmek; dayanmak. Take it or leave it ister al, ister alma. take it out in para yerine kabul etmek (mal) take it out on (A.B.D.), (k. dili) öfkesini birisinden çıkarmak, çatmak, hırsını çıkarmak. take kindly to hoşlanmak, hoşuna gitmek. take leave ayrılmak, gitmek. take lying down katlanmak, hazmetmek. take measures tedbir almak. Take my word for it Bana inanınız Sizi temin ederim. take notice of dikkat etmek, farkına varmak, ehemmiyet vermek. take oath yemin etmek, ant içmek. take occasion fırsattan faydalanmak. take off çıkarmak: kopya etmek; indirmek; ölümüne sebep olmak; (k. dili) taklit etmek; (uçak) havalanmak; (A.B.D.), (k. dili) kalkmak. take office göreve başlamak. take on ele almak; üstüne almak; vazife vermek, işe almak; (k. dili) sızlanmak. take one' fancy hoşuna gitmek. take one' life in one' hands kellesini koltuğuna almak. take out çıkarmak; çıkartmak; götürmek, eşlik etmek. take over teslim almak; idareyi elinde tutmak. take pains with çok uğraşmak, didinmek. take part katılmak, iştirak etmek. take place vaki olmak, vuku bulmak .take potluck Allah ne verdiyse beraber yemek. take possession kullanmak, sahip çıkmak. take pride gurur duymak. take root kökleşmek, tutmak. take shape şekil almak, teşekkül etmek. take sick hastalanmak. take sides taraf tutmak. take steps tedbir almak. take stock depo mevcudunu saymak, malın mevcudunu hesap etmek; hesaplamak. take the chair başkan olmak .take the field bir sahaya atılmak; savaşa başlamak. take the stage dikkati üzerine çekmek. take the veil rahibe olmak. take the wind out of one' sails (k. dili) öfkesini yatıştırmak, yelkenleri suya indirmek. take time vakit almak, vakit istemek. take to çare olarak kullanmak; alışmak; hoşlanmak. take to heart etkilenmek. take to one' heels tabanları kaldırmak, kaçmak. take to task azarlamak, paylamak . take up yukarı çekmek, kaldırmak; tutmak; üzerine almak, karışmak; poliçeyi ödemek; almak; (kıs.)altmak; başlamak; ele almak; kabul etmek .take up arms silâha sarılmak. take up the gauntlet meydan okumasını kabul etmek .take up with (k. dili) arkadaşlık kur- (mak.) take walks dolaşmak, gezmek, yürüyüşe çıkmak .take water su almak (gemi) Take your time Acele etmeyin. be taken with çok hoşuna gitmek. He has been taken from us Onu ölüm bizden ayırdı. I have taken your time Vaktinizi aldım Sizi meşgul ettim. alma, alış; tutma, tutuş; sin çekim; bir seferlik av miktarı; (A.B.D.), (k. dili) hasılat; (çalınan) parti; (İng.) kiralanmış arazi; (ası) tutma; kavrama. sokulur takılır, portatif; portatif alet; (A.B.D.), (k.dili) gururunu kırma. ( (A.B.D.) net maaş. havalanma; taklit; karikatür; (spor) atlamaya başlanılan yer. ele geçirme . ip germe aleti alma, alış; cazip, sevimli; sari, bulaşıcı. the takings ele geçen para. takingly alıcı tavırla; hoşa gidecek surette. (çoğ.), (mit.) ayak bileğine bağlı küçük kanatlar veya kanatlı sandallar. talk. talklı. talk pudrası. hikaye, masal; dedikodu; yalan; (eski) sayı, toplam. tell tales dedikodu çıkarmak. dedikoducu kimse. kabiliyet, yetenek, hüner, Allah vergisi; yetenekli kimseler; eski ibrani veya Yunan altın veya gümüş parası; tarb a talent for music müzik kabiliyeti. talent scout sin yıldız adayı seçen kimse. local talent bir mahallin yerlilerinden olan kabiliyetli kimseler. talented kabiliyetli, hünerli. (çoğ.) tales) (huk.) yedek jüri üyeleri; yedek jüri üyelerine yazılan celpname. (huk.) yedek jüri üyesi . masalcı; yalancı kimse; jurnalci kimse. (huk.) kısas . yumru ayaklı kimse; yumru ayaklı. (tıb.) yumru ayak. yelpaze şeklinde iri yapraklı bir çeşit hurma ağacı, (bot.) Corypha umbraculifera. (çoğ.) -mans) tılsım. talismanic(al) tılsımlı. konuşmak, söylemek; lakırdı etmek, laf etmek; müzakere etmek, görüşmek; (A.B.D.), (k. dili) gammazlamak; (k. dili) hükmü geçmek; konuşma; laf, lakırdı, söz; söz konusu: boş laf; müzakere, görüşme; ağız, (argo) talk about, talk of hakkında konuşmak, bahsetmek .talk around meselenin aslına temas etmeden müzakere etmek. talk at boşuna konuşmak. talk away durmadan konuşmak, konuşarak vakit geçirmek. talk back karşılık vermek .talk big (argo) övünmek. talk down daha fazla veya daha yüksek sesle konuşarak susturmak; (hav.) konuşma yoluyla kör iniş yaptırmak. talk down to hor görmek. talk nonsense boş laf etmek, saçmalamak. talk one into ikna etmek. talk one' head off kafasını şişirmek, bıktırıncaya kadar söylemek, dır dır etmek. talk one' way into dil dökerek yolunu yapmak .talk out bütün ayrıntılarıyla görüşmek; konuşulacak şeyleri tüketmek. talk over bir mesele hakkında konuşmak. talk sense makul konuşmak. talk shop sohbet esnasında iş konularına dönmek .talk through etraflıca konuşmak. talk through one' hat (argo) atmak, kafadan atmak. talk up methetmek, bir meseleyi kabul ettirmek için överek bahsetmek. be talked out söyleyecek sözü kalmamak. have a talk konuşmak. small talk hoşbeş, sohbet, yarenlik .tall talk inanılmayacak hikaye veya masal. the talk of the town herkesin konuştuğu mesele, dillerde dolaşan söz. konuşkan. talkativeness konuşkanlık. konuşan, konuşabilen; konuşkan; konuşma. talking machine (eski) gramofon. talking point üstünde durulacak nokta. (k. dili) azarlama, paylama. konuşkan; geveze, çenesi düşük; palavrası bol. uzun boylu, uzun; yüksek; (k. dili) mübalağalı, abartmalı; (k. dili) büyük. tallness uzun boyluluk; yükseklik. eski İngiltere'de bir çeşit vergi. (İng.) şifoniyer, konsol; baca külâhı. Musevilerin bilhassa ibadet zamanında kullandıkları atkı. donyağı; mum yağı; mum yağı ile yağlamak. tallowy yaglı; mum yağına benzer çetele; çetele ile hesap tutma; çentik, kertik; seri numarası, seri işareti; etiket; çeteleye yazmak veya işaret etmek; uydurmak; uymak; sayım yapmak. (ünlem), Haydi ! Yallah ! (köpekleri ileri sürmek için avcının seslenmesi); "Yallah !" diyerek köpekleri koşturmak. Musevilerin Talmud denilen kanun ve tefsir kitabı. Talmud'ic(al) Talmud kitabına ait. Talmudist Talmud alimi. pençe; kilit anahtar yatağı. Hindistan'da yerli kesimcinin vergi topladığı bölge; Hindistan'da mali kane. talukdar .yerli kesimci. (anat.) aşık kemiği; (jeol.) tepe veya uçurum dibinde biriken kaya parçalan; meyil. (bak.) tameable. mısır ile kıyma ve kırmızı biberle yapılan Meksika yemeği. karınca yiyengillerden tamandua, (zool.) Tamandua tetradactyla . Amerika'ya mahsus bir çeşit çam, lariks, (bot.) Larix laricina. ipek maymun, (zool.) Leontocebus rosalia. demirhindi, (bot.) Ta marindus indica; demirhindinin meyvası. Ilgın, (bot.) Tamarix. trampet, ufak davul; kasnak; kasnak işi; kasnağa gerip işlemek. tef. evcilleştirilmiş, ehlileştirilmiş, alıştırılmış; uysal, munis, yumuşak huylu; zararsız; tatsız, yavan, manasız; ehlileştirmek, evcilleştirmek; uysallaştırmak, uslandırmak; yumuşatmak, hafifleştirmek. tame'ly uysalca. tame'ness evcillik; uysallık . evcilleştirilebilir, ehlileşme kalileştirilebilir tameability biliyeti. terbiyeci. Timur. süzgeç yapımında kullanılan bir çeşit kumaş; kumaştan süzgeç. tepesi geniş ve püsküllü İskoç beresi. bastırıp sıkıştırmak . with ile birinin işine karışmak; dokunmak; değiştirip bozmak, oynamak; kurcalamak; hile karıştırmaki hafifçe vurarak bastıran kimse veya alet, sıkmaç. top ağzı tapası. (tıb.) tampon; tampon ile tıkamak. tamtam. (-ned, -ning) tabaklamak, de bagat etmek; güneşe göstererek karartmak; (k.dili) kamçılamak, dayak atmak; güneşte yanıp esmerleşmek; sarımsı kahverengi; güneşte yanmış ten rengi; tanen, mazı tozu; açık kahverengi; sepicilikte kullanılan. tan pit, tan vat debbağhane kuyusu. tan yard debbağhane, tabakhane. (kıs.) tangent. ispinoza benzer parlak tüylü ve Amerika'ya mahsus bir çeşit kuş. meşe kabuğu. birbiri ardına koşulmuş halde; birbiri ardına koşulmuş atlar; iki kişilik bisiklet: birbiri arkasına dizilmiş . madeni ses çıkarmak, tangırdamak; madeni ses, tangırtı. acı tat veya koku, keskin çeşni. bir çeşit su yosunu. bıçağın sapa giren kuyruğu, berazban, pırazvana. .Tanganika. dokunan; (geom.) teğet kabilinden; (geom.) teğet; tanjant. go off at a tangent birden konu değiştirmek. tangency teğet geçme; konuya bağlı kalma. teğet halindeki; yüzeysel. tangentially yüzeysel olarak. mandalina, (bot.) Citrus reticulata. dokunulur, tutulur; anlaşılır, akla yakın, kavranabilir; gerçek; maddi; duyulur, hissedilir. tangible assets maddi kıymetler. tangiblos mal, mülk, servet. tangibil'ity, tangibleness tutulabilme. tangibly gerçek olarak; dokunulur halde. Fas'ta Tanca şehri. .yenilebilen bir çeşit su yosunu, (bot.) Laminaria saccharina. dolaştırmak, karıştırmak, karmakarışık etmek, arap saçına çevirmek; başına iş açmak; karışık vaziyete düşmek; girişmek; tartışmak; karmakarışık şey, düğüm olmuş şey; karışıklık, muğlâklık; deniz dibindeki hayvanlar tarayarak yakalama aleti. a tangle of weeds sarmaşık örgüsü, sarmaşık ağı. tango. bir kare teşkil etmek üzere kesilmiş yedi parçadan ibaret bir Çin bulmacası. hasiyetli, keskin. (tar.) Kelt kabile reisinin hayattayken seçilen veliahdı. tanistry Keltlerde cülus kanunu. sarnıç, su deposu; depo, tank; havuz, golcük; (ask.) tank; sarnıca koymak. tank town (A.B.D.), (k. dili) eskiden trenlerin su aldığı ara istasyon. tank up (k. dili) istimini almak; yakıt almak. havuz veya depoya doldurma; havuz doldurma ücreti; havuz veya depo istiap hacmi; mezbaha artıkları. kapaklı büyük içki maşrapası. tanker. debbağ, tabak, sepici; (İng.), (argo)altı penilik para. tannery debbağ hane, tabakhane. tanenli. tanen, mazı tozu. sepileme, tabaklama, debagat; güneşte esmerleşme. solucan otu, (bot.) Tanacetum vulgare. boşuna ümit vermek, hayal kırıklığına uğratmak, bir şeyi gösterip vermemek, (colloq.) kuyruk sallamak .tantaliza'tion boşuna ümit verme, kuyruk sallama. tantalizingly hayal kırıklığına uğratarak. (kim.) tantal. Yumit kral Tantalus. to ile eşit, müsavi, aynı. boru sesi. .av narası; acele, hızlı; hızla, acele ile; dörtnala. it., (müz.) o kadar. huysuzluk nöbeti, aksilik, terslik fly. into a tantrum. hiddetten ter ter tepinmek. Tanzanya. Taoizm, Tao mezhebi. Taoist Taoist. (-ped,- ping) musluk; tıkaç; fıçı tapası; fıçıdan alınmış içki; (İng.), (k. dili) meyhane; kılavuz, burgu; elektrik bağlantısı; delip sıvıyı akıtmak; kaçak veya gizli bağlantı kurmak; kılavuzla vida yuvası açmak; bağlantı kurmak, bağlamak; (argo) sızdırmak. on tap fıçıdan alınıp satılmaya hazır; (k. dili) hazır . hafifçe vurmak; tıkırdatmak; pençe vurmak (ayakkabı); hafif vuruş; tıkırtı,tıpırtı; pençe; ayakkabı demiri. tap on the shoulder seçmek; omzuna hafifçe vurmak. tap dance ayak uçlarını veya topuklan yere vurarak yapılan bir dans. bant, şerit, kurdele; metre şeridi; . şeritle bağlamak; şeritle ölçmek; banda almak. tape deck, tape player amplifikatörü olmayan teyp. tape recorder teyp. tapeline tape measure metre şeridi, mezura, mezür .red tape kırtasiyecilik, lüzumsuz resmi muamele. have something taped sardırmak; içyüzünü bilmek; banda almak. çok ince mum; gittikçe incelen şey; gittikçe incelen; gittikçe incelmek veya inceltmek, sivrilmek, sivriltmek; azalmak, eksilmek. tapering gittikçe incelen. goblen, resim dokumalı duvar örtüsü. tapestried goblenle kaplı. bağırsak kurdu, şerit, tenya, (zool.) Taenia. .tapyoka. tapir, (zool.) Tapiridae. goblen örtü. on the tapis müzakere halinde. hafifçe vuran kimse veya şey; maniple. (mak.) kol, manivela . hafifçe vurma; musluktan alınan şey. . meyhane, bar. bitkinin toprağa inen ana kökü. (çoğ.) (ask.) yat borusu. meyhane tezgâhtarı, barmen. (-red,- ring) katran; katranlamak, katran sürmek. tar and feather ceza olarak üzerine katran sürüp tüy yapıştırmak. tarwater katranlı su. tarred with the same brush aynı fikir veya huy- ları olan, aynı maldan, al birini vur ötekine. (k. dili) gemici. (k. dili) yalan . Napoliye mahsus oynak bir dans; bu dansın havası. (tıb.) dans ve müzik manisi husule getiren sinir hastalığı. rüteyla, bir çeşit büyük örümcek, (zool.) Lycosa tarentula. (ecza.) hindiba kökü . hamuruna katran karıştırılan bir çeşit sağlam mukavva. Ar. fes. katran fırçası. yavaş yürüyen; suda veya yosunda bulunan mikroskobik hayvan, tardigrad. it., (müz.) yavaş. yavaş hareket eden; geç kalan veya gelen, geciken. tardily gecikerek. tardiness gecikme. dara; darasını düşmek . delice, (bot.) Lolium temulentum; burçak cinsinden bir ot, (bot.) Vicia sativa. hedef; nişangâh; tenkide hedef olan kimse; demiryolu makası üzerinde hattın açık veya kapalı olduğunu gösteren işaret; yuvarlak kalkan. on target hedefe yöneltilmiş. target date hedef edinilen tarih. eskiden Musevilerin kullandığı Arami diline tercüme olunan Tevrat kısımlarından biri. ithalât veya ihracat üzerine hükümetin koyduğu vergi; tarife; gümrük tarifesi yapmak; vergi koymak. preferential tariff dost memleketlere uygulanan indirimli gümrük tarifesi. ince ve şeffaf muslin, tarlatan. (İng.) asfalt yol; (hav.) asfalt iniş meydanı. dağda bulunan ufak göl. (ünlem), (A.B.D.), (leh.) lânet. kirletmek, lekelemek; lekelenmek; donuklaştırmak, karartmak; kararmak, donuklaşmak; leke, kir; kararma, donuklaşma . kulkas, (bot.) Colocasia escu lenta; kulkas kökü. eski zaman iskambil kâğıdı. (k. dili) katranlı muşamba tente. katranlı kâğıt. katranlı veya boyalı muşamba; katranlı muşambadan yapılmış şapka veya ceket; gemici. Meksika körfezinde bulunan iri bir av balığı. (bak.) taradiddle. tarhun, (bot.) Artemisia dracunculus. oyalamak; geç kalmak, gecikmek; kalmak, durmak; bekleme, durma. katran kaplı, katrana benzer, katranlı. ayak bileğine ait. cadı maki, (zool.) Tarsius spectrum. (çoğ.) si) ayak bileği. ekşi, mayhoş; ters, keskin, acı. tart'ly terslikle; ekşice .tart'ness ekşilik; keskinlik. turta; (argo) fahişe, sokak kadını. kareli ve yünlü İskoç kumaşı; bu kumaştan yapılan. Latin yelkeni olan tek direkli ve Akdeniz'e mahsus bir gemi. Tatar; düzenbaz kimse, çetin ceviz. .şarap tortusu; kefeki pesek. asit tartarik, (tar.) (tar.) asidi. şarap tortusuna ait; şarap tortusu cinsinden; kefeki kabilinden. (Yu.) (mit.) ölüler diyarı ''Hades"ten aşağıda bulunan derin uçurum. Tataristan. ekşice; tersçe. (kim.) tartar asidinin tuzu. Moliere in bir piyesinde ikiyüzlü papaz; dindarlık taslayan kimse. tarzan. ısı değişikliklerini ölçmeye mahsus elektrikli cihaz, tasimetre. tasimetry tasimetre ile ölçme . iş, görev, vazife; ödev; hizmet; külfet; iş vermek, görevlendirmek; külfet yüklemek; itham etmek, suçlamak. task force geçici işbirliği. take one to task azarlamak, paylamak . başkasına iş yükleyen kimse, angaryacı . götürü iş; külfetli iş. püskül; püsküllerle süslemek; püskül vermek, püskül haline gelmek. .tatmak, tadına bakmak, çeşnisine bakmak; denemek; tadı olmak. taste blood galip gelmekten büyük bir zevk almak. taste of tatmak, görmek. lezzet, tat, çeşni; tat alma duyusu; uyum; üslûp; az miktarda şey; yudumluk, tadımlık miktar; tatma a taste for hoşlanma, hazzetme, beğeni, zevk. in good taste uygun .in bad taste uygunsuz. leave a bad taste kötü etki bırakmak. out of taste zevksiz. to one' taste zevkine uygun. taste bud (anat.) papilla. uyumlu, zarif. taste fully zevkle. tastefulness zevk; zevklilik. tatssız, yavan; zevksiz; uygunsuz. tastelessly tatsızca. tastelessness tatsızlık; uygunsuzluk. çeşnici; şarap tatmaya mahsus ufak bardak . tatlı, lezzetli, çeşnili, zevkli, zevke uygun . (-ted, -ting) mekik oyası yapmak . tatting mekik oyası. Tatar. çaput, paçavra; (çoğ.) yıpranmış giysi; parçalayıp paçavra haline koymak; parçalanmak. üstü baş perişan kimse, pejmürde kimse. fitlemek, yerip çekiştirmek, gammazlamak; gevezelik etmek, boşboğazlık etmek, sırrı ifşa etmek; boşboğazlık, dedikodu; bebeğin gevelediği sözler. tattler fitneci kimse, gammaz kimse, boşboğaz kimse, zevzek kimse, dedikoducu kimse; çullukgillerden Amerika'ya özgü bir kuş . fitneci kimse; açığa vuran. tattletale gray gri beyaz, azmış (çamaşır) (ask.) koğuş borusu veya trampeti. beat a tattoo trampet çalmak, parmaklarla masayı tıkırdatmak. vücuda dövme yapmak; dövme. Yunan alfabesinde t. harfi. (bak.) teach . alay etmek, sataşmak; azarlamak; alay; iğneli söz; meydan okuma. taunt'ingly alayla; sataşarak. köstebek; köstebek derisi rengi, kahverengimsi gri renk. boğaya ait; (astr.) Boğa burcuna ait. (astr.) Boğa takım yıldızı; Boğa burcu, Sevir; Toros Dağları. .sıkı, gergin; düzenli, tertipli haul. taut (den.) aganta etmek. taut'ly gergince. taut'ness gerginlik. sıkılaştırmak, gerginleştirmek; (den.) aganta etmek. (önek) aynı; tekrar . lüzumsuz yere tekrarlayan. gereksizce tekrarlanan ifade; lüzumsuz söz tekrarı. taverna, meyhane; han. bilye oyunu; bilye; bu oyun için başlangıç çizgisi. tanen yerine şap ve tuz kullanmak suretiyle kösele yapmak; (ing.) Leh. dövmek. ucuz ve cafcaflı, bayağı, zevksiz. . esmer, koyu kumral, sarımsı kahverengi. vergi, resim; külfet, yük; vergi koymak, vergi yüklemek; mahkeme masrafım tayin etmek; isnat etmek, yüklemek; külfet olmak, yormak, tüketmek. tax certificate icra yoluyla alman mülkün vergi borcunun ödendiğini belirten vesika .tax list vergi listesi. tax ones belief inancını sarsmak. tax shelter gelir vergisi indirimi için baş vurulan çare. tax ones patience sabrını tüketmek. income tax gelir vergisi. indirect tax hidden tax dolaylı vergi. vergiye tabi. taxabil'ity vergiye tabi tutma veya olma .taxably . vergiye tabi olarak. vergilendirme; vergi; mahkeme masrafı. vergiden düşülebilen. (dilb.) en ufak gramer bölümü. vergiden muaf. tax collector vergici. taksi; taksi ile gitmek; (hav.) taksilemek taxi dancer.(A.B.D.) beraber dans etmek için ücretle tutulan kız . taksi. hayvan postunu doldurma sanatı. taxider'mic hayvan postunu doldurmayla ilgili. taxidermist hayvan postunu dolduran sanatçı. taksi saati, taksimetre. (tıb.) yerinden oynamış veya çıkmış bir uzvu el ile tekrar yerine koyma; refleks, yansı, tepke. sınıflandırma ilmi. vergi veren kimse, vergi mükellefi. it çok süslü ayaklı vazo veya kadeh. (kıs.) tuberculosis. çay fidanı, (bot.) Thea sinensis; kuru çay yaprağı; çay; demli içecek; çay ziyafeti; (İng.) akşam kahvaltısı; çay içmek: çay vermek. tea bag çay yapmak için içinde çay yapraklan bulunan kâğıt torba. tea ball içine çay yaprakları konulup kaynar suya batırılan delikli yuvarlak. top tea caddy çay kutusu. tea ceremony Japonlara özgü resmi çay servisi. tea chest içi kurşun kaplı çay sandığı. tea cosy çaydanlık külâhı, çaydanlık örtüsü .tea dealer çay tüccarı. tea drinker çay tiryakisi. tea party çay ziyafeti, çay daveti. tea rose çay gibi kokan gül, çay gülü. tea service çay takımı. tea urn semaver. tea wagon tekerlekli servis masası . (taught) öğretmek, eğitmek, yetiştirmek; göstermek; ders vermek, hocalık etmek. öğrenmeye hevesli, öğrenme kabiliyeti olan; uysal. teachabil'ity, teachableness öğrenme kabiliyeti. öğretmen, hoca. teacher bird çömlekçi kuşu, (zool.) Furnarius teachers college. (A.B.D.) eğitim fakültesi. teachers pet öğretmenin gözde talebesi. öğretme, öğretim; öğretilen şey, telkin, talim. teaching machine öğretici makina. çay fincanı teacupful bir çay fincanı dolusu. çay evi. gemi inşaatında kullanılan tik ağac kerestesi. teak tree tik ağacı, (bot.) Tec tonagrandis. çay ibriği, çaydanlık. çamurcun, (zool.) Anascrecca. çift hayvan takımı, arabaya koşulmuş bir veya birkaç at; oyuncu takımı, ekip: (leh.) ördek sürüsü; takım atlatı sürmek; takım kurmak; grup meydana getirmek, takıma girmek. yük arabacısı; kamyon şoförü . takım halinde çalışma işbirliğiyle yapılan grup çalışması çay demliği. .gözyaşı; gözyaşına benzer şey; damla; (çoğ.) keder. tear bomb göz yaşartıcı bomba. tear gas göz yaşartıcı gaz. in tears ağlamakta .weep bitter tears acı acı ağlamak .tear'y gözyaşları ile ıslanan, göz yaşları ile dolu. (-tore, -torn) yırtmak; yarmak; koparmak; çok hırpalamak; kopmak; yırtılmak, yarılmak; çılgın gibi koşmak; yırtık, yırtık şey; (argo) cümbüş, çılgınca eğlence; çılgınca hareket. tear down (k.dili) yıkmak, kötülemek. tear into (k.dili) saldırmak. tear ones hair saçını başını yolmak. tear sheet bir mecmua veya kitaptan seçilip. kesilen sayfa. tear up harap etmek, (colloq.) köstebek yuvasına çevirmek; yırtmak. wear and tear yıpranmış olma. gözyaşı damlası; damla şeklinde. gözyaşı dolu, ağlayan. tear fully ağlayarak. tearfulness gözyaşı ile dolu olma. (k. dili) çılgınca; (İng.) korkunç, kocaman . ( (A.B.D.), (argo) aşırı derecede kederli hikâye veya filim. gözyaşı kesilmiş, gözleri kurumuş, gözyaşsız. tearlessly ağlamadan, gözyaşı dökmeden. tearlessness ağlamayış. kızdırmak, eziyet etmek, rahat vermemek, tedirgin etmek; durmadan rica etmek; takılmak; önce yüz verip sonra sırt çevirmek; ditmek, yün taramak, didiklemek, mıncıklamak; (saç) kabartmak; mikroskopla muayene için liflere ayırmak; takılmayı seven kimse; takılma; canını sıkma; önce yüz verip sonra sırt çeviren genç kız. tarakotu; kumaş tüyünü kabartmak için kullanılan kuru deve dikeni başı, kumaş tüyünü kabartma aleti; kumaş tüyünü kabartmak. fuller' teasel fes tarağı, (bot.) Dipsacus fullonum. takılmayı seven kimse; bulmaca; yün tüyünü kabartma makinası; gelecek programı gösteren filim; iştah açıcı şey; sahne perdesinin arkasında asılı bulunan ve tavanın görülmesini önleyen (kıs.)a perde. çay kaşığı. teaspoonful çay kaşığı dolusu. meme, emcik. (kıs.) technical, technology . yöntem; teknik, bir sanatı icra usulü veya hüneri. sanata ait; ilmi, fenni, mesleki, teknik; resmi, resmiyete uyan; kanuna göre, kurallara göre. technically teknik bakımından; resmi yönden. ilmi nitelik; ilmi veya fenni terimlerin kullanılması; fen veya sanayi ile ilgili ayrıntılar; incelik, ayrıntı . ilim veya fen veya sanat uzmanı, teknisyen, teknikçi. teknik, yordam. uzmanların yönetimi altında hükümeti idare etme teorisi. teknolojiye ait technologist teknoloji uzmanı. sınai işler ilmi; sanat veya meslek terimleri; teknoloji. institute of technology teknik üniversite. inşaat veya yapıya ait; tektonik ile ilgili. tectonics mimarlık, yapı sanatı, inşaat sanatı, tektonik. (-ded, -ding) yeni biçilmiş otu kurutmak için altüst edip yaymak. ted'der yaş otu altüst eden kimse veya makine. tüylü oyuncak ayı. (Lat.) Hıristiyanlarda eski bir şükran ilâhisi; Hamt olsun; bu ilahinin müziği; bu ilahi ile yapılan dinsel tören. sıkıcı, yorucu, can sıkan; usandırıcı. tediously sıkıcı bir şekilde. tediousness sıkıcılık. can sıkıntısı, bezginlik. (T.) harfi; (T.) şeklinde şey; (T.) şeklinde boru. tee shirt (bak.) (T.)-shirt. bazı oyunlarda hedef; golf her deliğe gidecek topa ilk vuruşun yapıldığı belirli yer; vurulmak üzere topu üzerine koydukları küçük kum yığını veya tahta çubuk; golf topunu kum yığını üstüne koymak .tee off golf topu kum yığınının üstünden vurarak oyuna başlamak. teed off kızgın, sinirlenmiş. to a tee tamam, tam . çok olmak; kaynamak; verimli olmak; dolu olmak; doğurmak, mahsul vermek. teem'ing bol bol, çok; bereketli, verimli. .çok yağmak (yağmur) . on üç, ile on dokuz yaşlar arasındaki devreye ait. teenager on üç ile on dokuz yaşlar arasındaki kimse. (çoğ.) on üç ile on dokuz arasındaki yaşlar. in her teens bu yaşta (ki) . (k.dili) ufak, ufacık . (argo) on üç ile on dokuz yaşlar arasındaki hippi kız . ufacık, minnacık. sendeleyerek yürümek; düşmek üzere olmak sallanmak; kararsız olmak. tahterevalli. (bak.) tooth. diş çıkarmak. teeth'ing çocuğun diş çıkarması veya diş çıkarma zamanı. teething ring bebeklerin dişlerini kaşıması için plastik halka. alkollü içki içmemeye ait; Yeşilaycı; tamamen, bütün. teetotaller ağzına içki almayan kimse. teetotalism içki içmeme prensibi. teetotally (k. dili) tamamen, bütün bütün. kumar kabilinden topaç çevirme oyunu; el ile çevrilen topaç. (ing) bir yaşındaki koyun. (çoğ.) tegmina) (anat.) örtü, tegmentum, zartegmen'tal örtü kabilinden . Tegucigalpa, Honduras'ın başkenti . tuğla gibi, tuğlaya ait; tuğla biçiminde düzenlenmiş. zar, deri, kabuk. tegumen'tal zar kabilinden. ( ünlem )kıkır kıkır gülme; kıkır kıkır gülmek; (ünlem )bu gülüşü belirleyen söz; (slang) Ayvayı yedin mi ? Tahran, İran'ın başkenti. anneye veya babaya çocuğun ismini verme usulü. (jeol.) Avustralya ve diğer bazı yerlerde bulunan ve atmosferin dışında oluştuğuna inanılan cam gibi yuvarlak cisimler. (kıs.) telegram, telegraph, telephone. (anat.) beyin zarı, zar. (çoğ.)- mones) (mim.) erkek heykeli şeklinde taş sütun. (-cast veya -ed) televizyonla yaymak; televizyon yayını . telekomünikasyon . telgraf, telgrafla gönderilen haber . telgraf makinası; telgraf sistemi, telgraf; telgraf çekmek . telegraph board at yarışı meydanımda yüksek bir yere konulup at ve binicilerin isimlerini gösteren levha. telegraph cable telgraf kablosu. telegraph key telgraf anahtarı, telgrafla haber gönderme aleti. wireless telegraph telsiz telgraf . .telgrafçı. telgrafla ilgili veya telgraf makinalarına ait; çok (kıs.)a .telegraphically .telgrafla . telgraf sistemi veya kullanma usulü. telekinezi, uzadevim. uzak mesafelere elektrikle tesir eden. kayakta dönmek veya çabucak durabilmek için ağırlığı öndeki kayağa verip ucunu içe doğru çevirerek yapılan dönüş . bir makina veya aleti radyo vasıtasıyla uzaktan idare etme usulü. telemetre. (den.) kaptan köprüsündeki dümen dolabı ile dümen arasındaki donanım . kozmolojinin son gayeler üzerinde çalışmalarını yürüten dalı; tabiatta hâkim olan yaratıcı düzeni inceleyen bir evrenbilim dalı; tabiatta belirli bir düzen bulunduğunu iddia eden öğreti. tell teleolog'ical .tabiattaki düzene ait; ereksel. .telepati, uzaduyum . telepath'ic telepatiye ait. telepath'ically telepati ile. telepathist telepatiye inanan kimse; telepati kabiliyeti olan kimse. telefon; telefon etmek, telefonla konuşmak. telephone central, telephone exchange telefon merkezi, santral on the telephone telefonda, telefonla . uzağa ses götüren: telefona ait. telephonically telefon ile . sesi uzağa nakletme ilmi, telefon kurma veya işletme bilgisi. telephoto. lens dürbün gibi fotoğrafı büyüten mercek. uzak mesafeden çekilen fotoğraf. telephotograph'ic bu usule ait .telephotog'raphy .telefotografi. .dürbün, teleskop: teleskop ayar kısımları gibi birbirine geçirmek; iç içe geçmek: kısaltmak: birbirinin içine girmek. reflecting telescope aynalı dürbün. refracting telescope iki ucunda merceği olan teleskop. telescopy dürbün kullanma usulü. (psik.) uzaktan hissedilen tesir. tel ile bağlanan otomatik yazı makina sistemi. televizyona bakmak, televizyonda görmek . televizyonla yaymak. televizyon, uzagörüm . kırık taşla çakıl ve kumdan yapılmış (yol) amaçlı, gayeli. (ark.) höyük. (told) söylemek, nakletmek, hikâye etmek, anlatmak; ifade etmek, beyan etmek, tebliğ etmek, bildirmek; saymak, birer birer saymak; emretmek; keşfetmek, ifşa etmek, yaymak; temin etmek; itiraf etmek; tesiri olmak, tesir etmek; haber vermek, haber yaymak, şikâyet etmek. tell a story masal anlatmak. tell a story, tell a lie yalan söylemek, masal okumak. tell fortunes fal açmak tell it like it is (A.B.D.), ( argo) olduğu gibi anlatmak; gerçeği anlatmak. tell off sayıp ayırmak; (k. dili) yüzüne vurmak, şiddetle azarlamak. tell on yormak, bıkkınlık vermek; (k. dili) birini ele vermek, gammazlamak. tell tales masal uydurmak; sır söylemek, gammazlık etmek. tell things apart birbirinden ayırt etmek, ayırmak. tell time saatin kaç olduğunu anlayabilmek; zamanı göstermek. Every blow tells Her darbenin tesiri var. all told bütünüyle, hepsi beraber. anlatan kimse: veznedar, kasa memuru; sayıcı, bir mecliste oylan sayan kimse .tellership veznedarlık. tesirli, etkili .tellingly etkili bir şekilde, tesirli olarak. başkalarının sırlarını orada burada anlatan kimse, dedikoducu kimse; dümenin durumunu gösteren alet; org körüğünün dolu veya boş olduğunu gösteren cihaz; memurların işe gelip gitme saatini kaydeden saat: tren makinistine bir köprünün yaklaştığını ihtar için hatların üstünde asılı bulunan ip parçalan: dedikoducu, sır söyleyen özel veya gizli bir şeyi meydana vuran. arza ait, dünyaya ait: dünyadaki varlık: dünyanın hem güneş hemde kendi ekseni etrafındaki hareketlerini temsil eden model. tellür. (İng.), (k. dili) televizyon . bir kuvveti uzak bir mesafeye iletmeyle ilgili veya bu işte kullanılan. teleferik. telpherage teleferikle eşya nakletme sistemi. (zool.) eklembacaklılarda karnın en son oynak (kıs.)mı. Telstar, yayın için kullanılan sunî peyk. (A.B.D.) yer sarsıntısı, deprem. .delicesine cesur, lüzumsuz derecede cesur, cüretkâr, atılgan. temerariously cesurca. .delice cesaret, aşırı cüret . (kıs.) in the time of, temperance, temperature, temporary. yumuşatmak, hafifletmek: ölçülü hale getirmek, tadil etmek, ıslah etmek: kıvama getirmek; su karıştırıp yoğurmak (balçık); çeliğe su vermek, çeliği kızdırıp hemen soğutarak sertleştirmek, tav vermek, tavlamak; (müz.) çalgıyı gam dizisine göre akort etmek. temper justice with mercy adalete merhamet katmak. .terslik, huysuzluk; mizaç, huy, tabiat; kıvam, karar, terkip; tav, bir maddenin sertlik derecesi; bir şeyin aslını değiştirmek için karıştırılan şey. lose one' temper hiddetlenmek. suluboya. .tabiat, yaratılış, mizaç, meşrep, huy; ölçülülük, muvazene, kıvam; (müz.) akort. mizaca veya tabiata ait; değişen mizaçlı; huysuz, sinirli; azimsiz. temperamentally azimsizce. ılımlılık, ölçülülük; içkiden kaçınma;( eski) kendine hakim olma, sükûnet. temperance drink alkolsüz içecek. temperance hotel (eski )içki bulun durmayan otel. temperance movement içki aleyhinde hareket. temperance society içkiyle mücadele derneği. mutedil, ılımlı ılıman, ılık, sarhoş edici maddelere düşkün olmayan; perhiz yapan. Temperate Zone (çoğ.) ılıman bölge, dönenceler ile kutuplar arasındaki mıntıka. temperately ılımlı olarak. temperateness. ılımlı olma. ısı derecesi; sıcaklık, sühunet: (tıb.) insan vücudunun ısı derecesi; ateş,ısı, hararet. temperature curve belirli bir süre içindeki ısı değişikliğini gösteren eğri. critical temperature kritik sıcaklık. normal temperature normal vücut ısısı. take one' temperature termometre ile birinin ısı derecesini ölçmek, birinin ateşine bakmak. huylu, mizaçlı; ahenkli; karışımla değiştirilmiş; tavlanmış, (çeliğe) su verilmiş. .fırtına, bora, özellikle ,şiddetli rüzgâr fırtınası. tempestbeaten fırtınaya tutulmuş, fırtına yemiş. tempest in a teapot ufak bir meseleyi büyütme, pireyi deve yapma. tempesttossed fırtına ile öteye beriye atılmış. fırtınalı; çalkantılı; şiddetli, dehşetli. tempestuously şiddetle. tempestuousness fırtınalı olma. (İng.) Londra'da Inner veya Middle Temple'da oturan hukuk talebesi. Knights Templars on ikinci asırda Kudüs'te kurulan şövalyeler birliği. kalıp, şablon, mastar, model; silme kalıbı, kemer kalıbı; (den.) ana kalıp; takoz; gabari. şakak. mabet, tapınak, ibadethane; eski Kudüs'te Yahudi tapınağı; Mormonların ayinlerine mahsus kilise. templed .tapmak veya kiliseleri olan; tapmak içinde muhafaza edilen. kumaşı tezgâhta gergin tutmaya mahsus ağaç parçası. (bak.) template. (çoğ.) - -pi) (müz.) tempo; tarz, gidiş, yol. (Lat.) Zaman değişti. O mores! (Lat.) Bu ne zamanlar! Bu ne ahlâk! Ne günlere kaldık! şakağa ait. temporal bone şakak kemiği. zamana ait; dünyevi, bu dünyaya ait; geçici, şimdiki zamana ait; cismani, ruhani olmayan; lâik; (gram.) zaman belirten; (gen.) (çoğ.) dünyevi şeyler. temporal effairs lâik meseleler. temporal conjunction (gram.) zaman belirten bağlaç. temporal power lâik idare veya hâkimiyet, dünyevi kudret. temporally dünyevi olarak. muvakkatlik, geçicilik; (gen.), (çoğ.) kilise gibi dinsel bir kuruluşa ait emlâk ve gelir. muvakkat, geçici. temporary possession geçici tasarruf veya mülk. temporar'ily muvakkaten, geçici olarak. temporar'iness geçicilik, muvakkatlik.. zamana uymak; başkalarının fikrine uymak, ayak uydurmak; savsaklamak, ihmal etmek; uzlaşmak. temporiza'tion zamana uyma, başkalarına ayak uydurma .temporizer zamana uyan kimse. temporizingly zamana ayak uy- durarak. baştan çıkarmak, ayartmak; kandırmak; çekici olmak; teşvik etmek; öfkelendirmek, kızdırmak; eskidenemek. tempt fate kadere meydan okumak. tempt to (şeytan) dürtmek. günaha teşvik etme veya olunma; günaha teşvik edici şey veya kimse; yolu şaşırtma. teşvik eden adam, baştan çıkaran adam; ayartan adam; b.h. şeytan .temptress baştan çıkaran kadın. akıl çelici, cezbedici, çekici. temptingly çekici bir şekilde davet edici görünüşte. temptingness cazibe, çekicilik. (Lat.) Zaman (kuş gibi) uçar. on; on rakamı veya sayısı, 10, X; onlu veya onluk bir şey. Ten Commandments Hazreti Musa'ya Allah tarafından verilen on emir. count in tens onar onar saymak. (I.)'ll lay you ten to one on that Bu işte bire karşı on ile bahse girerim. take ten kısa müddet içinde dinlenmek. makul; inanılabilen; elde tutulabilir; bahiste ispatı mümkün olan; savunması kolay. tenableness, tenabil'ity makul olma .tenably makulce. iskambil oyununda ayrı renkten yüksek sayılı iki kâğıt. tutar, bırakmaz, vazgeçmez; unutmaz; kopmaz; kuvvetli; yapışkan, özlü; inatçı, direngen. tenaciously bırakmayarak, azimle. tenaciousness . vazgeçmeme, direnme. yapışkanlık; direnme, vazgeçmeme; (fiz.) sağlamlık, sıkılık. (tıb.) ameliyat sırasında atardamarı tutmak için kullanılan kancalı alet. kalenin iki tabyası arasında bulunan hendek dışındaki siper. kullanım, kiracılık; kira ile tutulmuş mülk; kira suresi. (huk.) kullanım hakkı olan kimse, mutasarrıf, mülk sahibi; kiracı; sakin, (bir yerde) oturan kimse; kira ile tutmak; içinde oturmak. tenant farmer kira ile çiftlik işleten çiftçi, kiracı çiftçi. tenant right kiracının kira bedelini ödediği müddetçe kullanma hakkı. tenantry kiracılık; bir mülkün bütün kiracıları. kilizbalığı, (zool.) Tinca tinca. (gen.) to veya toward ile meyilli olmak; vesile olmak; yönelmek .red tending to purple mora çalan kırmızı. hazır bulunmak; (den.) halatın dolaşmasını önlemek için gözetlemek. tend on veya upon hizmet etmek .tend to (k. dili) bakmak, dikkat etmek. meyil, istidat, eğilim, şev; (psik.) yönseme. taraf tutan; şevli, meyilli. (den.) yardımcı gemi; gemiye ait olup yolcuları sahile getirip götüren kayık; lokomotife bağlı kömür ve su taşıyan vagon, tender; bakan veya hizmet eden kimse. arz ve teklif etmek, sunmak; (huk.) kira veya borç vermeyi teklif etmek; (huk.) borç karşılığında para teklifi; teklif olunan şey. tender one' re(sig.)nation istifasını vermek. tender one' services hizmet teklif etmek. legal tender geçerli para. nazik, kolay üzülür, kolay incinir; ufak şeyden etkilenir; zayıf, olgunlaşmamış; müşfik, merhametli, şefkatli; dokunaklı, hassas; ince, narin, cılız; sevgi dolu, seven; dikkatli, incitmekten çekinir; körpe, gevrek, yumuşak. tenderly şefkatle . tenderness şefkat, yumuşak yüreklilik. ağzı geme alışmamış (hayvan) (ço. foots, feet) Batı Amerika'nın çetin şartlarına henüz alışmamış kimse, güçlüklere alışkın olmayan kimse; başlangıç sınıfındaki erkek izci. müşfik, yufka yürekli, şefkatli. yumuşatmak (et) tenderizer eti yumuşatıcı bir madde. nazik büyümüş kimse; yeni çıkmış geyik boynuzu. sığır veya domuz filetosu. tenderloin district cinayet ve ırza geçme gibi suçların islendiği ve polise rüşvet vererek kolaylıkla örtbas edildiği bölge. tendon cinsinden, kirişsi, veteri; veter dolu. (anat.) veter, kiriş, sinir, kasların kemiklere yapışmasını sağlayan yapılar, tendon. tendon reflex veter üzerine vurulunca kasın mukabil hareketi. asma veya sarmaşık filizi, bıyık. paskalyadan evvelki haftanın son üç gününde okunan dualar. karanlık eden, karartan, kasvet veren. karanlık, kara, koyu; kasvetli .tenebros'ity, tenebrousness karanlık, kasvet. Bozcaada. özellikle ucuz ve adi apartman; (huk.) mülk olabilen herhangi bir şey; ev, kiralık ev; kiralık apartman; konut, mesken, ikametgâh. tenement district adi ve ucuz apartmanlann bulunduğu semt. tenement house kalabalık ailelerin oturduğu ucuz apartman. tenemen'tal kiralık eve veya kiracılara ait. yalnız teleskopla görülebilen: teleskopa ait: uzağı gören: iç içe girmek suretiyle uzayıp (kıs.)alan. telescopic boiler iç içe kayar (kıs.)ımları olan makina kazanı. telescopicchimney iç içe kayar (kıs.)ımları olan vapur bacası. telescopic stars yalnız teleskopla görülebilen yıldızlar. telescopically teleskopla. (tıb.) idrar veya aptes bozma zorluğu. inan, doktrin, akide, öğreti, prensip, ilke, görüş . .on kat, on misli. tengallon (A.B.D.) kovboy şapkası. (bak.) taenia. tenya öldüren ilâç. tenyanın dışarı atılmasını sağlayan ilaç. vücutta tenya bulunmasının belirtiler. tenis. tennis arm, tennis eIbow çok tenis oynamaktan ileri gelen kol ağrısı. tennis ball tenis topu. tennis court tenis sahası, tenis kortu. doğramacılıkta erkek geçme parçası, oğlan; erkek geçme parçasını kesmek; böyle parça ile birleştirmek. tenon auger erkek geçme parçasını kesme aleti. tenon saw zıvana testeresi. (tıb.) veter iltihabı. belirli meslek veya yön veya istidat, cereyan, gidiş, akış; tabiat, mizaç, mahiyet; (huk.) asıl suret veya kopya, aslının aynı olan nüsha; (müz.) tenor; tenor sesi veya çalgı; tenor sesine ait; bu sesle şarkı söyleyen. (İng.) on penilik para. on beşinci yüz yılda yüz tanesi on peniye satılan çivi; 7,5 santimetrelik çivi. on kuka ile oynanılan oyun, on kuka oyunu, kiy oyunu. gergin, gerilmiş; sinirli; nazik, kopacak gibi; germek, gerginleşmek. tense'ly gerginlikle. tense'ness, ten' sity gerginlik. (gram.) fiil zamanı, zaman. sequence of tenses (gram.) cümlede zaman uyumu. gerilebilir. tensibil'ity gerilme kabiliyeti. gerilir, gerilebilir; gerilmeye ait. tensile strength gerilme direnci. tensile stress gerilme zoru. tensile test germe deneyi. tensil'ity gerginlik. germe, gerilme, gerilim; gerginlik; zihin yorgunluğu; (mak.) germe veya gerilme kuvveti; germe cihazı; (elek.) gerilim, elektromotor kuvvet, voltaj. (anat.) bir organı geren kas; (mat.) üçten fazla elemana dayanarak tanımlanabilen vektör niceliği. çadır, otağ, oba; çadır kurup oturmak. tent bed çadır gibi tavanı olan yatak. tent caterpillar ağaçlar üzerinde çadır şeklinde yuva yapan tırtıl. tent fly çadırın bezden yapılmış kapısı. tent peg çadır kazığı. bell tent ortası direkli konik çadır. pup tent tek kişilik dam biçiminde çadır. (tıb.) yara fitili; cerrah mili; cerrah mili ile yoklamak; fitil ile yarayı işletmek. bir çeşit siyah İspanya şarabı. (zool.) mürekkepbaIığında olduğu gibi ince ve uzun dokunma veya kavrama uzvu; (bot.) bazı yapraklarda bulunan ince kıl gibi hassas lif, dokunaç. tentac'ular kavrama uzvu gibi; dokunaçla ilgili. (çoğ.) kavrayıcı kıl gibi uzuvları olan hayvancıklar sınıfı. deneme kabilinden, tecrübe olarak yapılan; tecrübe, deneme. tentatively muvakkaten, tecrübe kabilinden. kumaşı gerip kurutmaya mahsus kancalı çerçeve; kancalı serçeveye germek. (İng.) fabrikada makinalara bakan kimse. kumaşı çerçeveye germeye mahsus kancalardan biri. on ten terhooks endişe içinde, sabırsızlıkla bekleyen. onuncu; onda bir; onda bir (kıs.)ım; onuncu gelen şey; ondalık; (müz.) on notalık mesafe. tenth'ly onuncu olarak. süreksiz ünsüzlerden biri (k, p, t) ince, narin; ince uzun; seyrek, hafif; yerleşmemiş, yüzeyde kalan. tenu'ity incelik; seyreklik. tenuously seyrek seyrek, hafifçe. tenuousness seyreklik, hafiflik. işinde kalabilme hakkı; memuriyet veya kullanım süresi; imtiyaz, ayrıcalık. (müz.) sürdürerek (söylenen), (kıs.) ten. eski Meksikalılara özgü ve kesik piramit şeklinde tapınak. Amerika kızılderililerine mahsus konik çadır. ılık yapmak; ılıklaşmak, ıIımak. (jeol.) bir çeşit gri volkanik kaya. ılık, sıcakça. tepid'ity, tepidness (ı.) ılıklık. tepidly ılık olarak. eski Roma hamamlarında orta derecede ısıtılmış soğukluk yeri. Meksika'da içilen bir kaktüs likörü. (çoğ.) eski Musevilerde falcılıkta kullanılan ev mabutları. (önek) ucube, acayip ve tabiat üstü şey. (tıb.), (biyol.) teşekküldeki biçimsizlik ve anormallikleri inceleyen biyoloji ve tıp dalı. teratologist bu ilmin uzmanı. erkek alaca doğan. üç yüzyıla ait; üç yüzüncü yıldönümü. (müz.), (şiir) üç mısralı kıta. sakız ağacı, yabani fıstık ağacı, (bot.) Pistacia terebinthus. terebin'thic, terebin'thine sakız ağacına ait veya bu familyadan olan; terementi yağına ait. gemi kerestesini delen kurt, gemi kurdu. (zool.) eklembacaklı hayvanların sırt veya arka kısmıyle ilgili veya oraya ait. (bot.) üç çift yaprakçıkla çatallaşan yaprak. kaçamaklı söz söylemek; din veya parti değiştirmek. tergiversa'tion değişkenlik, döneklik. (zool.) eklembacaklıların sırt veya arka kısmı. isim vermek, adlandırmak, demek. bilim ve sanat kavramlarından birini anlatan kelime, terim; söz; (çoğ.), (huk.) mukavele şartları; şart; (çoğ.) iki şahıs veya iki şey arasındaki ilişkiler; (mat.) eksi veya artı işaretleri ile birleşmiş bir ifadenin (kıs.)ım larından biri; bir kesrin pay veya paydası, terim; (geom.) had, terim; bir önermede konu ile yüklemden her biri, terim; müddet, süre, vade; mahkemenin açık olduğu süre; öğretim yılının ayrıldığı sömestr; iki dönemden her biri; dönem; (tıb.) doğum zamanı. term insurance belirli bir süre sonunda biten hayat (sig.)ortası. term of office hizmet veya memuriyet süresi. term of three years üç yıllık süre. term paper öğretim yılının bir dönemi süresinde yazılması gereken tez. terms of the letter mektubun içindekiler. according to the terms of the treaty anlaşma şartları gereğince. at term belli bir zaman sonunda. be on speaking terms with konuşma durumunda olmak. bring to terms kabul ettirmek, razı etmek. come to term çocuğu doğum zamanına kadar taşımak. come to terms uzlaşmak, anlaşmak, anlaşmaya varmak. during term time ders devresinde, sömestrde. in plain terms açıkça, basit sözlerle. in terms of tabirince, ilgili olarak, dayanarak. make terms uyuşmak, uzlaşmak. on easy terms kolay bir şekilde; taksitle; uygun şartlarla. set a term to müddet tayin etmek. term' less süresiz, sınırsız. sınırlanabilir, vadesi tayin edilir. terminabil'ity, terminableness vadeye tabi olma. uçta veya sonda olan veya bunlara ait; (bot.) dal veya sapın ucunda bulunan; demiryolunun başına ait; belirli zamanlarda meydana gelen; ölümle sonuçlanan; uç, nihayet, bağlantı; terminal; (elek.) kutup, terminal; demiryolu başı ile ona bağlı makas ile istasyon ve depolar; (mim.) tırabzan başında bulunan süs; kompütöre bağlı yazı makinası ve benzeri. terminal illness öIümle sonuçlanan hastalık. terminal leave terhisten evvel verilen son izin. terminally ölümcül derecede. bitirmek, son vermek; sınırlamak, hudut koymak; bitmek, sona gelmek; sınırlanmış, mahdut; sona eren. tahdit, sınır; nihayet, son, bitirme, bitim; sonuç, netice; (gram.) (sonek), çekim eki. terminational sona ait; bitiren; (gram.) soneki olan. bitiren, son veren; kesin, nihai. terminatively son vererek. sınırlayan veya tahdit eden şey; bitiren şey; (astr.) ay veya gezegenin aydınlık ve karanlık kısımlarını ayıran sınır. (fels.) soyut kavramların gerçek bir varlığı olmadığını ileri süren öğreti. teknik terimler; terminoloji. (çoğ.) ni) hudut, sınır, son, nihayet; gaye, maksat; demiryolu başı; demiryolu başının bulunduğu istasyon veya şehir; son durak; sınır işareti; (bh) eski Romalıların sınırlarla ilgili tanrısı. terminus ad quem (Lat.) bitim noktası; (huk.) bitim günü. terminus a quo (Lat.) başlangıç noktası; (huk.) başlangıç günü. beyaz karınca, kanatlı karınca, divik. (huk.) bir mülkü belirli bir süre şartıyle kullanan kimse. yaygaracı ve şirret (kadın), cadaloz (kadın) termagancy şirretlik. üç rakamdan meydana gelen takım; üç numaranın birleşmesi neticesinde kazanılan piyango ikramiyesi. deniz kırlangıcı, balıkçın, (zool.) Sterna hirundo. üçIü, üçten meydana gelen; üçer üçer giden; (kim.) üç unsur veya atomdan oluşmuş; (mat.) tabanı üç olan (rakam sistemi); üç madenden oluşmuş (alaşım); bir arada alınan üç şey, üçIü grup. üçten meydana gelen; üçer üçer düzenlenmiş; (bot.) yaprakları üç kısımdan meydana gelen; yaprakları üçer üçer olan. kalay ve kurşun alaşımı ile kaplamak. terne'plate kalay ve kurşun alaşımı ile kaplı demir veya çelik levha. (mit.) dans perisi. terpsichore'an dansla ilgili. (Lat.) toprak; yerküre, arz küresi. satıhtan yüksek yer, set; bayır üstünde sıra evler veya sokak; İspanyol veya (ark.) evlerine özgü düz ve yassı dam, teras, taraça; set yapmak, bir bayır boyunca sıra sıra setler yapmak. roof terrace evin çatısı üstündeki taraça. fırında pişirilmiş tuğla veya çömlek; tuğla rengi. kara, yeryüzünün kara (kıs.)mı, toprak. savaş alanı veya savunmaya uygun yer; arazi, yer, arsa; özel bir maksada hizmet eden arazi. bilinmeyen yer, iç tarafları henüz keşfedilmemiş kıta. Kuzey Amerika'ya mahsus yenilebilen bir çeşit su kaplumbağası. su ve karadan ibaret. kara hayvanlarını hayvanat bahçesinde yetiştirmek için onların doğal hayat şartlarına göre hazırlanmış suni yer. çimento mozaiki. (eski) dünyevi; (eski) yer, arz. istihkâmda topIarın konulduğu üst zemin; yerden yüksek düz ze(min.) dünya veya karayla ilgili veya onlara ait; karadan meydana gelen; arza ait, dünyevi; karada yaşayan; karasal; dünyada var olan şey. terrestrial telescope görüntüyü düz gösteren teleskop. terrestrially dünyevi şekilde; karasal olarak. at koşumunda dizginlerin geçirildiği halkaların biri; köpek tasmasındaki halka. korkunç, korkulacak, dehşetli; (k. dili) aşırı, çok, pek. terribly müthiş bir şekilde; aşırı derecede, çok. (zool.), (bot.) yerde veya yer içinde yaşayan. teriyer. (huk.) belirli bir semtte fert veya şirketlerin emlâk sicili. korkunç, dehşetli, dehşet verici; (k. dili) fevkalade, çok güzel. terrifically dehşetli surette; çok. çok korkutmak, dehşete düşürmek. yerde doğmuş, topraktan çıkmış veya meydana gelmiş; (jeol.) karadan gelen toprak ile denizin dibinde oluşan veya buna ait. reçel ile dolu olarak satılan toprak kavanoz; bir çeşit sebzeli yahni. karaya veya araziye ait; belirli bir bölgeye ait; Birleşik Amerika'da devlet teşkilatına girmemiş bölgelere ait; bölgesel savunma için hazırlanmış askeri kuvvetlerle ilgili. territorial acquisitions ilhak olunmuş topraklar. territorial army ana vatan ordusu. territorial jurisdiction devletin kendi ülkesi ve ahalisi üzerindeki hakları. territorial waters kara suları. toprak, arazi, memleket; bir devlete ait üIke; başka devletin hükmü altında bulunan memleket; (bh) eskiden Birleşik Amerika'da henüz devlet teşkilâtına girmemiş ancak merkezi hükümet tarafından atanan bir vali idaresindeki bölge. dehşet; korkunç şey; dehşet saçan şey veya kimse; (k. dili) haşarı çocuk. terrorstruck, terrorstricken dehşete düşmüş. the Reign of Terror Fransız ihtilâlinde en kanlı devre. tedhişçi, herkese dehşet salan kimse; Fransız ihtila1i sırasında tedhiş mahkemesi taraftarı; çarlık Rusya'sında tedhişçi. terrorism tedhişçilik, yıldırma siyaseti. terrorize tedhiş etmek, yıldırmak. havlu dokusunda kesilmemiş düğüm; düğümleri kesilmemiş havlı kumaş. terry cloth havlu kumaş. kısa ve özlü (söz), veciz. terse'ly kısa ve öz olarak. terse'ness kısa oluş. (tıb.) günaşırı olan; (tıb.) günaşırı tutan nöbet. tertian ague, tertian fever günaşırı tutan sıtma nöbeti. üçüncü, üçüncü dereceye ait; (bh), (jeol.) üçüncü zamana ait; (bh), (jeol.) memeli hayvanların meydana geldiği devre, arzın üçüncü zamanı; (kil.) manastır sisteminde layik işlerle meşgul üçüncü sınıfa mensup kimse; (zool.) kuş kanadının üçüncü sırasındaki uçuş tüylerinden biri. (Lat.) ikisi ortası. terzarima. mozaik taş veya parçalarla donatmak, farklı renkten parçalar tanzim etmek. teesella'tion mozaik işi. (çoğ.) serae) mozaikçilikte kullanılan dört köşe küçük mermer veya cam; eski Romalıların kullandıkları oyun zarı. (mat.) dört boyutlu küp. (zool.) deniz kestanesi gibi hayvanların sert kabuğu. imtihan, tecrübe, muayene; ölçü, ayar; (fiz.), (kim.) deney, tecrübe; maden arıtmada kullanılan pota; (kim.) çözümleme, tahlil; tahlil için kullanılan ecza; tasfiye etmek; mihenge vurmak; imtihan etmek, tecrübe veya muayene etmek; denemek; prova etmek; çözümlemek, tahlil etmek. test case deney olarak yapılan dava. test paper kimyasal maddelerin tesiriyle rengi değişen kağıt, turnusol kâğıdı; deney kâğıdı, reaktif kâğıt; okul imtihan kağıdı. test pilot deney pilotu. test tube kimyasal deneylerde kullanılan bir ucu kapalı cam tüp, deney borusu. a test for iron bir maddede demir aramak için yapılan tahlil. intelligence test zeka testi. put to the test imtihan veya tecrübe etmek. test'able imtihan edilebilir, tecrübeye gelir; (huk.) vasiyet edilebilen. (kıs.) Testament. istiridye veya midye gibi kabuğu olan; (biyol.) kırmızımsı kahverengi. testaceans (çoğ.) kabuklular. (huk.) vasiyetname bırakmış olma. (huk.) vasiyetname; (KM) ahit. New Testament Yeni Ahit. Old Testament Eski Ahit. testamen'tary vasiyet kabilinden; vasiyetnamede bulunan. öIdüğü zaman vasiyetnamesi bulunmuş. testa'tor vasiyetname sahibi, kalıt bırakan kimse. testa'trix vasiyetname yapan kadın. yatak veya türbe tentesi. (anat.) erbezi, testis, husye, haya, taşak. testis şeklindeki, yumurta şeklindeki. şahadet etmek; delil olmak, ispat etmek, kanıtlamak; açığa vurmak. şahadetname, belge; tavsiye mektubu, bonservis; takdirname; onaylama; belgeleyen; takdirlerini bildiren. testimonial dinner veda yemeği. şahadet, şahitlik; kanıt; (leh.) veya aleyhte tanıtlama. (çoğ.) testes) (anat.) erbezi, testis, husye, taşak, haya. on altıncı yüzyılda kullanılan bir Fransız gümüş parası; aynı yüzyılın İngiliz şilini. (biyokim.) testosteron, erkeklik hormonlarından biri. (çoğ.) dines) RomaIıların kuşatma harekâtında kullandığı dam gibi siper; askerlerin yanaşık nizamda hücum ederken başları üzerinde tuttukları kalkanlardan meydana gelen siper. ters, hırçın, sinirli, alıngan, huysuz. testily hırçınlıkla. testiness terslik, hırçınlık. (tıb.) tetanosa ait, tetanos kabilinden, tetanos meydana getiren. (tıb.) tetanos, kazıklıhumma. tetaniza'tion tetanosdan meydana gelen kas kasılması. tetanize (biyol.) az aralıklarla kasılmaya sebep olmak. (tıb.) aralıklı kas kasılması. fazla alıngan, hırçın. baş başa, iki kişi arasında; gizli, özel; iki kişi arasında özel görüşme. (çoğ.) tetesde pont) (Fr.), (ask.) köprübaşı. hayvanı bağlama ipi; bağlayıcı şey; sınır; iple belirli bir yere bağlamak. be at the end of one' tether kuvvet veya sabrının son haddinde olmak. bir direğin ucuna uzun bir iple bağlı top ile oynanan oyun. (önek) dört; dört kat. (müz.) dört notadan ibaret yarım oktavlık akort. dörtlü; dört şeyden ibaret koleksiyon; (kim.) dört değerli atom veya kök. (geom.) dörtgen, dörtkenar. tetragonal dört açılı. dört harfli kelime. (geom.) dört tane üçgen yüzü olan cisim. tetrahedral dört satıhlı, dört yüzlü. dram dörtlüsü. dört kısımlı. birer hecesi vurgulu olan dört hece grubundan meydana gelen mısra. (bot.) dört taçyapraklı. (şiir) birer hecesi vurgulu olan dört hece grubu. bir eyaletin dörtte birini yöneten vali; bağımlı yönetici. tetrarchate, chy böyle valilik veya krallık. dört mısralı kıta veya şiir. (mim.) önü dört direkli bina; dört direkli. dört heceli kelime. mayasıl ve uçuk gibi kabarcıklı bir cilt hastalığı. eski Germen kabilelerinden birinin ferdi; Alman veya İskandinavyalı veya Felemenkli kimse. Teuton'ic bu milletlere veya dillerine ait. Teutonism Germen ırkının üstünlügüne inanma; Germen kültürü. Teutonize Germenleşmek, Germenleştirmek. (A.B.D.) nehir gemisinin kaptan köşkü. metin, parça; bahis konusu, konu; asıl kitap veya yazı. text hand büyücek ve düzgün el yazısı. text writer ders kitabı yazarı. corrupt text değişirilmiş metin. stick to one' text metne bağlı kalmak. ders kitabı. dokuma, tekstil; dokuma işlerine ait; dokuma kumaş, mensucat; dokunacak iplik veya madde. metne ait; kelimesi kelimesine. textually metinle ilgili olarak. dokum, dokunuş; kumaş; teşekkül, bünye, yapı. textural bir maddenin dokumuna ait. belirli bir yapısı veya bünyesi olan. (Lat.) metin; (anat.) doku, nesiç. textus receptus eski bir kitabın geçerli sayılan metni. insanlar arasındaki ilişkiyi düzeltmeye uğraşan eğitici grup. (sonek) inci (sıra sayılarını teşkil eden ek: tenth, twentieth) (kıs.) Thursday. (sonek) Iık, lik (sıfattan isim yapan takı: warmth) Tayland halkı; Tay dili. Tayland. (çoğ.) mi) (anat.) göz sinirinin beyindeki başı, talamus; (bot.) talam, çiçek tablası. denizel; okyanusa ait. (tic.) mark thalidomide talyum. (bot.) tallıbitki. (çoğ.) li, luses) (bot.) tal. Thames nehri. (bağlaç) dan, e göre (karşılaştırmada kullanılır); hariç, başka. easier said than done söylemesi yapmaktan daha kolay. He could hardly have behaved otherwise than he did. Başka türlü davranamazdı. more than one birden çok. no other than you senden başka hiç kimse. We had no sooner left the house than the phone began ringing. Evden çıkar çıkmaz telefon çalmaya başladı. (İng.) (tar.) baron veya asılzadenin bölgesi, baronluk. onek öIüm. thanatophobia öIüm fobisi. öIüm üzerine düşünceler. (İng.) (tar.) krala refakat veya hizmet eden asılzade; İskoçya'da baron unvanı ile kral hizmetine giren kabile reisi. teşekkür etmek; mesul tutmak. Thank goodness, Thank God Allaha şükür. Çok şükür. Hamdolsun. Thank you. Teşekkür ederim. He has only his forgetfulness to thank for the loss. Kaybının sebebi kendi unutkanlığı. I'll thank you to mind your own business. Kendi işinle ilgilen. müteşekkir, minnettar, memnun. thankfully minnetle, şükranla. thankfulness minnet, şükran. şükran bilmez, iyilikten anlamaz, nankör; şükrana değmez; kıymeti bilinmemiş; boşuna, neticesiz, faydasız. thanklessly minnettarlık göstermeyerek, nankörce. thanklessness nankörlük. (çoğ.) teşekkür, teşekkürler. thanks to sayesinde. heartfelt thanks içten teşekkürler. That' no thanks to me. Bir şey yapmadım. teşekkür, minnet; şükran duası, şükür; alenen Allaha şükretme; (bh) Amerika'da şükran günü, hindi bayramı. teşekküre lâyık. yol üzerinde tümsek. Taşoz adası. (bağlaç) ki, diye. in that mademki. O that... Keşke... (zam.), (çoğ.) those) o, şu; o, adı geçen, mezkür; öyle, o kadar that is, that is to say yani. That' that. İşte o kadar. Başka söz istemez. that way ondan dolayı; o durum: Mary and John are that way about each other. Mary ile John birbirlerine abayı yakmışlar. all that o kadar. at that artık, bu durumda. for all that buna rağmen. so that ki, diye. dam örtüsü olarak kullanılan saz veya saman; yaprakları dam örtüsü olarak kullanılan birkaç çeşit hurma ağacı; saz veya yapraklarla dam kaplamak. thatching damı sazla kaplama; bu iş için kullanılan malzeme. mucize yaratan kimse; sihirbaz, büyücü. thaumatur' gic(al) mucize yaratan; büyüye ait. thaumatur'gics mucizeli işler; el çabukluğu, hokkabazlık. thaumaturgy mucize kabilinden işler; sihirbazlık. erimek, buzları çözülmek: erime derecesine gelmek (hava); Isınmak, samimileşmek; eritmek; erime, çözülme; havanın buzları eritecek derecede ısınması; samimileşme; ısınma. (eski ye) bir, o (tarif edatı, harfi tarif, belirtme sıfatı); ne kadar, o kadar (mukayese sıfatlarından evvel) The more I see him the better I like him. Onu her gördüğümde daha çok seviyorum. hem Allaha hem insana ait, hem ilahi hem insani. Allahın veya bir ilahın saltanatı; ilâhlar grubu. (İng.) tre tiyatro; tiyatro binası; amfiteatr, amfi; olay yeri, alan, meydan, sahne. tiyatro meraklısı. ortası arena şeklindeki tribünlü tiyatro. tiyatroya ait, temsili, gösteriş kabilinden, yapmacık, sahte; (çoğ.) amatörler tarafından oynanılan piyesler. theatrical makeup sahne makyajı. theatricalism gösteriş için fazla heyecanlı davranma. theatrically sahnede imiş gibi. piyesi sahneye koyma; dramatik etki yapma sanatı; sahte heyecan gösterisi. (çoğ.) cae) (biyol.), (bot.) kılıf, mahfaza. (çoğ.) thes dansants) (Fr.) danslı çay. (zam.), (eski) (thou zamirinin hali) seni, sana; sen. hırsızlık, çalma. petty theft adi hırsızlık. tein, kafein. (zam.) onların. (zam.) onlarınki. of theirs onların, onlara ait. Allaha veya ilahlara itikat; Allaha inanma; tektanrıcılık. theist Allaha inanan, tektanrıcı (kimse) theis'(tic.)(al) Allaha iman kabilinden. (tıb.) çay iptilasından hasıl olan hastalık. (zam.) onları, onlara. bir konuya ait; (dilb.) köke ait; (müz.) esas makama ait. mevzu, konu, madde, tem, tema; öğrenciye verilen yazı ödevi; (dilb.) kök, gövde; (müz.) tema; (tar.) Bizans imparatorluğunda idari bölge. theme song bir dans orkestrasının kendisini belirtmek için kullandığı müzik parçası. (zam.) kendileri, kendilerini, kendilerine, kendilerinde. o zaman, o vakit; ondan sonra, derken; başka zaman, sonra; ayrıca; şu halde, öyle ise; netice olarak; bunun için; o zaman vaki olan; o zaman. then and there hemen, derhal. And if the bed should catch fire, what then? Yatak ateş alsa, ne olur sonra? and then some küsur. by then o zamana kadar. now and then bazen, ara sıra, arada bir. since then o zamandan beri. the then president o zamanın başkanı. (anat.) avuç, aya; ayanın başparmak hizasındaki kabartısı, tenar. oradan, o yerden; o vakitten; o sebepten. thenceforth', thencefor' ward o vakitten beri. (önek) Allah, ilah. Allahı her şeyin merkezi olarak tanıyan. teokrasi, dincierki; Allah namına papazlar idaresi; böyle idare olunan memleket. the'ocrat böyle bir idarenin reisi; Allahın verdiği şeriata göre işleri idare eden kimse. theocrat'ic(al) teokratik. en yüksek iyiliğin meydana gelebilmesi için fenalığın gerekli olduğunu iddia ederek Allahın tedbirlerini haklı çıkaran felsefe. teodolit, yatay ve düzey açılan öIçmeye mahsus yer ölçümü aleti. ilahların soylarını yazan kitap. (kıs.) theological, theology. ilahiyat alimi, ilahiyatçı. ilahiyata ait. theologically ilahiyat bakımından, tanrıbilimle ilgili olarak. ilahiyat, tanrıbilim, teoloji. theologist ilahiyat alimi, ilahiyatçı. theologize, (İng.) gise tanrıbilime uydurmak, tanrıbilimsel kuramlar meydana getirmek. ilahlar arasında veya ilahlara karşı savaş. vecit hali, kendinden geçme, dalınç, mistik coşkunluk. theopathet'ic, theopath'ic vecit halinde olan. Allahın veya bir ilâhın tecellisi veya görünmesi. (müz.) eskiden kullanılan ve uda benzer çifte saplı çalgı. teorem, dava. theoremat'ic teorem kabilinden. nazariyeye ait, nazari, kuramsal. theoretically kuramsal olarak. theoretics bir ilmin nazari (kıs.)mı, nazariyat. nazariyeci, kuramcı. teori kurmak, nazariye yürütmek. theoriza'tion teori yapma. theorizer nazariye yürüten kimse. nazariye, teori, kuram. teosofi, bireyle Allah veya melekler arasında doğrudan bağlantı kurmayı amaçlayan dini sistem; Budist ve Brahman sistemine benzer yeni bir din ve felsefe sistemi. theosophist bu felsefe taraftarı. theosoph'ical bu felsefeye dayanan. tedavi edici, şifa verici. therapeutics terapi ilmi. tedavi, terapi. (ünlem) orada; oraya; o noktada, o derecede; o hususta; o yer; (ünlem) İşte ! Alsana ! Gördün mü? (Bu kelime be fiilinden önce gelince varlık belirtir ve özne fiilden sonra gelir: There is still time. Vakit var daha. There is a burglar down tairs. Aşağıda hırsız var.There is no reason. Sebep yok. Is there anybody at home? Evde kimse var mı?) There, there, don't cry. Haydi, haydi, ağlama. There you are ! Demedim mi ! Buyurun ! all there (k. dili) uyanık, çevik. Are you there? Orada mısınız ? have been there haberdar. in there mücadele halinde. not all there (k. dili) kaçık. So there ! işte o kadar ! You have me there. işte bunu bilmem. You there, pay attention. Hey, önüne (bak.), dikkat et. o civarda, oralarda, o sularda. there or thereabouts orada veya o civarda. sonra; ondan sonra. orada; o sebepten; o zaman. onunla, o münasebetle, o suretle, ona uyarak. onun için, ona. (bağlaç) bu yüzden, bundan dolayı, onun için. ondan, oradan. o zaman içinde, orada, onda, o hususta. takip eden (kıs.)ımda. onun içine. ondan; bu sebepten, bundan dolayı. onun üzerine. ona, o yere, o şeye; ilâveten. o vakte kadar, o zamandan evvel. onun altına, onun altında. onun üzerine, onun üzerinde; hemen, derhal. onunla; aynı zamanda. bununla beraber, aynı zamanda. (eski), (tıb.) panzehir, tiryak, hayvan ısırmasına karşı ilâç; macun, şeker pekmezi. theri'acal panzehir kabilinden. (kıs.)men hayvan ve (kıs.)men insan şeklinde olan; böyle ilâhları olan dinlere ait. therian'thro pism insan ve hayvan karışımı şekillerle belirme. (bir ısı birimi) 100.000 BTU; kalori. (çoğ.) ıIıcalar, kaplıcalar. sıcağa ait; termal, kapIıca kabilinden; yükselen sıcak hava kitlesi. thermal radiation ısı ışınları. thermal spring kaplıca, ılıca. ilk Fransız Cumhuriyet takvimine göre on birinci ay (19 temmuz - 17 ağustos) ısı ışınları saçan bir cismin yaydığı iyon, termiyon. thermion'ic bu iyonlara ait, termiyonik. thermionic current bu iyonların yayılmasından hasıl olan elektrik akımı, termiyon akımı. kaynakçılıkta kullanılan alüminyum ile demir oksit karışımı, termit. (önek) ısı termokimya. (ısıyla işleyen) sıcaklık pili. (çoğ.) termodinamik. termoelektrik, ısı elektriği. termometre, sıcak ölçer. termometreye ait. thermometrically termometre ile, termometreye göre. termonükleer. termopil. ısı ile yumuşayan (madde) termos. ısı değişikliklerini gösteren alet. ısı ile sertleşen. ısıküre. termostat. sıcaklığı bir düzeyde tutma ilmi. (tıb.) ısıyla tedavi. hayvana benzer. yüksek sesli ve küfürlü. (çoğ.) -ri) kavramlar dizini; hazine, ambar. (zam.) (tek.) this) bunlar. (çoğ.) theses) sav, dava, kaziye, iddia, önerme; tez, inceleme, araştırma; (man.) tez, sav; (müz.), (şiir) mısraın vurgulu (kıs.)mı. drama ait, tiyatroya ait; aktör, aktris, oyuncu. Selanik. Tesalya. Yunan alfabesinin sekizinci harfi; (mat.) degeri bilinmeyen bir açı işareti. mucize; sihir, büyü; büyücülük. theur'gic büyücülük kabilinden. adale, kas; (çoğ.) adali kuvvet, kuvvet (zam.) onlar .They say it' going to rain Yağacak diyorlar. kalın; kalınlığındaki; sık, çok; koyu; kesif; ahmak, kalın kafalı; dil tutulur gibi telaffuz olunan, anlaşılmaz; boğuk, (kıs.)ık; (k. dili) sıkı, samimi; ing., (k. dili) aşırı; kalınlık; bir şeyin en yoğun yeri veya zamanı; kalınca; sık; koyu bir halde. thick as thieves aralarından su sızmaz. Blows came thick and fast Yumruklar birbiri ardı sıra indi. He felt it was a bit thick to be fired Haksız yere kovulduğunu düşündü. in the thick of the fight mücadelenin en şiddetli yerinde. lay it on thick (k. dili) abartmak, mübalâğa etmek; dalkavukluk etmek. through thick and thin her güçlüğe katlanarak, yılmadan. thick'ish kalınca, koyuca . thick'ly kalın olarak. thick'ness kalınlık; sıklık. kalınlaştırmak, koyulaştırmak; bulandırmak; sıklaştırmak; şiddet lendirmek; kalınlaşmak, koyulaşmak; bu lanıklaşmak; sıklaşmak; çoğalmak; yoğunlaşmak; yoğunlaştırmak. thickening kalınlaştırma, kalınlaşma; koyulaştuma, koyulaşma; koyulaştırıcı şey; kalınlaşmış yer veya kısım. sık çalılık veya ağaçlık. kalın kafalı. tıknaz; sık dikilmiş (bitkiler) vurdumduymaz, duygusuz, yüzü pek. (çoğ.) thieves) hırsız. hırsızlık etmek, çalmak. thiev'ery hırsızlık. hırsızlığa alışmış; hırsız gibi, hırsızlık kabilinden. thievishly hırsızca. thievishness hırsızlık alışkanlığı. uyluk, but. thigh'bone uyluk kemiği, kalça kemiği. araba oku. yüksük, dikiş yüksüğü; (mak.) yüksük şeklinde boru parçası; (den.) radansa. thimbleful yüksük kadar (miktar), az şey. bir çeşit ağaç çileği, (bot.) Rubus odoratus. bir nohut ve üç yüksükle yapılan üçkâğıtçılık. (-ned, -ning) inceltmek, incelmek; seyrekleştirmek, seyrelmek; zayıflatmak, zayıflamak. (-ner, -nest) ince; seyrek; hafif, sulu; soluk, cansız; zayıf; cılız, çelimsiz, kuvvetsiz; eksik, yetersiz. disappear into thin air yok olmak; toz olmak. out of thin air hiç yoktan, havadan. My patience has worn thin. Sabrım tükendi. His anger was thinly disguised Kızgınlığını açığa vuruyordu. thin'ly seyrekçe, zayıf olarak. thin'ness incelik; zayıflık. (zam.), (eski) senin, seninki. şey, nesne; mevcudiyet; cansız şey veya madde; mahluk; (çoğ.) pılı pırtı, eşya; (çoğ.) giyecekler. do one' thing (argo) kendi istediğini yapmak. first thing hemen, derhal. make a good thing of (k. dili) istifade etmek, kar etmek. see things hulyalan olmak. sure thing güvenilecek şey; tabii. the thing moda, önemli şey veya fikir. He knows a thing or two Bir iki şey biliyor. Well, of all things! Hoppalaa! They call their government, of all things, a democracy! Devlet idarelerine her şeye rağmen demokrasi diyorlar ! (k. dili) şey, zımbırtı, zırıltı. (thought, (leh.) thunk) düşünmek, tefekkür etmek, mütalaa etmek; düşünüp taşınmak, ölçünmek, teemmül etmek; zannetmek, sanmak; kurmak, niyet etmek, tasarlamak; tasavvur etmek, farz etmek; hatırlamak, hatıra getirmek; addetmek; bir fikirde olmak. think aloud düşündüğünü söylemek. think better of fikrini değiştirmek, vaz geçmek; daha iyi saymak, hakkındaki kanaati düzelmek. think fit (proper, right) uygun görmek. think much of çok sevmek. think nothing of önem vermemek; kolay görmek. think of hatırlamak; düşünmek, hayal etmek; saymak. think out düşünüp çıkarmak, düşünüp netice çıkarmak. think over bir şey üzerinde düşünmek. think the world of çok değer vermek; çok sevmek. think through düşünüp netice çıkarmak. think twice iyi düşünmek. think up düşünüp bulmak. To think that man should go to the moon! insanoğlunun aya gideceği kimin aklına gelirdi? Well, think of that! Hayret! Kimin aklına gelirdi? What am I thinking of? Ne kafa! Ne aptallık! While I'm thinking of it Aklımdayken. think'able düşünülebilir, akla gelebilen. think'ing düşünen; düşünme; fikir. düşünen kimse, mütefekkir. beyin takımı, uzman danışmanlar grubu. inceltici şey veya kimse; tiner hassas, yufka yürekli, duygulu, ince hisli. (önek), (kim.) kükürtlü. üçüncü; üçte bir; (müz.) üçlü; (çoğ.), (huk.) dul kadına kocasından kalan üçte bir miras, (mak.) üçüncü vites; üçüncü olarak. third class üçüncü sınıf; üçüncü mevki; adi, aşağılık. third class mail (A.B.D.) postada açık gönderilen matbua. third degree (k. dili) karakolda sorgu sırasında yapılan işkence. third party (huk.) üçüncü şahıs. third person (gram.) üçüncü şahıs. third'ly üçüncü olarak. üçüncü sınıf adi.Third World süper devletlerle siyasal ilişkisi gelişmemiş ülkeler, üçüncü Dünya. susuzluk; iştiyak, teşnelik; susamak, susuz olmak, susuzluk çekmek; hasret çekmek, özlemek. susuz, susamış, teşne; kurak; çok istekli. thirstily kana kana, iştiyakla. thirstiness susuzluk. on üç; on üç sayısı. thirteenth on üçüncü; on üçte bir. otuz; otuz rakamı, XXX. thirtieth otuzuncu; otuzda bir. (zam.) (çoğ.) these), bu, şu; bu kadar, böyle. this and that ıvır zıvır; abur cubur. this'away (leh.) böyle, şöyle. It was like this. Böyleydi şöyle oldu. It was Susan this and Susan that Suzan aşağı, Suzan yukarı. devedikeni, (bot.) Cirsium; kenger, (bot.) Cynara cardunculus. blessed thistle kolgan, peygamber dikeni, (bot.) Carduus benedictus. globe thistle kirpidikeni. milk thistle boğa dikeni, (bot.) Silybum marianum. sow thistle eşek marulu, (bot.) Sonchus oleraceus. Spanish thistle kolgan, (bot.) Carduus acarna. spotted golden thistle, yellow thistle sarı diken, (bot.) Scolymus maculatus. thistledown diken pamuğu. thistly dikenli. oraya; o yöne. thitherto o zamana kadar. thither ward oraya doğru, o yönde. (bak.) though. kürek ıskarmozu. Thomas Aquinas ve taraftarlarının dogmatik felsefesi. Thomist bu felsefeye ait. sırım, ince kösele şerit; sırımla bağlamak; sırım takmak. (eski) iskandinavyalıların yıldırım ve savaş tanrısı. I., (anat.) göğüs, toraks; (zool.) toraks. thoracic göüste olan, göğüse ait. içtoryum içdiken; üzüntü cefa; dikeni çok bitki; (eski) İngilizce'de th sesini gösteren harfin adıö thorn apple alıç (bot.) Crataegus azarolus; tatula, (bot.) Daturastra monium. thorn in the flesh baş belâsı. thorn'y dikenli; belâlı, cefalı sıkıntılı. vatoz, kedibalığı, (zool.) Raia clavata. tam, mükemmel; çok dikkatli; baştan başa. thoroughly tamamen, adamakıllı. thoroughness kusursuzluk; dikkatlilik. saf kan; soylu; tam; saf kan hayvan; (b. h.) bir cins at; (k. dili) kültürlü kimse . cadde, yol, geçit. No thoroughfare Yol yok. tam, daniska; çok dikkatli. her çeşit yuruyüşe alışkın (at); her şeye gelir, tam, mükemmel. (bak.) that. (zam.), (eski) (-in hali thy, thine: - hali thee: (çoğ.) ye, your, yours, you) sen. (bağlaç), her ne kadar ise de, velev, gerçi; yine olsa da; bununla beraber, olduğu halde. as though sanki, güya, -miş gibi. düşünce, fikir, tasavvur, mütalaa; düşünme düşünüp taşınma; endişe; görüş, kanaat; düşünme kuvveti; ümit; (nad.) bir parça. a happy thought mutluluk veren düşünce. on second thought daha iyi düşününce .take thought düşünmek, tartmak. düşünceli; dikkatli; başkasını düşünür, saygılı, nazik. thought fully düşünceye dalarak; nazikçe, incelikle. thoughtfulness düşüncelilik; nezaket. düşüncesiz, saygısız, dikkatsiz, pervasız; ahmak, avanak. thoughtiessly düşüncesizce. thoughtlessness düşüncesizlik. düşünüp taşınılmış, tasarlanmış. bin; bin rakamı; çok büyük sayı. thousandfold bin kat, bin misli. thousandth bininci; binde bir. Trakya. Thracian Trak; Trakyalı; Trakya'ya özgü. esir, köle; kölelik, esaret. thrall'dom esaret, kölelik. dövmek, dayak atmak; kamçılamak, kırbaçlamak; harman dövmek; (den.) fırtınalı rüzgârda denize karşı seyretmek. thrash out tartışarak halletmek. thrash over tekrar tekrar tartışmak. harman döven kimse; harman dövme makinası. ardıçkuşuna benzeyen ve Amerika'ya özgü bir tur ötücü kuş. dayak; mağlubiyet. thrashingfloor harman yeri. thrashing machine harman dövme makinası . övüngen, büyüklük taslayan. iplik, tire; tel, lif; ince çizgi; yiv; sıra, silsile; düşünüş tarzı; iplik geçirmek; ipliğe dizmek; yol bulup geçmek; (mak.) vidaya yiv açmak, diş kesmek; kaşıktan iplik gibi akmak (kaynamış şurup) thread of life hayat bağı. His life hangs by a thread. Hayatı pamuk ipliğine bağlı. the thread of the argument fikir silsilesi. thread'y iplik gibi; tel tel. havı dökülmüş, yıpranmış, pek eski; adi. berberbalığı, (zool.) Serranus anthias. bağırsak solucanı, askarit. tehdit, korkutma, gözdağı; tehlike. tehdit etmek, gözdağı vermek, korkutmak, korku vermek; kötü bir şeye alâmet olmak; yıldırmak. It is threatening snow. Kar yağacağa benziyor. threateningly tehdit ederek. üç; üç rakamı. threecolor process üç renkli resim basma usulü. threepoint landing (hav.) başarılı bir iniş; başarılı sonuç. threering circus üç sahneli sirk; şaşırtıcı durum. three R' okuma, yazma ve matematik dersleri. rule of three basit orantı. üç boyutlu üç boyutlu. üç köşeli. (den.) üç güvertesinde topu olan zırhlı gemi; üç katlı bina; üç katlı sandviç. (İng.) üç peni. (elek.) trifaz. üç katmerli. altmış. üç1ü. üç yollu; üç kola ayrılan. (biyol.) ehli hayvan veya fidan üretme ilmi. mersiye, ağıt. harman dövmek. thresh'ing floor harman yeri. thresh'er harman dövme makinası; sapanbalığı, (zool.) Alopias vulpes. kapı eşiği, eşik; girecek yer; başlangıç; (psik.) şuur eşiği. (bak.) throw. üç kere, üç defa; tekrar tekrar. idare, tasarruf, tutum, ekonomi; gürlük, kuvvetli büyüme (bitki), verimlilik; kuduzotu, deliotu, (bot.) Armeria. idaresiz, tutumsuz, müsrif. thriftlessly tutumsuzca. thriftlessness tutumsuzluk. idareli, tutumlu; verimli, gür, kuvvetli büyüyen. thriftily idareyle. thriftiness idarelilik. heyecan vermek, heyecanlandırmak, tesir etmek; müteessir olmak; heyecan veya teessürle titremek; heyecan, halecan; lerze, titreme; (tıb.) titreşim. thrill'ingly heyecanla. (k. dili) heyecanlı piyes veya kitap. fidanları yiyen ufak böcek, ekin biti, (zool.) Thysanoptera. (-d, -d; veya throve, thriven) işi iyi gitmek, muvaffak olmak; kuvvet bularak büyümek; zenginleşmek, refah bulmak; mamur olmak, bayındır olmak. thriv'ingly başanyla. (bak.) through. boğaz, gırtlak; dar geçit. cut one' own throat (k. dili) kendi kendine zarar vermek, bindiği dalı kesmek. have a lump in one' throat boğazı tıkanmak; yüreğinin yağı erimek. have a sore throat boğazı ağrımak. jump down one' throat (k. dili) boğazına sarılmak; haşlamak. ram something down one' throat (k. dili) zorla kabul ettirmek, birinin gırtlağına basmak. stick in one' throat söylenmesi güç olmak, dili varmamak. throat'y gırtlaktan çıkan (ses) (-bed, -bing) vurmak, çarpmak, atmak (nabız, kalp); zonklamak; titreşmek; nabız vurması, kalp çarpması; çarpıntı; titreşme. throb'bingly titreşerek; zonklayarak. şiddetli ağrı, sancı; elem, dert, sızı, Istırap; (çoğ.) doğum veya ölüm sancısı; (çoğ.) çabalama. be in the throes of death can çekişmek. (tıb.) damarda veya kalpte kanın pıhtılaşması, tromboz. (çoğ.) -bi) (tıb.) kan damarını tıkayan pıhtı. taht; hâkimiyet, saltanat; tahtta oturan kimse, kral, hükümdar; (argo) alafranga tuvalette oturacak yer; tahta çıkmak, culus etmek. throng kalabalık, izdiham, yığılışma; toplanmak, üşüşmek, kalabalık etmek. güzel sesli ardıçkuşu, (zool.) Turdus ericetorum. kısma valfi, kelebek; boğmak, boğazını sıkmak; bastırmak; (mak.) kısmak. throttle valve istim kısma valfı; (oto.) kelebek. (edat), içinden, bir yandan öbür yana, bir başından öbür başına; başından sonuna kadar; vasıtası ile; -(den.), -(den.) geçerek; her bir taraffından, her tarafına; her yerine, her yerinde; -(den.) dolayı; yüzünden; sayesinde; yandan yana; baştan başa; başından sonuna kadar; sonuna kadar; tamamen; engelsiz (yol), sonuna kadar giden; aktarmasız (tren), ekspres. through and through baştan başa, bütün bütün, tamamen. through passage, through ticket yolculuğun sonuna kadar geçen bilet. through retort (mad.) her iki ucu açılan imbik. all through the night. bütün gece boyunca. be through with bitirmiş olmak; alâkayı tamamen kesmiş olmak. carry through başarmak. fall through boşa gitmek, muvaffak olmamak. get through bitirmek; atlatmak; geçirmek go. through gözden geçirmek; dibine darı ekmek; dayanmak, sürmek, geçmek; olmak. go through with yapmak. I am a11 through işimin hepsini bitirdim. He went through a red light Kırmızmşığa rağmen geçti. He is speaking through an interpreter Tercüman vasıtasıyle konuşuyor. He learned English through listening to the radio. İngilizceyi radyo dinleyerek öğrendi. They are related through their grandfather Büyük babaları tarafından akrabadırlar. They kept the window shut through fear of catching cold. Nezle olma korkusuyle pencereyi kapalı tuttular. The examiner put him through his paces. Mumeyyiz onu adamakıllı sıygaya çekti. I've been through hell getting here. Gelene kadar cehennem azabı çektim. He went through his fortune in a year. Bir senede bütün servetini tüketti. We were determined to see it through whatever the cost. Ne pahasına olursa olsun yapmaya kararlıydık. He is through with school. Okulu bıraktı. It was all through him that we got into trouble. Onun yüzünden başımız derde girdi. I got this job through my uncle. Bu işe amcam sayesinde girdim. We tried a11 day to get through on the phone to Ankara. Bütün gün Ankara'ya telefon etmeye uğraştık. It is illegal to send firearms through the mail. Postayla silâh göndermek yasaktır. I'm through with you! İllallah senden! (edat), baştan başa, her yerinde, her hususta; baştan başa. (A.B.D.) hız yolu. (bak.) thrive. (threw, thrown) atmak, fırlatmak; ipeği büküp ibrişim yapmak; düşürmek; giyivermek, arkaslna alıvermek; (hayvan) yavrulamak; (zar) atmak; (mak.) kolu çevirerek açmak veya kapamak (makas); (güreşte) yere atmak, düşürmek; (çömlek) şekillendirmek; (argo) (parti) vermek, (ziyafet) çekmek; etkilenmesine sebep olmak; aniden yönünü değiştirmek; oy ver mek; atış, atma; tehlikeye atılma; atlı; atım; (mak.) makas kolunun açılıp kapandığı mesafe. throw a game oyunda şike yapmak. throw a kiss el ile öpücük göndermek. throw a sop to önüne kemik atmak. throw away atmak; vaz geçmek; kaçırmak; ziyan etmek. throw away a line (tiyatro) duyulmayacak bir söz söylemek. throw back ilerlemesini engellemek; atavizme dönmek. throw cold water on ümidini kırmak. throw dust in one' eyes aldatmak, gözünü görmez hale koymak. throw in birbirine geçirmek; ilâve etmek, caba olarak ilâve etmek. throw in one' lot with kaderleri bir olmak. throw in one' teeth meydan okumak, hakaret etmek. throw in the towel (argo) yenilgiyi kabullenmek. throw light on ışık tutmak, aydınlatmak. throw mud at çamur atmak. throw off üstünden atmak; -(den.) kurtulmak; saçmak, yaymak; çabucak yapıvermek; karıştırmak, yanlış yola yöneltmek; tavla oyununda pul almak. throw one, weight around kuvvetini hissettirmek. throw oneself at one birinin dostluğunu veya teveccühünü kazanmaya çalışmak. throw oneself into tamamen iştirak etmek. throw oneself on güvenmek; za'fından faydalanmak. throw open açmak; bütün engelleri ortadan kaldırmak. throw out dışarı atmak; işinden atmak; laf atmak; ışık yaymak; altüst etmek. throw over vaz geçmek, terketmek; devretmek. throw overboard atmak, başından atmak, terketmek. throw rug ufak halı parçası. throw stones at (a person) (birine) taş atmak, laf atmak. throw the book (argo) en ağır cezaya çarptırmak; paylamak. throw the lock sürgülemek. throw together yapıvermek; bir araya getirmek. throw up yukarı atmak; kusmak; vaz geçmek; acele bina etmek, acele yığmak. throw up a job iSten ayrılmak, işi bırakmak. throw up a window pencere açmak. throw up one' dinner (veya cookies) istifrağ etmek, kusmak. throw up one' hands yenilgiyi kabullenmek, pes etmek. throw up the sponge boksta yenildiğini kabul etmek, pes demek. a stone' throw bir taş atımı. The unannounced quiz threw me. Habersiz yapılan imtihanda çuvalladım. The snake throws its skin. Yılan deri değiştirir. She threw prudence to the wind and married the gypsy. Kısmetini tepti ve çingeneyle evlendi. The spoiled brat threw a tantrum. Haylaz velet öfkeyle tepindi. el ilânı. throwaway line (tiyatro) duyulmayacak bir sırada söylenen söz. atavizm, atacılık; geri atış, daha eski bir safhaya geri atma. ibrişim büken kimse; zar ile oynayan adam, kumarcı. (bak.) through. (-med, -ming) (çalgı) tıngırdatmak; patırdatmak, el ile patırtı yapmak; monoton bir söylenişle tekrarlamak; çalgı tıngırtısı. (-med, -ming) iplik saçağı; bez kesildikten sonra tezgâhta kalan iplik uçları; saçak yapmak veya takmak. ardıçkuşu, (zool.) Turdus pilaris. (tıb.) pamukçuk. (thrust) itmek, dürtmek, zorla kakarak sürmek; süngülemek, saplamak; lafı kesmek; dürtme, itme; hamle; bıçak sokma, süngüleme; (mim.) kemer veya kubbenin duvar üzerine tazyiki; (mak.) itme kuvveti. thrust at someone kılıçla hamlede bulunmak. thrust away itip defetmek. thrust fault (jeol.) fayların birbiri üzerine binmesi. thrust forward ilerletmek. thrust of his remarks sözlerinin etkisi. thrust out a hand el uzatmak. thrust through bir yandan sokup öbür yandan çıkarmak, süngülemek. thrust up bir şeyi yukarı sürmek. thrust upon zorlamak, tazyik etmek. a home thrust tam yerine isabet eden vuruş. a shrewd thrust kurnazca bir saldırış. uzay gemisini yöneten idare roketi. (-ded, -ding) ağır düşme sesi; gümbürtü; güm diye ses çıkaran vuruş; güm diye ses çıkarmak. katil, şaki, eşkıya; eskiden Hindistan'da adam öldürüp soyarak geçinen bir mezhep. thug'gee eşkıyalık. thug'gery eşkıyalık, adam öldürme. eski coğrafi bilgilere göre dünyanın en kuzeyinde bulunan meçhul bir yer. Ultima Thule (Lat.) en uzak kuzey memleketi. başparmak; eldiven baş parmağı; kitap yapraklarını başparmakla tuta tuta eskitmek ve kirletmek. thumb a ride otostop yapmak. thumb index sözlük ve fihrist kenarında harflere göre kesilen parmak yeri. thumb mark başparmakla kirlenmiş yer, parmak izi. thumb one' nose nanik yapmak. thumbs down (k. dili) başparmaklar aşağı (ret işareti) thumbs up (k. dili) başparmaklar yukarı (kabul işareti) all thumbs (k. dili) beceriksiz. under the thumb of tesiri altında, elinde. başparmak tırnağı; tırnak kadar şey; başparmak tırnağı kadar; kısa. başparmağın dokunacağı veya kullanacağı parça. parmak izi; parmak izi almak. parmakla döndürülen vida; kelebek başlı cıvata; baş parmağı sıkan eski bir işkence aleti; bu aletle işkence yapmak. başparmak mahfazası; yelkenci yüksüğü. raptiye. güm güm vurmak; dövmek, muşta vurmak; gümbürdemek, hızlı hızlı çarpmak (yürek); muşta vuruşu; ağır düşüş; ağır düşme sesi. thumper vurucu. thumping vuran; (k. dili) iri, kocaman. gök gürlemesi; gümbürdemek, gürlemek; ağır söz veya tehdit savurmak; şiddetle söylemek, ateş püskürmek. steal one' thunder başkasının fikrini kendi fikri diye satmak. Who in thunder are you ? Kim oluyorsun sen ? (ünlem) Allah kahretsin. yıldırım; şaşırtıcı şey; yıldırım gibi hareket eden kimse veya şey. gök gürlemesi. fırtına bulutu; asık surat. fırtınaya alâmet olan bulut yığını. gürleyen; uğultulu; (k. dili) çok büyük, daniska. thunderingly gürleyerek. gök gürlemesi hasıl eden, gök gürlemesi gibi ses çıkaran. thunderous applause alkış tufanı. thunderously gök gürlemesi gibi. şimşekli yıldırımlı fırtına. yıldırım çarpmış, yıldırım vurmuş; büyük hayrete düşmüş. (leh.), (bak.) think. (kil.) buhurdan. perşembe. böylece, bu suretle, bu veçhile, bunun için, nitekim. thus and so böyle böyle, filan filan. thus far buraya kadar, bu dereceye kadar. thus'ly böylece. pat küt vurmak; pat küt vurma. çapraz; filika oturaklarından biri, kürekçinin oturduğu tahta; karşı gelmek, muhalefet etmek; işini bozmak, engel olmak. (eski) senin. Fas'a mahsus santarak ağacının güzel kokulu kerestesi. keseli kurt, (zool.) Thylacinus cynocephalus. kekik. garden thyme kekik, (bot.) Thymus vulgaris. wild thyme yabani kekik, (bot.) Thymus serpyllum. (anat.) timüs, özden. tiroid, kalkanbezi; kalkansı; (anat.) kalkansı, tiroid. thyroid cartilage kalkansı kıkırdak. thyroid gland tiroid, kalkanbezi. tiroidi çıkarma ameliyatı. (çoğ.) -si) Baküs'e tapanların raks ederken taşıdıkları sarmaşıklı değnek; salkım biçiminde çiçek. (zam.), (eski) sen kendin, bizzat kendin. (müz.) si notası. papanın üç katlı tacı; taç gibi baş süsü; eski İranlıların kullandığı sarık. Tibet. Tibettan Tibetli; Tibet dili. (çoğ.) - -ae) (anat.) kaval kemiği, incik kemiği; hayvanın kaval kemiğinden yapılan eski bir çeşit flüt. tibial kaval kemiğine ait. tik. (tic.) douloureux (tıb.) yüz nevraljisi. (İng.), (k. dili) kredi, itibar; borç veresiye alışveriş. buy on tick veresiye almak. tıklamak, tıkırdamak; (İng.) çetele çekmek, işaretlerle hesap tutmak; tıkırında götürmek; tıkırtı, saat tıklaması; dikkat işareti. tick off tık tık vurarak saymak; işaretleyerek saymak; (İng.), (argo) azarlamak. kılıf, minder veya yastık kılıfı. sakırga, kene. tick fever kenelerin naklettiği ateşli hastalık. camel tick deve kenesi, (zool.) Trichodectes cameli. dog tick köpek kenesi, (zool.) Haematopinus piliferus. sheep tick koyun kenesi, (zool.) Trichodoctes ovis. Mısır baklası, ufak bakla. tıkırdayan şey; (argo) saat; (argo) kalp; özellikle borsa fiyatlarını şeride kaydeden cihaz. ticker tape bu cihazın üzerine fiyatları kaydettiği kâğıt şerit. bilet; etiket; (A.B.D.) bir partinin seçim namzetleri listesi; (k. dili) trafik suçunu cezalandırmak için verilen karakol davetiyesi; ehliyet, ehliyet kâğıdı; etiket yapıştırmak, markasını koymak; bilet vermek. ticket agent bilet satan memur. ticket of leave (İng.), (eski) tahliye izni. ticket punch bilet zımbası. lottery ticket piyango bileti. pawn ticket rehin makbuzu. return ticket (İng.) gidiş dönüş bileti; (A.B.D.) dönüş bileti. round trip ticket (A.B.D.) gidiş dönüş bileti. season ticket bütün mevsim için geçerli bilet. just the ticket (argo) tam iş, tam adamı. minder veya tente için kullanılan sıkı dokunmuş kumaş. gıcıklamak, gıdıklamak; (k. dili) eğlendirmek, memnun etmek; hafif hafif dokunmak; gıdıklanmak; gıdıklama, gıdıklanma. tickle one' fancy hoşuna gitmek. tickle the palm of rüşvet vermek. tickle grass çayırgüzeli, (bot.) Eragrostis major. gıdıklayan kimse veya şey; muhtıra defteri, borç ve vadeleri gösteren defter. çok gıdıklanır; nazik, korkulur, tehlikeli. ticklishly nazikçe. ticklishness gıdıklanma; naziklik. tiktak sesi, saat tıkırtısı; şaka yapmak için tıkırtı çıkaran bir alet. kâğıt üzerinde oynanan üç taş oyununa benzer bir oyun. met ve cezre ait; gelgit kabilinden; gelgite bağlı. tidal basin gelgit havzası. tidal clock gelgit zaman ve durumunu gösteren saat. tidal river gelgit etkisi çok içerilere kadar ulaşan ırmak. tidal wave denizaltı yer sarsıntısından ileri gelen büyük dalga; halk hislerinde büyük galeyan veya heyecan. çok iyi ve lezzetli parça; cazip ve ilginç ufak şey. parmak kuvvetiyle disk fırlatma oyunu. play tiddledywinks (k. dili) oyalanmak. gelgit; met ve cezir, meddücezir; akıntı; zaman, vakit; mevsim, saat; akış, cereyan, istikamet, temayül; gelgit gibi yükselip alçalmak; akıntı ile gitmek; gelgit yardımı ile limana girmek veya çıkmak. tide gate havuzun gelgit kapısı; gelgit akıntısının kuvvetli olduğu yer. tide lock gelgit etkisi altında olan limandaki gemi havuzunu inmeden koruyan kapı. tide over geçici olarak yardım etmek. The tide has turned. Artık işler yoluna girdi. Time and tide wait for no man. Fırsat elden gidince bir daha bulunmaz. We have enough oil to tide us through the winter. Kışı çıkaracak kadar yakıtımız var. The tide is coming in. Deniz yükseliyor. The tide is going out. Deniz alçalıyor. gelgit sınırları arasındaki arazi. su çevrisi, burgaç, anafor, eğrim, çevrinti. gelgit etkisi altında kalan su; deniz kenarı. gelgitin girdiği kanal. (çoğ.) haber, havadis. üstü başı temiz; temiz giyimli; muntazam, düzenli, tertipli; (k. dili) oldukça, epey; sandalye arkasına konan dantela örtü; ("up" ile) düzeltmek, temizleyip nizama koymak. tidily düzenle. tidiness düzen, tertip. in with (k. dili) ile ilişkisi olmak. tie into hızla sarılmak; (argo) haşlamak; tutmak. tie one on (argo) sarhoş olmak. tie one' tongue susmak, susturmak. tie the knot evlenmek, evlendirmek. tie to himayesine sığınmak. tie up bağlamak; bağlayıp kapamak; meşgul olmak; bağlantılı olmak; bitirmek, sonuçlandırmak. I'd like to help you, but my hands are tied. Yardım etmeyi arzu ederdim, fakat elimde değil. bağ, düğüm; fiyonga; kravat, boyun bağı; rabıta, bağlantı, kayıt; berabere kalma; bir binanın (kıs.)ımlarını tutan lata veya demir kuşak; demiryolu traversi; (müz.) bağlı nota işareti; (çoğ.) bağlı alçak ayakkabı. tie beam duvar latası. tie clasp, tie clip kravat iğnesi. tie plate demiryolunda ray ile travers arasında bağ levhası. blood ties akrabalık, kan bağı. (-d, tying) bağlamak, raptetmek; düğümlemek; birleştirmek, bitiştirmek; (k. dili) izdivaçla bağlamak, evlendirmek; (müz.) bağlamak; berabere kalmak. tie a can to (argo) kovmak. tie by the leg engel olmak. tie down kayıt altına almak, bağlamak. tie kumaşı düğüm atarak boyama işlemi. perdeyi bir yanda tutan şerit. bağlantı. tiein sale bir şey satın alabilmek için başka bir şeyi de alma şartı. sıra, kat; amfide yükselen sıra. 42 galonluk fıçı; (kil.) sabahın üçüncü saati, sabah duası saati; üçlü takım; eskrimde bir vaziyet. Ateş arazisi, Güney Amerika'nın en güney ucundaki taklmadalar. gecikme, güçlük; (k. dili) bağlantı, ilgi. gücenme, hafif çekişme; gücenmek, kızmak. çok ince muslin kumaş; yanardönerlik. (İng.) kahvaltı, ikindi kahvaltısı. (bot.) sapçık. kaplan, (zool.) Panthera tigris; kana susamış adam, zalim adam. tiger cat kaplan gibi derisi yollu yaban kedisi; tekir kedi. tiger lily siyah benekli portakal rengi zambak, pars zambağı. tiger moth bir çeşit benekli pervane. tigerish kaplan gibi, vahşi yırtıcı. sıkı, gergin; akmaz, sızmaz, su geçmez; dar; sıkışık; (k. dili) eli sıkı, cimri; (k. dili) müşkül, zor; zorluk çeken; tıkanmış; ucu ucuna; sıkı gerilmiş (ip); kesat; (argo) sarhoş; tedariki güç; (kıs.)altılmış (üslup); sımsıkı. tightly sıkıca tightness sıkılık. sıkıştırmak; sıkışmak; gerginleşmek. tighten one' belt kemeri sıkmak. eli sıkı, cimri. sofu. ağzı sıkı, sır söylemez. cambazlara mahsus sıkı gerilmiş ip. (çoğ.) cambaz ve balerinlere mahsus sıkı giysi; külotlu çorap. (A.B.D.), (argo) cimri kimse. dişi kaplan; zalim kadın. Dicle. (bak.) tyke. iki kişilik ve iki tekerlekli hafif araba. İspanyol alfabesinde ny diye telaffuz edildiği zaman n harfi üzerine konulan işaret. kiremit; yassı tuğla; duvar cinisi; çatı üzerine kiremit yerine konan demir veya taş parçası; (k. dili) silindir şapka; kiremit kaplamak; mason locasında kapıcılık etmek; birisine sır saklayacağına dair yemin ettirmek; gizli tutmak. kiremitçi; mason locasında kapıcı. çatıyı kaplayan kiremitler. (edat), (bağlaç) -e kadar, -e gelinceye kadar, zamana kadar. till now şimdiye kadar. till the end of time ebediyen. till then o vakte kadar. till I come. ben gelinceye kadar. para çekmecesi, kasa (dükkanda) çift sürmek, toprağı işlemek. tillable ziraate elverişli. tillage çift sürme, ziraat, çiftçilik. (jeol.) buzulların taşıyıp yığdığı çakıl veya kum ile karışık balçık. toprağı işleyen kimse veya alet. kök filiz; sürgün; fidan; kökten filiz sürmek. dümen yekesi. araba veya kayık tentesi. eğilmek, bir yana yatmak; eğmek; at üzerinde mızrakla hamle etmek; arkaya yatırmak veya eğmek; saldırmak için mızrağı doğrultmak; fabrika çekici ile dövmek; meyil, eğiklik; tilt oyununda hile; hile ikazı; atta mızraklı hamle oyunu; atışma; tahterevalli; fabrika çekici tilt at saldırmak, kavga etmek; itiraz etmek. tilt at wind mills hayali düşmanlara saldırmak. tilt hammer şahmerdan. tilt over devirmek. tilt up kalkmak, kaldırmak. full tilt son süratle, bütün hızı ile run full tilt into someone son hızla çarpmak. toprağı işleme, ziraat, çiftçilik, tarım; işlenmiş toprak. mızraklı hamle oyun meydanı. dümbelek; (zool.) çekirge karnının alt tarafında bulunup kanadı dokundukça ses çıkaran zar. yumurtaya bulanıp kalıba dökülmüş karışık yemek; davul şeklinde bir çeşit börek. (ülem) kereste; kereste ormanı; işlenmiş iri kereste parçası; madde, malzeme; yetenek; (den.) gemi kaburgası, gemi postası; (ülem) Dikkat, düşüyor ! (kesilen ağaç) timber line orman sınırı. timber wolf Amerika'ya mahsus bozkurt, (zool.) Canis lupus timber yarding kereste deposu. timbered üzerinde kerestelik ağaç bulunan, ağaçlık; ahşap. timbering kereste. ormanlık arazi. (müz.) ses rengi. eskiden kullanılan zilli tef. ayarlamak; uydurmak; saat tutmak; tempo tutmak. vakit, zaman; süre, müddet; devir, devre; mühlet, vade; saat, dakika; (mat.) kere, defa; kat, misil; müziğin tem posu; doğurma vakti; ölüm vakti, ecel. time after time, time and again tekrar tekrar. time and a half bir buçuk misli ücret. time and motion study zaman bakımından verimi artırmak için yapılan gözlem. time ball tam öğle saatini göstermek için bir çubuğun tepesinden dibine düşürülüveren top. time bargain (İng.), (tic.) vadeli alış veriş. time bomb saatli bomba. time clock memurların geliş ve gidişlerini kaydeden saat. time constant (elek.) cereyanın başlangıcından en yüksek derecesine kadar olan devre, zaman sabitesi. time deposit vadeli hesap. time exposure (foto.) uzun pozlu resim. time fuse patlayıcı maddeyi belirli bir müddetten sonra patlatan fitil. from time immemorial ezelden beri. time lag ara. time limit belirli müddet. time lock saati gelmeden açılmayan kilit. time of day günün belirli saati. time of peace barış zamanı. time out of mind hatırlanamayacak kadar eski, çok eskiden. time (sig.)nature (müz.) zaman işareti. time study zaman bakımından verimi artırmayı güden inceleme. time zone arz derecesine göre resmi saatin aynı olduğu mıntıka. ahead of time vaktinden önce. at the same time mamafih, bununla beraber, aym zamanda. at times zaman zaman, ara sıra. behind time geç, tehirli. behind the times eski, zamanı geçmiş. doing time hapishanede. Father Time zamanın somut sembolü. for the time being şimdilik from time to time ara sıra, zaman zaman. gain time zaman kazanmak; ileri gitmek (saat) good times iyi günler, refahlı zamanlar. hard times kötü günler, güç zamanlar. have a good time hoş vakit geçirmek. have the time of one' life fevkalade bir vakit geçirmek. in good time tam zamanında, çabuk. in no time bir an evvel. in record time rekor sayılan müddette. in the nick of time ucu ucuna. in time vaktinde, vakitli; nihayet; uygun tempoda. keep time tempo tutmak. lose time vakit kaybetmek; geri kalmak (saat) make time geç kalınan zamanı kapatmak; belirli vakte yetiştirmek. make time with isteğini kabul ettirmeye çalışmak. on time tam zamanında. out of time temposuz, tempoya aykırı. pass the time of day vakit geçirmek. seven at a time yedişer yedişer; bir kerede yedi tane. take one' time with bir işi itinayla yapmak. tell the time saatin kaç olduğunu söylemek. tell time saati okuyabilmek .this time tomorrow yarın bu saatte. Time is up Vakit bitti. Time will tell Zaman gösterir. It' about time! Artık zamanı! What a time I've had of it! Neler çektim What time is it? Saat kaç? kartela, bir müessesede çalışanların geliş ve gidiş saatlerinin kaydolunduğu kart. vakit alan. eski zamandan beri icra olunan, eskiliğinden dolayı muteber. zaman göstergesi; saat tutan kimse. nihayetsiz, sonsuz, ebedi; belirli zamanı olmayan. yerinde olan, uygun; vakitli; erken; vaktinde, münasip vakitte. timeliness vakitlilik. (spor) oyunda kısa ara. saat, kronometre. (edat) günler, zaman; (edat) kere. vakit kazandıran usul, zaman kazandıran aygıt. zamana uyan kimse, zamanın adamı. tren veya vapur tarifesi. zamanla iyiliğini ispat etmiş. gündelik iş, saatle çalışma. eskimiş, bayatlamış. korkak, ürkek; mahcup, utangaç, çekingen. timid'ity, timidness utangaçlık. timidly ürkerek, utanarak. ayarlama. timing gears motorun içinde valf ayarını temin eden iki dişli. Eflatun'un fikrine göre şeref ve azametin hâkim prensip olduğu devlet; Aristo'ya göre şeref rütbelerinin servet derecelerine göre verildiği devlet idaresi. ürkek, korkak; ürkeklik ifade eden. timorously korkakça. timorousness ürkeklik. bir çeşit çayır otu, (bot.) Phleum pratense. (çoğ.) timballer, timpani. (-ned, -ning) kalay; teneke; (İng.) teneke kutu; (argo) para, (slang) mangır, mangiz; kalaylamak; teneke kaplamak; teneke kutulara doldurmak; tenekeden yapılmış. tin god tanrı gibi ululanan değersiz kimse. tin hat askerlere mahsus çelik başlık. tin lizzie (A.B.D.), (argo) (T.) model Ford otomobil. tinpan alley şarkıcı ve şarkı bestecileri ile yayıncıları; bunların oturduğu semt. tin plate teneke kaplı çelik, saç. bıldırcın veya kekliğe benzer ve Güney Amerika'ya mahsus bir çeşit av kuşu. tasfiye edilmemiş boraks. hafif renk vermek. renk veya boyaya ait; renk veren. hafif renk; (ecza.) mahlul, ruh, ispirto eriyiği; başka şeye katılmış cüzi şey; hafif renk vermek; içine katmak; hafifçe etkilenmek. kav, kuru ve yanıcı şey. kav, çakmak kutusu; kav gibi çok çabuk yanan şey. çatal dişi; geyik boynuzunun çatalı. tined çatallı, dişli. (tıb.) kellik gibi deri hastalığı. kalay yaprağı, ince levha kalay, stanyol. çınlama sesi; çınlamak. tingaling ufak zil sesi. hafifçe boyamak, renk vermek; içine başka şey karıştırmak; hafif renk; cüzi şey. (tokat, uyuşukluk veya soğuktan) yanıp acımak, sızlamak; yanıp aclma, sızlama; karıncalanma. seyyar tenekeci veya lehimci; tamirci; tamircilik; bir seşit uskumru; teneke kapları tamir etmek; kabaca tamir etmek; tamircilik yapmak. He doesn't give a tinker' dam veya damn Aldırış etmez. It' not worth a tinker' damn. Beş para etmez . çınlamak, çıngırdamak, çmglrdatmak; (ç. dili) işemek; çıngırtı. tenekeci; teneke madencisi; kalaycı. (tıb.) kulak çınlaması. teneke gibi, teneke sesli; teneke tadı veren; kalaylı. (-ed, -ing veya -led, -ling) gelin teli; gösterişli ve cicili bicili sey; ipekli veya gümüş telli kumaş; gelin teline benzer; cicili bicili; gelin teli ile süslemek; cicili bicili yapmak. tenekeci. hafif renk; renk çeşidi; (matb.) zemin rengi; hafif renk vermek, hafif boyamak. It was red tinted with purple. Eflatuna çalan kırmızıydı. (çoğ.) -la) çıngırak, çıngırdak. tintinnabulary çıngırağa ait; çıngırak sesli. tintinnabula'tion çıngırdama; çan çalınması. (bak.) ferrotype. teneke kaplar. minicik, ufacık, küçücük, ufak tefek. (sonek) -meklik, -maklık (Latince köklü fiilden isim yapmada kullamlan bir ek: separation) (-ped, -ping) .hafif hafif vurmak, tıkırdatmak; hafif vuruş, tıkırdatma. (-ped, -ping) uç, burun; tepe, doruk; uç yapmak, burun şekli vermek; ucunu kapamak, ucuna bir şey takmak. tip to tip uç uca. on the tip of my tongue dilimin ucunda. (-ped, -pinu), bir yana yatırmak veya eğmek; şapkayla selam vermek; hafifçe vurmak; bir yana yatmak veya eğilmek; meyil; hafif vuruş; (İng.) çöplük. tip over devirmek, devrilmek. tip the scales ağırlığında olmak; etkilemek. (-ped, -ping) sadaka, bahşiş; ima; tavsiye; bahşiş vermek. tip off (k. dili) sır vermek; tavsiye etmek. tipping bahşis verme usulu. yük taşıyıp boşaltmaya mahsus at arabası. çelikçomak oyunu. (k. dili) ima, ihtar. boyun atkısı. içki içmeyi adet haline getirmek; içki. tippler akşamcı. (çoğ.) staves) maden başlıklı asa; (çoğ.) staffs) bu asayı taşıyan memur, kavas, mübaşir. (k. dili) yarışlarda önceden gizli bilgi veren kimse. sarhoş, çakırkeyif; çarpık. tipsily sarhoşça; eğri bir şekilde. tipsiness sarhoşluk; eğrilik. ayak parmağmın ucu; ayak parmağının ucuna basarak yürumek; sessizce yürümek; ayak ucunda yürüyen veya danseden; meraklı. en yüksek derece; bir şeyin tam tepesi; (k. dili) en iyi kalite; en âIâ. tirad; azarlama kabilinden uzun sert söz; (müz.) sere. (ask.) avcı neferi, nişancı. Tiran, Arnavutluk'un başkenti. yorulmak; bitkin olmak; usanmak, bıkmak; yormak; usandırmak, bıktırmak; yorgunluk, bitkinlik tire of bıkmak, usanmak. tire out yormak. lastik, tekerlek çemberi veya lastiği. radial tire radyal lastik. yorgun, bitkin, bitap; usanmış, bıkmış. tired of waiting beklemekten usanmış. tired'ness yorgunluk. yorulmaz, çok. faal tirelessly yorulmadan tirelessness yorulmama. yorucu, sıkıcı. tire somely yorucu surette. tiresomeness yoruculuk. (bak.) tyro. (kıs.) it is. çay, ıhlamur. kumaş, ince tül kumaş; kağıt mendil; dokunmus şey; seri, silsile; (biyol.) doku, nesiç; ince kağıt; dokumak. tissue culture (biyol.) hayvan veya bitki dokularının organizma dışındaki bir ortam için de yaşatılması veya yetiştirilmesi, doku kültürü. tissue paper ince kâğıt, ipek kağıt. support tissue (biyol.) destek doku. vuruş; yumruk. tit for tat yumruğa yumruk, misli ile mukabele, (kıs.)asa (kıs.)as. meme baş. baştankara, (zool.) Parus major. (Yu.) (mit.) Titan; muazzam kuvvet veya kabiliyeti olan kimse; Satürn gezegeninin en buyük uydusu. titan'ic muazzam, beşerden üstün. (kim.) titan. (İng.) ala lokma, çok iyi ve lezzetli parça. ondalık, öşür; onda bir; ufak kısım; aşar vergisi; gelirin onda birini kiliseye vermek; aşar vergisini vermek; onda bir nispetinde vergi koymak. tithefree aşardan muaf. tithepayer aşar vergisi veya ondalık veren kimse. tith'ing aşar vergisi koyma veya verme. kızll saç rengi; kızıl saçll kız gıcıklamak, gıdıklamak; hisleri okşamak. titilla'tion gıdılklama, gıdıklanma; geçici tatlı his. (k. dili) şıklaştırmak, süslemek; süslenmek. başlık, serlevha, kitap başlşığı; lakap, ünvan, isim; rütbe ismi; (huk.) tasarruf hakkı, istihkak; (huk.) tasarruf se nedi, tapu; lakap veya ünvan vermek; kitaba ad koymak. title deed tapu senedi, tasarruf belgiti. title page baş sayfa, başlık sayfası. title role piyese adını veren karakter. a just title haklı tasarruf; alma veya malik olma hakkı. titled asalet unvanı olan isimlendirilmiş. unvan sahibi, şampiyonluk ünvanına sahip kimse. (çoğ.) -mice) baştan kara, (zool.) Parus major bearded titmouse bıyıklı baştankara, (zool.) Panurus biarmicus. blue titmouse mavi baştankara, fanta, (zool.) Parus caeruleus. coal titmouse iskete, sam baştankarası, (zool.) Parus ater. long tailed titmouse uzun kuyruklu baştankara, (zool.) Aegithalos caudatus. marsh titmouse bataklık baştankarası, (zool.) Parus palustrisı penduline titmouse çulhakuşu, (zool.) Parus pendulinus. (kim.) titre etmek titra'tion titre, titrasyon. kıkır kıkır gülmek, kıkırdamak; kıkır kıkır gü1üş. harf üzerine konulan işaret, nokta; zerre, en ufak şey. dedikodu; dedikoducu veya geveze kimse; dedikodu yapmak. (-ped, -ping) canlılıkla hareket etmek, kıvrak olmak; kıvraklık, canlılık. (tıb.) omurilik hastalıklarından meydana gelen dengesizlik ve sendeleme. lakaba ait; unvandan dolayl olan; yalnız unvandan ibaret; unvan veren; görev veya sorumluluğu olmayıp yalnız unvanı olan kimse; fiili varlığı kalmamış bir piskoposluğun unvanını alıp merkezde kalan piskopos. titulary unvan dan ibaret, unvana ait. titularly yalnız unvandan ibaret şekilde. (argo) heyecan. all in a tizzy çok heyecanlı. araya kelime karışmasıyle bileşik kelimenin kısımlara ayrılması (msl.) whatsoever place yerine what place soever) (kıs.) Tennessee. renksiz ve patlayıcı bir madde. (edat) -e; -e doğru, yönüne doğru, tarafına; ile; -e kadar, -e değin, derecesine kadar; -e dair; -e nazaran, -e nispetle; -e göre; hakkında, için; (mak.), mek (mastar edatı) -e dogru; asıl vaziyete doğru. to and fro öteye beriye, öne ve arkaya. come to kendine gelmek. shut the door to kapıyı iyice kapamak. The ship heaved to. Gemi rüzgarı başa alıp durdu. They gladly fell to. Memnuniyetle işe başladılar. kara kurbağa, (zool.) Bufo bufo; iğrenç kimse. dalkavuk. nevruz otu, (bot.) Linaria vulgaris. sapkalı mantar; (k. dili) zehirli mantar. dalkavuk; dalkavukluk etmek, yaltaklanmak. toadyism dalkavukluk. kızartılmış ekmek (dilimi); ekmek kızartmak; ateşe tutup iyice ısıtmak; kızarmak (ekmek); çok ısınmak, yanmak. toast'ing fork ekmek kızartmaya mahsus uzun çatal. sıhhatine içme; sıhhatine veya şerefine içerken kadeh tokuşturma; sıhhatine içilen kimse; sıhhatine içmek. tost makinası. ziyafette şerefe içilmesini teklif eden kimse, ziyafet reisi. tütün; tömbeki. tobacco box tütun kutusu. tobacco heart (tıb.) çok tütün içmekten ileri gelen kalp hastalığı. tobacco pipe pipo, tütün çubuğu. tobacco pouch tütün torbası. (İng.) tütüncü. tütün satıcısı. ayaksız ve ucu kalkık alçak kızak; böyle kızakla kaymak veya gitmek. toboggan slide böyle kızakların kayması için yapılmış ve çoğunlukla setlerle çevrilmiş dönüşlü yokuş. üç köşeli şapka giyen ihtiyar adam şeklinde yapılmış bira bardağı; (A.B.D.) bir çeşit ince uzun puro. (müz.) tokkata. E vitamini. tehlike işaretini bildiren zil, alarm zili; tehlike işareti. çalı, sarmaşık çalısı; 13 kiloluk eski yün tartısı. bugün; bu günlerde, şimdi; bugün, şimdiki zaman. çocuk gibi sendeleyerek yürümek; gitmek; çocuk gibi sendeleyerek yürüme. toddler yeni yürümeye başlayan çocuk. sıcak su ve şekerle karıştırılmış bir içki; Hindistan'da bazı hurma ağaçlarından çıkarılan tatlı bir şıra. (k. dili) heyecanlı faaliyet, telaş, gürültü, patırtı. Antil adalarına mahsus ve böcek yiyen bir çeşit küçük kuş, (zool.) Todus. ayak parmağı; ayak ucu; kundura burnu; ayak parmakları ile vurmak; çiviyi meyilli çakmak. toe dance ayak ucunda dans. toe in paytak yürümek. toe out ayak uçlarını dışa doğru çevirerek yürümek. toe the mark koşuda başlangıç çizgisinin üzerinde hazır vaziyette durmak; vazifesini yapmaya hazır bulunmak; kurallara uymakı be on one' toes tetikte olmak. tread on someones toes kırmak, incitmek (hisleri) turn up ones toes nalları dikmek, ölmek. güreşte hasmının ayağını bükme, topuk elleme; ancak basacak yer; başlangıç. ayak tırnağı. (İng.), (argo) kibar adam. (bak.) taffy. (-ged,- ging) (k. dili) palto; (çoğ.) elbise; out (veya) up (ile) en iyi elbisesini giymek. eski Roma'da hür erkek vatandaşlann özellikle resmi yerlere giderken sarındıkları uzun ve dikişsiz beyaz çarşaf, toga. togaed, togated toga giymiş, togalı; azametli. beraber, birlikte, hep bir yerde, bir arada; aralıksız, fasılasız; (A.B.D.), (argo) sakin, kendine hâkim, kendine güvenen get. it all together (argo) sakinleşmek; olumlu davranışı olmak, kendine güvenmek. together with ile beraber. togetherness beraber oluş, birbirine yakın oluş; birbirine tutkunluk. (k. dili) giyim eşyası ve bunların satıldığı mağaza. (den.) kasa çeliği; kasa çeliği ile bağlamak. toggle harpoon, toggle iron zıpkının ucuna takılan ve zıpkının çekilmesine engel olan demir kanca; (mak.) mafsallı kol, mafsallı manivela. toggle joint (mak.) menteşeli dirsek. Togo. çalışmak, yorulmak, didinmek, zahmet çekmek; zorlukla ilerlemek; zahmet, meşakkat, yorgunluk; zahmetli iş; uğraş. tuzak, ağ. taken in the toils tuzağa duşmüş, yakalanmış. tuval. (A.B.D.) tuvalet odası, apteshane; tuvalet; tuvalet masası; giyinip kuşanma, süslenme. toilet paper tuvalet kâğıdı. toilet powder yüz pudrası. toilet room banyo ve tuvalet odası. toilet table tuvalet masası. toilet water tuvalet suyu. sabun ve tarak gibi tuvalet eşyası. kendine çeki düzen verme; giyim tarzı; elbise. zahmetli, meşakkatli, emek isteyen, yorucu. toilsomely. zahmetle. (A.B.D.), (argo) nefes, (slang) fırt (sig.)ara, haşiş) belirti, nişan, işaret; hatıra, yadigâr, andaç; hususiyet, özellik; jeton; göstermek, işaret etmek; sembolü olmak. token money itibari para, para yerine geçen sikke veya kâgıt. by the same token aynı sebeple. in token of belirtisi olarak. ancak sembolik olarak bir reformu yerine getirme. Tokyo. Hindistan'da 11,5 gramlık bir ağırlık birimi (bak.) tell. dayanılabilir, çekilebilir, tahammülü mümkün, katlanılabilir; orta, ne iyi ne kotü, iyice; (k. dili) sıhhati oldukça iyi. tolerableness tahammül imkanı. tolerably oldukça, iyice. müsamaha, müsaade, hoşgorü, hoş görme, tahammül; (mak.) tolerans, müsaade edilen hata veya fark derecesi; sikkelerde muteber tutulan ayardan farklı olmasına müsaade edilen ağırlık. derecesi. müsamahakar, tahammüllü, hoşgörücü, sabırlı. tolerantly hoş görerek. tahammül etmek, menetmemek, müsamaha etmek, hoş görmek, yapılmasına müsaade etmek, katlanmak; (tıb.) bir ilaç veya sarsıntının tesirine dayanmak. müsaade, müsamaha, hoşgörü; tahammül, sabır; yapılmasına müsaade etme; dini işlerde fikir farkını hoş görme. çanı ağır ağır çalmak; (saat) çalmak; çan çalarak çağırmak; avı cezbedecek hareketler yapmak; cenaze çanı çalınmak; ağır çan sesi. resim; köprü veya yol parası, geçiş vergisi; geçiş resmi; duhuliye resmi, giriş vergisi, oktruva; geçiş parası alma hakkı; değirmen payı veya hakkı; şehirlerarası telefon ücreti; zorla alma. death toll ölü sayısı. toll bridge geçiş ücreti alınan köprü. toll call şehirlerarası telefon konuşması. toll collector köprü geçiş ücretini toplayan kimse. toll line şehirlerarası telefon hattı. toll road geçiş ücreti alınan yol. The fire took a heavy toll Yangın çok sayıda can ve mal kaybına sebep oldu. The three recent deaths in his family took a heavy toll on him. Ailesindeki üç ölüm ona darbe gibi indi. geçiş ücretinin ödendiği köprü veya yol girişi. geçiş ücreti toplayan memurun kulübesi. tollhouse cookie için de ufak çikolata parçaları bulunan fındıklı çörek. Orta Meksika'da Azteklerden evvel yaşayan pek medeni bir kavim Toltecan bu kavme ait. bir çeşit balsamdan çıkarılan ve ilaç veya boya imalâtında kullanılan benzin gibi bir sıvı. çeşitli hayvanların erkeği; (b. h.) Thomas adının kısası tom turkey baba hindi. Tom, Dick and Harry herkes, avam sınıfı. Parmak çocuk; cüce. Kuzey Amerika kızılderililerinin bir çeşit savaş baltası; bu balta ile vurup ölüdürmek. bury the tomahawk savaştan vazgeçmek, barış yapmak. toman (iran parası) (çoğ.) -es) domates; domates fidanı; (A.B.D.), (argo.) kız. mezar, kabir, gömüt, sin; türbe. tombak, bakır ve çinko alaşımu tombala oyunu. oğlan gibi kız, erkek tavırlı kız. mezar taşı. erkek kedi. cin ve soda karışımı bir içki. cilt; büyük kitap. üzeri pamuk gibi tüylü,yünlü. (k. dili) çok ahmak adam. ahmaklık; saçmalık. İngiliz ordusunda er; (İng.), (k. dili) bir somun veya parça ekmek; bir işçiye ücret yerine verilen eşya; ücret yerine eşya alma. (k. dili) saçma. vücudun röntgen ışınlarıyle çekilmiş belli bir kesitinin resmi. yarın. (bak.) tampion baştankaraya benzer ufak kuş. tamtam. (sonek) kesme. ton, (A.B.D.), (Kanada) 2000 libre (909 kilo); (İng.) 2240 libre (1018 kilo); 1000 kiloluk ağırlık; (den.) gemi ambarında 2,83 metreküplük yer; bir ton suya eşit olan gemi istiap ölçüsü. long ton büyük ton, 2240 libre. short ton küçük ton, 2000 libre. (Fr.) moda. ses perdesine ait. tonally ses perdesine dikkat ederek. (müz.) tonalite, tonculuk, bir bestenin ton özelliği; resimde renk uygunluğu. nitelik, perde ve süresi itibariyle ses; müzik sesi; (müz.) aralık; ses rengi; ton, perde; (tıb.) vücudun veya uzvun sıhhatli hali, beden kuvveti; fikir hali; nitelik; (güz. san.) renk tonu; tarz, tavır, hal. tone color (müz.) ses rengi. tone poem (müz.) senfonik şiir. half tone, semitone yarım perde. whole tone tam perde. toneless perdesiz; bıkkınlık ifade eden. (foto.) kimyasal banyo ile rengini değiştirmek; renk almak; rengi uygun düşmek. tone down mülayimleştirmek, yumuşatmak; donuklaştırmak, parlaklığını azaltmak. tone up kuvvetlendirmek. perde farkını işitemeyen. eskiden Amerika Birleşik Devletleri'nde faaliyet gösteren gizli Çin örgütü; (A.B.D.) aile Tonga adaları. (çoğ.) maşa. a pair of tongs maşa. (müz.) dil vuruşu yapmak; tahtalara geçme kenar yapmak; (k. dili) konuşmak. dil; lisan; dil şeklinde şey; söz, konuşma; konuşma tarzı; konuşulan dil; araba oku; broş iğnesi; denize uzanan sivri burun, dil. a sharp tongue sert söz söyleme eğilimi. find one' tongue yeniden konuşabilmek, konuşmaya başlamak. gift of tongues dini bir toplantıda bilinmeyen kelimelerle konuşma. give tongue havlamak (av köpeği) have one' tongue in one' cheek birini memnun etmek için düşündüğünden başka türlü ağız kullanmak, şaka yollu konuşmak. hold one' tongue susmak, dilini tutmak. put out one' tongue dilini çıkarmak. smoked tongue tütsü ile kurutulmuş dil, füme dil. wag one' tongue gevezelik etmek, boşboğazlık etmek. lamba ve zıvana. (k. dili) azarlama, haşlama. dili tutulmuş. tongue twister tekerleme, ses oyunu. kuvvet ilacı, tonik; (müz.) ana nota, baş nota; (dilb.) vurgulu ses; içilecek soda; ses veya ses perdelerine ait; (dilb.) vurgulu; kuvvet verici; vücudu kuvvetlendirici; resimde gölge ve ışık veya renk etkisine ait. tonic accent kelime telaffuzunda vurgu; perde değişmesinden meydana gelen aksan. tonic sol-fa do re mi vb. kelimelerle yazılan ses perdesi sistemi. sıhhat, zindelik, esneklik (kas) içinde bulunulan gece; içinde bulunulan günün gecesi; bu gece, bu akşam. tohumları tütüne karıştırılan ve Güney Amerika'ya mahsus bir ağacın meyvası. tonmil. ton olarak bir geminin taşıma kabiliyeti, istiap haddi, tonaj, tonilato; gemideki yükün ağırlığı; bir memleketin bütün gemilerinin tonajı. eski bir otomobilin oturacak yerlerini de kapsayan arka kısmı. ses perdesini ölçme aleti; diyapazon, akort verme aleti; gözün tansiyonunu ölçme aleti. (anat.) bademcik. tonsillar bademciğe ait, bademcikle ilgili. tonsillec'tomy, tonsillot'omy (tıb.) bademcik ameliyatı. tonsillitis (tıb.) bademcik iltihabı. berbere ve berberliğe ait. Katolik papazlarının tıraş olunan tepe kısmı; başın tepesini tıraş etme; Katolik papazının tepesini tıraş etmek. bir çeşit ortaklaşa hayat sigortası sistemi, tontin. (tıb.) devamlı kas kasılması; (biyol.) bir uyarıya cevap olarak kasların kasılma yeteneği. fazla, lüzumundan fazla, hadden ziyade; de, dahi, ilâveten, ek olarak, hem de. Too bad! Vah vah! I am too going. Ne yaparsan yap, gideceğim. This has gone too far. Bu mesele sıktı artık. (bak.) take. alet, el aleti, kalem; (çoğ.) takım, avadanlık; herhangi bir işi görmek için gerekli olan vasıta; herkesin oyuncağı olan kimse; (argo) penis; aletle şekil vermek veya yapmak; kalıp gibi aletle süslemek; (argo) arabaya binip sürmek. tool box takım kutusu. tool'ing çizgili olarak taş yontma; sıcak kalıpla kitap kapağına süs yapma. Batı Hint adalarına mahsus ve kırmızı olan kerestesi mobilya için kullanılan bir ağaç. boru çalmak, boru gibi ses çıkarmak; boru sesi; düdük sesi; (argo) içki alemi. (çoğ.) teeth) diş; diş gibi çıkıntı, diş şeklinde şey; diş gibi kesen şey; belirli bir yemeğe olan aşırı düşkünlük; (çoğ.) keskin ve içine işleyen şey; diş diş etmek, kenarına diş yapmak. armed to the teeth baştan tırnağa kadar silâhlı. a bone in his teeth gemi giderken önünde meydana gelen su fışkırması. by the skin of one' teeth ancak, güçbelâ. cast it in his teeth yüzüne vurmak, yüzüne karşı söylemek. cut a tooth diş çıkarmak. fight tooth and nail çok şiddetli dövüşmek. get one' teeth into kendini vermek (işine) in the teeth of karşı karşıya. show one' teeth tehdit etmek. It set my teeth on edge Dişlerimi kamaştırdı. They put teeth in that law. Koydukları madde ile kuralın etkisini artırdılar. toothed dişli tooth'y dişlek. diş ağrısı. diş fırçası. tooth brush tree misvak agacı, (bot.) Salvadora persıca. diş macunu. kürdan, diş karıştırıcı. diş tozu. lezzetli, tadı güzel, iştah açıcı; hoş. toothsomely lezzetle; hoşça. toothsomeness lezzetlilik; hoşluk. dişotugillerden herhangi bitki, (bot.) Dentaria; gizli otu, (bot.) Lathraea. nefesli sazlarda yavaş ve devamlı ses çıkarmak. (A.B.D.), (argo) kız; (gen.) ünlemle kullanılır: Hi, toots! N'aber kız? (argo) (çocuk, kadın) ayak. topaç. sleep like a top külçe gibi uyumak. üst, tepe; zirve, doruk; baş; başın tepesinde bulunan saç tutamı; (çoğ.) bitkinin toprak üstünde kalan (kıs.)mı; en yüksek derece, en yüce yer; (den.) çanaklık; (spor) topun tepesine vuruş; en yüksek; âlâ, birinci derecedeki, birinci sınıf. top boot uzun potin. top hat silindir şapka. top'less üstü olmayan; belden yukarısı çıplak. top'most en üstteki. at the top of his lungs bar bar, avazı çıktığı kadar. blow one' top (argo.) tepesi atmak; çıldırmak. go over the top siperden çıkıp saldırmak; beklenilenden daha çoğunu elde etmek. off one' top kafadan çatlak, kaçık. on top zirvede; başta, en güç1ü; başarılı. on top of en tepede; üstünde; ilâveten, ek olarak; az kalsın, nerdeyse on top of that hem de, üstelik. one thing on top of another üst üste, birbiri üstüne. over the top fazladan. I'm on top of the world. Dünyalar benim oldu. (-ped, -ping) tepesini kesmek; üstünü kapamak, kapak koymak; kapak yerine geçmek; tepesine çıkmak; tepeye varmak, üstünden geçmek; geçmek, üstün gelmek; üstesinden gelmek; (kim.) damıtarak en uçucu (kıs.)mını ayırmak; (spor) topun tepesine vurmak top off bitirmek, sona erdirmek;tepeleme doldurmak. Can you top this? Bundan daha iyisini uydurabilir misiniz? topaz; bir çeşit sarı safir. sarı veya zeytin renginde, grena. palto. (k. dili) iyi cins, üstün. serpme gübre. çok içki içmek, ayyaş olmak. top'er ayyaş kimse, bekri kimse. ufak kubbeli Buda tapınağı. camgöz, (zool.) Galeus canis. beyindeki ön lobun (kıs.)men çıkarılması. en iyi kalite, üstün. (den.) babafingo. havaleli, üst taraf çok yüklü. Kudüs şehri yakınlarındaki Hinnom deresinde eskiden çocukların kurban edildiği bir yer; cehennem. (çoğ.) tophi) (tıb.) gut hastalığında mafsallarda kireç toplanması. (bahç.) süslü şekilde budanmış; süslü şekilde budama sanatı; böyle düzenlenmiş bahçe. konu, mevzu. konuya ait; tartışmalı; yöresel, mahalli, mevzii; güncel, günün meselelerine değinen; (tıb.) lokal. topical coloring kumaş basması, bez üstüne yapılan renkli basma. topical song güncel konulu şarkı topically tartışmalı olarak; yöresel olarak. kuş sorgucu tepe ibik; saç topuzu; kordele ve tüy gibi saç süsü. (den.) gabya çubuğu. en iyi kalite, üstün. topografyaya ait, topografik. topografya. topographer topografya uzmanı. (mat.) geometrik şekillerin veya üc boyutlu cisimlerin bazı durumlarda değişmeyen özelliklerini inceleyen matematik dalı. yer ismi; bulunduğu yerden dolayı verilen isim. topon'ymy yer adları bilgisi. bir şeyin tepesini kesen kimse veya alet; kaban; (argo) üstün kimse; (argo) kaliteli şey; (argo) silindir şapka. üstün, âlâ; (İng.), (k. dili) zinde, çok sıhhatli; çok iyi; tepesini kesme; tepe; sos. devirmek; devrilmek, düşecek gibi yana yatmak; itip yuvarlamak, düşürmek. topple over düşmek. (argo) en iyi, birinci sınıf. gabya yelkeni. (A.B.D.), (ask.) çok gizli. (den.), (gen.) (çoğ.) geminin su hattından yukan olan dış yanı, borda. toprağın üst tabakası, humus. altüst, başaşağı, karmakarışık; başaşağı vaziyette olma; karışıklık. başa sıkıca oturan kenarsız bir kadın şapkası kayalık yüksek tepe, kayalık burun Tevrat, Eski Ahdin ilk beş kitabı; Musa şeriatı; (k. h.) Musevi edebiyatında kanun. burma madenden gerdanlık. meşale; asetilen lambası; (İng.) cep feneri; (argo) yangın çıkarma delisi. torch race eski Yunanlılarda koşucuların elde tuttukları meşaleleri birbirine vererek yaptıkları menzil yarışı. torch singer melankolik aşk şarkıları söyleyen kimse. torch song melankolik bir aşk şar(kıs.)ı. carry a torch for (argo) karşılık görmeksizin sevmek. hand on the torch ilim ışığını devam ettirmek. meşale taşıyan kimse; bilgi veya doğruluk yayan kimse. meşale ışığı. keten ipliğiyle işlenen bir çeşit dayanıklı dantela. (bak.) tear. (mim.) tam kaval (yarım daire profilinde yuvarlak silme (kıs.)mı) boğa güreşçisi, toreador. toreador pants balıkçı pantolonu. maden oymacılığına ait. toreutics maden oymacılığı. Japonya'da Sinto tapınağının ulu ve süslü "tore" kapısı. işkence etmek, eziyet etmek, eza vermek, azap çektirmek; canını sıkmak, başını ağrıtmak; kızdırmak. tormentingly işkence edercesine. tormentor eziyetçi kimse; işkence aleti; sahne içindeki yan perde. işkence, eziyet, ezinç, eza, elem, azap, cefa; cehennem. beşparmakotu, (bot.) Potentilla reptans. (bak.) tear. (çoğ.) -does, -dos) kasırga; hortum; şiddetli fırtına. (bot.) yumrulu; (zool.) şişkin, çıkıntılı, boğumlu. (çoğ.) -does, -dos) torpil; demiryolu üzerine konulup işaret olarak tekerlekler altında patlatılan fişek; eğlence için taş üzerine atılıp patlatılan fişek; uyuşturanbalığı, torpilbalığı, (zool.) Raia top pedo; torpillemek, torpil ile harap etmek veya batırmak. torpedo boat torpido, torpidobot. torpedoboat destroyer muhrip. torpedo net torpil ağı. torpedo station torpido üssü. torpedo tube torpil atmaya mahsus kovan. uyuşmuş, uyuşuk; cansız gibi; durgun; duygusuz; faaliyetsiz. uyuşukluk, hareketsizlik, cansızlık. torpidly uyuşukça; hareketsizce. uyuşukluk, cansızlık, hareketsizlik; sersemlik. torporif'ic uyuşukluk getirici, uyuşturucu. (zool.) boynu halkalı. (mak.) devir meydana getiren kuvvet, dönme momenti; bazı sıvı ve billurlardan geçme sonucunda polarılmış ışık düzleminde meydana gelen dönel etki; (bak.) torc. kavurmak, yakmak; (mad.) tas. yüksek ısıyla gazlarını defetmek için kurutmak; (ecza) kurutup gevrekleştirmek torrefac'tion kavurma. uyuşuk. sel, çok hızlı akıntı; sel gibi akan veya zorlu şey. sel gibi; selden meydana gelen; şiddetli, kızışık. torrentially sel gibi. barometrenin ana ilkesini keşfeden İtalyan fizik bilgini; Toricelli'ye ait veya onunla ilgili Torricellian tube barometrenin cam tübü Torricellian vacuum barometre cıvası üzerindeki hava boşluğu. güneşten kavrulan: çok sıcak kızgın, ateş gibi yakıcı. Torrid Zone Sıcak Kuşak. torrid'ity sıcaklık yakıcılık. burma, bükme kıvırma; burulma bükülme, kıvrılma; (mak.) burulmuş tel veya cubuğun eski haline dönmesini gerektiren kuvvet. torsion balance burulmalı terazi. torsion meter burma ölçeği torsion scale tel veya maden çubuklarının burulması ile işleyen terazi. torsional burulma kabilinden, bükülmeye ait. torsionally burarak. mezgitgillerden herhangi bir balık, (zool.) Gadidae. insan gövdesi; heykel gövdesi; güdük şey. (huk.) haksız muamele, haksız fiil. (ahçı.) turta. (huk.) haksız fiil isleyen kimse. (tıb.) kasılma sonucu boynun çarpılması, boyun tutulması. bükülmüş, çöreklenmiş. Meksika bir çeşit pizza, lahmacun. (huk.) haksız fiil kabilinden. kaplumbağa, tosbağa, (zool.) Testudo. tortoise shell bağa. çilli evcil kedi, üç renkli dişi kedi. eğri büğrülük, yılankavilik. tortuously eğri büğrü bir şekilde. eğri büğrü, dolambaçlı büküle kıvrıla uzayan; hileli. işkence, eza, eziyet, azap, elem; işkence etmek, eziyet etmek, azap vermek; biçimini bozmak, anlamını değiştirmek. (çoğ.) tori) (mim.) tam kaval; (anat.) kasta veya kemikte yuvarlak çıkıntı, yumru, kabartı; (bot.) çiçek tablası. (İng.) tutucu parti üyesi; (k. h.) tutucu Toryism tutuculuk. (İng.), (k. dili) saçma. atmak; havaya fırlatmak; (başı) arkaya doğru silkmek; öteye beriye çarpmak; çalkalamak, çalkandırmak; çalkanmak; bir yandan öbür yana atılmak; silkinmek, sarsılmak; karıştırmak; tartışmak; yazı tura için parayı havaya atmak; fırlatma, atma; atılma; (başı) arkaya silkme; yazı tura için para atma; bahis. tossed salad hafifçe altüst edilmiş salata. toss down içivermek, yuvarlamak. toss off bir yudumda içmek, yuvarlamak; yapıvermek. toss up yazı tura için para atmak; hazırlayıvermek win the toss yazı turada kazanmak. I tossed and turned all night. Bütün gece kıpır kıpır döndüm. yazı tura için para atma; düşeş, şans işi. (-ted, -ting) (gen.) up (ile) toplamak. ufak çocuk, yeni yürüyen çocuk; azıcık içki. (-ed, -ing veya -led, -ling ) bütün, tam tamam; top yekun; toplam, yekun, tutar; top, hepsi; toplamak, yekununu bulmak; tutmak, etmek; (argo) tamamen harap etmek. total abstinence alkolden kaçınma, Yeşilaycılık. total eclipse güneşin tam tutulması. total loss tam zarar. total war top yekun savaş. totality bütünlük, tümlük; (astr.) ay veya gün tutulmasının tam olduğu süre. totally tamamen bütün bütün. totaliter, bütüncül; totaliter yönetim yanlısı. totalitarianism totalitercilik. toplamak totaliza'tion toplama totalizer. totalizator at yarışlarında müşterek bahisleri kaydedip toplayan hesap makinası. (A.B.D.), (k. dili) taşımak; taşıma; yük. tote bag kadınların büyük el çantası. ongun, totem: totem heykeli. totem pole totem heykeli. totemism ongunculuk, totemizm. totemist onguncu, toteme inanan kimse; totem uzmanı. (zam.) (k. dili) öbürü. sendelemek, yalpalamak, sallanmak totteringly .sendeleyerek tottery sarsak; sallantıda olan. tukan, (zool.) Rham phastidae. dokunmak, ellemek, el sürmek; temas etmek, değmek; bitişik olmak; erişmek; yaklaşmak; tesir etmek; düzeltmek; mütehassıs olmak; (argo) para koparmak; (İng.), (argo) aldatmak; sözünü etmek, bahsetmek; yemek; (müz.) çalmak; (mat.) teğet geçmek, değmek. touch at uğramak. touch bottom dibe değmek; (fiyat) çok düşmek; (ümit) suya düşmek. touch down inmek. touch off patlatmak, ateşlemek. touch on (konuya) dokunmak, değinmek. touch one to the quick ciğerine işlemek, yüreğine tesir etmek. touch the heart of yüreğini yumuşatmak, etkilemek. touch up retuş yapmak touch wood nazar değmesin diye tahtaya vurmak. He touched his hat. Şapkasına dokunarak selâm verdi. I don't dare touch wine. Şaraba el süremem. touch'able dokunulur, el sürülebilir. dokunma, dokunuş, temas, değme; bitişik olma; dokunum, dokunma duyusu; hisleri uyandırma kuvveti; koku, çeşni; iz; üslup; (argo) kendisinden kolayca para koparılan kimse; (argo) para isteme; (müz.) tuşlayış, dokunuş; tuşların direnci; (spor) taç touch and go tehlikeli durum; (konuya) şöyle bir dokunma. touch football özel teçhizatsız oynanan bir çeşit Amerikan futbolu. touch needle ayar iğnesi; mihenk veya altın ayar iğnesi. a soft touch ken disinden kolayca para koparılan kimse. finishing touches tamamlayıcı düzeltmeler, son retuşlar. keep in touch with temasta bulunmak, alâkayı devam ettirmek. the royal touch sıraca hastalığının ilâcı farz edilen kralın el dokunuşu. I felt a touch of rheumatism this morning. Bu sabah romatizma beni şoyle bir yokladı. The writer has a light touch. Yazarın hoş bir üslubu var. tehlikeli, nazik; baştan savma, gelişigüzel, yüzeysel. Amerikan futbolunda gol. (ünlem) (eksrimde) Tuş! Dokundun ! Tam yerinde ! eski toplarda falya deliği. (edat) dokunaklı, içe dokunur, etkili; (edat) -e dayanarak, -e bağlı olarak. touchingly dokunaklı bir şekilde. kına çiçeği, (bot.) I mpatiens. denektaşı, mihenk taşı. bakmadan daktilo kullanmak. touchwood ağaç kavı, kav. alıngan, çabuk darılır; titiz, huysuz; çabuk tutuşan. touchily alınganca. touchiness alınganlık; titizlik. kopmaz, kırılmaz; sert, pek dayanıklı; kart; güç, zor, çetin; kuvvetli, eğilmez; direşken; belâlı; külhanbeyi. tough spot çıkmaz. That' tough. Tough luck. Geçmiş olsun. Vah, vah! Pek yazık. He had the toughest beat in the city. Şehrin en olaylı devriyesi onun üzerindeydi. tough'ish epeyce dayanıklı; pişkince; kartça; güççe. tough'ly güçlükle. tough'ness dayanıklılık; güçlük. katılaşmak, katılaştırmak; güçlüklere alıştırmak. (k.dili) külhanbeyi; çıkmaz durum, açmaz. katı, yeğin; çetin; çakırpençe eğreti tepe saçı, ufak peruka. devir; gezi, tur, seyahat; dünya seyahati, uzun yolculuk; turne; nöbet; seyahat etmek, tur yapmak, gezintiye çıkmak; turneye çıkmak. tour of duty tayin edilen bir yerde çalışma süresi. tour the Continent Avrupa'yı dolaşmak. the grand tour tahsilin tam olması için aristokrat çocuklarının Avrupa'yı dolaşması. touring car büyük açık otomobil. Afrika muzculu, (zool.) Turacus fischeri. helezoni şekilde havaya yükselen fişek; kasırga. (Fr.) üstün kudret veya hüner gösterisi. turizm; zevk için yapılan geziler. turist. tourist agency seyahat acentesi. tourist class bazı vapurlarda ikinci ve üçüncü mevkiler arasında yolcu mevkii, turistik mevki. kıymetli taş gibi kullanılan ve birçok renkleri bulunan şeffaf bir taş. yarışma, turnuva; ortaçağda mızrak oyunu; turnuva oyunları. turnuva; turnuvaya katılmak; mızrak oyununa katılmak. kan akıntısını durdurmak için kola veya bacağa sarılan sıkı sargı. arap saçına çevirmek, bozmak, karıştırmak, karmakarışık etmek. (Fr.) tespih çiçeğinin nişastalı yumru kökü. (k. dili) müşteri aramak, simsarlık etmek; oy toplamak; yarış taliminde atları gizlice gözetlemek; bahis tutan kimseye atlar hakkında önceden bilgi vermek; yarış taliminde atları gözetleyip bahisçilere önceden bilgi veren kimse; simsar (Fr.) derhal, hemen. (Ru.) yoldaş. yedeğe alıp çekmek; çekmek; yedekte çekme veya çekilme; yedekte çekilen duba; çekme halatı. have in tow yedekte bulundurmak; peşine takıp gezdirmek. take in tow yedeğe almak, yedekte çekmek; himaye altına almak. tow'age yedekte çekme; yedek ücreti. kıtık. yumuşak başlı, uysal; yaklaşan. toward'ly (eski) uslu, uysal; uygun. (edat) -e doğru, doğrultusunda, tarafına doğru; -e yakın, -e karşı; için. towards evening akşama doğru, akşam üzeri. römorkör. havlu, silecek, peşkir; havlu ile kurulamak veya kurulanmak. Turkish towel kaliteli havlu. towel(l)ing havluluk bez throw in the towel; (k.dili) pes demek. kule, burç: kale, hisar; başkalarından yüksek olmak; dikine havalanmak (kuş) tower over bir diğerinden daha yüksek olmak. a tower of strength insana manevi kuvvet veren kimse. the Tower Londra'nın eski kalesi. water tower yüksek su deposu. yüksek, kule gibi; çok şiddetli, şiddeti artan towering rage dehşetli öfke. sırma saçlı kimse. çekme halatı. kasaba; şehir; şehir halkı; şehrin iş merkezi. town and gown tüccarlar ile üniversite. town clerk kasaba sicil memuru. town council belediye meclisi. town crier şehir tellâlı. town hall belediye binası. town house şehirdeki ev; (İng.) belediye dairesi. town meeting kasabada oy kullanma hakkı olan herkesin katıldığı toplantı. town talk şehir dedikodusu veya söylenti konusu, şehir havadisi. go to town şehre inmek; (argo) harıl harıl yapmak. on the town vakıftan yardım görmekte; (argo) çakırkeyf, âlemde. paint the town red (argo) çok gürültülü eğlenti yapmak. kasaba ile yöresi ve bağlantıları, kaza, ilçe. sehirli, hemşeri. şehir halkı. kanal kenarında gemiyi çeken beygirlere mahsus yedek yol. kan zehirlenmesi. zehir nev'inden, zehirden meydana gelmiş, zehirli. toxicant zehirli, zehirleyici, zehir meydana getiren; zehirli madde. toxica'tion zehirleme, zehirlenme. zehirbilim, ze hirler bilgisi, toksikoloji. toxicological zehirbilimsel. toxicologist zehirbilim uzmanı. toksin. oyuncak; oyuncak gibi ufak şey, önemsiz şey; eğlenmek, oynamak: oyuncak gibi, küçük, ufak. toy shop oyuncakçı dükkânı. (kıs.) trace, translated, translator, treasurer trust. (mim.) sütun pervazlı, sacaklıklı (çoğ.) -lae) (anat.) bağ. trabecular, trabeculate bağ gibi. iz, eser, nişan: azıcık şey, zerre, az miktar: işaret: kalıntı: ormanda patika: hafif çizgi; izlemek: izini araştırıp bulmak; ayrıntıları ile tanımlayarak aslını göstermek: çizmek: dikkatle çizmek veya yazmak: şeffaf kağıt üzerinden kopya etmek; oymak, hakketmek: geçmek. trace back aslını arayıp bulmak. trace out krokisini yapmak, planını çizmek. trace over şeffaf kağıt üzerinden kopya etmek. traces of pain ağrı belirtileri, hafif ağrılar. He traces his family back to the fifteenth century. Soyu on beşinci yuzyıla kadar uzanıyor. No trace remains. Hiç bir iz kalmadı. trace'able izlenebilir, izi bulunabilir. arabanın koşum kayışı; (mak.) hareket aktarmak için iki parçayı birleştirip işleten çubuk. kick over the traces gemi azıya almak. izleyen şey veya kimse; kopya çıkaran alet; kayıp şeyleri soruşturma belgesi; terzi ruleti; (tıb.) hastalığın yerini saptamak için vücuda zerkedilen radyoaktif izotop. tracer bullet giderken havada iz bırakan kurşun. oyma taşta yapraksı süs. (çoğ.) -ae) (anat.) nefes borusu, soluk borusu; (bot.) yapraklarda bulunan ufak damar, trake. tracheal soluk borusuna veya damara ait. tracheotomy (treykiyat'ımi) (tıb.) soluk borusunu açma ameliyatı. (tıb.) soluk borusu iltihabı. (tıb.) trahom. trahomlu. (jeol.) trakit. kopya etme; kopya; iz, yol. tracing paper aydinger kâğıdı, ince kopya kâğıdı. iz, eser, nişan; ayak veya tekerlek izi: yol: koşu yolu: (spor) atletizm, koşma, atlama ve atma: ray: dizi, seri; izlemek, takip etmek; izini aramak: geçmek; iz bırakmak veya yapmak; iki tekerlek arasında uzanmak (mesafe) track down izleyerek bulmak. track man (spor) koşucu, atlet. track meet (spor) atletizm karşılaşması. track shoe kabaralı ayakkabı. across the tracks kenar mahallede. double track çift hatlı (demir yolu) in one' tracks olduğu yerde. jump the track raydan çıkmak; yoldan sapmak, geçmek, atlamak. keep track of dikkatle izlemek; ilişkiyi devam ettirmek. lose track of bağlantıyı kaybetmek, izini yitirmek. make tracks acele gitmek off the track hattan çıkmış; konudan ayrılmış. on the track konuyla ilgili on the right track doğru yolda. in his tracks peşinde, izinde. single track tek hatlı, tek yönlü. singletrack mind aymazlık, gözü bağlılık. the beaten track çok geçilmiş yol, işlek yol. The children tracked snow into the house. Cocuklar ayakkabılarıyle karı içeriye taşıdılar. track'er izleyen kimse. demiryolu rayları; başka kumpanyanın demiryolunu kullanma hakkı; bu hakkı kullanmak için verilen para. izsiz, iz kalmayan; yol suz; raysız giden tracklessly izsiz, iz bırakmadan. tracklessness izsizlik. (d. y.) hat bekçisi. dinsel veya törel risale; broşür. saha, alan, arazi parçası, toprak; (anat.) nahiye, bölge. digestive tract sindirim sistemi. söz dinler, yumuşak başlı, uysal; kolay işlenir, şekle girer. tractabil'ity, tractableness yumuşaklık, uysallık. tractably uysallıkla. risale, broşür. çekilip uzar, çekilebilir. çekme, çekilme; (fiz.) çekiş gücü traction engine yük çekme lokomotifi veya traktörü. traction wheel lokomotiften kuvvet alan tekerlek. in traction (tıb.) askıda. tractional çekme kuvvetine ait. tractive çekici. traktör; kamyonun şoför mahalli. alışveriş; ticaret: iş, sanat, meşguliyet; esnaf: pazarlık: değiş tokuş, takas, trampa: müşteriler: alışveriş etmek; ticaret yapmak; iş yapmak. trade agreement ticari anlaşma. trade discount toptancı indirimi. trade in eskisini yenisine fiyat farkıyle değiştirmek. trade journal mesleki mecmua. trade mark alâmeti farika, ticari marka. trade name ticari isim, ticaret unvanı. trade off değiş tokuş ederek elden çıkarmak. trade on -(den.) faydalanmak. trade route ticaret yolu. trade school meslek okulu, sanat okulu. trade secret mesleki sır. trade union sendika. trade wind alize. iltifat. I have a tradelast for you. Siz benim hakkımda duyduğunuz bir iltifatı söylerseniz, ben de size hakkınızda duyduğum iltifatı söylerim. tüccar, tacir; ticaret gemisi. esnaf takımı. dükkâncı, esnaf adam. alışveriş; değiş tokuş. trading post uygurlaşmamış yerlerde değiş tokuş için kurulmuş dükkân. trading stamp kâr pulu, pay kuponu. anane, gelenek, görenek, âdetler; sünnet; hadis. geleneksel, ananevi. traditionalism ananeye bağlılık, gelenekçilik. traditionally geleneksel olarak, geleneklere göre traditionalist ananeye bağlı kimse, gelenekçi. iftira etmek, karalamak, çamur atmak. gidişgeliş, trafik, seyrüsefer; alışveriş, ticaret, trampa, değiş tokuş; yük miktarı; yolcu adedi; iş, muamele. drug traffic uyuşturucu madde ticareti. traffic circle (A.B.D.) gidişgelişin tek yönde olduğu daire şeklindeki kavşak. traffic cop (k. dili) trafik polisi. traffic divider refüj. traffic island ada. traffic jam trafik tıkanıklığı. traffic light trafik ışığı, trafik lambası. traffic manager trafik memuru. Let us charge what the traffic will bear. Satılabilecek en yüksek fiyatı koyalım. (-ficked, -ficking) yolculuk yapmak. traffic in değiş tokuş etmek; karanlık işlerle uğraşmak. traffic with ile ilişkide bulunmak. kaçakçı; karanlık işlerle uğraşan kimse. kitre; geven, (bot.) Astragalus; zamk ağacı, kitre ağac. trajedi yazarı veya aktörü. tragedienne' trajedi aktrisi. facia, trajedi; felâket, korkunç olay. facia kabilinden, facialı; trajik; korkunç, müthiş, feci, hüzünlü, acıklı. tragic drama, trajedi. tragically faciayla, trajik bir şekilde, feci surette. tragicalness facialılık, acıklı durumı hem trajedi hem komedi yönü olan piyes. tragicomical hem ağlatıcı hem güldürücü. Asya'ya mahsus boynuz şeklinde uzantıları olan bir çeşit sülün, (zool.) Tragopan. sürüklemek, arkası sıra yerde sürüklemek; izlemek; geriden izlemek, geri kalmak; ayakla çiğneyerek yol yapmak; sürünmek; sürüklenmek; iz bırakmak, peşinde bırakmak; bitki gibi yerde uzamak; izleyerek avlamak; iz; peten, sürüklenen şey, kuyruk; (bir) sürü, (bir) yığın; top arabasının kundak kuyruğu; patika, keçiyolu. trail one' coat başına belâ aramak, kaşınmak, aramak. trail rope çekme halatı. hit the trail yola koyulmak. She left a trail of broken hearts. Ardında bir yığın kırık kalp bıraktı. yol açan kimse; öncü. yerde surüklenen şey veya kimse; sürüngen sap, yerde uzanan fidan; diğer bir arabanın çektiği araba; römork; otomobilin çektiği ve içinde ev tertibatı olan araba; sin gelecek programa ait filim parçası. fragman trailer court ev römorku park yeri. fundagillerden pembe çiçekli her dem taze bir bitki, (bot.) Epigaea repens. tren, katar; saf; refakatçiler, maiyet; yerde sürünen uzun etek; silsile, takım, sıra, düzenli durum; sıra halinde barut; hayvanı tuzağa çekmek için sıralanmış yem; alıştırmak, öğretmek, talim ettirmek; ehlileştirmek; dalları kazık veya duvara bağlayıp istenilen biçime getirmek (ağaç veya fidan); nişan almak (top); talim etmek; idare etmek; pehriz ile yarışa hazırlanmak; talim görmek. train dispatcher tren hareket memuru. train down zayıflama rejimi yap (mak.) train oil balinadan alınan yağ. train shed vagonların muhafaza edildiği depo. train up yetiştirmek, terbiye etmek. trained eye alışkın göz. trained nurse diplomalı hastabakıcı, hemşire. half trained yarı eğitilmiş. over trained luzumundan fazla ve zararlı olacak derecede eğitilmiş. train'able talim olunabilir, eğitilebilir, alıştırılabilir, terbiyesi mümkün. (ask.) eskiden İngiltere'de bir çeşit talimli redif alayı. talimci, terbiye edici, antrenör; top nişancısı; talim uçağı. talim, terbiye, tahsil; antrenman. training camp askeri veya spor talim kampı. training seat çocuk için eğitici oturak. training ship okul gemisi. go into training antrenman yapmak. demiryolu seferlerinin hesap birimi olan tren mili. (k. dili) dolaşmak, başıboş gezmek. hususiyet, özellik; (nad.) dokunma. hain kimse, vatan haini. traitress. hain kadın. haince, hıyanet kabilinden traitorously hainlikle. traitorousness. hainlik. mermi yolu; (geom.) eğri, münhani; (astr.) yörünge. (İng.), (-med, -ming) tramvay; maden ocaklarında raylar üzerinde işleyen sandık şeklinde araba; böyle arabada taşımak. ibrişim, bükme ipek. (-med, -ming) (mak.) başka şeylere nispetle doğru ayarlanmış olma (in tram, out of tram olarak kullanılır); doğru ayarlamak. (İng.) tramvay. (İng.) tramvay hattı. (-ed, -ing veya -led, -ling) (gen.) (çoğ.) mânia, engel; balık tutmak için ağ; ata rahvan yürümesini öğretmek için kullanılan bukağı; ocakta tencere askısı; (mak.) kollu pergel, elipsograf; engel olmak; tuzağa düşürmek. dağların ötesindeki: (İtalya'ya göre) Alplerin ötesindeki; yabancı; dağların ve bilhassa Alplerin ötesinde oturan kimse; yabancı kimse. serserice dolaşmak; ağır adımlarla yürümek; yaya olarak yolculuk etmek, taban tepmek; çiğnemek, ayak altında çiğnemek; derbeder ve serseri kimse; avare gezme; ağır adım ve sesi; uzun yaya gezintisi; (den.) tarifesiz işleyen yük vapuru. tramp on (upon, under foot) üstüne basıp geçmek; kötü veya insafsızca muamele etmek. on the tramp yerden yere dolaşmakta, serserilik etmekte. ayak altında çiğnemek, ayak altına almak; ayakla çiğneme; ayakla çiğneme sesi. tramplen. maden ocaklarında oluklu veya raylı hat. (İng.) tramvay, tramvay hattı; maden ocaklannda hat. dalınç, esrime, vecit hali, istiğrak; kendinden geçme; ruhun yücelmesi; vecit haline koymak; teshir etmek, büyülemek. sakin, rahat, asude; durgun, sessiz; gönlü rahat tranquil'lity sükun. tranquilly sükunetle tranquilness sükunet. sakinleştirmek, sakinleşmek, yatıştırmak, yatışmak. tranquiliza'tion teskin etme. müsekkin, yatıştırıcı şey; teskin edici ilaç. Sibirya'yı kateden demiryolu. (önek) ötesinde, aşın, karşı tarafta, öbür tarafında; arasından; içinden; tamamen, bütün bütün; çaprazvari. (kıs.) transaction, transitive, translator. yapıp bitirmek, görmek (iş), muamele görmek. iş görme; iş, muamele; (çoğ.) bir kurumun bütün muamelelerini gösteren basılı rapor veya kayıtlar. transactional karşılığında cevap gerek tiren. transactional analysis insanlararası ilişkilerin analizi. Alplerin ötesinde (kuzeyinde) yaşayan veya bulunan (kimse veya şey) Atlantik okyanusunun ötesindeki; Atlantik aşırı; Atlantik okyanusunu geçen. Kafkasların güneyinde Azerbeycan, Gürcistan ve Ermenistan'ı içine alan bölge. alıcı verici radyo. üstüne çıkmak, faik olmak; geçmek, aşmak; üstün gelmek. transcendence, -cy üstünlük, üstün gelme. üstün, faik; âlâ; insan aklından üstün. transcendently üstün olarak. transcendentness üstünlük, faiklik. üstün, faik; (fels.) deneyüstü, tecrübeden üstün olan; fizikötesi, doğaüstü. transcendental number esas cebir işlemleriyle temin edilemeyen sayı (örneğin "Pi" sayısı) transcendentalism beşer tecrübesi fevkindeki insan bilgisi esaslarını tespit eden prensip, transendentalizm. transcendentalist bu felsefenin taraftarı. kıtayı kateden; kıtanın öte tarafındaki. kopya etmek, suret çıkarmak; (müz.) uyarlamak. ikinci nüsha, suret, kopya; bir öğrenim süresinde okunan derslerden alınan notlann resmi sureti. transcrip'tion kopyasını çıkarma; transkripsiyon; (müz.) uyarlayış. çaprazvari uzanan. enerjiyi bir sistemden başka bir sisteme nakleden cihaz, iletme sistemi. çaprazvari kesmek transec'tion kesit. (mim.) planı haç şeklinde olan kilisenin iki kanadı. (-red, -ring) nakletmek, geçirmek; devretmek, başkasına bırakmak; baskı ile kopya etmek; aktarma yapmak. transferable nakli mümkün, devredilebilir, havale edilebilir. transference nakletme, naklolunma transferor (huk.) devreden kimse. nakil, havale, transfer, geçirme; devir, feragat; naklolunan veya geçirilen şey; çıkartma; telgraf havalesi; aktarma bileti. (psik.) hislerin psikolojik olarak bir başkasına yönelmesi. şeklini değiştirmek; yüceltmek. transfigura'tion suret veya şekil değişmesi; (b. h.) dağda Hazreti İsa'nın suretinin değişmesi, tecelli. (mat.) sınır üstü (sayı) mıhlamak; sivri uçla delmek; kazıklamak, kazığa oturtmak; hayretten dondurmak. biçimini değiştirmek, dönüştürmek, tahvil etmek, nev'ini değiştirmek; başka kalıba sokmak; (mat.) dönüştürmek. şekil değişmesi, dönüşüm, dönüştürüm; kadın perukası; (gram.) dönüşme. şekil de/gıs/ tirici; (elek.) transformatör, trafo (biyol.) dö nüşümcülük, şekilde/gıs/imcilik sıvıyı bir kaptan başka bir kaba boşaltmak, sıvıyı aktarmak. transfu'sion aktarma. blood transfusion kan nakli. bozmak, ihlal etmek, çiğnemek, aksine hareket etmek; kanuna itaatsizlik etmek; günah işlemek; hududunu aşmak, haddi aşmak. transgressor günahkar kimse, tecavüz eden kimse. tecavüz, haddi aşma; ihla1; günah, suç. trans gressional günah ve hata kabilinden. (bak.) transship. iyi otlak için sürülerin mevsim göçü. geçici hal, geçicilik. geçici, süreksiz; fani, kalımsız; çabuk geçen; yalnız kısa zaman kalan misafir; (radyo) geçici dalga veya cereyan. transiently geçici olarak. transientness geçicilik; fanilik. bir şeyden öbürüne atlayan; ani hareketlerle sıçrayan. (tıb.) arkasından ışık vererek aydınlatmak. (elek.) transistor. transistorize transistorla teçhiz etmek. geçme, mürur; geçiş; transit; (astr.) gökcisminin teleskop sahasından geçmesi; (astr.) ufak bir gökcisminin büyük bir gökcismi ile dünyanın arasından geçmesi; yatay ve düşey açıları ölçmeye mahsus yüzölçümü aleti; geçmek, transit geçmek; teleskop sahasından ge çirmek veya geçmek. transit circle, transit instrument bir gökcisminin meridyenden geçişini izleyen rasat aleti, meridyen aleti. transit compass yatay açı ö1çmeye mahsus yüzölçümü aleti. transit duty transit gümrük resmi. transit lounge (havaalanında) transit salonu. in transit transit olarak. geçiş, intikal; geçiş yeri veya müddeti; bağlantı; (müz.), eksen değişimi. transition period, transition stage geçiş devresi, intikal devresi. geçişe veya değişmeye ait. transitionally değişim müddetince. geçme veya geçirme kabiliyeti olan; (gram.) nesneli, geçişli; geçişli fiil. transitively geçişli olarak. geçici, süreksiz; fani, kalımsız. transitorily geçici olarak. transitoriness geçicilik; fanilik. eski Ürdün (devleti) çevirmek, tercüme etmek; nakletmek; bir insanı ölmeden göğe nakletmek; dönüştürmek, değiştirmek, tahvil etmek; tercümanlık yapmak; tercüme edilmek; telgrafı alarak tekrar başka yere aynen göndermek (otomatik cihaz) translatable tercümesi mümkün, çevrilebilir; dönüştürülebilir. çeviri, tercüme; verden yere nakil; tahvil, tebdil. tercüman, çevirmen, mütercim; telgrafı gönderen otomatik cihaz. başka dilin alfabesiyle yazmak. translitera'tion transkripsiyon. yarı şeffaf. translucency yarı şeffaflık translucently yarı şeffaf bir şekilde. ayın ötesindeki. denizaşırı. bir memleketten başka bir memlekete göç etmek, hicret etmek; tenasüh etmek, slçramak, göçmek (ruh) hicret; ruh göçü, ruh sıçraması. transmigration of a soul tenasuh, ruh göçü. geçirilmesi mümkün. transmissibil'ity geçirme imkânı. geçirme, nakil, intikal, gönderme, iletme, taşıma; (mak.) transmisyon, vites. transmission dynamometer bir makina veya cihazdan geçirilen kuvveti ölçme aleti. automatic transmission otomatik vites. transmissive naklolunur; nakleder, iletken. (ted, -ting) geçirmek; göndermek, nakletmek; geçmesine müsaade etmek. transmitter radyo veya televizyon verici istasyonu; nakledici cihaz; geçiren kimse; iletken şey. şeklini değiştirmek, acayip şekle sokmak. dağ(lar)ın ötesindeki; Alplerin kuzeyindeki; Alplerin güneyindeki. cismen değişirilmesi mümkün transmutability değişme kabiliyeti, cismen degiştirilme imkânı. tahavvül, değiştirilme. aslını veya şeklini değiştirmek. okyanusun ötesinde bulunan, okyanus aşırı, transokyanus, okyanus ötesi; okyanuslar arası. vasistas; pencereyi yatay olarak bölen kiriş; çapraz kiriş; (den.) kıç yatırması. (fiz.) ses altından ses üstüne geçerken oluşan durumlarla ilgili. (bak.) sonic barrier. eski Amu Derya ötesi, Semerkant bölgesi. şeffaflık; şeffaf şey; ışığa tutulunca görülebilen cam üzerine yapılmış resim; slayt. şeffaf, berrak, saydam cam gibi; açık vazıh, aşikâr. transparently şeffaf olarak. transparentness, transparence şeffaflık, açıklık. sivri aletle delmek, delip geçmek. terleme. vaki olmak, olmak; beden veya bitki gözeneklerinden dışarı çıkmak; terlemek; nefes vermek; meydana çıkmak, şüyu bulmak, duyulmak, sızmak. bir yerden çıkarıp başka yere dikmek (fidan); başka yere yerleştirmek; (tıb.) aşılama için doku eklemek; nakletme; başka yere yerleştirilen şey; başka yere yerleştirme. heart transplant kalp nakli. transplanta'tion doku nakli. (elek.) radyo sinyaline cevap veren radyo vericisi. köprü ötesinde; Londra'da Thames nehrinin güney tarafında. askeri vasıta; kendinden geçme, zevk ve heyecandan çılgın hale gelme; nakil, münakalat, taşınma, yerden yere götürme; sürgün olmuş kimse. Ministry of Transport Ulaştırma Bakanlığı. yerden yere götürmek, taşımak, nakletmek; kendinden geçirmek, çı1dırtmak; sürgüne göndermek, nefyetmek. transportable nakli mümkün; taşınabilir. . nakil, yerden yere taşıma, münakalât, ulaştırma; nakil vasıtası; nakil vasıtası bileti; taşıt ücreti; sürgünlük cezası. ters çevirip yerini değiştirmek; sırasını değiştirmek, takdim ve tehir etmek; (mat.) işaretini değiştirerek denklemin bir tarafından öbür tarafma geçirmek; (müz.) aktarmak, perdesini degiştirmek transposable yeri değiştirilebilir, aktarılabilir. yerini degiştirme; takdim ve tehir; (mat.) işaretini degiştirerek denklemin bir tarafından öbür tarafına geçirme; tıbı bir uzvun olağandışı bir yerde bulunması; (tıb.) bir doku parçasını yerinden tamamen ayırmadan kesip başka bir yere yapıştırma ameliyatı; (müz.) aktarma. (-ped, -ping) aktarma yapmak. transshipment aktarma. başka bir cisme deiğştirmek; Hazreti İsa'nın et ve kanına değiştirmek. (Aşai Rabbani'de kullanılan ekmek ve Sarabı) transubstantia'tion Katolik ve Ortodoks kiliselerinin inanışına göre Aşai Rabbani ayininde kullanılan ekmek ve şarabın Hazreti İsa'nın et ve kanına değiştirilmesi. sızmak, ter gibi deriden sızmak. transudation sema, sızıntı. uranyumdan daha ağır olan. Transval. yandan yana geçen, karşıdan karşıya, enine; (geom.) bir takım hatları kateden doğru hat. karşıdan karşıya, enine, çaprazvari; çapraz şey; (mat.) hiperbolde enine mihver. transverse ligament (anat.) çaprazvari bağ. transversely çapraz olarak. kadınımsı giyinmekten zevk alan erkek. bir çeşit volkanik kara taş. trappean volkanik kara taş benzeri. (-ped, -ping) süslemek, atlara süslü takım koymak; (çoğ.), (k. dili) eşya, pıl pırtı. (-ped, -ping) tuzak, kapan, kapanca; hile, desise; koku veya gaz çıkmasın diye borudaki S şeklinde kıvrım; iki tekerlekli tek atlı hafif araba; (argo) ağız; (çoğ.) dans orkestrasında vurma çalgılar; tuzağa düşürmek; kapanca ile tutmak; engel olmak; tuzak hazırlamak; apteshane küngüne kapak koymak. trap door tavanda veya yerde bulunan kapak şeklinde kapı. set a trap for tuzak kurmak. trapdoor spider toprakta açılır kapanır kapaklı yuvası olan örümcek. trap'shooting kuş gibi havaya fırlatılan şeyi havada vurma talimi. trapez, jimnastik trapezi. trape'ziform trapez şeklinde. (geom.) yamuk. (geom.) ikizkenar yamuk (Bazen trapezium ve trapezoid kelimeleri ters anlamda kullanılır) trapezoi'dal ikizkenar yamuk şeklinde. tuzakçı, kürklü hayvanları tuzakla tutmayı meslek edinen avcı. (çoğ.) süslü koşum takımı süs, tezyinat. çok sıkı kuralları olan ve konuşmayı bile meneden Katolik manastırda rahip. çerçöp, süprüntü; çalı çırpı; çöplük;değersiz bayağı adam; avam, ayak takımı; değersiz şey; artık; saçma; özü çıkarılmış şeker kamışı. çerçöpünü temizlemek; çalısını çırpısını ayırmak, budamak; luzumsuz diye atmak, (argo) yıkmak, tahrip etmek. süprüntü gibi, adi, değersiz. trashiness çerçöp. hidrolik çimento yapımında kullanılan bir çeşit volkanik süngertaşı. (çoğ.) -mata) (tıb.) yara, incinme, travma; (psik.) sarsıntı. traumatic (tıb.) yaraya ait, yaradan ileri gelen; sarsıntı doğuran. ağrı çekmek, doğum agrısı çekmek; zahmet ve meşakkat çekmek; doğum ağrısı; zahmet ve meşakkat, şiddetli ağrı. (-ed, -ing veya -led -ling) yolculuk etmek, seyahat etmek, gezip dolaşmak, yol gitmek; geçmek; (mak.) hareket etmek, gidip gelmek (mil); (A.B.D.), (k. dili) hızlı gitmek; seyahat etme; (çoğ.) yolculuk; (çoğ.) seyahatname; hareket; (mak.) muntazam hareket; milin hareket mesafesi. travel agency seyahat acentesi. traveling salesman seyahat eden satış elamanı. çok seyahat etmiş; seyahati dolayısıyle tecrübe edinmiş; işlek (yol) yolcu, seyyah, gezmen; (İng.) satış elemanı; (den.) halat üzerinde hareket eden demir halka; üzerinde halkaların hareket ettiği halat veya çubuk. traveler' check seyahat çeki. commercial traveller (İng.) satış elemanı. bir seyahat hakkında konferans veya filim. aykırı, çapraz; kat eden kısım; çapraz kısım; travers; (mim.) galeri; bölen şey, engel; çapraz çizgi; karşıdan karşıya geçme; geçiş yolu; makina kısmının yana doğru hareket sahası; (huk.) resmi red; geminin volta seyri; kestirme mesafe; kayanın yüzeyinden enlemesine geçiş; bir yandan öbür yana geçirmek veya geçmek; öne arkaya hareket etmek; mil etrafında dönmek; dikkatle incelemek; karşı gelmek; sağa sola çevirmek; (huk.) iddiayı reddetmek; dönmek. traverse board (den.) geminin rotasını göstermek için kullanılan delikli tahta, rota bildiricisi. traverse circle (ask.) topun vaziyetini degiştirirken top tekerleklerinin üzerinde işlediği demir. daire traverse sailing (den.) volta seyri. traverse survey poligon usulü ölçme. traverse table (den.) volta cetveli; yüzölçümü işlerinde kullanılan bir çeşit cetvel; (d. y.) lokomotifi bir hattan paralel başka bir hatta yanlarmasına nakleden sürgü. travertin, ırmaklardaki kireçli su birikintisinden hasıl olan açık sarı renkli sünger gibi kaya, bir çeşit kireç taşı, pamuktaş. gülünç etmek maksadı ile taklit etmek; hicvetmek; gülünç surette taklit veya tebdil, alay, hiciv, karikatür. travesty of justice adaleti küçültücü olay, adli haksızlık, adaletsizlik. tarak ağı ile balık tutmak; torba şeklinde ağ ile deniz dibini taramak; kayık arkasından çekilen çok çengelli olta; deniz dibini taramaya mahsus torba şeklinde ağ. trawler torba şeklinde ağ ile ballk tutmak için kullanılan gemi; bu şekilde balık tutan balıkçı. tepsi, sini; tabla; sandık bölmesi. hain, haince; güvenilmez, emniyet olunamaz; arkadan vuran; korkulur, tehlikeli. treacherously haince davranarak. treacherousness hainlik. vefasızlık, hainlik, ihanet. (İng.) şeker pekmezi; (eski) tiryak, panzehir. (trod, trodden) ayak basmak; yürümek; ayak altında çiğnemek, ayakla ezmek; dans figürü yapmak; çiftleşmek (erkek kuş); ayak basışı; yürüyüş; merdiven basamağının döşeme tahtası; tekerleğin veya ayakkabının yere temas eden kısmı, lastik tırtıl; yumurtada iç göbek. tread down ayak altında çiğnemek. tread on üstüne basmak, çiğnemek. tread on air sevinçten kendini havada uçar gibi hissetmek. tread on eggs ziyadesiyle ö1çü1ü davranmak. tread on one' toes birinin hislerini incitmek; başkasının hakkına tecavüz etmek. tread out ayakla ezip özünü çıkarmak. tread the boards, tread the stage aktörlük yapmak, piyeste oynamak. tread under foot ayak altında çiğnemek. tread on one' heels peşine düşmek, yakından takip etmek. tread water el ve ayakların hafif hareketleriyle su içinde dik durmak. pedal, ayaklık, basarık; basarık ile makina işletmek. ayak değirmeni; sıkıcı ve monoton iş. ayak deiğrmeninde ayakla döndürülen tekerlek. hıyanet, hainlik; devlete karşı hainlik. high treason hükümdara karşı hıyanet. devlete hıyanet kabilinden. treasonableness hıyanet. treasonably haince. hazine, para hazinesi; biriktirilmiş şey; değerli şey; hazine yığmak, para biriktirmek; çok kıymetli tutmak. treasure city hazinenin bulunduğu şehir; erzak depoları ve mağazalar şehri. treasure house hazine dairesi. treasure hunt saklanmış bir şeyi bulma oyunu. treasure up aklında tutmak. haznedar, veznedar, kesedar. treasurership haznedarlık, veznedarlık. meydana çıkarılan sahipsiz define. hazine; maliye dairesi; maliye vekâleti; bilgi hazinesi (kitap); büyük antoloji. treasury bill kısa vadeli hazine bonosu. treasury note (A.B.D.) hazinenin çıkardığı kâğıt para. treasury stock bir kumpanyanın kendi kasasında kalan hisse senetleri. treasury warrant maliye senedi. davranmak, muamele etmek; kimyevi bir tesire maruz bırakmak; tahlil etmek; tedavi etmek; konu etmek; işlemden geçirmek; ikram etmek; anlaşma koşullarını görüşmek; zevk, zevk veren şey; ikram. treat of bahsetmek. treat some thing as a joke işi şakaya vurmak. treat something seriously işi ciddiye almak. treat with müzakereye girişmek; birine ikram etmek. I treated myself to a new dress Paraya kıyıp kendime yeni bir elbise aldım. bilimsel inceleme, tez. muamele, davranlş, birine yapılan muamele; tedavi; ele alış tarzı. antlaşma, muahede. treaty port özel bir antlaşma şartı ile eskiden ecnebilere açık olan liman. treaty terms antlaşma şartları. Trabzon. üç misli, üç kat; (müz.) tiz; en tiz sese ait; (müz.) soprano ses; soprano sesli çalgı veya kimse; üç kat etmek, üç misli artırmak. treble clef (müz.) sol anahtarı trebly üç misli. mancınık; hassas terazi. on dördüncü yüzyıl (İtalyan sanat veya edebiyatı bakımından) ağaç; (eski) darağacı, çarmıh; ağaca çıkarmak; (k. dili) çıkmaza sokmak; korkudan ağaca sığınmaya mecbur etmek. tree creeper orman tırmaşık kuşu, (zool.) Certhia. tree fern ağaç gibi büyüyen eğreltiotu. tree frog, tree toad ağaç kurbağası. tree medick. an otu, (bot.) Medicago arborea. tree moss ağaç yosunu. tree of life ömür ağacı, Tuba ağacı. tree pipit incirkuşu, incir delen, (zool.) Anthus trivialis tree surgery hasta ağaçlanrı kısmen kesilip temizlenmesi. family tree aile şeceresi. up a tree çıkmaza girmiş, şaşkın halde. agaç ,çivi, kavela. yonca; (mim.) binalarda yonca şeklinde süs. bird'sfoot trefoil gazel boynuzu, (bot.) Lotus corniculatus; söküotu, (bot.) Ornithopus Iesser. yellow trefoil ufak yonca, (bot.) Trifolium procumbens. marsh trefoil su yoncası, (bot.) Menyanthes trifoliata. moon trefoil an otu. white trefoil üçleme yonca, (bot.) Trifolium repens. bazı böcek kozalarında bulunan şekerli ifrazat. (-ked, -king) yük arabası çekmek; Güney Afrika'da öküz arabası ile göç etmek, hicret etmek; güçlükle gitmek; öküz arabası ile hicret veya seyahat; bir günlük menzil. bahçede veya evin dış tarafında bulunan kafes işi; kafes işi yapmak; dallarını kafese sarmak. titremek; ürpermek; titreme; ürperme. tremble for üzerine titremek, endişede olmak. tremblingly titreyerek. heybetli; çok büyük, kocaman, gayet iri; (k. dili) çok iyi, şahane. tremendously çok. tremendousness heybetli oluş. (müz.) ses veya çalgıda titreklik, çırpıntı; orgda titrek ses çıkaran jödorg. titreme; ürperme; sarsıntı. titrek, titreyen. titrek, ihtizazlı; ürkek, korkak. tremulously titreyerek. tremulousness titreklik. içine veya etrafına hendek veya siper kazmak; kirizma yapmak; siper kazmak; tecavüz etmek; çukur, hendek; siper. trench coat trençkot. trench foot soğuktan ve rutubetten hâsıl olup kangrene yol açan ayak rahatsızlığı. trench mouth (tıb.) toprak basilinden meydana gelen ağız hastalığı. trench on tecavüz etmek; yakın gelmek. trench warfare siper harbi. keskin; acı, şiddetli, ezici, tesirli, kuvvetli. trenchancy keskinlik; tesirli olma trenchantly keskin olarak; tesirli bir şekilde. eskiden sofrada kullanılan tahta tabak. iştahı yerinde kimse. yönelmek, meyletmek, temayül etmek; temayül, meyil, eğilim; yön. trendy en son modayı izleyen. (-ned, -ning) (tıb.) kafatasını delmeye mahsus yuvarlak cerrah testeresi; kuyu delme burgusu; cerrah testeresi ile kafatasını delmek; (mak.) burgu ile delik açmak. (zool.) bir çeşit denizhıyarı. (tıb.) yuvarlak cerrah testeresi; bu testere ile delmek. titreme; ürperme; korku, dehşet. tecavüz etmek; başkasının mülküne haksız olarak ayak basmak, hududu geçmek; ihla1 etmek; bozmak; günah işlemek; başkasının hakkına tecavüz; kanuna karşı gelme; günah, suç. No trespassing. Geçilmez. Girilmez. saç lülesi, belik, bukle; uzun saç; saça benzer örgü. tressed örgülü, lüle 1ü1e. masa ayaklığı, sehpa; sehpa köprü. trestle table sehpa üzerine kurulmuş masa. trestlework sehpa (köprü), iskele işi. iskambil veya zar üçlüsü. (önek) üç, üç misli. tecrübe olunur, denenmesi mümkün; davası görülebilen. üçlü takım; (müz.) bilhassa birinci ile üçüncü ve beşinci notalardan ibaret uçlük akort, triade; (kim.) üç değerli atom. (huk.) davanın görülmesi, muhakeme, duruşma, yargılama; tecrübe, deneme, bakma, imtihan; tecrübe olunma, denenme; imtihan kabilinden olan felaket veya keder. trial and error çeşitli yolları deneme; deneyerek. trial balance muhasebede zimmet ve matlup yekunlarının mukayesesi, mizan. trial balloon halkın tepkisini öğrenmek için bir plan hakkında verilen önhaber. trial by jury jüri heyeti tarafından muhakeme olunma. trial jury bir davada son kararı veren on iki kişilik jüri heyeti. trial trip yelkenli gemi veya vapurun tecrübe seferi; tecrübe, deneme. be on trial yargılanmak, muhakemesi olmak; tecrübe edilmek, denenmek. He is a trial to his mother. Annesi için bir baş belâsıdır. üç köşeli şekil, üçgen; gönye; üçlü grup; (müz.) üçköşe, triangel. the eternal triangle rakip aşk. üç köşeli, üçgen şeklindeki. triangularity üçlülük. triangularly üç köşeli olarak. üçgenlerle bölünmüş; üçgen; üçgen yapmak; üçgenlere bölmek; nirengi yapmak. nirengi. (jeol.) Jura devrinden evvel gelen. Trias devrine ait; Triasik devir. (den.) direk kulumbirleri arasındaki ıstralya, karanfil. kabileye ait. tribalism kabile kültürü ve ilişkileri. tribally kabile seklinde. (kim.) üç bazlı. kabile, aşiret, oymak, soy, uyruk; aynı sınıftan veya aynı sanattan kimseler, grup; biyolı takım, familya; dişi hayvandan gelen zürriyet. tribes'man kabileye mensup fert. teknolojide cisimlerin sürtünmelerini inceleyen dal. (şiir) üç kısa heceli vezin parçası. mihnet, musibet; dert, keder, büyük sıkıntı. mahkeme; hakim kürsüsü. Roma tarihinde soylulara karşı halkın seçtigi ve halkı koruyan sulh hakimi; halkı savunan kimse. tribunate, tribuneship halkl savunan memur makamı. tribunicial, -tial bu makama ait. kursu, platform, tribun. vergi veren; tabi olan, bağımlı; vergiye ait, haraç olarak verilen; yardımcı; bir ırmağa karışan (ayak); haraca tabi hükümdar veya hükümet; ırmak ayağı; göle dökülen ırmak. övme, sitayiş, takdir; hediye: haraç, vergi, baç; haraç verme mecburiyeti. (gen.) up (ile) kaldırıp baglamak; hisa etmek. lahza, an. in a trice bir lahzada, çabucak. üç başlı kas (tıb.) kirpiklerin içe doğru dönmesi; idrarda ipliksi elyaf görülmesi, trikiyazis. (çoğ.) -nae) (tıb.) trişin. trichinosis (tıb.) trişinoz. trichinous trişinli; trişinozlu. (önek) saç, kıl bitki kabuğunun iç zarından çıkan şey (kıl) (tıb.) saç hastalığı. üç kısma bölünme; insan tabiatının beden, ruh ve can olarak üç kısma ayrılması. trichotomous üç kısma ayrılmış. üç renkten ibaret, üç renkli. hile, oyun, desise, dolap, şey tanlık; marifet, ustalık; hokkabazlık, el çabukluğu; adet; garip taraf; huy, hususiyet; (briç) bir devirde oynanılan kağıtlar; (den.) nöbet; aldatmak, hile yapmak. trick out veya up süslemek. bag of tricks bir sürü yalan ve düzen; eldeki imkânlar. play a trick on oyun oynamak, azizlik etmek. That'll do the trick. O işimizi görür. That child knows a trick or two! O çocuk ne kurnazdır! That cat has been up to her old tricks. O kedi yine marifetini göstermiş. trick'ery hile, hilekârlık. hile kabilinden, hilekâr; hüner isteyen. trickishly hile ile trickishness hile, hilekârlık. damla damla akmak veya akıtmak; azar azar gelmek; damlama; damla damla akan şey. hilekâr veya düzenbaz kimse. tavla oyunu. hile; ustalık isteyen; becerikli, usta, hünerli. trickily hile ile. trickiness hile; hüner. (fiz.) üç ekseni dik olmayan açılarla kesişen (kristal) Romalıların yemek yerken üzerine uzandıkları ve ortadaki masanın üç yanını çevreleyen sedir. üç renkli bayrak; (b. h.) Fransız bayrağı. tricolored üç renkli. eskiden giyilen üç kenarı kalkık şapka. triko. üç çatallı (azı diş leri veya kalp kapağl gibi) tricuspid valve (anat.) üçlü kapacık, triküspid. üç tekerlekli velespit; üç tekerlekli velespite binmek. üç parmaklı. üç dişli gladyatör mızrağı; üçlü çatalı olan balık zıpkını; Neptünün sembolü; üç çatallı mızrak gibi, üç çatallı. üç dişli, üç çıkıntısı veya ucu olan. üç boyutlu. (bak.) trioecious. (bak.) try; güvenilir, güvene layık; saf, arıtılmış. üç senede bir olan, üç sene süren; üç senede bir olan veya üç sene süren şey; üçüncü ylldönümü. triennially üç senede bir. tecrübe eden kimse; yargılayan kimse. (anat.), (zool.) beyinden çıkan beşinci çift sinirlere ait, trigeminusa ait; üçüz sinir, trigeminus. üçlü çatal; üçe bölünmüş. önemsiz şey; az miktar, cüzi şey; ucuz ve adi süs eşyası; pandispanya ve meyvalardan yapılan bir çeşit tatlı; kalay ve kurşun alaşımı; oynamak; boşuna harcamak; boş şeyler konuşmak; oyalamak, oyalanmak; şaka yapmak. trifle with önem vermemek. a trifle biraz. He is not a man to trifle with. O hafiften alınacak bir kimse değildir. Don't trifle with your health. Sıhhatinizle oynamayın. ehemmiyetsiz, ufak, cüzi, az; sathi; her şeyi ehemmiyetsiz gibi karşılayan; değersiz, işe yaramaz. triflingness ehemmiyetsizlik. triflingly önemsiz olarak. (yakın, orta ve uzak mesafeler için) üç ayrı kısmı olan (gözlük) trifocals üç kısımlı gözlük. (bot.) üç yapraklı, yaprak gibi üç kısmı olan; üç yaprakçığı olan (yaprak); (mim.) üç yapraklı. (bot.) üç yaprakçığı olan (yaprak) (bot.) yonca, tirfil. (çoğ.) -ria) (mim.) büyük kiliselerin yan galerilerinden biri. üç kısımlı, üç şekli olan; üç şekilden ibaret. üçlü çatal üç kısma ayrılmış. (-ged, -ging) şık, temiz giyimli; sağlam dayanıklı sıkı; güvenilir; canlı cıvıl cıvıl; out veya up (ile) şıklaştırmak; güzelleştirmek. (-ged, -ging) takoz, köstek; altına takoz koyarak hareketine mâni olmak; frenlemek. (kıs.) trigonometry. üçlü; (anat.), (zool.) trigeminusa ait; trigeminus. tüfek tetiği; (mak.) zembereği serbest bırakmaya mahsus cihaz; dürtü; başlatmak. trigger man (A.B.D.), (argo) cinayet işlemeyi üzerine alan gangster. quick on the trigger eli tetikte; hazırcevap, kafası çabuk işler. çotira (zool.) Balistes capriscus. (A.B.D.), (argo) önemsiz sebeplerle silah kullanan. Yunan mimarisinde Dorik frizlerde fasıla ile sıralanan düşey üç yivli taş levha, triglif. triglyph'ic(al) böyle levhaya ait. Zodyak'ın dörtte biri; üç köşeli bir çeşit çenk. üç köşeli; kristalde üç katmerli simetriye ait. trigonometri. trigonomet'ric(al) trigonometriye ait. trigonomet'rically trigonometrik olarak. tek ses çıkaran üç harf. üç yüzlü, üç yanlı, tek noktada birleşen üç yüzlü (cisim), trihedron. (geom.) bir noktada birleşen üç düzlemden husule gelen sekil. (bot.) üç çift yaprakçığı olan. üç yanlı, üç kenarlı, üç yönlü. üç hattan ibaret, üç hatta ait. üç dilde ifade olunan; uç dil konuşan, üç dilli. üç harften ibaret (kelime) sesi titremek veya titretmek; titrek ses ile söylemek veya terennüm etmek; sesin titremesi; (müz.) titrek ses; ''r'' sesinin titretilerek söylenmesi. ingiliz sistemine göre 18. sıfırlı, Amerikan ve Fransız sistemine göre 12 sıfırlı rakam, trilyon. bir çiçek etrafında uç yaprağı olan fidan, trilyum. üç loplu, üç kısımlı. bedeninde üç bölme bulunan ve şimdi soyları tükenmiş olan deniz böcekleri takımından bir hayvan. üç gözlü, üç hücreli. üçlü eser, triloji. (-mer, -mest), (-med, -ming), temiz ve yakışıklı, biçimli, şık; budamak, kırkmak, kesip düzeltmek; süslemek; temizleyip nizama koymak; (den.) yükü düzgün istif ederek gemiyi denk etmek; yelkenleri rüzgâra göre düzeltmek; (hav.) ayar etmek; (k. dili) yenmek, bozmak; aldatmak; azarlamak; (den.) denk olmak; iki parti arasında her ikisine de taraftar görünmek; nizam intizam; hal, vaziyet; süs; artık; (den.) geminin dengi; kıyafet, kılık; (mim.) .binanın iç tarafında bulunan süve gibi hafif tahtalar. trim by the bow (den.) gemiyi başı kıçından daha fazla suya batacak şekilde denkleştirmek. trim one' sails ayağını denk almak. in good trim iyi halde veya vaziyette; denk, oranlı (gemi) out of trim fena vaziyette; idmansız; dengi bozuk (gemi, uçak) trim'ly biçimli olarak. trim'ness biçimli oluş. birbirine benzer üç kısmı olan; (bot.) üç klsımlı (çiçek); (biyol.) üç eklemli. üç aylık müddet. üç cüz (tef'ile)(den.) ibaret (mısra) süsleyen kimse, düzenleyici kimse; yağcı, dalkavuk; bir çeşit yapı kirişi. süsleme; süsleyici şey; garnitür; (çoğ.) kırpıntı; (k. dili) mağlubiyet, dayak. üç ayda bir (olan) (biyol.) aynı türde üç şeklin bulunması. trimorphic, trimorphous üç şekilli. üç kat uçlü, üç kere yapılan; üçlü takım; (b. h.) teslis. Trinidad ve Tobago. teslis prensibine ait; teslis prensibine inanan kimse. Trinitarianism teslis prensibini kabul eden mezhep. nitrat ile toluenden mürekkep kuvvetli bir patlayıcı madde, (kıs.) (T.)N. (T.) üçlü, üçlü birlik; (b. h.), (ilah.) teslis; teslisi temsil eden simge. yüzük veya duğme gibi ufak sus; kıymetsiz şey, oyuncak, biblo. (bot.) üç düğüm veya eklemi olan. (mat.) üç terimli; (biyol.) üç kelimeli ismi olan, (mat.) + veya işaretiyle birleşmiş üç terimli ifade; (biyol.) üç kelimeli isim. üçlü takım; (müz.) üç1ü, triyo. (bot.) aynı türün değişik bitkilerinde erkek ile dişi ve hünsa çiçekleri olan. bir çeşit sekiz mısralı şiir kıtası. (kim.) içinde üç oksijen atomu bulunan oksit. kısa seyahat veya yolculuk; tur; sürçme, çelme, ayak takılması; seğirtme; (mak.) kastanyola, durdurucu tertibat; hata, yanlış; (argo) uyuşturucu madde kullanma ve bunun tesiri. trip hammer otomatik demir çekici. round trip gidiş dönüş. take a trip seyahat etmek; (argo) uyuşturucu madde kullanmak. (-ped, -ping) sürçmek, çelmek, selme takmak; hafif hafif veya sekerek yürümek, sekmek, sıçramak, seğirtmek; yanılmak, hata yapmak; (mak.) açılmak, çözülmek, boşalmak, engeli kaldırıp serbest bırakmak, harekete geçirmek; (nad.) yolculuk etmek; hatasını ortaya çıkarmak; (eski) havada gezer gibi dans etmek; (den.) dipten ayırmak; (argo) uyuşturucu madde tesirinde olmak. trip up çelme takmak; yalanını yakalamak trip the light fantastic dans etmek. üç kısma ayrılmış; üç kısımdan veya kopyadan ibaret; üç taraf arasında yapılmış. triparti'tion üç parçaya bölünme. işkembe; (k. dili) saçma, manasız veya değersiz şey. (bot.) çiçeği üç yapraklı. (elek.) üç fazlı. bir hecede birleşmiş üç ünlü. triphthon'gal bir ses çıkaran birleşik üç ünlü kabilinden. (bot.) üç dereceli tüysü. üst üste üç kanatlı uçak. üç kat, üç misli, üçlü; üç misli yapmak veya olmak; (beysbol) üç kalelik bir top vuruşu. Triple Alliance. Üçler ittifakı. tripleexpansion engine üç genişlemeli makina. triple measure, triple time (müz.) üç vurgulu tempo. triple threat (A.B.D.), (k. dili) üç sahada hünerli kimse. üç şeyden ibaret takım; (şiir) üç mısralı kafiyeli şiir parçası; (müz.) triolet, üçlem; üçüzlerden biri. üç kısımdan mürekkep, üç kat; üç daireli ev. üç kat etmek; üç kopyasını çıkarmak. triplica'tion üç kat etme veya olma. üç kat, üç misli;üç kopyadan ibaret; üçlü kopya; aynı cinsten üç şey. in triplicate üç kopya olarak. üç kat veya üç misli olma; üçlü takım. üç ayaklı sehpa; fotoğraf sehpası. tripodal sehpaya benzer. Trablusgarp; Trablusşam; (k. h.) Trablus taşı, cilâ için kullanılan alçıtaşı. Trablusgarp ülkesi. Cambridge üniversitesinde şeref payesi imtihanı. seyahat eden kimse; (İng.), (k. dili) turist; (mak.) kastanyola. çevik, kıvrak; hafif adımlarla yürüyen; hafif ve çevik adımlarla yürüme; hafif bir dans. trippingly sekerek. (kim.) triptan. üç kanatlı resim; üç kere katlanan yazı levhası. üç taraflı, üç köşeli. üç sıra kürekleri olan eski savaş gemisi, kadırga. üç kısma bölmek; (geom.) üç eşit kısma ayırmak. trisec'tion (geom.) üç eşit kısma ayırma. üç sıra olarak tertip edilmiş. (tıb.) cene kilitlenmesi. trismic çene kilitlenmesi ile ilgili. (bot.) üç tohumlu. (Fr.) kederli, acıklı. (Fr.) keder. (eski) kederli üzüntülü. tristfully kederle. üç satırlı. (bot.) üç stilli. üç heceli kelime. trisyllab'ic üç heceden ibaret. herkesçe bilinen, basmakalıp, malum; adi; bayatlamış, eskimiş. trite'ly adi bir şekilde. triteness adilik. üç uknumun üç ayrı tanrı olduğuna dair itikat. tritheist böyle bir inancl olan kimse. tritheis'(tic.)(al) bu itikat kabilinden. (Yu.) (mit.) yarısı adam yarısı balık olan deniz mabudu; (k. h.), (zool.) boru şeklinde bir çeşit deniz salyangozu veya bunun kabuğu. ezip toz etmek, öğütmek; dövmek; ezilip toz haline getirilmiş madde. triturable ezilip toz haline getirilir. tritura'tion ince öğütme, toz halinde ezme; toz haline getirilmiş madde. zafer alayı; zafer, başarı, muvaffakiyet, galebe; zafer sevinci; zafer kazanmak muzaffer olmak, galip gelmek, yenmek; iftihar etmek, övünmek; zafer merasimi yapmak. zafere ait, zafer kabilinden. triumphal arch zafer takı. triumphal column zafer abidesi, zafer sütunu. muzaffer, galip; iftihar eden; zaterli; övünen. triumphantly muzafferane. (çoğ.) -virs, -viri) en yüksek hükümet mevkiini eşit olarak elde tutan üç devlet başkanından biri. triumvirate üç kişinin bir arada devlet başkanı olması, triumvirlik; üçler grubu. (ilah.) birde üç olan (teslis için) triu'nity birde üç olma. (kim.) üç değerli. sofrada sıcak tabak altına konulan ayaklı madeni tepsi nihale; ayakı destek. (çoğ.) değersiz şeyler. saçma, abes; cüzi, önemsiz, ehemmiyetsiz. trivial'ity, trivialness saçmalık, ehemmiyetsizlik. trivially önemsiz olarak. ortaçağ üniversitelerinde ilk dört seneyi teşkil eden dilbilgisi ile belâgat ve mantık. üç haftada bir veya haftada üç kere (olan veya çıkan) (sonek) (or ekiyle biten bazı isimlerin (dişil.) sekli: aviatrix, executrix) (tıb.) vücudun su toplamış yerinden sıvıyı çekmeye mahsus cerrah aleti, trokar. biri uzun ve biri kısa iki heceli şiir vezni çeşidinden; böyle vezin veya mısra. tekerleğe benzer. (anat.) uyluk kemiğinin kalçada olan yumru başı, trokanter, trohanter; (zool.) böcek bacağının ikinci mafsalı. (bak.) trocar. yuvarlak ve yassı hap. (siir) biri uzun ve biri kısa iki heceli vezin. (çoğ.) -li) bir çeşit yağmurkuşu; bir çeşit ötleğen. (anat.) makara, troklea. troclear troklea ile ilgili. (geom.) tekerlenme eğrisi, yuvarlanma eğrisi: (anat.) döner eklem. trochoi'dal tekerlek gibi. trochoi'dally tekerlek gibi dönerek. (bak.) tread. mağarada oturan kimse; köşeye çekilmiş veya münzevi kimse; (zool.) insana benzer maymun. Rusya'da kullanılan yan yana koşulmuş üç atlı kızak veya araba; üçlü yönetim. Truva şehrine veya ahalisine ait; Truvalı. Trojan horse Truva atı. Trojan War Truva savaşçı. like a Trojan çok çahşkan; yiğit ve cesur. su içinde olta sürükleyerek balık tutmak; birbirini takip eden birkaç sesle şarkı söylemek; yüksek sesle veya serbestçe şarkı okumak; döndürmek; bir işi tekrar tekrar yapma; birbirini takip eden seslerle söylenen sarkı, nakarat, tekrar; olta iğnesine yakın takılıp fırıldak gibi dönen yem. magaralarda veya tepelerde bulunduğu farzolunan dev veya cüce. tramvay, tramvay arabası; tramvay arabasına elektrik cereyanı veren kol; yük boşaltmak için gövdesi kaldırılıp indirilen araba; asma yük arabası. trolley bus troleybüs. trolley car tramvay arabası. trolley man vatman veya tramvay biletçisi. trolley pole arş. off its trolley arştan çıkmış, boynuzları çıkmış. off his trolley kdili. kafadan çatlak. pasaklı kadın; fahişe orospu. (müz.) trombon. (mad.) silindir şeklinde döner kalbur. (mad.) demirci ocağına hava cereyanı veren bir cihaz. (Fr.), (güz. san.) göz aldatıcı olduğu kadar hakikate uyan yağlı boya resim. küme, sürü; bölük, tabur, alay; cemaat, güruh: (gen.) (çoğ.) asker; süvari bölüğü; sürü halinde toplanmak; ileri yürüyüşü yapmak; küme veya sürü halinde toplamak. troop away yürüyüş yapmak, ilerlemek, gitmek. troop carrier asker taşıyıcı uçak veya zırhlı araba. troop off gitmek, gidivermek. troop the colors İngiltere'de asker safları önünde bayrak ile bando geçirme merasimi yapmak. süvari askeri veya atlı; asker gemisi; atlı polis; il jandarması. swear like a trooper çok ağır sözlerle sövüp saymak, ağzını bozmak. asker gemisi. (bot.) bir çeşit Latin çiçeği. kon san mecaz, kinaye; metne ilave . (biyol.) besinsel. (önek) beslenmeye ait. hatıra, andaç, yadigâr, bergüzar; kupa; ganimet; (mim.) bir silâh takımını gösteren bina süsü. (coğr.) dönence, tropika; (çoğ.) tropikal kuşak; tropikal. Tropic of Cancer Yengeç dönencesi. Tropic of Capricorn. Oğlak dönencesi. tropical tropikal; mecazi, kinaye kabilinden. (biyol.) dogrulum konuşma veya yazıda mecaz kullanma; bunun üzerine yazılmış risale. troposfer. (-ted, -ting) tırıs gitmek; koşmak; hızlı yürümek: tırıs: hızlı gidiş, koşuş: (k. dili) yabancı dil derslerinde gizli olarak kullanılan tercüme kitabı: (çoğ.) (k. dili) ishal. trot out (k. dili) göze girmek için bir şey göstermek. trot'ter tırıs giden koşu atı; (k. dili) paça. sadakat bağlılık: hakikat, doğruluk: nişanlanma. plight one' troth sadakat yemini etmek. (ask.) . atlı askerlere karşı savunma aracı olarak kullanılan ve ortasına sivri kazık çakılı konik çukur. Fransa ve İtalya'da on bir ile on üçüncü yüzyıllar arasında saz şairi, âşık, ozan. rahatsız etmek, tedirgin etmek, zahmet vermek, canını sıkmak; karıştırmak, altüst etmek, bulandırmak: sıkmak: başını ağrıtmak, eziyet vermek; zahmet etmek; üstünde durmak, dikkat etmek; üzülmek, te1aş1anmak. Don't trouble yourself. Zahmete girmeyin. feel (veya) be troubled üzülmek, merak etmek. Her deafness troubles her. Sağırlığı canını sıkıyor. May I trouble you for the salt? Tuzu verebilir misiniz ? Sorry to trouble you. Size zahmet verdiğim için özür dilerim. Size zahmet oldu. The principal can't be troubled with a11 the petty problems. Müdür ufak tefek meselelerle meşgul olamaz. zahmet, sıkıntı, üzgü, üzüntü, ıstırap, dert, keder, belâ; sıkıntılı şey, mesele; rahatsızlık, hastalık. (ask.) for trouble. bela aramak, bela satın almak. digestive troubles sindirim bozukluğu, hazlmsızlık. get into trouble belaya çatmak, başı belaya girmek. in trouble başı belada; (k. dili) evlenmeden gebe kalmış. take trouble zahmete katlanmak, zahmet etmek: dikkat etmek. Trouble in the neighboring country closed the border. Komşu memlekette çıkan karışıklık sınırın kapanmasına sebep oldu. trouble spot sıkıntı veren yer, sık sık arızalanan kısım. What' the trouble? Ne var? Derdin ne? Mesele nedir? tedirgin, üzgün: meraklı. troubled waters bulanık sular: düzensizlik, sıkıntı. mesele çıkaran kimse: baş belası. aksaklıkları saptayıp çözümleyen kimse. zahmetli, sıkıntılı, üzgülü, belâlı, üzüntülü; baş belası, musibet, rahat vermez. troublesomely zahmetli olarak. troublesomeness zahmetlilik. karışık, güç, slkıntılı. tekne, yalak: oluk: iki dalga arasındaki çukur; uçurum. low pressure trough alçak basınçlı dar ve uzun hava sahası. dövmek, dayak atmak, cezalandırmak; (k. dili) yenilgiye uğratmak. trup. trou'per trup uyesi; tecrübeli oyuncu. (çoğ.) pantolon pair of trousers pantolon. gelin eşyası, çeyiz, cihaz. alabalık, (zool.) Salmo. brook trout dere alabalığı, (zool.) Salmo fontinalis. lake trout göl alası, (zool.) Salvelinus namaycush, (zool.) Salmo lacustris. sea trout deniz alası, (zool.) Salmo trutta. ortaçağda Fransa'da epik şair. define, hazine. (huk.) zaptolunan bir malı geri almak için açılan dava, istirdat davası. (eski) zannetmek, sanmak; düşünmek; inanmak mala, sürgü; fidanları sökmeye veya dikmeye mahsus el küreği; mala ile sıvamak, malalamak. kuyumcuların kullandığı tartı sistemi. troy weight kuyumcu tartısı. Truva. okul kaçkınlığı, dersi asma. okul kaçağı; kaçak, firari; aylak; okul veya vazifeden kaçmak, asmak. truant officer (A.B.D.) okul kaçakları ile meşgul olan memur. ateşkes, mütareke anlaşma; ara, fasıla. kamyon, yük arabası; domuz arabası; iki tekerlekli el arabası; ağır yük vagonu; (İng.) tablalı yük vagonu; tekerlekli çerçeve; el arabası veya kamyon ile yük taşımak; kamyon kullanmak; (A.B.D.), (argo) yürümek, gitmek. mübadele etmek, değiş tokuş etmek, trampa etmek takas etmek; mübadele, değiş tokuş takas, trampa; (k. dili) süprüntü, pılı pırtı: önemsiz şeyler; (A.B.D.) bostanda yetiştirilen meyva ve sebze; (k. dili) ilişki. truck farm bostan. truck farming bostancılık. yük nakletme bedeli; el arabası veya kamyon ile yük taşıma. yük arabacılığı: değiş tokuş; bostancılık. to (ile) kendini alçaltıp tabi olmak, yaltaklanmak; ufak tekerlek; (leh.) açılır kapanır karyolanın altına itilen tekerlekli yatak. yük arabacısı, kamyoncu. vahşi, haşin ve merhametsiz, gaddar, zalim; insafsız, yıkıcı. truculence, -cy vahşilik, haşinlik. truculently gaddarca. zahmetle yürümek, yorgunlukla yürümek; zahmetli yürüyüş. trudgen stroke kulaçlama yüzüş. hakiki sahi, gerçek, doğru; halis, katkısız, som, safi; sadık, samimi, içten; tam, aym; asıl; meşru; doğru olarak, hakikaten, gerçekten; doğru; doğrultmak, düzeltmek, tam şeklini vermek. true bill muhakeme lüzumu kararı. true-false test "doğru', veya "yanlış" diye cevaplandırılan test. true horizon deniz yüzeyi ile paralel olan hakiki ufuk. come true doğru çıkmak, gerçekleşmek. in true doğru işleyen, merkeze uygun. sadakat belirtisi sayılan mavi renk. pek sadık, sözünün eri. doğuştan, hakiki. sadık, hakikatlı. sevgili. domalan, yermantarı, (bot.) Tuber; domuz ağırşağı. herkesçe bilinen hakikat, bellilik, apaçıklık, doğruluğu kabul edilmiş önerme. (eski) pasaklı kadın; fahişe, orospu. hakikaten, gerçekten, doğrulukla, sadakatle, samimiyetle; tamamen, doğru olarak; kanunen. (şiir) boru; boru sesi. koz; (k. dili) iyi adam: koz oynamak: koz oynayarak almak. trump card koz. trump up uydurmak, icat etmek. play one, trump card kozunu oynamak. gösterişli fakat değersiz şey, kıymetsiz süs; saçma: hile. (müz.) boru, çalgı borusu; borazan; boru sesi; boru çalarak ilân etmek; ilan etmek, yaymak; boru gibi ses çıkarmak. trumpet call boru sesi ile çağırma. trumpet creeper borulu hanımeli, (bot.) Campsis radicans. a flourish of trumpets boru sesleri. blow one' own trumpet kendi borusunu çalmak, kendi kendinin reklamını yapmak, övünmek. ear trumpet kulak borusu. speakin'g trumpet ağız borusu, megafon. boru çalan kimse, borazan; ilan eden kimse, tellâl. trumpeter swan borazan kuşu, (zool.) Psophidae. ucunu veya tepesini kesmek; tepesi kesik; (bot.) tepesi kesik gibi (yaprak), güdük. truncated kesik yassı. truncated pyramid keisk piramid. truncation ucunu veya tepesini kesme; kesik şey. kısa ve kalın sopa, çomak, matrak; asa; (İng.) cop; sopa ile dövmek, coplamak. ufak tekerlek; tekerlek sesi; domuz arabası ile taşımak; yuvarlamak (çember) trundle bed açılır kapanır karyolanın altına itilebilen tekerlekli yatak. gövde, beden; sandık; otomobil bagajı; ana hat; (zool.) hortum: madeni veya ağaç oluk veya künk; (den.) yolcu kamarasının güverteden yüksek kısmı, mezarna; (çoğ.) erkek mayosu; (mim.) sütun bedeni; demiryolu veya telgraf ana hattına ait. trunk call şehirlerarası telefon. trunk engine pistonu boru şeklinde olan istim makinası. trunk hose eski zamanlarda giyilen bir çeşit şalvar. trunk line demir yolu veya telgraf ana hattı. trunk nail iri ve süslü başlı çivi. trunk road ana yol. trunk room sandık odası. top muylusu. fıtık bağı, kasık bağı; kiriş, destek, makas, dayak, üçgenlerden oluşan takviye iskeleti; kuru ot veya saman demeti; bağlam, demet; (den.) büyük serenin orta yerini direğe bağlayan demir çember; tavuğu pişirmeden önce kanadını kırıp bağlamak; destek koymak; sıkıca bağlamak. truss bridge makas kirişleriyle desteklenen köprü. truss up bağlamak, iple bağlamak. truss'ing üçgenli takviye sistemi. itimat, güven, emniyet; tevekkül; ümit; güvenilen şahıs veya şey; emanet; kredi; mutemetlik; tröst; güvenmek itimat etmek emniyet etmek: güvenerek vermek, teslim etmek, emanet etmek: inanmak: tevekkül etmek; kredi vermek. trust company tröst şirketi. trust deed (huk.) vekâletname. trust fund tesis parası, vakıf para. Trust Territory Birleşmiş Milletler adına büyük bir memleket tarafından idare edilen bölge, manda altındaki bölge. in trust himayesinde, gözetiminde. on trust güvenle, emniyetle. trust in güvenmek. trust to -e dayanmak; itimat etmek; emanet etmek. trust with emanet etmek, teslim etmek. trustingly itimatla, güvenerek. trust'less güvenilmez, yalan. We'll see you soon, we trust. İnşallah yakında görüşürüz. (A.B.D.) (k. dili) tröstü bozmaya çalışan kimse. vekil, mutemet, yeddiemin, mütevelli; mutemede mal teslim etmek. trusteeship vekillik; Birleşmiş Milletler adına bir bölgenin idaresi. güvenen, itimat kabilinden, çabuk inanılır. trustfully güvenle. trustfulness güvençlilik. itimada lâyık, güvenilir. trustworthiness güvenilirlik. güvenilir, sadık, emin; güvenilir kimse; güven uyandırdığından dolayı kendisine bazı özel haklar tanınan mahpus. trustily güvenilir surette. trustiness güvenilir hal. hakikat, gerçeklik, gerçek, doğruluk, sıhhat; hak; sadakat, içten bağlılık, samimiyet, vefa; aslına uygunluk, hakikilik; dürüstlük. gospel truth mutlak hakikat. in truth hakikaten, gerçekten. of a truth gerçekten, filvaki. doğru sözlü, doğru, samimi; gerçek. truthfully doğru olarak; hakikaten, gerçekten. truthfulness doğruluk, gerçeklik. gerçeksiz hakikatsiz; yalancı. uğraşmak, çalışmak; teşebbüs etmek, kalkışmak; denemek, tecrübe etmek, imtihan etmek, sınamak; araştırmak, teftiş etmek, tetkik etmek, tahkik etmek; (huk.) yargılamak, muhakeme etmek, davasını görmek; yormak; eritmek; arıtmak; tasfiye etmek; çalışma, uğraşma; deneme, tecrübe. try for elde etmeye çalışmak. try on prova etmek, giyip denemek. try out birisinin kabiliyetini denemek. try square ayarlı gönye. Just try and catch me ! kd.ili Haydi, yakala bakalım ! try conclusions with ile boy ölçüşmek. try one' hand at denemek, el atmak. Try try again. Sebat et. yorucu, sabır tüketici, sinirlendirici, sıkıcı. kabiliyet denemesi, deneme. (zool.) tripanazoma. (den.) yan yelken. buluşma sözü, randevu; buluşma yeri. (bak.) czar. çeçe, (zool.) Glossina mor sitans, Glossina palpalis. tişört. denizaltı yer sarsıntısından ileri gelen büyük dalga. (Lat.) sen de (hasmı aynı suç ile itham etmek için kullanılır) baykuş ötüşü. (-bed, -bing) yarım fıçı, tekne yayık; bir yayığın alabildiği miktar; banyo küveti; (k. dili) tekne; fıçı içine dikmek veya koymak; teknede yıkamak. tub'bable yıkanabilir. tub'ful tekne dolusu. büyük ve kalın sesli bir çalgı borusu, tuba. boruya ait; (anat.) dölyatağı borusuna ait. tubal pregnancy dış gebelik. fıçı gibi; şişman ve bodur, bıdık; çınlamasız, boğuk. boru, tüp; (bot.) çiçeğin boru gibi olan kısmı; boru eklinde şey; yeraltı demiryolu veya tüneli; (argo) televizyon; boru koymak, boru döşemek; boru içine koymak. bronchial tubes bronşlar. pneumatic tube tazyikli hava ile içinden mektup gönderilen boru. tube pan içi borulu pasta tenceresi. iç lastiği olmayan. yumru kök; (anat.) ufak ur. tümsecik, tüberkül; (bot.) küçük yumru, yumrucuk; (tıb.) ufak ur, kabarcık, şiş. tuber'cular yumrulu; tüberkülozlu, tüberküloza özgü. tuber'culous. verem kabilinden, tüberkülozlu. tuber'culate(d) urlu, yumrulu. tüberkülin. tüberküloz, verem, (colloq.) ince hastalık. sümbülteber, (bot.) Polianthes tuberosa. kabarcık veya urlarla kaplı; (anat.) tümsekli; (bot.) yumrulu. tuberosity urluluk; kabarcık, ur, yumru; (anat.) sinir veya eklemin kemiğe bağlandığı yerde bulunan kemik çıkıntısı, pürtük. boru takımı, borular; boru yapmaya mahsus madde; boru şeklinde dokunmuş kumaş; tüp veya boru yapma. boru şeklindeki; borulu; boru sesi gibi. tubulous boru şeklindeki; borulu. ufak tüp. içine tıkmak, içine sokmak, altına kıvırmak; kat kat edip küçültmek; sıkıştrıvermek, tıkmak; üstünü örtüp etrafını tıkmak; kat yapmak; elbise kırması; geminin kıç kuruzu; (İng.), (argo) yemek. tuck away (veya) in (İng.), (k. dili) iştahla yemek, tıka basa doldurmak. tuck oneself in bed yatağa girip yorganın kenarını şiltenin altına sıkıştırmak tucker tıkan veya sıkıştıran şey veya kimse; plise makinası; eski zaman kadınlarının giydiği dantel veya muslin yelek; omuz atkısı, şal. (k. dili) yormak. tucker out yormak, bezdirmek, bıktırmak. (İng.) şekerci dükkânı, pastane. (sonek) -lik (Latince sıfatlardan isim yapımında kullanılır: fortitude, latitude) Tudor, İngiltere'de 1485-1603 senelerinde saltanat süren hanedan; Tudor hanedanma ait. Tudor flower İngiliz gotik sanatında kullanılan üç yapraklı çiçek. Tudor style Tudor üslubu, İngiliz Rönesans üslubu. salı (kıs.) Tues. süngertaşı; ırmak veya kaynaklarda oluşan bir çeşit kireçtaşı. süngertaşı veya kireçtaşı kabilinden. süngertaşı. küme, öbek, top; tepe, sorguç; püskül; kümelemek, demet demet yapmak: püskül ile süslemek. tuft'ed kümeli; tepeli. tuft'y perçem gibi püskül püskül veya küme küme olan, öbek öbek. . kuvvetle çekmek; çekmek, çekelemek; kuvvetli çekiş, büyük gayret; römorkör; koşum kayışı. tug boat römorkör. tug of war halat çekme oyunu; şiddetli rekabet. okul taksiti; öğretim (tıb.) kemirgenlerden insanlara geçen ateşli bir hastalık, tularemi. lâle, lâle fidanı. tulip root bazı tahılların sapına arız olan bir hastalık. tulip tree ağaç lâlesi, (bot.) Liriodendron tulpifera; lâle ağacı. white tulip tülbent lâlesi, (bot.) Tulipa stellata. lâle yetiştirrneye aşırı merak. tül, ipek bürümcük. düşmek, yıkılmak, devrilmek; yuvarlanmak; acele ve dikkatsizce yürümek; takla atmak; karıştırmak, altüst etmek; örselemek; yıkmak, devirmek, yuvarlamak, düşürmek; cila makinasında yuvarlayıp temizlemek; düşüş, yuvarlanma; taklak; (A.B.D.), (k. dili) fırsat. tumble in yuvarlanır gibi girmek, cumburlop düşmek, içine düşmek; yatağa girmek. tumble out of bed yataktan fırlamak. tumble to (k. dili) anlamak. tumble up çabucak güverteye çıkmak. all in a tumble tamamen altüst. bokböceği. yıkılacak gibi, yıkılmak üzere, yarı yıkık. su bardağı; taklakçı güvercin, uçarken takla atan güvercin; emniyet kilidinde hareketli kısım; tabancada tetik ile hareket ettirilen bir kısım; hacıyatmaz. horozibiği, yabani kadife çiçeği, (bot.) Amaranthus. cambazlık; taklak; güvercinin uçarken taklak atması. tumbling barrel, tumbling box parlatmaya mahsus döner varil. çiftçi arabası, kağnı; Fransız ihtilâli zamanında suçluları idam yerine götürmek için kullanılan araba; eskiden suya batırmak maksadı ile üstüne suçlu kadınları bağladıkları tekerlekli iskemle. şişmek, şişirmek; kabarmak, kabartmak. tumefa'cient (tıb.) şişiren, şişlik meydana getiren. tumefac'tion kabartı, şiş; şişme, kabarma, şişirme. şişmiş, şişkin, kabarmış; çıkıntılı; mübalağalı, tantanalı, debdebeli. şiş, yumru, ur, tümör; (eski) mübalâğa. gürültü, karışıklık, kargaşalık, kargaşa; heyecan. tumultuary gürültülü, patırtılı, kargaşalı. düzensiz; gürültülü, patırtılı, kargaşalı. tumultuously düzensizce. tumultuousness kargaşalık. (çoğ.), -li) höyük; çoğunlukla mezar üzerindeki toprak yığını. tumular yığın şeklinde. tumulous, tumulose tepeleri çok. (-ned, -ning) büyük fıçı; takriben 950 litrelik sıvı ölçüsü; biracılann mayalama teknesi; fıçılamak, büyük fıçıya doldurmak. tonbalığı, orkinos, istavrit azmanı, (zool.) Thunnus. akort edilebilir, ayarlana bilir, düzeltilebilir. tundura. beste, hava, nağme; ahenk, düzen; akort; hal, mizaç; akort etmek, ahenk vermek; ahenkle çalmak; düzen vermek; ahenkli olmak, sesi uymak. tune down sesi bastırmak. tune in belirli bir istasyonu açmak. tune out istasyonu düzeltmek. tune up salgıları akort etmek; ayarlamak. change one' tune ağız değiştirmek. in tune akortlu. out of tune akortsuz; ahenksiz, düzensiz. to the tune of bestesiyle; meblağına kadar. ayarlama. ahenkli, hoş sesli, nağmeli. tunefully ahenkle. tunefulness hoş seslilik. ahenksiz, nağmesiz, makamsız; sessiz, müziksiz. akortçu; amplifikatör ve hoparlörü olmayan radyo; ayarlayıcı alet. tung yağı, boyalarda kullanılan bir çeşit yağ. tungsten, volfram. tungsten lamp teli tungstenden olan ampul. tungstic tungstenli. Doğu Sibirya'da yaşayan Moğol ırkından biri, Tunguz. eski Yunan ve Romalıların kollu veya kolsuz ve dizlere kadar inen gömlek veya entarisi; tünik; (ask.) günlük asker ceketi; (zool.) gömlek, kılıf, zar; (anat.) tabaka, kılıf. tunicate(d) zarlı, tabakalı. ince entari; bazı papazlann iç entarisi; (biyol.) zar. akort. tuning fork diyapazon. tuning hammer, tuning key piyano akort aleti. tuning peg, tuning pin akort anahtarı. Tunus şehri. Tunus ülkesi. (bak.) tonnage. (-ed, -ing veya -led, -ling) tünel, yeraltı yolu; yeraltı maden ocağının yatay yolu; tünel açmak; yeraltında yol veya geçit açmak. tunnel diode (elek.) transistör gibi amplifikatör. tunnel disease (bak.) bends. orkinos, tonbalığı, (zool.) Thunnus. pickled tunny lakerda. short-finned tunny palamut, torik, altıparmak, (zool.) Pelamys sarda. (-ped, -ping) koç, erkek koyun; balyozun kazık başını döven yüzü, şahmerdan; çiftleşmek (koç); tos vurmak. (İng.), (k. dili) iki penilik sikke; hiç, beş para. Kanada'ya mahsus bir çeşit örme kukulete. Turanlı. Turanianism Turancılık, Panturanizm. sarık; sarığa benzer kadın başlığı, turban. turbaned sarıklı. (İng.) (huk.) başkasının arazisinden kesek veya turba çıkarma hakkı; kesek veya turba çıkarılan yer, turbalık. bulanık, çamurlu; yoğun; karışık, düzensiz. turbid'ity, turbidness bulanıklık; yoğunluk; karışıklık. turbidly bulanıkça. (anat.), (zool.) sarmal şekilde kıvrılmış, türbinal; (bak.) turbinated bone. kıvrımlı, türbinal; (bot.) konik şekilde sarmal; (zool.) konik. turbinated bone insan burnundaki koni şeklinde üç kemikten biri. turbina'tion kıvrımlılık. türbin. kısa gagalı ve göğsü kabarık tüylü evcil bir güvercin. (önek) )türbin ile çalışan, türbinli. türbinli jeneratör. türbinli jet motoruyle işleyen uçak. türbinli pervanesi olan uçak. kalkan, (zool.) Pselta maximus. türbinle çalışıp fazla hız yapan tren. çalkantılı dalgalı; kavgacı, şamatacı; karışıklık çıkaran. turbulence,-cy şiddetli çalkantı; çalkantılı hava; karışıklık, kargaşalık. turbulently çalkantılı bir şekilde; kargaşayla. Cezayir'de eski Fransız ordusunda piyade eri. (önek) Türk. (bak.) Turkoman. kaka, bok; (A.B.D.), (argo) hergele, herifçioğlu. ardıçkuşu şeklinde. (zool.) kara tavukgillerden. büyük çorba kâsesi. çimen, çim; turba, kesek, yer tezeği; (A.B.D.), (argo) bir çetenin sahip çıktığı şehrin bir bölümü; kesekle veya çimle kaplamak, çimlendirmek. the turf at yarışçılığı; at yarışı meydanı, hipodrom. turf'iness kesekle kaplı toprak; keseğe benzer şey. turf'man at yarışı meraklısı. turf'y kesekle kaplı, çimli, çime benzer, at yarışına ait. (eski) şişkin. turges'cence , -cy şiş, şişlik; abartma. turges'cent şişecek gibi. şişmiş, şişkin, şiş; abartmalı, şişirilmiş, tumturaklı. turgid'ity şişkinlik. şişkinlik; (biyol.) turgor. Torino. Türk. Turk'ism Türkçülük; Türklere özgü deyiş veya adet. kırmızı zambak. Türkistan. hindi, (zool.) Meleagris gallopavo; (A.B.D.), (argo) başarısız piyes. turkey buzzard hindi akbabası. turkey cock erkek hindi, baba hindi. turkey hen dişi hindi. turkey trot bir çeşit caz dansı. talk turkey dobra dobra konuşmak, yüzüne karşı söylemek. Türkiye. Turkey red kırmızı kökboyası. Turkey stone firuze; bileğitaşı. Türk dilleri ailesine ait; bu dili konuşanlarla ilgili; Türk dilleri ailesi; bu dili konuşan kimse. Türkçe, Türk dilleri ailesi; Türkçe. Türkçe; Türk; Türkçe. Turkish bath alaturka hamam. Turkish carpet Türk halısı. Turkish delight lokum, lâtilokum. Turkish pound Türk lirası. Turkish tobacco Türk tütünü. Turkish towel havlu. (bak.) Turco-. Türkmen. Türk cevizi denilen düğüm. (bak.) tourmaline. zerdeçal, (bot.) Curcuma longa. turmeric paper (kim.) zerdeçal kâğıdı, alkalik maddeleri muayene etmeye mahsus kağıt. gürültü, karışıklık, dağdağa; telâş. dönüş devir, deveran; sapış, yön değiştirme, yönelme, istikameti çevirme; sapak, dönemeç; viraj; oyun sırası; korkutma, ödünü koparma; gezme, dolaşma; gidip gelme; muamele; sıra, nöbet; kabiliyet, yetenek, istidat; biçim; yön; tarz, nevi; (k. dili) sarsıntı, şok; kısa piyes; büklüm, kıvrım; dönüm; iş fırsatı; (müz.) grupetto, grupçuk, kümecik, işleme. turn about, turn and turn about nöbetle, sıra ile. turn bench torna. turn of phrase üslup. turn of the screw bir amaç uğruna baskı kullanma. at every turn her defasında, istisnasız. by turns nöbetleşe. done to a turn tam kararında pişmiş. in turn sıra ile, nöbetle. out of turn sıra beklemeden, sıra dışından. take turns nöbetleşmek, sıra ile yapmak. take a sudden turn birden fenaya veya iyiye dönüvermek (hastalık) It' your turn. Sıra sizde. This will serve my turn. Bu benim işimi görür. döndürmek, çevirmek; devrettirmek, altüst etmek; torna tezgâhında biçim vermek; tersyüz etmek; burkmak; biçimini değiştirmek, bozmak, tahvil etmek, değiştirmek; kıvırmak; körletmek; uygulamak, faydalanmak; etmek yapmak; doğrultmak, tevcih etmek, yöneltmek; havale etmek, teslim etmek, nakletmek; ekşitmek; tercüme etmek, başka dile çevirmek; bulandırmak; geri çevirmek; dönmek, devretmek, deveran etmek; yönelmek; geçmek; dönüşmek; kesilmek, olmak; bulanmak, sersemlemek; geçmek doldurmak; sapmak, eğilmek; döneklik etmek; bozulmak, ekşimek; (den.) tiramola etmek. turn about öbür tarafa dönmek; evirip çevirmek. turn a deaf ear to işitmezlikten gelmek, kulak asmamak. turn adrift başıboş bırakmak. turn against aleyhine dönmek, aleyhine döndürmek. turn a hair kılını kıpırdatmak, aldırış etmek. turn a hand işe koyulmak, girişmek. turn an honest penny namusu ile ekmeğini kazanmak. turn a neat phrase hoş bir üslupla yazmak. turn aside bir yana dönmek; saptırmak, vaz geçirmek. turn away başka tarafa yöneltmek; kovmak; dönüp gitmek, sapmak; vaz geçmek. turn back geri çevirmek; geri dönmek. turn color renk değiştirmek. turn down kıvırmak bükmek; reddetmek, geri çevirmek; yüzünü aşağı çevirmek (iskambil kâğıtları); kısmak. turn in içine kıvırmak, içeriye doğru çevirmek; teslim etmek; yatmak. turn inside out içini dışına çevirmek, tersyüz etmek. turn into olmak, kesilmek, dönmek. turn loose salıvermek, serbest bırakmak. turn off kapamak; kesmek; lafa boğmak, sözü çevirip cevapsız bırakmak; sapmak; (İng.) yol vermek; (argo) ilgisini kaybetmek. turn on açmak; çevirmek; (argo) heyecanlandırmak, esritmek; (argo) esrar kullanmak; bağlı olmak, bakmak; düşman olmak. turn one' back on sırt çevirmek. turn on one' heels dönüp gitmek. turn out tersyüz etmek; dışarı atmak, kovmak; otlatmak için dışarıya çıkarmak (hayvan); dışına dönmek; yapmak, imal etmek, meydana getirmek; söndürmek; katılmak; (k. dili) yataktan kalkmak; olmak, çıkmak. turn over çevirmek, devirmek; havale etmek, teslim etmek; devretmek; zihninde evirip çevirmek; altüst olmak, devrilmek, dönmek; alıp satmak (mal) turn over a new leaf yeni bir hayata başlamak. turn round çevirmek, çevrilmek, dönmek. turn tail kaçmak, tüymek, toz olmak. turn the corner köşeyi dönmek; krizi geçirmek, tehlikeyi atlatmak. turn the tables on one tersine çevirmek; altüst etmek. turn the trick işi halletmek. turn thumbs down on reddetmek.. turn to müracaat etmek, baş vurmak, yardımını istemek; işe koyulmak; (belirli bir sayfayı) açmak. turn traitor hain olmak, hainlik etmek. turn turtle (den.) alabora olmak, altüst olmak, ters dönmek. turn up yukarı çevirmek, çevirip kaldırmak; açmak, çevirmek; yüzünü yukarı çevirmek; ortaya çıkmak; gelmek, bulunmak. turn upside down altüst etmek veya olmak; devrilmek. atlıkarınca; aksi yöne veya fikre dönüş. (den.) liftin uskuru, germe donanımı. dönek adam, prensip değiştiren kimse. musluk. devrik (yaka) çeviren kimse, döndüren veya dönen şey; tornacı; bedeneğitimi uzmanı. tornacılık; tornacı işi; tornacı dükkanı. jimnastikhane. dönüş, dönme; yoldan sapma veya çıkma; dönemeç, dönüş yeri. turning point dönüm noktası. şalgam, (bot.) Brassica rapa. zindancı, gardiyan; anahtar teslim usuluyle yapılan. turn-key job tamamlayıp teslim etmek üzere kontrat yapılan iş. döner düğme. katılanlar toplantı mevcudu; istasyonlarda yan hat; mahsul, ürün, verim; trafikte sapma; (İng.) grev; sapak; malzeme; at ve koşum takımları ile beraber araba. devrilme; sermaye tedavülü, devir; sermaye ve bununla kazanılan meblâğ; meyvalı turta. geçiş parası alınan yol. kebapçı, döner çeviren kimse; eskiden ayak değirmenini çevirmekte kullanılan köpek. turnike. pikapta plağın altındaki döner tabla; demiryollarında vagonları bir hattan diğerine geçiren veya lokomotifin yönünü değiştiren döner platform, döner levha. katlı; katlı kısım; (iskambil) yüzü çevrik kağıt; şans. jimnastik kulübü. neftyağı, terebentin. turpentine tree katran ağacı, (bot.) Pistacia terebinthus. türbit kökü, müshil olarak kullanılan bir kök; müshil olarak kullanılan alkalik civa sulfat tuzu. alçaklık, ahlaksızlık, kötücülük. firuze, türkuvaz. (mim.) ufak kule; (ask.) döner taret. turret deck (den.) taret güvertesi. turret gun taret topu. turret lathe torna tezgahı. turreted kule biçimindeki; kuleli, taretli. ufak kuleli, ufak kuleye benzer. kaplumbağa, (zool.) Testudo. turtle neck balıkçı yaka. green turtle eti lezzetli ve iri yeşil bir deniz kaplumbağası. turtle deck balık sırtı güverte. üveyik, (zool.) Streptopelia turtur; yusufcuk, (zool.) Turtur auritus; kumru, (zool.) Turtur communis. Toskana. Tuscan Toskana'ya ait; Toskana lehçesi; Toskanalı. (ünlem) Sus! Vaz geç! fildişi; denizaygırı veya yaban domuzunun uzun azı dişi; uzun sivri diş; azı dişi ile eşmek; uzun sivri dişle delmek veya kesmek. tusked, tusk'y uzun ve sivri dişleri olan. uzun ve sivri dişli fil veya yaban domuzu. (tıb.) öksürük. (tıb.) öksurüğe ait, öksürükten ileri gelen. güreşme; itişme, itişip kakışma; uğraşma, mücadele; mücadele etmek, uğraşmak. ot öbeği, çalı kümesi; top. tussock grass sazlık yerlerde demetler halinde büyüyen herhangi bir ot. tussock moth sürfesi uzun tüylü bir çeşit pervane. tussocky top top. (ünlem) Sus! Adam sen de! Tut, tut! Vah,vah! vasilik, vesayet; vasi idaresi altında olma; eğitim. vasi olan, himaye eden; vasiye ait. hususi öğretmen; (İng.) öğretmen; (huk.) veli, vasi; özel ders vermek; hususi hocalık etmek; hususi hocadan ders almak. tutorage hususi hocalık. tuto'rial her öğrenciyle bir öğretmenin meşgul olduğu ders sistemine ait. tutorship hususi hocalık; vesayet. koyun kıran, (bot.) Hypericum androsaemum. (İt.), (müz.) hep beraber (çalgıcı ve okuyuculara talimat) karışık meyvalı şekerleme veya dondurma. bir çeşit çinko oksit. balerinlerin giydiği çok kısa ve kat kat kabarık eteklik. smokin. maden eritme ocağına hava veren boru. televizyon. boş laf etmek, saçmalamak; boş laf, saçma; geveze adam. (eski) iki; iki kimse veya şey; (su derinliği) iki kulaç, on iki kadem, üç buçuk metre. yay kirişi gibi ses çıkarmak, tıngırdamak; genizden konuşmak veya ses çıkarmak; yay kirişinin sesi, tıngırtı; genizden çıkan ses. tıngırdamak, tıngırdatmak; tıngırtı. Çin'(den.) gelen bir çeşit yeşil çay. (kıs.) (eski) it was. orkide familyasından yerde büyüyen bir bitki. çimdikleyip çekmek; çimdik. yüzü kabarık olarak dokunmuş yünlü kumaş, tüvit. gelişigüzel şarkı söylemek veya ıslık çalmak; çalmak (çalgı); kemanınkini andıran ses. tweedledum and tweedledee birbirine tıpatıp benzeyen iki şey. (kıs.) between. kuş yavrusunun cıvıltısı; böyle ses çıkarmak. tiz sesler için küçük hoparlör. (k. dili) cımbızla almak. (çoğ.) cımbız; cerrah aletleri takımı. on ikinci; on ikide bir. Twelfth-night Noelden on iki gün sonraki gece (beş ocak gecesi) on iki. Twelve Apostles Hazreti İsa'nın havarisi olan on iki resul. (müz.) on ikili, kromatik, makamı olmayan. on iki kat. (bak.) duodecimo. yıl, sene. yirminci; yirmide bir. yirmi. (argo) herif; ulan, velet. (önek) iki, çift, iki kere. çifte ağızlı savaş baltası; demirin bir ucu keser ve öbür ucu balta şeklinde bir çeşit kazma. iki kere, iki defa. twice-told iki defa söylenmiş, çok söylenmiş; eskimiş, köhne. döndürerek oynatmak; önemsiz şeylerle meşgul olmak; hafifçe döndürme. twiddle one' thumbs parmaklarıyle oynamak. ince dal, sürgün, çubuk. twig'gy ince dala benzer veya buna ait; ince dalları çok. (-ged, -ging) (İng.), (argo) anlamak, kavramak; incelemek, iyice bakmak. alaca karanlık; başarının sönmesi; (mec.) yarı buçuk veya az bilgi. Twilight of the Gods İskandinav (mit.) tanrılarla devlerin birbirlerini mahvettikleri savaş. twilight sleep doğum ağrılarını azaltmada kullanılan hafif anestezi. (kıs.), (eski) it will. kabarık ve çapraz dokunmuş kumaş; böyle kumaş dokumak. (-ned, -ning) ikiz; çift; ikiz doğurmak; ikiz olarak doğmak; ikiz gibi kılmak. twin'born ikiz olarak doğmuş. Siamese twins birbirine yapışık olarak doğmuş ikiz kardeşler. the Twins ikizler burcu. (den.) çifte uskurlu; iki ağızlı vida. sicim; sarma; sarılış; ipliğin karışıp dolaşması; bükmek, sarmak; sarılmak, çöreklenmek. birdenbire sancı vermek, ıstırap vermek, birdenbire sancılanmak; birden gelen şiddetli sancı; azap, üzüntü. göz kırpıştırmak; pırıldamak; çabuk çabuk görünüp kaybolmak; biduziye yanıp sönmek; göz kırpıştırma; pırıldama, pırıltı; bir göz açıp kapama müddeti. göz kırpıştırma; pırıltı, pırıldama; bir an. in the twinkling of an eye göz açıp kapayıncaya kadar. ikiz doğurma; iki şey veya kimsenin birleşmesi; iki kristalin birleşmesi. dönmek; fırıldatmak; çevirmek; burmak; çevriliş, dönüş, kıvrılış; kıvrım, büklüm. bükmek; sarmak; burmak; burkmak; ters anlam vermek; bükülmek; sarılmak; burulmak; şaşırtmak; helezoni döndürmek; kıvrımlar meydana getirmek; dolambaçlı yönde çevirmek; bozmak; bükülme; sarılma; burma; burkulma; ibrişim; burmalı ekmek; bükme, bükülmüş şey; düğüm; dönme; dönüş; topun havada dönerek gitmesi; kötülüğe meyil; bükme kuvveti; twist dansı; değişiklik. twist around one' finger parmağının ucunda oynatmak. twist off büküp koparmak. twist one' arm zorlamak, mecbur etmek. twist one' words birinin sözlerine yanlış anlam vermek. twist the lion' tail damarına basmak(İngiliz halkını sinirlendirmek için) twist up büküp bırakmak. a twist of the wrist hüner, ustalık. twist'ed bükülmüş; şaşırtılmış, sapkın. twist'er büken şey veya kimse; yuvarlanarak giden top; kasırga, hortum. (-ted, -ting) azarlamak, kusurunu yüzüne vurmak; takılmak, kızdırmak; takılma. birdenbire kapıp çekmek; seğirmek; çekip koparma, kapıp çekme; bir kasın gayri ihtiyari oynaması, seğirme. cıvıldamak; (kıs.) (kıs.) gülmek; yüreği çarpmak, heyecanlanmak; cıvıldar gibi söylemek; cıvıltı; heyecan. (edat), (şiir) arasında. iki, çift. two bits (A.B.D.) yirmibeş sent. two cent' worth (A.B.D.), (argo) fikrini anlatma sırası. two-chamber system çift meclis sistemi. two part iki kısımlı. by twos ikişer ikişer. in two iki kısma (kesmek) put two and two together düşünerek bir sonuç çıkarmak. I'll come in a minute or two. Bir iki dakikaya kadar geleceğim. (A.B.D.), (k. dili) beş paralık. iki zamanlı. iki ağızlı, iki yüzü keskin, iki anlamlı, iki tesirli. ikiyüzlü; sahtekar. (A.B.D.), (k. dili) kuvvetli ve saldırgan. iki kat, iki misli. çifte başlı. iki ayaklı. iki direkli gemi veya şilep. (elek.) çift fazlı. iki katlı (ip), iki katmerli. iki noktası olan, iki noktadan bahseden. iki taraflı, iki yanlı; ikiyüzlü (iskambil) iki; (A.B.D.), (argo) önemsiz kimse; (A.B.D.), (argo) iki dolarlık kağıt para. bir çeşit dans; bu dansın müziği. iki taraflı, iki kollu, iki yollu. 5 x 10 cm büyüklüğünde; bu büyüklükte kiriş tahtası. (A.B.D.), (argo) tek fiyatına satılan iki parça eşya. iki elli; iki el ile kullanılır. (İng.) iki penilik İngiliz parası; az miktar; önemsiz şey. (İng.) iki peni kıymetinde, adi, değersiz. iki kişi ile yapılan, çift, iki kişilik (dans veya oyun) (kıs.) Texas. (sonek) -lik, -lık. eskiden Londra'da bir idam meydanı. (A.B.D.), (k. dili) çok zengin ve nüfuzlu iş adamı; eskiden yabancıların Japon ordusu kumandanlarına verdiği ad. (bak.) tie. adi köpek, sokak köpeği; (k. dili), (şaka) haylaz çocuk; kaba herif. (mim.) alın; (matb.) baskı makinasının silindirine ve basılacak kağıdın altına gelmek üzere sarılan fazla kâğıt. davula benzer; (anat.) kulak davuluna (timpana) ait. tympanic bone timpan kemiği. tympanic membrane timpan zarı. (tıb.) karında gazdan ileri gelen şişkinlik. (tıb.) timpan zarı iltihabı. (çoğ.) -na) (anat.) kulak davulu, timpan, orta kulak; (mim.) kapı veya pencere alnı; (elek.) telefon cihazındaki madeni zar. (tıb.) mide şişkinliği; şişkinlik, kabarıklık; kibir, gurur. (kıs.) typographer, typographical, typography. çeşit, cins, kategori; tip; remiz, kinaye, ima; numune, örnek; en âlâ cinsten numune, ideal örnek; (matb.) basma harf veya harfler, hurufat; kopyasını veya nümunesini çıkarmak; daktiloda yazı yazmak; önceden göstermek veya haber vermek; belirli bir kategoriye ayırmak. type bar linotip makinası- nın döktüğü bir satırlık harf. type high matbaa harfi yüksekliğinde. type metal matbaa harfi dökmeye mahsus maden halitası, harf metali. type species (biyol.) örnek cins. type specimen (biyol.) örnek nümune. boldfaced type siyah harf, kalın matbaa harfi. Gothic type gotik matbaa harfi. italic type italik matbaa harfi. Roman type adi matbaa harfi, beyaz harf. daktilo ile yazılmış yazı. mürettip, dizmen. typesetting machine matbaa harfi dizme makinası. daktiloda yazı yazmak. yazı makinası, daktilo. daktiloda yazı yazma, daktilografi; daktilo yazısı. (tıb.) körbağırsak iltihabı. typhlitic bu iltihapla ilgili. (önek) körlük; (anat.) körbağırsak. tifo; tifoya benzeyen. typhoid bacillus tifo mikrobu. typhoid fever tifo. şiddetli kasırga. (tıb.) tifüs. alâmet kabilinden, simge cinsinden; tipik. typically tipik olarak; tipik derecede; umumiyetle. simge veya ima veya misal ile göstermek; simgesi veya misali olmak, cinsinden olmak. daktiloda yazı yazan kimse. (k. dili) daktilo hatası, baskı hatası. basılacak bir şeyin tanzimi; basılmış bir şeyin umumi görünüşü; matbaacılık, basma sanatı, tipografya. typographer matbaacı; matbaa işlerini tanzim ve tertip eden kimse. typograph'ic(al) matbaacılığa ait. typographical error tipo, baskı hatası, dizgi hatası. typograph'ically matbaacılık bakımından. zalim, zalimane, gaddar, gaddarca, müstebit. tyrannically zalimce. zalimi öldürme; zalimi öldüren kimse. (gen.) ("over "ile) zalimlik etmek, zulüm etmek, eza etmek, kasıp kavurmak. çok iri etçil ve 12 metre boyunda bir dinosor. zalimane, zulüm kabilinden. tyrannously zalimce. zulüm, gaddarlık, istibdat; zalimin hâkimiyeti; müstebit hükümet; böyle hükümet devresi. zalim, cebbar, zorba, gaddar, kırıcı, yıkıcı; tiran, müstebit hükümdar. (bak.) tire. Lübnan'da Sur şehri. Tyrian eski Sur şehrine ait; koyu mor renkte olan; eski Sur şehri ahalisinden biri. Tyrian dye, Tyrian purple iskerletten çıkarılan koyu mor boya. acemi kimse, çırak, yeni başlayan kimse. Avusturya'da Tirol. Tirol eyaletine veya ahalisine ait; Tirol ahalisi veya bunlardan biri. Tirol köylülerine mahsus bir dans; bu dansın müziği. (bak.) Czar. (bak.) tsetse. Macar Çingenelerine veya müziğine ait; Macar Çingenesi. (kıs.) uranium. İngiliz alfabesinin yirmi birinci harfi; U şeklinde şey. Alman denizaltısı. "u" şeklinde her iki ucu yivli cıvata. (kıs.) uncle, university, upper. (kıs.), (matb.) upper case; (müz.) soft pedal. (kıs.) United Kingdom. (kıs.) United Arab Republic. aynı zamanda her yerde mevcut, hazır ve nazır. ubiquitously her zaman bulunarak. ubiquitousness her yerde hazır olma veya bulunma. aynı zamanda her yerde veya bir çok yerlerde mevcut olma; başı ve sonu olmadan mevcut olma. (Lat.) yukarıda adı geçen sayfa veya yerde. inek memesi, yelin. (kıs.) Unilateral Declaration of Independence. yağmur miktarını ölçme aleti. belirlenemeyen uçan nesne. Uganda. (ünlem) Of ! Öf ! (nefret veya tiksinme belirtir) çirkinleştirmek. çirkin; iğrenç; korkunç; (k. dili) ters, huysuz; nahoş; fırtınalı. ugliness çirkin veya iğrenç olma. ugly duckling küçüklüğünde çirkin olan fakat sonra gelişip güzelleşen kimse. Macaristan ve batı Sibirya'da bulunan Fin-ugur kavimlerine mensup bir fert; bu kavimlerin dil, tarih, veya kültürüne ait. Ural-Altayca. (kıs.) Ultrahigh-frequency. bir çeşit süvarı askeri. Uygur kavminden biri; Uygurca. (Güney Afrika Cumhuriyeti) ecnebi, yabancı. eski Rusya'da hükümet tarafından yayınlanan emir veya ferman; herhangi bir emir. Ukrayna. Ukraynalı, Ukraynaca, Rutenca. Hawaii adalarına ait telli kitara. Ulan-Bator (Urga), Moğolistan'ın başkenti. ülser, çıban, yara, karha; ahlâki bozukluk. ülser olmak, kendi kendine yara olmak; ülsere sebep olmak. ulcera'tion ülserleşme; ülser. ulcerative ülsere ait. ülserli, ülser kabilinden, ülserleşmiş. ulcerously ülserli olarak. ulcerousness ülser olma. (sonek) -cik. ulema. (sonek) ile dolu. fıçıdaki boş kalan kısım; çuvaldan zayolan kısım (un), fire. (bot.) karaağaçgillere ait. (çoğ.) ulnae) (anat.) bilekten dirseğe kadar uzanan iki kemiğin kalını, dirsek kemiği, ulna; hayvanların ön ayaklarındaki aynı kemik. ulnar bu kemiğe ait, ulnar. Ulster; (k. h.) uzun ve bol palto. (kıs.) ultimately, ultimo. sonraki; açığa vurulmamış, itiraf edilmemiş, gizli; uzakta, öt yanda. kelimenin son hecesi. son, nihai, en son, en uzak; esas, cüzlere ayrılmayan, çözümlenemez; müfrit, aşırı; en büyük, en yüksek (kuvvet); sonuç. ultimate reality son gerçek. ultimate weapon herkesi öldürecek olan silâh. ultimately eninde sonunda, nihayette. (çoğ.) -ta,- ültimatom. (eski) geçen ayda. en küçük oğlu varis olarak kabul eden sistem. aşırı, hadden ziyade, müfrit; üstün; iş ve düşünüşünde aşırılığa kaçan kimse, müfrit kimse. (Lat.) kudret veya yetkinin ötesinde; (k. dili) yasak. (önek) fazla, aşırı, ifrat derecede; öbür tarafta; -in ötesinde. çok yüksek süratle çalışan santrifüj makinası; böyle bir makinanın tesiri altında bırakmak. aşırı derecede muhafazakâr. çok ince filtre. (radyo) 300 ile 3000 megasikl arasında frekans, (kıs.) uhf. ifrat taraftarlarının prensipleri. ultraist müfrit. lâcivert, lâcivert boya; denizaşırı. çok hassas bir mikrometre. çok ufak cisimleri yandan verilen ışık vasıtasıyle görülür hale getiren mikroskop, ültramikroskop. ultramicroscopic mikroskopla görülemeyen; ültramikroskopa ait. fazla modern, ültramodern. dağların ötesinde; Alp dağlarının güneyinde bulunan; Papanın mutlak yetkisi olmasına taraftar kimse. Ultramontanism Papanın mutlak hakimiyetini fazlasıyle isteyen zümrenin sistemi. kâinatın veya şimdiki hayatın ötesinde. kızılötesi, enfraruj. duyulamayacak kadar yüksek perde (ses), yüksek frekanslı (titreşim, ses) ültraviyole, mor ötesi. uluyan; feryat eden. ulumak; ötmek (baykuş); feryat etmek. ulula'tion uluma. (bot.) sayvan şeklinde çiçek biçimi, şemsiye durumu, umbel. umbellated sayvan biçiminde. umbellet (bot.) umbelcik. umbellif'erous sayvan biçiminde çiçekleri olan; maydanozgillere ait. kırmızı veya koyu kahverengi manganezli aşıboyası, ombra; bu boyaya ait; ombra ile boyamak veya koyulaştırmak. göbeğe ait; göbeğe yakın. umbilical cord göbek kordonu; bir insanı veya cihazı uzay gemisine veya başka bir şeye bağlayan kablo. göbek şeklinde. umbilica'tion göbeğe benzer çukur. (anat.) göbek. umbiliform göbek şeklinde. (çoğ.) umbones) kalkan üstündeki kabartma, kalkan ortasında bulunan yumru. (çoğ.) umbrae) gölge; (astr.) tam gölge; kötek, minakop, (zool.) Umbrina cirrhosa. gücenme, alınma; gölge yapan şey (ağaç) give umbrage gücendirmek. take umbrage gücenmek, hatırı kalmak. gölgelik, gölgeli; alıngan, kuşkulu, şüpheli. şemsiye; denizanasının şemsiye şeklinde yüzme uzvu; şümullü, bütünü kapsayan. umbrella stand şemsiye konulacak yer, şemsiyelik. leylek ve balıkçıla benzer Afrika'ya mahsus bir kuş. gölge yapan, gölgeli. (A.B.D.), (Kanada) deri ile kaplı bir çeşit Eskimo kayığı. bazı kelimelerin kip yapımında görülen ünlü değişikliği; bilhassa Almancada üzeri çift noktalı a veya ö veya ü harfi veya bunların temsil ettiği ses; bu harflerin üstune konulan çift nokta; kelimenin sesli harfini değiştirmek; a veya o veya u üstüne çift nokta koymak. hakem; hakemlik yapmak. (kıs.) United Nations. (önek) -sız, bilâ, gayri. (aşağ.) Amerikanvari olmayan; Amerikan ideal ve prensiplerine uymayan. (Lat.) oy birliğiyle. yapamaz, -mez, iktidarsız, aciz; beceriksiz. kısaltılmamış, orijinal, aslı gibi, tam. kabul edilemez. intibak etmemiş; tertibatsız. kendi rahatını feda edemeyen. yanında kimse olmayan; (müz.) refakatsiz. hünersiz; başarılmamış; yapılmamış, tamamlanmamış. anlatılmaz, anlaşılmaz; mesuliyetsiz, sorumsuz, hesabı verilmeyen; olağanüstü. mutat olmayan, alışılmamış; alışmamış; fazla tanınmayan. kabul edilmemiş, onaylanmamış, cevaplandırılmamış. düzeltilmemiş, ayar edilmemiş. süslenmemiş, donatılmamış; asıl; çıplak. karıştırılmamış, safiyeti bozulmamış. nasihat almamış (kimse); tedbirsiz, düşüncesiz (hareket) unadvisedly tedbirsizce; nasihat almadan. sahte tavırlı olmayan, tabii, samimi; etkilenmemiş, değişmemiş. yardım edilmemiş, yardım görmemiş. saf, karıştırılmamış. değiştirilmesi imkânsız, sabit. ittifak, oy birliği. aynı fikirde; uyuşmuş olan, bağlaşık. unanimously tam ittifakla. cevaplandırılamaz. müracaat edilemez; (huk.) temyiz edilemez. zevksiz, cazip olmayan, nahoş. arkadaşlık edilmesi zor olan; ulaşılmaz; yaklaşılmaz; mukayese edilemeyecek kadar üstün. uygunsuz; muhtemel olmayan; zeki olmayan. unaptly uygunsuzca. unaptnoss uygunsuzluk. silâhtan tecrit etmek. unarmed silahsız; koruyucu tabakası olmayan. utanmayan, mahcup olmayan. sorulmamış davetsiz; .sorulmadan. telaffuzda "h" sesi olmayan. doğruluğundan şüphe edilemez, çürütülemez, muhakkak; zaptedilemez. tayini mümkün olmayan. yardımcısız; yardım görmeden. mütavazı, gösterişsiz. bağlı olmayan; eşi veya nişanlısı olmayan, bekâr; orduda alay veya bölüğe bağlı olmayan. elde edilemez, ulaşılamaz. bakılmamış, yapılmamış (iş); ihmal edilmiş; yalnız, refiksiz. çekici olmayan, gösterişsiz. yetkisiz; resmi olmayan. mevcut olmayan. boşuna, nafile; başarısız; tesirsiz, faydasız. kaçımlmaz, bertaraf edilmez; iptali kabil olmayan. farkında olmayan, habersiz; önemsemeyen. hazırlıksız olarak, evvelden düşünmeden; beklenmedik bir anda, gafil avlayarak. üzerine binilmemiş (tay), alıştırılmamış; arkasız; desteği olmayan; üzerine bahse girilmemiş. pişmemiş, çiğ; toy, olgunlaşmamış. dengesini bozmak. muvazenesiz, bozuk dengeli, dengesiz; birbirini tutmayan (hesaplar); akli dengesi bozuk. (den.) safrasız; denkleşmemiş, ayarsız. sürgüsünü açmak; kilidini açmak. (eski) azalmamış, kesilmemiş; ucu körlenmemiş (kılıç) çekilmez, dayanılmaz. mağlup olmamış, yenilmemiş; ayak basılmamış; dövülmemiş. yakışıksız, yakışmaz; uygunsuz, münasebetsiz. unbecomingly uygunsuz bir şekilde. kimseden arkadaşlık görmeyen. ("to" ile) fark edilmeden; habersizce. do something unbeknown to someone bir işi başka birinin haberi olmadan yapmak. Unbeknownst to us, they had already bought the house. Bizim haberimiz olmadan evi almışlar bile. imansızlık, inançsızlık; inanmayış. inanılmaz, akla sığmayan. inanmayan kimse; imansız, kafir, gâvur. inanmayan, şüpheci; iman etmeyen, imansız. kuşağını çıkarmak; kemeri açarak çıkarmak (kılıç) eğri olan şeyi düzeltmek; gevşemek, yumuşamak; dinlenmek. kararından dönmez, boyun eğmez; kararlı, sabit, azimli. taraf tutmayan, tarafsız. davet olunmamış, davetsiz; kendiliğinden gelen (fikir) (-bound) bağını çözmek; çözmek; gevşetmek. gemsiz, yularsız; idaresiz. suçlanamaz. ağartılmamış. unbleached muslin Amerikan bezi. lekesiz, kusursuz. takdis edilmemiş; kutsal olmayan; dini nimetten mahrum; şanssız. kızarmak bilmez, utanmaz. unblushingly utanmadan. cismani olmayan; bedenden ayrılmış. sürmesini açmak, kilidini açmak. kemiksiz. doğmamış, henuz dünyaya gelmemiş; müstakbel, gelecek. ifşa etmek, açığa vurmak, itiraf etmek, içini boşaltmak. ciltsiz (kitap); kısıtlayıcı bağlardan kurtulmuş. hudutsuz, sınırsız, nihayetsiz; kontrolsuz. eğilmemiş, baş eğmemiş, boyun eğmemiş. bağlarını çıkarmak; çözmek; gevşetmek; zayıflatmak. örgüsünü açmak. teneffüs edilmemiş (hava); başkasına söylenmemiş. iyi yetiştirilmemiş, terbiyesiz, terbiye görmemiş. gem vurulmamış (at); azgın; küstah. kırılmamış, bütün; bozulmamış; devamlı; yarıda kesilmemiş; terbiye edilmemiş, alıştırılmamış (at) tokasını çözmek. (-built) yıkmak, tahrip etmek; yerle bir etmek. unbuilt inşa edilmemiş. yükten kurtarmak; derdini dökmek. gömülmemiş. yanmamış. iş düzenine aykırı. düğmelerini çözmek. kafesten çıkarmak, serbest bırakmak. lüzumsuz, istenilmeyen; münasebetsiz; çirkin. acayip; esrarengiz, sebebi anlaşılamayan; tekin olmayan. uncannily esrarengiz bir şekilde. uncanniness acayiplik; esrarengizlik. (-ped, -ping) şapkasını çıkarmak; kapağını açmak. ihmal edilmiş, bakımsız; düzensiz. halı ile döşenmemiş, çıplak. yaratılmamış, kendiliğinden vücuda gelmiş. devamlı, aralıksız, fasılasız; sonsuz, ebedi. nezaketsizce yapılan; laubali; gayri resmi. unceremoniously gayri resmi olarak, teklifsizce. tahmin olunamaz, şüpheli; güvenilemez, iyice tarif olunmamış; kararsız; değişken, dönek, keyfine tabi. uncertainly tereddütle; kararsızca. uncertainty şüphe, tereddüt, kesin olmayış; kesinsizlik. serbest bırakmak, bağlarını çözmek. değişmez. unchangeably değişmez surette, kesin olarak. borçlandırılmamış; (elek.) şarj edilmemiş. merhametsiz, katı kalpli; affetmeyen; kusur bulan. uncharitableness affetmezlik. uncharitably sevgisizlikle, merhametsiz olarak. haritası yapılmamış; meçhul, bilinmeyen. iffetsiz, nezih olmayan. unchastely iffetsiz bir şekilde. iffetsizlik, zina. kontrol edilmemiş; serbest, kontrolsuz. Hıristiyan olmayan; Hıristiyanlığa aykırı, Hıristiyana yakışmaz; merhametsiz; nazik olmayan, kaba. kiliseden tardetmek, aforoz etmek, kiliseden mahrum etmek. 400-800 yılları arasında kullanılan yuvarlak majüskül. Latin veya Yunan harfi; bu harf şeklinde. çengel şeklinde çengelli; (anat.) el bileği kemikleri arasındaki çengel kemik. unciform process (anat.) çengelsi çıkıntı. bağırsaklarda kancalı kurt hastalığı. (biyol.) çengelli, ucu çengel gibi eğik. sünnetsiz; Musevi olmayan; putperest. kaba tavırlı, nezaketsiz. uncivilly nezaketsizce. medeniyetsiz, insan girmemiş; vahşi. The children think it' uncivilized to get up early. Erken kalkmak çocukların işine gelmez. elbisesiz, çıplak. sahibi çıkmamış. bırakmak (sıkılan eli); açmak (toka) amca, dayı, enişte; yaşlı adam; (argo) tefeci. Uncle Sam (A.B.D.)'nin sembolik ismi. Uncle Tom (A.B.D.), (argo) beyazlara dalkavukluk eden zenci. Say Uncle! Teslim ol! talk to one like a Dutch uncle birini dostça fakat şiddetle azarlamak. kirli, pis, murdar; ahlaksız, günahkar. uncleanly pis durumda. uncleanness pislik, murdarlık. pis, kirli, murdar; iffetsiz. uncleanliness murdarlık. bulanık; zor anlaşılır; karışık. açmak veya açtırmak (sıkılmış eli) örtüsünü kaldırmak; meydana çıkarmak, açığa vurmak, ortaya dökmek. (tıkanmış boruyu) açmak. açmak, kapalı durumdan çıkarmak; açılmak. elbiselerini çıkarmak, soymak. unclothed çıplak. (İskoç) ve (İng.) (leh.) dikkate değer, fevkalade; tuhaf, garip; yabancı, meçhul; fevkalade olarak; son derecede; tuhaf şey; yabancı; (çoğ.) havadis, haberler. tüfek horozu ateşe hazır durumda olmayan. kangalını açmak, çözmek; (den.) (halatın) rodasını açmak; çözülmek, açılmak. toplanmamış; kendine hâkim olmayan. boyasız; tarafsız, renksiz. rahatsız; rahatsız edici, nahoş. taahhüt altına girmemiş; bağımsız; fikrini söylememiş. nadir, seyrek; olağanüstü, fevkalade; müstesna. uncommonly nadiren; olağanüstü olarak. ketum, ağzı sıkı, az konuşan. şikayet etmeyen, sabırlı. fikir veya prensiplerinden vaz geçmez; eğilmez; uzlaşmaz, uyuşmaz; sözünden dönmez. uncompromisingly kesin olarak; yılmayarak; uzlaşmadan. açıkta olan, gizlenmemiş. alâkasızlık, ilgisizlik, kayıtsızlık, duygusuzluk; telâşsızlık. alâkasız, ilgisiz, kayıtsız, duygusuz. unconcern'edly ilgisizce. unconcern'edness ilgisizlik. yoğunlaşmamış; kısaltılmamış. kayıtsız şartsız. unconditionally kayıtsız şartsız olarak. şarta bağlı olmayan, kayıtsız şartsız; (fels.) mutlak; (psik.) doğuştan olan, sonradan kazanılmamış, doğal. itiraf edilmemiş, açığa vurulmamış. kuşatılmamış. doğrulanmamış. uyuşmayan, birbirine uymaz, tutarsız. mutabakatsızlık, uyuşmazlık, tutarsızlık. birbirine bağlı olmayan, ayrı, rabıtasız. uyuşamayan; sıkıcı, tatsız. fethedilemez. mantıksız; vicdansız; insafsız; prensip sahibi olmayan. unconscionably vicdansızca. şuursuz, bilinçsiz; baygın; psikiy., ("the" ile) bilinçaltı. unconsciously bilinçsiz olarak, şuursuzca, farkında olmadan, bilmeden. unconsciousness bilinçsizlik, farkında olmayış. ana yasaya aykırı. unconstitutional'ity ana yasaya aykırılık. zorlanmamış, serbest. tüketilmemiş, kullanılmamış. yalanlanmamış. idaresiz. tekzip edilmemiş. göreneklere uymayan. değiştirilmemiş, çevrilmemiş. tapasını çıkarmak. düzeltilmemiş. doğruluğu ispatlanmamış. sayılmamış; sayıya gelmez, hesapsız. ayırmak; bağlantıyı çözmek. nezaketsiz, kibar olmayan. kaba, inceliksiz; tuhaf; (eski) görülmemiş. uncouthly kabaca. uncouthness kabalık. taahhüt edilmemiş; bir ahde girmemiş. örtüsünü kaldırmak, açmak; örtüsünü açarak göz önüne sermek; açığa çıkarmak; hürmetle şapkasını çıkarmak. uncovered açık; karşılamayan. yaratılmamış. eleştirmeyen, tenkit etmeyen, değerlendirici olmayan. taçtan mahrum etmek, tahttan indirmek. uncrowned taç giymemiş; resmi sıfatı olmayan. aşırı tatlı dillilik; yağ sürme; yağ sürerek takdis etme; bedene sürülen yağ; teskin edici ilaç veya madde. extreme unction Katoliklerde ölmek üzere olan kimsenin bedenine mukaddes yağ sürme ayini. aşırı tatlı dilli; yağlı; yağ gibi kaypak olan; şekil verilebilen, yoğrulabilen. unctuously tatlı dille konuşarak. işlenmemiş (toprak) kesilmemiş; sayfa kenarlan açılmamış (kitap) zarar görmemiş. (elek.), (fiz.) sindirilmemiş; kırılmamış, gücenmemiş. tarihsiz. çok cesur, yılmaz. undauntedly korkusuzca. undauntedness cesurluk. (geom.) on bir açılı ve on bir kenarlı şekil. aldanmış halden veya hatadan kurtarmak, gözünü açmak. undeceived aldatılmamış. karar verilmemiş, sallantıda olan, muallâk; karar vermemiş, tereddüt içinde olan. okunamayan, çözülemeyen, şifre edilemeyen. süssüz, sade; güvertesi olmayan. açığa vurulmamış. korunmamış. iffeti bozulmamış, lekelenmemiş. tarif edilmemiş; bellisiz. hislerini kolay belli etmeyen, çekingen. inkâr olunmaz; söz kaldırmaz derecede iyi. undeniably inkâr edilmez surette. (edat), altına, altında; -dan aşağı, -dan eksik; aşağısına, aşağısında; himayesinde; hükmünde, emrinde, kumandası altında; yetkisinde; arasına, altına; aşağıda, aşağı mevki veya halde; daha az; alt; az; bastırılmış. under canvas yelkenleri açık. under cultivation işlenmiş (toprak) under oath yeminli. under one' hat gizli. under penalty of the law cezaya çarptırılabilir. under sail yelkenle çalışan; harekete geçmiş (gemi) under the circumstances öyle ise, o halde, bu şartlar altında. two acres under corn mısır ekilmiş sekiz dönümlük arazi. (önek) altında, altındaki; yetersiz, eksik; aşağısında; ikinci, muavin, yardımcı. yaşından veya seviyesinden beklenenden azını becerebilen kimse. belirli yaşa gelmemiş; olgunlaşmamış. koltuk altı; koltuk altında olan. underarm pitch yerden atış. karnın alt kısmı; hücum veya zarara açık. (-bid, -ding) öne sürülen fiyattan daha aşağı fiyat teklif etmek; (briç) eldeki değeri söylememek. underbidder aşağı fiyat teklif eden kimse. iyi terbiye görmemiş, terbiyesi kıt; saf kan olmayan, cins olmayan. orman veya koruda büyük ağaçların altında bulunan çalılık. (-bought) düşük fiyata satın almak. yapıyı tutan iskelet; (hav.) iniş takımı. hakkından az ücret istemek; yeteri kadar patlayıcı madde koymamak; hakkından az ücret. (A.B.D.) üniversitede birinci veya ikinci. sınıfta okuyan öğrenci. (çoğ.) iç çamaşırlar. astar, astar boyası, taban boya; iç ceketi. gizli, casus gibi. under cover gizlice. alt cereyan veya akıntı; gizli cereyan. (-cut, -cutting) altını oymak; fiyat kırmak;otoritesini baltalamak; alttan kesme; sığır filetosu; alttan kesilmiş kısım. (foto.) eksik develope etmek; güdük yıkamak. az gelişmiş; geri kalmış. (-did, -done) baştan savma yapmak; gerektiğinden az pişirmek. mücadeleyi kaybedecek durumda olan kimse; haksızlığa maruz kalan kimse. yeterli derecede yapılmamış; yeterli derecede pişirilmemiş. (mak.) çevirme milini motordan daha yavaş döndüren dişli takımı. istediği şekilde iş bulamayan, kâfi derecede çalıştırılmayan. değerinin altında paha biçmek; değerinin altında paha biçme. fotoğrafı karanlık çıkarmak; güdük ışığa tutmak. underexposure fotoğrafı karanlık çıkarma. ayaklar altında; yolda. iç çamaşırı. (-girt veya -girded) alttan desteklemek. çinicilikte sırlanmadan önce çizilmiş (desen) veya konulmuş (boya) (-went,- gone) çekmek, katlanmak; olmak; geçirmek; uğramak; muptela olmak. üniversite öğrencisi; üniversite öğrencisine ait. yeraltında; gizli olarak; yeraltında olan; gizli; yeraltı; yeraltı geçidi; (gen.) (İng.) yeraltı treni, metro; hükümet veya işgal kuvvetlerine karşı faaliyette bulunan gizli teşkilât; yeraltı örgütü. ağaçların altındaki çalılar; bir postun kısa tüyleri. el altından, gizlice, sinsi şekilde, hile ile, alçakça; (beysbol, kriket) omuzdan aşağı bir hareketle atılan. underhanded el altından, hile ile, alçakça. (-laid), altına yerleştirmek; dibini kaplamak; (matb.) altına destek koymak, desteklemek; (matb.) destakleyici kâğıt. (-lay, -lain, -lying) altında olmak; temelini teşkil etmek; daha evvel mevcut olmak. altını çizmek; önemini belirtmek. ast., madun, mevkice daha aşağı kimse. altını kazmak, altına lâğım kazmak; el altından mahvına çalışmak; ayağını kaydırmak, düşürmek; zayıflatmak. en alttaki. (edat), altına, altında; alt. iyi beslenmemiş. (çoğ.), (A.B.D.) don, külot. (A.B.D.) demiryolu altından geçen yol, alt geçit. hak ettigi maaştan az vermek. underpaid hakkından az para alan. alttan takmak veya desteklemek, altına destek koymak. underpinnings (çoğ.) duvar temeli; (k. dili) ayaklar. incelikle oynamak; bir rolü eksik oynamak; ehemmiyet vermemek. başkalarına sağlanan imkanları olmayan. the underprivileged imkânları kıt olanlar. üretimin normalden veya gereğinden az olması. hakkı olan kıymeti vermemek. (önemini belirtmek için) altına çizgi çizmek; üstünde durmak; bir kelimenin altına çizilmiş çizgi. denizaltında olan, denizaltı; denizaltında kullanılmaya elverişli; denizaltında. bakan muavini, bakan muşaviri, müsteşar. (-sold) fiyat kırarak satmak. iç gömleği, fanila. (-shot) hedefe isabet ettirememek, hedefe erişememek; uçağı normal inişinden önce piste temas ettirerek tekrar havalandırmak. alt dişleri çıkıntılı olan; suyu altından akarak işletilen (su dolabı) alt taraf. altında imza bulunan. the undersigned imza sahibi, imza sahipleri. normalden daha küçük, cılız. iç etekliği; astar veya duble. dingile alttan bağlı (şasi makasları) bir şarkı ile söylenen ikinci derecedeki nağme; gizli mana. (-stood) anlamak; kestirmek; öğrenmek; kavramak, bilmek; haberdar olmak; mana vermek; şart kabul etmek; farz etmek; tahmin etmek; anlayışlı olmak; hemfikir olmak, hisleri paylaşmak. It is understood that... Koşulan şartlara göre... give one to understand ima etmek. understand each other birbirini anlamak; danışıklı döğüşte bulunmak. anlaşılır, anlaşılması mümkün, kavranılır. understandebly anlaşılır şekilde; mazereti kabul edilir şekilde. anlayış, kavrayış; kafa, zekâ; fikir; söz kesme; anlaşma; anlaşmazlığın halledilmesi; akıllı, anlayışlı. understandingly anlayışla. olduğundan eksik veya hafif göstermek. understatement bir şeyi olduğundan hafif gösteren ifade. farz edilmiş; söylenmeden anlaşılan. başka aktörün rolunü almaya hazır olan aktör, yardımcı aktör; başka aktörün yerini alabilmek için onun rolünü ezberlemek. (-took,-taken) üzerine almak, yüklenmek, deruhde etmek; taahhüt etmek. müteahhit, üstenci; bir işe girişen kimse. cenaze işleri görevlisi, ölü kaldırıcısı. el atma, girişme; girişilen iş; cenaze işi; taahhüt, teşebbüs, üzerine alma, deruhde etme; vaat, garanti. hakkından az vergi almak. alçak ses tonu, fısıltı; donuk veya mat renk; ima edilen fikir. deniz yüzündeki akıntıya ters giden dip akıntısı, anafor. değerinden aşağı değer vermek; hafifsemek. undervalua'tion değerinden az gösterme. (İng.) fanila. su altında olan veya kullanılan; geminin su hattından aşağıda olan; su seviyesinin altında olan kısım; suyun altında. yolunda, yoluna girmiş, başlanmış. iç çamaşırı. normalden az ağırlığı olan; zayıf; normalden az olan ağırlık. ilgi uyandıramamak, etkileyememek. büyük orman ağaçları altında büyüyen ufak ağaç veya çalılar. ölüler diyan; toplumun suçlular tabakası, kanunsuzlar âlemi; arz küresinin öbür tarafı. (-wrote,-written) imza etmek; sigorta etmek; bir teşebbüsün masrafını ödemeyi taahhüt etmek; sağlama bağlamak.. underwriter sigortacı. hak edilmemiş. kasıtsız; saf. planı veya gizli maksadı olmayan, samimi; basit. istenilmeyen; saklncalı; istenilmeyen kişi. arzu edilmeyen. fark edilmemis . kararsız; müphem. azimli; önlenemez. gelişmemiş; (foto.) banyo edilmemiş. yolunu şaşmayan. (çoğ.), (k. dili) iç çamaşın. hazmedilmemiş. vakur olmayan. eksilmemiş. bir çeşit su perisi. diplomatik olmayan. idare altında olmayan; adressiz. ayırt edilmemiş. disiplin görmemiş terbiye edilmemiş. açığa vurulmamış, ifşa edilmemiş. hayal kırıklığına uğramamış, cesareti kırılmamış. keşfedilmesi imkânsız. gizlenmemiş . dehşete düşmemiş. karşı gelinmeyen. rahatsız edilmemiş. bölünmemiş. (-did, -done) bozmak, iptal etmek; çözmek, açmak, sökmek; mahvetmek. undo the harm that has been done yapılan zaran telâfi etmek. What' done can't be undone Olan oldu. leave nothing undone yapılmamış hiç bir şey bırak- mamak. feshetme; mahvetme, perişan etme; mahvolma sebebi. yapılmamış, ihmal edilmiş; açılmıs, bağı çözülmüş; mahvolmuş, perişan. .kıvrımlarını açmak, açarak tek kat yapmak. kesin, şüphesiz. undoubtedly şüphesiz olarak . akla ve hayale gelmeyen. elbiselerini çıkarmak, soymak; bağlarını çıkarmak, bağlarını açmak (yara); soyunmak; resmi olmayan; sivil elbise, iş elbisesi; çıplaklık. çıplak; işlenmemiş (tahta, deri); sosu veya terbiyesi olmayan (yemek) aşırı; kanunsuz; uygunsuz, yakışmaz; lüzumsuz, manasız, yersiz, münasebetsiz; vadesi gelmemiş. dalgalı, titrek. undulant fever (tıb.) Malta humması. dalgalandırmak; dalgalanmak, dalga dalga olmak; dalgalı. dalgalanma; dalga şekli; dalga; (müz.) titreşim, titreme. aşırı derecede; boş yere, lüzumsuz olarak; haksız olarak. mesuliyet hissi olmayan, vazifeşinas olmayan. ölez, ölumsüz, sonsuz, nihayetsiz, ebedi. çalışarak kazanılmamış; hak edilmemiş.unearned increment (huk.) kendi emeği ile kazanılmamış kıymet artışı. yeri eşip çıkarmak; kazı ile meydana çıkarmak; meydana çıkarmak, keşfetmek. dünyaya ait olmayan, dünyevi olmayan; korkunç, müthiş; doğaüstü; (k. dili) uygunsuz. huzursuz, rahatsız, üzgün; gergin, tutuk; endişe eden. uneasily rahatsızmış gibi. uneasiness huzursuzluk, rahatsızlık; kuşku. okumamış, tahsil görmemiş. duygusuz, hissiz. çalıştırılması için gerekli vasıfları olmayan. işsiz: yeterince kullanılmayan; işsiz kimse; the (ile) işsizler. unemployment işsizlik. bitmeyen; zamansız. dayanılmaz, çekilmez. İngiliz'e yakışmaz veya benzemez. hoş olmayan, zevk vermeyen. kıskançlık yaratacak derecede cazip olmayan. eşitsiz, eşit olmayan; düzensiz; to (ile) yetersiz; haksız, adalete aykırı; birbirinden farklı, aynı vasıfta olmayan. dengi bulunmayan, eşsiz, eşi bulunmaz; üstün. şüphesi olmayan; tek manalı; sarih. unequivocally su göturmez bir şekilde. yanılmaz, emin; kesin, doğru, tam isabetli. unerringly emin olarak. (kıs.) The United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization. esas olmayan; gerekli olmayan, önemsiz; önemsiz şey. düz olmayan, puruzlu; eşit olmayan, gayri muntazam; tek, iki ile tam olarak bolünemeyen (sayı) unevenly düz veya eşit olmayarak. unevenness düz olmayış; eşit olmayış. hadisesiz, olaysız; sessiz. uneventfully hadise olmadan. tetkik edilmemiş; eleştirilmemiş. misli görülmemiş, benzeri olmayan, eşsiz. itirazı mümkün olmayan, itiraz edilmeyen; kusursuz. unexceptionably kusursuzca. adi, bayağı; istisna kabul etmez . beklenilmedik. unexpectedly beklenilmeden, ani olarak, ansızın. unexpectedness ansızın olma. kullanılmamış. günü geçmemiş, vadesi gelmemiş, müddeti tamamlanmamış. açıklanmamış. patlamamış. keşfedilmemiş, araştırılmamış. izah edilmemiş. duygusunu ifade etmeyen; ifadesiz, manasız. solmayan. gevşemeyen, yorulmaz, zayıflamayan; yanılmaz, şaşmaz, güvenilir; sadakatli; tükenmez, nihayetsiz. unfailingly daima, muhakkak. haksız, adaletsiz; hileli. unfairly adalete aykırı olarak, haksızca. unfairness haksızlık . .sadakatsiz, hakikatsiz; güvenilmez; yanlış; (eski) inançsız. unfaithfulness sadakatsizlik. unfaithfully sadakatsiz bir sekilde . .alışılmamış, mutat olmayan; yabancı, iyi bilinmeyen, aşina olmayan. unfamiliarity alışkın olmayış; bilinenlerden olmayış. modaya uymayan. çözmek, gevşetmek, açmak; çözülmek, gevşemek. babasız, piç; belgelenmemiş. derinliklerine varılamaz, anlaşılmaz, kavranılamaz. (İng.) unfavourable hayırlı olmayan; muisait olmayan; elverişsiz; mahzurlu, zararlı; aksi, ters. unfavorableness elverişsizlik. unfavorably zararlı bir şekilde. yemek verilmemiş. hissiz, duygusuz; zalim, katı kalpli. unfeelingly acıma göstermeden. yapmacıksız, samimi; hakiki. unfeign'edly samimiyetle. mayalandırılmamış, ekşimemiş. kısıtlayıcı bağlardan kurtarmak. evlada yakışmaz. bitmemiş, tamamlanmamış; son duruma gelmemiş. (-ted.- ting) uygunsuz; uymaz; intibak etmez; ehliyetsiz; ehliyetsizleştirmek, kuvvetten düşürmek, zayıflatmak. unfit for service iş görecek halde olmayan. sökmek, çözmek; kararsız kılmak. yorulmaz. temkinli; soğukkanlı; şaşmaz. tüyleri bitmemiş; gelişmemiş, toy. cismani olmayan, tinsel, ruhani. çekinmeyen; boyun eğmez, gözü yılmaz. unflinchingly gözü yllmadan. kıvrımlannı açmak, yaymak; göz önüne sermek, izah etmek, açıklamak, ayrıntıları ile bildirmek; gelişmek; açılmak. beklenmedik, umulmadık. unutulmaz. unforgettably unutulmayacak bir şekilde. affedilmemiş. unutulmamış. şekilsiz, biçimsiz; yaratılmamış. talihsiz, bahtsız, bedbaht, biçare, kimsesiz; başarısız; şanssız kimse. unfortunately yazık ki, maalesef . temelsiz, asılsız esassız, boş. çok ziyaret edilmeyen; insan ayağı bas- mamış. dostsuz kimsesiz . arkadaşlığa yakışmayan, dosta yakışmayan, dostça olmayan, samimiyetsiz, nahoş; soğuk bir tavırla. unfriendliness nahoş muamele veya tavır. papaz rütbesinden mahrum etmek; elbisesini çıkarmak. mahsulsüz, verimsiz; dölsüz, kısır.unfruitfully iyi netice vermeden. ihtiyacı karşılanmamış; yerine getirilmemiş. (yelken, bayrak gibi sarılmış olan bir şeyi) açmak. mobilyasız, döşenmemiş. kaba, biçimsiz, hantal, lenduha gibi; çirkin; kaba bir şekilde. cömert olmayan, cimri; sert; âlicenap olmayan. ungenerously cömertlik göstermeyerek, cimrice. nezaketsiz. kuşağını gevşetmek, çözmek. kuşağı çozülmüş veya gevşemiş; gevşek. perdah vurulmamış. açmak (zamkla yapıştırılmış şeyi) come unglued açılmak (zamkla yapıştırılmış şey); (argo) bozulmak (iş) Allaha karşı itaatsiz, dinsiz; kötü, günahkâr; (k. dili) pek uygunsuz, pek fena; pek çok. ungodliness dinsizlik günahkarlık . kazanılmamış, ele geçirilmerniş. idare edilemez, yönetilmez serkeş. zarif olmayan, inceliksiz; kaba, beceriksiz. ungracefully zarafet göstermeden. nazik olmayan, sevimsiz; nahoş; kaba nezaketsiz. ungraciously inceliksiz olarak. dilbilgisi kurallarına uygun olmayan. nankör,iyilikbilmez; nahoş, tatsız. ungratefully nankörce. ungratefulness nankörlük. isteyerek yapan; istekli; seve seve yapan. ungrudgingly seve seve. .toynak, pençe veya tırnağa ait veya buna benzer. muhafazasız, koruyucusuz; tedbirsiz, ihtiyatsız, gafil. merhem, vücuda sürulecek yağ. ; tırnaklı; tırnaklı hayvan. (çoğ.) ungues) tırnak; pençe, toynak; (bot.) petalin tırnağa benzer kaidesi. (çoğ.) ungulae) tırnak, toynak, pençe; (geom.) kesik koni veya silindir; toynakları olan memeli hayvan. toynak veya tlrnağa benzer. inek veya at gibi toynaklı; toynaklılar familyaslndan bir hayvan. kıllarını çıkarmak; işlemek (kösele) takdis olunmamış, kutsal olmayan; kutsalllğı bozulmuş. bırakmak koyvermek. güzel olmayan, çirkin, yakışıksız; cimri . kullanışsız, elverişsiz; acemi, eli işe yakışmaz. unhandily elverişsiz bir şekilde. mutsuz, üzüntülü, kederli; talihsiz, şanssız; uğursuz, meşum; münasebetsiz, beceriksiz. (beygirden) koşum takımını çıkarmak. sıhhate yaramaz, zararlı; sıhhatsiz. sıhhatsiz, sıhhati bozuk; sıhhate zararlı fena; ahlâka zararlı olan; ahlâkı bozan. unhealthily sıhhate zarar verecek bir şekilde. unhealthiness sıhhatsizlik. işitilmemiş; duyulmayan; duyulmadık. unheardof misli görülmemiş, işitilmemiş. dikkat etmeyen aldırış etmeyen. tereddüt etmeyen. menteşelerden çıkarmak; yerinden oynatmak; kararslzlığa düşürmek; oynatmak (akıl) çözmek; yerinden ,cıkarmak; yuları çözmek. kutsal olmayan; küfür kabilinden, kötü; saf olmayan: (k. dili) korkunç, berbat. unholiness günah. sereflendirilmemiş; yerine getirilmemiş. çengelden çıkarmak; çengelini çıkarmak; çengelden çıkmak. ümit edilmedik, beklenilmedik. attan düşürmek; atın. almak; düşürmek, yerinden çıkarmak. sükünetle yapılan, acelesiz, telâşsız. zarar görmemiş, acımamış... kabuklarını çıkarmak; teşhir etmek. (önek) bir tek; bir kere. Papa'nın yetkisini tanımakla beraber kendi ayin ve adetlerini muhafaza eden doğu kiliseleri üyesi. tek eksenli. tek meclisi olan (parlamento) . (kıs.) United Nations Children' Fund . tek boynuzlu at şeklinde hayali bir hayvan. tek tekerlekli sirk aracı. tek yönlü. birleşme, birleştirme. birleştirilmiş, birleşmiş. (bot.) tek yapraklı. değişmez şekilli,aynı şekilde olan,hepsi bir şekilde;muntazam;yaknesak,bir kararda,benzer aynı tarzda; ünifotma,resmi elbise,asker elbisesi; üniforma giydirmek;birbirine benzer şekle sokmak.out of uniform üniforması eksik.naval uniform bahriye elbisesi.military uniform asker elbisesi. uniformly daima aynı tarzda.uniformness aynılık,tam benzerlik. aynılık,tam benzerlik;nizam;tekdüzelik. birleştirmek. bir taraflı, tek yanlı; yalmz bir tarafa tesir eden, bir tarafla ilgili olan; (huk.) yalnlz bir tarafa sorumluluk yükleten veya imtiyaz veren. tek harften ibaret. yaratma kabiliyeti olmayan. zarar görmemiş . mahkemece itham edilemez; kusursuz, suçsuz, aleyhinde diyecek olmayan. unimpeachably şüphe götürmez derecede. engellenmemiş. önemsiz, unimportance önemsizlik. ıslah olmamış işlenmemiş; sürülmemiş (toprak); iyileşmemiş. unimproved road toprak yol. haberdar edilmemiş. ikamet edilmemiş, oturulmamış; ıssız, boş, tenha. yaralanmamış, incilmemiş; zarar görmemiş. sönük, çekici olmayan; ilham olmamış, esinlenmemiş. talimat verilmemiş. sigortasız. akılsız, zekasız. anlaşılmaz. istemeyerek yapılan. unintentionally istemeyerek. alakadar olmayan, ilgisiz, aldırışsız, lakayt. uninterestedly ilgisizce. uninterestedness ilgisizlik. çekici olmayan. kesilmemiş, aralıksız. davet edilmemiş. Amerikan iç savaşı zamanmda Kuzey hükümetine bağlı olan; (the) ile Amerika Birleşik Devletleri; (eski) Güney Afrika Birliği. birleşme, bağlaşma; birlik; sendika; bir bayragın köşesinde bulunan birliğe mensubiyet belirtisi. union card sendika kartı. union down imdat isteme belirtisi olan başaşağa edilmiş bayrak. Union Jack İngiliz bayrağı. union label sendika üyeleri tarafmdan yapıldığını gösteren giyim eşyası etiketi. union shop yalnlz işçi sen- dikası üyelerine veya belirli bir zaman içinde sendikaya üye olmayı taahhüt edenlere iş veren sınai bir kuruluş. union suit birbirine bitisik gömlek ve külottan ibaret iç çamaşırı. trade union sendika. sendikacılık; bir birliğe bağlı olma. birlik taraflan; sendika tarafları, sendikacı. birlik haline getirmek; sendikalaştırmak . Union of Soviet Socialist Republics Sovyet- ler Birliği, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği. (zool.) tek doğuran. tek kutuplu. tek, yegane, bir tane, eşsiz, emsalsiz; nadir. uniquely eşsiz derecede. uniqueness eşsizlik. her iki cinse uygun, cins farkı gözetmeyen; cins farkı gözetmeme. tek cins. birlik, ahenk, uygunluk; (müz.) aynı perdeden olma. act in unison hep beraber hareket etmek. in unison beraber birlikte, bir ağızdan. unisonal, unisonant unisonous aynı perdeden; birlikte. bir, vahit, birim, ünite; fert, tek, bir tane; belirli bir miktar; kurala göre düzenlenmiş birim; puvan (üniversitede) unit of measurement ölçü birimi. heating unit ısnma tertibatı. teslis doktrinini kabul etmeyen kimse; (b. h.) teslis doktrinine karşı gelen inanca dayanan bir. Hıristiyan mezhebi üyesi; (b. h.) bu Hıristiyan mezhebine ait; birimsel. uniteye ait, birimsel; butün, bölünmez, tek. birleştirmek ittifak ettirmek, raptetmek, bağlamak; birleşmek, birlikte iş görmek; bitişmek; nikahlanmak. birleşmiş, birleşik; ittifak halinde; ahenkli. United Arab Republic Birleşik Arap Cumhuriyeti (Mısır'ın resmi adı) United Kingdom Britanya Krallığı United Nations Birleşmiş Milletler. United States of America Amerika Birleşik Devletleri. unitedly ittifakla, elbirligiyle. birleştlrici. birlik, ittihat, ittifak, vahdet; birleşme; (mat.) bir, teklik. (kıs.) universal universally, university. (kim.) tek değerli, tek valanslı. tek kabuklu deniz böceği; böyle böceğin kabuğu; tek valflı. evrensel, kâinatı içine alan, dünya çapında, her yanı kaplayan, külli, umumi; (man.) tümel; (mak.) üniversal; umumi önerme; evrensel düşünce veya kaide; kardan kavraması. universal applause umumi takdir, umumi alkış. universal coupling, universal joint (mak.) üniversal kavrama, kardan kavraması. universal language evrensel dil. universal proposition (man.) bütün bir kategoriyi kapsayan olumlu veya olumsuz önerme. universal suffrage umumi rey hakkı. universal wrench ingiliz anahtarı. universality umumiyet, kulliyet, dünyayı kapsama. universalize umumileştirmek, tamim etmek. universally her zaman ve her yerde. nihayette her kesin ilâhi affa uğrayacağına inanan kimse veya mezhep. Universalism bu yolda inanç. evren, kâinat, âlem, cihan. üniversite; ( (İng.) (k. dili) universite spor takımı. tek anlamlı (kelime) haksız, adaletsiz. unjustly haksız olarak. unjustness haksızlık. gereksiz, yersiz . taranmamış, dağınık; inceliksiz. kulübesinden çıkarmak veya çıkmak (köpek); keşfetmek, meydana çıkarmak. şefkatsiz, hatır kıran; zalim, sert. unkindly sertçe, şefkatsizce. unkindness şefkatsizlik. . (-ted, -ting) sökmek (örgü) çözmek. bilinmeyen, bilinemeyen; anlaşılması imkansız. the Unknowable (fels.) bilinmeyen gerçek. habersiz. unknowingly bilmeyerek, farkında olmadan . bilinmeyen, meçhul, yabancı; meçhul kimse, yabancı. Unknown Soldier Meçhul Asker. rahat, kolay; tabii; işlenmemiş, çalışılmamış. bağını gevşetmek, çözmek, açmak. yükünü boşaltmak (gemi) hamma yakışmayan. bağını çözmek. mandalını açmak, açmak. gayri meşru, gayri kanuni, kanunsuz. unlawfully kanunsuzca. unlawfulness kanunsuzluk. (-laid) (den.) iplerini ayırmak (halat) örgüsünü açmak. kurşunsuz; kurşunları çıkmış; (matb.) satır araları anterlinsiz. (learned veya learnt) öğrendiğini unutmak; aksini öğrenmek. okuma yazma bilmeyen, tahsilsiz, cahil: bilgisiz; çalışarak öğrenilmeyen. serbest bırakmak. mayasız (hamur, ekmek) unleavened bread hamursuz. (bağlaç) meğerki, medikçe. okuma yazması olmayan, okumamış. ehliyetsiz. (edat) birbirine benzemeyen, farklı; ( edat) benzemeyen, (den.) farklı. unlikeness benzemeyiş. olasısız, muhtemel olmayan; başaracağı tahmin edilmeyen. unlikelihood, unlikeliness olasısızlık. top arabasının koşum parçasını çıkararak hazırlamak; işe hazırlanmak. sınırsız, sonsuz, sayısız; kısıtsız, bağlı olmayan, kayıtsız, şartsız. halkalarını çözmek veya ayırmak . listeye girmemiş; rehberde olmayan (telefon numarası); borsada muamele listesine girmemiş. geçmişi unutacak sekilde yaşamak. yükünü boşaltmak; yükunu kaldırmak; boşaltmak (silâh); derdini dökmek, açılmak; eldeki malı satarak elden çıkarmak. kilidi açmak; (kapı) açmak; çözmek; meydana çıkarmak. beklenmedik. çözmek; serbest bırakmak. çözmek; gevşetmek; serbest bırakmak. sevimsiz; nahoş. unlove liness sevimsizlik. talihsiz, bahtsız, şanssız; uğursuz, meşum. unluckily şanssızlık eseri. unluckiness şanssızlık. (made) bozmak; eski haline getirmek; değiştirmek; parçalamak, harap etmek. (-ned, -ning) insanlıktan çıkarmak; kuvvetten mahrum etmek; erkeklikten çıkarmak, hadım etmek; adamsız bırakmak. idaresi güç, idare edilemez. erkeğe yaraşmaz, erkekçe olmayan. unmanliness erkeğe yakışmaz hal. mürettebatsız; insansız; insansız çalışan; hadım edilmiş, enenmiş. nezaketsiz, saygısız, kaba; nezaketsizce. unman nerliness saygısızlık. işaretsiz; çizgisiz; dikkat edilmemiş; not verilmemiş (imtihan kâğıtları) evli olmayan, ev lenmemiş. maskesini çıkartmak; açmak, meydana çıkarmak, maskesini kaldlrmak. anlamcız, mana sız; ifadesiz, boş. istenmeden yapılmış, kasıtsız. uygunsuz ,yakışıksız. eritilmemiş. ağıza alınmaz, sözü edilmez; (çoğ.) iç çamaşırları. merhametsiz, insaniyetsiz, zalim. unmercifully merhametsizce. haksız. serbest bırakmak. dikkatsiz, düşüncesiz. unmindful of düşünmeyerek, göz önüne almayarak. yanlış anlaşılmaz, açık. unmistakably şüphe götürmez bir şekilde. tam, daniska; dinmeyen. karışmamış, karıştırılmamış, saf. (radyo) module edilmemiş; makamsız. rahatsız edilmemiş. (den.) (çift demirde) demirin birini vira etmek; rıhtımdan fora etmek. ahlaki kavramları olmayan; ahlâkla ilgisiz. unmorality ahlâki kavramlardan yoksunluk. unmorally ahlâki kavramlardan yoksunca. ayırmak, çözmek; zıvanasından çıkarmak. atsız, ata binmemiş; çerçevelenmemiş; oturtulmamış; monte edilmemiş, takılmamış. açmak; susturucuyu çıkarmak. burun salığını çıkarmak. çivilerini sökmek. isimsiz; adı geçmeyen, bahsedilmeyen. tabiata aykırı,gayri tabii, suni; tuhaf, garip, anormal. unnaturally garip bir şekilde. unnaturalness anormallik, tuhaflık. lüzumsuz; faydasız, gereksiz. unnecessarily gereksiz olarak. gereksiz. cesaretini kırmak ,güvenini sarsmak. sayılmamış;sayısız; numarasız. bir şey denilemez. yararsız, faydasız; aldırışsız ilgisiz . engellenmemis; açık, tam; tıkanmamış. elde edilemez, bulunamaz . boş, işgal edilmemiş; işsiz, boşta gezen. gayri resmi. açılmamış. karşı gelinmemiş; rakipsiz. teşkilatsız, organize edilmemiş, düzenlenmemiş; inorganik; sendikalaşmamış. Ortodoks olmayan; geleneklere karşı, adetlere ayklrı. gösterişsiz, dikkati çekmeyen. açmak (bavul), açıp boşaltmak. ödenmemiş; alacaklı (işçi); ücretsiz. ağıza zor alınır; nahoş. eşsiz, emsalsiz, benzeri olmayan . affedilemez. parlamento usullerine aykırı. vatanperver olmayan. asfalt olmayan. . (-qed, -ging) çivisini sökmek; askısını çıkarmak; çivisini çıkararak açmak. nüfusunu azaltmak. idrak edilmemiş. .delinmemiş. gözden düşmuş kimse. yığından ayırmak veya ayrılmak. (ned, ning) topluignelerini çıkarmak; açmak, çözmek. acımasız, amansız. nahoş, hoşa gitmeyen, tatsız .unpleasantly nahoşça. unpleasantness nahoşluk, tatsızlık. derinliği ölçülmemiş; su boruları tesisatı olmayan. parlatılmamış. seçmen olarak kaydedilmemiş; ankete katılmamış. rağbet görmeyen, benimsenmeyen, tutulmayan; gözden düşmüş. unpopularity gözden düşmüş olma; rağbet görmeme. acemi; kullanılmayan, geçersiz, yürürlükte olmayan; denenmemiş. öncelsiz; benzeri görülmemiş, yeni. önyargısız,tarafsız; (huk.) haklanna dokunmayan. kasltsız; önceden tasarlanmamış. hazırlıksız; ihtiyatsız. fiyatı belirsiz; paha biçilmez. karaktersiz, prensipsiz, ahlaksız basılmaya uygun olmayan. verimsiz, kısır. meslek standartlanna aykırı. karsız, verimsiz; boş, nafile. ümit vermeyen, ümitsiz. telaffuz edilemeyen; ağıza alınmaz. (with) ile (den.) yoksun. unprovided for ihtiyacı karşılanmamış. kışkırtılmamış. basılmamış, yayımlanmamış. cezalandırılmamış. ehliyetsiz, uygun nitelikleri olmayan; şarta bağlı olmayan; tam, kesin. unqualifiedly şartsız olarak. söndürülmez, bastırılamaz. münakaşa kaldırmaz; şüphe götürmez, muhakkak. unquestionably şüphesiz olarak. muhakkak, şüphesiz; soruşturulmamış, sorgusuz. rahatsız, huzursuz; huzursuzluk yaratan. aktarılan parçanın sonuna tırnak işareti koymak, tırnak işaretini kapamak. quote unquote onun sözleriyle. (-ed,- ing veya -led, -ling) çözmek, açmak, sökmek; sökülmek, çözülmek. cahil; okunmamış. okunmaz, okunaksız, sökülmez, anlaşılmaz okunması güç. hazır olmayan; tetik olmayan, ağır kanlı. hakikat olmayan, gerçeksiz, hayali. unreally hayali olarak. hakikatsizlik, gerçeksizlik; düşsüllük. mantıksızlık; manasızlık, saçmalık. mantıksız, muhakemesiz; makul olmayan; aşırı, müfrit. unreasonableness mantıksızlık; makul olmayış. unreasonably mantıksızca. mantıkz; akla dayanmayan. mantlkla hareket etmeyen, mantıksız. unreasoningly mantlksız olarak. kabullenmemiş; uzlaşmamış. yeniden bina edilmemiş; yeni şartlara göre yeni fikirler edinmemiş (kimse) .kaydedilmemiş, banda allnmamış. tedavisi güç; geri getirilemez, telâfi edilemez. (makaraya sarılı şeyi) çözmek. (den.) halatın bir ucunu delikten veya makaradan çıkarmak. ham, tasfiye edilmemis; inceliksiz. yansımasız aksetmeyen; derin düşünmeyen. unreflectingly derin duşünmeyerek; akset meyerek. kendini düşünceye vermeyen; düşünce mahsulu olmayan. unreflectively düşunmeden . düzeltilmemiş; yola gelmemiş, ıslah olmamış. ıslah olmamış; ahlakla bağdaşmayan; tövbekar olmayan. unregenerately ahlakla bağdaşmaz bir şekilde. merhametsiz, amansız, sert; gevşemeyen. unrelentingly durmadan; merhametsizce. güvenilmez, inanılmaz. unreliability güvenilmezlik .unreliably güvenilmez surette. ferahlamamış; tek düzen. dinsiz; layik. bagışlamaz, vaz geçmez; direşken; sükun bulmaz; sürekli, aralıksız. unremittingly devamlı, mütemadiyen, aralıksız. tövbe etmeyen. söylenmemiş, anlatılmamış; bildirilmemiş, beyan edilmemiş. karşılık görmeyen, karşılıksız. sınırlanmamış; açık sözlü, samimi, çekinmesiz; şartsız. çekinmeden, açıkça; şartsız olarak. unreservedness çekinmeyiş. tepki göstermeyen; ihtiyacı karşlamayan. asayişsizlik, huzursuzluk, kargaşa; rahatsızlık. zaptedilmemiş, denetsiz. frenlenmemiş, serbest; idaresiz. sınırsız, kısıtsız. mukafatlandırılmamış. halletmek, çözmek (bilmece) (-ged,- ging) (den.) donanım çıkarmak. doğru olmayan, dürust olmayan; gunahkâr, kötü; haksız, adaletsiz. unrighteouslv günahkarca.unrighteousness dürüst olmayış; günâhkarlık. (-ped, -ping) dikişlerini sökmek; yırtıp ayırmak. ham, olgunlaşmamış; vaktinden evvel yetişmiş, erken gelişmiş. unripeness hamlık. rakipsiz; eşsiz. elbisesini çıkarmak, soymak; soyunmak. (tomar) açmak; göz önüne sermek, teşhir etmek; açılmak. çatısını açmak, üstünü açmak. kökünden sökmek veya kazımak. (kıs.) United Nations Relief and Rehabilitation Administration. heyecansız, telaşsız, sakin . kanuna boyun eğmeyen; idare olunmaz, zaptedilmez; asi, itaatsiz; azılı. unruliness kanuna boyun eğmeme; azılılık. UNRWA (kıs.) United Nations Relief and Works Agency for Palestine Refugees in the Near East Yakın Doğudaki Filistinli göçmenler için Birleşmiş Milletler yardım teşkilâtı. eyerini çıkarmak; eyerden düşürmek, attan düşürmek. emniyetsiz, tehlikeli, gu venilmez söylenmemiş, bahsedil memiş satılamaz kutsallaştırılmamış. memnuniyet vermeyen; yetersiz, tatmin etmeyen. unsatisfactorily .makbule geçmeyerek, yetersizce. (kim.) doymamış. tatsız, lezzetsiz, yavan; nahoş, çirkin, kötü. (said) sözunü geri almak. yaralanmamış, yarasız . bilimsel olmayan, bilime aykırı. (k. dili) karmakarışık halden çıkarmak, düzene sokmak. vidalarını çıkarmak, gevşetmek. Kitabı Mukaddes'e aykırı. vicdansız; töresiz; prensipsiz. mührunü bozmak veya çıkarmak; açmak. dikişlerini sökmek, dikişlerini sökerek parçalara ayırmak. anlaşılmaz, idrak edilmez, keşfolunmaz; gizli. mevsimsiz, zamansız, vakitsiz. unseasonableness mevsimsizlik. unseasonably mevsimsizce. baharatsız; olgunlaşmamış; yaş (tahta) mevkiinden atmak, azletmek, görevden almak; attan ,düşürmek . denize çıkmaya elverişsiz. yakışıksız, uygunsuz, çirkin. unseemliness uygunsuzluk . keşfedilmemiş, göze görünmeyen. cömert, kendi çıkarını düşünmeyen. işe yaramaz, yararsız. yerinden çıkarmak; tedirgin etmek; düzenini bozmak; yerinden çıkmak; tedirgin olmak. kararsıız, kararlaştırılmamış; henüz yerleşilmemiş; belirsiz; değişken (hava); yerleşmemiş, göçebe; ödenmemiş, kapanmamış. (-ed,- sewn) dikilmiş seyi sökmek, dikişini sökmek. cinsiyetinden yoksun kılmak; kadınlıktan çıkarmak. zincirlerini çıkarmak. kolay korkmaz, kolay değişmez, sabit, sarsılmaz, sağlam. sarsılmamış; sabit. .iyi şekil verilmemiş, biçimsiz, şekilsiz. ufak parçalara ayrılmamış, parçalanmamış. kınından çıkarmak. (-ped, -ping) gemiden çıkarmak; (den.) yerinden çıkarmak, fora etmek (kürek) saçı kesilmemiş. çekmeyen; çekinmesiz. göze hoş görünmeyen, çirkin görünümlü. unsightliness çirkinlik. maharetsiz, hünersiz; maharet gerektirmeyen. unskilled labor kaba iş; kaba iş yapanlar. maharetsiz, hünersiz, beceriksiz, ustalıksız, ihtisassız, tecrübesiz, acemi. unskillfully hunersizce, beceriksizce, acemice. unskill fulness beceriksizlik. sönmemiş kireç. (slung) askıdan indirmek, asılı olduğu yerden almak (tüfek); (den.) izbirosunu çıkarmak. (-ped, -ping) yayına basarak gevşetmek; açmak (çıtçıt) .dolaşık şeyi açmak, çözmek. konuşmayan, sohbetten hoşlanmayan, merdümgiriz, çekilgen, yalnızlığı seven, kaçınık. unsociabil'ity, unsociableness çekilgenlik. unsociably çekilgence; sohbetten kaçmarak. sohbetten hoşlanmayan; merdümgiriz, toplumdan hoşlanmayan; topluma karşı. kirlenmemiş. satılmamış. lehimini çıkarmak; eritmek, ayırmak. istenilmemiş, talep edilmemiş. hile bilmez, tecrübesiz, sade, saf, masum; halis, hakiki, katıksız. unsophistica'tion saflık. sağlam olmayan, sıhhatsiz; gerçeksiz, geçersiz; derme çatma, çürük; derin olmayan, hafif (uyku) unsoundly çürük bir şekilde. unsoundness .çürüklük. esirgemeyen; bol, çok; affetmeyen, aclmasız, merhametsiz. unsparingly esirgemeden. ifade edilemez, söylenemez, tarifsiz; ağıza alınmaz; berbat. unspeakably ifade edilemeyecek şekilde; çok fena. ihtisas görmemiş, uzmanlaşmamış; belirli bir işlevi olmayan, değişik işlere yarayan. yerinden ayırmak. bozulmamış. açığa vurulmamış. sportmence olmayan, sporcuya yaraşmayan. lekesiz, beneksiz; temiz, pak, arı. sabit veya sağlam olmayan; kararsız, hercai, yeltek, gelgeç, dönek, kaypak; (kim.) çabuk eriyen veya değişen; değişken. unstableness, unstabil'ity sabitsizlik; kararsızlık, döneklik; değişkenlik. unstably kararsızca; sabit olmayarak. sabit olmayan, sallanan; titrek; düzensiz; değişken, kararsız, güvenilmez. unsteadily sallanarak, düşecek gibi; kararsız. unsteadiness kararsızlık; sabit olmayış. silâhları bıraktırmak; yumuşatmak. (-ped,- ping) (den.) yerinden çıkarmak (gemi direği) (stuck) koparmak, açmak (yapışmış şeyi) come unstuck kopmak, çıkmak, açılmak; (argo) boşa çıkmak. esirgemeden. (-ped, -ping) tıkaç veya kapağını çıkarmak; açmak, engelleri kaldırmak. unstopped (dilb.) duraksız (ünsüz) (-ped,-ping) kayışını çıkarmak veya gevşetmek. (strung) tellerini çıkarmak; gevşetmek; zayıflatmak, (sinir) bozmak. unstrung gevşetilmiş, gevşek; sinirleri bozuk sinirli. çalışma sonucu öğrenilmemiş; tabii; çalışılmamış, hazırlıksız, plansız. cisimsiz, katı olmayan; asılsız; hakikatte olmayan, hayali. unsubstantiality cisimsizlik. unsubstantially cisimsiz olarak. .başarısız. uygunsuz, yakışıksız. unsuitabil'ity, unsuitableness uygunsuzluk, yakışık almama. unsuitably uygunsuzca. tanınmamış, ünsüz, duyulmamış; söylenmemiş. desteksiz. geçilemez, üstün, eşsiz. şüphelenilmeyen, şüphe altlnda olmayan; önceden akla gelmeyen. masum, saf, güvenilebilen. bağını çözmek, bandajını çıkarmak. (swore, sworn) sözünü geri almak, yemininden dönmek. sapmaz; değişmez. sistemsiz. bahsedilmeyen, adı geçmeyen. evcilleştirilemez. karışık şeyi acmak, çözmek. lekelenmemiş, kararmamış. .tadılmamış. .cahil, tahsil görmemiş; dogal, öğrenilmeden bilinen. (taught) bildigini unutturmak; aksini öğretmek. müdafaası imkânsız, savunulamaz. denenmemiş. nankör, şükran bilmeyen; hoş karşlıanmayan, istenmeyen. unthankfully nankörce. (thought) zihninden çıkarmak; fikrini değiştirmek. unthinkable düşünülemez, imkânsız. düşüncesiz, saygısız; düşünce kabiliyeti olmayan. unthinkingly düşünmeden. düşünülmemiş, hatıra gelmemiş. ipliğini çıkarmak; yolunu bulmak. savurgan, musrif. tahttan indirmek, halletmek. düzensiz, tertipsiz dağınık. untidily düzensizce. untidiness tertipsizlik, düzensizlik. çözmek, açmak; halletmek; çözülmek. ( edat), ( baglaç) e kadar, e değin, e dek. zamansız, vakitsiz, mevsimsiz; vaktinden evvel yetişmiş; erken gelen; mevsimsizce, uygunsuz zamanda. yorulmak bilmez. ünvansız; ünvan hakkı olmayan; isimsiz. (edat), ( eski) e, e kadar. anlatılamaz, tarifsiz; tahmin edilemez, hesapsız, sayısız; anlatılmamış. dokunulamama, paryalık. ulaşılamaz, erişilmez; dokunulmaz; dokunulması yasak; parya. aksi, ters; huysuz; uygunsuz, münasebetsiz. tercüme edilemez, ,çevrilemez. kullanllmayan(yol); dünyayı görmemiş; dar görüşlü. (trod, trodden) iz sürerek geriye gitmek. tecrübe edilmemiş, denenmemiş; muhakeme edilmemiş, yargılanmamış. sıkıntısız; durgun. yalan, sahte; eğri; sadakatsiz, hakikatsiz. untruly doğru olmayarak. bağını çözmek. güvenilmez, itimada lâyık olmayan . yalan; gerçeksizlik. yalan, uydurma; yalancı. untruthfully yalanla. untruth fulness gerçeksizlik. büzgüsünü açmak, kırmalarını düzeltmek; altından çıkarmak. öğretilmemiş, öğrenim görmemiş; saf, basit. (dolaşık veya sarılmış şeyi) açmak; çözülmek, açılmak. bükümünü açmak, ayırıp açmak. kullanllmamlş. unused to -e alışok olmayan. görülmedik, nadir, seyrek, müstesna, olağandışı. unusually nadiren, seyrekçe. unusualness nadirlik, fevkaladelik. tarifsiz, söylenmez, ifade edilemez, anlatılmaz, ağıza alınmaz. unutterably anlatılamayacak derecede. cilâsız; süssüz. peçesini açmak; göz önüne koymak, açmak; kendini meydana koymak. ifade edilmemiş; (dilb.) ünsüz, sessiz . istenilmeyen. barışçı . mazeretsiz: savunulamaz; affedilemez. haksız, mazeretsiz . uyanlk olmayan, gafil, dikkatsiz, tedbirsiz. unwarily .tedbirsizce. unwariness gaflet, tedbirsizlik, dikkatsizlik. değişmez. yorulmak bilmez, yorulmaz, bıkmaz, usanmaz. (wove, woven) (dokunmuş veya işlenmiş şeyi) sökmek. nahoş, tatsız, hoş karşılanmayan, istenilmeyen. iyi olmayan, rahatsız, hasta. (ölümüne) ağlanmayan. sağlam olmayan, sakat, sıhhatsiz; bozuk; zararlı. hantal, lenduha gibi, kaba, heyulâ gibi, idaresi güç. unwieldiness hantallık. irade dışı, kendiliğinden gelen; istek dışı. isteksiz; gönülsüz, zoraki yapılan veya söylenen. unwillingly istemeyerek. unwillingness isteksizlik. korkusuz. unwincingly göz kırpmadan, ürkmeden. (wound) sarılmış şeyi çözmek, açmak: düzeltmek; gevşetmek, rahatlatmak; gevşemek, açılmak, rahatlamak. akılsız; makul olmayan . unwisely akılsızca. dileğinden vazgeçmek; olmamasını dilemek. arzu edilmemiş. tanıksız, şahitsiz. farkında olmayan; kasıtsız. unwittingly istemeyerek, bilme yerek, farkında olmadan . 3det dışl, alışılmamış, nadir .unwontedly alışılmamış şekilde. kullanışsız. dünyevi olmayan, tinsel, ruhani. unworldliness dünyevi olmayış. değmez; değimsiz, lâyık olmayan, uygun olmayan; uygunsuz. unworthiness lâyık olmama. (bak.) unwind; çözük. (-ped,- ping) çözmek, açmak; çözülmek, açılmak. bükülmüş seyi açmak; çelengi çıkarmak. kırışıklarını gidermek. yazılmamış, kitaba geçmemiş; ananevi, geleneksel; yazısız, boş. unwritten law örf ve âdet hukuku. doğmamış (koyun, keçi) sert; boyun eğmez, direngen; yol vermez. boyunduruğunu çıkarmak; boyunduruktan kurtarmak veya kurtulmak; ayırmak. fermuarı açmak. (edat), yukarıya, yukarıda; yükseğe; (müz.) tize doğru; ileriye; -e kadar; öne, ileri; tamamen (Konuşma dilinde çoğunlukla anlamı değiştirmeden fiillere eklenir); yükselmiş; kalkmış; kaldırılmış; yüksek, kabarık; ilerlemiş; hazır; (edat) yukarıya, yukarıda; ileride; içeriye; yükselme. be up kalkmak, kalkmış olmak; (İng.) oturuma son vermek. be up against (k. dili) karşılaşmak, karşı karşıya gelmek. be up against it (k. dili) muşkül durumda bulunmak, çatmak . be up all night sabahlamak. be up and doing iş başında olmak, faaliyette olmak . be up for hazır bulunmak, meydanda olmak. be on the up and up (k. dili) hilesiz olmak; (k. dili) yükselmekte olmak .be up in (veya) on (k. dili) hazır olmak; bilgili olmak; haberdar olmak. be up to kabiliyetli olmak; far- kında olmak; yapmakta olmak; alakası olmak; karışmış bulunmak; mesuliyetli olmak. up and about veya around (k. dili) hastalıktan kurtulmuş, ayağa kalkmış, sıhhatte. up and down beş aşağı beş yukarı; (kumaşın) dokunuş yönu; baştan aşağı, tepeden tırnağa. up a tree muşkül durumda. ups and downs hayattaki iniş çıkış lar, iyi ve kotü günler. up the wind (den.) rüzgâra karşı up to date şimdiye kadar; çağa uygun, güne uygun modern. up to the mark en ince noktasına kadar. fifteen up (tenis) on beş on beş berabere. one up on bir sayı önde. It is all up with him Onun için artık her sey bitmiştir Mahvoldu! Hapı yuttu! Yandı! What' he up to? Ne dolaplar çeviriyor? Ne halt ediyor? What' up? Ne var? N'oluyor? It' up to you Size baglıdır, Siz bilirsiniz. I'm not up to it Gücüm yetmez. His temper was up Çok öfkelendi. The time is up Süre doldu Vakit tamam. Something' up Bir şeyler dönüyor. He is up for mayor. Belediye başkanlığına adaydır. He is up for murder Cinayet suçundan yargılanıyor. (-upped, -upping) yükseltmek; (k. dili) vermek. The girl up and slapped him Kız onu tokatlayıverdi. (önek) yukarıya; ayağa; tamamen. dalgalı, alçalıp yükselen. açıkgöz, girişken; ümit verici. Upanişad, eski Hint din kitaplarından biri. Cava adasında bulunan özsuyu zehirli bir ağaç; bu ağacın özsuyu; zehirli şey. (müz.) vurgusuz tempo; (argo) canlı, neşeli, iyimser. (müz.) keman yayının ileri sürülmesi. azarlamak, yüzüne vurmak. upbraidingly azarlayarak. terbiye, yetişme. (built) bina etmek, inşa etmek. yukarıya çevrilmiş veya atılmış; yukarıya çevirme veya çevrilme, yukarıya atma veya atılma; yukarıya çevrilmiş veya atılmış şey; (mad.) hava bacası. (k. dili) sahilden uzak, iç taraftaki; memleketin iç kısmı, taşra; iç kesimlere doğru. günümüze uygun şekle sokmak, güncelleştirmek; düzeltme ve eklemeler yapmak. yukarı çekiş, havanın yukarıya yükselmesi. dikine çevirmek; (kadeh) dikmek; baş aşağı etmek; boca etmek . yokuş; kalitesini yükseltmek; rüt- besini yükseltmek; yokuş yukarı. on the upgrade iyileşmekte; artmakta . büyüme, gelişme; büyüyen şey. zorla yukan kaldırmak. upheaval yukarı kaldırma; karışıklık, ayaklanma; (jeol.) yeryüzü kabuğunun kabarması. yokuş yukarı; yukarıya giden; güç, çetin, muşkul. (held) yukarı kaldırmak; tutmak, tarafını tutmak, desteklemek; onaylamak, tasdik etmek. döşemek; donatmak. upholsterer döşemeci. upholstery döşemecilik; döşemelik eşya. (den.) ip germe tokası. bakım, muhafaza; bakım masrafı, idame masrafı. yüksek arazi, yayla; yüksek. arazi çıkıntısı; (jeol.) yeryüzü kabuğunun kabarması; yüceltme, manevi yükseliş; iyileştirme. yükseltmek, yukarı kaldırmak; yüceltmek. en yukarı, en yukarıki, en üst. (edat) üstüne, üzerine, üstünde, üzerinde; -e,-de , ile; vukuunda, hususunda; şartıyle, göre; takdirde. tier upon tier tabaka tabaka, sıra sıra. upon my word vallahi, alimallah; Hay Allah ! üstteki, üst kattaki; yukarıki, yukarıdaki; üst; saya, ayakkabı yüzü; (çoğ.) kumaş tozluk; (k. dili) yataklı vagonun üst kat yatağı. upper berth üst yatak (tren veya vapurda) upper case (matb.) majüskül harflerin bulunduğu üst kasa; majüskül harf, büyük harf. upper class zenginler sınıfı; sosyal veya ekonomik üstünluğü olan sınıf(burjuvazi,işçi düşmanı) upper crust (k. dili) zenginler tabakası, üst tabaka. upper deck üst güverte. upper works geminin yüklü olduğu zaman su seviyesinden yukarıda kalan kısmı. get the upper hand galip gelmek, üstun çıkmak. on one' uppers (k. dili) çaresiz, meteliksiz, parasız. yüksek seviyeli, yüksek. lise veya üniversitede üçüncü veya dördüncu sınıf öğrencisi. boksta aşağıdan yukarıya doğru vuruş. en üst,enyukarıdaki; akla ilk gelen. Yukarı Volta. (k. dili) kibirli; kendini beğenmiş. uppishly kibirle. uppishness kibirlilik. yukarı kaldırmak. doğru, dikey, dik; dürüst, doğru; doğru, dikine, dikey olarak; .direk; dimdik duran şey; dik piyano, düz piyano; (futbol) kale. uprightly dürüstçe. (rose, risen) kalkmak; kabarmak, yükselmek; ayaklanmak. uprising kalkma; ayaklanma, isyan. ırmağın yukarısındaki; nehir yukarı, ırmağın yukarı kısmına doğru; ırmağın yukarı kısmı. gürültü, velvele, şamata. gürültülü, velveleli; kahkahadan kırıp geçiren. uproariously gürültuyle; çok gülünç bir şekilde. uproariousness gürültü. kökünden sökmek, kökünden söküp çıkarmak; yok etmek. (-set,-ting) devirmek; altüst etmek; keyfini bozmak; bozguna uğratmak, beklenmedik anda yenmek; sinirlendirmek; midesini bozmak; (mak.) demir parçasını kızdırıp çekiçle ucuna vurarak kısaltmak ve kalınlaştırmak, dövmek, şişirmek; devrilmek; altüst olmak; hükümsuz kılmak. upsetting machine dövme makinası. devrilmiş; düzeni bozulmuş, altüst olmuş; üzüntülü, sinirli; dikine çevrilmiş; devrilme; altüst olma; (k. dili) surprizli yenilgi, bozgun; bozulma . upset price müzayedede satıcının koyduğu asgari fiyat. netice, sonuç, nihayet. üst taraf . .tepetaklak olmuş; altüst; tepetaklak. Yunan alfabesinin yirminci harfi. sahnenin arka kısmmdaki; sahnenin arka kısmında, sahnenin arka kısmına doğru; seyircilere arkasını döndürmek (bir aktörün diğerini); dikkati kendine çekerek başkasının rolünü çalmak; (k. dili) kibirli davranmak. yukarıya, yukarıda; yukarıdaki, üst kata ait; üst kat. doğru, dürüst; dik. birden zengin olan kimse; türedi, sonradan görme, zıpçıktı. ( (A.B.D.) (gen.) New York ,sehri ile ilgili) merkez dışındaki, kuzey; taşra; merkezden uzak. akıntıya karşı; ırmağın yukan kısmına doru; ırmagın yukarısındaki. yazıda yukanya doğru kuyruk çekme; (mak.) yukarı doğru vuruş. kabarmak; kabarma, yükselme; dalga. tepe topuzu. upswept tepede toplanmış (saç) yukanya sallanış; ilerleme, yükselme. kaldırma, yükseltme; kazandan bacaya giden boru; (mad.) hava bacası. quick on the uptake (k. dili) hazırcevap, kavrayışlı, uyanık. (jeol.) yer kabarması, yer yükselmesi; yukarıya atılış. (jeol.) yeryüzü kabuğunun kabarması. (A.B.D.), ( argo) sıkıntılı, sinirli, hırslı, tutaraklı; telâşlı; biçimci, tutucu. çağcıl, zamana uygun, güncel, asri, modern. şehir merkezinin dışında; şehir merkezinin dışındaki; şehir merkezinin dışı. ilerleme, yükseliş. yukanya çevirmek veya çevrilmek. yukanya dönme; iyileşme. yukarıya doğru giden; yukarıya dönük. yukarı doğru, yukarı. upwards of -(den.) daha fazla, -(den.) yukarı, -in üstünde; yak laşlk olarak. (bak.) uremia. Mısır tanrı ve krallannln sembolü olan kutsal engerek. Ural . UralAltay dağlanna ait; UralAltay dillerine ait; Turanlı; UralAltay dil ailesi. astronomi müzü; Af rodit'in bir ismi. (min.) uranit, uranyum fosfatlarından bileşik bir mineral. uranitic uranite ait. (kim.) uranyum . gökcisimlerini tarif ilmi; gök haritası. gök ve gökcisimleri ilmi; bu ilim hakkında eser. (astr.) Uranus; (Yu.) (mit.) göğü temsil eden tanrı Uranus. (kim.) ürat, ürik asidin tuzu. şehre ait, şehirde bulunan. urban renewal şehri yeniden oturulabilir şekle koyma planı. nazik, terbiyeli, kibar tavırlı; medeni. nezaket, naziklik, kibarllk, çelebilik. şehirleştirmek . testi şeklindeki. haşarı çocuk, afacan çocuk; denizkestanesi . Urduca, Urdu dili. (biyokim.) üre. (tıb.) üremi. uremic .uremili. sidik yolu, idrar yolu, siyek, uretra. urethral idrar yoluna ait, uretral. urethrotomy idrar yolunu açma ameliyatı. (anat.) idrar yolu, siyek (tıb.) idrar yolu. iltihabı. idrar yolunun içini gösteren alet. urethroscopy bu aletle idrar yolunun içini muayene etme. idrara ait. sevketmek, ileri sürmek; dürtmek; sıkıştımak; ısrar etmek; ısrarla anlatmak; kışkırtmak; zorlamak; dürtü, itici kuvvet; zorlama; kışkırtma. acele; ısrar; sıkıştırma, zorunluluk kaçınılmazlık. acil acele olan; zorunlu, kaçınılmaz; ısrar eden; çok sıkıştıran. urgently önemle; acele ile. idrara ait; idrardan alınan. uric acid asit ürik. idrar kabı, ördek; helâ, ayak yolu, klozet, pota. (tıb.) idrar tahlili. idrara ait; idrar kabı, ördek. urinary bladder (anat.) sidik torbası. urinary disease sidik yolu hastalığı. urinary organs idrar çıkaran uzuvlar. idrar çıkarmak, işemek, küçük aptes yapmak urina'tion işeme. idrar, sidik. (önek) idrar. (anat.), (zool.) idrar yolları veya tenasül uzuvlarına ait. idrara ait, idrar cinsinden. Urmiye gölü. ayaklı kavanoz veya vazo; kap; ceset külü koyacağı: semaver (önek) idrar. (bak.) urinogenital. (tıb.) üroloji. (Lat.) dişi ayı. Ursa Major (astr.) Büyükayı. Ursa Minor (astr.) Küçükayı. ayı cinsinden, ayı gibi. (Al.), (dilb.) varsayılan en eski HintAvrupa dili. (Al.) asıl metin. (bot.) ısırgangillerden. (tıb.) ürtiker, kurdeşen. (diken gibi) batmak, acıtmak: acımak. Uruguay. nesli tükenmiş bir çeşit Avrupa yaban sığırı, (zool.) Bos primigenius. (zam.) bize, bizi. (kıs.) United States, American. (kıs.) United States of America, United States Army. kullanılır, elverişli. usableness kullanışlılık. (kıs.) United States Air Force. kullanış, kullanma; muamele; örf ve adet, adet, usul. correct usage doğru kullanış, yerinde kullanma. customary usage adet. hard usage, rough usage aralıksız kullanma, kötü kullanış. contrary to the best usage en uygun kullanıma aykırı. yabancı tahvillerin ödenme vadesi; yabancı yerlere çekilen poliçelerin tedavül müddeti. (kıs.) United States Coast Guard. kullanmak: davranmak: alışmak: kullanma: kullanılır durumda olma; amaç; âdet; (huk.) kullanma, intifa hakkı. have no use for gereksememek; (k. dili) aşağı görmek. have the use of kullanma hakkı olmak. make use of kullanmak out of use geçersiz, kullanılmayan. use bad language küfür etmek. use up tüketmek, harcamak. kullanılmış, eski. used to alışmış, alışık; eskiden... idi: (leh.) eskiden olduğu kadar. He used to come at eight Eskiden saat sekizde gelirdi. be used up çok yorulmak, bitkin hale gelmek; tükenmek. faydalı usefully faydalı olarak. usefulness fayda, kullanışlılık. faydasız, yararsız, boş, nafile, abes. uselessly faydasızca. uselessness faydasızlık. teşrifatçı; kilise veya tiyatroda yer gösteren kimse; ing. yardımcı öğretmen: içeri getirmek; yerini gostermek; öncü olmak. (kıs.) United States Information Agency. (kıs.) United States Marine Corps. (kıs.) United States Navy. (kıs.) United Service Organizations. (kıs.) United States Pharmacopoeia. bir cins irlanda veya iskoç viskisi. (kıs.) Union of Soviet Socialist Republics. SSCB. yanık, yanık renkli. ustula'tion yanma; (ecza) nemli maddeleri kurutma. mutat, alışılmış, olağan, herzamanki. as usual âdet üzere, her zamanki gibi. It is usual to do so Böyle yapmak adettir. usually ekseriyetle, çok kere, çoğunlukla. (huk.) intifa hakkı, yararlanma hakkı. (huk.) intifa hakkına ait; intifa hakkı olan kimse . usufructuary lease hasılât icarı. usufructuary tenancy yarıcılık sözleşmesi. tefeci, murabahacı. tefecilik kabilinden, aşırı faizi olan. usurious interest aşırı faiz. usuriously yüksek faizle. usuriousness tefecilik. gasbetmek, zorla almak, el koymak. usurpa'tion gasıp, zor ve hile ile tahta oturma. usurper gasbeden kimse. aşırı faiz; tefecilik, murabaha. (kıs.) Utah. (müz.) do notası, Guido'nun gam sisteminde ilk nota. kap; alet. rahme ait, rahimde bulunan; anası bir babası ayrı. gebelik müddetince çocuğun rahimde büyümesi. rahim, dölyatağı. faydacıl; faydacıl kimse. (fels.) faydacılık. fayda, yarar, menfaat, yararlık; kamu hizmeti; kamu hizmet şirketi; (çoğ.) kamu hizmet şirketi hisseleri; (fels.) faydacılıkta çoğunluğun mutluluk ve çıkarı. public utilities kamu hizmet kurumlan. utility man (tiyatro) ufak rollere çıkan kimse; (beysbol) yedek oyuncu. utility pole elektrik direği. utility room ambar, kalorifer dairesi, çamaşır odası, sandık odası. faydalı kılmak; kullanmak; yararlanmak, istifade etmek. utilizable kullanılır, yararlanılabilir. utiliza'tion kullanım. (Lat.) aşağıda gösterildiği gibi. (Lat.) savaş sonunda başka bir antlaşma olmadığı tak dirde işgal edilen toprakların elde tutulmasını öngören prensip. en uzak, en son: azami en büyük, en yüksek, en fazla; son derece, azami derece. ideal yer veya hal; ütopya. .ülküsel mükemmel, ideal, hayali, ütopik; utopyacı kimse. ütopianism ütopyacılık. (anat.) içkulakta bir boşluk, kırbacık; (bot.) torbacık. utric'ular ufak torbaya benzer. (Lat.) yukarıda gösterildiği gibi. bütün butun, tam, mutlak; son derece; kesin, son, nihai. utterly tamamen, bütün bütün. uttermost azami (derece) (ağızdan) çıkarmak; söylemek, beyan etmek; (huk.) piyasaya sürmek (sahte şey) utterable ağıza alınır, soylenilir. söyleme, telaffuz; ifade: (dilb.) söz; (huk.) piyasaya sürme. geriye dönüş. (anat.) damar tabakası, göz bebeğinin renkli iç zarı. (çoğ.) -lae) (anat.) küçük dil, dilcik. uvular küçük dile ait. (kıs.) wife. evli hanıma yakışır. karısını öldürme. karısına aşırı derecede düşkün. uxoriously karısına düşkün olarak. uxoriousness karısına aşırı düşkünlük. Özbek; Özbekçe. Özbekistan. (kıs.) verb, versus, vide, volt, volume, von. (kıs.) vanadium, velocity, volt. ingiliz alfabesinin yirmi ikinci harfi;V şeklinde şey; Latin sistemine göre beş rakamı 2 eylül, İkinci Dünya Savaşında Birleşmiş Milletlerin Japonya'da zafer günü. V şeklindeki yaka. V şeklinde. (kıs.) Vice President. roket bombası. (oto.) V şeklinde sekiz silindirli motor. (kıs.) active verb. (kıs.) Virginia. boşluk; boş yer, aralık, fasıla. boş, münhal, açık; işsiz; bön bakışlı; (huk.) terkedilmiş, sahipsiz; vârissiz. vacant lot (A.B.D.) şehirde boş arsa. vacantly ifadesizce, boş boş. terketmek, bırakmak, boşaltmak; feshetmek, lağvetmek. tatil; (huk.) adli tatil. vacation school yaz tatilinde öğrenim yapan okul. summer vacation yaz tatili. vacationist tatile çıkan kimse, turist, gezgin kimse. vacationland tatil yeri. (tıb.) aşıya veya aşılamaya ait. aşılamak; çiçek aşısı yapmak. aşı; çiçek aşısı yapma; aşılama. aşı maddesi, aşı; aşıya ait; ineğe ait; inekten elde edilen. vaccinator (tıb.) aşıcı; aşı aleti. (bayt.) ineklerde çiçek hastalığı. iki yana sallanmak, sendelemek; tereddüt etmek, kararsız olmak. vacilla'tion tereddüt; sendeleme. vacillating tereddüt eden, kararsız. boşluk, boş yer; aptallık; işsizlik, tembellik; hiçlik; budalaca konuşma. (biyol.) boşluklu. vacuola'tion (biyol.) boşluk meydana gelmesi. hücre içinde bulunan boşluk. boş; aptal; işsiz; manasız. vacuousness boşluk; işsizlik; aptallık. (çoğ.) - vacua) boşluk, vakum; elektrik süpürgesi; boşlukla ilgili; elektrik süpürgesi kullanmak. vacuum bottle termos. vacuum brake vakum freni. vacuum cleaner elektrik süpürgesi. vacuumpacked içindeki hava boşaltılıp kapatılmış (teneke kutu) vacuum pump boşluk pompası, boşaltaç. vacuum tube (elek.) radyo lambası. (Lat.) her zaman yanında taşınan şey. yeraltında su tabakasının üstünde bulunan su hattı ile ilgili. (Lat.) Vay yenilenin haline. serseri, avare, derbeder (kimse) vagabondage serserilik. aşırı merak; kapris; sapıklık. (çoğ.) - -nae) (anat.), (zool.) dölyolu, vajina, mehbil, hazne; (bot.) kılıf. vaginal dölyoluna ait; kılıfa ait. (tıb.) döl yolunun çıkarılması. (tıb.) dölyolu iltihabı. serseri, derbeder, dağınık; serseri veya dilenci kimse; göçebe kimse. vagrancy serserilik. muphem, bellisiz, bulanık, şüpheli, karanlıkça, muğlak. vague'ly müphem şekilde, belli belirsiz. vague'ness müphemlik, belirsizlik, muğlaklık. (çoğ.) -vagi) (anat.) onuncu kafa siniri, akciğer-mide siniri. (eski) hürmetle çıkarmak (şapka) (eski) çıkar; bahşiş; (eski) işe yaramak, faydası olmak. kibirli, gururlu, kendini beğenmiş, mağrur; gösterişçi; boş, beyhude, nafile; kıymetsiz, verimsiz, değersiz; hükümsüz, faydasız, manasız. a vain hope boş ümit . in vain boş yere, beyhude yere; hürmetsizce . vain'ly boşuna, boş yere .vain'ness . kibirlilik, gurur. mağrur, gururlu. vaingloriously mağrurca, gururla. vaingloriousness kibirlilik. aşırı derecede kendini beenmişlik, boş gurur. saçak, farbala; sayvan. valanced saçaklı, perdeli. (ünlem), (Lat.) Uğurlar olsun! Güle güle ! Sağlıcakla kalın! (şiir) vadi, dere. veda. Amerikan lise ve üniversitelerinde diploma töreninde veda konuşmasl yapan son sınıf birincisi. veda kabilinden; diploma törenindeki veda söylevi. (kim.) valans, değerlik. Fransa'da Valenciennes şehrinde yapılan bir çeşit ince dantel. on dört şubata rastlayan St. Valentine gününde seçilen sevgili; bu günde gönderilen aşk belirtisi kart. kediotu, (bot.) Valeriana officinalis; kediotu kökünden çıkarılan ecza. I., uşak, erkek oda hizmetçisi. valet de chambre (Fr.) erkek oda hizmetçisi sıhhatsiz, devamlı hasta, müzmin hasta, zayıf mizaçlı (kimse); sağlığına aşırı düşkün (kimse), sıhhatine meraklı (kimse) tlb çarpık bacaklı: bacak çarpıklığı (iskandinav mit.) ölen kahramanların ruhlarının sonsuz mutluluk içinde yaşadığı tanrı Odin'in sarayı. yiğit, cesur, yürekli, kuvvetli; kahramanca. valiancy, valiantness kahramanlık, yiğitlik. valiantly kahramanca, yiğitçe. muteber, geçerli; doğru, sağlam; (huk.) meşru, kanuni. validly muteber olarak, meriyette, meşru olarak. muteber kılmak, geçerli hale koymak; tasdik etmek, onaylamak. valida'tion onaylama. meriyet, geçerlik, muteberlik; yürürlük; sağlamlık, doğruluk. küçük el bavulu, valiz. (iskandinav mit.) savaş alanında ölen kahramanlan seçip ruhlarını Valhalla'ya götüren kızlardan biri. sur; kale siperi; sur yapımı. (çoğ.) -lae) (anat.), (bot.) çukurcuk. vallecular, valleculate çukurcuğa ait. dere, koyak, vadi; (mim.) çatı oluğu. Arnavutluk'ta Avlonya şehri. meşe palamudu, sepicilikte kullanılan palamut. valonia oak pelit ağacı, (bot.) Quercus macrolepis. yiğitlik, cesaret, mertlik, bahadırlık, kahramanlık. hükümetçe fiyat tespiti. hükümetçe fiyat tespit etmek. yiğit, cesur. valorously yiğitçe. valorousness yiğitlik. (müz.) vals. kıymetli, değerli; aziz; pahalı; (gen.) (çoğ.) kıymetli şey, mücevherat. kıymet biçmek değer biçme; kıymet, biçilmiş değer. kıymet, değer; itibar, önem, ehemmiyet; gerçek değer, hakiki kıymet; kesin anlam; (müz.) değer; resimde renk tonu, rengin açıklık veya koyuluğu; para eden şey, mal; değerini ölçmek; iabar etmek, muteber tutmak, saymak, takdir etmek; kadrini bilmek; paha biçmek, kıymet takdir etmek. approximate value yaklaşık değer. at value piyasa fiyatına göre değerlendirilmiş. insurable value sigorta değeri. market value piyasa fiyatı, piyasa rayici. nominal value itibari kıymet. value-add-ed-tax ek değer vergisi. value judgment önyargı; değerine göre kıymet verme. The value of the dollar has gone up this month Doların değeri bu ay yükseldi. This dress is a good value for its price Bu elbise fiyatına göre kalitelidir. valuer bilirkişi, değer biçen kimse. valueless kıymetsiz, değersiz, beş para etmez. değerlendirilmiş, belirli bir kıymeti olan. valflı, valf gibi, valf şeklindeki; (bot.) kenarları birbirine bitişik. valf, supap, ventil; (zool.) midyede kabuğun bir kanadı, kabuk; (bot.) çenet; kapı, kapı kanadı; (anat.) kapacık; ing. radyo lambası. valve chest valf mahfazası. valve gear buhar makinasının valflarını işleten cihaz. valve-in-head engine valfları silindir üstünde olan motor. inlet valve (mak.) emme supapı, giriş supapı. valved valflı. valvular valfa ait, valf gibi; (anat.) kalp kapaçığına ait. (tıb.) kalp kapakçığı iltihabı. , vamose (ünlem), (A.B.D.), (argo) defolmak; (ünlem) Çek arabanı! Toz ol! Defol! saya, kundura veya çizme yüzü; yamalık; (müz.) basit ve notasız eşlik; kunduraya yüz takmak; yamalamak; (müz.) eşlik etmek. (A.B.D.), (k. dili) maceraperest kadın, erkek peşinde koşan kadın, vamp; (k. dili) (erkeği) ayartmak. vampir, hortlak; kan emici bir çeşit büyük yarasa. vampire bat vampir, (zool.) Desmodus vampir'ic vampir cinsinden; kan emici. vam'pirism vampire inanma; kan emicilik; cadılık. ileri kollar, ordu veya donanmanın keşif kolu; öncüler. üstü kapalı yük arabası; ing. furgon; yük arabası veya vagon ile taşımak. vanadyum. vanadium steel vanadyum ile kuvvetlendirilmiş çelik. vandal; vahşi, yıkıcı. vandalism vandalizm. Felemenk'li ressam Van Dyck'ın eseri; Van Dyck'ın resimlerinde görülen modaya göre yaka veya pelerin veya sakal; Van Dyck tarzına ait .Vandyke beard keçisakal. Vandyke brown koyu kahverengi. rüzgar yönünü gösteren şey, fırıldak, yelkovan; yeldeğirmeni kanadı; pervane kanadı; fırdöndü; tüy bayrağı; (den.) pinel. weather vane yelkovan, rüzgâr fırıldağı. vaned pervaneli; fırdöndülü. (den.) gizin ablisi iskota halatı. (ask.) ileri kol, öncü kolu. vanilya, (bot.) Vanilla planifolia; bu fidanın yemişleri; vanilya ruhu. sentetik vanilya; vanilyadan çıkarılan bir esans. kaybolmak, gözden kaybolmak, yok olmak; uçmak; zail olmak; (mat.) sıfıra eşitlemek; (dilb.) diftongun daha zayıf telaffuz olunan ikinci kısmı. vanishing cream az yağlı krem. vanislning fraction sıfıra eşit olan kesir. vanishing point birleşme noktası, intiha noktası. kibirlilik, kendini beğenmişlik, fazla gurur; gösteriş, caka; boş şey, abes şey, beyhudelik. vanity case makyaj çantası. Vanity Fair gösteriş dünyası; moda ve eğlence dünyası. vanity publisher yazarın bütün masrafları karşılaması kaydıyle kitap yayımlayan yayınevi. yenmek, altetmek, mağlup etmek, hakkından gelmek. üstünlük; (tenis) düsten sonra gelen puvan. avantaj vantage ground üstünlük sağlayan alan. coign of vantage iş veya gözleme elverişli yer veya saha. tatsız, lezzetsiz, yavan; bön; cansız. vapidity, vapidness cansızlık; bönlük. buhar, buğu, duman; gaz haline gelmiş madde; geçici şey; uçucu şey; (çoğ.), (eski) karasevda; buhar çıkarmak; buharlaşmak, buhar olup uçmak; övünmek. vapor lock buhar ile tıkama. vapor pressure (fiz.) buhar basıncı. vapor trail yüksekte uçan uçağın bıraktığı beyaz buhar şeridi. vaporous, vapory bu harlı, dumanlı: hayalperest: boş, esassız. cakalı, övüngen caka satma. buharlaştırmak, bu harlaşmak. vaporiza'tion buharlaşma, buharlaştırma. püskürgeç, vaporizatör. çoban, sığırtmaç, kovboy. (kıs.) variant variation, variety. dokuzuncu yüzyılda Rusya'da bir hükümdarlık kuran iskandinav denizcilerinden biri: on bir ile on ikinci yüzyıllarda Rus veya iskandinavya'lı Bizans saray muhafızı. (önek) değişik, çeşitli. değişir, değişken; kararsız, sebatsız; (biyol.) değişken değişen şey (mat.) değişken nicelik: (astr.) değişken yıldız: (çoğ.) okyanusta rüzgarların hafif ve sakin olduğu ekvatora yakın kısımlar. variabil'ity, variableness değişkenlik. variably değişkence; kararsızcasına. değişme, değişiklik; uyuşmazlık; çelişki, ihtilâf, ayrılık at. variance with çelişkili, tutarsız, aykırı. farklı, değişik: dönek; değişken; başka şekil; varyant; değişen şey. değişken şey. değişme, dönme dönüşme; değişme miktar, değişme derecesi; (gram.) çekim, tasrif; (müz.) çeşitleme, varyasyon; gökcisminin ortalama yörünge veya devrinin değişmesi; (biyol.) değişme. variation compass ibrenin en ufak değişikliklerini gösteren pusula. periodic variation düzenli aralarla meydana gelen değişiklik. (tıb.) suçiçeği. (tıb.) hayâ torbası damarlarında tümör. (tıb.) genişlemiş, varisli (damar) tlb. varis. çeşitli, türlü; değişik. renk renk yapmak, renklendirmek; değişiklik katmak, çeşitlemek. variegated renk renk, alaca; çeşitli. variega'tion renklilik; çeşitlilik. çeşitlere ait. değişiklik, farklılık; karışım; (biyol.) çeşit; cins nevi, tür. variety meat sakatat; salam, sosis, sucuk. variety show varyete. variety store (A.B.D.) tuhafiye dükkânı. farklı şekilleri olan, biçim biçim. (tıb.) çiçek hastalığı. variolous çiçek hastalığı kabilinden; çiçek bozuğu, çopur. (jeol.) beyaz lekeli bir çeşit volkanik kaya. variolit'ic bu kayaya ait; benekli. çiçek hastalığına benzer; hafif bir çeşit çiçek hastalığı. (elek.) varyo metre. değişik nüshalardan derlenmiş (eser) variorum edition değişik nüshalardaki farkları dipnotta veren baskı. farklı, muhtelif, ayrı, çeşitli, birkaç; değişik; (nad.) kararsız, sebatsız. variously farklı olarak. variousness farklılık, çeşitlilik. (çoğ.) varices) (tıb.) varis. (eski) iç oğlanı, şövalye uşağı; alçak adam. (leh.) zararlı böcek, zararlı küçük hayvan; sefil adam. vernik, cila; yapmacık, yapma kibarlık; cilalamak, verniklemek; görünüşte süslemek, içyüzünü gizlemek. birinci gelen okul takımı; ing. üniversite. (tıb.) kemik veya eklemin kusurlu teşekkülü. (jeol.) iklimsel birikimlerin oluşturduğu katman, tabaka. değişmek; değiştirmek; baş kalaştırmak; (müz.) çeşitlemek; almaşık olmak, keşikleşmek; (biyol.) değişime uğramak. vary from (den.) ayrılmak (den.) sapmak. (çoğ.) vasa) (biyol.) damar, kanal vas de ferans (anat.) meni kanalı. (biyol.) damar cinsinden; damarlı, damarları çok. vascular'ity damar damar olma, damarlılık. vazo. (tıb.) meni kanalı ameliyatı. (tic.) mark vazelin. (önek), fizyol. damar, kanal. fizyol. damar daraltan ilaç veya sinir. fizyol. damargenişleten ilaç veya sinir. fizyol. kan damarlarını büzücü veya genişletici. vasal, biat eden kimse; tebaa; kul, hizmetli köle; köle gibi. vassalage vasallık; derebeylik sistemi; kölelik; tımar zeamet; vasallar. geniş engin, vasi; çok büyük; çok, kulliyetli. vas'titude vast'ness genişlik; büyüklük; çokluk. vastly çok. vast'y (şiir) büyük, geniş, engin. tekne, fıçı; gerdel; boya fıçısı; sarnıç; tekneye koymak; teknede ıslatmak. (kıs.), (İng.) valueaddedtax. kehanet kabilinden. Vatikan; papalık. Vatican City Vatikan. peygamber katili; peygamber öldürme. kehanette bulunmak. vaticinal kehanet kabilinden. vaticina'tion kehanet. vodvil; yergili balad. atlama, atlayış; sırıkla yüksek atlama; atın sıçraması; atlamak, sıçramak. vault'ing horse sporda kullanılan kasa, kuzu. tonoz, çatı kemeri, kemer; gök, sema; mahzen; kasa; yeraltında kemerli kabir; kemer yapmak, üstüne kemer çevirmek. bank vault banka kasası. vault'ing tonozlu yapı, kemerli yapı; kemer yapma sanatı. övünmek; övmek; övünme. vaunt'ingly övünerek. tımarcı. (kıs.) verb. (kıs.) Vice Chairman, Vice Consul, Victoria Cross, Viet Cong. (kıs.) vanadium. (kıs.) venereal disease. dana eti, buzağı eti, süt danası eti. (mat.) vektör; (biyol.) taşıyıcı. Hindu dininin en eski kutsal kitapları. Veda Ve'dic bu kitaplara ait. Hindu kutsal kitaplarına dayanan. panteist bir felsefe sistemi. 8 mayıs, ikinci Dünya Savaşında Birleşik Milletlerin Avrupa'da zafer günü. (ask.) keşif kolu önündeki atlı nöbetçi; (den.) gözetleme gemisi. (den.) laçka etmek. veer away halatı laçka etmek. veer and haul laçka ve vira etmek. (den.) yön değiştirmek; saat yel kovanı doğrultusunda yön değiştirmek; dönmek; değişmek; çevirmek, döndürmek.veer round (den.) dönüp aksi yöne gitmek. Birleşik Amerika'nın doğusuna mahsus bir ardıçkuşu. (astr.) Vega. sebze, zerzevat, göveri, yeşillik; bitki, nebat; bitkilere ait bitkilerden alınmıs; bitkisel; sönük. vegetable black boya olarak kullanılan bitkisel yağ isi. vegetable butter margarin, bitkisel yağ. vegetable dye bitkisel boya. vegetable garden bostan, sebze bahçesi. vegetable kingdom bitkiler âlemi. vegetable marrow kabak, sakızkabağı. vegetable oil bitkisel yağ. vegetable oyster tekesakalı, iskorçina, (bot.) Tragopogon vegetable silk Brezilya'ya mahsus bir ağaçtan alınan ve yastık doldurmak için kullanılan pamuk gibi madde . vegetable sponge lif. vegetable wax bitkisel mum. (biyol.) bitkisel. etyemez kimse, otobur; etyemez; yalnız sebzeden ibaret. vegetarianism etyemezlik. bitki gibi büyümek; bitki gibi yaşamak, kuru ve anlamsız hayat yaşamak; (tıb.) fazla büyümek, bitmek (ur) vegetative bitki gibi biten; bitkisel; bitek; bitkinin üremeyle ilgisi olmayan kısımlarına ait; bitki gibi yaşayan; fizyol. otonom. bitki gibi büyüme; bitkiler; h.b. ur, tümör. şiddetli, hiddetli; ateşli vehemence, -cy hiddet, şiddet, ateşlilik. vehemently şiddetle, hiddetle. vaslta, araç, taşıt; (ecza) vasıta, vehikül. vehicular taşıtlara ait; taşıt olarak kullanılan; vasıta olan. peçe, yaşmak, perde; tül, duvak; bahane, maske; cenin zarı; peçe ile örtmek; üstünü kapamak, gizlemek. beyond the veil öbür dünyada. take the veil rahibe olup manastıra girmek. veil'ing peçelik ince kumaş. (anat.) damar, verid, ven, toplardamar; ebru; huy, mizaç; oluk, oyuk; damar teşkil etmek; damarlarla kaplamak; ebrulamak. vein'ing damar ağı. vein'y çok damarlı, damar damar; ebrulu. (jeol.) gang. (çoğ.) velamina) (anat.) zar; (bot.) yılanyastığı veya salep kökü üstündeki süngersi zar. yumuşak damağa ait; (dilb.) damaksıl. Güney Afrika'da bozkır. kavga, çatışma; münakaşa, hafif çatışma. (çoğ.), Rom. tar. hafif piyade. hafif heves, hafif arzu. seğirmek; seğirtmek. parşömen, tirşe; parşömene yazılı belge; tirşe taklidi kâğıt. vellum cloth tirşe taklidi bez. vellum paper tirşe taklidi kâğıt. (İt.), (müz.) çabuk tempo ile, hızlı. velespit, üç tekerlekli çocuk bisikleti. sürat, hız; hız derecesi. içinde motosiklet veya bisiklet yarış pisti. olan bina. kadife taklidi. (çoğ.) vella) (biyol.) ince zar; (anat.) yumuşak damak, damak eteği. kadife, velur; kadifeye benzer kumaş; kadife fırça; kadife fırça ile fırçalamak. (bot.) ülgerli. arka yüzü pamuklu kadife. kadife; yeni büyüyen boynuzu örten kadifemsi deri; kadifemsi şey; (argo) cabadan kazanç; kadife gibi; yumuşak. velvet grass kadifeotu, (bot.) Holcus lanatus. velvety kadife gibi; yumuşak. pamuklu kadife. (kıs.) Venerable. satın alınır rüşvetle kandırılır, para ile elde edilir; onurunu satmaya hazır. venal'ity nüfuz ve yetkisini satma rüşvet yeme. venally rüşvet yiyerek. (eski) ava ait, avla ilgili, avda kullanılan. yaprak veya böcek kanadında damar düzeni. satmak; ilân etmek; satıcılık yapmak; satılmak. vender, vendor satıcı, işportacı, çerçi. vendible satılabilir. vend'ing machine (madeni para ile çalıştırılan) satıcı makina. vendi'tion satış. ingiltere ve iskoçya göllerinde bulunan alabalık cinsinden lezzetli bir balık. (huk.) alıcı. kan davası, kan gütme. kaplamak, kaplama yapmak; (fig.) cilâlamak, yaldızlamak; kaplama tahtası; gösteriş, yapma tavır, yaldız, cilâ. veneering kaplama. muhterem, saygı değer; kutsal, huşu uyandıran. venerably saygı uyandıracak şekilde. çok muhterem tutmak, hürmet etmek saygı göstermek, ululamak. venera'tion hürmet, saygı. cinsel ilişkiye ait; (tıb.) cinsel ilişkiden meydana gelen, zührevi. venereal disease zührevi hastalık. (eski) avcılık. (eski) aşırı cinsel ilişki. (tıb.) toplar damardan kan alma. Venedik'e ait; Venedikli. Venetian blind jaluzi. Venetian glass Venedik kristali. Venetian pearl camdan yapılmlş taklit inci. Venetian window orta kısmı enli ve diğer iki yan ensiz uç bölümlü pencere. Venezuela. intikam, öç; öç alma. with a vengeance büyük bir şiddetle; son derecede, ziyadesiyle, alabildiğine. öç alıcı, intikam alıcı, hınçlı, kinci. vengefully kinle, hınçla. vengefulness kinlilik, hınçlılık. (Lat.) geldim, gördüm yendim. (ilah.) affolunur, kolayca affedilebilir, affı mümkün. veniality, venialness af imkânı. venially affedilebilecek şekilde. Venedik. (huk.) davetiye. geyik eti, karaca eti. yılan veya akrep zehiri, ağı; kötülük, garez, kin, düşmanlık, diş bileme. zehirli; zehirleyici; düşman, kin dolu, diş bileyen. venomously zehirli bir şekilde. venomousness zehirlilik; kinlilik. fizyol. damarlılık; toplardamarlarda kirli kan bolluğu. toplardamara ait; kirli kana ait; (bot.), (zool.) damarlı. delik; menfez, ağız, açma; nefeslik; (zool.) hayvan kıçı; (ask.) top falyası; mahreç, çıkak, çıkıt; yarık; dışarı salıvermek; ifade etmek, göstermek, belirtmek. give vent to açığa vurmak. He vented his fury on the dog öfkesini köpekten çıkardı. küçük delik. karın, batın; çıkıntı; (huk.) rahim, ana rahmi. hava borusu. hava vermek, havalandırmak; açığa vurmak, ilan etmek. ventilating fan vantilatör, fırıldaklı yelpaze. ventila'tion havalandırma. ventilator havalandırma düzeni, vantilator. karna ait, karında olan; (anat.) vücudun aşağı veya ön kısmına doğru; vücudun ön veya aşağı kısmındaki; (bot.) çiçeğin iç tarafına ait; (zool.) karın yüzgeci. ventrally karın tarafından, karna doru. (anat.) beden veya organda boşluk; karıncık. ventric'ular karıncıkla ilgili, karıncığa ait. göbekli; ortada veya yanda şişkin. vantrlogluk. ventriloquist vantrlog. (önek) karın. risk, riziko: şans işi, tehlikeli iş, cüret: bahta bırakmak; cesaret edip girişmek: cüret etmek: tehlikeli işe atılmak, riske girmek. at a venture rasgele. May I venture a suggestion? Bir teklifte bulunabilir miyim ? cüretli, atak, atılgan; riskli. venturesomely cesaretle. venturesomeness yiğitlik; maceraperestlik. gözüpek, atılgan, cesur, cüretli; riskli, tehlikeli. venturously atılganca cesaretle. venturousness pervasızlık, cesurluk. (huk.) mahkeme yeri; olay yeri, cinayet mahalli; yetki dairesi. aşk tanrıçası Venüs; (astr.) Zühre, Venüs, Çulpan, Çobanyıldızı. Venus' flytrap sinekkapan, (bot.) Dionaea muscipula. Venus' looking glass ayna otu, (bot.) Specularia. doğru sözlü; gerçeğe sadık; hakiki, doğru. veraciously doğrulukla. veraciousness doğruluk. hakikat, gerçek; dürüstlük, doğruluk; gerçeklik. veranda, taraça. (kim.) veratrin. (gram.) fiil. active verb etken fiil. auxiliary verb yardımcı fiil. complex verb katışık fiil. compound verb bileşik fiil. impersonal verb şahıssız fiil. intransitive verb geçişsiz fiil. neuter verb geçişsiz fiil. passive verb edilgen fiil. reciprocal verb işteşlik fiili. reflexive verb dönüşlü fiil. transitive verb geçişli fiil. söze ait; sözlü, şifahi; kelimesi kelimesine, aynen, harfiyen; (gram.) fiile ait, fiil kabilinden. verbal contract sözlü anlaşma, şifahi kontrat. verbal distinction kelime farkı. verbal note (pol.) şifahi takrir, nota. verbal noun mastar ismi, isimfiil. verbal translation harfi harfine tercüme; sözlü çeviri. verbally ağızdan, şifahen. söz; anlatım; boş laf; laf kalabalığı. verbalist kelimelere önem veren kimse; laf ebesi. sözle ifade etmek; açıklamak; fiil şekline koymak. kelimesi kelimesine, aynen harfi harfine; kelimesi kelimesine yapılmış, tam. (Lat.) tam, harfi harfine, kelimesi kelimesine. mineçiçeği, (bot.) Verbena. laf kalabalığı; şişirme. (psik.) arka arkaya manasız kelimeler sıralamak, kelime salatası yapmak. gereksiz sözlerle dolu. verbosely şişirerek. verboseness, verbosity söz çokluğu, laf kalabalığı. (Al.) yasak. (Lat.) Akıllıya bir söz yeter, Arife tarif gerekmez. (kıs.) verbum sap. yeşil, taze; yeşillikli; toy, pişmemiş. verdancy yeşillik, tazelik. verdantly yeşil bir halde. yeşil somaki. (eski) ingiltere'de kraliyet orman memuru. (huk.) juri heyeti kararı; hüküm, karar, ilâm. jengâr, zencar, bakır pası. bakırdan elde edilen mavi veya yeşil boya. yeşillik; bitki yeşilliği; çimen. verdurous yeşil çimen kaplı. (Al.) cemiyet, birlik, dernek. sınır, hudut, had, kenar; eşik; halka daire; değnek, asa; yönelmek; "on" ile yaklaşmak, -e doğru gitmek; meyletmek; sınırlamak. on the verge of eşiğinde, üzere. kilisede piskoposa hizmet eden kimse; ing. zangoç. Vergilius. doğru sözlü, gerçeğe sadık. gerçekleme; doğrulama; (huk.) soruşturma, tahkik. gerçeklemek, doğrulamak, tasdik etmek; doğruluğunu ispat etmek; (huk.) tahkik etmek tetkik etmek. verifiable gerçekliği ispat edilebilir; tahkiki mümkün. (eski) gerçekte, hakikaten, sahiden, doğrusu, filvaki. hakikat gibi görünen; muhtemel; umulur beklenir. verisimilarly muhtemelen. gerçeğe benzeyiş; ihtimal. sanat veya edebiyatta gerçekçilik. gerçek, hakiki. veritableness gerçeklik, hakikat. veritably gerçekte. (Lat.) hakikat, gerçek. doğruluk, gerçeklik; hakikat, gerçek. koruk suyu; ham meyva suyu; ekşilik, mayhoşluk. (siir) parlak kırmızı; yaldız; lal, yakut; parlak kırmızı lal. (önek) kurt, solucan. tel şehriye. solucan ilâcı.vermici'dal solucan düşürücü. solucana benzer, kurt şeklindeki; solucan hareketi gibi. vermiculate(d) solucana benzer; kurt yemiş gibi delik deşik; kurt yeniği şeklinde süsü olan; solucan gibi sürünen veya hareket eden; solucanlı, kurtlu. vermicula'tion solucan gibi sürünme; kurt yeniği şeklinde süs. solucan şeklindeki, kurda benzer. vermiform appendix (anat.) apandis. vermiform process (anat.) apandis; (anat.) beyinciğin bir kısmı. (tıb.) solucan ilâcı. al renk, parlak kırmızı; zincifre, sülüğen; al; zincifre veya sülüğen sürmek. (çoğ.) vermin) zararlı ve iğrenç küçük hayvan; haşarat; iğrenç mahluk; ayaktakımı; muzır adam, mikrop. haşaratlı; haşarat kabilinden. solucanla beslenen, kurt yiyen. vermut. ana diline ait; yerli konuşma dilindeki; bölgesel; argoyla ilgili; yaygın; anadili; konuşulan dil, günlük dil; lehçe; deyim, argo; yaygın isim. vernacularism lehçe deyimi; şive; konuşulan dili kullanma. vernacularize yerlileştirmek. vernacularly anadilinde; konuşma dilinde. ilkbahara ait, ilkbaharda olan; gençliğe ait. vernal equinox ilkbahar noktası (21 Mart) vernal grass otlar arasında biten güzel kokulu bir ot (bot.) Anthoxanthum odoratum. vernally ilkbahar gibi. (bot.) tomurcuk içinde yaprakların dizilişi. verniye. yavşanotu, veronika, (bot.) Veronica. arvensis. (çoğ.) -cae) (tıb.) siğil; (biyol.) siğil gibi çıkıntı. siğilli; siğil gibi; nasırlı. Versay. bayır. çok yönlü, çeşitli ye tenekleri olan; şahbaz, çevik ve becerikli, eli her işe yatkın; (biyol.) kolay yönelebilen. versatil'ity, versatileness beceriklilik; çok yönlülük. mısra; şiir; koşuk, nazım; beyit, kıta; ayet. "in" ile tecrübeli, bilgili; hünerli, marifetli, usta. ayet; bent, parça. çok renkli, rengarenk; yanardöner, şanjan. ayetlere ait. şiir haline koymak; şiir ile ifade etmek; şiir yazmak. versifica'tion şiir yazma sanatı. belirli bir görüşe dayanan açıklama veya tanımlama; çeviri; uyarlama, adaptasyon. (Fr.) serbest nazım. (matb.) soldaki sayfa. 1,07 kilometrelik Rus uzunluk ölçüsü. (edat) karşı, aleyhinde, (kıs.) v. veya vs. ing. (huk.) ormanda yeşil yapraklı her şey; ormanda odun kesme hakkı; (hane.) yeşil renk. (çoğ.) -brae, -bras) (anat.) omur, vertebra, fıkra. vertebral omurga kemiklerine ai. vertebral; omurga kemikleri olan, omurlu. vertebral column belkemiği, omurga. belkemiği olan, omurgalı; omurgalı hayvan. vertebrated omurgalı, belkemikli. vertebra'tion omurların yapısı; belkemiğinin omurlara bölünmesi (çoğ.) -texas, -tices) zirve, doruk, tepe; (anat.) başın tepesi; (astr.) başucu. düşey, dikey; tam tepede olan; (bot.) dikey; dikey çizgi, dikey düzlcm; dikey kiriş. vertical circle (astr.) ufuk düzlemine dikey olan büyük daire. dikeylik. vertically dikey olarak. (biyol.) yaprak veya dokunaç halkası; halkavi dizili. halka şeklindeki. baş dönmesi olan; sersemletici, baş döndürücü; terelelli. vertiginously baş döndürücü bir şekilde. (çoğ.) vertigoes, vertigines) (tıb.) baş dönmesi. mineçiçei, güvercinotu, (bot.) Verbena officinalis . şevk, gayret, enerji, heves. grimsi yeşil renkli ve siyah benekli Guney Afrika maymunu. tam, hakiki, ta kendisi; mutlak, kati; hususi, belirli; aynı, tıpkısı; bile, hatta; pek, çok, ziyadesiyle. He is the veriest idiot who ever lived Simdiye kadar yaşamış aptalların daniskasıdır. Marriage is the very thing for you Evlilik senin için biçilmiş kaftandır. She wept for very joy Sırf sevinçten ağladı. The very idea! Daha neler! very high frequency (radyo) 30-300 megasikl. very low frequency (radyo) 10-30 kilosikl. Very light işaret fişeği. (çoğ.) -cae) (anat.) torba; sidik torbası, mesane. vesical mesaneye ait. (tıb.) kabarcık meydana getirmek. vesicant, vesicatory (tıb.) deriyi kabartan, kabarcık yapan. vesica'tion kabarcık meydana getirme. kabarcık, kese, kist; (jeol.) kaya veya taşta ufak yuvarlak boşluk. kabarcık şeklindeki; kese gibi. kabarcıklarla kaplamak veya dolmak; kabarcıklı; keseli. vesicula'tion kabarcıklarla kaplanma. akşam duası veya ilâhisi; akşam duası çanı; (b. h.) akşam yıldızı, Venüs, Çulpan; akşama veya akşam duasına ait. vespers akşam duaları. akşama ait, akşamleyin yapılan; (bot.) akşamları açan; (zool.) gece uçan. yaban arısı yuvası; yaban arısı kolonisi. yaban arısına ait, eşek arısına özgü. kap, tas, tekne: tekne, gemi; (anat.) damar, kanal; alet. blood vessel kan damarı. yelek; (gen.) "with" veya "in" ile yetki vermek; hak vermek; (cuppe) giydirmek. vested interest kazanılmış hak; çıkar; alâkadar menfaat; coğ. çıkar çevreleri. Rom. (mit.) ocak tanrıçası. ocak tanrıçasına ait; bu tanrıçanın rahibelerine ait; iffetli; ocak tanrıçasının kâhinesi; erdemli kadın; rahibe. elbiseye ait. giriş, antre; trende vagonlar arasındaki kapalı geçit; (anat.) kanal; dehliz; antre veya dehliz yapmak; vagonlan kapalı geçitlerle birleştirmek. vestibuled kapalı geçitleri olan. eser, iz; (biyol.) zamanla küçülmüş ve görevini yitirmiş olan. vestigial iz bırakmış; artakalan. giysi, resmi elbise; cüppe. giyinme odası; bazı kiliselerde yönetim kurulu. vestryman kilise yönetim kurulu üyesi. (eski) kıyafet, kılık, üst baş; elbise; örtü; (eski) giydirmek, örtmek. Vezuv. veteriner, baytar; t. tedavi etmek, baytarlık etmek; ing. dikkatle incelemek. (kıs.) veteran, veterinary medicine. baklagillerden herhangi bir bitki, (bot.) Vicia; burçak, cılban, (bot.) Lathyrus. bitter vetch kara burçak, (bot.) Vicia ervilia. baklagillerden ve burçak cinsinden herhangi bir bitki. kıdemli, tecrübeli; kıdemli asker; emekli asker. baytarlığa ait; baytar, veteriner. veterinar'ian (A.B.D.) baytar, veteriner. Kabe samanı, (bot.) Andro pogon. (çoğ.) -toes) veto; yasak; veto etmek, reddetmek. veto power reddetme yetkisi, veto hakkı. canını sıkmak, sinirlendirmek, kızdırmak, taciz etmek; darıltmak; tartışmak. sinirlenme, kema; kızacak şey, sinirlenecek şey, üzüntü, sıkıntı. sinirlendirici, can sıkıcı, üzücü, gücendirici. vexatiously sinirlendirerek. vexatiousness sinirlen diricilik. üzgün, sinirli, canı sıkkın. üzgün bir halde. vex'edness üzgünlük, sinirlilik. bayraktar, sancaktar. bayrağı olan. (çoğ.) -la) bayrak, sancak; sancak bölüğü; (bot.) kelebek şeklindeki çiçeğin büyük üst yaprakçığı, bayrak: tüy bayrağı. (kıs.) Veterans of Foreign Wars. (kıs.) very high frequency . (edat) yolu ile, -dan geçerek; yol; (tıb.) mecra, yol, kanal. yaşayabilecek, yaşayabilir; tutarlı, uygun, geçerli. viabil'ity yaşama kabiliyeti. sıra kemerli köprü, viyadük. ufak şişe. yiyecek maddesi; (çoğ.) yemek. yolculuğa ait, yolculukla ilgili. (çoğ.), -cums, -ca) ölüm halindeki kimseye verilen Aşai Rabbani; kumanya, azık (çoğ.), viatores) yolcu. (çoğ.) -la) (zool.) yosunsu hayvanların uzun ve kamçı şeklindeki korunma organı. titrek, titreşimli; canlı, enerjik; ateşli, coşkun; gür, dolgun, yankılı (ses); çarpıcı. vibrancy titreklik; coşkunluk; gürlük .vibrantly titreşimle; canlılıkla; coşkunca. elektrikle işleyen kapacıklar yoluyle titreşimli ses çıkaran bir çeşit ksilofon. titremek; sallanmak, sakınmak; duraksamak, tereddüt etmek; titretmek, sallandırmak. vibratile titrek titreyen. titreme, sallanma; titreşim; sallanış; salınım. (müz.) vibrato. titreten şey; elektrik zilinin dili; osilatör; titreşimli masaj aleti. titretici; titreşim özelliği olan. (çoğ.) -sae) burun kılı; (zool.) bıyık. kartopu, (bot.) Viburnum. papa veya piskopos vekili; kilise papazı. vicar general piskopos yardımclsı. vicarate, vicarship papa veya piskopos vekilliği; papazlık. vicarial papaz veya piskopos vekiline ait; vekâlet kabilinden. papazın görevi veya evi. papa veya piskopos vekilliği; vekilin yetki veya görevi. başkasının yerine yapılmış; vekaleten yapılan; başkasının yaşantısına katıldığını hayal ederek duyulan; (tıb.) vücudun umulmadık yerinde meydana gelen. vicariously başkası hesabına, vekaleten. vise. (edat) yerine. ayıp, kusur, leke; kötü alışkanlık, kötü huy; (at) kötü oyun. vice squad fuhuş ve kumar kontrolü ile görevli polis ekibi. muavin, yardımcı, ikinci; vekil, muavin. vice admiral koramiral. vice chairman meclis başkanı yardımcısı. vice chancellor başhakim yardımcısı; rektör yardımcısı. vice consul viskonsül, konsolos vekili. vice president ikinci başkan, başkan yardımcısı. vice regent kral naibi vekili. vekil; vekâlet eden. vicegerency vekâlet, vekillik. yirmi yıl süren; yirmi senede bir olan. genel valiye ait. viceregally genel vali sıfatıyle. genel vali; eskiden Hindistan'da ingiltere kralını temsil eden vekil; Kuzey Amerika'ya özgü bir çeşit kelebek. viceroy'alty, viceroyship genel valilik. tersine, karşılıklı olarak. call black white and vice versa siyaha beyaz ve beyaza siyah demek. Vichy madensuyu; maden suyu. çevre, yöre, havali; komşuluk. yakınlık; komşuluk; çevre, civar, semt. komşu; benzer. vicinalroad mahalli yol. kötü, bedhah, kötücül; şiddetli, sert; kusurlu, bozuk; kirli; hırçın, huysuz (hayvan) vicious circle kısır döngü, fasitdaire. viciously kötü maksatla; şiddetle; hırçınlıkla. viciousness kötü maksat. değişme, değişiklik; (çoğ.) olaylar vicissitu'dinary, vicissitu'dinous değişikliklere maruz. kurban; mağdur kimse. hile ile soymak, aldatmak. victimiza'tion aldatma. fatih, galip (kimse) dört tekerlekli ve körüklü gezinti arabası; Güney Amerika'ya mahsus iri bir nilüfer. Victoria Cross ingiltere hükümetinin asker veya bahriyelilere verdiği en yüksek kahramanlık nişanı. (kıs.) VC. muhafazakâr; Kraliçe Viktorya zamanına ait (kimse) Victorianism tavır ve harekette tutuculuk. galip, muzaffer. victoriously zaferle. zafer, yengi, utku, muzafferiyet, galebe; başarı. (tic.) mark. bir çeşit gramofon, Viktrola. (-ed, -ing veya -led, -ling) yiyecek; (gen.) (çoğ.) yemek; yiyecek tedarik etmek; (nad.) yemek yemek. victual(l)er erzak veren kimse; lokantacı; erzak gemisi. vikunya, (bot.) Lama vicugna. bakın, (kıs.) v. veya vid. vide ante (Lat.) öncekine bakın. vide infra (Lat.) aşağıya bakın, (kıs.) v. vide post (Lat.) aşağıya bakın. vide supra (Lat.) yukarıya bakın. vide ut supra (Lat.) yukarıda yazılı olana bakın. yani, demek oluyor ki, (kıs.) viz. televizyonla resim nakline ait .video tape görüntü ve ses kaydeden televizyon bandı. (-vied, -vying) "with" veya "for" ile yarışmak, çatışmak, rekabet etmek. Viyana. Viyanalı. Vyentyan, Laos'un başkenti. (Lat.) zorla, cebren, silâh kuvvetiyle. Vietnam. Vietnamese Vietnamlı; Vietnam dili; Vietnamlı; Vietnam diline ait. bakış, nazar, bakma; görüş; göz ayrımı; görüş alanı; manzara, görünüm; maksat, emel, meram; görmek, bakmak; yoklamak, muayene etmek, tetkik etmek; mütalaa etmek, düşünmek. view finder (foto.) vizor. bird' eye view kuşbakışı. in full view tam göz önünde. in view of karşısında; sergide. point of view görüş noktası, bakış açısı. with a view to maksadı ile, amacıyle; umidiyle. view'less manzarasız; fikirsiz; gözükmez. görüş noktası, bakış açısı. yirminci; yirmilerle devam eden. uyanıklık; gece nöbet tutma; yortu arifesi; (çoğ.) akşam ve gece ibadetleri. uyanıklık, uyumayış; tetikte olma, dikkat, ihtiyat. vigilance committee (A.B.D.) asayişi temin amacıyle kurulan kanundışı örgüt. uyanık, tetikte olan, ihtiyatlı. vigilantly ihtiyatla, tetikte. (A.B.D.) kanuni yetkisi olmadan kendi fikrine göre zorla düzen sağlamaya uğraşan kimse. nükteli kısa hikâye; asmadalı şeklinde süs; kitabın başlık sayfasına veya bölüm başlarına konulan ufak süs, nakış; süslemek, süs çizmek; kısa hikâye yazmak. kuvvet, dinçlik, gayret, enerji. (İt.), (müz.) canlı. kuvvetli, etkin, dinç, gayretli. vigorously gayretle, gayretli bir şekilde. vigorousness gayretlilik, dinçlik. ortaçağda iskandinav savaşçısı; korsan. vilayet. aşağı, aşağılık, değersiz; alçak, rezil, habis, şeni, pespaye; kötü, iğrenç nefrete lâyık, çirkin, pis. vile'ly alçakça, adice, çirkin bir şekilde. vile'ness alçaklık, adilik, iğrençlik. alçaltmak, kötülemek, yermek; iftira etmek; aleyhinde bulunmak vilification. iftira, yerme, zem. hakir görmek; iftira etmek. yazlık köşk, gösterişli yazlık ev, villa. villadom ing. villalar; banliyöde oturan halk. köy; köy halkı villager köylü. hain veya cani kimse; edebi eserde kötü adam; çapkın adam; problem yaratan durum. villainy alçaklık, habislik, hainlik. habislik kabilinden, alçak, çok çirkin, bozuk, kötü, murdar. villainously habisçe, alçakçasına. villainousness habislik, alçaklık. Fransız edebiyatında on dokuz beyit ve iki kafiyeden kurulu şiir şekli. ortaçağda derebeyi daresindeki köylü. villeinage köylünün kendi malını derebeyinin tayin ettiği şartlar altında işletmesi. (anat.) bağırsak içindeki kılsı çıkıntı; (bot.) ülger, sebze veya meyva tüyü. villous kılsı çıkıntılı; ince tuylu, ülgerli. kuvvet, gayret; enerji. (nad.) ince dallara ait, ince dal meydana getiren. şarap veya üzüme ait; şaraba benzer; şarap rengindeki. nışadır ruhu koymaya mahsus kapağı delikli şişe, koklama şişesi. (çoğ.) -la) bağlayan şey, bağ., rabıta; (mat.) terimleri birbirine bağlamak için kere yerine kullanılan tepe çizgisi. hakkı korunabilir; doğruluğu ispat edilir, ithamdan kurtanlabilir. hakkını korumak, fiilen korumak; tarafını tutup haklı ve suçsuz olduğunu iddia ve ispat etmek; (eski) öç almak. vindica'tion koruma, teyit etme, doğrulama, şüpheden kurtarma. vindicatory tarafını tutup koruma kabilinden; öç alan. kinci, intikam kabilinden, intikam almaya meyilli; öç alan. vindictively kinle, kinli bir halde. vindictiveness kincilik asma, bağ kütüğü; sarılgan bitki. vine borer bağ kütüğünü kemirip delen bir çeşit böcek. vineclad asmalarla kaplı. vin'y bağları veya asmaları çok; asmaya ait veya buna benzer. bağcı. sirke; ekşi olma; kuvvet. vinegar eel sirkede bulunan çok ufak kurt, (zool.) Anguillula aceti. vinegary sirke gibi; ekşi; suratsız, çehresi asık. asma yetiştirmeye mahsus arazi. asma limonluğu. üzüm kütüğü, asma kütüğü. bağ, üzüm bağı; faaliyet alanı. (Fr.) iskambilde yirmibir oyunu . (önek) şarap, üzüm. şarapçılık için üzüm yetiştirme. maya halindeki şaraptan çıkan alkollü buharı toplayan cihaz, şarap kondansatörü. şaraptaki alkolün miktarını ölçen alet. (Fr.) sofra şarabı. şaraba ait, şarap gibi, şarap hassası olan. vinosity şarap gibi olma; şarap tiryakiliği. bağ bozumu; bir mevsimin bağ mahsulü; bir mevsimde çıkarılan şarap; iyi mevsimden (şarap); kaliteli; (eski), iyi, seçkin; modası geçmiş. vintage year kaliteli şarabın elde edildiği yıl; başarılı sene. vintager üzüm toplayan kimse. şarap tüccarı. vinil. (müz.) eski zamanlarda keman cinsinden dört farklı boyda ve altı veya yedi telli saz, viyol. (müz.) viyola. viola da gamba altı telli eski usul viyolonsel, diz viyolası. bozulması mümkün; tecavüz edilebilir. menekşe renginde; (bot.) menekşe familyasından. bozmak, ihlâl etmek, kanuna aykırı hareket etmek; tecavüz etmek; kutsallığını bozmak, hürmetsizlik etmek; ırzına tecavüz etmek. viola,tion ihlâl; tecavüz . traffic violation trafik düzenini bozma suçu. violator tecavüz eden kimse. zor, cebir, şiddet; tecavüz, zorlama; zorbalık; bozma; ırza tecavüz. do violence to zorlamak, tahrif etmek. resort to violence şiddete başvurmak, cebre müracaat etmek. sert, şiddetli, zorlu, cebirli, kuvvetli; göz alan (renk); zorla yapılan; fena. violent death kaza sonucu ölüm, cebren ölüm. violently şiddetle, vahşice. morumsu, mora çalan. menekşe, (bot.) Viola odorata; menekşe rengi; mor boya; menekşe renginde. violet rays mor ışınlar, gökkuşağındaki en kısa ışınlar. shrinking violet utangaç kimse. keman; kemancı. violinist kemancı, viyolonist. viyola çalan kimse. (müz.) viyolonsel. violoncellist viyolonsel çalan kimse . (müz.), (eski) en pes sesli büyük keman. (kıs.) very important person. engerek yılanı, zehirli yılan; sağır yılan, (zool.) Vipera berus; yılan gibi hain kimse; (argo) esrar içen kimse. viperine engerek cinsinden, engereğe benzer. viperish engerek gibi zehirli. viperous engerek gibi, zehirli, hain. virüsten meydana gelmiş, virüse ait. (çoğ.) -goes, -gos) şirret kadın, kavgacı kadın, cadaloz kadın. (eski) bir çeşit Fransız nazım şekli. Amerika'ya mahsus güzel sesli ve böcek yiyen bir çeşit ufak kuş. yeşillik; (bot.) anormal yeşil renk. virescent yeşilleşen; yeşilimsi. değişebilir ölçüde (eski) bir ingiliz arazi ölçüsü. (bot.) çubuk şeklinde ince ve uzun. kız, bakire; (b. h.) Hazreti Meryem; (b. h.), (astr.) Sünbüle burcu; baki reye yakışır, kız gibi, afif; kullanılmamış, dokunulmamış, temiz; tabii; el değmemiş, bakir. virgin forest bakir orman. Virgin Queen ingiltere kraliçesi 1. Elizabeth. virgin soil işlenmemiş toprak. (müz.) virginal, on altıncı ve on yedinci yuzyıllara ait ve çembaloya benzer ayaksız çalgı. bakireye yakışır, kıza ait. Amerika Birleşik Devletlerindeki eyaletlerden biri. Virginia creeper frenk asması, (bot.) Parthenocissus quinquefolia. Virginia reel bir Amerikan halk dansı. kızlık, bakirelik, iffetlilik. orman asması, (bot.) Clematis virginiana. (astr.) Sünbüle burcu ve takım yıldızı. (matb.) eğri çizgi ( / ) yeşilimsi. viridescence .hafif yeşillik. yeşillik, tazelik. erkeğe ait; erkekçe, yiğit, güçlü. viril'ity erkeklik; mertlik. (tıb.) kadında erkeklik özelliklerinin görünmesi. virüslerle uğraşan (tıb.) dalı. nadirlik ve güzellik; ince sanat eserleri; güzel sanatlar sevgisi. articles of virtu güzel sanat eserleri. gerçek kuvveti olan; gerçek olmayan; fiili; kuvvet veren; kuvvette olup eyleme geçmemiş, zımni. a virtual promise ima edilen vaat. the virtual ruler kuvvetine dayanarak hüküm süren kimse. virtually gerçekte; hemen hemen; fiilen. hassa, hasiyet; fazilet, iyi ahlâk doğruluk, meziyet; iffet; ismet; kuvvet, tesir. by virtue of yetkisiyle, -(den.) dolayı, nedeniyle, binaen. make a virtue of necessity lâzım olan şeyi seve seve yapmak,gerekli olan şeyden fazilet çıkarmak. virtueless hasiyetsiz, tesirsiz, meziyetleri olmayan. (çoğ.) -sos, -si) virtüöz, hüner sahibi kimse; güzel sanatlar meraklısı kimse. virtuosity virtüözlük, hüner; güzel sanatlara karşı kabiliyet. erdem sahibi; doğru ve dürüst; iffetli. virtuously erdemli bir şekilde. virtuousness erdemlilik. çok zehirli, çok tehlikeli, öldürücü; çok kötücül; kin hissini kötülükle belirten. virulence, -cy çok zehirlilik, tehlikelilik; aşırı sertlik; şiddetli düşmanlık; şiddetli kin. virulently zehirli olarak; kinle, düşmanca. virüs; hastalıktan ileri gelen zehir; aşı için kullanılan zehirli madde; ahlâki veya manevi zehir. (çoğ.) vires) (Lat.) kuvvet, kudret. (-saed, -saing) vize, tasdik imzası; vize etmek, tasdik etmek. yüz, surat, çehre, sima; görünüş. visaged yüzlü, çehreli; görünüşlü. (çoğ.) visàvis) (edat) karşı karşıya; karşı karşıya oturan veya duran kimse; aynı görevde bulunan memur; karşılıklı oturulur bir çeşit çift sandalye; (edat) hususunda. Güney Amerika'ya mahsus iri bir sıçan. (çoğ.) insan veya hayvanın iç uzuvları, ahşa, bağırlar. visceral iç uzuvlara ait. viscerate bağırsaklarını çıkartmak. yapışkan, tutkal gibi. viscid'ity yapışkanlık. selülozu alkali ve su ile karıştırarak yapılan ve suni ipek için kullanılan yapışkan bir madde. sıvıların yapış kanlığını ölçmeye yarayan alet. yapışkanlık, lüzucet. vikont. viscountess vikontes. yapışkan, tutkal gibi, luzuci, cıvık. viscously yapış yapış. viscousness yapışkanlık. (bak.) visa. mengene; mengene ile sıkıştırmak. Hintlilerin üç büyük ilâhlarından ikincisi. görülür, görünür; açık, belli. visibil'ity görünebilme; görme imkânı, görünürlük, görüş. visibly görünebilir halde. Vizigot. görüş; görme kuvveti; görme; önsezi; hayal, imgelem; kuruntu, evham, kuruntuya dayanan şey; hayal gibi görmek. visional hayali. hayali, hayal kabilinden, merak ve kuruntu cinsinden; meraklı, kuruntulu; önseziye ait; düşsel; hayale kapılan kimse, hayalperest kimse. visionariness kuruntululuk, meraklılık. ziyaret etmek, yoklamak, gömrüşmeye gitmek; resmi ziyarette bulunmak; hastayı muayene için gitmek (doktor); özel bir maksatla gelmek; musallat olmak, çektirmek; ziyaret, görüşmeye gitme; doktorun hastaya gitmesi, vizite; (k. dili) sohbet; teftiş turnesi. visit with ahbapça konuşmak. right of visit gemiyi muayene veya yoklama hakkı. visitable muayeneye ve yoklamaya tabi; ziyaret edilebilir. ziyaret eden; ziyaretçi; göçmen. ziyaret, ziyaret etme; resmi kontrol; musallat olma. visitatorial teftişe ait. ziyaret eden. visiting book yapılmış veya yapılacak ziyaretlerin yazıldığı defter. visiting card kartvizit. visiting day kabul günü. visiting fireman (A.B.D.), (k. dili) resmi ziyarette bulunan kimse. visiting nurse gezer hastabakıcı. visiting professor ders veren ziyaretçi profesör. misafir, ziyaretçi; müfettiş; turist. miğferin açılıp kapanan ön parçası; güneşlik, siper. manzara; yaygın görünüş; hayal edilen şeyler silsilesi. Polonya'da Vistül nehri. görme duyusuna ait, optik, görülebilir, görülmesi mümkün. visual aid öğretimde görme yoluyle bilgi vermek için kullanılan sinema gibi araç. visual angle görüş açısı. visual education görerek eğitim. visual field görüş sahası. visual nerve gözden beyne giden sinir. visually görülür şekilde, görerek. gözünde canlandırmak, tahayyül etmek. visualiza'tion gözünde canlandırma. hayata ait, hayati; hayat değerinde, hayat için gerekli, hayatı devam ettirici; yaşayan, canlı, hayatı olan, dirimsel; hayat merkezine ait; önemli, ehemmiyetli, esaslı, çok lüzumlu; (çoğ.) kalp veya beyin gibi hayat için esas olan organlar; herhangi bir şey için en mühim ve esaslı şeyler. vital force, vital principle hayat enerjisi. vital functions kan dolaşımı veya sindirim sistemi gibi hayat için gerekli doğal faaliyetler. vital statistics doğum ve ölüm istatistikleri. vitally esaslı surette; hayati olarak. (fels.), (biyol.) dirimselcilik. hayat, dirilik, can, ruh; canlılık; dayanma kuvveti. hayat vermek, canlandırmak, diriltmek, kuvvet vermek. vitaliza' tion canlandırma, hayat verme. vitamin. eski biçim sinema makinası. (biyokim.) yumurta sarısında bulunan bir protein. yumurta sarısı. vitelline yumurta sarısına ait; sönük sarı. bozmak; tesirini bozmak, ihlâl etmek, iptal etmek; hükümsuz kılmak. vitiated bozulmuş; lekelenmiş; bulaştırılmış. vitia'tion bozma. bağcılık, bağ yetiştirme. viticultural bağcılığa ait. viticulturalist bağcı. cam kabilinden, camlı; camdan yapılmış veya alınmış; cama benzer; cam şeklinde; (anat.) camsı. vitreous body, vitreous humor (anat.) gözün retina ile çevrili olan boşluğunu dolduran pelte koyuluğundaki saydam ve renksiz sıvı, camsı cisim. vitreous electricity camı ipekle ovmak suretiyle elde edilen elektrik, cam elektriği, pozitif (statik) elektrik. vitreousness camlı olma, cama benzer olma. vitrescence cam haline gelme özelliği. vitrescent cam haline girebilen. cam gibi, cam şeklinde. cam haline koymak veya girmek. vitrification camlaştırma. (kim.) sülfürik asit, zaç yağı, karaboya; herhangi bir maden sülfatı; iğneleyici söz veya yazı; yakıcı şey. blue vitriol göztaşı. vitriolic zaç yağına ait; acı, yakıcı; iğneleyici; öfkeli (söz) vitriyol haline koymak; zaç yağı ile yakmak. (çoğ.) -tae) saç şeridi, file; (bot.)bazı meyvalarda bulunan yağ mahfazası; (zool.) renkli çizgi. vittate yağ mahfazaları olan; boyuna çizgili. (k. dili) veya (leh.) yiyecek, erzak. sövüp saymak, şiddetle azarlamak. vitupera'tion sövüp sayma, hakaret etme. sövüp sayan, azarlayıcı, ağzı bozuk, küfürbaz. vituperatively sövüp sayan bir şekilde. (ünlem) Yaşa ! Çok yaşa ! (Lat.) şifahen, sözle, sözlü olarak. (müz.) canlı, kıvrak. canlı, hayat dolu, neşeli, şen. vivaciously canlı ve neşeli bir şekilde. vivaciousness, vivacity canlılık, neşelilik, şakraklık. eskiden Fransa'da savaş alanında askerlere yiyecek ve içki sağlayan kadın. hayvan veya bitkilerin yetiştirildiği park veya akvaryum gibi yer. (ünlem), (Fr.) Yaşasın! çok parlak, canlı, berrak; hayat dolu; kuvvetli. vividly çok canlı bir şekilde. vividness parlaklık, canlılık. canlandırmak; daha canlı yapmak. vivifica'tion canlandırma. doğurucu, vivipar. viviparousness yavru doğurma kabiliyeti veya hali; yavru doğurma. viviparously doğurucu olarak. fenni amaçlarla diri hayvan üzerinde yapılan açımlama. vivisectionist böyle teşrih yapan kimse. dişi tilki; şirret kadın, huysuz kadın, cırlak kadın. vixenish, vixenly dişi tilki gibi; hırçın tabiatlı. (kıs.) videlicet. vezir. Grand Vizier sadrazam. vizierate, viziership vezirlik, sadrazamlık. vizierial vezire ait, sadrazam tarafından verilen. (bak.) visor. (kıs.) Virgin Islands. kelime, söz; konuşulabilen. ek sözlük, lügatçe; kelime bilgisi; bir dilde bulunan bütün kelimeler; (güz. san.) ifadeyi meydana getiren bütün. insan sesine ait, ses gibi, sesle söylenen; sesli, sesli harf gibi veya ona ait; dokunaklı; insan veya hayvan sesi; vokal; sesli harf. vocal cords (anat.) ses kirişleri, ses şeritleri. vocal music söz müziği. vocally sesli olarak. vocalic harmony (gram.) ses uyumu. şarkıcı, okuyucu. sesli kılmak, seslendirmek; sesli harf haline koymak, sesli harf yerine kullanmak; noktalamak (harf); (müz.) vokallemek, ağızlamak. vocaliza'tion seslendirme; (müz.) vokaliz, ağızlama, seslev. meslek, sanat, iş; memuriyet, hizmet; çağırma, davet. vocational meslek veya vazife kabilinden. vocational guidance okullarda ögrencilere meslek seçiminde yardımcı olmak için yapılan sistemli test ve görüşmeler. vocational school meslek okulu. çağırmayla ilgili. (gram.) bir ismin hitap hali veya buna ait; çağrı, nida. bağırmak, çağırmak, nida etmek. gürültülü, bağırma kabilinden, şamatalı. vociferously gürültülü bir şekilde. vociferousness gürültü. votka. moda; rağbet, itibar. in vogue moda halinde, itibarda. ses, seda, söz; fikir; sözcü; (gram.) fiilin edilgen ve etken olma hali, çatı; söylemek, ifade etmek; ilan etmek; (müz.) akort etmek. active voice etken çatı. give voice to ifade etmek. have a voice in söz hakkı olmak. in voice şarkı söylemeye uygun durumda. passive voice edilgen çatı. with one voice hep bir ağızdan. sesli; sesle ifade edilmiş; akortlu. sesli; yüksek sesi olan. sessiz; söz hakkı olmayan; dilsiz. hükümsüz; boş, hali, ıssız; manasız; faydasız, kullanılmayan, hayırsız; boşluk; vakum; boş yer; hükümsüz kılmak; iptal etmek; boşaltmak, bırakmak, çıkmak, terketmek; tahliye etmek; ihraç etmek; defetmek. void of -sız, olmayan. void'able iptali mümkün; boşaltılabilir. tahliye, boşaltma. boşaltılmış; hükümsüz kılınmış. vual, ince pamuklu veya yünlü kumaş. (Fr.), (huk.) şahidin kendi yetkisi dahilinde gerçeği söyleyeceğine dair ettiği yemin. bir çeşit talaş böreği. (kıs.) volcano, volume, volunteer. uçan, uçabilen; atik, çevik. 1879'da Alman Johann Schleyer tarafından icat olunan milletler arası uydurma dil. (anat.) avuca veya ayak tabanına ait. buhar olabilen, buharlaşabilen, uçar, gaz haline gelir; havai, hafif meşrep; dönek; çabuk alevlenir; kısa süreli, geçici; devamsız. volatileness, volatility buharlaşabilme. uçucu gaz haline koymak veya girmek, buhar olmak. volatilizable buhara dönüşmesi mümkün. volatiliza'tion buharlaşma. yanardağ kabilinden, yanardağ gibi; yanardağ içinden çıkmış; volkan gibi; patlayan. volcanic ash yanardağ külü. volcanic bomb yanardağ patlamasında dışarıya flrlayan yuvarlak lav parçası. volcanic cone yanardağ lavlarından meydana gelen konik yığın. volcanic glass lavların çabuk soğumasından meydana gelen cam gibi volkanik kaya. volcanic rocks yanardağın püskürttüğü kayalar. yanardağlar veya bunlann faaliyetleriyle ilgili durum veya olaylar. yanardağ ısısının etkisine maruz bırakmak. yanardağ, volkan. volcanist yanardağ uzmanı. volkanik olaylardan bahseden ilim. volcanological bu ilme ait. volcanologist bu ilmin uzmanı. tarla faresi, kır sıçanı. field vole kır sıçanı, (zool.) Microtus arvalis. short-tailed vole tarla sıçanı, (zool.) Microtus agrestis. water vole su sıçanı. bazı iskambil oyunlarında bütün kağıtları kazanma; bir oyunda bütün partiyi kazanmak. büyük kuş kafesi. Volga nehri. uçucu, uçabilen. uçuş; uçma kabiliyeti. irade, irade kuvveti. voli tive iradeye ait, irade kabilinden; irade veya arzu ifade eden. (çoğ.) -lieder) (Al.) halk türküsü. yaylım ateş; küfür savurma; (tenis) topun yere değmeden geri vurulması, vole; yaylım ateş etmek; birçok şeyi hep birden atmak; (tenis) topu yere değmeden vurup geri çevirmek, vole vurmak. voleybol. motoru kapatıp uçağı planör gibi kullanmak. atın bir merkez etrafında yan yan yürüyerek dolaşması; eskrimde vuruştan sakınmak için yapılan ani sıçrama. volt. volt ampere voltamper. volt meter voltmetre, voltölçer. (çoğ.) -te) (İt.), (müz.) defa, kere, devir. voltaj, gerilim. kimyasal kuvvetle meydana gelen elektriğe ait, galvanik. voltaic battery, voltaic pile kimyasal elektrik meydana getiren batarya, galvanik pil. voltaic induction elektrikleme. vatmetre, vatları ölçme aleti; volt veya amperi ölçebilen alet. (Fr.) cephe değiştirme, geriye dönme, politika değiştirme. konuşkan, söz akıcılığı olan; çenebaz; yuvarlanan; (bot.) sarılan. volubility çok ve çabuk konuşma, cerbeze. volubly akıcı olarak. kitap cildi; bir cilt kitap; hacim, oylum; miktar; (müz.) sesin azlığı veya çokluğu. an odd volume tek cilt. It speaks volumes. Çok manalıdır. Kitaplar doldurur. (fiz.) gaz veya sıvı veya katı cisimlerin hacmini ölçme aleti. (kim.) maddelerin hacimlerini karşılaştırarak ölçmeye ait. volumetrically hacimleri ölçerek. volumetry hacim ölçme. hacimli, pek büyük; çok cilt doldurur; çok katlı; çok kitap yazan, verimli, doğurgan. voluminously verimli bir şekilde. voluminousness doğurganlık, verimlilik. ihtiyari, isteyerek, istemli, gönül rızası ile, gönüllü, fahri, gönülden kopan; iradeye bağlı; kendi isteğiyle hareket eden, irade sahibi; hür, serbest; ihtiyari hareket; (müz.) kilisede ayin başlamadan önce veya bittikten sonra org solosu. voluntarily ihtiyari olarak, gönüllü olarak. din ve eğitim kurumlarının yardımlarla desteklenmesi ilkesi; gönüllü iş veya para ile idare edilen sistem. kendi isteği ile bir vazifeye giren kimse, gönüllü; gönüllü asker; (huk.) kendisine karşılıksız olarak mal verilen kimse; ekilmeden büyüyen bitki; gönüllülerden ibaret, gönüllü; kendiliğinden büyüyen; kendi isteği ile bir şeyi teklif etmek veya vermek; gönüllü olmak. şehvet veya zevk düşkünlüğüne ait; şehvetperest kimse. şehvetli; sefahate düşkün; duysal, hissi; zevki seven, zevke düşkün, tenperver. voluptuously şehvetli bir şekilde. voluptuousness şehvete düşkünlük. (mim.) kıvrım, sarmal bir şekilde kıvrılan süs; (zool.) sarmal tek kabuklu deniz böceği kabuğunun bir kıvrımı; (zool.) sarmal kabuklu bir çeşit deniz böceği; sarmal, helezoni, kıvrık. volution helezonun her bir kıvrımı. (anat.) sapan kemiği. (çoğ.) -cae) (tıb.) organ içindeki cerahat; akciğerde cerahat kesesi; kusar şekilde cerahat çıkarma. kusmak, istifrağ etmek; ağzından fışkırtmak (yanardağ); kusma; kusturucu ilâç. kusturucu; kusturucu ilâç; eski Roma'da amfiteatr giriş veya çıkış koridoru. vomitive kusturucu. (tıb.) öğürme, öğürerek kusma. (edat), (Al.) -li (soyadlarda kullanılır) zencilere has bir çeşit büyü; zenci büyücü; zenci büyücülüğüne ait; büyü yapmak. voodooism zenci büyücülüğü. doymaz, doymak bilmez, obur.voraciously oburcasına. voraciousness, voracity oburluk. (sonek) yiyen, ile beslenen. (çoğ.) -texes veya -tices) girdap, özellikle girdabın ortası; kasırga. vortical girdap gibi dönen. (çoğ.), (zool.) çan hayvanı. girdap gibi dönen. kendini bir şeye adamış kimse. votaress bir şeye kendini adamış kadın. rey, oy; oy hakkı; oyu belirten vasıta; oy toplama suretiyle ifade olunan şey; alınan oyların toplamı; oy vermek; oyla seçmek; oy verir gibi ifade etmek. vote down yenilgiye uğratmak. vote in kazanmasına sebep olmak. vot'er seçmen, oy veren veya oy verme hakkı olan kimse. voting machine oyları kaydeden makina. adak olarak verilen. votively adak kabilinden. yemin ile kefil olmak; yeminle temin etmek. vouch for doğrulamak, teyit etmek. kefil; senet, tanıt, vesika, makbuz, belgit. lütfetmek, ihsan etmek. (mim.) kemer taşı, kemeri meydana getiren kama şeklindeki taşlardan her biri. ant, yemin; adak; yemin etmek, ant içmek; ahdetmek; adamak; vakfetmek. take vows rahibe olmak. marriage vows evlilik sözü. sesli harf; sesli harf kabilinden. vowel harmony ses uyumu. vowel point hareke, Arapça veya İbranice hareke veya nokta. close vowel (dilb.) dar sesli. harekelerini koymak, noktalamak. (çoğ.) voces) insan sesi. vox populi halkın sesi. yolculuk; deniz yolculuğu, seyahat; yolculuk etmek. on the voyage out gemiyle dışarı gidişte. on the voyage home memlekete dönüşte. (Kanada) kürk ticaretinde nehirlerde sandal işleten gemici. (Fr.) gerçeğe benzeyiş, görünüşte doğruluk. (kıs.) Vermont. (kıs.) vertical takeoff and landing şakuli kalkış ve iniş yapan. (çoğ.)- vae) (anat.) kadın tenasül uzvunun dış kısmı; ferç, vulva. vulvar ferce ait. Romalıların ateş tanrısı, tanrıça Venüs'ün çirkin ve topal kocası, Vulkan. Vulcan powder kayaları parçalamak için kullanılan bir çeşit dinamit. Vulcan'ian tanrı Vulkan'a ait; (k. h.) yanardağa ait. ebonit. kükürtle sertleştirmek (kauçuk), ebonitleştirmek. vulcaniza'tion ebonitleştirme, vulkanizasyon. (kıs.) Vulgate. (kıs.) vulgar. kaba, terbiyesiz; aşağılık; bayağı, umumi, adi, umuma mahsus; pespaye; halka ait (dil) vulgar fraction bayağı kesir. vulgar superstitions halka mahsus batıl itikatlar. the vulgar herd halk sürüsü avam; ayak takımı. vulgarly kabaca, terbiyesizce. kabalık, bayağılık, adilik; halk deyimi, argo. kabalık, terbiyesizlik. adileştirmek, herkesin anlayacağı hale koymak. umumileştirmek. vulgariza'tion adileştirme. Kutsal Kitabın dördüncü yüzyıl sonunda Hieronymus tarafından yapılan Latince tercümesi, Vulgata; bu tercümeye ait. adi; günlük konuşma. yaralanması mümkün; zedelenir, incinebilir. vulnerabil'ity yaralanma olanağı. vulnerably yaralanacak halde. (nad.) yarayı iyi eden (ilaç) tilki ile ilgili veya tilkiye ait; tilkiye benzer, tilkilik kabilinden, kurnazca. akbaba; haris kimse. bearded vulture uşak kapan, ötleği, (zool.) Gypaetus barbatus. black vulture rahip akbaba, (zool.) Aegypius monachus. griffon vulture kızıl akbaba, (zool.) Gyps fulvus. vulturine akbaba familyasından, akbabaya benzer. (kıs.) verses, Ist and 2nd violins. rekabet eden; çatışan. İngiliz alfabesinin yirmi üçüncü harfi; (kim.) tungsten, volfram; (fiz.) erke; vat. (kıs.) Wales, Wednesday, Welsh, West, Western, Work. (kıs.) week, west, weight, wide, width, wife, with, word, wrong. (kıs.) water closet, without charge. (kıs.) Women' Christian Temper ance Union Yeşilay derneğinin (A.B.D.)'deki karşılığı. (kıs.) Washington (eyaleti) kls Women'a Army Auxiliary Corps (kıs.), (İng.) Women' Auxiliary Air Force. (kıs.), (İng.) Women' Auxiliary Army Service. (bak.) wobble. WAAC'de çalışan kadın. yapısı ince ve yumuşak bir çeşit bazalt. (argo) mantıksız; sapık, kaçık; tuhaf; manyak. wackily mantıksızca. wackiness kaçıklık. (-ded, -ding) tutam, tomar; tıkaç, tampon; tüfek sıkısı; topak; (k. dili) büyük miktar, çok para; tıkaç koymak; tomar şekline getirmek. a wad of gum papuç kadar çiklet. bet one' wad (k. dili) eldeki bütün parayı bahse yatırmak. shoot one' wad (k. dili) bütün parayı har vurup harman savurmak. tıkaç, tampon; vatka. badi badi yürümek, paytak paytak yürümek; badi badi yürüyüş. waddly paytak. sığ suda oynamak; sığ su veya çamur içinde yürümek. wade into (k. dili) şiddetle girişmek. wade through (sığ su veya çamur) içinden geçmek; ağır ağır ve güçlükle ilerlemek; zorla tamamlamak. wad'ing suda yürüme. wading boots kalçaya kadar çıkan uzun çizme. sığ su veya çamur içinde yürüyen kimse; uzunbacaklılardan herhangi bir kuş. vadi, dere. (İng.) WAAF'te çalışan kadın. çok ince bisküvit; yufka; kâğıt helvası; üzerinde çok kısımlı elektronik devre bulunan silikon parçası; Katoliklerin Aşai Rabbani ayininde kullandlkları mayasız ince ekmek; eskiden mektupları mühürlemede kullanılan yuvarlak etiket; etiket ile mühürlemek veya yapıştırmak. (argo) anlamsız konuşmak; kararsız olmak. kalıpla yapılan bir çeşit gözleme. waffle iron ızgara şeklinde gözleme kalıbı. (den.) rüzgar yönünü belirten flama; (eski) el sallayarak işaret vermek. yavaş yavaş götürmek, sürüklemek (rüzgar veya dalgalarla); hafif ses veya koku; sürüyüp götürme; hafif esinti. (-ged,- ging) sallamak; çenesi ötmek; hareket etmek; (İng.), (argo) okuldan kaçmak; sallama. set tongues wagging dile düşürmek. The tail wags the dog dünya tersine dönüyor. the world wags on and we wag with it. Dünya ile birlikte yuvarlanıp gidiyoruz. şakacı kimse, latifeci kimse. waggery şaka, latife; mizah. (mücadele, münakaşa, savaş) devam etmek, sürdürmek. ücret, maaş. wages ücret; karşılık. wage earner, wageworker işçi, ücretli işçi. living wage geçimi temin edecek maaş. wage scale barem. The wages of sin is death. Günahın kefareti ölümdür. bahis, bahis tutuşma; bahis tutuşmak. şaka kabilinden, şakacı. sallanmak; sallamak; sarsılmak; sallayış sallanış. waggly sallanan. (İng.) waggon dört tekerlekli yük arabası; dört tekerlekli açık oyuncak araba; (k. dili) tevkif edilenleri taşımaya mahsus polis arabası; tekerlekli servis masası; (İng.) yük vagonu, katar; (argo) zırhlı savaş gemisi. on the wagon (k. dili) içkiyi bırakmış durumda. fix someone' wagon (A.B.D.), (argo) mahvetmek; hakkından gelmek. (Fr.) vagonli, yataklı vagon. taşıma ücreti. Büyükayı; Arabacı takımyıldızı. arabacı. bir araba dolusu. kuyruksallayan, (zool.) Motacilla. Vahabi. Wahabiism Vahabilik. kimsesiz çocuk; bulunmuş ve sahibi bellisiz şey; hırsızın kaçarken düşürdüğü çalıntı eşya. feryat etmek, figan etmek; hayıflanmak; yas tutmak; figan. Wailing Wall Kudüs'te ağlama duvarı. tarlada kullanılan yük arabası. the Wain (İng.) Büyükayı. (-ed, -ing veya -ted, -ting) tahta kaplama, lambri; (İng.) doğramacılıkta kullanılan en iyi cins meşe; lambri kaplamak. kaplamalık tahta; kaplama. yük arabası yapıcısı. bel; herhangi bir şeyin orta kısmındaki girinti; kadın elbisesinin üst kısmı; bulüz; geminin orta kısmı, bel. elbisenin beli. kuşak, peştamal. (İng.) yelek. bele kadar çıkan, yarı beline kadar; adi, bayağı. bel yeri. beklemek; hazır olmak; bekletilmek, durmak; (k. dili) ertelemek, bekletmek. wait for beklemek. wait on hizmetçilik yapmak, servis yapmak; ziyaretine gitmek; bağlı olmak; (leh.) beklemek. wait on one hand and foot birinin etrafmda dört dönmek. wait at table servis yapmak. wait up for one birini beklemek için yatmamak. wait tables garsonluk yapmak. Wait a minute! Bir dakika! in waiting refakat eden, nedimelik yapan. keep one waiting birini bekletmek. waiting list bekleyenler listesi, yedek liste. waiting room bekleme odası. Don't wait supper for me. Yemek için benim gelmemi bekleme. Wait your turn Sıranı bekle. Everything comes to him who waits. Sabreden derviş muradına ermiş. bekleme, bekleme süresi; gecikme; ara; pusu; (İng.) Noel'de sokaklarda çalıp söyleyen müzisyen grubu üyesi. lie in wait pusuya yatmak. çengelli dikenleri olan herhangi bir bitki. garson; bekleyen kimse; tepsi. waitress kadın garson. iddiadan vaz geçmek, feragat etmek, sarfınazar etmek; ertelemek tehir etmek; (huk.) hakkından vaz geçmek. (huk.) hakkından vaz geçme, feragat. (-d veya woke, woken) uyanmak; uyanık kalmak; canlanmak, yeni hayat bulmak; uyandırmak; ikaz etmek; canlandırmak, ihya etmek; (leh.) ölünün başında beklemek, sabahlamak. geceleri ölüyü bekleme; ölüyü beklerken verilen ziyafet; dini merasim için sabahlama. dümen suyu, geminin izi. in the wake of yakından izleyen; (bir şeyin) sonucu olarak; peşinden. danaayağı, (bot.) Arum maculatum. uyanık, tetikte olan; uykusuz. wakefully uyanık olarak. wake fulness uyanıklık. uyandırmak; ikaz etmek; harekete getirmek; uyanmak. (bak.) Wallachia. eski bir Alman asalet unvanı. elma, ceviz, kereviz ve yeşil salata ile yapılan mayonezli salata. kamçı izi, dayak beresi; kumaş üstünde kabarık çizgi; kamçı ile iz bırakmak; çizgili kumaş dokumak. Gal eyaleti, Galler ülkesi. Prince of Wales Büyük Britanya veliahtı. (bak.) vallhalla. yürümek, yürüyerek gitmek, yaya gitmek; davranmak, hareket etmek; yürütmek, yavaş gezdirmek; beraberinde yürüyüşe çıkmak; öldükten sonra hayalet olarak dünyaya gelmek; adımlamak, adımla ölçmek; ağır bir yükü köşeleri üzerinde yürüterek taşımak; gezme, yürüme; yürüyüş; tavır, hareket, gidiş; hayat sahası; yürüyecek yer, kaldırım, yol, yaya yolu; otlak; (beysbol) topa vurmadan birince kaleye ilerleyebilme hakkı. walk away from rahatlıkla kazanmak; kazadan ucuz kurtulmak. walk away with ön plana geçmek. walk in içeri girmek. Walk in. İçeri buyurun. walk of life hayat yolu, meslek. walk off ansızın terk etmek; yürüyerek zayıflamak veya ayılmak. walk off with kazanmak; yürütmek, çalmak. walk out (k. dili) grev yapmak. walk out on terk etmek. wolk out with refakat etmek. walk over kolay yenmek; baskın çıkmak. walk the floor adımlamak. walk the streets sokakta sürtmek; sokak sokak dolaşmak. walk the wards viziteye çıkmak. walk through (tiyatro) ilk provaları yapmak. go at a walk yavaş yavaş yürümek. take a walk gezmeye gitmek; sıvışmak. win in a walk kolayca kazanmak. telsiz telefon. gezme, yürüme. walking beam makinada kuvvet nakleden ve muntazam rakkas hareketiyle işleyen kol. walking delegate sendika temsilcisi. walking dictionary her kelimenin anlamını söylemeye hazır olan kimse, canlı sözlük. walking legs yürüyebilme gücü. walking papers (k. dili) işten kovulma kâğıdı. walking race yürüme yarışı. walking stick baston; asa; sopa çekirgesi gibi bir böcek, (zool.) Phasmidae. önemsiz rol. (k. dili) işçi grevi. kolay kazanılan at yarışı. (k. dili) asansörsüz bina. geçit, kaldırım, patika. (bak.) valkyrie. duvar; (çoğ.) kale bedeni; sur; etrafına duvar çekmek. wall creeper duvar tırmaşık kuşu, (zool.) Tichodroma muraria. wall pepper damkoruğu, (bot.) Sedum acre. wall plate duvar latası; (mak.) bağlantı levhası. wall plug (elek.) duvar prizi. wall sided (den.) yanları duvar gibi dik. Wall Street New York hisse senedi piyasasının merkezi olan sokak. wall tent yanları dik çadır. the Wall Doğu ve Batı Berlin' ayıran duvar. The walls have ears. Yerin kulağı var. drive "veya" push to the wall duvara kıstırmak, sıkıştırmak. go to the wall iflâs etmek. hit one' head against a stone wall başı belaya girmek, çıkmaza girmek. Avustralya'ya özgü ufak kanguru, vallabiç Eflak eyaleti. Wallachian Ulah, Eflaklı. duvar kaplaması. cüzdan, para cüzdanı; sırt çantası. akçıl gözbebeği; tirsi gibi akçıl gözlü balık. walleyed akçıl gözbebekli; gözbebeği ıraksak, şaşı; (argo) sarhoş. bahçe şebboyu, (bot.) Matthiole; sarı şebboy, (bot.) Cheiranthus cheiri; (k. dili) partide dans edecek kimsesi olmadığı için duvara yakın kalan kadın. Valon; Valon dili, Valonca. (k. dili) dayak atmak, dövmek, pataklamak; (k. dili) dayak. wallopinst (k. dili) çok büyük (miktar) pack a wallop çok etkili olmak. çamur içinde yuvarlanmak, ağnamak; kendini sefahate vermek; sallanmadan dolayı zor ilerlemek; çamurda yuvarlanma; hayvanın yuvarlandığı çamurlu yer. duvar kağıdı. duvardan duvara; uçtan uca. ceviz; ceviz ağacı, (bot.) Juglans; cevizin kerestesi; ceviz rengi. black walnut kara ceviz, (bot.) Juglans nigra. English walnut adi ceviz, (bot.) Juglans regia. bir mayıstan önceki gece (Alman folklorunda büyücü karılarının toplandıkları gece) mors, (zool.) Odobenus rosmarus; morsa özgü. vals; vals havası; (argo) kolay başanlan iş; vals yapmak. waltz through kolayca başarmak. Amerika kızılderililerinin para veya sus olarak kullandıkları boncuklar; (k. dili) para, mangır. solgun, soluk, benzi sararmış; hastalık veya üzüntü gösteren, bitik. değnek, çubuk; asa. dolaşmak, gezinmek; yolu şaşırarak dolanıp durmak; yoldan çıkmak; konudan ayrılmak; sayıklamak, abuk sabuk konuşmak; içinde dolaşmak; dolaşma, gezinme. wanderer gayesizce dolaşan kimse. dolaşan, gezen, gezginci. telgrafçiçeği, (bot.) Tradescantia fluminensis. seyahat tutkusu. Seylan adasına özgü bir maymun, langur, (zool.) Presbytis cephalopterus; aslankuyruklu maymun, (zool.) Macaca silenus. azalmak, küçülmek; solmak; batmak, zayıflamak; azalış; solma; zeval; ayın on beşinden sonra ayın küçülmesi. on the wane azalmakta. (k. dili) sızdırmak, hileyle koparmak; hileye baş vurmak; tesir ederek elde etmek; dolaylı yoldan sağlamak. (A.B.D.), (Kanada) ağaç kütüklerini kesme yerinde gereçlerin saklandığı dolap; kulübe. yeni bir çeşit ufak ve hafif iç yakımlı makina. istemek, arzu etmek; eksiği olmak; aramak; (İng.) muhtaç olmak, gerektirmek; yoksul olmak. want for muhtaç olmak, ihtiyacını hissetmek. want to (k. dili) gerekmek. Call it what you want. Ne derseniz deyin. The dog wants out. Köpek dışan çıkmak istiyor. He is wanting in politeness İncelikten yoksun. You want to see a dentist today. Dişçiye bugün gitmelisiniz. yokluk, adem; eksiklik, noksan; lüzum, ihtiyaç; gerek, hacet; sıkıntı, zaruret, yoksulluk, fakirlik; istek, arzu. want ad (k. dili), (gazet.) küçük ilan. be in want muhtaç olmak. for want of bulunmadığından. istenen, aranan. (edat) eksik, noksan; (edat) -siz, eksik, az. wanting in noksan, eksik. be wanting in common sense sağduyudan yoksun olmak. be found wanting kusurlu bulunmak. zevk veya sefahat düşkünü; şehvet düşkünü; avare dolaşan; sebepsiz; kötü niyetli; ahlâksız, ahlâksızlık düşkünü; aklına eseni yapan, önünü arkasını düşünmeyen; şehvet düşkünü kimse; ahlaksız kimse; kayıt altına girmeyen kimse; kendini ahlâksızlığa vermek; çok gelişmek. wantonly şehvetle; sebepsiz yere. wantonness şehvet. (İng.) eskiden bazı yerlerde kontluk bölgesinin bir bölümü. Kuzey Amerika'ya özgü iri geyik, (zool.) Cervus canadensis. (-red, -ring) savaşmak, harp etmek, muharebe etmek, cenk etmek; düşmanlık etmek, düşman olmak. savaş, harp, muharebe; mücadele; strateji; savaşa özgü, savaşta kullanılan, savaş sonucu oluşan. war cloud savaş bulutu, savaşa alâmet olan şey. war correspondent savaş muhabiri. war crime savaş suçu. war criminal savaş suçlusu. war cry savaş narası. war dance savaşa hazırlık dansı; zafer dansı. War Department (A.B.D.) Milli Savunma Bakanlığı. war game savaş tatbikatı. war god savaş tanrısı. war horse savaş atı; tecrübeli asker, kurt politikacı; bayat eser. war loan harp istikrazı. war of nerves sinir harbi. war paint vahşilerin savaş alameti olarak yüz veya vücutlarına sürdükleri boya; (k. dili) en iyi elbise veya süs; makyaj malzemesi. war whoop kızılderililerin savaş narası. be at war savaş halinde olmak. declare war on birine savaş ilan etmek. wage war with biri ile savaş halinde olmak. kuş gibi ötmek, şakımak; çağıldamak; terennüm etmek; titrek ses çıkarmak; kuş gibi ötüş, şakıma; tatlı ses; nağme, makam; sığırsineği sürfesinin hayvanlann sırtında meydana getirdiği çıban. warble fly sığırsineği, (zool.) Hypodermatidae. kuş gibi öten kimse; tatlı sesli kimse; ötleğengillerden bir kuş; Amerika'ya özgü sinek yiyen bir kuş, (zool.) Parulidae. barred warbler çizgili ötleğen, (zool.) Sylvia nisoria. garden warbler bahçe ötleğeni, (zool.) Sylvia borin. masked warbler maskeli ötleğen, (zool.) Sylvia rupelli. reed warbler çil ardıcı, (zool.) Acrocephalus arundinaceus. spectacled warbler gözlüklü çalıbülbülü, (zool.) Sylvia conspicillata. whitethroat warbler çalıbülbülü, (zool.) Sylvia communis. koğuş; bölge, mıntıka; (huk.) vesayet altında bulunan çocuk; vesayet, koruma; kilit dili; emniyetli yerde korumak. ward off savuşturmak, geçiştirmek, geri çevirmek. ward heeler (A.B.D.), (argo) semtin oylarını kazanmaya çalışan kimse. (sonek) -e doğru, yönünde. bekçi, muhafız; (A.B.D.) hapishane müdürü; (İng.) kolej müdürü; kilise bina veya emlakini muhafaza eden memur. kompostoluk bir çeşit armut. bekçi, muhafız; hükümdar asası; (İng.) hapishane müdürü. bir kimsenin tüm giysileri, giyecekler; gardırop, giysi dolabı; tiyatro kostümleri. savaş gemisinde oyun salonu ve yemekhane. (bak.) ward. muhafızlık; vasilik, vesayet. takım (eşya); (çoğ.) emtia, satılacak mallar; çanak çömlek, seramik eşya. (eski) dikkat etmek. eşya deposu; ambar; antrepo; toptan satış yeri; mağaza. ware houseman eşya deposu sahibi veya işçisi. depo, imalât yerinde satış bölümü. harp, savaşma, savaş; mücadele. merminin patlayıcı madde taşıyan kısmı. cenkçi, dövüşken, kavgacı; savaşa ait; askeri; savaşla tehdit eden. sihirbaz, büyücü, cinci; falcı. militarizm uğruna diktatörce davranan yönetici; mahalli diktatör (özellikle Uzak Doğuda. ılık, hafif sıcak; ısıtan, sıcak tutan; hararetli; canlı; gayretli, şevkli; heyecanlı, çabuk heyecanlanan; sıcakkanlı; sıkıcı; (güz. san.) sıcak (renk); yeni, taze; saklanan şeye veya gerçeğe yaklaşmış durumda olan. warm front (meteor.) sıcak hava kitlesi. a warm climate ılıman iklim. a warm welcome hararetli kabul, sıcak bir karşılama. make it warm for someone anasından emdiğini burnundan getirmek. warm'ly samimiyetle, hararetle; şevkle. warm'ness sıcaklık, ılıklık. ısıtmak, kızdırmak; ısınmak, kızmak; teşvik etmek, teşvik olunmak .warm to "veya" toward şevkle sarılmak. warm up ısınmak; ısıtmak; yarışmadan önce hafif idman yapmak; motoru ısıtmak için çalıştırmak; konser veya temsilden önce son bir hazırlık yapmak. warming pan yatağı ısıtmaya mahsus saplı ve kapaklı madeni kap. (zool.) sıcakkanlı; enerjik; tutkulu. yüreği sıcak, sevgi dolu; samimi, cana yakın. savaşa kışkırtan kimse. sıcaklık, ılıklık; hararet, ateşlilik, çoşkunluk; samimiyet. (k. dili) ısınma; son hazırlık. ikaz etmek, uyarmak, tehlikeyi haber vermek; önceden haber vermek; (huk.) ihbar etmek, ihtar etmek; öğütlemek, tavsiye etmek. ihtar, uyarma, ikaz; ihbar; uyarıcı; ihbar eden. a week' warning bir haftalık vade. be a warning to someone birisine ibret olmak. give warning uyarmak, ikaz etmek, tehlikeyi haber vermek. take warning nasihat kabul etmek, ibret almak. warning bell işaret zili; hazırlık zili. warningly ikaz edercesine. eğrilmek; eğrilip çarpılmasına sebep olmak; doğru yoldan sapmak veya saptırmak; (den.) bir yere bağlanmış palamarı çekerek yürütmek; (hav.) yesarilenmek. warped eğrilmiş; sapık, sapkın. eğrilik, çarpıklık; dokumacılıkta çözgü, arış; (den.) palamar, levalık yoma. kızılderililerin savaşa gitmesi. on the warpath kavgaya hazır; parlamaya hazır. temin etmek; teminat vermek, garanti etmek; korkusuzca beyan etmek; salahiyet vermek; memur etmek; izin vermek, ruhsat vermek; kefil olmak; hak kazandırmak; her zararını tazmin edeceğine taahhüt etmek. No excuse can warrant this misbehavior. Hiçbir özür bu kötü davranışı mazur gösteremez. Bu kötü davranışa göz yumulamaz. I warrant you. Sizi temin ederim ki. warrantable caiz; garanti edilir. warrantably caiz sayılacak şekilde. (huk.) tevkif müzekkeresi; arama tezkeresi; kefalet, teminat, garanti; ruhsat, yetki, salâhiyet; makbuz; (ask.) tayin emri. warrant for one' arrest tevkif müzekkeresi. warrant officer gedikli erbaş. (huk.) kefalet, kefaletname; garanti; yetki, salahiyet, hak. tavşanın çok olduğu yer; ufak av hayvanları üretim sahası; ırmakta balık üretim sahası; kalaballk mahalle; (İng.) parmaklıklı yerde yabanıl hayvan üretme imtiyazı; ağıl. savaşçı, cenkçi, muharip; cenk eri, asker. Varşova. savaş gemisi. siğil. warts and all olduğu gibi, bütün ayrıntılarıyle, güzel olmayan taraflarını saklamadan. wart hog Afrika yaban domuzu, (zool.) Phacochoerus aethiopicus. wart'y siğilli, üstü siğil dolu; siğil gibi. savaş zamanı; savaştan doğan; savaş sırasında olan. sarı sütleğen, (bot.) Euphorbia helioscopia. savaştan yıpranmış, savaş yorgunu. ihtiyatlı, uyanık, açıkgöz. be wary of ... (den.) sakınmak; dikkat etmek. warily uyanık olarak. wariness uyanıklık. (bak.) be. yıkama, yıkanma; çamaşır; deniz veya nehir suyunun çalkanmasından hasıl olan ses; dalga sesi, kürek palası veya gemi çarkının meydana getirdiği su akıntısı; dalgaların sahile attığı süprüntü; sulu mutfak artığı; ağıza güzel koku vermek için kullanılan sıvı; losyon; tuvalet suyu; (güz. san.) ince suluboya tabakası; kuru vadi; toprak aşınması; ince tabaka kaplama; yıkanabilir. This tray has a gold wash. Bu tepsi altın suyuna batırılmış. yıkamak, ıslatmak; su ile silmek; yıkanmak, banyo yapmak; ince boya tabakası ile kaplamak, yaldızlamak; temizlemek; (min.) toprağı yıkayarak altın filizini ayırmak; yıkanmaya dayanmak (kumaş); hafif hafif çarpmak (dalga); aşınmak. wash away su ile sürüklemek veya sürüklenmek. wash boiler çamaşır kazanı. wash down yıkayıp temizlemek (güverte); su ile yutmayı kolaylaştırmak. wash off yıkayıp temizlemek. wash one' hands of a matter bir işten bıkıp elini çekmek. wash out içini yıkamak; yormak, bitirmek; feshetmek; vaz geçmek; ihtiyacı karşılayamamak; yağmur nedeniyle iptal etmek. wash up yıkanmak; (İng.), (k. dili) bulaşık yıkamak. be washed up (k. dili) silinmek, yıldızı sönmek. wash'able yıkanabilir. ütü istemez ve yıkanabilir. lavabo. üstünde çamaşır yıkanan oluklu tahta; (den.) dalga girmesin diye kapının önüne veya güverteye konulan siper; girintili çıkıntılı yol. sabun bezi. çamaşır günü. solmuş, solgun, soluk; (k. dili) çok yorgun, bitkin; batkın, müflis. (argo) yıldızı sönmüş, bitmiş; (k. dili) bitkin düşmüş. yıkayan şey veya kimse; (mak.) pul, rondela; çamaşır makinası; gaz yıkama cihazı. çamaşırcı kadın. yıkama, yıkanma; çamaşır; ince madeni kaplama. washing machine çamaşır makinası. washing soda çamaşır sodası. Washington. sel basması ile meydana gelen çukur; sel sularının sürüklemesi; ( argo) başarısızlık; yıkama. sabun bezi. tuvalet. lavabo. çamaşır teknesi, leğen. sulu, kuvvetsiz, çorba gibi, hafif. (kıs.) was not. yabanarısı, (zool.) Vespa; sarı arı. wasp waist sıkma bel. (A.B.D.), (aşağ.), (argo) beyaz Protestan Amerikalı. huysuz; ince belli. hırçın. şerefe içme; içki alemi; işret için içilen baharlı içki; eski bir selâmlama; işret etmek, içki alemi yapmak; birinin şerefine içmek. (tıb.) frengi teşhis testi. (eski) -idin. atılmış, kullanılmaz; bedenden çıkarılmış, ifraz edilmiş; boş, hali, terkedilmiş; çorak; viran, harap; artık, yeterinden fazla; israf, telef, çarçur, heder, savurma; iyi kullanmama, değerlendirmeme; boş arazi; metruk arazi; beyaban; ıssız yer; yıkım, harabiyet; kullanılmadan boşa giden şey, fire; çöp, artık. waste pipe kutlanılmış veya fazla suyu boşaltma borusu. waste steam fazla buhar, çürük buhar. go to waste ziyan olmak, heder olmak, boşa gitmek. lay waste harap etmek, viraneye çevirmek. harap etmek, viraneye çevirmek; aşındırmak, kullanıp yıpratmak; harcamak, boşuna sarfetmek, israf etmek; kaybetmek; (argo) öldürmek; aşınmak; heba olmak; aşırı derecede kilo vermek. waste away zayıflaya zayıflaya eriyip gitmek; ağır ağır azalmak veya telef olmak. wast'ing zayıflatıcı, çöktürücü; harap eden. çöp sepeti. harap eden; müsrif, savurgan, boş yere ziyan eden. wastefully israf ederek. wastefulness israf, ziyankarlık. çorak toprak, metruk arazi, beyaban. atılacak kâğıt, çöp kağıt. israfçı. (İng.) artık su savağı. müsrif kimse; bir işe yaramaz kimse; avare kimse. bakmak, dikkat etmek; beklemek, gözlemek; fırsat kollamak; tetikte olmak; gözkulak olmak; bekçilik etmek, nöbet beklemek, nöbetçi olmak; gözetmek; gözetlemek, seyretmek; sabahlamak. watch for beklemek, yolunu gözlemek. watch out dikkat etmek. watch over korumak, bakmak. Watch out! Watch it! Dikkat et! Watch your step! Bastığın yere (bak.) Önüne (bak.) Sakın ha! Dikkat et! Aman yavaş ! cep veya kol saatı; bekçilik, gözetleme; uyanıklık; nöbetçilik, nöbet tutma; nöbetçi, bekçi; devriye; nöbet yeri veya süresi; eskiden gecenin bir kısmı; (den.) nöbet, posta, vardiya; (den.) aynı vardiyada nöbet tutan tayfalar. watch band kol saatı kayışı. watch chain saat kösteği. watch fire bekçi veya nöbetçinin yaktığı ateş; işaret ateşi. watch glass kol saatı camı; laboratuvarda kullanılan saat camı biçimindeki cam kap. watch guard saat kösteği kaytanı. watch night yılbaşı gecesi yapılan dinsel tören. watch pocket saat cebi. be on the watch tetikte olmak, kulak kesilmek; nöbette olmak. first watch gecenin ilk nöbeti. larboard watch geminin iskele tarafına tayin olunan gece nöbetçisi grubu. officer of the watch nöbetçi subayı. set the watch saatı ayar etmek; bekçi koymak. saat kapağı veya mahfazası. bekçi köpeği; kanunsuz veya umuma zararlı hareketlere karşı tetikte olan kimse veya makam. tetik, uyanık. watchfully tetikte, uyanık olarak. watchfulness uyanık oluş. saatçı. bekçi. nöbetçi kulesi, bekçi kulesi. parola; düstur. su; deniz, göl, nehir; su birikintisi; gölek, gölcük, gölet; elmasın parlaklık ve şeffaflığı; hare, kumaşın şanjanı; mükemmellik, kalite; karşılığı olmadan ilâve olunan sermaye; (çoğ.) kara suları; (çoğ.) sular. water ballet su balesi. water bearer sucu, saka; (b. h.), (astr.) Kova Burcu; Saka takımyıldızı. water bed yatak olarak kullanılan içi su dolu büyük plastik torba. water beetle, water bug su böceği, su sineği, (zool.) Hydrophilus. water blister içi suyla dolu kabarcık. water boy işçilere veya sporculara su getiren kimse. water buffalo manda, (zool.) Bubalus bubalus. water cart su arabası. water chestnut su kestanesi, göl kestanesi, (bot.) Trapa natans. water closet tuvalet, apteshane, (kıs.) W.C. water color suluboya; suluboya resim. water cooler su soğutacak kap veya tertibat. water cure (tıb.) su ile tedavi; (k. dili) fazla su içirerek yapılan işkence. water flea su piresi; subiti, (zool.) Daphnia. water gap iki dağ arasındaki derin dere, koyak, geçit. water gas hidrojenle karbonmonok- sitten meydana gelen bir çeşit havagazı. water gate set, kapak. water gauge istim kazanındaki suyun yüksekliğini ölçme aleti, su seviyesi göstericisi. water germander sunanesi, sarmısak otu, (bot.) Teucrium scordium. water glass su bardağı; kazandaki suyu ölçme aleti; sodyum silikat; su saatı. water hammer borularda su gürültusü. water hazard golf oyununda su mâniası. water hemlock sığır baldıranı, (bot.) Cicuta virosa. water hen su tavuğu. water hole hayvanların su içtiği ufak pınar veya gölcük. water jacket moturu soğutmak için silindirlerin etrafındaki su gömleği. water jump at yarışlarında su mâniası. water level su seviyesi. water lily nilüfer, (bot.) Nymphaea. water line (den.) su hattı. water main yeraltı su borusu. water meter su saatı. water mill su değirmeni. water moccasin Kuzey Amerika'da bulunan kanca-dişli engerek. water nymph su perisi. water on the brain beyinde su toplanması. water polo su polosu. water rat misk sıçanı, su sıçanı, (zool.) Ondatra zibethica; limanlarda hırsızlık eden serseri. water rights su kullanma hakkı. water snake su yılanı, (zool.) Natrix. water softener suyun kirecini ayırarak yumuşatan kimyasal madde veya tertibat. water spaniel su spanyeli. water supply su rezervi; su kaynakları; su sağlama. water system bütün kollarıyle bir ırmak; su kaynakları; su sağlama. water table (mim.) bina yüzündeki alt saçak, yağmur etekliği; (jeol.) su tabakası, su tabakası seviyesi. water tower su kulesi. water wheel sudolabı; çark. water wings yüzme öğrenenler için bir çift sugeçirmez şişirilmiş torba. water witch yeraltı sularının yerini bulabildiğini iddia eden kimse. above water kaygısız, sıkıntısız. be in hot water başı dertte olmak, güç durumda olmak. be under water su altında kalmak. go water (k. dili) su dökmek, işemek. head of water kaynak yeri, su başı; su rezervi; sarnıç, baraj; su gücü. high water met, kabarma; sel; (k. dili) boy atan çocuğa pantolonunun kısa gelmesi. in deep water başı dertte, müşkül durumda. in smooth water meselesiz, yolunda. low water cezir, inme; suların çekilmiş hali. low water mark tam cezri veya suyun fazla çekildiğini belirten işaret. make water su dökmek, işemek. of the first water en iyi cinsten. on the water denizde. soft water tatlı su, kireçsiz su. spring water pınar suyu. take the water (belirli bir membadan) su içmek. the waters meşime, son, etene, döleşi. throw cold water on hevesini kaçırmak, soğutmak. watered silk hareli veya dalgalı ipekli kumaş. He worked hard to keep his head above water. Geçinebilmek için çok çalıştı. Sam is a villain of the purest water. Sam hainlerin daniskasıdır. They spend money like water. Su gibi para harcarlar. sulamak; suvarmak, su vermek; harelemek (ipek); su katmak, sulandırmak; sulanmak; su içmek (hayvan), suvarılmak; karşılığı olmadan hisse senetlerini çoğaltmak. water down sulandırmak; hafifletmek, yumuşatmak. The smell of fresh bread makes my mouth water. Taze ekmek kokusu ağzımı sulandırır. yüzen; su yoluyle taşınan; su yoluyle bulaşan. Orta Afrika'da bulunan iri bir cins antilop. su yolu, kanal; dere, su. denizcilik veya su sporlarında maharet; gemi, kayık; deniz taşıtları. suteresi, (bot.) Nasturtium officinale. çağlayan, çavlan, şelâle. su kuşu, su kuşları. sahilde arsa; şehrin liman bölgesi. sulama; suvarma; hareleme; sulayan, sulayıcı; sahildeki; kaplıcaya yakın. watering place içmeler, maden suları bulunan yer; plaj; kaplıca. watering pot bahçe sulama kovası, süzgeçli kova. watering trough yalak. içi su dolmuş. Waterloo savaşı; kesin yenilgi. kayıkçı. karada suyun yükseldiği dereceyi gösteren çizgi veya işaret; filigran; filigran basmak. karpuz, (bot.) Citrullus vulgaris. su gücü. su geçirmez; yağmurluk, empermeabl; sugeçirmez hale koymak. su çekmez. iki ne arasındaki set; su bölümü çizgisi; boşaltma havzası; sınır. sahil, kıyı, yalı; sahilde yaşayan; su kenarında biten; sahile özgü; sahilde çalışan. su kayağı yapmak; su kayağı. ıslak, sırsıklam. suda eriyebilen. denizden veya gölden kasırga kuvvetiyle hortum halinde yukarı çekilen su, deniz hortumu; oluk. su geçirmez, akmaz, sızmaz; çok sıkı, göz açtırmayan. su yolu; gemi güvertesinde biriken suyu akıtmaya mahsus açık oluk. (çoğ.) su dağıtım tertibatı; su oyunları; (argo) gözyaşı; (argo) yağmur. sudan aşınmış, suda eskimiş. sulu, suya ait; sulak, suyu bol; su gibi, suya benzer; tatsız, lezzetsiz; zayıf, sudan. vat. watthour vat saat. watt'-meter vatmetre, vat ölçeği. wat'tage vat ile ifade edilen elektrik gücü miktarı. dal veya çubuklardan örülmüş yapı; çubuk, saz, kamış, dal; hayvanlarda sarkık gerdan; ince çubuklarla çit örmek; ince çubukları hasır gibi örmek. kedi gibi miyavlamak. dalgalanmak; sallanmak; sallamak; dalgalandırmak, dalga dalga etmek. ondüle yapmak; harelemek; elle işaret etmek. wave farewell el veya mendil sallayarak veda etmek. wave on el işaretiyle ileri gitmesini belirtmek. dalga; dalgalanma; el işareti; el sallama; hare, kumaş dalgası; dalga gibi kabaran şey; sıcak veya soğuk dalgası. wave band (radyo) dalga. wave front (fiz.) dalga sınırı. wave set mizamplide kullanılan fiksatif. wave theory (fiz.) dalga teorisi; (dilb.) dillerin dalgalar halinde yayıldığı kuramı. wave train bir noktadan çıkan dalgalar dizisi. wave worn dalgalardan aşınmış. cold wave soğuk dalgası. heat wave sıcak dalgası. long wave uzun dalga. make waves (A.B.D.) düzeni bozmak, karışıklık yaratmak. medium wave orta dalga. short wave kısa dalga. wav'y dalgalı, dalga dalga. dalga uzunluğu, dalga boyu. (hav.) iniş izni vermeme. sallanmak; titremek; sendelemek; tereddüt etmek, duraksamak, kararsız olmak; sallanma; tereddüt, kararsızlık. waveringly .tereddüt ederek, kararsızlık içinde. (A.B.D.) donanmasında kadın görevliler. (bak.) waul. (k. dili) plak yapmak, plak doldurmak. mum, balmumu; balmumuna benzer herhangi bir madde; parafin; kırmızı balmumu; kulak kiri; (bot.) bitkilerin ifraz ettiği balmumuna benzer madde; kunduracı zifti veya mumu; cilâ; üstüne balmumu sürmek, mumlamak; cilâlamak. wax bean sarı kabuklu fasulye, (bot.) Phaseolus vulgaris. wax candle mum. wax end, waxed end mumlanmış veya ziftli ayakkabıcı sicimi. wax flower, wax plant balmumu çiçeği, (bot.) Hoya carnosa. wax myrtle mum ağacı, (bot.) Myrica cerifera. wax palm mum hurma ağacı, (bot.) Ceroxylon andicola. wax paper yağlı kâğıt. wax'en mum gibi; mumdan yapılmış; soluk, saz benizli. wax'y mumlu, muma benzer; yapışkan; yumuşak ve şekillendirilebilir. (İng.), (k. dili) öfke nöbeti. wax'y öfkeli. artmak, yükselmek, büyümek, olmak. wax beautiful güzelleşmek. wax eloquent belâgatli konuşmak. wax strong kuvvetlenmek. The moon waxed and the moon waned. Günler geçti. sarfiyat; lüzumsuz sarfiyat, israf. ipekkuyruk kuşu, (zool.) Bombycilla garrula. balmumu işi; balmumundan yapılmış insan heykeli; (çoğ.) balmumundan yapılmış insan heykelleri müzesi. yol, tarik; yön, yan, taraf, cihet; yer; mesafe; usul, tarz; husus; adet, itiyat, huy; hal, durum, halet; gidiş, ilerleme, ileri gitme; çare, vasıta; (huk.) irtifak hakkı, geçit hakkı; (çoğ.) gemi kızağı. ways and means mali tedbirler, para temini, tahsisat bulma yolları. way back (k. dili) çok eskiden, uzun zaman önce. way in giriş, girilecek yol. way station (d. y.) ara istasyon. way train her istasyona uğrayan tren, posta treni. across the way yolun öte tarafında, karşı tarafta. a good way hayli mesafe; iyi bir usul. all the way mümkün olduğu kadar; başından beri. a long way off çok uzakta. be in the way engel olmak, ayak altında olmak. by the way sırası gelmişken, aklıma gelmişken. by way of yolu ile, -(den.) come one' way başına gelmek. go all the way son haddine varmak; her naneyi yemek. go one' way kendi yoluna gitmek, bildiğini okumak. go out of one' way zahmete katlanmak. go the way of gibi gitmek. have a way with one ikna edici kabiliyeti olmak. in a small way küçük mikyasta, ufak ölçüde. in a bad way kötü bir durumda; tehlikede; çok hasta. in a way bir bakıma. make one' way ileri gitmek, başarmak, muvaffak olmak. on the way yol üstünde, yolunda, yolda. out of the way sapa, yol üstü olmayan; alışılmışın dışında, yolsuz, uygunsuz, münasebetsiz; zahmette; yerinde olmayan, kayıp; ortadan, aradan; yoldan. pay one' way kendi masraflarını kendi ödemek. the right way doğru yol. under way hareket helinde, ilerlemekte, devam etmekte. Have it your way. Nasıl istersen öyle yap. Let' get this out of the way. Bunu ortadan kaldıralım. No way (A.B.D.), (argo) Çaresiz. İmkân yok. manifesto, yolcu manifestosu, nakliye senedi, (kıs.) w.b. yolcu, yaya yolcu. yolculuk eden; yolculuk. yolunu kesmek; pusuya yatmak. (A.B.D.), (argo) yepyeni, özgün, ileri. (sonek) yönünde, -e doğru. yol kenarı; yol kenarındaki. go by the wayside daha önemli bir şeyden dolayı rafa kaldırılmak. ters, dik başlı, inatçı, aksi; düzensiz, intizamsız, darmadağınık. waywardly inatçılıkla, dik başlılıkla; düzensiz bir şekilde. waywardness inatçılık, dik başlılık; düzensizlik. (zam.) biz, (bak.) I. (kıs.) we had, we would. (kıs.) we are. (kıs.) we have. zayıf, kuvvetsiz, mecalsiz, takatsiz; hafif, dayanıksız; metanetsiz; sebatsız; akılsız, şaşkın; eksik; hükümsüz; (foto.) silik çıkmış; (dilb.) vurgusuz; düşük. weak sister (k. dili) dayanıksız ve zayıf kimse. weakly hasta, hastalıklı; zaaf ile; zayıf surette. weak'ness zaaf, zafiyet, iradesizlik; kusur; zaaf duyulan şey. zayıf düşürmek; zayıflatmak, zayıflamak; takatini kesmek, takati kesilmek; hafifletmek, hafiflemek; direnci azalmak. gölgebalığıgillerden bir çeşit balık, (zool.) Cynoscion. yüreksiz, korkak. dizleri zayıf; zayıf karakterli; yüreksiz. cılız kimse veya hayvan; cılız, güçsüz. iradesiz; aklı zayıf. (eski) refah, gönenç, saadet, sağlık. for the public weal umumun refahı için; kamu yararına. in weal or in woe iyi veya kötü günlerde. (İng.) ormanlık; kır. zenginlik, servet, varlık, para, mal; bolluk. zengin, servet sahibi, varlıklı; bol. wealthiness zenginlik. wealthily varlıklı olarak. sütten kesmek, memeden kesmek; soğutmak, vaz geçirmek. wean'ling sütten yeni kesilmiş yavru. silâh. weaponry silahlar. dayanıklılık, dayanma; aşınma, yıpranma, eskime; giysi, elbise. the worse for wear eskimiş, çok kullanıldığı belli. wear and tear normal halde aşınıp eskime. (wore, worn) giymek; göstermek; taşımak; kullanmak; eskitmek, aşındırmak, yıpratmak, yemek; yormak; dayanmak; eskimek, aşınmak, yıpranmak; tükenmek. wear away aşındırmak; biteviye geçmek; tükenmek. wear badly dayanıksız olmak, az dayanmak. wear down azar azar kuvvetini tüketmek, yavaş yavaş yıpratmak veya yıpranmak; aşındırmak. wear off yavaş yavaş yok olmak. wear on yavaş ilerlemek; can sıkmak. wear out butün bütün eskimek veya eskitmek; aşınmak; yormak, tüketmek. wear the trousers reislik etmek. wear well iyi dayanmak; iyi uymak; uygun gelmek; süregelmek. wear'able giyilebilir. wearing apparel elbise, giysiler. He wears his age well. Yaşını göstermiyor. yıpratıcı; yorucu; giyilmeye elverişli. sıkıcı, yorucu, bıktırıcı, usandırıcı. yorgun, usanmış, bıkkın, bezgin; yorucu, yoran, usandırıcı, sıkıcı; yorgunluk belirten; yormak, yorulmak; usanmak, usandırmak; bezmek, bezdirmek. wearily canından bezmiş bir halde; yorgunlukla. weariness bezginlik, yorgunluk, usanç. (eski) gırtlak, nefes borusu. sansargillerden herhangi bir hayvan, (zool.) Mustela, sansar, gelincik, kakım, samur; sinsi kimse, çakal; (A.B.D.), (k. dili) kaçamaklı konuşmak. weasel out of -(den.) sıyrılmak. weasel-faced sansar yüzlü. weasel word kaçamaklı söz, bir sözün anlamını şüpheye düşüren kelime. hava, hava durumu; kötü hava, fırtına; ortam, şart, durum; (den.) rüzgâr üstü tarafındaki. weather bureau meteoroloji bürosu. weather eye hava değişikliğini çabuk sezme kabiliyeti. keep one' weather eye open (k. dili) göz kulak olmak. weather map hava haritası, meteoroloji haritası. weather ship okyanus meteoroloji istasyonu. weather signal hava durumunu bildiren işaret. weather station meteoroloji istasyonu. weather vane fırıldak, rüzgârgülü. make heavy weather yalpa vurmak, yalpalamak; zorluk çıkarmak. under the weather (k. dili) keyifsiz, hasta, rahatsız; kafası dumanlı. havaya göstermek; hava tesiriyle değişmek; atlatmak, savuşturmak, geçiştirmek; (çatıya) meyil vermek; (den.) rüzgar istikametinden geçmek; hava tesirlerine karşı dayanmak. weathering hava etkisiyle meydana gelen değişiklik. her türlü kötü hava şartlanna maruz kalmış, fırtına yemiş; fırtınanın yıprattığı, yanık (yüz) bindirme, siper tahtası; bindirme tahtalarla kaplamak. kötü hava şartlarından dolayı limanda mahsur kalmış (gemi) fırıldak, rüzgârgülü; dönek kimse. (hava, güneş, rüzgâr veya yağmur etkisiyle) yıpranmış. weathered in (A.B.D.) hava muhalefeti yüzünden kapalı (havaalanı) barometre. (çoğ.) -men) (k. dili) meteoroloji uzmanı; hava durumunu okuyan spiker. her türlü hava şartlarına karşı dayanıklı, havadan bozulmaz, rüzgâr geçirmez. weather strip, weather stripping pencere keçesi, tecrit şeridi. tecrit şeridi yapıştırmak. havadan anlar; kamuoyunu sezen. hava etkisiyle bozulmuş veya aşınmış. (wove, woven) dokumak; örmek; kurmak, yapmak, icat etmek; zikzak yapmak; dokuma; örme. dokumacı, çulha. weaver' hitch (den.) yoma bağı. dokumacı kuşu., (zool.) Ploceidae. (bed, bing) ağ; örümcek ağı; ağ gibi karışık şey veya tertip; dokuma, dokunmuş kumaş; (mak.) örs bogazı, ray bogazı, bağlantı levhası; örgü; (anat.), (zool.) zar, perde; tüy bayrağı; tomar; etrafına ağ örmek; ağ gibi sarmak. webfingered el parmaklarının arası perdeli. webtoed ayak parmaklarının arası perdeli, perde ayaklı. web press tomar kâğıt ile çalışan baskı makinası. web'bing kalın dokuma kayış. (-ded; -ded veya wed; -ding) nikah ile almak veya varmak: ile evlenmek bağlanmak; evlenmek, kocaya varmak, dünya evine girmek. evli, evlenmiş; evliliğe özgü. wedded to bağlı, kendini adamış. nikâh, evlenme merasimi, düğün; evlilik yıldönümü. wedding cake düğün pastası. wedding ring nikah yüzüğü. golden wedding evliliğin ellinci yıldönümü. silver wedding evliliğin yirmi beşinci yıldonumü. kıskı, kama, çivi, takoz; kıskı şeklinde sey; üçgen şeklinde ilerleyen küme; çivi yazısında çivi şeklindeki işaret; kıskı ile kesmek veya ayırmak; kıskı sokmak; kıskı sokup sıkıştırmak; sıkışmak, takılmak; sıkıştırmak. wedg'y kıskı gibi. (k. dili) topuk girintisi olma yan ve tabanı topuğa doğru yukselen kadın ayakkabısı. renkli zemin üzerinde beyaz süsü olan bir çeşit ingiliz çömleği. nikâh, evlilik, izdivaç. in wedlock evlilik sırasında. out of wed lock evlilik dışı. çarşamba. (weer, weest) ufacık, küçücük, minimini, minnacık, minicik; az. wee folk periler, cinler, cüceler, ifritler, iyi saatte ol sunlar. wee hours geceyarısından sonraki zaman, sabahın erken saatleri. matem kolçağı; şapkada matem şeridi; (çoğ.) dul kadınların giydiği matem elbisesi. yabani ot, zararlı ot; değersiz hayvan; ıskarta şey; ot tabakası; (argo) haşiş; yararsız otları çıkarıp temizlemek; zararlı şeyleri defetmek. weed out çıkarmak. the weed (k. dili) tutun, sigara. poke weed şe- kerciboyası, (bot.) Phytolacca. yabani otları bol; (k. dili) çiroz gibi, kara kuru, ıskarta. hafta. week in week out haftalarca. weeks ago haftalarca önce. a full week tam bir hafta; olaylarla dolu bir hafta .by the week hafta hesabına göre. for weeks haftalarca. hafta arasındaki gün, iş günü. hafta sonu. haftalık; haftada bir, her hafta; haftalık yayın. (eski) zannetmek, sanmak. ( (A.B.D.), (k. dili) sosis. ufacık, minicik, küçücük. (wept) ağlamak, göz yaşı dökmek; sızmak, damlamak; ağlama; ağlama nöbeti. ağıtçı: şapkadan sarkan matem kurdelesi; daldan sarkan yosun; duvarda damlama deliği, akak; (çoğ.), (k. dili) pırasa bıyık. ağlayan, gözleri yaşlı; ince ve sarkık dallı. weeping willow salkımsöğüt, (bot.) Salix babylonica. çarpan balığıgillerden herhangi bir balık. greater weever trakunya, çarpanbalığı; (zool.) Trachinus draco. lesser weever varsam, (zool.) Trachinus vipera. buğday biti; pamuk kurdu; bitki kurtlarından birkaç cins. weevily, weevilly kurtlanmış, kurtlu. kumaşın atkısı, argaç; örülmüş şey. tartmak; tetkik etmek, duşünmek, ölçünmek, aklında tartmak; ağırlığında olmak; itibar edilmek. weigh anchor (den.) demir almak, vira etmek. weigh down yüklemek, yük altına koymak; omuzlarını çökertmek; ağırlık koyup bastırmak; bel vermek; kederlenmek. weigh in uçağa binmeden önce bagajı tarttırmak; at yarışı sonunda tartılmak (cokey); boks maçından evvel tartılmak. weigh out tartıp ayırmak, ölçüye göre hazırlamak; at yarışından önce tartılmak (cokey) weigh one' words sözlerini tartarak konuşmak. weighing ma- chine kantar, baskül. weigh able tartı labilir, tartıya gelir. yol under weigh harekette, yolda. ağırlık, siklet; tartı, vezin; yük, sıkıntı; tesir, itibar, nüfuz, önem, ehemmiyet; dirhem; ağır cisim; (istatistik) bağıl değer; gerilme gücü; yüklemek, ağırlık vermek; katmak. weight lifter halterci. by weight tartı ile. carry weight itibarlı olmak, önem taşımak. dead weight ağırlık, ezici yük; boş ağırlığı, ölü yük, tam yük; geminin darası. men of weight nüfuzlu adamlar, kodamanlar. throw one' weight around nufuzunu kullanarak iste diğinde ısrar etmek, ağırlıgını koymak. weight'less ağırlıksız. haltercilik. rejimle kilosunu ayarlayan kimse. ağır, gülle gibi; yüklü; sıkıntılı; önemli, ehemmiyetli, hatırı sayılır, itibarlı, nüfuzlu. weightily ağır olarak; kuvvetle; tesir ederek. weightiness ağırlık; tesirli oluş. büğet, bağlağı, set; çit dalyanı. tekinsiz; esrarengiz, garip, acayip; sihirbazlıkla ilgili; kadere ait; iskor, büyü; kader. the Weird Sisters kader tanrıçaları. weird'ly tekinsizce. weird'ness tekinsizlik. (A.B.D.), ( argo) garip kimse; acayip şey, tuhaf olay. kazanılmış özelliklerin kalıtımsal olmadığını ileri süren evrimcilik. (bak.) Welsh. (ünlem) iyi karşılamak, memnuniyetle karsılamak, hoş karşılamak; nezaket göstermek, samimiyet göstermek; samimi karşılama, hoş karşılama; nezaket gösterme; hoş karşılanan, iyi karşılanan; sevindirici, hoşa giden, rahatlatıcı, makbule geçen; ( ünlem) Hoş geldiniz! Safa geldiniz! Buyurun! give one a cold welcome soğuk karşılamak. give one a warm welcome hararetle karşılamak; pişman ettirmek. He is welcome to come and go at his pleasure istediği zaman gelip gidebilir .overstay veya wear out one' welcome. fazla kalıp tadını kaçırmak, ziyaret edip bıktırmak. roll out the welcome (mat.) ağırlamak. welcome home ağırlama. You're welcome Bir şey değil Rica ederim, Estağfurullah. You're welcome to it Buyurunuz You're welcome to try Bir deneyin isterseniz, Tecrübesi parasız. wel- comely hoşça, memnuniyetle, samimiyetle. welcomeness hüsnükabul, hoş karşılama, makbule geçme. kızdırıp kaynak yapmak, kaynatmak; kaynamak; sıkıca birleştirmek; kaynak almak, kaynayabilmek; kaynak yeri; kaynak yaparak birleştirme. weld'able kaynakla eklenebilir, kaynağa gelir, kaynar. weld'er kaynakçı. küçük muhabbetçiçeği, (bot.) Reseda luteola; kuçük muhabbet çiçeğinden çıkarılan sarı boya. iyi hal, iyilik; sıhhat, afiyet, refah; yoksullara yardım. on welfare ihtiyaç dolayısıyle resmi kuruluştan yardım alan. welfare mother bakacak kimsesi olmayan küçuk çocuklu kadın. welfare state yurttasların bireysel ve toplumsal gereksinmelerini sağlamayı amaçlayan dev let veya politika. welfare work resmi veya özel yardım çalısmaları. welfare worker sosyal yardım uzmanı . (eski) gök kubbe, sema, asuman. make the welkin ring (şiir) gökleri çınlatmak . (better, best) iyi, güzel, hoş, ala, iyice; hakkıyle, Iâyıkıyle; çok, pek; tamamen, hayli, oldukça; iyi, güzel; sıhhatça iyi, sıhhatli; kârlı, elverişli. Well begun is half done iyi başlayan iş yarı yarıya bitmiştir. well on in life yaşı hayli ilerlemiş. well past forty kırkını hayli geçmiş. well up on the list listenin başlarında. all very well uygun, yerinde. as well de, da, dahi, bile. as well as olduğu kadar, ile beraber, -e ilâveten. I wish him well iyiliğini temenni ederim ,Allah muvaffakiyetler versin. It is all very well but iyi, hoş ama. well and good kabul, tamam, peki. You may well say that Bunu söylemekte hakllsınız. Well donel Aferin! Bravo! We might as well stop Dursak iyi olur Bıraksak iyi olur. (ünlem) Pekâlâ! Ya! Hayret! Olur şey değil! Sahi ! Eh ! Haydi. I Well, to be sure... Eh olabilir. Well, well ! Vah vah ! Aman efendim ! Hayret ! Well, as I was saying Ha ! Diyordum ki. (kıs.) we will, we shall. kuyu, çeşme, memba, kaynak; pınar; hokka; sahanlık, merdiven veya asansör boşluğu; kaynamak, yerden fışkırmak. well up yükselmek. well sweep kaldıraç. doğru nişan alınmış, doğru atılmış; iyi maksat ile yapılmış. mükemmel teçhizatlı. doğrulanmış, ispat edilmiş. terbiyeli. refah, iyilik, saadet. terbiyeli, kibar; soylu. başarılı, iyi yapılmış; iyi pişmiş. güzel, güzel görunuşlu. (argo) zengin, para babası. merdiven için bırakılan boşluk; kuyu. Wellington, Yeni Zeland'ın başkenti; (çoğ.) çizme. meşhur, ünlü. terbiyeli . iyi niyetli. hemen hemen, takriben. hali vakti yerinde olan, mutlu. çok okumuş. geniş kap samlı, çok yönlü; dolgun, tombul. yerinde söylenmiş. yerinde söylen miş; hoş sohbet, sohbeti tatlı. kaynak. saygın, itibarlı, makbul. vakti iyi ayarlanmış, zamanlı. zengin, hali vakti yerinde olan. başkasının iyiliğini isteyen kimse. iyice eskimiş, çok giyilmiş; bayatlamış; lâyık, hak edilmiş, değimli. gömlekli lamba. Gal eyaletine ait; Gallilere özgü; Gal dili. the Welsh Gal halkı. Welsh'man Gal'li kimse. Welsh rabbit,Welsh rarebit kızarmış ekmeğe sürülen birada eritilmiş peynir. (argo) borcunu ödememek, dolandırmak; sözünü tutmamak, vaat ettiği işten caymak. welsh on one (argo) atlatmak, sözünü tutmamak. elbisede kenar şeridi; kösele şerit; süsleyici bant; çıta; değnek veya kamçı izi; böyle iz bırakan vuruş; şerit koymak; (k. dili) vurup iz bırakmak. (Al.) dünya görüşü. ağnamak, yatıp yuvarlanmak; dalga gibi kabarıp yuvarlanmak; yuvarlanma; karışıklık, kargaşa. altmış iki ile altmış yedi kilo arasında boksör. (Al.) bir devletin dünya siyaseti; milletlerarası politika. (Al.) dünyanın içinde bulunduğu durumdan dolayı meydana gelen kötumserlik veya umutsuzluk. (eski) ingilizcede (w) sesi için kullanılan harf. (tıb.) özellikle başta çıkan yağ kisti. kız, eksik etek; (eski) hizmetçi kız; (eski) fahişe, orospu; (eski) fahişe ile münasebette bulunmak, zamparalık etmek. Doğu Almanya'daki İslav kavmin biri. Wend'ic, Wend'ish kavme ait; bu kavmin dili. (şiir) yola koyulmak; katetmek, yol gitmek. (bak.) go. (bak.) weep. (bak.) be. (kıs.) were not. (Al.), (mit.) kurt şekline girmiş insan; kurt şekline girebilen kimse. Anglosaksonlarda diyet. (bak.) be. batı, garp; batıdaki, batı; batıya doğru olan; batıdan gelen (rüzgâr); çöken; batıya doğru. the West Batı, Asya'nın batısındaki ülkeler; (A.B.D.) Mississippi ırmağının batısındaki eyaletler. west by north batı kerte karayel. west by south batı kerte lodos. west longitude Greenwich boylamından batıya doğru mesafe. west northwest batı karayel. west southwest batı lodos. westward batıya doğru. go west batıya doğru gitmek; ölmek. batıya doğru giden. batıya yönelmek; batı rüzgârı veya fırtınası. batıya doğru yönelen. batıdan; batıya doğru; batıya bakan; batıdan esen (rüzgâr) batı, batısal; batıya ait; batıdan esen; batılı; kovboy romanı veya filmi. Western Church Batı Roma imparatorluğundaki kilise, Katolik kilisesi. westerner batılı. westernize batılılaştırmak. westernmost en batıdaki. West Indies Batı Hint adaları. (den.) batıya doğru katedilen mesafe; batıya yönelme. tazyikli hava ile işleyen kuvvetli fren. Londra'nın bir ilçesi. Westminster Abbey Londra'da Gotik tarzda yapılmış meşhur kilise. (-ter, -test), (-ted,- ting), yaş, ıslak; yağmurlu; (kim.) .su veya başka sıvı ile yapılan; (k. dili) içki yasağı olmayan (yer); kurumamış; ıslatmak; ıslanmak; işemek; yaşlık, nem, rutubet; su; yağmur; yağmurlu hava; (A.B.D.) içki yasağı aleyhtarı. all wet (argo) martaval; martavalcı. wet blanket (k. dili) neşeyi kaçıran şey; şevki kıran kimse. wetbulb thermometer üstü ıslak bulundurulan termometre. wet day yağmurlu gün. wet goods fıçı veya şişelerde bulunan sıvı maddeler; (k. dili) alkollü içkiler. wet nurse sütnine. wet rot nemle oluşan çürüme. wet suit ıslak dalış elbisesi. wet to the skin iliklerine kadar ıslanmış. wet'tish yaşça, ıslakça, nemli. wet'ness ıslaklık, nem, rutubet. bebeğe meme vermek: itina ile bakmak . (A.B.D.), (k. dili) Meksikalı kaçak tarla işçisi. idiş koç. ıslanma, ıslatma; ıslatan şey. wetting agent (kim.) sıvıya ilâve edilen ıslatıcı madde. (kıs.) wrong font yanlış hurufat. (zam.), iskoç. kim. (k. dili) küt diye vurmak, hızla vurmak; fırlatmak; çarpmak; dövmek; (k. dili) pat, küt, vuruş sesi; (argo) hisse, pay. whack off bıçakla kafasını uçurmak. whack up hisselere bölmek, paylaşmak; derme çatma kurmak. have a whack at (argo) sıra ile de- nemek. out of whack (k. dili) işlemez vazi yette; ayarı bozuk. (İng.), (k. dili) kocaman, heyulâ gibi; çok. balina, (zool.) .Cetacea; (k. dili) çok iyi şey, çok buyük şey; balina avlamak. a whale of a hayli, pek çok, oldukça. whale fishery balina avcılığı; balina avlanan yer. whale oil balina yağı .whal'er .balina avcısı; balina avlama gemisi. whal'ing balina avı; (argo) kocaman. (k. dili) dövmek, dayak atmak, kamçılamak, kırbaçlamak. whal'ing dayak. güvertesi balina sırtı biçimindeki vapur. cankurtaran sandalı, filika. balina çubuğu, korseye konulan balina, balık dişi . vuruş, vuruş sesi; küt diye vurmak, çarpmak. göz (değme) şaplak vurmak, dövmek; şaplak. sırım; (İskoç.) büyük dilim; kırbaçlamak; (İskoç.) fırlatmak; (İskoç.) dilimlemek. (bak.) whop. (çoğ.) wharves) rıhtım, iskele, büyük yük iskelesi; iskele veya rıhtım yapmak; rıhtıma getirmek veya çıkarmak. wharf rat bir çeşit büyük fare; (A.B.D.), ( argo) rıhtımda dolaşan serseri veya hırsız. iskelenin yük boşaltma veya depolama için kullanılması; iskele ücreti. .iskele muhafaza memuru rıhtım müdürü. (zam.), (ünlem) ne; ne kadar; bir şey; (Bazen ingilizcede what kelimesi ile baslayan cümlecikler Türkçe cümlede fiil içinde belirlenir. What you are doing is correct Yaptıgınız doğrudur. He has no income but what he earns Kazandığından başka geliri yoktur); ne, hangi; (ünlem) Ne? Vay! What good is it? Neye yarar? Faydası ne? what' what (k. dili) işin mahiyeti, gerçek durum .What' what? What' cooking? (k. dili) N'aber? Ne var ne yok? and what not ve saire. and what have you ve saire. what if... ya...ise... what with hesaba kattıktan sonra, düsünerek, (den.) dolayı. what for niçin; ( argo) azarlama; (leh.) ne biçim. what about unutmayalım; ne haber .What of it? Ne fark eder? Vız gelir? Bana ne. What the devil What the hell Allah cezasını versin, Kahrolası. what chamacallit (k. dili) şey, zırıtılı, zımbırtı. no matter what ne olursa olsun. what it takes ne gerekirse. What' with him ? (argo) Nesi var ? ( Do you ) know what ? Haberin var mı? Biliyormusun? What' it to you? Sana ne? I don't know but what it will work Başarılı olacağını tahmin ediyorum. (zam.), bütünü, hepsi; (k. dili) ne; hangi, ne; her hangi, hiç. biblo rafı. (zam.) ne, hangi; (zam.) bütünü, hepsi. sivilce, kabarcık; vücutta meydana gelen kırmızılık veya kabartı. buğday; buğday fidanı. wheat beetle buğday biti. wheat belt buğday yetiştiren mıntıka. wheat rust buğdaypası. wheat'en buğdaydan yapılmış, buğdaya ait. kuyrukkakan, (zool.) Oenanthe oenanthe. yaltaklanarak veya tatlı sözlerle yalvarmak; kandırıp elinden almak; yaltaklanmak, tatlılıkla kandırmak. tekerlek; çark, dolap; (den.) dümen dolabı; eskiden kullanılan işkence çarkı; (k. dili) bisiklet; çarkıfelek; deveran, dönme; (argo) kodaman; (çoğ.) yürüten unsur; çog, (argo) vasıta, araba .wheel and axle mil teker. wheel animalcule (bak.) rotifer. wheel horse birbiri ardınca koşulmuş atlardan tekerleğe yakın olanı; en ağır işi yapan ve kolay kolay yorulmayan adam. balance wheel nâzım çark; olayları soğukkanlılıkla karşılayan kimse. fifth wheel yedek tekerlek; yedekte bulunan kimse veya şey; (k. dili) kendini fazlalık olarak gören kimse .mill wheel değirmen çarkı. paddle wheel vapurun yan çarkı. at the wheel direksiyonda; yönetiminde. wheels within wheels bir birine karşılıklı etkide bulunan olaylar .There are wheels within wheels işin içinde iş var. The wheels of social progress turn slowly Toplumdaki ilerleme ağır işler. tekerlekler üzerinde taşımak; döndürmek; çark gibi çevirmek; el arabası ile götürmek; çark veya tekerlek gibi yuvarlanmak; dönmek; sürmek; sürülmek; yuvarlanıp gitmek. wheel about yönünü değiştirmek. wheeled tekerlekli. tekerlekli el arabası. tekerlekli sandalye. (A.B.D.), (k. dili) şüpheli işlerle uğraşan kimse, kurnaz kimse. gemide dümen köşkü. değirmen dolabının bulunduğu su mecrası. tekerlekçi, tekerlek yapan veya tamir eden kimse. hırıltıyla solumak; hırıltılı ses; (k. dili) bayat fıkra. wheez'y hırıltılı . sivilce, kabarcık. bir çeşit deniz salyangozu, (zool.) Buccinum undatum. su basmak; bastırmak, boğmak, mağlup etmek. köpek veya yırtcı hayvan yavrusu; enik, encik; it; it herif; eniklemek, enciklemek. (bağlaç) ne zaman, ne vakit; vakit, zaman; (bağlaç) ta ki,-e kadar; olur olmaz; halde, sırasında; iken; göz önüne alarak. when he comes geleceği zaman, o gelince, geldiğinde. When shall I come? Ne zaman geleyim? Come when you please Ne zaman istersen gel. He walks when he could ride Araba ile gidebileceği halde yayan gider. I'll come when I'm finished. işim bitince gelirim. Say when. Pes de! Kâfi gelince söyle. I knew him when. Eskiden beri onu tanırım. since when o zamandan beri, ne zamandan beri. until when o zamana kadar, ne zamana kadar. whenev'er, whensoev'er (bağlaç) her ne zaman. (bağlaç), (eski) nereden, hangi yerden; nereli; (bağlaç) (den.), dan; yere; sebepten. (zam.), (bağlaç) nere, nerede, nereye; da; (zam.) yer; (bağlaç) (olduğu) yer; (bulunduğu) durum. where its at(A.B.D.), (argo) müdavimi olunan yer. nerelerde; olduğu yer veya semt. (bağlaç) oysa, halbuki; mademki; şartlara göre, dayanarak. (bağlaç) neye; (bağlaç) onun üzerine, (den.) dolayı, dolaylsıyle. vasıtasıyle. (bağlaç) niçin, neden, ne sebepten; (bağlaç) bu sebepten, bundan dolayı, binaenaleyh. neyin içine, neyin içinde; hangi yönden, ne hususta; içinde, içine. içine: neyin içine. -(den.) the person whereof I spoke. bahsettiğim kimse . üstünde; bunun üzerine. (bağlaç) her nereye, her nerede. (bağlaç) neye; (bağlaç) neye, ne için. (bağlaç) bunun üzerine, ve bundan dolayı, üstünde. (bağlaç) her nereye, her nerede. (bağlaç), (zam.), (eski) ne ile; nasıl; (bağlaç) ile; (zam.), imkânlar, gereçler. the clue wherewith the riddle was solved bilmeceyi çözümleyen ipucu. gereçler, araçlar; para. hafif ve süratli kayık; bu kayıkla taşımak. (-ted, -ting) bilemek; tahrik etmek, kışkırtmak; açmak (iştah): bileme, bilenme; iştah açan şey. whet'stone bileğitaşı. (bağlaç) olup olmadığını; olursa; ise de. I do not know whether he will be here Burada olup olmayacağını bilmiyorum .whether we live or die kalsak da ölsek de. whether or not olsa da olmasa da. It is hard to decide whether to go or not Gidip gitmemeye karar vermek zor. (ünlem) Vay! A! Aman! Hay Allah ! Uf be ! kesilmiş sütün suyu. whey' faced .benzi uçuk, rengi atmış, saz benizli. (zam.), hangi, hangisi, hangisini; olan, bulunan. which see bakınız. Choose that which is good iyisini seç. This is the book of which I spoke Bahsettiğim kitap bu. Which is right? Hangisi doğrudur (iki şıktan) ? Which cake do you want? Hangi pastayı istersin? (zam.), biri veya diğeri; hangisi olursa. Afrika dokumaakuşu. esinti; koku getiren esinti; bir nefesle ağızdan çıkarılan duman, çubuğun bir nefesi; tütün dumanım ağızdan çıkarmak. take a whiff bir nefes çekmek, koklamak. (k. dili) önemsiz kimse; ufak huysuz köpek. hafif hafif esmek; tereddüt etmek. (bak.) .whippletree . Amerikan bağımzızlık savaş taraftarı; 1834-1855 tarihlerindeki bir Amerikan siyasi parti üyesi; İngiltere'de on sekizinci yüzyılda kurulan ve şimdi Liberal Parti olan siyasi parti üyesi. vakit, zaman, süre, müddet; kısa süre; away( ile) (vakit) geçirmek. between whiles zaman zaman, bazen, ara sıra. be worth while zahmetine değmek, the while o esnada, aynı zamanda. (bağlaç) -iken, süresince, müddetince; olduğu halde, olmakla beraber. (eski) vaktiyle, evvelce, önceleri; sabık, eski. (bağlaç), (İng.) iken. saçma arzu, kapris; madenlerde kullanılan atlı vinç, bocurgat. yağmur kervan çulluğu, (zool.) Numenius phaeopus . inlemek, sızlanmak, ağlamsamak, mırıldanmak; inleme, sızlanma. acayip fikirli; havai; kaprisli, saçma, tuhaf, acayip; mizahi. whimsicality mizah. whimsically acayipçe; kaprisle; mizahi olarak. .saçma arzu, kapris; mizah. katırtırnağına benzer bir bitki, (bot.) Ulex europaeus. vınlayan kuyrukkakan, (zool.) Saxicola rubetra. ağlasamak, ağlar gibi yapmak; halinden şikayet etmek, mırıldanmak, zırıldamak, sızlanmak; ağlasama sesi, sızlanış; zırıltı; lüzumsuz yere halinden şikayet. whin'ingly sızlanarak, ağlamsıyarak. whin'y ağlamsık, mızmız. kişnemek; kişneme. . (-ped veyo whipt, -ping) kamçı ile dövmek veya vurmak, kamçılamak ; döndürmek (topaç); çırpmak (yumurta); fırlatmak; oltayı tekrar tekrar suyun yuzeyine fırlatmak; paylamak, azarlamak; kamçı gibi vurmak; hızlı hareket etmek; (kumaşı) bas- tırmak; (ipin ucunu) çözülmemesi için si- cimle sarmak; (A.B.D.), (k. dili) mağlup etmek. whip in dağılmasını önlemek. whip into shape biçim vermek, düzene sokmak. whip up tahrik etmek; (k. dili) çabucak hazırlamak. kamçı, klrbaç; arabacı; avda köpekleri idare eden kimse; parlamentoda parti denetçisi; çırpılmış yumurta ile yapılan yiyecek; değirmen kolu; yumurta teli. whip hand kamçı tutan el; üstünlük, üstünlük vasıtası. sırım, firavun sicimi; kabarık çizgili bir çeşit kumaş. kamçı ucu; kamçıyı şaklatırken uç kısmının aldığı şekil; araba çarpışmasında kafanın ileri ve geri sarsılması. kamçılayan kimse veya şey. avda köpekleri idare eden kimse; parlamentoda parti denetçisi. (k. dili) kendini bir şey zanneden delikanlı. tazı. kamçılama, kırbaçla dövme; dayak; ipin etrafına sarılan sicim. whipping boy başkalarının suçlan üzerine yukletilen çocuk. whipping post kamçılamak için suçluların bağlandığı direk. araba falakası çobanaldatana benzer (A.B.D.)'ye özgü bir gece kuşu. tomruk testeresi. . (kumaşı) bastırmak. (-red, -rin) vızlamak, vızıldamak, pırlamak; vızıltı, pırlama sesi; zırıltı; karışıklık. fırıldanmak, hızla dönmek; hızla gitmek veya gelmek; dönmek; fırıldatmak, hszla çevirmek; hızla dönüş veya döndürüş; telâş, acele; çevrinti, çevri; hela dönen şey; koşuşma; günlük olaylann bir birini hızla takip etmesi. whirl'ing dervish semazen. fırıldak atlı karınca;fırıldak gibi dönen şey. çevrinti, su çevrisi, burgaç, eğrim, girdap. kasırga, hortum. (k. dili) helikopter. (bak.) whir. hışırtıyla hareket etmek. (ünlem) susmak; fısıltı; (ünlem )sus! hızlı ve hafif hareketle süpürme: ufak süpürge veya fırça: (İng.) yumurta teli; hafif hafif süpürmek; (İng.) yumurta çırpmak; çalkamak; hızla hareket etmek veya fırlatmak, fırlamak. whisk away ortadan yok etmek. ufak eibise fırçası. (çoğ.) yanak sakalı, yan sakal; (çoğ.), (k. dili) bıyık; sakal kılı; (çoğ.) kedi bıyığı; (den.), (gen.), (çoğ.) cıvadranın iki tarafındaki çubuklar. whiskered yan sakallı, sakallı. viski; viskili. fısıldamak, fısıltı ile konuşmak; kulağna söylemek; gizli konuşmak; fısıltı; fısıltı ile söylenen söz; hışırtı; ima. whisperer fısıldayan kimse; dedikoducu veya iftiracı kimse. fısıltı; fısıldama; fısıldayan. whispering campaign bir kişi veya grup aleyhine dedikodu veya iftira yayma. whispering sallery fısıltı sesini bir uçtan öbür uca nakleden koridor veya salon. (ünlem) sus! dört kişi ile oynanan bir iskambil, vist. ıslık çalmak; ıslık gibi ötmek; ıslık gibi vızıldayarak geçmek; ıslıkla çağırmak; ıslık; dudük; ıslık gibi ses .whistle for elde edememek. whistle stop (A.B.D.), (k. dili) (demiryolunda) ihtiyari durak, işaret verildiği zaman trenin durdugu küçük kasaba. blow the whistle on (A.B.D.) itiraz etmek; gammazlık etmek. wet one' whistle (k. dili) boğazını ıslatmak, kafayı çekmek, içki içmek. whistle in the dark cesaretini ko- rumak. whistling buoy dalgaların hare- ketiyle işleyen ıslık cihazlı şamandıra. ıslık çalan kimse; ıslıkla şarkı söyleyen kimse; kanatları ile ıslık sesi çıkaran bir çeşit kuş. zerre, nebze. not a whit. hiç, asla, katiyen. ak renk; beyazlık, aklık; (biyol.) ak; okçulukta hedefin dış halkası; beyaz derili adam; (çoğ.) beyaz giysi; (çoğ.) en iyi kalite un. beyaz, ak; renksiz, sararmış, soluk, solgun; lepiska, san; gümüşten yapılmış boş,yazısız, saf, lekesiz: beyazlar giymiş; öfkeden bembeyaz kesilmiş; akkor; beyazlatmak, ağartmak; badana sürmek. white out (matb.) beyaz aralıklar bırakmak. white ant beyaz karınca, divik. white as a sheet bembeyaz. white bear kutup ayısı, (zool.) Thalarctus maritimus white birch huş ağacı, (bot.) Betula pendula. white book kitap halinde yayımlanmış resmi hükümet raporu, beyaz kitap white clover beyaz yonca, (bot.) Trifolium repens white dwarf (astr.) beyaz cuce yıldız white elephant beyaz Hindistan fili; fuzull eşya white feather korkaklık belirtisi white flag beyaz bayrak, teslim bayrağı white gas kurşunsuz saf benzin white gold beyaz altın white goods beyaz çamaşırlar white heat akkor; heyecanın en şiddetli anı the White House Beyaz Saray white lead üstübeç white lie zararsız yalan white light güneş ışığl gibi beyaz ışık white magic iyilik düşüncesiyle yapılan büyü white man beyaz adam white man burden güya beyaz ırka duşen dünyayl uygarlaşnrma gorevi white meat beyaz et white metal bir çeşit katışık beyaz maden, yatak madeni, beyaz metal white noise belirli frekansları kapsayan gurültulu ses white oak saplı meşe white paper hü kümetin tutumunu belirten resml broşür white pepper tohumlarının dış zarı çıka rılmış tane biber white potato patates white race beyaz ırk white rat (labo ratuvarda kullanılan) beyaz fare White Russia Beyaz Rusya white sale tenzi Iâtlı çamaşır satışı white sauce ahça un ile süt ve yağdan yapılan beyaz sos white slave traffic beyaz kadm ticareti white slavery zorla yapılan orospuluk white supremacy beyaz ırkm ustünlüğü öğretisi white tie beyaz papyon kravat; frak veya resml elbise white water (A.B.D.), (Kan.) akarsuda ivi nti yeri bleed white kanım sömürmek; bütün parasını almak white ness beyazlık; saflık, temizlik whit ish akça, akçıl, beyazca ringa familyasından bir çeşit balık yavrusu. köpüklü dalga. efendi sınıfına ait, dairede çalışan. alabalık. kızgın, akkor; (k. dili) kızgın, öfkeli, ateş püsküren. benzi uçuk, soluk yüzlü; alçak; korkak, ödlek. beyazlatmak, beyazlanmak, ağartmak, ağarmak. (meteor.) kutup bölgelerinde kar örtüsü ile bulutların birbirine karışmasından doğan beyazlık. tenekeci; kalaycı. alıç, (bot.) Crataegus azarolus. külrengi ötlegen, (zool.) Sylvia communis. badana; cilt kremi; (argo) örtbas etme: badanalamak; örtbas etmek; (k. dili) oyunda sayı vermeden yenmek. beyaz üniformalı sokak süpürücüsü. (A.B.D.), (argo), (aşağ.) beyaz adam, siyah ırka baskı yapan kimse. (baglaç), (eski), (şiir) nereye; neye. whithersoever (eski) her nereye. arıtılmış tebeşir tozu, ispanya. merlanos, (zool.) Merlangus merlangus; mezit, (zool.) Gadus merlangus; barlam, (zool.) Merluccius merluccius. (tıb.) dolama. paskalyadan sonraki yedinci pazar. bıçakla yontmak. whittle down, whittle away yontup ufaltmak; azar azar eksiltmek. whittle off bıçakla kesmek. (-zed, -zing) vızlamak, vızıldamak, vızıltı etmek; cızırdamak; vızlatmak; cızırdatmak; bir çırpıda tamamlamak; cızırtı; vızıltı: (argo) çok usta kimse; yıldırım gibi hızlı olma. (argo) ufak ve süratli top mermisi; şenliklerde kullanılan bir çeşit fişek: (argo) usta. (zam.) (kim.) (iyelik hali): whose kimin. (nesnel hali): whom kimi. There is one man to whom I can trust a fortuna Paramı güvenerek bırakabileceğim bir adam var. He is the one from whom you can get the answer Cevabı öğrenebileceğiniz kişi odur. Who' Who ünlü kişilerin kimliğini açıklayan yıllık ansiklopedi, Kim kimdir. Who seeks fame seeks sorrow Söhret peşinde koşan belasını bulur. (kıs.) World Health Organization Dünya Sağlık Teşkilâtı. (kıs.) who will, who shall. (ünlem) Çüş! Dur! (k. dili) detektif romanı. (zam.) her kim. tam, bütün, tüm; sağlam, sağ, iyi, sağalmış, iyileşmiş; tüm, bütün, kül; tam şey; toplam. whole blood bütün kan, şişe kanı. whole hog (argo) bir şeyin bütünü. go the whole hog (argo) bir işi tam yapmak, sonuna kadar uğraşmak. whole milk kaymaklı süt. whole note (müz.) yuvarlak nota, dörtlük nota. whole number tam sayı. whole tone (müz.) tam perde . wholewheat bread kepekli buğday ekmeği. as a whole umumiyet itibariyle; tamamen. have a whole lot of fun çok eğlenceli vakit geçirmek. on the whole genellikle. out of whole cloth uydurma, temelsiz. with a whole skin sapasağlam. with my whole heart bütün kalbimle. wholeness bütünlük. samimt, içten, candan; gayretli. toptan yapılan, toptan satılan; toptan; toptan satış; toptan satmak. sıhhi, sıhhate yararlı, hasiyetli; sıhhatli; tekin. wholesomely sıhhatle; tekince. wholesomeness sıhhatli olma; tekin olma. bütün bütün, büsbütün, tamamen; sırf. (bak.) who. hayhrmak, çığlık atmak, bağırmak: baykuş gibi ötmek; boğmaca öksürüğünde olduğu gibi ses çıkarmak: çığlık, haykırış,bağırtı; baykuş sesi; boğmaca öksürüğü sesi. not worth a whoop (k. dili) beş para etmez. whoop it up (argo) ortalığı heyecana boğmak. whoop up (argo) coşturmak. whooping cough boğmaca öksürüğü. (argo) gürültü; tantana, gösteriş; çekişme. (ünlem), Yaşa! gurültülü şenlik. make whoopee şamata yapmak. (-ped, -ping) (k. dili) kuvvetle vurmak; yenmek; düşmek, birden oturuvermek; vuruş: düşüş. (k. dili) büyük şey; kuyruklu yalan. (k. dili) çok iri, çok büyük, okkalı. fahişe, orospu; fahişelik etmek. whor'ish fahişe gibi; fuhşa ait. (eski) orospuluk, fahişelik, fuhuş. genelev, umumhane. zampara; kerhaneci: pezevenk. halka dizilişli yapraklar; (zool.) helezon şeklindeki kabuğun bir halkası; iğ ucundaki ağırlık, ağırşak; parmak izindeki helezoni kabarıklık. whorled halkadizilişli; helezon şeklindeki. çay üzümü, (bot.) Vaccinium myrtillus. (zam.) kimin; ki onun. (zam.) her kim. (ünlem) niçin, niye, neden; neden, sebep; bilmece; (ünlem) Vay! Baksanıza! Ya! köy, kasaba. fitil wicked fitilli. wicking fitil maddesi. günahkâr, kötücül, habis; kötü, hayırsız; adi, bayağı, aşağılık; tehlikeli, fena; şeytansı; (k. dili) çok ustalıklı; "the" ile kötü kişiler. wickedly günahkarca. wickedness günahkârlık. sepet örgüsü için saz veya dal; sepet işi; dalardan örülmüş; sepet örgüsüyle yapılmış. wickerwork sepet işi, sepet örgüsü. büyük kapı içinde veya yanındaki ufak kapı; değirmen kanalının kapısı; krikette üç kazıktan ibaret kale; kroke oyununa mahsus tel kavis. a sticky wicket (İng.) zor durum. wicketkeeper krikette top hedefinin arkasında duran oyuncu. ters yöne; batıdan doğuya; soldan sağa. geniş, açık, engin, vasi, ferah; enli; şümullü; uzak; (dilb.) geniş; bol; uzaklara; tamamen, iyice; açıkta, açığa; krikette hedeften uzaklaşmış. top wide of the mark nişandan uzak; çok yanlış; yanılmış. widely genellikle; yaygın olarak . wide'ness genişlik. geniş açılı (mercek) tamamen uyanık; açıkgöz, zeki. şaşkın; saf, masum. genişletmek, açmak, bollaştırmak; açılmak, genişlemek, bollasmak. ardına kadar açık; (k. dili) kanun bakımından gevşek (şehir) enli perdede gösterilen (filim) yaygın. dul kadın; bazı iskambil oyunlarında kapalı olarak yere konan kağıtlar; (matb.) sayfa veya kolon başında yarım satır; dul bırakmak; kıymetli bir şeyden mahrum etmek. widow' mite fakir bir kimsenin yaptığı ufak yardım. widows walk deniz gören evlerin damına yapılan parmaklıklı balkon. widower dul erkek. widowhood dulluk. en, genişlik, enlilik. kullanmak. (A.B.D.) sosis. una bulanıp kızartılmış dana eti, şnitzel. (çoğ.) -wives) karı, zevce, eş, hanım, refika. take to wife evlenmek. wife'hood zevcelik, karılık. wife'less karısız, karısı olmayan. wife'ly zevceye yakışır. (-ged, -ging) peruka, takma saç; ing., (k. dili) azarlamak, paylamak. wig out (A.B.D.), (argo) esrar etkisinde bulunmak; çok heyecanlı olmak. wig'ging ing., (k. dili) azar tekdir. (terz.) tela. wigeon oak widgeon. kıpır kıpır oynamak, kıpırdaşmak, kımıldamak, yerinde rahat durmamak; kıpırtı. get a wiggle on (argo) acele etmek, sallanmamak, çabuk olmak. wiggler kıpırdak çocuk; sivrisinek larvası veya kurdu. (eski) insan, yaratık. (-ged, -ging) işaretle (haber) vermek; işaret verme; işaretle verilen haber. Kuzey Amerika yerlilerinin çadır veya kulubesi; alacık; (A.B.D.), (k. dili) siyasi toplantılar için kullanılan bina. yabani, yabanıl, vahşi; çılgın, deli gibi; arsız, terbiyesiz; hoyrat; zırzop; savruk; dönek, güvenilmez; hiddetli, azgın; fırtınalı; çok hevesli, meraklı; hükmedilmemiş; serseri (kurşun); bazı iskambil oyunlarında kıymeti sabit olmayan (kart); "the" ile çorak ve ıssız yer, çöl, kır, cengel. wild and wooly (k. dili) vahşi, medenileşmemiş; gözü pek, atılgan. wild ass yaban eşeği. wild boar yaban domuzu, (zool.) Sus scrofa. wild cherry yabani kiraz. wild goose yaban kazı. wildgoose chase ele geçmez bir şeyin peşinden koşma. wild oats yaban yulafı. sow one' wild oats gençken fazla serbest bir hayat yaşamak. wild pitch (beysool) topun çok açığa atılması. wild rice su pirinci, yabani pirinç, (bot.) Zizania aquatica. Wild West (A.B.D.)'nin eskiden medeniyetin girmediği batı tarafları. be wild about (k. dili) çok beğenmek, bayılmak, (bir şey için) deli olmak. in wild disorder büyük karışıklık içinde. It drives me wild Beni çıldırtıyor Beni çileden çıkarıyor. run wild başıboş kalmak; yabanileşmek. wild'ly vahşice, çılgınca. wild'ness vahşilik, yabanilik. yaban kedisi; dağ kedisi, vaşak, (zool.) Lynx; şirret kadın, ters huylu kadın; lokomotif ve tender; rizikolu iş; değeri şüpheli maden ocağı; evvelce verimsiz olan bir sahada bol petrol veren ilk kuyu; çürük, rizikolu, sağlam olmayan (iş); kanun dışı, kontrolsüz; düzensiz, intizamsız; petrol olduğu bilinmeyen bir yerde petrol kuyusu aramak. wildcat strike sendikanın rızası alınmadan yapılan grev. wildcatter kıymeti şüpheli olan maden ocaklan satıcısı; şansa bağlı petrol kuyuları açan kimse; kanun dışı viski yapan kimse. öküz başlı Güney Afrika antilopu, gnu, (zool.) Connochaetes. (şiir) şaşırtmak, şaşmak. kır, sahra; el değmemiş bölge; boşluk; şaşırtıcı kalabalık veya yığın. söndürülmesi güç ateş. spread like wildfire söndürülmesi imkansız derecede yayılmak. kır çiçeği. av kuşu. yabani ağaç veya fidan ve bunların meyvası; evcilleştirilmemiş. yabanıl hayat; yabanıl hayvanlar. orman. oyun, hile, düzen, desise; hile yapmak, oyun oynamak; cezbetmek. (bak.) willfull. karar vermek, niyet etmek; arzulamak; kastetmek, amaçlamak; gerçekleşmesini tahayyul etmek; vasiyet etmek, vasiyetle bırakmak. (would, (eski) wilt; wouldest, wouldst) gelecek zaman: -ecek. (istek), (kararlılık): I will win this game Bu oyunu kazanacağım (yetenek): This flower will grow even in sand Bu çiçek kumda bile yetişir. (alışkı): They would always visit him on Sunday Her pazar onu ziyaret ederlerdi. (olasılık): This letter will be for me Bu mektup benim galiba. meram, maksat; murat, arzu dilek, istek, niyet; irade; vasiyet, vasiyetname. will power irade. against one' will isteğine karşı. at will istediği vakit, canı istediği gibi. ill will kin, garez, husumet; kötü niyet. make ones will vasiyetnamesini yazmak. of ones own free will kendi isteğiyle. with a will azim ve istekle. bataklık yakamozu; ılgım; aldatıcı, yanıltıcı, Zümrüdüanka gibi. Kuzey Amerikaya mahsus ve deniz kenarında yaşayan kanatları aklı karalı büyük bir kuş. inatçı, söz dinlemez, direngen; kasıtlı, bilerek yapılan. will fully kasten, mahsus. willfulness inatçılık; kasten yapma. (çoğ.), (argo), "the" ile sinirlilik, can sıkıntısı. istekli hazır; razı; içten; gönüllü, isteyerek yapan. willingly isteyerek, seve seve. willingness isteyerek yapma, gönüllülük. söğüt, (bot.) Salix; söğüt odunu veya kerestesi; soğut ağacından yapılmış kriket veya beysbol sopası. willow pattern aslında beyaz Çin porselen tabaklarında kullanılan ve içinde söğüt ağacı bulunan mavi renkte bahçeli köşk resmi. osier willow, basket willow sepetçi söğüdü, sorkun, (bot.) Salix viminalis. red willow kızıl söğüt, (bot.) Salix rubra. weeping willow salkımsöğüt, (bot.) Salix babylonica. white willow aksöğüt, (bot.) Salix alba. willowy söğüdü çok; ince ve zarif. pamuk veya yün ditme makinası; bu makina ile yün veya pamuk ditmek. ister istemez. soldurmak, solmak; canlılığını yitirmek; isteği veya cesareti kırılmak; mecalsizlik, argınlık. (eski), "thou" ile eceksin; istiyorsun. hilekâr, düzenbaz, oyunbaz, kurnaz. wiliness duzenbazlık. matkap, burgu; burgu ile delmek. Katolik rahibelerinin kullandığı uzun baş örtüsü; baş ve boyuna dolanan ipek veya keten atkı; böyle atkı örtmek; dalgacıklar meydana getirmek. (won, -ning) kazanmak, yenmek, galip gelmek; birinci gelmek; ele geçirmek, temin etmek; gönlünü kazanmak; gayesine erişmek; fethetmek; (maden veya kömür) çıkarmak; zafer, yengi, başarı; kazanç; birinci gelme. win by a head yarışta bir at başı farkı ile kazanmak. win hands down kolayca kazanmak. win one over kendi fikrini kabul ettirmek. win ones spurs kişiliğini kabul ettirmek. win out başarmak. win the day, win the field savaşı kazanmak galip gelmek. win the toss yazı veya tura atmada kazanmak. win through sonuca ulaşmak. acısı duyulan veya korkulan bir vuruştan ürküp çekinmek; ürkme, çekinme. vinç, bocurgat; vinçle çekmek. (wound) döndürmek; sarmak; çevirmek; kurmak (saat); dolaşmak; geri dönmek; gizli gizli sokulmak; sarılmak; eğrilmek; bükülmek; dönemeç, yolun döndüğü yer; kurma .wind down yavaslamak; açmak (araba penceresi) .wind its way dolaşıp gitmek. wind off bir çark veya iğden boşaltmak veya diğerine sarmak (iplik) wind up toplayıp sarmak; bitirmek, halletmek, sonuçlandırmak; makara veya vinç ile kaldırmak; kapatmak (araba penceresi); (beysbol) topu atmak için kolu yukarı kaldırmak. ruzgar, yel, hava; kasırga, hortum, bora; havanın estiği yön; havanın getirdiği koku, nefes; haber; soluk, nefes; boş laf; (çoğ.) orkestrada nefesli çalgılar; bağırsakta gaz. in the wind olmakta, patlamak üzere; kafası dumanlı, sarhoş. in the wind' eye tam rüzgara karşı. break wind yellenmek, osurmak. get wind of sezmek, haber almak, duymak, ipuçlardan anlamak. have the wind of rüzgar yönünde olmak; kokusunu almak; üstün durumda olmak. have ones wind up tetik durmak. sail close to the wind hemen hemen rüzgâra karşı gitmek; tehlikeyi göze almak; az parayla geçinmek. wind gap dağ silsilesi içinde akarsuyun geçmediği boğaz. wind gauge tüfekte rüzgar ayarı. wind instrument nefesli çalgı. wind rose rüzgargülü. wind scale ruzgâr cetveli. wind tunnel hava deneme tuneli. an ill wind felâket, şanssızlık. fair wind elverişli ruzgâr. fling to the winds saçıp dağıtmak, atmak. foul wind aksi rüzgâr, fırtınalı ruzgar. go like the wind ruzgar gibi hızlı gitmek. high wind kuvvetli rüzgâr. in the teeth of the wind şiddetli rüzgâra karşı. into the wind rüzgâra karşı. take the wind out of one' sails yelkenlerini suya indirtmek. the four winds dört yönden esen rüzgârlar; dört taraf. trade winds alizeler. It' an ill wind that blows no good Her işde bir hayır var. There is something in the wind Ortalıkta bir şeyler dönüyor. hızlı giden bir şeyin meydana getirdiği rüzgâr; rüzgâr etkisiyle yön değişmesi (mermi); tüfek namlusu ile mermi arasındaki çap farkı; (den.) geminin rüzgâra maruz kalan yüzeyi. (k. dili) dillidüdük, çalçene kimse; çenesi düşük kimse, geveze kimse; körük; (argo) göğüs. rüzgâr ile savrulmuş; rüzgâr etkisiyle meyilli büyumüş (ağaç); kakül şeklindeki. rüzgârın taşıdığı. rüzgârdan koruyan ağaç kümesi veya çalılık, ruzgâr çiti. (tic.) mark rüzgâra karşı koruyan spor ceket. soluğan (at) ruzgârdan meydana gelen deri kızarıklığı, rüzgâr yanığı. rüzgârla kurutulmuş. soluğu kesilmiş, soluksuz. saat kurgusu; sarılgan asma. umulmadık yerden gelen para veya yardım; ağaçtan düşmüş meyva; ağaçları rüzgâr etkisiyle devrilmiş koru. Manisa lâlesi, dağ lalesi, anemon, (bot.) Anemone. atlarda bilek şişmesi. sarmal sargı; dönemeç; dolambaç; (elek.) bobin, bobin dolamı, dolam; sarmal; dolambaçlı; sarılgan. winding sheet kefen. (den.) yelkenli gemi; yelkenli tayfası; (argo) geveze kimse, dillidüdük. bocurgat, ırgat; ırgatla çekmek. durgun, rüzgarsız. yeldeğirmeni. fight windmills hayali haksızlıklarla mücadele etmek, donkişotluk yapmak. pencere; pencere çerçevesi. window blind güneşlik. window box pencerenin dış tarafına konulup içine çiçek ekilen sandık. window dressing vitrin dekorasyonu; gösteriş, göz boyama. window frame pencere çerçevesi. window sash pencerenin açılır kapanır veya aşağı yukarı sürülür çerçevesi. window seat pencere rafı, pencere içinde oturulacak yer. window sill pencere eşiği. bay window cumba penceresi; (argo) göbek. dormer window tavan arası penceresi. windowred pencereli. pencere camı. vitrin gezmek. nefes borusu. tarlada sıra sıra yere yatırılmış ekin; rüzgar sürüklemesiyle meydana gelmiş yaprak sırası; tohum ekmek için açılan saban izi; ağaçları rüzgârda devrilmiş arazi; tırmıkla dizi haline getirmek. ing., (oto.) ön cam. (oto.) ön cam. (meteor.) rüzgâr hortumu. ingiltere'de Windsor şehri; Büyük Britanya kral ailesinin soyadı. Windsor chair tahta çubuklardan yapılmış bir çeşit rahat sandalye. kasırga. rüzgâra açık. kapanış, bitiş; son kısım; (beysbol) topu atmak için kolu kaldırma. rüzgâr üstü tarafındaki; rüzgâr üstü; rüzgâr üstünde. to windward of (den.) üstün durumda. rüzgarlı, rüzgarı çok; rüzgar gibi, değişken; fırtınalı; hızlı; gaz yapan; havai; geveze; övüngen. windiness rüzgarlılık; gevezelik. şarap; meyva şarabı; şarap içirmek, şarap içmek. wine cellar şarap mahzeni. wine measure şarap ölçü sistemi. wine merchant şarap tüccarı. wine stone şarap fıçısının dibinde kalan asit tartarik, kefeki taşı. wine vinegar üzüm sirkesi. wine and dine yedirip içirmek, ağırlamak, ikram etmek. Adam' wine su. ayyaş, bekri kimse. kırmızı şarap renkli. şarap kadehi. bağcı. üzüm cenderesi. şarap tulumu. şarap eksperi. kanat, cenah; kol; uçuş; uçuşan şey; kapı kanadı; açıkta oynayan futbolcu; (mim.) binanın yan çıkıntısı; ek bina; (tiyatro) yan oda; (ask.) ve (den.) kol; uçmak, kanatlanmak; kanat takmak; tüy takmak; uçurmak; uçarak götürmek; uçarak geçmek; yan parçalarını koymak; kanadından yaralamak; (k. dili) yaralamak. wing case (biyol.) böcek kanadının kabuğu. wing chair arkası ve yanları yüksek koltuk. wing collar resmi elbiseyle giyilen gömleğin uçları kıvrık yakası. wing commander ing. hava filosu kumandanı. wing loading kanat yükü. wing nut kelebekli somun. clip one' wings kanatlarını kırpmak; engel olmak . on the wing uçmakta; hareket halinde; gitmek üzere. on the wings of the wind çok hızlı. sprout wings kanatlanmak. take wing kanatlanmak, uçup gitmek. under one' wing himayesi altında. win one' wings (hav.) ehliyet almak. wingless kanatsız. wing'let kanatçık. wing'y kanatlı; tez, kuş gibi. ayakları kanatlı; çabuk koşar; (zool.) ayakları uçmaya yarayan. açık kanatlar arasındaki mesafe. göz kırpmak; göz kırparak işaret etmek; pırıldamak; göz kırpma; göz işareti; bir göz açıp yumma süresi, lahza; pırıltı. wink at görmezlikten gelmek. I can't sleep a wink Hiç uyuyamıyorum. forty winks (k. dili) şekerleme, kısa uyku, kestirme . take forty winks şekerleme yapmak, kestirmek. (argo) kirpik; atlara mahsus meşin göz siperi. bir çeşit deniz salyangozu. kazanma, galip gelme; (gen.) (çoğ.) kazanç, kazanılan para; kazanan, galip; cazip, alıcı, sevimli, hoş. winning stroke başarı kazandıran vuruş. winningly cezbederek, cazip bir şekilde. buğdayı savurup tanelerini ayırmak; inceleyip ayıklamak; elemek; rüzgâr ile dağıtmak; kanatlarını çırpmak, uçmak; harman savurma küreği, yaba, harman savurma. winnowing machine harman savurma makinası. (çoğ.) -noes, -nos) (A.B.D.), (argo) şarap içen ayyaş. sevimli, hoş; neşeli, şen; çekici, alımlı. winsomely sevimli şekilde. winsomeness sevimlilik; çekicilik. kış; soğuk hava; tatsız günler; (şiir) ihtiyarlık; kışı geçirmek, kışlamak; kışlatmak; kışla ilgili, kışlık. winter cactus subayra, (bot.) Epiphyllum grandiflora. winter cherry güveyfeneri, (bot.) Physalis alkekengi. winter quarters kışlık yer; kışla. winter season kış mevsimi. winter sports kış sporları. winter squash balkabağı, kış kabağı, helvacıkabağı, (bot.) Cucurbita maxima. winter wheat son baharda ekilip yazın biçilen buğday. a hard winter şiddetli kış, karakış. a mild winter hafif kış. an open winter havaların iyi gittiği kış. depth of winter kış ortası, karakış, zemheri. keklik üzümü, pirola, (bot.) Gaultheria procumbens. soğuktan kurumuş. kışa benzer; kışa yakışır; soğuk. wintrily kış gibi. wintriness kışa benzerlik. şarap tadındaki, şaraba benzer. maden ocağında iki ana geçit arasındaki meyilli kısa dar geçit. silmek, silip kurutmak; silme, siliş; temizleme; (argo) vuruş, tokat, dayak; (argo) mendil; (argo) alay, istihza. wipe away tears gözyaşlarını silmek. wipe one' boots on hor görmek, horlamak. wipe out, wipe off silmek, bozmak; yok etmek, temizlemek. wipe the floor with one (argo) birini tamamıyle yenmek veya yere sermek. wipe up silip temizlemek. silici; silme aleti; silgiç; (elek.) kontak kolu; (mak.) dirsekli makara. windshield wiper silgiç; silecek. tel; telgraf teli; telgraf; at yarışı hedefi; tel ile bağlamak; elektrik tesisatı ile donatmak; (k. dili) telgraf göndermek, telgraf çekmek, tellemek; tele geçirmek; tel tuzakla tutmak; kroke oyununda topu telin arkasına getirerek vurulmasma mâni olmak. wire brush tel fırça . wire cutter tel makası. wire entanglement (ask.) dikenli tel. mânia wire gauze tel örgü. wire glass telli cam. wire record ing. sesi tele alma usulü; tele alınmış ses. wire rope tel halat, tel kablo. wire service haber ajansı. barbed wire dikenli tel. get in under the wire son dakikada yetişmek. pull wires perde arkasından ipleri çekmek, (slang) torpil patlatmak. send by wire telgrafla göndermek. wir'ing elektrik teli tertibatı. ip cambazı. (-drew, -drawn) haddeden çekip tel yapmak; çekip uzatmak; münakaşa veya sözü çok uzatmak. tel. gibi tüyleri olan teriyer. telsiz; ing. radyo; telsiz telgraf veya telefon; ing. telsiz telgraf çekmek. perde arkasından ipleri çekme, (slang) torpil patlatma. telle gizlice dinlemek; telle gizlice dinleme. telle gizlice dinleme. tel veya tel mamuller fabrikası. bitkilerin köklerine arız olup sarı tele benzeyen ve güç kopan bir kurt, kök kurdu. kaliteli (yazı kâğıdı) telden yapılmış; tele benzer; sırım gibi. (eski) tahmin etmek, zannetmek: düşünmek. akıl, akıllılık; ilim, irfan; bilgelik, hikmet, dirayet; bilgece söz. wisdom tooth yirmi yaş dişi, akıl dişi. (sonek) yoluyle; tarzda; -e bağlı olarak. (argo) haberdar etmek, bilgi vermek. wise up (argo) aklını başına toplamak, hizaya gelmek; akıllanmak. Wise up! Sakın ha! Dikkat et! Gözünü aç! usul, tarz, suret, yol, yöntem . in any wise herhangi bir suretle. in no wise hiç bir suretle, katiyen, asla. in some wise bir dereceye kadar. on this wise bu veçhile. akıllı, tedbirli; tecrübeli, bilgin olan, ferasetli; bilgece; mahir, usta; (k. dili) haberli; (A.B.D.), (argo) küstah. wise guy (argo) ukalâ, pişkin herif. .Don't get wise! Haddini bil! get wise (argo) haberdar olmak, dorusunu bilmek. I'm wise to him Onun hikayesini bilirim Kurduğu hilelerden haberdarım. look wise işten anlar gibi bakmak. No one will be any the wiser kimsenin ruhu duymaz. The suspect said nothing, so the police were none the wiser Sanık konuşmadığmdan polisler bir şey öğrenemediler. wise'ly akıllıca. ukalâ; bilgiçlik taslayan kimse. (argo) nükteli söz, saka; nükteli söz söylemek. wisecracker nükteci kimse, şakacı kimse, hazırcevap kimse. dilemek, istemek, arzu etmek, rağbet etmek, temenni etmek; arzu, istek, dilek, emel, temenni; arzu olunan şey. wish ing. well dilek kuyusu. I wouldn't wish that on anyone Kimsenin başına gelmesini istemem. lâdes kemiği. arzulu, istekli. wishful thinking hüsnükuruntu. wishfully arzuyla, hasretle. wishfulness isteklilik; hüsnükuruntu. (k. dili) yavan, sulu, hafif; karaktersiz, renksiz. tutam, bir tutam şey; bağlam, deste, ufak demet; hüzme; ufak süpürge; bataklık yakamozu; süpürmek; buruşturmak. wisp'y çok ince, çok hafif, çok zayıf; bir tutam. (bak.) wit. salkım, (bot.) Wistaria. arzulu, istekli, özlemli; dalgın. wistfully arzuyla, istekle. wist fulness isteklilik, özlemlilik. akıl, fikir, us; anlayış, zekâ; duygu; nükte, zarif söz; nükteci kimse; yaratıcılık. a nimble wit keskin zekâ. at one' wit' end çözüm yolu bulamayan, tamamen şaşırmış. drive one out of one' wits çileden çıkarmak, çıldırtmak. have veya keep one' wits about one paniğe kapılmamak, kendine hâkim olmak. live by ones wits açık gözlülükle geçimini sağlamak. (wist, witting) (eski) (geniş zaman I wot, thou wost, he wot, we, you, they witen) bilmek, öğrenmek. to wit yani, demek ki. sihirbaz kadın, büyücü kadın; cadı, acuze, kocakarı; büyüleyici güzellikte kadın; yaramaz kız; büyülemek, meftun etmek; büyü yapmak. witch doctor büyücü doktor. witch hazel Amerika'da yetişen ve güzün sarı çiçekler açan bir çalı, (bot.) Hama melis. virginiana; bu çalının kabuk ve yapraklarından yapılan merhem veya kokulu ispirto. witch hunt (k. dili) düzene baş kaldıranları sindirme avı. büyü, sihir, afsun; büyücülük, bakıcılık. sihir, büyü; cazibe. ayrıkotu, (bot.) Triticum repens. sihir, büyü, füsun; büyücülük; büyüleyici, teshir edici, füsunkâr; büyüye elverişli. witchingly büyüleyici bir şekilde. Anglosaksonlarda danışma kurulu. (edat) ile; -(den.); -e; -e rağmen; ile beraber, ile birlikte. with it (argo) zamane; uyanık, canlı, modern. Leave the books with my mother Kitapları anneme bırak. I'm with you there ! O konuda seninle aynı fikirdeyim. With this, she slapped his face Hemen ardından yüzüne bir tokat aşketti. He can swim with the best of them Usta yüzücüler kadar iyi yüzebilir. What' with him? (k. dili) Nesi var? (önek) karşı; geri. (argo), (bak.) with it. (eski) bununla beraber, mamafih; ayrıca. (-drew, -drawn) geri çekmek, geri almak, geri çağırmak; banka hesabından çekmek; çekilmek. withdrawing room içerideki oda. withdrawal, withdrawment çekilme; geri alma; davadan vaz geçme. with drawn çekilmiş; içine kapanık, çekingen. söğüt çubuğu, saz; sögüt çubuğundan yapılmış bağ; sazla bağlamak. solmak, kurumak; sararıp solmak; çürümek, zeval bulmak, bozulmak, kurutmak, soldurmak; çürütmek, bozmak; utandırmak, susturmak. withering solan; utandıran. atın iki kürek kemiği arasındaki yer. (bak.) widdershins. (edat), içeride, içeriden; dahilen, derunen ; zihnen; yürekten; evde; içinde, dahilinde; (edat) zarfında, içinde, sınırları içinde; iç. His heart sank within him. Bütün ümitleri kırıldı. He lives within his income. Gelirine uygun bir şekilde yaşar. The car skidded to within a meter of the baby before it stopped. Araba kayarak bebeğe bir metre kala durabildi. (-held, -holding) elinde tutmak, kendine saklamak, bırakmamak; kısıtlamak; vermemek. (edat), -sız, -meyerek, -meden, -meksizin, hariç; dışında; dışarıda; dış. without fear korkusuz. without taxes vergiler hariç. without thinking düşünmeden, gayri ihtiyari. do without, go without -sız olmak; yetinmek. times without number defalarca. (-stood, -standing) dayanmak, mukavemet etmek, karşı koymak. söğüt dalı; saz; sazdan yapılmış; dayanıklı ve esnek. akılsız, zekasız, kafasız. witlessly akılsızca, kafasızca. witlessness akılsızlık, kafasızlık. ukala. şahit, tanık; şehadet, şahitlik, tanıklık; delil, burhan, hüccet, tanıt; şehadet etmek, tanıklık etmek; görmek, gözü ile görmek, müşahade etmek, şahit olmak. witness box , witness stand tanık kürsüsü. Witness my hand and seal. İmzam ve mührüm buna şahittir(senet sonuna yazılır) bear witness tanıklık etmek. call to witness şahit tutmak, şehadete davet etmek. anlayışlı , zeki. nükteli söz, şaka, espri. bilerek yapılmış, kasıtlı, maksatlı. wittingly bilerek, bile bile, kasten. zarif, nükteli, esprili, hazır cevap; zeki.wittily zekice; hazır cevaplıkla. wittiness zeka, espri kabiliyeti, hazır cevaplık. (eski) evlenmek, karı almak; kadınla evlendirmek. (hane.) iki ayaklı ve kuyruğu dikenli olan kanatlı ejderha. (bak.) wife. (argo) usta kimse; şahane şey. büyücü, sihirbaz; (k. dili) usta kimse; sihirli, büyülü; cazip, büyüleyici. wizardry büyücülük, sihirbazlık. pörsümüş, pörsük, kart. (kıs.) week, work. (kıs.) Wisconsin. (kıs.) West Indies. (kıs.) William. (kıs.) watermark. (kıs.) west-northwest. çivit otu, (bot.) Isatis tinctoria; çivit otundan elde edilen mavi boya. woaded mavi boyalı. iki yana sallanmak, yalpa vurmak, yalpalamak, dingildemek, sendelemek; titremek; tereddüt etmek, kararsız olmak, bocalamak; sallanma, yalpalama; bocalama. wobbly sallanan. (A.B.D.), (argo) Dünya İşçiler Birliği üyesi; (kıs.) I.W.W. (kıs.) Wednesday. eski İskandinavların baş tanrısı. (ünlem) keder, elem, acı, teessür, üzüntü; felaket; (ünlem)Vah vah! Eyvah! keder verici; kederli, hüzünlü; acıklı. woefully kederle, hüzünle. woefulness hüzün, keder, ıstırap. (bak.) wake. yayla, bozkır. (çoğ.) wolves) kurt, (zool.) Canis lupus; yırtıcı ve vahşi adam; (biyol.) kurt, kurtçuk; (müz.) sazlarda kusurlu titreşimden meydana gelen akortsuzluk; (argo) zampara, kurt; (k. dili) kurt gibi yemek; bir hamlede yiyip yutmak. boğan otu, (bot.) Aconitum; kaplan boğan, (bot.) Aconitum napellus; öküz gözü, (bot.) Arnica montana. kurt köpeği. kurt gibi, vahşi, yırtıcı; (k. dili) aç kurt gibi. (kim.) tungsten, volfram. (kim.) volframit. sansargillerden Kuzey Amerika'ya özgü bir hayvan, (zool.) Gulo luscus. (bak.) wolf. (çoğ.) women) kadın; kadın cinsi; kadınlık; metres; (k. dili) eş, karı. the little woman (A.B.D.), (k. dili) kadın, karı, eş. woman hater kadın düşmanı. woman suffrage kadınların oy kullanma hakkı. kadınlık, kadınlar. kadın gibi; kadınsı, kadın tavırlı. womanishly kadınca tavırlar takınarak. womanishness kadınlık. kadınlaştırmak, kadınsı hale getirmek, (k. dili) zamparalık etmek, kadınlarla düşüp kalkmak. kadınlar. kadın gibi; kadına yakışır. womanliness kadına yakışma. rahim, döl yatağı; menşe. vombat, Avustralya'ya özgü keseli bir hayvan, (zool.) Wombatidae. (bak.) woman. (bak.) win. (kıs.) will not. tansık, harika, mucize; acibe; keramet; şaşkınlık, hayret; şaşmak, hayret etmek; hayran olmak; tereddüt etmek; merak etmek; düşünmek,ölçünmek; mucize kabilinden.wonder at şaşmak. wonder if merak etmek. do wonders mucizeler yaratmak. for a wonder hayret. I wonder. Acaba. nine days' wonder gelip geçici heyecan. No wonder! Tabii! hayretler içinde kalmış; hayran. harikalar yaratan kimse. hayret verici, harikulade, fevkalade; şaşılacak, garip; (k. dili) şahane. wonderfully fevkalade olarak; şaşılacak bir şekilde. wonderfulness şaşılacak hal; fevkaladelik. harikalar diyarı. hayret, şaşkınlık; harika, harikulade şey. şaşılacak, acayip, harikulade; şaşılacak şekilde. wondrously harikulade bir şekilde. wondrousness harikuladelik. (İng.), (argo) halsiz, bitkin. (wont; wont veya wonted) alışmış alışkanlık haline getirmiş, itiyat edinmiş; adet, alışkanlık, itiyat; alışmak. alışılmış, her zamanki. wantedly mutat şekilde. wontedness mutat oluş. kur yapmak; kazanmaya çalışmak; korte etmek. tahta, kereste, ağaç; odun; orman, koru; tahta, ahşap; ağaçlandırmak, orman haline getirmek; odun tedarik etmek. woods (çoğ.) orman, koru. wood alcohol odun ispirtosu, metanol, metil ispirtosu. wood coal odun kömürü, mangal kömürü; linyit. wood engraving tahta oymacılığı; tahta kalıptan basılan resim, gravür. wood lot koru, ağaçlık. wood mouse orman sıçanı, (zool.) Mus sylvaticus. wood nymph orman perisi. wood pigeon tahtalı, tahta güvercini, (zool.) Columba fasciata. wood pulp kağıt hamuru. wood pussy (k. dili) kokarca. filelması, (bot.) Feronia elephantum. odunluk. hanımeli, (bot.) Lonicera periclymenum;frenk asması, (bot.) Parthenocissus quinquefolia. tahta basma kalıbı; tahta kalıp ile basılmaş desen veya resim. ağaç kurdu. oymacılık; tahtada oyma işi. Kuzey Amerika'ya özgü bir çeşit dağ sıçanı, (zool.) Marmota monax. çulluk, (zool.) Scolopax rusticola. ormancılık, orman bilgisi, avcılık; oymacılık. (bak.) woodblock. baltacı, odun kesicisi, odun yarıcısı. ağaçlı; odunlu. tahtadan yapılmış, tahta, ağaç, ahşap; odun gibi, kalın kafalı; cansız, ruhsuz, etkisiz. wooden horse Truva atı, tahta at. wooden Indian tahtadan oyulmuş kızılderili heykeli; odun gibi adam. woodenware tahtadan yapılmış sofra takımı. odunluk. ormanlık, ağaçlı arazi; ormanlık; ormanda yaşayan. ağaççıl tarla kuşu, (zool.) Lullula arborea. (çoğ.) -men) baltacı; orman adamı; ormancı. güzel ötüş. ağaçkakan, (zool.) Picidae. green woodpecker yeşil ağaçkakan, (zool.) Picus vridis. lesser spotted woodpecker küçük ağaçkakan, (zool.) Dendrocopus. odun istifi. (bak.) woodblock. ince otu, yapışkan otuna benzer bir bitki, bel'umotu, (bot.) Asperula. odunluk. keresteci, oduncu; korucu, ormancı; ormanda yaşayan kimse. ormanla ilgili, orman havası veren. ağaç tornacılığı. woodturner ağaç tornacısı. (çoğ.), (müz.) tahtadan yapılmış nefesli sazlar, tahtalar. bina içindeki ahşap kısımlar; dülgerlik; tahta işi. ormanlık, ağaçlık, ormanı çok; ağaç veya odun cinsinden, oduna benzer. flört eden kimse, aşık. atkı, argaç; dokum, dokumuş. havlama sesi. alçak titreşimlli ses hoparlörü. yün, yapağı; yün gibi yumuşak ve tüylü şey; kıvırcık ve kısa saç. wool comber yün tarayıcısı. all wool and a yard wide halis, saf, katışıksız. dyed in the wool dokunmadan önce boyanmış; sabit fikirli, önyarıglı. glass wool cam elyafı. pull the wool over one' eyes (k. dili) aldatmak, coloq. gözünü boyamak. virgin wool ilk kez dokunmuş yün. bir koyundan bir senede kesilen yapağı miktarı. dokunmadan önce boyanmış. yünden yapılmış, yünlü, yün; yünlü; (çoğ.) yünlüler. post. aklı başka yerde olma, hayal kurma, dalgınlık, dalgacılık. woolgatherer dalgın kimse. yünü için koyun besleyen kimse. yünlü, yün gibi; yumuşak; bulanık, karışık, dağınık; flu, net olmayan, yoz; yünlü iç çamaşır; yünlü. woolliness yün gibi oluş. yün balyası; yün balyası bağı; bulut yığını. yün çuvalı; (İng.) Lordlar Kamarası başkanının meclisteki yün minderi. be raised to the woolsack (İng.) Lordlar Kamarası başkanı ve adalet bakanı olmak. yün tüccarı; yün çeşitlerini ayırıp tasnif eden kimse. (argo) şaşkın, sersem, sarhoş. (argo), (aşağ.) İtalyan. karışık baharatlı et sosu. söz; sözcük, kelime; lafız; lakırdı, laf; vaad, söz; haber, malumat; parola; emir, işaret, kumanda; (gen.) (çoğ.) konuşma; (çoğ.) ağız kavgası, münakaşa; kelam; sözle ifade etmek, söylemek, ifade etmek. word blindness okuma yitimi, aleksi. word for word kelimesi kelimesine. word game kelime oyunu. word of honor namus sözü. word order sözdizimi. word painter belagatli yazar. word picture iyi açıklanmış tanım. word play kelime oyunu, cinas. word square soldan sağa ve yukarıdan aşağıya aynı kelimeler okunabilen kare. Words fail me. Sözle tarif edemem. Söyleyecek söz bulamıyorum. words of one syllable basit sözler; açık sözler. a good word övgü, tavsiye, medih; iyi haber. a household word günlük kelime. be as good as one' word sözünü tutmamak. by word of mouth ağızdan, sözlü olarak, şifahen. eat one' words sözünü geri almak, tükürdüğünü yalamak. fair words tatlı sözler. have a word with ile konuşmak, ile görüşmek. have the last word sözü geçmek; son sözü kendisi söylemek. high words öfkeli sözler. in a word bir kelime ile, uzun lafın kısası. in so many words açıkça, kesin olarak. keep one' wored sözünü tutmak. man of his word sözünün eri. My word! Eyvah! mince words kaçamaklı konuşmak, dolambaçlı konuşmak. of few words suskun. take him at his word sözüne inanmak. take the words out of one' mouth karşısındakinin ağzından sözü kapmak, leb demeden leblebiyi anlamak. the Word Kitabı Mukaddes. upon my word vallahi, billahi. vain words boş laf. wordles kelimesiz; sessiz. kelime sayısı, kelimelerin toplamı. lügatçe, lügat, sözlük; libretto, betikçe. yazılış tarzı, üslup. kelimesi çok; kelimelerden ibaret. wordily çok kelime ile. wordiness çok kelimelilik. (bak.) wear. (sonek) ... işi, -(den.) yapılmış. iş, çalışma, meşguliyet; görev, vazife; emek; eser, kitap; el işi; çalışma yeri; (çoğ.) fabrika, tesis; (çoğ.) mekanizma; (çoğ.), (argo) tüm; sirke köpüğü; (çoğ.) sevap kazanılacak iş. work force bir yerde çalışan işçilerin tümü. work stoppage işi dudurma, grev. all in day' work normal, mutat, tabii. at work iş başında, işte; çalışırken. get to work işe koyulmak. give someone the works ( argo) birini öldürmek veya hırpalamak; birine sert davranmak, aman vermemek. hard work ağır iş, zor iş. have one' work cut out for one yapacağı iş belli olmak. in the works yapılmakta, bakılmakta, planda. make short work of kısa kesmek, çabuk bitirmek. out of work işsiz, boşta. the whole works hepsi. çalışmak, iş yapmak; emek sarfetmek, uğraşmak, meşgul olmak; vazifeli olmak, memuriyeti olmak; işlemek; işletmek; yürümek; başarılı olmak, iyi netice vermek; etkilemek, tesir etmek; oynamak; mayalanmak; çalıştırmak; çözmek, halletmek. work at çalışmak, çabalamak. work in sokuşturmak, araya sıkıştırmak. work into zorlamak, sokmak, koymak. work loose laçka olmak, gevşemek. work off gidermek, üstesinden gelmek. work on tesir etmek, etkilemeye çalışmak; üstünde çalışmak. work one' way güçlükle ilerlemek. work over bir daha yapmak, üstünden geçmek; değişiklik yapmak; (A.B.D.), (argo) hırpalamak. work up bürümek; heyecanlandırmak, kamçılamak, kurmak; düzenlemek, tanzim etmek, yapmak, geliştirmek. work up to -e hazırlanmak; - amaçlamak; -e varmak. work upon tesir etmek. be worked up about something bir mesele için heyecanlanmak veya hiddetlenmek. It won't work. Olmaz. Yürümez. işletilebilir; işlenebilir; uygulanabilir, pratik, elverişli. workability, workableness uygulanabilme. adi, alelade, sıradan, bayağı, günlük. elişi torbası. tezgah. alıştırma kitabı, egzersiz kitabı; çalışma kayıt defteri; çalışma rehberi. dikiş kutusu; alet kutusu. işgünü, adi gün; adi güne ait. beygir; çok çalışan kimse. işçi, çalşışan kimse; amele; (zool.) işçi sınıfından böcek. iş arkadaşı, koldaş. (çoğ.) işçiler, ameleler. (İng.) darülaceze; (A.B.D.) ıslah evi. çalışan; çalışmaya ait, işe ait, işe gelir; çalışır vaziyetteki; mayalanan, köpüren; seyiren; çalışma; (çoğ.) maden ocağında çalışma yapılan yerler. working capital döner sermaye; net cari aktif.working class işçi sınıfı. working conditions çalışma şartları. working day iş günü. working drawing mühendislikte çalışmalara kolaylık olmak üzere çizilmiş kısmi bina veya makina planı. working hours iş saatleri. working papers eşit olmayan kimseye verilen çalışma izni belgeleri. working substance, working fluid (mak.) islim gibi makina çalıştıran sıvı. working surface çalışma yüzeyi. işçi. adam başına düşen iş. (çoğ.)-men) işçi. workmanlike ustaya yakışır; usta elinden çıkmış. workmanship zanaat; usta işi; ustalık. workmen' compensation işçi tazminatı; işçi sigortası. (k. dili) idman, antreman; deneme çalışması; kabiliyet testi. (çoğ.) işçiler. çalışma odası. müsvedde, karalama kağıdı; çalışma programı veya saatlerinin kaydedildiği kağıt. atelye, işlik, çalışma odası; seminer. çekmeceli çalışma masası. haftalık çalışma saati. dünya, cihan, alem; evren, kainat; arz, yer, yeryüzü; insanlar; ömür, hayat; ölümlü dünya; dünya nimetleri; toplum; hayat. World Court Milletlerarası Mahkeme. World Series (beysbol) şampiyonluk karşılaşmaları. world soul, world spirit alemin ruhu sayılan Cenabı Hak. world' fair uluslararası fuar. world to come öbür dünya, ahret. World War Dünya Savaşı, Cihan Harbi. world without end ebediyen, sonsuzluğa dek. a man of the world hayat adamı, görmüş geçirmiş adam, pişkin adam. a world of pek çok, dünya kadar. as the world goes dünyanın gidişine göre. be on top of the world (k. dili) mutlu olmak, sevinçten uçmak. bring into the world doğurmak,dünyaya getirmek. for all the world bütün dünyayı verecek olsalar; her ne pahasına olursa olsun; tıpatıp; tamamen. He is not long for this world. Fazla yaşamaz. in the world yahu, Allah aşkına; dünyada. I would give the world to know... öğrenmek için her şeyi feda ederdim. out of this world (k. dili) harikulade, fevkalade, şahane. the New World Yeni Dünya, Amerika. the Old World Eski Dünya; (A.B.D.) Avrupa. the way of the world dünya hali, dünyanın gidişi. the world of letters edebiyat dünyası. the world and his wife herkes, bütün dünya. What in the world is he doing? Ne yapıyor Allah aşkına? çok mühim, bütün dünyayı sarsan. dünyadan bezmiş. cihanşümul, evrensel, dünyaya yaygın. dünyaperest kimse. dünyevi, cismani. worldly-minded dünyaperest, cismani, maddeci, özdekçi. worldly-wise pişkin. worldliness dünyaperestlik, dünyevilik, maddecilik. kurt, solucan, askarit; aşağılık kimse, pısırık kimse; (anat.) apandis; vidanın helezoni kısmı; helezon dişlisi, sarmal sonsuz vida; helezoni boru; (çoğ.) bağırsak solucanı hastalığı. worm eel mırmır balığı, (zool.) Echulus myrus. worm fence yılankavi çit. worm gear sonsuz vida dişlisi. worm wheel sonsuz vida çarkı. The worm will turn. Fazla üstüne varılınca en pısırık kimse bile ifrit kesilir. kurt düşürmek; (den.) halatın üzerine sicim sarmak; köpeğin dili altındaki siniri kesmek. worm in (veya) into kurnazlıkla girmek, sokulmak. worm it out of one karşısındakinin ağzından ustalıkla laf almak. worm one' way through the crowd kalabalık arasından kendine yol açarak geçmek. kurt yemiş; eskimiş; modası geçmiş. solucan deliği, kurt deliği. kazayağı, (bot.) Chenopodium ambrosioides. pelin, (bot.) Artemisia; acı veren şey. kurtlanmış, kurtlu, zelil, alçak. worminess kurtluluk. (bak.) wear; yıpranmış, zedelenmiş, aşınmış; çok giyilmiş; bitkin. yııpranmış, aşımış, eskimiş; işi bitmiş, kullanılmaz hale gelmiş; bitkin. üzülmek, sıkılmak, endişe etmek, merak etmek, zihninde kurmak, tasalanmak, kaygılanmak; eziyet etmek, rahatsız etmek, üzmek, canını sıkmak; ısırıp sarsmak(köpek); üzüntü, endişe, merak, tasa, kaygı; ıstırap, can sıkıntısı. worry along engellere rağmen bir yolunu bulup ilerlemek. worry beads tesbih. worriment (k. dili) üzüntü, endişe; can sıkıntısı.worrying, worrisome üzücü, endişelendirici; can sıkıcı. daha fena, daha kötü, beter; daha hasta, daha fena bir şekilde; daha fena şey, beteri; kötü durum. He got worse. Hastalığı ağırlaştı. It got worse and worse. Gittikçe daha kötü bir hal aldı. It will be the worse for him. Kendisi için kötü olacak. Kendi bilir. kötüleştirmek; kötüleşmek, fenalaşmak. (-ed, -ing, veya -per, -ping) ibadet, tapınma perestiş; aşırı sevgi veya hürmet, tapma, tapınmak, ibadet etmek, perestiş etmek; aşırı derecede sevmek veya hürmet etmek, tapmak. your worship zatıaliniz. worshiper ibadet eden kimse, tapan kimse. huşu uyandıran; (İng.) saygıdeğer, muhterem. worshipfully tapınırcasına. worshipfulness hürmet, saygı, ihtiram. en fenası, en kötüsü; en fena surette, en kötü şekilde; en kötü şey, en fena durum; yenmek, mağlup etmek, üstün gelmek. in the worst way (argo) pek çok, fena halde, adamakıllı. at worst en kötü ihtimale göre. if worst comes to worst durum en kötü şekle girerse. get the worst of it yenilmek, mağlup olmak. bükme yün, yün ipliği. bitki, nebat, sebze, ot. (edat) değer, kıymet; servet; bedel, -lik; (edat) değerinde; layık, değer; sahibi, -lik. three liras' worth of candy üç liralık şeker. It' worth seeing. Görmeye değer. for all it' worth son haddine kadar. for what it' worth ne olursa olsun. değersiz, işe yaramaz, (colloq.) ciğeri beş para etmez. worthlessly değersizce. worthlessness değersizlik. değerli, faydalı, dişe dokunur, zahmetine değer. değerli; layık, reva, müstahak; değimli; değerli kimse; (çoğ.) kodamanlar; worthily yakışacak şekilde, uygunca. worthiness değerlilik, liyakat. (bak.) wit. (bak.) will; (eski) arzulamak, istemek; (yardımcı fiil): a)(istek): He would like to go. Gitmek istiyor. b) (şart): He would help if he were here. Burada olsaydı yardım ederdi. c) (gelecek zaman): He kept looking for the medicine that would cure him. Kendisini iyi edecek ilacı arayıp durdu. d) (kararlılık): He would not go. Gitmemekte kararlıydı. e) (olasılık): Letting him come would cause serious trouble. Gelmesine izin vermek önemli olaylara sebep olurdu. (tercih): we would rather you saved your money. Paranı sarfetmemeni tavsiye ederiz. g) (dilek): What would you like me to do? Ne yapmamı arzu edersiniz? h) (alışkanlık): We would swim everyday that summer. O yaz her gün yüzerdik. sözde. (bak.) wind. (k. dili) Oh! Hayret! (argo) hayret uyandıran kimse veya şey, çok makbul şey. (argo) şaşırtmak, hayrete düşürmek. enkaz, gemi enkazı; dalgaların sahile attığı yosunlar; yıkılmak, enkaz haline gelmek. go to wrack and ruin bakımıszlık ve ihmalden harap olmak. rüyada veya hayalde görülünce sahibinin ölümüne işaret ettiği farz edilen hayalet, tayf. kavga etmek, çekişmek; münakaşa etmek; (A.B.D.) sığırtmaçlık yapmak, hayvanları bir araya toplamak; kavga, çekişme; münakaşa. wrangler kavgacı, münazaacı; sığırtmaç. (wrapped veya wrapt, wrapping) sarmak, sarmalamak; bürümek; bükmek, katlamak; paket yapmak. wrap up sarmak, paket yapmak; sarmalamak; sarıp saklamak; (argo) bitirmek. Well, that about wraps it up. Eh, işimiz bitti artık. wrapped up in -e sarılmış, -e bürünmüş; -e kendini vermiş, -e dalmış, -e kendini kaptırmış, -e dört kolla sarılmış. giysi; palto; atkı; sargı; (çoğ.) dış giysiler. keep it under wraps gizli tutmak. (k. dili) radyoda haberlerin son özeti. önden açık(giysi); saran; kapsayan. paket sargısı; kitap kabı, kitap ceketi; sabahlık; saran şey veya kimse; puronun en üst yaprağı. paket kağıdı; ambalaj ipi; sargı; kapak. lapina, (zool.) Labridae. ballan wrasse kikla, (zool.) Labrus bergylta. striped wrasse ördekbalığı, (zool.) Labrus mixtus. öfke, gazap, hiddet. öfkeli, hiddetli,gazaba gelmiş, küplere binmiş. wrathfully öfkeyle, hiddetle. (k. dili) öfkeli, hiddetli. yapmak. wreak vengeance hınç çıkarmak, öç almak. wreak damage hasar yapmak. çelenk. çelenk yapmaak; kaplamak; çelenk gibi olmak, çelenk halini almak. wreathed in smiles tebessümle kaplı. harabe, virane; harap olmuş kimse; kazazede gemi, gemi enkazı; dalgaların kıyıya attığı enkaz ve mallar; geminin kazaya uğraması, harabiyet, haraplık; gemiyi karaya oturtmak veya kazaya uğratmak; harap etmek; enkaz haline getirmek; kazaya uğramak, kazazede olmak; yıkmak. wrecking crew enkaz temizleme ekibi; kurtarma ekibi. enkaz, yıkıntı. harap eden kimse, harabiyete sebep olan şey; (oto.) kurtarıcı, tamir arabası; vinçli pikap; enkaz temizleyen kimse veya araç; yıkıcı, enkaz çıkarıcı, enkaz amelesi; enkaz toplama gemisi. çitkuşu, çalıkuşu, (zool.) Troglodytes troglodytes. vida somunu anahtarı; İngiliz anahtarı; burkutma, burkutuş, burkulma, bükülme, burma, bükme; ayrılış acısı; zorla çevirip burmak; burkutarak koparmak; burkutmak; kasten ters anlam vermek. He wrenched his ankle. Ayağını burktu. (çoğ.), (İng.), (k. dili) bahriyenin hanım yardımcılar teşkilatı. zorla çevirerek söküp almak; kasten ters mana vermek; aslından uzak bir anlam vermek; zorla elde etmek; çevirerek söküp alma; piyano veya harp gibi çalgıları akort etme anahtarı. wrest pin akort ayar mandalı. güreşmek, güreş etmek; uğraşmak, çabalamak; dağlamak için hayvanı yere yatırmak; güreş, mücadele. wrestler pehlivan, hayvanlara dağ vuran kimse. wrestling güreşme, güreş. sefil kimse, biçare kimse, zavallı kimse; alçak adam, habis kimse. kötü haldeki, perişan, sefil; üzgün, bitkin, bezgin; kötülük getiren; menfur, kötü; alçakca, adice. wretchedly pejmürde olarak, perişan halde. wretchedness perişanlık, sefalet; bezginlik. kıvranmak, sallanmak; solucan gibi kıvrılmak; bir yandan bir yana sallanma, yalpalama, çalkanma. işçi, sanatçı, yapıcı. (wrung) burup sıkmak; burmak, bükmek; ellerini oğuşturmak; zorla söküp çıkarmak veya almak; çarpıtmak; çok üzmek, incitmek, canını acıtmak; zora getirmek, sıkıştırmak; buruş, sıkmak. büken kimse veya şey; çamaşır mengenesi. sırılsıklam, çok yaş. buruşuk, cilt kırışığı; (k. dili) metot, teknik; buruşturmak; buruşmak, kırışmak. new wrinkle yeni uygulanan yöntem. wrinkly buruşuk, kırışık. bilek; (mak.) krank pini. wrist bone bilek kemiği. wrist joint bilek. wrist watch kol saati. kol ağzı, yen(gömlekte) kumaş bilezik, eğreti yen; (argo) kelepçe. güreşte kolun bilekten bükülerek etkisiz hale getirildiği hareket. (huk.) irade, ferman, ilam; davetiye; yazı. Holy Writ Kitabı Mukaddes. judicial writ mahkeme emri. (wrote, written eski writ) yazı yazmak; teklif etmek;kaleme almak; ifade etmek; kaydetmek; kayda geçmek; kaitplik etmek. write down yazmak, kaydetmek, yazı ile yermek. nothing towrite ome about bahsetmeye değmez. write in bir metne ilave yapmak; oy pusulasına bir adayın ismini yazmak. write-in vote adayların ismlerini yazarak kullanılan oy toplamı. write off hesabı kapatmak; kıymetini sıfıra indirmek; kolayca yazmak; zarara geçmek. write one' own ticket isteğine göre yolunu çizmek. write out yazıya dökmek; tam yazmak. write up hikayesini yazmak, hesabı şimdiki tarihe kadar kaydetmek; değerini yüksek göstermek. writ large iri harflerle yazılmış; açıkça belirtilmiş, apaçık. written law kayda geçmiş kanun, müseccel kanun. zarar olarak kabul edilen miktar; iptal etme, çıkarma. (k. dili) makale; bir müessese hakkında yazılan övücü yazı; (A.B.D.) bir firmanın mal ve mülkünü kanunsuz olarak olduğundan yüksek gösterme. yazar, müellif, muharrir, hattat. writer' cramp çok yazı yazmaktan ileri gelen el veya kol tutulması, kramp. kıvırmak; kıvranmak, kıvrandırmak; debelenmek; kıvrılma; kvıranma. yazı, el yazısı; yazı yazma, yazılma; yazarlık; yazılı kağıt veya kitap; telif; tahrir; (gen.) (çoğ.) eser, kitap; kitabe. the writing on the wall tehlike belirtisi; başarısızlık işareti. writing pad bloknot; sumen. writing paper yazı kağıdı. (bak.) write. yanlış; haksız; ters; uygunsuz; usule uygun olmayan; bozuk; makbul olmayan; istenilmeyen; ahlaksız; yanlış şekilde, yanlış olarak, fena surette; günah; hata, kusur; yalan; haksızlık; gadir, zulüm; zarar; sapıklık, yanlış yol; hakkını yemek veya iptal etmek; zarar vermek, gadretmek, zulmetmek, haksızlık etmek; yanlış şekilde göstermek; lekelemek. wrong font (matb.) yanlış takımdan harf. wrong side out tersi yüzüne dönmüş. go wrong yanılmak, sapmak. say the wrong thing pot kırmak. I don't see anything wrong with it. Onda hiç bir acayiplik görmüyorum. Bunda hiç bir sakınca görmüyorum. What' wrong with him? Onun nesi var? The party started on the wrong foot. Toplantı aksiliklerle başladı. He is on the wrong side of sixty. Altmışını geçkindir. The water went down the wrong way. Su genizine kaçtı. Don't get me wrong. Beni yanlış anlama. There' something wrong with him. Onda bir acayiplik var. He was born on the wrong side of the blanket. O piç olarak doğdu. wrongly yanlış bir şekilde. ters, inatçı. haksızlık yapan kimse, zalim veya günahkar kimse. haksız, insafsız. wrongfully haksız bir şekilde. wrongfulness haksızlık. (bak.) write. (eski) öfkeli, hiddetli. (eski), (bak.) work; işlenmiş; çekiçle dövülüp şeklini bulmuş; incelikle işlenmiş. wrought iron dökme demir.wrought up heyecanlı, sinirli, gergin. (bak.) wring. (wrier veya wryr, wriest veya wryest) eğri, çarpık; sapık; yanlış, hatalı; acı, iğneleyici, istihza belirten. wry face eğri surat, ekşi yüz. wry necked eğri boyunlu; boyun tutukluğu olan. wryness yüz ekşiliği. (tıb.) boyun tutukluğu; dönerboyun, (zool.) Jynx torquilla. (kıs.) west-southwest. (kıs.) weight. (İskoç),uğuldayan, uğultulu. (kıs.) West Virginia. (kıs.) Wyoming. Amerika'da bulunan bir cins tavuk. dağ karaağacı, (bot.) Ulmus glabra. Y harfi, Y şeklindeki şey; (d. y.) makas. (bak.) wivern. (kıs.) Chist, Chiristian. İngiliz alfabesinin yirmidördüncü harfi (ks, gz, seslerini verir); Romen sistemine göre 10 rakamı; cebirde bilinmeyen (x) işareti; absis; kesin olmayan sonuç; X şeklindeki şey; yazı yazmasını bilmeyenin imzası; öpücük şareti; yanlış işareti. King' X! Pes! Benden paso! röntgen ışını, X ışını; röntgen filmi; röntgen ışınları ile tedavi etmek. (biyokim.) çiçeklerde bulunan sarı renk maddesi. (biyokim.) buharlaşınca sarı renk bırakan nitrojenli beyaz bir karışım. Sokrat'ın karısının ismi; hırçın ve şirret kadın. pıtrak, (bot.) Xanthium. (önek) sarı. (antro.) sarışın; sarışın kimse. (tıb.) deride sarı lekeler hasıl eden hastalık. (biyokim.) bitkilerde bulunan sarı renk maddesi. sarı; sarı ırka ait. Akdeniz'e mahsus üç direkli yelkenli. (bot.) tohumda erkek bitki poleninden gelen dominant vasıfların görünmesi. (önek) yabancı. (biyol.) ayrı cinslerden olan organizmaları çiftleştirme. xenogamous ayrı cinslerden olan organizmaların çiftleştirilmesinden meydana gelmiş. (biyol.) cansızdan doğma; neslinden tamamen farklı olduğu düşünülen üreme. (kim.) ksenon. yabancı düşmanlığı veya korkusu. (önek) kuru. (tıb.) deriyi kurutup kabuklaştıran bir hastalık. elektrostatik usulle kopye etme. (biyol.) kurak yerlerde yaşayan. (tıb.) olağanüstü kuruluk ( deri veya göz) (tic.) mark. elektrostatik usulle kopye çıkaran makina; bu makina ile çıkarılan kopye; bu makina ile kopye çıkrmak. Yunan alfabesinin 14. harfi, x harfi. (çoğ.) -na) (anat.) göğüs kemiğinin arka kısmı. kılıç şeklindeki, hançersi; göğüs kemiğinin arka kısmı. (kıs.) Christmas. (kıs.) Christian. (kıs.) Christianity. (kıs.) chi,rho ( Yunanca Hristos kelimesinin ilk iki harfi) (bot.) odunsu doku. (önek) tahta, odun. tahta resim kalıbı. xylography tahta kalıptan resim basma sanatı, tahta üzerinde kalıpla renkli resim yapma sanatı. tahtayı kemiren. (müz.) ksilefon. eski Yunanistan'da bedeneğitimine mahsus uzun ve üstü kapalı taraça. kemiklerin üstünü kazımaya mahsus cerrah aleti. (sonek) olan, -li; gösteren, ufak. İngiliz alfabesinin 25. harfi;Y şeklinde şey;cebirde bilinmeyen(y) işareti; ordinat; (kim.) itriyum'un simgesi. (bak.) clepe.; (eski) adlı, isminde, denilen. (kıs.) Young Men' (Women' Christian Association. (kıs.) yard, year, yellow, yen. (kıs.) Young Men' Christian Association. (kıs.) Young Men' Hebrew Association. (kıs.) Young Women' Chrıstian Association. (kıs.) Young Women' Hebrew Association. yat, gezinti gemisi; yat ile gezintiye çıkmak veya yarış etmek. yacth clup yat kulübü. yacth race yat yarışı. yacthing yatçılık, yat kullanma. (çoğ.) -men) yat sahibi veya yat kullanan kimse. yacthmanship yatçılık. (-ked, -king) (argo) gevezelik, boş laf; gevezelik etmek. (ünlem) (k. dili) evet. hayvan gibi insan, insan azmanı. (İbr.) Yehova. Tibet yöresine özgü yaban sığırı, yak, (zool.) Bos grunniens. (-ked, -king)(A.B.D.) (argo) gevezelik etmek, durmadan konuşmak; kahkaha ile gülmek, saçma sapan şeylere gülmek. Yale kilidi. Hint yerelması, (bot.) Dioscorea; (İskoç) patates; (A.B.D.) tatlı patates. eski Çin'de yüksek memura mahsus daire veya lojman, eski Çin'de hükümet dairesi. (k. dili) şikayet etmek, ağlamsamak, sızlanmak, dırlanmak; bağırmak, yaygara etmek; yaygara. Çin felsefesine göre hayatın özünü oluşturan (eril) eleman. Çin'de Yang-Çe nehri. Yanya şehri. birden ve kuvvetle çekiş; hızla ve birden çekmek. yank out birden zorla çıkartmak. Birleşik Amerika'nın özellikle kuzey doğu eyaletleri ahalisinden biri; Kuzey Amerikalılara verilen bir lakap; Amerika'ya ait, American. Yaunde, Kamerunun baş kenti. havlama; (argo) ağız; gevezelik; kesik kesik ve yüksek sesle havlamak; (argo) fazla konuşmak, gevezelik etmek. (briç) 9 ludan yüksek kağıt olmayan el. avlu; odun deposu gibi üstü açık işyeri; istasyon çevresinde tren manevra yeri; kışın ormanda geyiklerin toplandığı yer; avluya koymak; ağıla gütmek. yarda, 0.9144 metrelik İngiliz ölçüsü , (kıs.) yd., y. yard goods yarda ile satılan kumaş.cubic yard yarda küp, 0.7645 m^3. square yard yarda kare 0.8361n^2. the hundered-yard dash yüz yardalık yarış. (den.) seren. royal yard kuntra babafingo sereni. topsail yard gabya yelkenin sereni. yarda ölçüsüyle uzunluk; davarın demiryolu istasyonunda bekletilme ücreti. (den.) serenin ucu, seren cundası. (ask.), (argo) acemi nefer; temizlik işine tayin edilmiş asker; cezalı olarak izinsiz asker. (den.) serenlerde çalışan tayfa; (d. y.) manevra sahasında çalışan işçi. (d. y.) manevra sahası müdürü. bir yardalık ölçü çubuğu; mukayese standardı, denek taşı. (eski) çabuk; tetik; iyi idare edilir (dümen) havralarda giyilen bere, bir nevi takke. pamuk veya yün ipliği, bükülümüş iplik; (k. dili) hikaye, masal, bilhassa gemici masalı; (k. dili) masal anlatmak. boyanmış yün ipliğinden dokunmuş. civanperçemi, (bot.) Achilla millefolium. yaşmak. yatağan; saldırma. (gemi) sağa sola sapma, yalpa vurmak, rotadan çıkmak, lase yapmak; dümeni kötü kullanıp gemiyi sağa sola saptırmak; sapma açısı; rotadan çıkış. (den.) küçük gemi filikası, 4 veya 6 kürekli gemi filikası; yole, başı kıçı bir olan yelkenli; fazla olarak kıçtaki küçük direkte yelkeni olan gemi. esnemek; açık ve dipsiz gibi görünmek (uçurum); esneyerek söylemek; esneyiş. yawn'ing gulf derin ve dibi görünmez uçurum. yawningly esneyerek. havlamak; (k. dili) esnemek; ing. (k. dili) yaygara etmek; havlama; yaygara; iskoç. kuş çığlığı. (tıb.) verem dutu. (A.B.D.), (leh.) bu kadar. (kıs.) yard. (zam.) (eski) siz, sizler. (bak.) the. (eski), evet; bundan başka; olumlu cevap veya oy; olumlu oy veren. (k. dili) evet. kuzulamak; oğlak doğurmak. yean'ling kuzu; oğlak. sene; bir gezegenin güneş etrafinda döndüğü müddet; (çoğ.) yaş, ihtiyarlık; (çoğ.) zaman. year after year her sene. a year and a day (huk.) bir sene bir gün. year by year seneden seneye. year in year out seneden seneye ; daima, her zaman. year of grace miladi sene. year of Hegira hicri sene. astronomical year, solar year güneş yılı (365 gün, 5 saat, 48 dakika, 45.5 saniye) .calendar year, civil year bir ocakta başlayan resmi sene. fiscal year mali sene. leap year artıkyıl. lunar year kamer yılı. school year öğretim yılı. sabattical year (bak.) sabattical. bütün bir yıl boyunca. yıllık, salname. bir yıllık; bir yaşında hayvan yavrusu. sene boyunca devam eden. yılda bir olan, yıllık; bir yıl süren; yılda bir. hislenmek; müteessir olmak; sevgi beslemek. yearn for arzulamak, özlemek. arzu, özlem. yearningly özlem çekerek. maya,bira mayası;coşkunluk,heyecan;köpük. yeast cake kuru maya somunu.yeast'y mayalı, mayaya benzer;köpüklü;ehemmiyetsiz,boş,manasız. (argo) hırsız,kasa hırsızı. acı acı bağırmak,haykırmak,çığlık atmak;tempo ile bağırarak taraf tutmak; haykırış, çığlık, tempo ile haykırış ve alkış. sarı renkli; rengi sararmış; (k. dili) korkak, alçak, namussuz; heyacan yaratan (gazete); kıskanç; sarı boya, yumurta sarısı; (çoğ.), (tıb.) sarılık; (çoğ.)(eski)kıskaçlı, haset; sararmak, saratmak. yellow atrophy (tıb.) karaciğeri sarartan tehlikeli bir hastalık. yellow dog it aşağılık kimse. yellow-dog contract kontrat süresince sendika ile ilişkisi olmayacağına söz vermek. yellow fever sarı humma. yellow jack karantina alameti olan sarı humma. yellow jacket yaban arısı. yellow journalism aşağı cinsten gazetecilik,yaygaracı gazetecilik. yellow peril sarı ırkın dünyayı istila edceği farz olunan tehlike. yellow race sarı ırk, mongolit ırkı. yellow streak korkaklık eğilimi. yellowish sarımtırak. yellowness sarılık. (argo) ödlek, korkak; sarı göğüslü(kuş) bir çeşit sarı kuş. sarıcık, (zool.) Oriolus;sarı kiraz kuşu, (zool.) Emberiza citrenella. kesik kesik ve acı acı havlamak, kesik kesik havlayış. Yemen. (çoğ.) yen) japon parası. (k. dili) derin arzu, hasret, özlem,sevda, iştiyak; hasret çekmek. Yenisey nehri. (çoğ.) yeomen) savaş gemisinde katiplik eden küçük rütbeli subay; (eski) köy ağası, toprak sahibi; küçük çiftçi; bahriye subayı ile ilgili. yeoman service sadakatle hizmet. yeomanly sadakatle yapılan büyük hizmete dair;cesur. köy ağaları, küçük toprak sahipleri; (İng.) (eski) çiftçilerden meydana gelen gönüllü süvari alayı. Paraguay çayı. (çoğ.) -es, -ses) evet, hay hay; hatta, bile; olumlu cevap. yes man (k. dili) kavuk sallayan kimse, evet efendimci. musevi din okulu. (önek) dünkü, geçen dün. dün akşam. dün sabah. (eski) dün gece. geçen hafta. geçen sene; eski zaman. (bağlaç) henüz, şimdiye kadar; hala; bir kat daha; yine, nihayet; bile; (bağlaç) amma, ancak, lakin; ve yine; gerçi; bununla beraber. as yet şimdiye kadar. just yet hemen, derhal. not as yet henüz değil. Tibette yaşadağı farz olunan korkunç kar adamı. porsuk ağacı, (bot.) Taxus bacata. Yezidi. İbranice ile karışık bir Alman lehçesi, Eskenazi dili; Eskenazi diline ait. vermek, ödemek; mahsul vermek; teslim etmek; kabul etmek; teslim olmak; dayanamayıp baş eğmek; bel vermek, çökmek; yol vermek; ürün, mahsul, rekolte, hasılat; (ask.) atom bombasının kiloton ile belirtilen patlama kuvveti. Çin felsefesine göre hayatın aslını oluşturan (dişil.) elaman. havlamak; havlama. (k. dili) solcu hippi. (ünlem) ay! of! tirol ve İsviçre dağlıları tarzında pesten tize ve tizden pese ani atlayışlarla geçerek türkü çağırmak; böyle çağırılan türkü. Yoga. orta ingilizcede y, w, c, gh seslerini belirtmek için kullanılan harf. yoga felsefesine kendini vermiş kimse, yogi. yoğurt. (ünlem) haydi! boyunduruk; sakaların omuz sırığı; bağ, esaret; yeke; çatal; nigah rabıtası gibi bağ; hizmet, kulluk; boyunduruğa koşulmuş çift hayvan; evlendirmek; bağlamak; çalışmak. yoke of oxen bir çift öküz. yoke of a rudder dümenin boyunduruk yekesi. throw off the yoke kölelikten kurtulmak. koldaş, iş veya hayat arkadaşı. köylü, çiftçi yamağı; hödük. yumurta sarısı; yapağı yağı. Musevilikte Kefalat Günü. (şiir) ötedeki, oradaki; ötede, orada. ötedeki; ötede. (ünlem) Hey, buraya (bak.)! geçmiş zamanlar. of yore eski zamanlarda olan. in days of yore bir varmış bir yokmuş. rosto ile birlikte pişen bir çeşit hemur işi. (zam.) siz, sizler, sen; seni, size. what' it to you? sana ne? (kıs.) you had, you would. (kıs.) you will. (kıs.) you have. (zam.), (A.B.D.), (leh.) sizler, hepiniz. genç, küçük; taze; çocuk olan, yavru; yavru, yavrular. young blood gençlik. with young gebe. genç; genç çocuk; taze fidan; acemi kimse. çocuk;delikanlı; yavru. genç, küçük bey; şovalye; (eski) genç çocuk. (zam.), senin, sizin, (kıs.) yr. (zam.) seninki, sizinki. yours sincerely, yours truly hürmetle, saygılarımla. yours truly (k. dili) ben. (zam.) (çoğ.) -selves) kendiniz, kendin; kendi kendinize. be your self tabii olunuz. behave yourself. pull yourself together kendine gel. ( (çoğ.) youths) delikanlı, genç adam. gençlik; gençler. the flower of youth gençliğin baharı. youth hostel genç yuristler için ucuz otel. genç; dinç; gençliğe yakışır. ulumak, uluyuş; ulumak. yoyo; ahmak kimse; değişen, değişken; değişmek, değişken olmak. (kıs.) year, your. (kıs.) years, yours. (kim.) itriyum. yttria (kim.) itriyum oksidi. avize ağacı, (bot.) Yucca gloriosa. Yugoslavya. Yugoslav Yugoslav. (-ked, -king) (A.B.D.) (argo) kaba gülüş; kabaca gülmek. Noel, Noel mevsimi. yule log Noel gecesi merasimle ocağa atılan iri kütük. Noel mevsimi. (argo) lezzetli, tatlı. yurt, keçe çadır; yurda benzer yuvarlak bina. İngiliz alfabesinin 26. harfi; cebirde bilinmeyen; açı ortay; Z şeklinde şey; (fiz.) atom sayısı. (kıs.) zone. cam ve çini işine mavi renk vermek için kullanılan ham kobalt oksidi. Zaire. zambia Zanta adası. sotarı, palyaço, maskara; aptal kimse; tuhaf, gülünç. Zengibar. (-ped, -ping) (ünlem) , (A.B.D.), (argo) vurmak; yenmek; yüzlemek; gidivermek; güç, enerji; yüzleşme; (ünlem) Bom! (bak.) zoroaster. etrafı dikenli çitle çevrilmiş yer,şarampol. kahve fincanı zarfı. (çoğ.) -gi) Rusya ovalarında rüzgarın kar üstünde meydana getirdiği paralel çizgiler. (leh.) kayağantaş kesmeye mahsus balta. heves, gayret; hararet; coşkunluk. gayretli kimse ; aşırı partizan kimse; (b. h.) Roma hakimiyetime karşı ayaklanmış Musevi partizan.zealotry partizanlık. gayretli, hareketli.zealously gayretle, şevkle. zealousness gayret, şevk. zebra, (zool.) Equus burchelli. hörgüçlü Hint sığırı, zebu, (zool.)Bos indicus. (İng.) Z harfi. kafur kokulu ve zencefil cinsinden uyuşukluğu giderici bir kök, cedvar, (bot.) Curcuma zedoaria. deniz( flemenk dilinde) Z harfi, Z şekli. (Al.) zamanın ruhu. Hindistanda büyük arazi sahibi. eski Rusya'da vilayet meclisi. Mekke'de Zemzem kuyusu; zemzem suyu. dünyevi etkilerden sıyrılarak aydınlığa kavuşmayı amaçlayan bir çeşit Budizm. Hindistan'da harem dairesi. Zerdüştlerin kutsal kitaplarının Pehlevi dilinde tercüme ve açıklanması;eski İran'ın Zendi dili. Zerdüştlerin kutsal kitabları. (astr.) başucu, setürreis; zirve, doruk. zenith distance başucu uzaklığı. zenith telescope başucu teleskopu. at its zenith zirvesinde. batıdan esen hafif ve ılık rüzgar, meltem; zefir (kumaş) (Yu.) (mit.) batı rüzgarı tanrısı. (hav.) zeplin. sıfır; hiç; bir ölçek üzerinde başlangıç noktası; en aşağı nokta; hiçlik; aynı zamana rastlamak için ayarlamak. zero in on belirli bir hedefe ayarlamak.zero dimensional (mat.) uzunluğu ve eni olmayan, bir nokta gibi. zero hour (ask.)savaşta saldırı saati; (k. dili) kritik an. zero potential dünya yüzeyindeki elektrik gerilimi, sıfır farkı. tat, lezzet, çeşni veren şey ; zevk, hoşlanma, haz. zestful zevkli, heyecanlı, lezzetli. Yunan alfabesinde Z harfi. (gram.) yanlız bir ismin anlamıyla ilgisi olan bir fiilin iki isimle kullanılması. yu. (mit.) Zeus, Jüpiter. Asya misk kedisi, (zool.) Viverra zibetha. zigurat. yılankavi, zikzak, dolanbaçlı; zikzak yol; zikzak olarak; zikzak yapmak. çinko, tutya; çinko kaplamak, galvanizlemak. zinc oxide çinko oksid. zinc plate çinko levha. zinc sheet çinko saç. zinc white çinko oksid boyası. zincif'erous çinko hasıl eden, içinde çinko bulunan. zinc'ous (kim.) çinkoya ait. (k. dili) vızıltı; enerji; vızıldamak. (İt.) Çingene. (bot.) zencefilgillrden. zinya çiçeği, (bot.) Zinnia. Sion dağı; İsrail kavmi; Hristiyan kilisesi; göksel Kudüs; gök, cennet. Zionward Siona doğru; cennete doğru. siyonist. Zionism siyonizm. (-ped, -ping) vızıltı; (k. dili) gayret, enerji; fermuarı kapatmak; vızıldıyarak geçmek (kurşun); hızlı gitmek; (k. dili) enerjik olmak. ZIP Code (A.B.D.)'de posta mıntıkası numarası. zip gun (A.B.D.) yapılışı basit fakat sahici tabanca. fermuar. (k. dili) atik, enerjik, hareketli. (min.) zirkon. zirkondan alınan beyaz toz. zirkomyum. 30 veya 40 telli kanuna benzer bir çalgı. ( (çoğ.) zlotys, zloty) Polanya'nın para birimi. (astr.) zodyak; burçlar kuşağı; burçlar kuşağının alameti olan şekil. signs of the zodiac 12 burç. zodyaka ait. zodiacal light burçlar ışığı. eski Alman devletleri arasında bir gümrük birleşmesi; (k. h.) herhangi bir gümrük birleşmesi. Batı Afrika'da yılan ilah; büyü ile hareket edebilen ölü; kayalet; alkollü bir içki. kuşak; yöre, mıntıka; çevirmek, kuşatmak; bölgelere ayırmak. zo'nal kuşağa benzer, kuşağa ait. zon'ingi. bölgelere ayırma. zone system, zoning system tren veya vapur yolcululuklarında bölgelere göre bilet verme sistemi. zoning plan imar planı. hayvanat bahçesi. (önek) hayvan, hayvanlarla ilgili. hayvan dokularının kimyasal bileşiminden bahseden kimya dalı. tanıtımsal zooloji, zoografi.zoographer zoografi alimi. hayvanlar ilimi, zoologist zoolog. vınlamak; (foto.) mesafeyi ayarlamak; ani yükseliş; zoom lens (foto.) mesafeyi ayarlayan mercek. (zool.) hayvanların vücutlarını ölçerek büyüklüklerini tespit etme. bir insan veya ilahın hayvan biçiminde gösterilmesi; sanatta hayvanların resmedilmesi. (zool.) bitkimsi hayvan. zoophytic bitkimsi hayvan gibi. sperma hayvancığı. (biyol.) zoospor. hayvanları otopsi ilmi ve ameliyesi, karşılaştırmalı anatomi. çizgili zorilla, (zool.)Ictotonynx capensis. Zerdüşt. Zerdüşt kimse; Zerdüşti. Zerdüştlük. eski Yunanistan'da özellikle erkeklerin taktığı kemer veya kuşak; (tıb.) zona. Fransız ordusunda hafif piyade askeri. Zouve jacket işlemeli kısa yelek. (ünlem), (eski)Aman yarabbi! Olur şey değil! Katolik rahiplerin giydiği takke. bir çeşit dolmalık kabak, (bot.) Ccucurbita pepo. (çoğ.) Zulu, Zulus) Afrika'da bir kabile, Zulu; Zulu dili; bu kabileye ait. (Al.)örneğin, mesala yani. Zürih . Zuider- Zee, ljssel denizi. önce pişirilip sonra dilim dilim kızartılan bir çeşiy peksimet. 16. yy.'da yaşamış olan İsviçreli Protestan lideri Zwingli'nin öğretilerime ait. (önek) boyunduruk; çift. ayak parmakları çift çift olan; böyle parmakları olan kuş. (çoğ.) -mata) (anat.) elmacık kemiği. elmacık kemiğine ait. (biyol.) bir birine benzer yarımlara bölünebilir.zygomorphism birbirine benzer yarımlara bölünebilme. (biyol.) birleşme, döllenme. (bot.) 2 gametten teşekkül eden tohum. (biyol.) zigot, 2 gametin birleşmesiyle meydana gelen hücre. mayalandırıcı madde; (tıb.) bulaşıcı hastalık meydana getiren maya, virüs. mayalanma. fermantasyon; (tıb.) eskiden bulaşıcı hastalık meydana getirdiği farz olunan mayalanma işlemi. mayalanmadan ileri gelen; (tıb.) bulaşıcı hastalığa ait. kimyanın fermantasyyon dalı. eski Mısırlılara mahsus ve arpa suyundan yapılmış bira, boza. (ünlem) Horrr!